8 Ağustos 2026 Cumartesi

WSJ: ABD istihbaratına göre, Putin, sınırlı bir müdahaleyle NATO'nun kararlılığını test edebilir

 

Giriş

6 Ağustos 2026 tarihinde Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde Lara Seligman ve Yoko Kubota imzasıyla yayımlanan "U.S. Intel Finds Putin Could Test NATO’s Resolve With Limited Incursion" başlıklı haber, 2021 yılı sonlarında Amerikan istihbarat kuruluşu CIA ile İngiliz istihbarat kuruluşu MI6'in, henüz savaş başlamadan Rusya'nın Ukrayna'ya saldıracağını öngörmeleri nedeniyle dikkat çekti ve özellikle Avrupa ülkelerinde endişe uyandırdı. 

Haberin İçeriği

Washington kaynaklı bir habere göre, ABD istihbarat raporları, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in önümüzdeki birkaç ay veya yıl içinde müttefik bir ülkeye yönelik sınırlı bir saldırıyla NATO'nun kararlılığını test etmeye çalışabileceğini öne sürüyor. Bu raporlar, siber saldırıdan küçük ölçekli kara harekâtına kadar çeşitli olası saldırı senaryolarını ortaya koyuyor. ABD yetkilileri tarafından açıklanan bu değerlendirmeler, ilginçtir ki, ABD Ordusu'nun gelecekteki olası bir savaşta Rusya veya Çin ile mücadele etmek için ihtiyaç duyacağı bazı kritik mühimmatlarda yaşanan eksikliklerin konuşulduğu bir ortamda geliyor. Zira ABD ve NATO üyesi bazı Avrupalı devletler, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra Ukrayna'ya yapılan hibe ve transferler nedeniyle silah stoklarında ciddi bir erime yaşadılar. Yetkililer, risk altındaki stoklar arasında uzun menzilli hassas vuruş füzeleri ve ordu taktik füze sistemlerinin yanı sıra, kısa menzilli Stinger karadan havaya füzelerinin de bulunduğunu belirtiyorlar. 

NATO'nun kıdemli askeri sözcüsü Martin O'Donnell, gizli istihbarat değerlendirmeleri hakkında yorum yapmaktan kaçınırken, NATO'nun "her türlü senaryoyu sürekli olarak düşünüp hazırladığını" söylüyor. O'Donnell, "NATO izliyor; gerektiğinde caydırmaya ve savunmaya hazırız, bunu göstermeye devam ediyoruz" diye devam ediyor.

Yorum

Hatırlanacak olursa, son birkaç yılda Rusya'nın NATO topraklarına yönelik benzer bazı örnekler gerçekten yaşanmıştır. Örneğin, bu yılın Mayıs ayında, Rus güçleri yakındaki bir Ukrayna limanına saldırırken, patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı da Romanya'daki bir apartman binasına isabet ederek iki kişiyi yaralamıştır. Bu olay, Avrupa Birliği (AB) yetkilileri tarafından da kınanmıştır. Geçen yıl Eylül ayında ise, NATO savaş uçakları, Ukrayna'ya yapılan bir saldırı sırasında Polonya hava sahasını ihlal eden çok sayıda Rus insansız hava aracını düşürmüş ve bu taciz hakkında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından resmi bir açıklama yapılmıştır. Bu hafta ise, Amerikalı bir savunma yetkilisi, CNN'e verdiği demeçte, Çarşamba gecesi Almanya'daki bir havaalanında bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının Rus istihbarat servisine ait olduğunun değerlendirildiğini söylemiştir. Yetkili, insansız hava aracının askeri sınıf patlayıcılar taşıdığını belirtmiş ve insansız hava aracının kargo uçuş operasyonlarının güvenli bir bölgesinde bir havaalanı personeli tarafından bulunduğunu bildirmiştir. 

Bu örneklere de bakıldığında, demokratik Batılı devletlerden daha farklı bir rasyoneli olan Rusya'nın 32 üyeli NATO'ya karşı mütecaviz bir tutum içine girmesi başlangıçta mantıksız gözükse de, hem içeride Ukrayna Savaşı'nın devamı için gerekli olan militarist ve milliyetçi ruhu canlı tutmak, hem de Rusya'yı Batı'ya karşı savaşan Küresel Güney veya Üçüncü Dünya'nın lideri olarak göstererek Batı-dışı toplumlardan destek alabilmek adına, Rus liderliği bu tarz büyük savaşa dönüşmeyebilecek hamleler yapmayı gerçekten düşünülebilir. Rusya'nın bu tavrı, kuşkusuz Batılı rasyonel askeri mantığı ve demokratik düşünceyi iyi bilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim zaten zengin ve gelişmiş olan Batılı devletler için statükoyu korumak, büyük bir savaş başlatmaktan daha akıl kârı bir politikadır. Bunun tam zıttı şekilde, yıllardır savaş halinde ve mobilize durumda olan ve Ukrayna'nın şehirlerini vurmaya başlayan saldırılarıyla rahatsız olan Rusya, bu tarz hamlelerle Batı'yı da rahatsız etmeye çalışabilir. Rusya, özellikle ABD'deki Donald Trump çizgisinin Avrupa'da da güç kazanması neticesinde Ukrayna'ya yönelik desteğin azalmasını ve bu sayede toprak tavizlerini içeren bir anlaşmayı Kiev rejiminin imzalamasını ummaktadır.

Batı dünyası ise, Avrupa kanadı itibarıyla Ukrayna'ya yönelik desteğini Putin rejimini sona erdirecek veya en azından taviz verdirecek bir aşamaya getirme amacındadır. Hatta ABD'deki Demokrat muhaliflerin çizgisi de Avrupalılara benzerdir. ABD'deki mevcut yönetim ve Washington'a daha bağımlı Avrupalı devletler ise, Başkan Trump etkisiyle, Rusya-Ukrayna Savaşı konusunda geçtiğimiz yıl Alaska'da yapılan görüşmelere destek vermektedir.

Böyle bir ortamda, ABD yönetimi ve NATO için en akılcı politika, kuşkusuz, olası bir büyük savaşa hazır olmak, bu yönde tüm eksiklikleri gidermek; ama bir yandan da diplomasiyi kullanarak Rusya'yı masada, Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne ve tarafsız statüsüne razı olacağı bir anlaşmaya zorlamak olmalıdır. Sınır güvenliği konusunda daha gelişmiş uyarı sistemleri ve NATO-içi dayanışma da kuşkusuz faydalı olacaktır.

Daha büyük resme baktığımda ise, düşüncem, ABD ve NATO'nun Asya-Pasifik'te Çin'i dengelemesini engellemek/geciktirmek adına Rusya'nın Ukrayna müdahalesi ve İsrail'in Ortadoğu hamlelerinin yapıldığı; aslında arka planda küresel siyaset ve ekonominin gidişatına yön veren devletin Çin Halk Cumhuriyeti olabileceği şeklindedir. Zira bu şekilde çatışmaları başka coğrafyalarda tutmayı başaran Çin, Tayvan Sorunu konusunda 2049'a kadar gerçekleştirmeyi düşündüğü yeniden birleşme politikasının temellerini atmaktadır. Bu konuda Pekin'in eli çok kuvvetlidir; zira hem uluslararası hukuka göre Çin ile Tayvan tek bir devletin parçalarıdır, hem de askeri olarak Çin'in bölgede büyük bir üstünlüğü bulunmaktadır. Bu sürecin önlenmesi adına yapılabilecek en akılcı hamle ise, kuşkusuz, Çin'in askeri gücünü dengelemek olacaktır ki, mevcut Japonya yönetiminin (Sanae Takaichi) mantığı da aslında emperyal Japonya'ya dönmek değil, Tayvan konusunda Çin'i caydırabilecek güce erişmektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Ağustos 2026 Cuma

Mekke İttifakı

 

Giriş

Mekke İttifakı veya resmi adıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in bugün (7 Ağustos 2026) Mekke’de gerçekleştirdikleri üçlü zirvenin ardından imzalanarak resmen yürürlüğe giren yeni bir savunma paktıdır. Bu yazıda, Türk Dış Politikası, Ortadoğu güvenlik mimarisi ve İslam dünyası adına çok önemli bir gelişme olan bu pakt hakkında yazılanlar özetlenecektir.

Sünni Eksende Kutsal İttifak

Ortadoğu coğrafyasında, İran ve Şii ekseni ile ABD/İsrail ve bazı Sünni devletlerin gruplaşmasıyla ortaya çıkan anti-İran bloku arasındaki çatışma ortamından olumsuz etkilenen Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, barışçıl dış politikalarını ve kalkınma odaklı gelişimlerini sürdürmek adına temkinli davranmayı sürdürmüş; geçtiğimiz yıl yaşanan 12 Gün Savaşı ve bu yıl yaşanan ABD/İsrail-İran Savaşı'nda (İran Savaşı) tarafsız kalarak her iki blokla da ilişkilerini sürdürmüşlerdir. Bu Sünni üçlü, Umman ve Katar gibi devletlerle birlikte savaşın durdurulması ve İran'la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda da çeşitli düzeylerde roller üstlenmiş; bu konuda özellikle Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Pakistan Savunma Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asim Munir, başta ABD ve İran olmak üzere tüm taraflardan takdir toplayan başarılı girişimlerde bulunmuşlardır. Ayrıca, Sünni İslam inancı temelinde karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı tarihsel ilişkileri olan bu üçlü, İran ve Şiilik karşıtı olmadan, bu yıl içerisinde üçlü bir ittifak arayışına da hız vermişlerdir.

Bu kapsamda ilk olarak 17 Eylül 2025 tarihinde, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Suudi Arabistan Krallığı Veliaht Prensi Muhammed bin Salman arasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da imzalanan savunma iş birliği anlaşması dikkatleri çekerken, Pakistan'ın nükleer silah teknolojisine sahip olması ve Suudi Arabistan'ın nükleer girişimleri nedeniyle bu anlaşma, bölge güvenlik mimarisi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Bu sürecin ardından, Bloomberg'in duyurduğu bir gelişme ile Türkiye'nin de bu pakta dahil olmak istediği iddia edilmiştir. Hatta bu gelişmelerin, özellikle Ortadoğu'da nükleer tekelini korumak isteyen İsrail güvenlik birimlerince dikkatle takip edildiği de iddia edilmiştir. İşte bu gelişmelerin ardından, bugün kutsal Mekke şehrinde imzalanan üçlü savunma anlaşması, bu haberlerin gerçek olduğunu ortaya koymuştur

Mekke Ortak Savunma Anlaşması

Kısaca "Mekke İttifakı" olarak adlandırılan Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlü ittifakının temel amaçları, işleyişi ve öne çıkan stratejik özellikleri şu şekilde özetlenebilir

Kolektif Savunma Modeli: Üç devletten herhangi birine yönelik gerçekleştirilecek bir silahlı saldırı, ittifak gereği üç ülkenin hepsine yönelik olarak yapılmış kabul edilecektir.

Meşru Müdafaa Tabanı: Kolektif savunma mekanizması, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde yürütülecektir.

Tamamlayıcı Yapı: Bu ittifak, saldırgan bir askeri blok değildir; aksine bölgesel caydırıcılığı arttırmayı amaçlar. Türkiye'nin NATO dâhil mevcut uluslararası taahhütlerine bir alternatif ya da çelişki de oluşturmaz.

Ulusal Karar Mekanizmaları: Anlaşma kapsamında kuvvet kullanımı ve askeri harekat kararları, Türkiye’nin anayasal düzeni ve kendi ulusal karar mekanizmaları (TBMM onayı vb.) çerçevesinde alınmaya devam edecektir.

Anlaşmayı imzalayan tarafların birbirlerini tamamlayıcı nitelikte devletler olması, anlaşmanın içi boş bir sözleşme olmasını da engeller niteliktedir. Öyle ki, enerji zengini Suudi Arabistan ittifaka yüklü miktarda ekonomik katkı sağlayabilecek bir devletken, Pakistan nükleer enerjisi ve geniş nüfusuyla önemli bir Sünni Müslüman gücüdür. Türkiye ise, laik Sünni Müslüman çizgisi, güçlü ordusu ve askeri/savunma sanayii alanındaki birikimleriyle ittifakın seviyesini yükseltebilecek bir ülkedir. Bu anlamda, üçlü ittifak, birbirlerini tamamlayan ve geliştirebilecek devletler arasında kurulduğu için, uygun bir ortamda işlevsel ve başarılı olabilir. 

İttifakın temel amaçları ise; a-) bölgedeki ticaret ve istikrar ortamını bozan savaş ve çatışmaların sonlandırılması, b-) bu konuda saldırgan ve hatalı olan devletin durdurulmasına yönelik bir güç dengelemesi yapılması, c-) bu üç devlet arasında siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda iş birliğinin derinleştirilmesi ve ç-) büyük devletlere angaje olmadan, bölgesel iş birliği temelinde siyasi sorunlara çözüm bulunması olarak özetlenebilir. Bu, kuşkusuz, barışa ve istikrara hizmet edebilecek önemli bir girişimdir. Ancak bunun henüz bir ilk adım olduğunu ve bu tarz ittifakların ancak uzun vadede güvene dayalı ilişkiler tesis edilebilirse geçerli hale geleceğini her daim akılda tutmak gerekir.

Sonuç

Sonuç olarak, Ukrayna-Rusya Savaşı, Gazze krizi, ABD/İsrail-İran Savaşı ve Tayvan Sorunu gibi jeopolitik mücadeleler temelinde işlerin kızıştığı bir ortamda üç Sünni İslam devletinin bir araya gelerek hiçbir üçüncü tarafı hedef almadan bir iş birliği anlaşması imzalamaları, bu ülkelerin bölgelerinde istikrar ve barış ortamı istediklerinin açık bir kanıtıdır. Bu, Türkiye'nin artık yalnızca büyük bir devlet ya da bir bloka yaslanmayan, özerk ve bağımsız, çok boyutlu bir dış politikasının yeni bir veçhesidir. Bu anlamda, ittifak, NATO'ya veya Avrupa Birliği'ne bir alternatif de değildir...


Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

6 Ağustos 2026 Perşembe

Çerçeve Yasa TBMM'de Yasama Sürecinde

 

Türkiye'nin "Terörsüz Türkiye" girişimi kapsamında ve TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan kapsamlı rapor doğrultusunda şekillendirilen PKK terör örgütünün tasfiyesine yönelik "çerçeve yasa" teklifi (Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi), 5 Ağustos 2026 tarihinde AK Parti, MHP, DEM Parti ve CHP milletvekillerinin ortak imzasıyla Adalet Komisyonu'na sunuldu. Bu dört parti dışında, TBMM'deki ana muhalefet partisi durumundaki Yeni Parti'nin de destek verdiği kanun teklifinin birkaç gün içinde onaylanması bekleniyor. Peki, yasa teklifinde neler var?

12 maddelik yasa önerisi, öncelikle, Türkiye'nin iç istikrarını sağlaması ve 40 yılı aşkın süredir devam eden terör sürecinin tamamen sona erdirilmesi bağlamında, siyasi düzenlemeler içeren bir reform paketi değil; terör örgütünün silah bırakmasını ve mensuplarının hayata karışabilmelerini sağlayan teknik bir hukuki düzenlemedir. Bu anlamda, yasa teklifi, Kürt Sorunu olarak adlandırılan meseleyi çözmek değil, terör sorununu çözme amacındadır. Ancak terör sorununun sonlanmasını müteakiben, kuşkusuz, hükümetten bu yönde de müspet adımlar atılması beklenmektedir. Teklifin 1. maddesinde yasa teklifinin amacı, 2. maddesinde ise tanımlar açıklanmaktadır. 3. maddede, bazı özel şartlar (1/6/2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar hariç olmak üzere) temelinde, PKK mensuplarına, üst sınırı 15 yıl veya daha az cezayı gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarının 5 yıl, 15 yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasım gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmaların ise 10 yıl süreyle ertelenmesi teklif edilmektedir. Bu anlamda, yasa, PKK lideri Abdullah Öcalan ve diğer üst yönetim kadrosuna yönelik özel bir düzenleme içermemektedir. 4. madde de bu sürecin hukuki yetkili makamlar tarafından yürütüleceği açıklanmakta, 5. maddede ise bu süreçte salıverilecek kişilerin, yeniden suç işlememeleri halinde cezalarını çekmiş sayılacakları; yeniden suç işlemeleri hâlinde ise kovuşturma sürecinin yeniden başlayacağı aktarılmaktadır. 6. madde, bu durumu (ceza infazının ertelenmesi) detaylandırmakta; 7. maddede ise bu sürecin koordinasyonuna ilişkin olarak Cumhurbaşkanı Yardımcısı'nın başkanlığında, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri'nden oluşan bir Kurul'un görev yapacağı açıklanmaktadır. 8. maddede silah ve malzeme teslimi düzenlenmekte, 9. maddede ise 6 aylık bir zaman dilimi belirtilmektedir. 10. madde görev ve sorumluluğu düzenlerken, 11. ve 12. maddelerde yürürlük esası açıklanmaktadır. 

Bu anlamda, yasa teklifi, kimilerinin lanse ettiği gibi Türkiye'yi bölünmeye götürecek bir süreç olmadığı gibi, tam tersine, devletin 40 yıldır başaramadığı PKK'nın silah bırakması hususunu başarıyla gerçekleştirmeye yönelik somut ve teknik hukuki bir adımdır. Bu nedenle, bizce, sorun, Kürt Sorunu veya Güneydoğu Sorunu olarak adlandırılan Türkiye'nin ciddi meselesini çözmeye yönelik kapsamlı bir süreç değilse de, bu yönde silahların susmasına ve barış ortamı içerisinde demokratik siyasi tartışmalar yapılmasına olanak sağlayacak doğru ve zamanlı bir adımdır. Bu yasanın kabulü sonrasında, dileğimiz, bu konuda TBMM içi ve dışında kapsamlı tartışmalar ve araştırmalar yapılarak, Kürt kökenli yurttaşlarımızın devlete aidiyetlerini arttıracak gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu, Türkiye'yi bütünleştirecek ve Türk milleti anlayışını güçlendirecek yegane makul politikadır. Ek olarak, bu sürecin başarıyla icrası durumunda, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın umut hakkı yoluyla hapisten çıkarak bir evde yaşayabilmesi ve tutuklu Kürt siyasal hareketi önderlerinin de salıverilmesi gayet mümkündür. 

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, terörden zarar görmüş kişi ve ailelerin bu süreçte desteklenmesi kritik bir konudur; bu konuda gerekli düzenlemeler ve iyileştirmeler de bizce mutlaka yapılmalıdır. Zira ancak bu şekilde, bu konu, ülkede birleştirici ve ulvi bir amaca hizmet edebilir. Bu konudaki cesur duruşu nedeniyle tüm partilerimizi ve özellikle MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli'yi can-ı gönülden kutluyor ve barış isteyen sorumlu devlet adamı duruşuyla kendisinin tarihe geçeceğini düşünüyoruz.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Une étape critique du processus « Turquie sans terrueur »

 

Introduction

Cette semaine marque une étape cruciale du processus « Turquie sans terreur » (Terörsüz Türkiye), initié par le Dr Devlet Bahçeli, président du MHP (Parti d'action nationaliste). Ce processus vise à mettre fin au conflit ethnique qui ravage la Turquie depuis plus de 40 ans, notamment par le démantèlement et le dépôt des armes de l'organisation terroriste PKK. La loi-cadre (çerçeve yasa), indispensable à la poursuite de ce processus, devrait être adoptée cette semaine par la Grande Assemblée nationale de Turquie (TBMM). Cet article résumera brièvement le processus « Turquie sans terreur » et analysera la phase relative à la loi-cadre.

Bref historique du processus

Le processus « Turquie sans terreur » (Terörsüz Türkiye) a débuté le 1er octobre 2024 par une surprise de taille : Devlet Bahçeli, chef du MHP, parti nationaliste turc, a serré la main à des députés du DEM, parti pro-kurde. S’en est suivie une proposition choquante : Abdullah Öcalan, fondateur du PKK et emprisonné depuis des années, devrait dissoudre son organisation, venir s’exprimer devant la Grande Assemblée nationale de Turquie et bénéficier de son « droit à l’espoir » (umut hakkı).

À la suite de cela, le chef emprisonné du PKK, Abdullah Öcalan, a également lancé un appel historique à la paix le 9 juillet 2025. Incarcéré à la prison d'İmralı sur l'île du même nom, Öcalan, en tant que fondateur du PKK, a exhorté les militants du PKK à déposer les armes et à faire la paix avec l'État turc. Il a déclaré : « Je crois au pouvoir de la politique et de la paix sociale, et non à celui des armes, et je vous appelle à mettre ce principe en pratique. La mise en place d'un mécanisme de désarmement fera progresser le processus. Nous sommes passés volontairement de la lutte armée à la démocratie et au droit. Il ne faut pas y voir une perte, mais un gain historique. Les modalités du dépôt des armes seront définies et mises en œuvre rapidement. »

En réaction à cet appel, le PKK a commencé à déposer les armes le 11 juillet 2025. La cérémonie symbolique s'est déroulée à Souleimaniye, une ville du nord de l'Irak contrôlée par le gouvernement régional du Kurdistan (GRK). Ainsi, 30 combattants du PKK, dont quatre commandants, ont brûlé leurs armes dans la grotte de Casana, lors d'une cérémonie symbolique visant à manifester le soutien de l'organisation terroriste au processus de paix.

Cette étape a été suivie d'un long travail de parlementaires turcs pour élaborer un rapport exhaustif, dans le cadre des études et recherches menées par la « Commission pour la solidarité nationale, la fraternité et la démocratie » (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) au sein du parlement turc (TBMM). Le rapport a été publié et a reçu le soutien de la quasi-totalité des partis politiques représentés au Parlement turc. Pour progresser davantage, l'État turc avait toutefois besoin d'une loi pour éliminer le PKK et finaliser le processus de paix.

Loi-cadre (Çerçeve Yasa)

La proposition de « Loi-cadre », élaborée dans le cadre du nouveau processus intitulé « Turquie sans terrorisme » (Terörsüz Türkiye), a été inscrite à l’ordre du jour de la Grande Assemblée nationale turque (TBMM) à compter d’août 2026. Elle vise à réglementer le statut juridique des membres du PKK, ainsi que sa dissolution et sa démobilisation. Ce texte, qui devrait être adopté avant la suspension des travaux de l’Assemblée (au plus tard mi-août), n’est pas une loi d’amnistie générale, mais il établit un cadre juridique pour le retour progressif et le jugement des membres de l’organisation qui déposent les armes.

Les principales orientations du projet de loi, telles qu’elles ressortent des discussions en coulisses, sont les suivantes :

Portée unique et temporaire : La loi ne constituera pas une réglementation permanente, mais sera appliquée une seule fois, selon un calendrier précis.

Définition d’« organisation dissoute » : La proposition stipule que le processus de dissolution de l’organisation, y compris le dépôt des armes, sera déterminé et confirmé par les institutions étatiques compétentes.

Délai de dépôt de six mois : Les membres d’organisations terroristes officiellement dissoutes disposeront d’un délai de six mois pour déposer une demande. Ceux qui se rendront dans ce délai pourront bénéficier des dispositions de la réglementation.

Exemptions de poursuites et conditions : Les membres de l’organisation qui déposeront une demande dans le délai imparti ne seront pas poursuivis pour des infractions telles que l’appartenance à une organisation, la propagande et la complicité.

Période de probation de trois ans : Les membres de l’organisation qui n’ont pas commis de crimes graves, tels que le meurtre et la torture, seront placés sous probation pendant trois ans. Durant cette période, ils ne pourront pas exercer d’activité politique et seront privés de certains droits civiques. Les dossiers des personnes qui ne commettent aucune nouvelle infraction pendant trois ans seront classés sans suite.

Mécanisme de renseignement et de surveillance : Les processus de désarmement et de restitution des armes seront supervisés par l’Organisation nationale du renseignement turc (MİT), et le Parlement sera régulièrement informé.

Statut d’Öcalan et des dirigeants de l’organisation : Selon des sources internes, la loi ne prévoit ni statut juridique direct pour le chef du PKK, Abdullah Öcalan, ni amnistie pour les dirigeants. Il a été indiqué qu’Öcalan, par l’intermédiaire de la délégation d’İmralı, a fait savoir que la loi devait être abordée « positivement, et non négativement ».

Le parti au pouvoir (AKP/AK Parti) prévoit de soumettre le projet de loi-cadre avec une signature commune, en tenant compte des sensibilités sociales et en intégrant les points de vue des partis d’opposition. Parallèlement, un ensemble de mesures de soutien social est soumis au Parlement. Ce texte vise à étendre les droits individuels, le soutien social et les possibilités d’emploi public (notamment en levant les restrictions concernant les enfants de martyrs) aux familles de martyrs et aux anciens combattants (şehit ve gazi aileleri) qui réclament justice depuis longtemps à Ankara. Il est également indiqué que les lois d'harmonisation relatives au Code pénal turc (TCK) et à la loi antiterroriste (TMK), qui doivent être promulguées, pourraient être reportées jusqu'à la nouvelle session législative qui débutera le 1er octobre.

Conclusion

En conclusion, comme en témoigne la récente rencontre entre le ministre des Affaires étrangères Hakan Fidan et Jonathan Powell, conseiller à la sécurité nationale du Royaume-Uni et acteur clé de la dissolution de l'IRA, la Turquie est déterminée à surmonter ce conflit vieux de quarante ans, et bénéficie d'un large soutien populaire. Pour que ce processus réussisse, tous les acteurs et entités politiques doivent agir avec responsabilité et dans le respect des principes de la politique d'État. Car une Turquie qui surmonte ce problème peut réaliser des progrès significatifs en matière de démocratie, d'État de droit et d'économie. Il est donc essentiel d'adopter une approche constructive et de faire confiance à l'État, tout en améliorant les conditions de vie des victimes du terrorisme, tout en comprenant qu'un mouvement terroriste aussi ancien et étendu ne peut survivre sans fondements légitimes.

En dernier mot, le peuple turc, et le monde entier, doivent remercier Devlet Bahçeli, instigateur de ce processus, le gouvernement Erdoğan qui le soutient, et les partis d'opposition qui ne l'ont pas saboté, d'avoir donné une chance à la paix. Car notre droit le plus naturel est de vivre dans un monde où nos enfants ne meurent pas inutilement.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

2026 Brezilya Seçimleri

 

Giriş

Latin Amerika'nın en önemli ve etkili devleti olan Brezilya'da, ülkenin gelecek yıllarını şekillendirecek kritik seçimler 4 Ekim 2026 tarihinde yapılacak. Bu seçimlerde, yalnızca ülkenin Devlet Başkanı değil, aynı zamanda Başkan Yardımcısı, çift kamaralı ve federal yasama organı olan Ulusal Kongre'nin üyeleri ile tüm federe birimlerdeki yasama meclislerinin yeni üyeleri de belirlenecektir. Dolayısıyla, seçimler, ülke siyasetini baştan aşağı yeniden dizayn edecek kritik mahiyettedir. Bu yazıda, Brezilya hakkında bazı temel bilgiler verildikten sonra, bu seçimler kısaca analiz edilecektir.

Brezilya Hakkında Genel Bilgiler

Resmi adıyla Brezilya Federatif Cumhuriyeti, yüzölçümü açısından Güney (Latin) Amerika'nın en büyük, dünyanın ise 5. büyük ülkesidir. Öyle ki, 8,5 milyon kilometrekarelik Brezilya, dünyanın yaklaşık yüzde 5,6'sını kaplayan devasa bir ülkedir. Nüfusu 213 milyonu aşan ülke, aynı zamanda dünyanın en kalabalık 7. ülkesidir. Bu özellikleriyle Brezilya, uluslararası siyasette bölgesel hegemon olmak için temel bazı koşullara fazlasıyla haizdir.

Brezilya bayrağı

Brezilya, coğrafi olarak kıtanın doğusunda Atlas Okyanusu kıyısında yer alır ve Şili ile Ekvador hariç tüm Güney Amerika ülkeleriyle sınırı bulunur. En uzun sınırı Bolivya olan Brezilya, sırasıyla Peru, Venezuela, Kolombiya, Guyana, Paraguay, Arjantin, Uruguay, Fransız Guyanası ve Surinam'la sınır paylaşmaktadır ve bu devletlerle komşu durumundadır. Başkenti 3 milyonluk Brasilia olan Brezilya'nın en büyük şehirleri ise 12 milyonluk Sao Paolo ve 6,7 milyonluk Rio de Janeiro'dur. Portekiz'in sömürgecilik mirası ve tarihinin doğal bir sonucu olarak Portekizce'nin anadil ve resmî dil olduğu Brezilya, Amazon ormanlarının büyük bölümünü bulundurması nedeniyle tüm dünya için de kritik bir devlettir. Ülke, ayrıca, futboldaki başarısı (Brezilya, 5 sefer ile en fazla Dünya Kupası şampiyonluğu sahibidir) ve Rio Karnavalı (Festivali) ile dünya çapında olumlu bir şöhrete sahiptir.

Latin Amerika'da Brezilya

Başkanlık sistemiyle yönetilen federal bir Cumhuriyet olan Brezilya, çok partili ve iki kamaralı bir parlamentosu (Ulusal Kongre) bulunan demokratik bir devlettir. Ulusal Kongre, halk oyuyla seçilen 81 üyeli Senato ve 513 üyeli Temsilciler Meclisi'nden oluşmaktadır. Senatörler 8 yıl, milletvekilleri ise 4 yıl süreyle görev yapmaktadır. Ayrıca, idari açıdan ülke; 26 eyalet, bir Federal Bölge (Başkent Brazilya ve çevresi) ve toplam 5.570 belediyeden oluşmaktadır. Eyaletlerde ise, Valiler, doğrudan halk oyuyla seçilmektedir. Tek kamaralı Eyalet Meclisleri, kendi bölgelerinde yasamadan sorumludur. Yerel yargının yetkileri ise, federal mahkemelerle çatışmayacak şekilde düzenlenmiştir. Yerel idare düzeyinde, Belediye Başkanları ve Belediye Meclisleri de görev yapmaktadır.

Brezilya haritası

Brezilya, Latin Amerika'nın en büyük, dünyanın ise nominal olarak 10. büyük ekonomisidir. Ülke, zengin tarım, madencilik, enerji ve imalat sektörlerine sahip karma bir ekonomik yapı sergilemekte ve kalkınmaya devam etmektedir. Ülkenin para birimi Brezilya Reali'dir (BRL). Brezilya, 1990’lı yıllardaki ekonomik serbestleşme çalışmalarının sonucunda özellikle otomotiv sanayii ve altyapı modernizasyonunda önemli gelişmeler sağlamış ve kişi başına düşen gayri safi milli hasıla düzeyini 12.310 dolar düzeyine çıkararak, orta üst gelirli bir devlet haline gelmeyi başarmıştır. Savunma sanayii de hayli gelişmiş olan Brezilya, nükleer teknoloji alanında da ileri bir ülkedir.

Brezilya'nın sembolü olan ve Rio'da Corcovado Dağı'nın zirvesinde yer alan Kurtarıcı İsa Heykeli (Cristo Redentor)

Çok etkin bir uluslararası aktör olan Brezilya; Birleşmiş Milletler (BM), G-20, BRICS+, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Güney Ortak Pazarı (MERCOSUR) gibi küresel ve bölgesel pek çok önemli uluslararası kuruluşun kurucu ve aktif bir üyesidir. Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin oluşturduğu, danışma, koordinasyon ve iş birliğinin yanı sıra iktisadi ve sosyal gelişimi de hedefleyen hükümetler arası bir kuruluş olan SELA’nın üyesi olan Brezilya, 19 Latin Amerika ülkesinden oluşan ve bölgesel entegrasyon ile iş birliğini arttırmayı hedefleyen Rio Grubu’na da bağlıdır. ALADI- Latin Amerika Entegrasyonu Birliği'ne (LAIA) üyeliğinin yanı sıra, ülke, Arjantin, Paraguay ve Uruguay ile birlikte 1991 yılında MERCOSUR (Portekizcesi Mercosul) Ortak Pazarı’nı kurmuştur. Bu Ticaret Anlaşması ile 1995 yılında söz konusu ülkeler arasında Gümrük Birliği kurulmuştur. Bu anlamda, Brezilya, anadili İspanyolca olan diğer Latin ülkelerinden farklı olmasına karşın, Güney Amerika kıtasının en güçlü ve etkili devletidir. Ülkenin en yoğun ticaret yaptığı devletler ise Çin (Halk Cumhuriyeti), ABD (Amerika Birleşik Devletleri), Arjantin, Hollanda, İspanya, Almanya ve Rusya'dır. Bu ülkelerden özellikle Çin ve ABD, Brezilya dış ticaretinde vazgeçilemeyecek ortaklardır. 

Seçimler Hakkında

Brezilya'da 4 Ekim 2026 tarihinde düzenlenecek genel seçimlerde, ülkenin yeni Cumhurbaşkanı (Devlet Başkanı olarak da geçiyor), Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Ulusal Kongre üyeleri ve yerel yönetim liderleri belirlenecektir. Dolayısıyla, seçimler, ülkeyi baştan aşağı yenileyecek olan "kritik seçimler" (critical elections) hüviyetindedir. Ayrıca, ilk turda Cumhurbaşkanı veya Vali adaylarından herhangi biri geçerli oyların çoğunluğunu (yüzde 50 + 1) sağlayamazsa, kazananı belirlemek için 25 Ekim 2026 tarihinde ikinci tur seçim yapılacaktır.

2026 seçimlerinde hem federal hem de eyalet düzeyinde şu kritik pozisyonlar oylanacaktır:

Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Ülkenin en üst yürütme makamı olan Cumhurbaşkanı veya Devlet Başkanı ile birlikte onun yardımcısı da seçimle belirlenecektir. Mevcut Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva (kısaca Lula), seçimde yeniden aday olacağını açıklamıştır.

Temsilciler Meclisi (Câmara dos Deputados): Alt kanattaki 513 milletvekilinin tamamı yeniden seçilecektir.

Federal Senato (Senado Federal): Üst kanattaki 81 senatörün üçte ikisi, yani 54 Senatör belirlenecektir.,

Eyalet Valileri ve Vali Yardımcıları: Brezilya'daki tüm federal birimlerin ve 26 eyaletin yönetimini üstlenecek 27 Vali seçilecektir.

Yerel Yasama Organları: Eyalet yasama meclislerinin üyeleri ile Fernando de Noronha ilçe meclisi üyeleri belirlenecektir.

Dünyanın en gelişmiş oy verme sistemlerinden birine sahip olan ve tüm süreci dijital ortamda yürüten Brezilya’da, oy verme işleminin tamamlanmasının ardından kısa süre içinde sonuçlar ilan edilebilmektedir. Sonuçlar, ülkedeki ikili siyasi yapıya ve son yıllardaki sert kutuplaşma ortamına karşın, halk tarafından barışçıl bir şekilde kabul edilmekte ve ciddi bir güvenlik sorunu yaşanmamaktadır. Brezilya siyasi tarihi ise, askeri darbeler ve halk hareketleri arasında gelgitlerin yaşandığı sert bir düzlemde şekillenmiştir.

Başkan Adaylarının Profili

Ülkedeki en kritik seçim olan Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı seçimlerinde en iddialı aday, mevcut Cumhurbaşkanı Lula da Silva'dır. 1945 doğumlu ve efsaneleşmiş bir siyasetçi olan Lula, eski bir sendika lideri ve çok etkili bir sol siyasetçidir. Lula, Brezilya'nın Pernambuco eyaletinin kırsal kesiminde yer alan Garanhuns şehrinde doğmuştur. Çocukluğu ve gençliği fakirlik içinde geçen Lula, metal işçisi olarak çalışmış ve işçi sendikası lideri olarak, özellikle askeri diktatörlüğe karşı solcu halk yığınlarının sözcüsü olarak sivrilmiştir. 1980 yılında Brezilya İşçi Partisi-PT'nin (Partido dos Trabalhadores) kuruluşunda da imzası olan Lula, bu tarihten itibaren aktif siyasete girmiş ve 1986 yılında Kongre'ye seçilerek ismini duyurmuştur. İlk kez 1989'da Devlet Başkanı adayı olan Lula, 1994 ve 1998 seçimlerini de kaybetmiş, ancak hiçbir şekilde siyasi mücadelesinden vazgeçmemiştir. Lula, nihayet 2002 seçimlerini kazanarak 2003'te Başkan olmayı başarmıştır. Lula, 2003-2011 yılları arasında iki dönem üst üste Devlet Başkanlığı görevinde bulunmuş, daha sonra iki dönem şartı nedeniyle aday olamamış, yerini Dilma Rousseff'e devretmiş ve ilerleyen yıllarda da Petrobras skandalı nedeniyle bir süre hapis cezası ve siyaset yasağı alarak siyasetin merkezinden bir süre uzak kalmıştır. Ancak daha sonra aklanan ve hapisten çıkışının ardından yeniden siyasete dönen Lula, bir dönem aranın ardından yeniden Başkan adayı olunabilmesi sayesinde, 2022 yılındaki seçimleri kazanarak 1 Ocak 2023 itibarıyla üçüncü kez -11 yıl sonra- bu göreve gelmiştir. Lula, Ağustos 2026'da İşçi Partisi (PT) tarafından önümüzdeki seçimler için yeniden resmi Devlet Başkanı adayı ilan edilmiştir. İlerleyen yaşına karşın Lula, 19 yaşında bir iş kazasında kaybettiği sol elinin serçe parmağının eksikliğiyle sembolleşen işçi/çalışan dostu tavrı ve aşırı sağa karşı geniş bir bloka hükmedebilmesiyle hâlen oldukça güçlü ve seçimi kazanmaya yakın bir adaydır. ABD ile ilişkileri geçmişte kötü olmayan Lula, buna karşın anti-emperyalist ve sol tavrı nedeniyle ABD Başkanı Donald Trump'ın desteklediği biri değildir. Hatta son yıllarda, Trump-Lula zıtlaşması nedeniyle vize iptalleri gibi bazı sorunlar yaşanmış ve iki ülke arasındaki ilişkiler zarar görmüştür. Bu bağlamda, ABD'nin Ortadoğu ve Venezuela politikalarına karşı çıkan Lula, BRICS+ ülkeleri ve Latin Amerikalı komşularıyla ilişkilerine daha fazla odaklanmakta ve "stratejik özerkliği" savunmaktadır. Son dönemde Lula'yı zorlayan bir konu ise, büyük oğlu "Lulinha" lakaplı Fábio Luís Lula da Silva'nın hakkında yolsuzluk iddialarıyla soruşturma başlatılmasıdır.

Lula da Silva

Lula'nın seçimdeki en ciddi rakibi ise, 1981 doğumlu çok genç bir siyasetçi olan Brezilyalı avukat, iş insanı, Senatör ve Liberal Parti'nin (Partido Liberal-PL) 2026 Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerindeki resmi adayı Flavio Bolsonaro'dur. Flavio, darbe girişimi suçlamasıyla hapis cezası alan aşırı sağcı önceki Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun en büyük oğludur. Siyasi kariyerine genç yaşta başlayan Flávio Bolsonaro, 2002 yılında Rio de Janeiro eyalet milletvekili seçilmiş ve bu görevi arka arkaya 4 dönem boyunca sürdürmüştür. Bu süreçte babasının Başkanlığa gittiği bir dönemde siyasette güçlenen Flavio Bolsonaro, 2018 genel seçimlerinde Rio de Janeiro eyaletini temsil etmek üzere 8 yıllığına Brezilya Federal Senatosuna Senatör olarak seçilmiştir. Babasının sağ popülist politikalarını ve Katolik Hıristiyanlık inancı temelinde güçlü "aile değerleri" savunuculuğunu sürdüren Flavio, buna karşın babasına kıyasla kendisini "daha sakin ve ılımlı" olarak tanımlamaktadır. Adı bazı yolsuzluk olaylarına (Rachadinhas Davası) karışmasına rağmen, Bolsonaro, sağ bloku konsolide edebilecek iddialı bir adaydır. Bolsonaro, dış politikada ABD/İsrail ve Milei liderliğindeki Arjantin ile yakın ilişkileri savunmakta ve ekonomik çıkarları ön plana çıkarmaktadır. Bolsonaro, babası gibi Amazon Ormanları'na yönelik yaklaşımıyla da tepki çekmektedir.

Flavio Bolsonaro

Diğer parti ve adayların ise seçimlerde ciddi bir şansı bulunmamaktadır. Buna karşın, Sosyal Demokrat Parti'nin (PSD) adayı Ronaldo Caiado, Görev Partisi (MISSÃO) lideri Renan Santos ve Yeni Parti (NOVO) adayı Romeu Zema'nın seçimlerde bir ölçüde varlık göstermeleri beklenmektedir.

Anketler

Vox Brasil, PoderData ve Ideia gibi bazı saygın kuruluşların 2026 yılı Temmuz sonu ve Ağustos başı anketleri, solcu aday Lula da Silva'nın yüzde 40-45 arasında bir oyla ilk turu önde tamamlayacağını ve Bolsonaro'nun da yüzde 33-38 arasında bir oyla ikinci sırada yer alacağını göstermektedir. Bu ilk turun ardından yaşanması muhtemel Lula-Bolsonaro ikinci turunda ise, Lula'nın Bolsonaro'nun birkaç puan önünde yeniden seçilebileceği öngörülmektedir. Ancak iki aday arasındaki oy farkı o kadar da yüksek değildir ve seçime kadar yaşanabilecek yeni krizler ve gelişmeler, seçim sonuçlarını ciddi anlamda etkileyebilir. Bu nedenle, seçimin favorisi Lula da Silva olsa da, seçimi kimin kazanacağına dair kesin bir yorum yapmak zordur. Zira ABD Başkanı Donald Trump, Javier Milei'nin yeniden seçildiği Arjantin seçimlerinin ispatladığı üzere, çeşitli politikalarla desteklediği politikacıyı son düzlükte avantajlı hale getirebilmektedir. Buna karşın, ABD'den görece özerk bir yapısı olan Brezilya'da, ABD ve Trump'ın etkisi Arjantin kadar etkili olmayabilir. Bu nedenle, Lula'nın seçimi kazanması şimdilik daha akla yatkın bir ihtimaldir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2026 Dünya Kupası'nda hüsrana uğrayan Brezilya, bu yıl Ekim ayında kritik ve kapsamlı bir seçim süreci yaşayacaktır. Dileğimiz, seçimlerin barışçıl geçmesi ve hak edenin kazanmasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ