19 Ekim 2026 Pazartesi

Fransa'da Toplumsal Patlama ve 2027 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri: Macron'un Krizi ve Körfez Diplomasisi

 

Giriş

Fransa, 2026 yılının Ekim ayında ekonomik hoşnutsuzluk, kamu hizmetlerine yönelik eleştiriler, eğitim sistemindeki sorunlar ve siyasal temsil tartışmalarının birleştiği geniş çaplı bir toplumsal hareketlilik dönemine girmiştir. Okullardaki öğretmen açığı ve eğitim koşullarına ilişkin şikâyetlerle başlayan gösteriler, ilerleyen günlerde hayat pahalılığına, kamu harcamalarına ve hükümetin ekonomik tercihlerine yönelik daha genel bir tepkiye evrilmiş; zamanla da kontrolden çıkarak büyük bir asayiş sorununa dönüşmüştür. 17 Ekim 2026 tarihi itibariyle ülke genelinde düzenlenen gösterilerin bazı noktalarda yağma, kundaklama ve polisle çatışmalarla sonuçlanması, bu toplumsal eylemliliği, Fransa’nın yakın geçmişindeki en ciddi kamu düzeni krizlerinden biri hâline getirmiştir.¹

Bu gelişmelerin önemi, yalnızca sokak olaylarının boyutuyla da sınırlı değildir. Fransa'da, 2027’de yapılması beklenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşılırken, merkez siyasetin geleceği, aşırı sağın yükselişi, solun parçalı yapısı ve Emmanuel Macron sonrası siyasi düzen tartışmaları da gündemdedir. Macron’un ikinci döneminin sonuna yaklaşılması, 2017’de ortaya çıkan merkezci siyasi modelin sürdürülebilirliğine ilişkin şüpheleri arttırmaktadır. Cumhurbaşkanı'nın aynı zamanda Körfez ülkelerine yönelik diplomatik ve ekonomik temaslarını sürdürmesi ise, iç siyaset ile dış politikanın birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini göstermektedir.

Bu makalenin hedefi, Ekim 2026’da Fransa’da yaşanan gösterileri ve şiddet olaylarını güncel medya haberleri ışığında incelemek; hareketliliğin toplumsal ve ekonomik nedenlerini tartışmak; Cumhurbaşkanı Macron ile hükümet yetkililerinin tepkilerini değerlendirmek; Fransız siyasal kültüründeki devrimci protesto geleneğiyle güncel olaylar arasındaki ilişkiyi açıklamak ve yaklaşan 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ülkedeki siyasi dengeleri analiz etmektir. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 19–21 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirmesi planlanan Ortadoğu (Körfez) turunun diplomatik ve ekonomik bağlamı ele alınacaktır.

Çalışmada, ilkesel olarak nitel araştırma yaklaşımı benimsenmiştir. Güncel haberler, resmî açıklamalara ilişkin haber metinleri ve Fransa’daki protesto hareketleri karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Bu yöntem, olayların yalnızca kronolojik bir özetini çıkarmak yerine, toplumsal hoşnutsuzluk ile siyasi temsil krizi arasındaki bağlantıyı değerlendirmeyi amaçlar. Bununla birlikte, hareketin tüm katılımcılarını tek bir ideolojik çizgiye yerleştirmek veya münferit şiddet eylemlerini tüm protestoculara mal etmek analitik açıdan doğru değildir.

Makale, 6 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, gösterilerin seyri medya haberleri üzerinden özetlenmektedir. İkinci bölümde, hareketliliğin ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenleri ele alınmaktadır. Üçüncü bölüm, Cumhurbaşkanı Macron ve hükümet yetkililerinin tepkilerine ayrılmıştır. Dördüncü bölüm, Fransız siyasi kültüründeki devrimci protesto geleneğini ele almaktadır. Beşinci bölüm, Macron’un Körfez turunun amaçlarını ve önemini değerlendirir. Altıncı bölümde ise, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanan siyasi bloklar ve öne çıkan adaylar incelenmektedir.

1. Gösterilerin Gelişimi

Fransa'da Ekim 2026’da başlayan gösterilerin ilk aşamasında eğitim sistemindeki sorunlar ön plana çıkmıştır. Öğretmen eksikliği, derslere girecek yedek personelin yetersizliği, kalabalık sınıflar ve okullar arasındaki fırsat eşitsizliği, öğrenciler ve ailelerin tepkisini arttırmıştır. Örneğin, Le Monde’un Ekim ayının ilk haftasında yayımladığı haberlerde, lise öğrencilerinin protestolarının yalnızca günlük okul koşullarıyla ilgili olmadığı; eğitim sisteminin kaynakları ve sosyal hareketlilik üzerindeki etkisi hakkında daha geniş bir tartışmaya dönüştüğü belirtilmiştir.²

Ancak zaman içinde gösterilerin gündemi genişlemiştir. Eğitim alanındaki şikâyetler, artan yaşam maliyetleri, akaryakıt fiyatları, kamu hizmetlerinin niteliği ve ekonomik politikalara yönelik eleştirilerle birlikte giderek artmıştır. Reuters’ın 18 Ekim tarihli haberine göre, bir ayı aşan öğrenci hareketliliği ile daha geniş toplumsal hoşnutsuzluk aynı gösterilerde buluşmuş; ülkenin farklı şehirlerinde yüz binlerce kişi yürüyüşlere katılmıştır.³ Bu durum, belirli bir sektörde başlayan protestoların ekonomik ve siyasi sistemin işleyişine yönelik genel bir itiraza dönüşebildiğini göstermektedir.


17 Ekim’deki gösteriler, Fransa’nın çok sayıda kentinde düzenlenmiştir. Paris’in yanı sıra, Marsilya, Bordeaux, Strasbourg ve diğer büyük şehirlerde de yürüyüşler gerçekleştirilmiştir. Gösterilerin önemli bir kısmı barışçıl biçimde sürerken, bazı bölgelerde vandal gruplar mağazalara, kamu binalarına ve polis araçlarına saldırmıştır. Paris’te çok sayıda işletmenin zarar gördüğü, bazı dükkânların yağmalandığı bildirilmiştir. Limoges kentindeki belediye binasında çıkan yangın, olayların sembolik ve maddi etkisini arttırmıştır.³ Bu görüntüler, sosyal medya üzerinden tüm dünyaya yayılmış ve Fransa'da kamu yönetimi ile devletin itibarını yerle bir etmiştir.

Olayların boyutuna ilişkin rakamlar haber kuruluşlarının yayımladığı farklı zamanlı bilgilere göre değişmektedir. Reuters’ın 18 Ekim tarihli haberinde, ülke genelinde yaklaşık 1.800 kişinin gözaltına alındığı ve 500’den fazla polis memurunun yaralandığı aktarılmıştır. Associated Press ise aynı gün yayımladığı haberinde, gözaltı sayısının 2.400’ü aştığını ve Paris’te 855 kişinin gözaltına alındığını bildirmiştir.⁴ Bu farklılıklar, verilerin güncellenme zamanından ve haberlerin hazırlanma anındaki resmî açıklamalardan kaynaklanabilir. Bu nedenle, rakamlar, kesinleşmiş nihai istatistikler olarak değil, olayların ilk günlerindeki raporlamalar olarak değerlendirilmelidir.

Can kaybına ilişkin haberler de dikkatle ele alınmalıdır. Reuters, Paris’te gösteriler sırasında kalp durması geçiren bir kişinin hayatını kaybettiğini bildirmiştir.³ Ancak bu bilgi, ölümün doğrudan polis müdahalesinden veya belirli bir şiddet eyleminden kaynaklandığı sonucunu tek başına desteklememektedir. Olayın koşulları ile gösterilerdeki yaralanma ve ölüm vakalarının hukuki niteliği, ilgili soruşturmaların sonuçlarına göre değerlendirilmelidir.

Medya haberleri, iki farklı olguyu aynı anda ortaya koymaktadır. Bir tarafta eğitim, hayat pahalılığı ve kamu hizmetleri konusunda gerçek toplumsal şikâyetler bulunmaktadır. Bu gösteriler özünde demokratiktir ve devlete ya da topluma zarar vermeyi amaçlamaz. Diğer tarafta ise bazı kriminal grupların ve kişilerin gösterileri yağma, kundaklama ve şiddet eylemleri için kullanması söz konusudur. İkisini birbirinden ayırmak, hem protestocuların taleplerini doğru anlamak, hem de şiddet eylemlerini meşrulaştırmamak açısından önemlidir.

Fransız hükümetinin ve yerel yöneticilerin önündeki temel sorun, kamu düzenini sağlarken barışçıl protesto hakkını da koruyabilmektir. Gösteriler sırasında ortaya çıkan maddi zararların yanı sıra küçük işletmelerin uğradığı kayıplar ve vatandaşların güvenlik kaygıları da krizin toplumsal etkisini arttırmıştır. Böylece, protestolar, yalnızca hükümet ile göstericiler arasındaki bir çatışma olmaktan çıkarak, farklı toplumsal kesimlerin güvenlik, adalet ve temsil beklentilerinin karşı karşıya geldiği daha karmaşık bir meseleye dönüşmüştür.

2. Sosyal Patlamanın Nedenleri: Ekonomik Hoşnutluk, Kamu Hizmetlerindeki Sorunlar ve Temsil Krizi

Fransa’daki gösterileri yalnızca tek bir ekonomik göstergeye veya siyasi aktöre bağlamak yeterli değildir. Mevcut hareketliliğin anlaşılması için ekonomik baskıların, kamu hizmetlerinin niteliğinin, toplumsal eşitsizliklerin ve siyasal temsil sorunlarının birlikte değerlendirilmesi gerekir.

2.1. Hayat Pahalılığı ve Ekonomik Güvensizlik

Fransa'da yaşam maliyetlerindeki artış, toplumsal hoşnutsuzluğun en önemli nedenlerinden biridir. Akaryakıt ve enerji fiyatları, ulaşım giderleri, konut maliyetleri ve temel ihtiyaçların fiyatları, özellikle gelirinin büyük bölümünü zorunlu harcamalara ayıran kesimleri etkiler. Bu koşullarda, ekonomik büyüme veya istihdam göstergeleri tek başına toplumun ekonomik durumunu açıklayamaz. Yani büyüme ve istihdam gibi konularda makro rakamlar kötü olmasa da, insanların günlük yaşamlarında hissettikleri satın alma gücü kaybı, siyasi iktidara ilişkin değerlendirmelerinde belirleyici olabilir.

Fransa’daki protestoların önceki örneklerinden biri olan Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) hareketi de akaryakıt vergileri ve yaşam maliyetleri etrafında gelişmiş ve kısa sürede daha geniş bir siyasi temsil ve sosyal adalet tartışmasına dönüşmüştü. 2019 tarihli “Sarı Yelekliler Protestolarının Analizi” başlıklı çalışmam, bu hareketi Fransa’daki toplumsal tepki ve siyasi kriz bağlamında değerlendiren önemli araştırmalar arasında yer alabilir.⁵ Bununla birlikte, 2018–2019 hareketi ile 2026 protestolarının aynı örgütsel yapıya veya aynı ideolojik profile sahip olduğu varsayılmamalıdır.

2.2. Eğitim Sistemi ve Fırsat Eşitsizliği

Gösterilerin başlangıç noktalarından birinin okullardaki personel açığı ve eğitim koşulları olması önemlidir. Eğitim, Fransa gibi cumhuriyetçi ve laik devlet geleneğine sahip ülkelerde yalnızca bir kamu hizmeti olarak değil, aynı zamanda yurttaşlık ve toplumsal hareketlilik mekanizması olarak da görülür. Eğitim sisteminin öğrenciler arasında eşit fırsatlar sunamadığı algısı güçlendiğinde, sorun yalnızca sınıf mevcutları veya öğretmen sayılarıyla sınırlı kalmaz; devletin sosyal adalet vaadi de sorgulanır.

Le Monde’un Ekim ayının ilk günlerinde yayımladığı haberlerde, lise öğrencilerinin talepleri arasında öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar ve eğitim olanaklarındaki eşitsizlikler öne çıkmıştır.² Bu taleplerin toplumsal tabanı, okul yönetimlerinden memnun olmayan öğrencilerle sınırlı değildir. Aileler ve eğitim çalışanları da kamu hizmetlerinin niteliğine ilişkin tartışmanın bir parçası olabilir.

Eğitim alanındaki sorunların siyasi etkisi, genç kuşakların geleceğe ilişkin beklentileriyle yakından ilişkilidir. Gençler, eğitim almalarına rağmen istikrarlı işlere ve uygun yaşam koşullarına ulaşamayacaklarını düşündüklerinde, mevcut siyasi kurumların kendilerini temsil etmediği kanaatine varabilirler. Bu durum, protestoları yalnızca güncel bir şikâyet olmaktan çıkarıp kuşaklar arası bir güven sorununa dönüştürebilir.

2.3. Kamu Hizmetleri ve Devlet Kapasitesi

Fransa’da merkezi devletin tarihsel olarak güçlü bir konuma sahip olması, vatandaşların kamu hizmetlerine ilişkin beklentilerini de arttırmaktadır. Eğitim, sağlık, ulaşım ve sosyal koruma gibi alanlarda yaşanan aksaklıklar, yalnızca idari bir performans sorunu olarak algılanmayabilir; cumhuriyetin yurttaşlarına sunduğu sosyal sözleşmenin zayıflaması olarak da yorumlanabilir.

Kamu harcamalarının azaltılması veya hizmetlerin yeniden düzenlenmesi yönündeki politikalar, bütçe dengeleri açısından savunulabilir olsa bile, maliyetlerin belirli toplumsal gruplar üzerinde yoğunlaştığı düşüncesi siyasi tepkilere yol açabilir. Bu nedenle, ekonomik reformların başarısı yalnızca mali sonuçlarla değil, toplumsal yüklerin nasıl dağıtıldığı ve vatandaşlara nasıl anlatıldığıyla da ölçülür.

2.4. Siyasal Temsil ve Kurumsal Güvensizlik

Protestoların genişlemesini açıklayan bir diğer unsur, vatandaşların taleplerini geleneksel siyasi kanallar aracılığıyla etkili bir biçimde dile getirememeleri düşüncesidir. Parti üyeliğinin ve sendikal örgütlenmenin zayıfladığı veya siyasi kurumların günlük sorunlara yeterince yanıt veremediği algısının güçlendiği koşullarda, sokak siyaseti alternatif bir temsil aracı hâline gelebilir.

Sarı Yelekliler üzerine yapılan akademik araştırmalar, bu tür hareketlerin yalnızca popülist veya sistem karşıtı bir kimliğe indirgenemeyeceğini göstermektedir. Carpenter ve Perrier, hareketi ekonomik eşitsizlik ve demokratik katılım talepleriyle bağlantılı, farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren heterojen bir oluşum olarak ele almaktadır.⁶ Hayat’ın halk egemenliği üzerine çalışması da, Sarı Yelekliler hareketinin siyasal temsil ve halkın karar alma süreçlerindeki rolü açısından incelenmesine katkı sağlamaktadır.⁷

Bu literatür, 2026 olaylarını anlamak için de yararlı bir çerçeve sunar: Bir protesto hareketi, hükümetin belirli bir kararına itirazla başlayıp daha geniş bir meşruiyet tartışmasına dönüşebilir. Ancak bu teorik benzerlik, güncel gösterilerin tüm özelliklerinin önceki hareketlerle aynı olduğunu göstermez. 2026’daki hareketin örgütlenmesi, katılımcı profili ve siyasi talepleri hakkında kesin sonuçlara ulaşmak için daha kapsamlı saha araştırmalarına ve güvenilir verilere ihtiyaç vardır.

3. Cumhurbaşkanı Macron ve Hükümetin Tepkileri

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 17 Ekim’deki olaylar sırasında şiddet eylemlerini kınamış ve kamu binalarına, işletmelere ve güvenlik güçlerine saldıranların yargı önünde hesap vermesi gerektiğini belirtmiştir. Reuters’ın aktardığı açıklamada, Macron, şiddetin cumhuriyet içinde kabul edilemeyeceği mesajını vermiştir.³ Bu yaklaşım, barışçıl gösteri hakkı ile kamu düzeninin korunması arasında ayrım yapma çabasına dayanmaktadır.

Başbakan Sébastien Lecornu da hükümetin şiddet karşısında geri adım atmayacağını vurgulamış, olaylardan aşırı sol grupları ve suç işleyen kişileri sorumlu tutan bir açıklama çizgisi benimsemiştir. Ekonomi Bakanı Roland Lescure ise zarar gören işletmelere yönelik destek mesajları vermiştir.³ Bu açıklamalar, hükümetin krizi hem güvenlik, hem de ekonomik kayıplar açısından yönetmeye çalıştığını göstermektedir.

Bununla birlikte, yalnızca şiddeti kınamak toplumsal hoşnutsuzluğun nedenlerini ortadan kaldırmaya yetmeyebilir. Hükümetin güvenlik tedbirlerine ağırlık verirken, eğitim, yaşam maliyeti ve kamu hizmetleri konularında somut adımlar atıp atmayacağı, krizin siyasi sonuçlarını belirleyecektir. Aksi hâlde kamu düzenine ilişkin tartışma, protestoların arkasındaki toplumsal sorunların önüne geçebilir.

Diğer taraftan, gösterilerin şiddete dönüşmesi de hareketin siyasi meşruiyetine zarar verebilir. İşletmelerin yağmalanması veya kamu binalarının yakılması, ekonomik sıkıntılar yaşayan vatandaşların kendilerine ait olmayan kayıplara uğramasına yol açar. Bu tür eylemler, protestoların temel taleplerini destekleyen kesimleri uzaklaştırabilir ve hükümetin güvenlik politikalarını sertleştirmesine zemin hazırlayabilir.

Bu nedenle, Macron yönetiminin önünde iki yönlü bir sınav bulunmaktadır. Birincisi, şiddet eylemlerini önlemek ve kamu düzenini sağlamak; ikincisi ise protestoların ortaya çıkmasına yol açan toplumsal şikâyetleri siyasi olarak ele almaktır. Bu iki hedef, birbirinin alternatifi değildir. Demokratik bir yönetimin başarısı, güvenlik tedbirlerini hukuk çerçevesinde uygularken barışçıl muhalefetin ve eleştiri hakkının korunmasını sağlayabilmesine bağlıdır.

Macron’un siyasi mirası açısından da bu kriz önemlidir. 2017’de merkez siyaseti yeniden şekillendirme iddiasıyla iktidara gelen Macron, zaman içinde hem soldan, hem de sağdan eleştirilmiştir. Reformların ekonomik verimlilik ve devlet kapasitesini arttırmayı hedeflediği savunulurken, muhalifler bu politikaların toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiğini veya vatandaşların siyasi karar alma süreçlerinden uzaklaşmasına neden olduğunu ileri sürebilmektedir. 2026’daki gösteriler, bu tartışmaların 2027 seçimleri öncesinde yeniden yoğunlaşmasına yol açmaktadır.

4. Fransız Siyasi Kültüründe Devrimci Gelenek ve Sokak Siyaseti

Fransa’daki protestoları değerlendirirken, bu ülkenin devrimler ve kitlesel seferberliklerle şekillenmiş siyasi tarihini dikkate almak gerekir. Bununla birlikte, Fransız siyasi kültürünü değişmez biçimde “şiddet yanlısı” ve “aşırılıkçı” olarak tanımlamak doğru değildir. Fransa’da sokak gösterileri, grevler ve kitlesel protestolar uzun bir tarihsel geçmişe sahiptir; ancak bunların önemli bir bölümü barışçıl, örgütlü ve demokratik talepler çerçevesinde gerçekleşmiştir.

1789 Fransız Devrimi, egemenliğin kaynağı, yurttaşlık, eşitlik ve siyasal otoritenin sınırları hakkındaki tartışmaları Avrupa tarihinin merkezine yerleştirmiştir. Devrimin sonraki aşamalarında ortaya çıkan şiddet ise özgürlük ve eşitlik ideallerinin siyasi mücadele sırasında nasıl farklı biçimlerde yorumlanabileceğini göstermiştir. 1830 ve 1848 devrimleri, 1871 Paris Komünü ve 1968’deki öğrenci ve işçi hareketleri, Fransa’da sokak siyasetinin farklı tarihsel koşullarda yeniden ortaya çıkabildiğine dair örneklerdir.

Bu tarihsel süreklilik, her yeni protestonun devrimci bir hedef taşıdığı anlamına gelmez. Daha doğru yaklaşım, Fransa’da kitlesel gösterilerin siyasi iletişim ve toplumsal baskı araçları arasında yerleşik bir konuma sahip olduğunu kabul etmektir. Sendikalar, öğrenci grupları, meslek örgütleri ve yurttaş hareketleri, farklı dönemlerde hükümetlerin politikalarını değiştirmek veya siyasi gündemi etkilemek amacıyla sokak gösterilerine başvurmuştur.

Sarı Yelekliler hareketi, bu geleneğin yakın dönemdeki en önemli örneklerinden biridir. Hareketin başlangıcında akaryakıt fiyatları ve vergi politikaları öne çıkmış; daha sonra ekonomik eşitsizlik, demokratik katılım ve siyasi temsil tartışmaları genişlemiştir. Akademik çalışmalar, hareketin tek bir ideolojik kimliğe indirgenemeyecek kadar heterojen olduğunu vurgulamaktadır.⁶⁷ Bu bulgu, 2026 gösterilerini değerlendirirken de önemlidir: aynı gösteriye katılan kişilerin motivasyonları birbirinden farklı olabilir.

Fransız siyasal kültüründeki devrimci mirasın bir başka yönü, cumhuriyetçi meşruiyet anlayışıdır. Devletin yurttaşlara eşit davranması, kamu hizmetlerine erişimin mümkün olması ve siyasi iktidarın halkın taleplerini dikkate alması beklentisi, toplumsal mobilizasyonun temel kaynaklarından biridir. Bu beklentiler karşılanmadığında, protesto, yalnızca belirli bir politikaya itiraz değil, cumhuriyetin kendi vaatlerinin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin bir sorgulama olarak da ortaya çıkabilir.

Bununla birlikte, devrimci sembollerin kullanımı ile devrimci bir siyasi programın varlığı birbirinden ayrılmalıdır. Protestolar sırasında kullanılan sloganlar veya semboller, katılımcıların tamamının ortak bir ideolojiye sahip olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde, yağma ve kundaklama eylemleri de Fransız devrimci geleneğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görülemez. Bu eylemler, belirli grupların tercihleri, güvenlik koşulları ve olayların gelişimi çerçevesinde ayrıca incelenmelidir.

Dolayısıyla, 2026’daki olayların Fransız siyasi kültürüyle ilişkisi, “Fransa’da devrimci şiddet vardır” gibi genelleyici bir iddiadan ziyade, toplumsal itirazın sokakta görünür olmasını meşru bir siyasi eylem biçimi sayan tarihsel gelenek ile bazı protestoların şiddete dönüşmesi arasındaki gerilim üzerinden açıklanabilir. Bu ayrım, hem tarihsel gerçekliği korumak, hem de güncel olayların sorumluluğunu doğru biçimde değerlendirmek açısından gereklidir.

5. Macron'un Ortadoğu Turu: Körfez Diplomasisi ile Olaylardan Uzaklaşmak

Cumhurbaşkanı Macron’un 19–21 Ekim 2026 tarihleri için planlanan Körfez turu, hem Macron’un kriz anlarında dış politikada meşruiyet arayışını bir kez daha görmek, hem de Fransa’nın dış politika önceliklerini ve ekonomik çıkarlarını anlamak bakımından önemlidir. Anadolu Ajansı’nın 18 Ekim tarihli Fransızca haberinde aktarılan program bilgilerine göre, Macron’un Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Katar’ı ziyaret etmesi planlanıyor. Görüşmelerde, enerji güvenliği, savunma, ekonomik ortaklıklar ve bölgesel istikrarın öne çıkması beklenmektedir.⁸

Bu ziyaretin zamanlaması, Fransa’nın iç siyasetinde yaşanan gelişmelerle birlikte değerlendirilmelidir. Hayat pahalılığına ilişkin protestoların büyüdüğü bir dönemde enerji arzının güvenliği ve fiyat istikrarı, dış politikanın doğrudan iç ekonomik sonuçlar doğuran başlıkları hâline gelmektedir. Körfez ülkeleriyle enerji, yatırım ve savunma alanlarında iş birliği geliştirmek, Fransa’nın uluslararası ekonomik ilişkilerini çeşitlendirme ve stratejik ortaklıklarını güçlendirme arayışının bir parçasıdır.

Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) temaslarının savunma, altyapı, sağlık, enerji ve yeni teknolojiler gibi başlıkları içermesi beklenmektedir. Bahreyn’de ekonomik ve savunma ilişkilerinin, Katar’da ise stratejik ortaklık ve bölgesel meselelerin gündeme geleceği öngörülmektedir.⁸ Bu çerçeve, ziyaretin yalnızca diplomatik nezaket görüşmelerinden ibaret olmadığını; Fransa’nın Körfez bölgesindeki ekonomik ve güvenlik bağlantılarını pekiştirmeyi hedeflediğini göstermektedir.

Fransa’nın Körfez ülkeleriyle ilişkilerinde savunma sanayii ve güvenlik iş birliği uzun süredir önemli bir yer tutmaktadır. Bu ilişkiler, bölgesel güvenlik değerlendirmeleri kadar ekonomik çıkarlar ve teknoloji ortaklıklarıyla da şekillenmektedir. Yapay zekâ, enerji altyapısı ve yeni teknolojiler gibi alanların görüşme gündeminde yer alması, Körfez ülkelerinin ekonomik çeşitlendirme politikaları ile Fransa’nın teknoloji ve savunma kapasitesi arasında iş birliği imkânları bulunduğuna işaret etmektedir. Bununla birlikte, ziyaretin sonucuna ilişkin değerlendirme yapılırken açıklanmış anlaşmalar ile yalnızca görüşülmesi beklenen başlıklar birbirinden ayrılmalıdır.

Ortadoğu politikası açısından ise, Gazze, Lübnan ve Suriye de Fransa’nın diplomatik gündeminde yer almaktadır. Anadolu Ajansı’nın 14 Ekim tarihli haberinde, Macron’un Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki açıklamalarında Gazze’ye insani yardım ulaştırılması, Filistinlilerin hakları ve İsrail’in güvenliği konularını ele aldığı; Lübnan’ın egemenliğine ve Suriye’nin birliği ile siyasi geçiş sürecine destek verdiği aktarılmıştır.⁹ Ancak Körfez turunun doğrudan tüm bu dosyalarda yeni bir anlaşma veya siyasi sonuç doğuracağını ileri sürmek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır.

Macron’un dış politika faaliyetleri, iç siyasetteki sorunlardan bağımsız değildir. Bir yandan Fransa’nın uluslararası etkisini ve ekonomik ortaklıklarını güçlendirmeye çalışan Cumhurbaşkanı, diğer yandan ülkedeki hayat pahalılığı, kamu hizmetleri ve siyasi temsil tartışmalarına yanıt vermek zorundadır. Dış politika girişimleri ulusal çıkarlar bakımından anlamlı olsa bile, seçmenlerin günlük yaşamlarında hissettikleri sorunlara çözüm sunmadığı takdirde iç siyasi desteği kendiliğinden artırmayabilir.

Bu nedenle, Körfez turu, Macron’un dış politika gündeminin devamlılığını gösterirken, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının farklı sorumlulukları arasındaki gerilimi de görünür kılmaktadır. Fransa’nın enerji güvenliği ve bölgesel diplomasi alanlarında aktif rol üstlenmesi ile içeride toplumsal güveni yeniden tesis etmesi, yönetimin birbirini tamamlaması gereken iki ayrı önceliğidir.

6. 2027 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri 

2027 Cumhurbaşkanlığı seçimi, Fransa’nın siyasi geleceği ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri açısından kritik bir dönüm noktası olacaktır. Macron’un görev süresinin sonuna yaklaşılması, merkez siyasetin liderliğinin ve siyasi mirasının hangi aktörler tarafından devralınacağı sorusunu gündeme getirmektedir. Aynı şekilde merkezin çökmesi ve aşırılıkların yükselmesi konusu da gündemdedir. Ancak seçim süreci henüz tamamlanmadığı için şu an öne çıkardığımız adaylar ve siyasi ittifaklar hâlâ değişebilir. Bu nedenle, mevcut tablo, kesinleşmiş bir aday listesi veya seçim sonucu olarak değil, 19 Ekim 2026 itibarıyla öne çıkan siyasi eğilimlerin bir değerlendirmesi olarak okunmalıdır.

6.1. Aşırı Sağ: Marine Le Pen ve Ulusal Birlik

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik (Rassemblement National – RN) (eski FN), seçim öncesindeki siyasi tartışmaların merkezinde yer alıyor. Le Pen’in söylemi, göç politikalarının sıkılaştırılması, ulusal egemenliğin vurgulanması, kamu düzeninin güçlendirilmesi, Brüksel'e (AB'ye) verilen yetkilerin kısıtlanması ve Fransız vatandaşlarının önceliklerinin korunması gibi temalar etrafında şekillenmektedir. Ekonomik alanda ise üretim üzerindeki vergilerin azaltılması ve mali disiplin gibi başlıklar öne çıkmaktadır. Financial Times’ın Ekim ayındaki haberinde, Le Pen’in Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirilerini sürdürmekle birlikte Fransa’nın birlikten ayrılmasını savunmadığı belirtilmiştir.¹⁰ Bu anlamda, Le Pen, AB karşıtı değil, AB şüphecisi ve uluslar Avrupa'sını savunan bir çizgide gelse de, kuşkusuz, bu Brüksel'de alarm zillerinin çalması için yeterlidir.

Le Pen’in siyasi stratejisi, RN’yi yalnızca bir protesto partisi olmaktan çıkarıp iktidara hazır bir siyasi alternatif olarak sunmaya dayanmaktadır. Göç, güvenlik ve ulusal kimlik konularındaki vurgular, mevcut siyasi düzenden memnun olmayan seçmenleri bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. 2026’daki olayların kamu düzeni tartışmasını güçlendirmesi, RN’nin güvenlik ve otorite söylemine alan açabilir. Bununla birlikte, toplumsal protestoların tüm katılımcılarının RN’yi desteklediği sonucuna varılamaz; zira ekonomik şikâyetler, farklı siyasi yönelimlere sahip seçmenler tarafından da dile getirilebilir.

Le Pen ve Bardella

Le Pen’in adaylık sürecinin hukuki ve siyasi koşulları da, seçim takvimi ilerledikçe önem kazanacaktır. Fransız seçim sisteminde adayların belirli sayıda seçilmiş kamu görevlisinin desteğini sağlaması gerekmektedir. Bu nedenle, adaylıkların kesinleşmesi, siyasi beyanların yanı sıra hukuki ve idari koşulların yerine getirilmesine de bağlıdır.¹¹ Şimdilik hukuki olarak adaylığında bir engel bulunmayan Le Pen'in genç ortağı Jordan Bardella ile ilişkileri ve adaylık rekabeti de ayrıca önemli bir konudur.

6.2. Merkez Sağ: Édouard Philippe ve Gabriel Attal

Fransa'da Macron sonrası merkez siyasetin geleceği, şimdilerde daha çok eski Başbakanlar Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi isimlerle ilişkilendirilmektedir. Philippe, merkez ile sağ arasında geniş bir seçmen koalisyonu oluşturmayı hedefleyen yeternekli bir siyasetçi olarak son dönemde öne çıkmaktadır. Attal ise, Macron döneminde yükselen merkezci siyaset geleneğinin devamı olabilecek, ancak kendi siyasi kimliğini de kurmaya çalışan bir aktör konumundadır. Ancak Macron'a yönelik tepkilerin de etkisiyle, bu konuda Philippe daha şanslı görünüyor.

Eski Başbakanlardan Attal veya Philippe'in 2027'de merkezin adayı olması bekleniyor

Bu iki ismin önündeki temel sorun, Macron’un siyasi mirasını hangi ölçüde sahiplenmeleri gerektiğidir. Macron dönemindeki reformları savunmak, merkez seçmenlerin bir bölümünü korumalarına yardımcı olabilir; ancak aynı mirasın eleştirildiği bir dönemde aşırı yakınlık siyasi bir yük de getirebilir. Bu nedenle, merkez/merkez sağın seçim stratejisi, ekonomik reformlar ve Avrupa yanlısı çizgiyi korurken, sosyal sorunlara ve kamu hizmetlerine ilişkin eleştirilere nasıl yanıt vereceği doğrultusunda şekillenecektir.

Bruno Retailleau

Bruno Retailleau da, geleneksel sağın öne çıkan isimlerinden biridir. Cumhuriyetçiler (Les Républicains – LR) içindeki konumu ve daha muhafazakâr çizgisi, özellikle göç, güvenlik ve devlet otoritesi konularında RN ile merkez sağ arasında rekabet yaratabilir. Bu rekabetin nasıl sonuçlanacağı, sağ seçmenlerin hangi aday etrafında birleşeceği ve olası ittifakların niteliğiyle yakından ilişkilidir.¹¹

6.3. Sol: Raphaël Glucksmann, Jean-Luc Mélenchon ve birlik sorunu

Fransız solunun en önemli sorunu, aşırı sağın yükselişi karşısında ortak bir aday ve program etrafında birleşip birleşemeyeceğidir. Raphaël Glucksmann, merkez sol ve sosyal demokrat seçmenler arasında öne çıkan isimlerden biridir. Le Monde’un Ekim ayındaki haberinde, Glucksmann’ın merkez sol ön seçiminde yüzde 66 ile galip geldiği aktarılmıştır.¹² Bu sonuç, kendi siyasi çevresi bakımından önemli olmakla birlikte, bütün sol partilerin ve seçmenlerin onun etrafında birleşeceğini göstermemektedir.

Solun adayı kim olabilir: Glucksmann vs. Mélenchon

Jean-Luc Mélenchon ise La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) hareketinin belirleyici figürlerinden biridir. Mélenchon’un siyasi çizgisi, ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, sosyal devletin güçlendirilmesi ve mevcut siyasi-ekonomik düzenin daha köklü biçimde değiştirilmesi taleplerini öne çıkarır. Glucksmann ile Mélenchon arasındaki ideolojik ve stratejik farklılıklar, solun ortak bir aday çıkarmasını zorlaştırabilecek unsurlardır.¹³

Sol içindeki bölünme, yalnızca liderler arasındaki kişisel rekabetten kaynaklanmamaktadır. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler, genel dış politika, ekonomik program, göç ve kurumsal reformlar gibi konulardaki farklılıklar, olası ortak adayın hangi politikaları savunacağı konusunda anlaşmayı zorlaştırabilir. Ekolojistlerin, sosyalistlerin, komünistlerin ve radikal solun seçim stratejileri de bu denklemin bir parçasıdır.

Buna karşılık, aşırı sağın seçimde güçlü bir konuma gelmesi, sol partiler üzerinde iş birliği yapma baskısını arttırabilir. Seçim sisteminin iki turlu yapısı, ilk turdaki oy dağılımının yanı sıra ikinci turda seçmenlerin hangi aday etrafında birleşeceği sorusunu da önemli hâle getirir. Ancak geçmişteki seçimlerde görülen taktik oy davranışlarının 2027’de aynı şekilde ortaya çıkacağı kesin değildir.

6.4. Anketlerde Son Durum

Ekim 2026’da yayımlanan anket derlemeleri, Marine Le Pen’in ilk tur senaryolarında halen önde olduğunu göstermektedir. France-Vote’un 8 Ekim itibarıyla sunduğu anket ortalamasında, Le Pen yüzde 34,2 düzeyinde görünürken, Édouard Philippe ve Jean-Luc Mélenchon daha geride yer almaktadır.¹⁴ Başka bir anket derlemesinde de Le Pen’in ilk sırada olduğu, ancak diğer adayların sıralamasının aday kombinasyonlarına göre değişebildiği görülmektedir.¹⁵

Bu rakamlar, kuşkusuz bu aşamada çok dikkatli yorumlanmalıdır. Genel ilke olarak, anketler belirli bir tarihteki seçmen eğilimlerini ölçer, ancak seçim sonucu tahmini olarak kabul edilemez. Aday listesi, kampanya süreci, siyasi ittifaklar, ekonomik gelişmeler ve uluslararası krizler seçmenlerin tercihlerini etkileyebilir. Ayrıca, farklı anket şirketlerinin örneklemleri, soru biçimleri ve aday senaryoları aynı olmayabilir. Dolayısıyla, tek bir yüzde üzerinden kesin bir siyasi sonuç çıkarmak doğru değildir.

Mevcut tablo, aşırı sağın güçlü konumunu ve merkez ile sol arasındaki rekabeti ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, ilk turdaki oy oranları kadar ikinci turda oluşabilecek ittifaklar ve seçmenlerin taktik oy kullanma tercihleri de belirleyici olacaktır. Bu nedenle, 2027 seçimlerinin sonucunu şimdiden kesin olarak öngörmek mümkün değildir.

6.5. 2026 Protestolarının Seçim Kampanyasına Etkisi

Ekim ayındaki olaylar, 2027 seçimlerinde kamu düzeni, yaşam maliyeti ve kamu hizmetlerinin geleceğini öne çıkarabilecek niteliktedir. RN, protestolar sırasında ortaya çıkan şiddeti, güvenlik ve otorite politikalarının güçlendirilmesi gerektiğinin bir kanıtı olarak sunabilir. Sol partiler ise olayların arkasındaki ekonomik ve sosyal nedenlere vurgu yaparak hükümetin politikalarını eleştirebilir. Merkez sağın ise hem düzenin korunmasını, hem de toplumsal hoşnutsuzluğa cevap verecek reformları savunması gerekecektir.

Bununla birlikte, şiddet olaylarının seçmen davranışını tek yönlü etkileyeceği varsayılmamalıdır. Bazı seçmenler güvenlik kaygıları nedeniyle daha sert politikaları destekleyebilirken, bazıları hükümetin kriz yönetimini ve polis müdahalesini sorgulayabilir. Diğerleri ise protestoların arkasındaki ekonomik sorunları öncelikli olarak görebilir. Bu farklı tepkiler, seçim kampanyasının yalnızca güvenlik ekseninde değil, sosyal adalet, ekonomik performans ve demokratik temsil eksenlerinde de yürütüleceğini düşündürmektedir.

Macron’un siyasi mirası da bu tartışmaların merkezinde yer alacaktır. Merkezci modelin savunucuları, reformların ve Avrupa yanlısı politikanın sürdürülmesini savunabilir. Eleştirmenler ise ekonomik ve toplumsal sorunların mevcut yönetim tarzıyla bağlantılı olduğunu ileri sürebilir. 2027 seçimleri, bu açıdan yalnızca yeni Cumhurbaşkanı'nın kim olacağını değil, Fransa’da merkez siyasetinin geleceğini ve sağ-sol rekabetinin yeni biçimini de belirleyecektir.

Sonuç

Ekim 2026’da Fransa’da yaşanan gösteriler, eğitim sistemindeki sorunlar ve hayat pahalılığı gibi somut şikâyetlerin daha geniş bir toplumsal hoşnutsuzlukla birleşebildiğini göstermektedir. Öğretmen açığı, kalabalık sınıflar, kamu hizmetlerinin niteliği, ekonomik güvensizlik ve siyasi temsil tartışmaları, protestoların farklı toplumsal kesimlere yayılmasına katkıda bulunmuştur. 17 Ekim’deki gösterilerin bazı noktalarda yağma, kundaklama ve polisle çatışmalarla sonuçlanması ise toplumsal talepler ile şiddet eylemleri arasında dikkatle ayrım yapılmasını gerekli kılmıştır.

Macron ve hükümet yetkilileri, şiddeti kınamış ve sorumluların hesap vermesi gerektiğini vurgulamıştır. Ancak krizin kalıcı biçimde aşılması, kamu düzeninin sağlanmasının yanı sıra, protestoların arkasındaki ekonomik ve sosyal sorunların ele alınmasına da bağlıdır. Barışçıl protesto hakkının korunması ve şiddet eylemlerinin önlenmesi, demokratik yönetimin birbirini tamamlayan sorumluluklarıdır.

Fransız siyasi kültüründeki devrimci miras, kitlesel protestoların ve sokak siyasetinin tarihsel önemini anlamaya yardımcı olur. Bununla birlikte, bu miras güncel olayları kaçınılmaz biçimde şiddete bağlamayı haklı çıkarmaz. Fransız tarihindeki devrimler ve toplumsal hareketler, farklı dönemlerde farklı amaçlar ve yöntemlerle ortaya çıkmıştır. Güncel gösterilerin anlamı, tarihsel benzerliklerin yanı sıra kendi toplumsal koşulları ve siyasi aktörleri de dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Her krizde olduğu gibi desteği ve meşruiyeti Fransa'nın içinden çok dışarıda arayan ve bu konuda bayağı başarılı olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Körfez turu ise, Fransa’nın enerji güvenliği, savunma, yatırım ve bölgesel diplomasi alanlarındaki önceliklerini ortaya koymaktadır. Ancak dış politikadaki etkinlik, iç siyasetteki toplumsal hoşnutsuzluğu kendiliğinden ortadan kaldırmayacaktır. Fransa’nın uluslararası ortaklıklarını güçlendirme çabası ile içeride ekonomik güveni ve kamu hizmetlerinin niteliğini iyileştirme ihtiyacı birlikte ele alınmalıdır.

Son olarak, Fransa'da 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde aşırı sağın güçlü konumu, merkez siyasetin liderlik sorunu ve solun birlik arayışı Fransız siyasetinin başlıca dinamikleridir. Anketler mevcut eğilimlere ilişkin fikir verse de, adayların kesinleşmesi, kampanyaların seyri ve ikinci tur ittifakları sonucu değiştirebilir. Ekim 2026’daki protestolar bu nedenle yalnızca kısa süreli bir kamu düzeni krizi değil, Fransa’nın siyasi temsil, sosyal adalet ve devletin rolü üzerine yürüttüğü daha geniş bir tartışmanın parçası olarak görülmelidir.

Sonuç olarak, Fransa’nın önündeki temel mesele, toplumsal talepleri güvenlik sorununa indirgemeden ele almak ve demokratik kurumlara duyulan güveni yeniden güçlendirmektir. 2027 seçimleri bu tartışmaların siyasi karşılığının görüleceği önemli bir aşama olacaktır. Ancak seçimlerin sonucu kadar, seçim sürecine kadar geçen dönemde hükümetin ekonomik ve toplumsal sorunlara nasıl yanıt vereceği de Fransa’nın siyasi geleceğini şekillendirecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


DİPNOTLAR

  1. Sybille de La Hamaide (2026), “France Faces Aftermath of Worst Unrest in Years”, Reuters, 18 Ekim 2026, https://www.reuters.com/5f374b32b07b/world/europe/france-faces-aftermath-worst-unrest-years-2026-10-18/; Associated Press (2026), “Violent protests in France as police battle demonstrators, in photos”, 18 Ekim 2026, https://apnews.com/photo-gallery/violent-protests-france-police-battle-demonstrators-photos-73243bcc44f5423ba8efbc1496e56c5d. 
  2. Sylvie Lecherbonnier & Eléa Pommiers (2026), “Why French High Schoolers Are Protesting, and Why Their Movement Is Already Historic”, Le Monde, 5 Ekim 2026, https://www.lemonde.fr/en/france/article/2026/10/05/why-french-high-schoolers-are-protesting-and-why-their-movement-is-already-historic_6758257_7.html. 
  3. Sybille de La Hamaide (2026), “France Faces Aftermath of Worst Unrest in Years”, Reuters, 18 Ekim 2026.
  4. Associated Press (2026), “Violent protests in France as police battle demonstrators, in photos”, 18 Ekim 2026.
  5. Ozan Örmeci (2019), “Sarı Yelekliler Protestolarının Analizi”, Stratejist, Şubat 2019, ss. 44–49. 
  6. Michael J. Carpenter & Benjamin Perrier (2023), “Yellow Vests: Anti-austerity, Pro-democracy, and Popular (Not Populist)”, Frontiers in Political Science, 6 Nisan 2023, https://www.frontiersin.org/journals/political-science/articles/10.3389/fpos.2023.1037942/full.
  7. Samuel Hayat (2024), “Manifesting the Revolutionary People: The Yellow Vest Movement and Popular Sovereignty”, Constellations, 29 Ocak 2024, https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1467-8675.12736. 
  8. Ümit Dönmez & Mariem Njeh (2026), “Macron en tournée dans le Golfe du 19 au 21 octobre, sur fond de crise internationale et de pressions intérieures”, Anadolu Ajansı, 18 Ekim 2026, https://www.aa.com.tr/fr/politique/macron-en-tourn%C3%A9e-dans-le-golfe-du-19-au-21-octobre-sur-fond-de-crise-internationale-et-de-pressions-int%C3%A9rieures/4092918. 
  9. Şeyma Erkul Dayanç (2026), “French President to Embark on Middle East Tour from Oct. 19 to 21”, Anadolu Ajansı, 14 Ekim 2026, https://www.aa.com.tr/en/europe/french-president-to-embark-on-middle-east-tour-from-oct-19-to-21/4088932. 
  10. Financial Times (2026), “France’s Marine Le Pen vows ‘trial of strength’ with EU”, Ekim 2026, https://www.ft.com/content/60d09841-052a-44f3-a8ae-52c38fdbb5ab?syn-25a6b1a6=1. 
  11. Le Monde (2026), “2027 French Presidential Election: Who’s Running?”, Ekim 2026, https://www.lemonde.fr/en/les-decodeurs/article/2026/10/11/2027-french-presidential-election-who-s-running_6752856_9.html. 
  12. Le Monde (2026), “Raphaël Glucksmann wins French center-left presidential primary”, 11 Ekim 2026, https://www.lemonde.fr/en/france/article/2026/10/11/raphael-glucksmann-wins-french-center-left-s-presidential-primary_6758486_7.html. 
  13. Le Monde (2026), “Présidentielle 2027: qui sont les principaux candidats déclarés ou probables?”, 12 Ekim 2026, https://www.lemonde.fr/les-decodeurs/article/2026/10/12/presidentielle-2027-qui-sont-les-principaux-candidats-declares-ou-probables_6680905_4355771.html. 
  14. France-Vote (2026), “Sondages présidentielle 2027: intentions de vote octobre 2026”, 8 Ekim 2026 verileri.
  15. USPollingData (2026), “France Opinion Polls: All Latest Surveys”, 17 Ekim 2026 güncellemesi.

17 Ekim 2026 Cumartesi

2026 KKTC Seçimleri Öncesindeki Gelişmeler


Ağustos ayı başlarında, henüz seçim takvimi kesinleşmeden önce yaptığımız ilk analizde incelediğimiz 2026 KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) genel ve yerel seçimleri, öngördüğümüz şekilde 6 Aralık 2026 tarihinde düzenlenecek. Seçimler, Cumhurbaşkanlığını federal çözüm yanlısı ama Türkiye ile iyi ilişkiler isteyen dengeli bir isim olan hukukçu Dr. Tufan Erhürman'ın geçen yıl kazanmasının ardından ciddi gelişmelerin yaşandığı Kıbrıs'ta, Türkiye-KKTC ilişkilerinin seyrini belirleyebilecek önemli bir aşama olacak. Bu yazıda, 2026 KKTC seçimlerini kısaca analiz edecek ve önceki analizimizden sonra yaşanan bazı gelişmeleri yorumlayacağım.

İyi eğitimli ve değişimi seven bir halkı olan Kuzey Kıbrıs'ta, seçmenler, genelde iradelerini bir seçimden diğerine sıklıkla değiştirmekte ve bu şekilde siyasi dengeleri, demokratik düzeni ve siyasetçilerin uzun süre iktidarda kalarak klikleşmesini önleyecek bir eğilimi tercih etmektedir. Ülkenin kısa tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bile bakıldığında, bir sağ, bir sol Cumhurbaşkanı (Rauf Denktaş, Mehmet Ali Talat, Derviş Eroğlu, Mustafa Akıncı, Ersin Tatar, Tufan Erhürman) izleğini görmek mümkündür. Bunun yanı sıra, KKTC'de Kıbrıslı Türk mikro milliyetçiliğinin de oldukça etkili olduğunu belirtmek gerekir. Bu anlamda, Kıbrıs'ın yerlisi olmak ve Türkiye göçmeni olmamak gibi değerler de Kıbrıslı Türk yerli seçmende zaman zaman karşılık bulabilen bir olgudur. Bu bağlamda, son dönemde KKTC'de yaşanan ekonomik ve siyasi sorunları çözemediği düşünülen iktidardaki Ulusal Birlik Partisi (UBP) ve Başbakan Ünal Üstel'e yönelik tepkiler, UBP'nin Türkiye ile çok yakın duruşu nedeniyle Ankara'nın uzantısı gibi algılanmasının da etkisiyle son dönemde siyasi rüzgarı federasyon yanlısı sosyal demokrat Cumhuriyetçi Türk Partisi'ne (CTP) doğru yönlendirmiştir.

Bu gelişmelerin üzerine, 30 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye'den adaya doğru hareket eden bir feribotun batması nedeniyle yaşanan ve onlarca kişinin ölümüne neden olan deniz faciası da özellikle iktidarın küçük ortağı olan Erhan Arıklı liderliğindeki ve Türkiye yanlısı Yeniden Doğuş Partisi'ni (YDP) olumsuz yönde etkilemiş; nitekim olay sonrasında Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı olan Arıklı istifa etmiştir. Arıklı'nın istifasının ardından, yerine, yakın geçmişte Başbakanlık yapmış ve haksız yere görevden alınmış algısı nedeniyle toplumda oldukça sevilen Faiz Sucuoğlu getirilirken, feribotla ilgili denetimsizlikler nedeniyle KKTC hükümetine ve Türkiye'ye yönelik tepkiler de artmıştır.

Ancak Kıbrıslı Rumlarla devam eden müzakerelerde müspet bir sonuca ulaşabilmenin -karşı tarafın inatçılığı ve makuliyetten uzak yapısı nedeniyle- zorluğu ve KKTC'yi tek tanıyan ve ekonomisine ciddi desteklerde bulunan Türkiye ile ilişkileri bozmanın yaratacağı sorunlar da düşünülürse, Kıbrıslı Türkler için seçim öncesinde hem Cumhurbaşkanlığı, hem de hükümette federasyon yanlısı CTP'nin yer alacağı bir formül daha az cazip hale gelmeye başlayabilir. Öyle ki, Tufan Erhürman'ın genel olarak Ankara ve özel olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la iyi ilişkiler kurma konusundaki gayretine karşın, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına uygun şekilde federasyon müzakerelerine destek verilmesi, Türkiye'deki milliyetçi ve İslamcı sağ çevrelerde tepkilere neden olmakta ve genelde bir tür "hainlik" olarak algılanmaktadır. Bunun üzerine, Türkiye göçmenlerine yönelik Kıbrıslı Türkler arasındaki olumsuz ön yargılar ve Erhan Arıklı ile partisine yapılan siyasi linç de düşünülünce, Türkiye'den bakıldığında KKTC'de CTP'nin başını çektiği iktidarın yaptığı/yapabileceği uygulamalar bir tür "isyan" gibi algılanmaktadır. Bu da, Ankara'nın KKTC üzerindeki siyasi ve ekonomik gücü nedeniyle, seçmende UBP ve YDP'ye yönelik desteğin yeniden artmasına yol açabilir.

Adada, Demo Ajans koordinasyonunda, 28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında, toplam 6 ilçede ve 814 seçmenle yüz yüze gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda yapılan anketin verileri de bu trendi doğrulamaktadır. Ankete göre, kararsız oylar da dağıtıldığında, seçimleri yüzde 37,5 oya ulaşan CTP kazanmakta, UBP ise yüzde 33,1 düzeyinde iyi bir oyla ikinci olmaktadır. Ankete göre, seçimler sonucunda Türkiye göçmenlerinin desteklediği YDP yüzde 13 civarında oyla üçüncü olurken, sosyalist Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) yüzde 4,7, merkez sağ çizgideki Demokrat Parti (DP) de yüzde 4,4 oy almaktadır. Yüzde 5 seçim barajı uygulamasının olduğu KKTC'de, bu oranlar CTP, UBP ve YDP'den oluşacak üç parçalı bir meclise işaret etmektedir; bu sonuçlara göre ise CTP 23, UBP 20 ve YDP 7 milletvekili çıkarabilmektedir. Bu, her ne kadar CTP'nin hâlâ önde olduğu ve seçimi kazanacağı bir duruma işaret etse de, yakın zamana kadar CTP'nin tek başına iktidar olacağı yönündeki algının da giderek zayıfladığı görülmektedir. Öyle ki, eğer bu rakamlar doğru çıkarsa, CTP, 23 milletvekili çıkarmasına rağmen hükümeti kurabilecek çoğunluğa ulaşamamaktadır. Bu da, UBP ile YDP arasında Cumhurbaşkanı Erhürman'ın federal çözüm girişimlerini dengeleyecek bir sağ koalisyon hükümetine yol açılması anlamına gelebilecektir.

Elbette seçime kadar hâlâ oldukça uzun bir süre var ve 6 Aralık'a kadar dengeler değişebilir. Ayrıca sayıca az bir seçmen kitlesi üzerinde siyasi partilerin yoğun şekilde çalışması, özellikle barajın hemen altındaki partilerin barajı geçmesine de neden olabilir. Ancak bu anketin sonuçları ve adadaki genel ruh hali, CTP'nin seçimleri birinci sırada tamamlayacağının neredeyse kesin olduğunu göstermektedir. Bu, önceki Cumhurbaşkanı Ersin Tatar döneminde kabul edilen ve Ankara tarafından da desteklenen "iki devletlilik" politikasında hiçbir somut ilerleme kaydedilmemesi ve adadaki ekonomik koşulların kötüleşmesiyle doğrudan ilişkilidir. Ayrıca UBP hükümetlerinde Türkiye göçmenlerinin daha iyi konumlara gelmesi de Kıbrıslı mikro milliyetçileri daha yerli ve milli olan sola (CTP'ye) doğru yönlendirmektedir. Ancak şu da bir gerçektir ki, Ankara ile ilişkilerin bozulması durumunda ekonomik krizin daha da derinleşmesi riski, Kıbrıslı Türk seçmenleri ihtiyatlı hareket etmeye ve Türkiye ile ilişkileri germemeye itmektedir. Bu da, kuşkusuz, UBP ve YDP gibi partilerin yeniden toparlanma sürecine girmesine neden olabilmektedir. Nitekim daha birkaç hafta önce oy oranı yüzde 20'lerle ölçülen UBP'nin şimdilerde yüzde 30'ları aştığının iddia edilmesi ve yine YDP'nin oy oranındaki kısmi artış, bu trende işaret ediyor olabilir. Bu nedenle, seçimden zaferle çıkması muhtemel CTP'nin hükümeti kurması ve parti lideri Sıla Usar İncirli'nin Başbakan olması seçim sonrasında zor olabilir. Almanya'daki "büyük koalisyon" formülüne benzer şekilde CTP'nin UBP ile koalisyon kurması ise, geçmişte yalnızca Ömer Kalyoncu'nun Başbakanlığı döneminde (2015-2016) gerçekleşmiş istisnai bir seçenektir. Bu bağlamda, bu öngörüler gerçekleşirse, Ünal Üstel Başbakanlığında bir UBP-YDP koalisyonu formülü daha gerçekçi hale gelebilir. 

Neticede, 6 Aralık'taki genel ve yerel seçimler, Kıbrıs Türk halkının özgür iradesinin sandığa yansıyacağı önemli bir test olacaktır. Zor bir küresel konjonktürde, jeopolitik rekabetin arttığı bir düzlemde, KKTC'nin işi de Türkiye'ye benzer şekilde güçtür. Dileğimiz, Kıbrıslı Türklerin en doğru kararı vermesidir. Ancak Türkiye ile ilişkileri bozmak, bizce bu aşamada doğru bir hamle olmaz.

 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

15 Ekim 2026 Perşembe

Brezilya'da Lula-Oğul Bolsonaro Düellosunda İkinci Tur Öncesi: Kutuplaşma, Vaatler ve Dış Etkiler

 

Giriş

Hatırlanacak olursa, Brezilya’da 4 Ekim 2026’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda hiçbir aday geçerli oyların yarısından fazlasını alamamış; Yüksek Seçim Mahkemesi'nin resmi verilerine göre, Liberal Parti (PL) adayı Flávio Bolsonaro yüzde 47,03 (56,1 milyon) oy alırken, görevdeki Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva da yüzde 45,16 (53,9 milyon) oy almıştı. Böylelikle, 25 Ekim tarihinde düzenlenecek olan ikinci tur seçimler, yaklaşık iki puanlık farkla ve son derece kutuplaşmış bir siyasi ortamda gerçekleşecek. Ayrıca ilk tur sonuçlarına dair en önemli husus, anketlerin Lula'yı önde göstermesine rağmen sandıkta oğul Bolsonaro’nun öne geçmesi ve anketlerin seçmen davranışını kesin biçimde öngöremediğinin bir kez daha anlaşılması oldu. [1][2]

Bu bağlamda, ikinci turun temel konusu yalnızca iki adayın kişisel performansları değil; ilk turda diğer adaylara oy veren seçmenlerin, sandığa gitmeyenlerin ve kararsızların hangi yönde hareket edeceği olacaktır. Ekonomi ve yaşam maliyeti, suçla mücadele, sosyal yardımlar, çalışma koşulları ve Brezilya’nın ABD ile Çin arasında izleyeceği diplomatik denge, bu sürecin ana eksenleri olarak öne çıkıyor.

Flávio Bolsonaro: 'Değişim', Güvenlik ve Vergi Yükünün Azaltılması

Genç sağcı/milliyetçi lider Flávio Bolsonaro, ilk turdaki sonucunu ülkedeki değişim talebinin somut bir göstergesi olarak sunuyor. Eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun oğlu olan Senatör, babasının siyasi tabanını korurken, kendisini ekonomik ve idari değişim, daha sert suçla mücadele politikaları ve özel sektörün önünü açma vaatleriyle tanıtmaya ve pazarlamaya çalışıyor. Kampanyasında, oğul Bolsonaro, özellikle gelir vergisi ve genel vergi yükünü azaltma, kamu harcamalarını kısma ve bürokrasiyi azaltma mesajlarıyla öne çıkıyor. Ayrıca, Başkanlıkta yeniden seçilme uygulamasının sona erdirilmesini, suç örgütlerinin terör örgütü olarak sınıflandırılmasını ve yüksek güvenlikli cezaevleri kurulmasını savunuyor. [3][4]

Bununla birlikte, genç Bolsonaro, rakibinin sosyal yardımların kesileceği yönündeki eleştirilerini etkisizleştirmek için Bolsa Família, Minha Casa, Minha Vida ve Farmácia Popular gibi programları sürdürme sözü verdi. Bu yaklaşım, genç ve akıllı siyasetçinin, sağ seçmenin güvenlik ve ekonomi taleplerini karşılamaya çalışırken, düşük gelirli seçmenleri de ürkütmemek için çaba gösterdiğini gösteriyor. Vergi indirimleri ve harcama kısıntılarının, zorunlu sosyal harcamalar ve kamu borcu baskısı altında nasıl finanse edileceği ise kampanyanın yanıtlaması gereken temel mali sorulardan biridir. [3][5]

Lula: Sosyal Koruma, Çalışma Hayatı ve Deneyim

Deneyimli siyasetçi Lula da Silva, kampanyasını sosyal programların sürdürülmesi, istihdam, ücretlerin reel olarak arttırılması, eğitim yatırımları ve çalışma hayatında iyileştirmeler üzerine kuruyor. Lula, ikinci tur öncesi mesajlarında, Flávio Bolsonaro’nun seçilmesi halinde sosyal politika ve eğitim alanlarında gerileme yaşanabileceğini ileri sürüyor; Bolsa Família, lise öğrencilerine yönelik Pé-de-Meia programı ve teknik eğitim yatırımlarını savunuyor. Lula ayrıca haftada altı gün çalışma düzeninin (6x1) sona erdirilmesine yönelik girişimlere destek veriyor. [3][6]

Rakibinin güçlü olduğu güvenlik konusunda ise Lula, yalnızca yerel kolluk kuvvetlerine bırakılmayan, daha güçlü bir federal koordinasyon ve suçla mücadele yaklaşımı vaat ediyor. Bu, seçmenin önemli kaygılarından birine doğrudan yanıt verme çabasıdır. Ancak Lula açısından temel zorluk, görevdeki Başkan olmanın sağladığı görünürlük ve sosyal politika mirasını, değişim talebinin ve ekonomik memnuniyetsizliğin önüne geçebilmesidir. Lula'nın artık oldukça ilerleyen yaşı ve uzun siyasi geçmişi de kampanyada deneyim ve süreklilik ile yenilenme ve gençlik tartışmalarını birlikte gündeme getirmektedir.

Anketler ne söylüyor?

İkinci tur anketleri Flávio Bolsonaro lehine sınırlı bir fark gösterse de, aslında bu farklar hata payı dahilinde kalıyor. Örneğin, Quaest’in 10–13 Ekim tarihlerinde 2.154 seçmenle yaptığı ve 14 Ekim’de açıklanan araştırmada Flávio yüzde 46, Lula yüzde 44 düzeyinde ölçüldü; hata payı yaklaşık 2 puan. Bu nedenle, 2 puanlık fark, araştırmanın hata payı içinde ve yarışın başa baş niteliğini değiştirmiyor. [7]

BTG/Nexus araştırmasının 13 Ekim’de yayımlanan sonuçlarında geçerli oylar üzerinden Flávio yüzde 52, Lula yüzde 48; PoderData’nın aynı gün açıklanan ölçümünde ise Flávio yüzde 51, Lula yüzde 49 olarak aktarıldı. AtlasIntel/Bloomberg’in 3–8 Ekim döneminde 5.026 kişiyle gerçekleştirdiği araştırma da geçerli oylar hesabında yüzde 52,8’e yüzde 47,2’lik bir dağılım bildirdi. Datafolha’nın 8 Ekim tarihli araştırması da benzer bir tablo ortaya koydu. Bununla birlikte kurumlar arasında örneklem, görüşme yöntemi, saha tarihleri ve hata payı farklılıkları var; bu rakamlar tek bir kesin sonuç gibi birleştirilmemeli. [7][8]

İlk turda anketlerin Lula’yı önde göstermesine karşın Flávio Bolsonaro’nun birinci çıkması, ikinci tur tahminlerinde temkinli olmayı gerektiriyor. Ancak anketlerde de oğul Bolsonaro lehine oluşan küçük fark, sağcı adayın bu defa daha şanslı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Trump ve uluslararası boyut

ABD Başkanı Donald Trump, ilk turun ardından Flávio Bolsonaro’nun performansını “yakın, ama çok büyük bir zafer” sözleriyle nitelendirmiş ve ikinci turun oldukça çekişmeli geçeceğini söylemiştir. Trump, ayrıca Brezilya’daki oy sayımının aynı gün tamamlanmasını da övmüştür. Bu açıklamalar, Flávio’nun kampanyası tarafından uluslararası destek göstergesi olarak yorumlanabilir; ancak Trump’ın ilk tur öncesinde bir adaya açık ve doğrudan kampanya desteği vermekten kaçındığı da Amerikan makamları tarafından belirtilmiştir. Dolayısıyla, bu açıklamalar, ABD yönetiminin seçim sonucunu belirleyebileceği veya seçimlere müdahale edebileceği şeklinde yorumlanmamalıdır. [9][10]

Seçim, Washington ile Brasília arasındaki ilişkiler açısından da önem taşıyor. Lula, Brezilya’nın egemenliğini, çok taraflılığı ve BRICS+ içindeki rolünü vurgularken, Çin ile ekonomik ilişkilerin sürdürülmesini, hatta geliştirilmesini savunuyor. Flávio Bolsonaro ise, Trump’a daha yakın bir siyasi çizgiye sahip ve ABD ile ilişkileri geliştirmeye daha açık bir profil çiziyor. ABD’nin Brezilya’ya uyguladığı tarifeler, kritik mineraller ve nadir toprak elementlerine erişim, Çin’e bağımlılığı azaltma arayışı ve organize suç örgütlerine yaklaşım, iki ülke ilişkilerinin olası gündem maddeleri arasında yer alıyor. Bununla birlikte, her iki aday da Brezilya’nın en büyük ticaret ortakları olan ABD ve Çin ile ilişkilerinde ekonomik çıkarları göz önünde bulundurmak zorunda kalacaktır. [10] Yani ABD yanlısı ve Çin karşıtı bir söylem kullansa bile, seçimi kazanması durumunda Bolsonaro'nun da Çin'le ilişkileri koparması gerçekçi bir siyasa değil.

Flávio Bolsonaro’nun ikinci tur öncesinde ülkedeki sağ ve merkez sağ partilerden destek alması dikkat çekiyor. Nitekim Reuters’ın 15 Ekim tarihli haberine göre, PP, União Brasil, Republicanos ve Podemos gibi partiler Bolsonaro'ya desteğini açıkladı; ilk turda yarışan Ronaldo Caiado ve Romeu Zema da Flávio’ya destek verdiler. Bu destekler, seçimi kazanması halinde parlamentoda daha geniş bir koalisyon kurma ihtimalini arttırabilir. Buna karşılık, koalisyon ortaklarına verilecek siyasi tavizler ve farklı partilerin önceliklerini uzlaştırma ihtiyacı, olası bir yönetimin sınırlarını da belirleyecek. [11]

Sonuç

15 Ekim itibarıyla kamuya açık anketler, Flávio Bolsonaro’nun bazı ölçümlerde küçük bir farkla önde olduğunu doğruluyor; ancak anketlerin önemli bir bölümündeki fark hata payı içinde ve ilk turdaki anket sapması, kesin bir sonuç çıkarmayı riskli kılıyor. Bu nedenle, şimdilik en gerçekçi değerlendirme, bir adayın kazanacağını ilan etmek yerine ikinci turun hangi değişkenlerle şekilleneceğini vurgulamaktır.

Birinci belirleyici, ilk turda diğer adaylara oy veren seçmenlerin dağılımıdır. Sağ seçmenlerin Flávio etrafında birleşmesi onun oy tabanını genişletebilir; ancak bazı adayların destek açıklamaları, seçmenlerinin tamamının aynı yönde oy vereceği anlamına gelmez. İkinci olarak, güvenlik ve yaşam maliyeti konularının seçmen önceliklerini ne ölçüde belirleyeceği önem taşıyor. Üçüncü olarak, Lula’nın sosyal yardımlar, istihdam ve çalışma koşulları üzerinden katılımı arttırıp arttıramayacağı kritik bir husus olabilir. Lula, rakibinin iktidarını geniş kitlelere bir felaket senaryosu gibi algılatabilirse, ikinci turda kazanma şansı artabilir. Dördüncü olarak kampanyaların kararsız ve sandığa gitme olasılığı düşük seçmenlere ulaşma kapasitesi takip edilmeli. Beşinci olarak, Brezilya uzmanları, aşırı sağ/sağın başarısında etkili olan Evanjelizm hareketinin etkisinden söz ediyorlar. Ancak bunun için elimizde sağlam doneler yok. 

Sonuç olarak, Brezilya'da 25 Ekim’deki ikinci tur, yalnızca Lula ile Bolsonaro ailesi arasındaki rekabetin yeni bir aşaması değil; Brezilya’nın sosyal devlet anlayışı, kamu güvenliği, maliye politikası ve büyük güçler arasındaki diplomatik dengesi üzerine bir tercih olacaktır. Güncel anketler Flávio Bolsonaro’ya sınırlı bir avantaj gösterse de, mevcut veriler güvenilir bir şekilde bir kazanan tahmin etmeye yetmemektedir. Bunun yerine, seçim gecesine kadar yeni anketlerin yöntemleri ve saha tarihleriyle birlikte izlenmesi ve siyasi açıklamaların oy davranışına doğrudan kanıt olarak sayılmaması gerekiyor. Ancak elbette, ilk tur sonuçları ardından rüzgar net şekilde oğul Bolsonaro'dan yana...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKLAR

[1] Ozan Örmeci (2026), “Brezilya’da Başkanlık Seçiminin İlk Turda Galibi Yok!”, Uluslararası Politika Akademisi, 5 Ekim 2026, https://politikaakademisi.org/2026/10/05/brezilyada-baskanlik-seciminin-ilk-turda-galibi-yok/.

[2] Agência Brasil (2026), “Flávio Bolsonaro, Lula head for runoff in Brazil’s presidential race”, 5 Ekim 2026, https://agenciabrasil.ebc.com.br/en/politica/noticia/2026-10/flavio-bolsonaro-lula-head-runoff-brazils-presidential-race.

[3] UOL (2026), “Na TV, Lula e Flávio Bolsonaro falam em ‘mudança’ e ‘prosperidade’”, 9 Ekim 2026, https://noticias.uol.com.br/eleicoes/2026/10/09/horario-eleitoral-tv-lula-flavio.ghtm.

[4] Reuters (2026), “Brazil’s two main presidential candidates promise fiscal fixes, but leave hard choices unsaid”, 24 Eylül 2026, https://www.reuters.com/world/americas/brazils-two-main-presidential-candidates-promise-fiscal-fixes-leave-hard-choices-2026-09-24/.

[5] UOL (2026), “Lula cita riscos se rival vencer; Flávio diz que manterá programas sociais”, 9 Ekim 2026, https://noticias.uol.com.br/eleicoes/2026/10/09/propaganda-eleitoral-radio-flavio-lula.ghtm.

[6] Folha de S.Paulo (2026), "İkinci tur radyo kampanyaları ve vaatler", Ekim 2026. https://www1.folha.uol.com.br/poder/2026/10/na-volta-da-propaganda-flavio-bolsonaro-fala-22-vezes-em-mudanca-e-lula-alerta-para-retrocesso.shtml.

[7] Reuters (2026), “Flavio Bolsonaro slightly leads Lula in Brazil runoff, Quaest poll shows”, 14 Ekim 2026, https://www.reuters.com/world/americas/flavio-bolsonaro-slightly-leads-lula-brazil-runoff-quaest-poll-shows-2026-10-14/.

[8] UOL (2026), “Segundo turno pesquisa: veja levantamentos para presidente atualizados”, 14 Ekim 2026, https://noticias.uol.com.br/eleicoes/2026/10/14/segundo-turno-pesquisa-veja-levantamentos-para-presidente-atualizados.ghtm. 

[9] CNN Brasil (2026), “Trump diz que desempenho de Flávio no 1° turno é ‘vitória muito grande’”, 5 Ekim 2026, https://www.cnnbrasil.com.br/internacional/trump-diz-que-desempenho-de-flavio-no-1-turno-e-vitoria-muito-grande/.

[10] Reuters (2026), “Brazil election to reshape trade with US, with tariffs and minerals at stake”, 9 Ekim 2026, https://www.reuters.com/world/americas/brazil-election-reshape-trade-with-us-with-tariffs-minerals-stake-2026-10-09/.

[11] Reuters (2026), “Brazil’s Bolsonaro racks up endorsements, shaping potential governing bloc”, 15 Ekim 2026, https://www.reuters.com/world/americas/brazils-bolsonaro-racks-up-endorsements-shaping-potential-governing-bloc-2026-10-15/.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Tvnet'te Türkiye-AB Vize Serbestisi Görüşmelerini Yorumladı

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 14 Ekim 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan ve Gökhan Pakkanlılar'ın sunduğu "Haber Merkezi" programına bağlanarak, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında yoğunlaşan vize serbestisi görüşmelerini yorumladı.

13 Ekim 2026 Salı

Recent Azerbaijan-Türkiye Tension Should Not Jeopardize Strategic Relations

Tension has recently emerged between Türkiye (Turkey) and Azerbaijan, reflected in statements by state officials and media coverage in both countries. However, this is a natural development stemming from the differing geopolitical circumstances and socioeconomic realities of the two nations; it should not—and likely will not—escalate to a level that jeopardizes the strategic nature of their relationship. This article analyzes the causes of the tension between Türkiye and Azerbaijan.

The recent friction between Ankara and Baku stems primarily from religious freedom issues, regional allies (particularly Israel), and shifting power dynamics following the Karabakh victory. Although official bodies have attempted to downplay it, this rift between the two allies—who operate under the principle of "one nation, two states" (tek millet, iki devlet)—has brought deep-seated policy disagreements to the surface.

One of the root causes of the tension has been the recent implementation of a de facto ban on headscarves (turbans) in Azerbaijan—a state that maintains a very strict stance on preserving its secular structure. While the current Turkish government—having long battled such a ban itself—views this measure as an assault on fundamental rights and freedoms, the Azerbaijani state regards it as a necessary step to safeguard its secular character and prevent encroachment upon Azerbaijani society by nations that do not embrace secularism, such as the Islamic Republic of Iran and certain Gulf/Arab states. These differing perspectives have sparked a crisis of sorts between the two nations; notably, however, both sides—and particularly Türkiye—have so far refrained from making critical statements that might further escalate tensions. For its part, Azerbaijani President Ilham Aliyev has expressed irritation over interference in his country's internal affairs—criticizing it without naming names—and has declared that such interference will not be tolerated.

Another point of contention between the two fraternal states concerns relations with Israel. While Türkiye has recently brought its ties with Israel to the brink of a complete rupture and adopted harsh rhetoric, Azerbaijan continues to maintain a robust partnership—spanning military, intelligence, and economic spheres—with Israel, a nation that supported it during its most difficult times when the Western world remained unresponsive to Armenia's illegal occupation of Nagorno-Karabakh. Naturally, this situation creates a profound geopolitical misalignment between the two partners.

A third point of contention between the two Turkic states stems from Baku's efforts—after transferring Karabakh entirely to Azerbaijani control—to dictate the terms of normalization and border opening between Turkey and Armenia, a stance that has caused unease in Ankara. Ankara wants to normalize relations with its neighbor Armenia following Azerbaijan's territorial gains and seeks to support Nikol Pashinyan's government, which has shown a very positive attitude toward Türkiye on this matter. In principle, Azerbaijan is not opposed to this either; however, the two Turkic capitals still disagree on certain priorities. Furthermore, the downplaying of the Turkish military support (such as Bayraktar UAVs) that contributed to the Karabakh victory, combined with the perception that history is being rewritten, has sparked a backlash within Turkish nationalist circles.

However, it is certainly unrealistic—at least for now—to interpret this disagreement as a rupture in relations. Indeed, in a statement on October 7, 2026, AK Party Spokesperson Ömer Çelik said there was no political tension between Turkey and Azerbaijan, alleging instead that third countries were trying to sow discord between the two fraternal states. Turkish diplomatic circles tend to regard the matter as closed, maintaining that Türkiye will not interfere in Azerbaijan's internal affairs and that no official response will be issued regarding Aliyev's criticisms. In fact, during a recent visit to Baku, Turkish Foreign Minister Hakan Fidan conveyed solidarity, describing the two nations as "two islands of stability" in the region.

Indeed, the strength of the two states' strategic ties makes such a rupture unlikely. Relations rooted in shared language, ancestry, and culture have acquired a strategic character based on the Shusha Declaration (2021); furthermore, they have progressively deepened through concrete projects such as the Baku-Tbilisi-Ceyhan (BTC) Oil Pipeline, the Baku-Tbilisi-Erzurum (BTE) Natural Gas Pipeline, and the Trans-Anatolian Natural Gas Pipeline (TANAP). More importantly, the two societies' bonds have strengthened significantly over the years, and their brotherhood has evolved from rhetoric into reality. The visa-free travel arrangement also has a positive impact in this regard. Additionally, both states attach great importance to their membership in the Organization of Turkic States and seek to strengthen it. In this context, while they may undoubtedly act differently on certain issues, it is unrealistic to imagine that the ties between Baku and Ankara would be severed.

For these reasons, these issues should be viewed as the diverging policies of two independent Turkic states and should not be allowed to escalate into hostility.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ