11 Eylül 2026 Cuma

Fransa'da Macron Sonrası İçin Yarış Başladı

 

İki dönem Cumhurbaşkanı olarak görev yapan (2017-2027) Emmanuel Macron'un görev süresinin sona ereceği 2027 yılı Nisan ayında (18 Nisan 2027) yeni Cumhurbaşkanı'nı belirleyecek seçimlerin ilk turu için sandığa gidilecek olan Fransa'da, Macron sonrası için yarış şimdiden başladı. İhtiyaç olması durumunda 2 Mayıs 2027'de ikinci turu yapılacak seçimler, Beşinci Fransız Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı'nı belirleyecektir. Almanya'da Neo-Nazi eğilimli AfD (Almanya İçin Alternatif) partisinin birinci parti haline geldiği ve Avrupa Birliği'nin geleceğine dair karamsar düşünceler ağır basmaya başladığı bir dönemde, Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri Fransa ve Avrupa'nın geleceğine adına adeta bir karar seçimi olacaktır. Seçimleri Brüksel karşıtı popülist bir sol veya sağ adayın kazanması AB projesinin geleceğini riske atabileceği gibi, daha merkezi bir adayla birlikte Almanya ve Avrupa genelinde aşırı sağın yükselişinin durdurulması da yeniden mümkün hale gelebilir.

Marine Le Pen ve Jordan Bardella

Henüz seçime oldukça uzun bir süre olmasına karşın, daha şimdiden bazı adaylar ön plana çıkmaya ve adaylık niyetlerini açıklamaya başlamışlardır. İki seçimdir Macron karşısında Marine Le Pen'i aday göstererek kaybeden, ama her seçimde oy oranını yükselten AB-şüphecisi ve aşırı sağcı olarak yaftalanan Ulusal Birlik (Rassemblement National/RN) partisi (eski adıyla Ulusal Cephe-Front National/FN) bu seçimde göstereceği adayla birlikte en önemli ve favori siyasal oluşum durumdadır. 2022'den beri parti Genel Başkanı olan 1995 doğumlu çok genç bir siyasetçi olan Jordan Bardella, son dönemde iyi performans göstermekte ve partinin Cumhurbaşkanı adaylığı için gücünü ortaya koymaktadır. Bardella, anketlerde de ilk turda ilk ikiye girmeyi garantileyecek gibi durmaktadır. Ancak iki seçimdir yarışı kaybetmesine karşın, bu hareketi babası Jean-Marie Le Pen'den devraldığı için doğal lider konumunda olan ve aldığı cezaya karşın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasının önünde hukuki bir engel kalmayan Marine Le Pen de, bu seçimlerde son bir kez şansını denemek isteyebilir. Anketlerde, Le Pen, Bardella'dan bir miktar daha iyi performans göstermektedir. Bu durumda, RN içerisinde Bardella-Le Pen ikilisi arasında yoğun bir rekabetin yaşanacağı kritik bir döneme girilmiştir.

Edouard Philippe

Anketlerde iyi performans gösteren ve adaylık niyetini açıklayan merkezi siyaset açısından önemli bir kişi ise Macron'un ilk Başbakanı (2017-2020) olan 1970 doğumlu Le Havre Belediye Başkanı Edouard Philippe'tir. Horizons (Ufuklar) adlı küçük bir merkez sağ partinin lideri olan Philippe, anketlerde yüzde 15-20 arasında bir desteğe sahip gözükmektedir ki, bu şekilde ikinci tur şansı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak ilginçtir ki, ikinci tur senaryosu anketlerinde, Philippe, Le Pen ve Bardella karşısında genelde geride kalmakta ve birkaç puan farkla da olsa yarışı kaybetmektedir. Dolayısıyla, Philippe'in olası ikinci tura kalması durumu, Fransa'da aşırı sağın tarihteki ilk Cumhurbaşkanlığı zaferinin kapısını aralayabilir. Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, Cumhuriyetçi geleneğin gücü ve Fransız kökenli olmayan Fransa vatandaşlarının aşırı sağ korkuları nedeniyle, ikinci tur öncesinde aşırı sağcı adaylar aleyhinde güçlü rüzgarlar esebilmektedir. Bu rüzgarlar zaman zaman kasırga boyuna varabilmektedir ki, Jacques Chirac gibi kaypak ve yıpranmış bir merkez sağ figür bile baba Le Pen karşısında 2002 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turunda yüzde 82,2 gibi rekor düzeyde bir oyla seçilmeyi başarmıştır.

Jean-Luc Mélenchon

Seçimde iddialı olabilecek en önemli aktörlerden birisi ise aşırı sol çizgisiyle 2012'den beri üç seçimdir Cumhurbaşkanı adayı olan ve ciddi oy potansiyelini gösteren Jean -Luc Mélenchon'dur. 2012'de yüzde 11,1, 2017'de yüzde 19,57 ve 2022'de yüzde 21,95 oy alarak ikinci turu özellikle 2022'de kıl payı farkla kaçıran Mélenchon, 2027 seçimleri için de adaylığını ilan etmiştir. Sol parti Boyun Eğmeyen Fransa'nın (La France Insoumise/LFI) lideri olan Mélenchon, aşırı sol çizgisiyle göçmen kökenli nüfus ve işçi sendikaları tarafından çok sevilmekte ve desteklenmektedir. Ancak Mélenchon'un AB ve NATO karşıtı açıklamaları, merkezi siyasete yön veren güçlü kurumlarda endişe yaratmaktadır. Son dönemde başörtüsü (türban) yasağı konusunda yaptığı açılımla daha da güçlenen Mélenchon, anketlere göre yüzde 14-17 gibi bir oranla ilk turu tamamlayabilir ve ilk ikiyi zorlayabilir. Ancak Mélenchon, ileri yaşının ve daha önce sürekli seçim kaybetmesinin etkisiyle de olsa gerek, olası bir ikinci turda Bardella veya Le Pen karşısında açık farkla yarışı kaybetmektedir. Seçimlere kadar Mélenchon'un oy potansiyelini arttırması da beklenebilir. 

Bruno Retailleau

Gaullist geleneğini yaşatan merkez sağın önemli oluşumu Cumhuriyetçiler (Les Républicains/LR) partisinde ise, parti içi yapılan oylamada yüzde 73'ün üzerinde destek alan eski İçişleri Bakanı Bruno Retailleau partinin resmi adayı olmuştur. Retailleau, seçilmesi halinde üniversitelerde başörtüsünü yasaklamak ve anayasaya Fransa'nın Yahudi-Hıristiyan köklerini eklemek gibi sert vaatlerde bulunan ve popülaritesi yüksek düzeyde olmayan bir adaydır. İlk turda en fazla yüzde 8-11 oy alabilecek gibi gözüken Retailleau'nun anketlere göre ikinci turda aşırı sağ aday Bardella karşısında kazanması da imkânsız durmaktadır. 

Diğer siyasi oluşumlara ve hareketlere bakıldığında; Macron geleneğini devam ettiren Rönesans Partisi'nin adayının Gabriel Attal olması beklenirken, eskiden oldukça güçlü olan Sosyalist Parti (Parti Socialiste/PS) içerisinde de parti Genel Sekreteri Olivier Faure ile partiyle ittifak kuran diğer sosyalist hareketlerden destek alan Avrupa Parlamentosu milletvekili Raphaël Glucksmann arasında adaylık yarış ve müzakereleri sürmektedir. Bu adaylardan Attal ve Glucskmann'ın ciddi desteğe sahip oldukları, ancak ikinci turu zorlayabilecek potansiyele henüz ulaşamadıkları öngörülmektedir. 

Bu tablo değerlendirildiğinde; seçimler için şu an için gözüken en gerçekçi senaryonun merkez-aşırı sağ yarışı olduğu, ancak aşırı sol-aşırı sağ veya merkez-aşırı sol arasında da ikinci tur olabileceği düşünülmektedir. Bunu daha da açmak gerekirse, Edouard Philippe'in merkez blokun desteğini sağlaması halinde ikinci tura kalması hayli yüksek bir olasılıkken, Bardella veya Le Pen'le temsil edilecek aşırı sağın da ikinci tura kalması neredeyse kesin gibidir. Bunu bozabilecek gelişmeler ise, Philippe'in merkez blokta Gabriel Attal ve Rönesans ile bir tür uzlaşıya varamaması veya oyların bölünmesi durumunda aşırı solun lideri Jean-Luc Mélenchon'un kendisini ikinci tura atabilmesi ihtimalidir. Bu senaryoda ise, aşırı sağın seçimi kazanması neredeyse garanti gibi gözükmektedir. Lakin Fransa'daki güçlü Cumhuriyetçi hassasiyetler, bir noktada aşırı solu aşırı sağa yeğleyecek seviyeye de -güçlü rüzgarlar esmesi halinde- ulaşabilir. Daha muhtemel olan Philippe-Le Pen/Bardella yarışında ise, şu an için aşırı sağ biraz daha önde gözükse de, uluslararası basında Philippe'in gayet güçlü bir aday olduğu vurgulanmaktadır

Sonuç olarak, Macron döneminde bilim-teknoloji, ekonomi ve uluslararası görünürlük anlamında bazı kazanımlar sağlayan ama temel meselelerini aşamayan Fransa'da, siyasi tablodaki sorunlu durum bu seçimlerin ardından da devam edecektir. İnsanları aşırı sağa yönlendiren kitlesel göç, ulusal kimliğin kaybı veya dejenerasyonu, hayat pahalılığı vs. gibi sorunlar çözülmediği sürece, tüm dünyada olduğu gibi, Fransa'da da ortalama seçmenin kendisine kolay çözümler öneren aşırı sağ veya aşırı sol hareketlere ve liderlere yönelmeleri doğaldır. Buradaki temel tartışma ise, Fransız demokrasisi ve kanaat önderlerinin bu sürece teslim olup olmayacağıdır. Dileğimiz, Fransa'nın geleneksel Cumhuriyetçi değerler ve demokrasisine sahip çıkarak en doğru seçimi yapmasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Eylül 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Daily Sabah İçin Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in Sözlerini Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve ESUPA Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, Daily Sabah gazetesinden Yusuf Ziya Durmuş’un yazdığı “Bolstered by Israel defense deal, Greece stokes tensions with Türkiye" (İsrail ile yapılan savunma anlaşmasıyla güçlenen Yunanistan, Türkiye ile gerilimi tırmandırıyor) başlıklı haberinde Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney'le birlikte Türk-Yunan ilişkilerine dair görüşlerini paylaştı. Aşağıdaki linkten bu haberi okuyabilirsiniz.

Interview with Prof. Herbert Reginbogin: Germany, Türkiye-Israel Relations, Turkish-American Relations, and U.S. Domestic Politics

 

International Political Academy (UPA) founder, coordinator, and ESUPA President, political scientist Prof. Dr. Ozan Örmeci, conducted an online interview with Catholic University of America (CUA) scholar Prof. Dr. Herbert Reginbogin, an expert on international law. The conversation covered issues such as the AfD party's unexpected success in the German state election in Saxony-Anhalt, recent tensions between Türkiye and Israel over Syria, Turkish-American relations, and U.S. domestic politics. You can watch this interview below.

6 Eylül 2026 Pazar

Almanya'da AFD Depremi

 

Avrupa'nın en önemli devletlerinden ve ekonomilerinden olan Almanya'da, yıllardır yükselişi bir türlü durdurulamayan aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin önüne set çekilmesi konusunda yapılan tüm girişimlere karşın, bu parti, hem merkez sol (SPD) ve merkez sağ (CDU/CSU) siyasetin son yıllarda yeterli olamaması, hem de partinin devlet tarafından sürekli engellenmesinin seçmende yarattığı tepkinin etkisiyle giderek güçleniyor. Öyle ki, ortalama Alman seçmenlerin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Nazi dönemini çağrıştıran bazı söylem ve politika önerileri nedeniyle çok çekindikleri parti, Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimini yüzde 44 düzeyinde rekor bir düzeyde oyla ve açık farkla kazanmayı başardı. Oylarını önceki seçime kıyasla neredeyse ikiye katlayan AfD'nin ardından ikinci olan Başbakan Friedrich Merz'in partisi CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi) ise ancak yüzde 17,7 oy alabildi. Bu başarıya karşın, partinin eyalette iktidara gelip gelemeyeceği henüz kesin değil; zira bu yüksek oy bile partinin tek başına çoğunluk sağlamasına yeterli olmuyor.

AfD'nin seçim performansları incelendiğinde; 2013 federal seçimlerinde yüzde 4,7 oyla barajın hemen altında kalan partinin oy oranını 2017'de yüzde 12,6'ya yükselttiği, 2021'de ise yüzde 10,3'e gerilediği görülmektedir. AfD karşıtı hukuki önlemler ve medyadaki olumsuz söylemlerin etkisiyle o dönemde yükselişi kısmen durdurulmuş gibi gözükmesine karşın, parti, yılmamış ve 2024 eyalet seçimlerinde Thüringen, Saksonya ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde yüzde 30 bandını aşarak sandıktan birinci veya ikinci parti olarak çıkmış ve geleneksel merkez partileri koalisyon krizlerine sürüklemiştir. Buna karşın, parti karşıtı ön yargı ve korkuların ağır basmasıyla, AfD'nin herhangi bir eyalette hükümeti kurması formülüne diğer partiler tarafından izin verilmemiştir. AfD, 2025 federal seçimlerinde de oyunu yüzde 20,8'e yükseltmiş ve Bundestag'da 152 sandalye elde ederek, artık Almanya'nın merkez partilerinden biri haline geldiğini bir kez daha ispatlamıştır. Bundan sonra artık federal iktidar yürüyüşünün başlamasından endişe edilen AfD, nitekim 2026 Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimini de yüzde 44 gibi rekor düzeyde oyla kazanmıştır. Bu trendin sürmesi halinde, SPD ve CDU'nun kötü performans gösterdiği bir düzlemde, sonraki federal seçimlerde AfD'nin iktidara gelmesi artık yüksek olasılıklı bir senaryo haline gelmiştir.

Buna karşın, AfD'ye yönelik hukuki mücadele de sürmektedir. "Militan demokrasi" anlayışı temelinde yürütülen mücadele kapsamında, Almanya anayasası-temel yasanın (Grundgesetz) 21. maddesi uyarınca, partinin anayasal düzeni ortadan kaldırma tehdidi nedeniyle kapatılması halen gündemdedir. Nitekim Berlin merkezli Özgürlük Hakları Derneği'nin (GFF) bir raporuna göre, AfD, kullandığı ırkçı kavramlar ve siyasi rakipleri yıldırma yoluyla anayasayı ihlal etmektedir. Bu nedenle, bu aşamadan sonra partinin kapatılması da gündeme gelebilir. Ancak şurası bir gerçektir ki, Türkiye'nin geçmişte İslamcı ve Kürt kimliği temelinde siyaset yapan partilere karşı geliştirdiği bir anayasal çözüm olan parti kapatma, genelde bu tarz hareketlere en fazla zaman kaybettirmekte, hatta zaman zaman seçmende oluşan mağdur imajı nedeniyle bu tarz partilerin işine bile gelebilmektedir. Tam da bu nedenle, birçok Alman uzman da parti kapatma yöntemine sıcak yaklaşmamaktadır. Örneğin, Alman anayasa uzmanı Prof. Dr. Ulrich Battis ve Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Berlin Eyalet Meclisi üyesi Dr. Ersin Nas gibi isimler de, önceki açıklamalarında, partiyi kapatmak yerine siyaseten mağlup etmek gerektiğini ifade etmişlerdir.

Bu nedenle, daha güvenli ikinci yöntem, partinin Almanya'nın iç istihbarat servisi olan Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) tarafından yakından gözlemlenmesi ve suça ve anayasaya aykırı eylemlere karışan kişilerin cezalandırılarak partinin seçmen nezdinde gözden düşürülmesidir. Nitekim yapılan çalışmalar sonucunda, partinin Thüringen, Saksonya ve Saksonya-Anhalt eyalet teşkilatları, yerel istihbarat birimleri tarafından yasal olarak "kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum" olarak tescil edilmiştir. Bu durum, partinin anayasa karşıtı faaliyetlerinin hukuki olarak belgelenmesini kolaylaştırmaktadır.

Üçüncü bir yöntem, partinin maddi kaynaklarının kesilmesi olabilir. Daha önce aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti'ye (NPD) uygulanan bu yöntemde, partinin hazine yardımı kesilerek siyasi faaliyetlerine engeller çıkarılmakta ve bu şekilde aşırı sağcı yükselişin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. 

Dördüncü bir yöntem ise, kuşkusuz, partiye oy getiren karizmatik liderlerin karıştıkları bireysel suç eylemlerinin araştırılarak onlara el çektirilmesi yolu olabilir. Nitekim partinin eski karizmatik kadın lideri Frauke Petry'e geçmişte bu şekilde yaklaşılmış ve partiden ayrılarak yeni bir parti kurması sağlanmıştır. Keza partinin kurucu lideri Alexander Gauland'e de yakın geçmişte vergi kaçakçılığı nedeniyle bir soruşturma başlatılmış ve siyaseten önü kesilmiştir. Almanya için Alternatif (AfD) partisinin mevcut lideri Alice Weidel hakkında yasa dışı bağış aldığı yönünde geçmişte bir soruşturma yürütülmüş; ancak Weidel'e bir ceza verilmemiştir.

Bu noktada en garantili beşinci yöntem ise, kuşkusuz, akademi, medya, sanat ve kültür yoluyla aşırı sağcı fikirler ve Nazi döneminin olumsuzluklarının sürekli olarak Alman halkına hatırlatılması ve günümüzün demokratik, çağdaş ve gelişmiş Almanya'sının geçmişe kıyasla çok daha başarılı olduğunun vurgulanmasıdır. Ayrıca, merkez sağ ve merkez sol partilerde daha karizmatik ve ideolojik genç liderlerin yetiştirilmesi (ABD'de Cumhuriyetçiler için J.D. Vance, Demokratlar için Zohran Mamdani örneğinde olduğu gibi), liberaller (FDP) ve aşırı solun (Die Linke) desteklenmesi gibi öneriler gündeme alınabilir.

Ancak şurası bir gerçektir ki, günün birinde yeniden Almanya'da aşırı sağcı bir iktidar oluşabilir. Bu durumda, ülkenin 1930'lara dönmemesi adına en garantili yöntem ise, hukuki önlemlerin şimdiden alınması, anayasal ve yasal düzenlemelerin zorlaştırılması, AfD'nin aşırılıklarının ayıplanması vs. şeklinde olmalıdır. Almanya'da demokrasinin düşmesi, kuşkusuz tüm dünya adına bir felaket olabilir. O nedenle, bu konuya salt bir Almanya meselesi olarak bakılmamalı ve tüm Batı medeniyetinin geleceği adına dikkatli olunmalıdır. İyimser bir yorum yapmak gerekirse ise, İtalya'daki Meloni iktidarının korkulduğu kadar sert politikalar izlememesini de örnek göstererek, Almanya'da olası bir AfD veya Fransa'da olası bir RN (Jordan Bardella-Marine Le Pen) iktidarının bir distopya olmama olasılığını tartışmak da meşrudur. Ancak kuşkusuz, Almanya örneğinde bu durum Nazi geçmişi nedeniyle daha da büyük tedirginlik yaratmaktadır.

Bu nedenle, dileğimiz Alman demokrasisinin gerekli önlemleri alması ve aşırı sağa teslim olmamasıdır. Bu noktada diğer devletlerin, özellikle de ABD, Fransa ve diğer Avrupalı devletlerin de Almanya'da Nazi dönemini çağrıştıran bir partiyi desteklemek konusunda dikkatli olmaları gereklidir. Türkiye de, Türk kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Almanya'da aşırı sağcı bir hükümeti desteklemez, desteklememelidir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

ABD'nin Ukrayna'da Çözüm Çabaları Sürüyor

 

Yeniden seçildiği günden beri Rusya'nın saldırısıyla 2022 yılının ilk aylarında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı'nı sonlandırmak adına önemli girişimlerde bulunan 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, bu konuda farklı stratejiler izlemektedir. Trump, ilk olarak Ukrayna üzerindeki baskıyı arttırmış; özellikle Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yi 2025 yılı Şubat ayı sonunda Beyaz Saray'da ağırladığı görüşmede ona yönelik diplomatik teamülleri aşan saldırgan bir üslup kullanarak, Kiev'i barışa engel olan taraf gibi lanse etmiş ve bu şekilde Ukrayna'nın savaşma azmini azaltarak Rusya ile bir tür uzlaşma koşulları sağlamaya çalışmıştır. Ancak bu stratejisinin Avrupalı müttefiklerde kabul görmemesi üzerine soruna zamanla daha farklı yaklaşmaya başlayan Trump, bu defa da özel temsilcisi Steven Witkoff ile damadı ve özel danışmanı Jared Kushner ikilisinin girişimleriyle Moskova'yı çözüm konusunda ikna etmek için diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Trump, bu girişimlerin üzerine 2025 yılı Ağustos ayında Alaska'da Rus lider Vladimir Putin'le de bir araya gelmiş; ancak bu görüşme sonrasında savaşın sonlandırılması adına somut bir gelişme yaşanmamıştır.

Şurası bir gerçektir ki, tamamen ABD iç politikası temelinde düşünen ve hareket eden Başkan Trump'ın konuya bakışı geleneksel Transatlantik güvenlik kalıplarından oldukça farklıdır. Trump, meseleyi Avrupa güvenliğine yönelik bir tehdit veya Rusya'nın güçlenmesine yol açabilecek bir jeopolitik mücadeleden ziyade, ABD'ye yüklü ekonomik külfet çıkaran bir sorunun halledilmesi olarak görmektedir. Bu bağlamda, Ukrayna'ya yapılan mali yardımlar Başkan Trump ve ekibi adına olumsuz bir husustur. Dahası, savaş Demokrat Başkan Joe Biden döneminde çıktığı ve Biden'ın oğlu Hunter Biden'ın Ukrayna ile çok yakın ilişkileri olduğu için, Trump bu konuya oldukça soğuk yaklaşmaktadır. Rus lider Vladimir Putin'i anlaşılabilecek güçlü bir lider olarak gören Trump, Ukrayna'nın NATO'ya üye yapılmaması ve Moskova'nın tahrik edilmemesi durumunda Rusya'dan Avrupa güvenliğine yönelik doğrudan tehditler yaşanabileceği konusunda da oldukça iyimserdir. Trump'ın görüşlerini şekillendiren temel hususlar ise, Rusya'nın demografik ve ekonomik gücünün Sovyetler Birliği dönemine kıyasla oldukça kısıtlı olmasıdır. Üstelik Trump ekibi, daha ciddi bir rakip olarak gördükleri Çin'in dengelenmesi adına da Rusya'nın tamamen karşı cepheye itilmesine karşı durmaktadır. 

Bu bağlamda, Trump ekibi, bu hafta Moskova ve Kiev'e yeni bir çıkarma yaparak savaşın sonlandırılması adına bir teklifte bulunmuştur. Önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşen ABD Başkanı Donald Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner'in yaklaşık 3 saat süren Putin'le bu 6. görüşmelerinde ciddi meselelerin ele alındığı Rus makamlarınca açıklanmıştır. Kremlin, görüşme sonrasında Amerikalı heyetin Kiev'deki temaslarını güvenli bir şekilde yürütebilmesi amacıyla Kiev'e yönelik bombardımanları 3 gün süreyle durdurma talimatı verildiğini ilan etmiştir. Ukrayna lideri Volodimir Zelenski de, bu süreçte Amerikalı elçilerin lojistik güvenliğinin sağlanması için yoğun İHA operasyonları yürüttükleri Rus hava sahasındaki saldırılarını durduracaklarını açıklamıştır.

İkili, bu görüşme sonrasında ise Kiev'e geçerek Ukraynalı lider Zelenski ile görüşmüşlerdir. Witkoff, burada yaptığı açıklamada, Başkan Trump'ın kendilerine savaşın bitirilmesi ve soruna kalıcı çözüm bulunması konusunda kesin talimat verdiğini de açıklamıştır. Witkoff, ayrıca görüşme sonrasında ümitli açıklamalarda bulunmuştur. Öyle ki, Amerikalı diplomatların bu süreçte iki tarafa da savaşın bitirilmesi adına somut bir plan sundukları iddia edilmektedir. Ancak bu planın nasıl şekillendiği ve en önemlisi Kiev veya Moskova adına ne gibi tavizler verilmesini gerektirdiği gibi hususlar henüz bilinmemektedir. Başkan Trump, konuya daha ziyade ekonomik yaklaştığı için, Rus kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı bazı Ukrayna bölgelerinin Rusya kontrolüne bırakılacağı ve bunun karşılığında Ukrayna'nın ABD'nin de dahil olacağı somut güvenlik garantileri alacağı bir formül basında ve kulislerde speküle edilmektedir.

Nitekim daha önce basına sızan Trump'ın 28 maddelik barış planında; a-) Donbass ve Kırım'da toprak tavizleri, b-) ordunun küçültülmesi, c-) Ukrayna'nın NATO'ya üyelik sürecinin durdurulması, ç-) ABD'nin garantörlüğü ve d-) Rusya'ya yönelik ekonomik yaptırımların kademeli olarak kaldırılması gibi hususlar yer almıştır. Bu haliyle, plan, kuşkusuz Rusya adına daha ciddi kazanımlar (toprak elde etmek, Ukrayna Ordusu'nun küçültülmesi ve Kiev'in NATO üyeliğinin engellenmesi gibi) içermektedir. Ancak Ukrayna'nın içerisinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle savaşın sonlandırılması Ukrayna halkı adına da ciddi ve hatta hayati bir kazanım olarak düşünülebilir. Zira ancak silahların susması durumunda Ukrayna'da hayat normale dönecek ve yeniden dış yardım ve yatırımlarla bu ülke gelişmeye başlayabilecektir. Çünkü Avrupalı devletlerin desteğine karşın, Ukrayna'nın uzun süre dayanması kolay değildir. 

ABD açısından da, kuşkusuz, bu, jeopolitik bir kazanıma dönüşebilir. Zira daha önce Azerbaycan-Ermenistan çatışmasından kısaca "Trump Koridoru" olarak bilinen TRIPP (Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası) kazanımıyla çıkan ABD, bu süreçte Ukrayna'yı Avrupa'ya kaptırmadığı gibi, anlaşmayla Avrasya'nın merkezinde çok önemli bir mevzi elde edebilir. Bu süreç, İran karşısında elde edilemeyen galibiyet nedeniyle imajı sarsılan Başkan Trump'a da ara seçimler öncesinde yeniden bir avantaj sağlayabilir. Rusya tarafında ise, barış süreciyle birlikte ekonomik yaptırımların kaldırılması sayesinde halkın içerisine düştüğü ekonomik darboğazdan çıkılması ve yakında yapılacak Duma seçimleri öncesinde Putin'e yönelik desteğin arttırılması gibi somut faydalar akla gelebilir.

Dolayısıyla, zor bir denklem olsa da, herkes adına belirli kazanımların sağlanacağı bir barış süreci Ukrayna'da halen mümkündür. Ancak elbette bu konuda nihai kararı Ukrayna halkı ve liderliği vermelidir; zira topraklarını savunduğu için bir halka karşı çıkmak -kuşkusuz- hakkaniyetli bir tavır değildir.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ