Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve ESUPA Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, Daily Sabah gazetesinden Yusuf Ziya Durmuş'un yazdığı “Türkiye-UK relations likely to flourish under Burnham” (Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinin Burnham döneminde gelişmesi muhtemel) başlıklı köşe yazısı hakkında yazara yeni Birleşik Krallık Başbakanı ve İşçi Partisi lideri Andy Burnham döneminde Türkiye-İngiliz ilişkilerinin muhtemel seyrine dair açıklamalarda bulundu. Aşağıdaki linkten bu yazıyı okuyabilirsiniz.
Ozan Örmeci Makaleler (Ozan Örmeci Articles)
2 Ağustos 2026 Pazar
Japonya'nın Yeni İstihbarat Kuruluşu Asya-Pasifik'te Artan Rekabete İşaret Ediyor
Son dönemde uluslararası siyasete yön verdiğini düşündüğüm ve kitaplarımda sıklıkla işlediğim Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin Halk Cumhuriyeti (Çin) arasındaki rekabetin boyutu, diğer ülkeler üzerinde de -özellikle Asya kıtasında ve Asya-Pasifik bölgesinde- etkisini gösteriyor.
Bu etkilenen ülkelerin başında da Japonya geliyor... Bu yıl Şubat ayında yapılan seçimlerle iş başına geçen, milliyetçi çizgide ve eski Başbakan Shinzo (Şinzo) Abe'nin politikalarına devam edeceğini vaat eden yeni Japonya Başbakanı Sanae Takahichi döneminde, Japonya'daki dönüşüm sancısı sürüyor ve Tokyo, giderek daha milliyetçi ve militarist politikalara doğru yöneliyor... Bu doğrultuda geçtiğimiz gün yaşanan bir gelişme ise oldukça dikkat çekici oldu...
Uluslararası basın-yayın organlarına önceki gün düşen bir habere göre, Japonya, bugüne kadar klasik kurumsallaşan istihbarat teşkilatında bir farklılığa giderek, merkezi ve yeni bir istihbarat teşkilatının kurulduğunu ilan etti. "Ulusal İstihbarat Bürosu" adı verilen bu yeni istihbarat teşkilatı, ülkedeki farklı istihbarat kuruluşlarının üzerinde bir çatı organizasyonu görevi görerek, bütün istihbaratın tek bir çatıda toplanmasını ve en faydalı ve verimli şekilde kullanılmasını amaçlıyor. ABD'deki CIA ve Birleşik Krallık'taki MI6 benzeri bir dış istihbarat teşkilatı olmayı amaçlayan oluşum, özellikle endüstriyel espiyonaj konusunda Japonya'yı ve müttefiklerini korumayı hedefliyor.
Nihon Üniversitesi'nden Profesör Ken Kotani, Japonya'nın yeni Ulusal İstihbarat Konseyi ve ulusal istihbarat teşkilatı modelinin Japonya'ya özgü olacağına inandığını belirtirken, Estonya merkezli Uluslararası Savunma ve Güvenlik Merkezi'nde araştırmacı olan Sanshiro Hosaka da, söz konusu reformun "koordinasyonu güçlendirerek, kurumlar arası engelleri azaltarak ve istihbarat çıktılarının politika yapıcıların gereksinimlerini daha iyi karşılamasını sağlayarak" Japon hükümetinin istihbarat kapasitesini geliştirmeyi amaçladığını ifade ediyor.
Tesadüfi değil ki; Japonya'nın bu dönüşüm sürecinde anayasanın 9. maddesinin değiştirilmesi; İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu ülkeye ABD ve müttefikler tarafından dikte edilen pasifist politikalardan kurtularak yeniden güçlü bir ordu inşa edilmesi (Japon Öz Savunma Kuvvetleri'nin ülke topraklarını savunmasının yanı sıra, ülke dışında da operasyonal hale gelmesi) ve bu şekilde Asya-Pasifik bölgesinde Çin'in dengelenmesi konusu yıllardır (Abe döneminden beri) gündemde. Şimdi güçlü bir meclis çoğunluğuna sahip ve popüler bir Başbakan olan Takaichi döneminde de bu konuda ciddi adımların atılabileceği öngörülüyor.
Bu süreçle eşzamanlı olarak ABD'de de Çin'le olan ilişkilerini kısıtlamaya yönelik bazı spesifik politikalar uygulanıyor. Bu kapsamda son yaşanan gelişme, ABD Savaş (Savunma) Bakanlığı Pentagon'un, her yıl güncellenen "Section 1286" listesinin yeni sürümüne, Çin'in en önemli araştırma üniversitelerinden Fudan Üniversitesi ve Shanghai Jiaotong Üniversitesi gibi bazı yükseköğrenim kurumlarını dahil etmesi oldu. Pentagon'un bu kararı, bu kurumların Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile bağları nedeniyle ABD'nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturması şeklinde izah ediliyor. Bu şekilde, ABD ile Çin arasındaki akademik iş birliklerine engel getirilmek isteniyor. Bu sayede, Amerikalı yetkililer, ülkenin ulusal güvenliğine fayda sağlayacaklarını; zira bu üniversitelerin bilimsel ilerleme ve insanlığa hizmetten ziyade Çin Halk Cumhuriyeti'nin Halkın Kurtuluş Ordusu olarak bilinen ordusuna hizmet ettiğini ve kritik bilgi ve belgeleri bu şekilde devlet kurumlarına ilettiğini iddia ediyorlar.
Geçtiğimiz gün NATO'da yaşanan Çin asıllı Kanadalı stajyerin ajanlıkla suçlanması skandalı da düşünüldüğünde, küresel liderlik için Çin'le bilek güreşine girişen ABD'nin, Tayvan'ın ve Japonya'nın etkisiyle, Batı dünyasında Çin'e yönelik yeni bir olumsuz dalganın yayıldığı iddia edilebilir. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, ABD-Çin çatışmasına karşı dursa da, ulusal çıkarları için Pekin'le ilişkilerde her türlü önlemi alacaklarını belirtiyor. Rubio'dan önce bu görevde olan Antony Blinken ise, dünyada (hatta en yakın müttefiklerden Almanya'da bile) artık Çin'in ABD'den daha güvenilir bir aktör olarak algılanmaya başladığı uyarısında bulunuyor. Başkan Trump döneminde Çin'le ekonomik ilişkilerde uygulanmaya çalışılan rekor düzeydeki gümrük vergileri de düşünüldüğünde, ABD'nin "Çin tehdidi" konusunda ısrarcı olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla, büyük resim, ABD ile Çin arasında kızışan ama henüz "decoupling" aşamasına geçmeyen sert bir jeopolitik rekabete işaret ediyor.
Sonuç olarak, artan ABD-Çin rekabeti gölgesinde, Japonya, özellikle uluslararası sol çevrelerde İkinci Dünya Savaşı öncesindeki emperyal ve faşist Japonya tehdidini anımsatan bir tür militarizme yöneliyor. Ancak yıllardır demokratik rejimin uygulandığı bu ülkede, bu politikanın yayılmacı ve saldırgan amaçlar taşıdığını iddia etmek bence fazla iddialı olacaktır. Zira bu iddianın tam tersine, Japon ve Amerikalı karar alıcılar, Çin'in hızlı yükselişi karşısında aslında yaptıklarıyla Pekin'i dengelemeye çalıştıklarını düşünüyorlar.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
31 Temmuz 2026 Cuma
‘Person of Interest’ series and the Birth of the ‘Digital Age’
Introduction
Created by Jonathan Nolan and aired on CBS from 2011 to 2016, “Person of Interest” is an American science fiction, crime, and drama television series.[1] Beyond being a significant television success with 5 seasons and 103 episodes, it is also a crucial production containing pioneering information and insights into the security reflexes that developed in the United States (U.S.) after the September 11 (9/11) 2001 terrorist attacks and the capabilities that states and non-state actors could achieve with the advanced technological possibilities of the 21st century. With a rating of 8.5/10 on Imdb.com, “Person of Interest” is one of the most successful series of recent times, and its approach to security technologies makes it a production that deserves close examination by Political Science and International Relations experts.
Plot
The series centres on Harold Finch (Michael Emerson), a brilliant and billionaire software engineer who develops an artificial intelligence system called “The Machine” for the government after the 9/11 attacks. The Machine scans all media and surveillance cameras to predict future acts of violence. The government only considers “major” threats like terrorism (on the “relevant list”), while ignoring “minor” crimes involving ordinary people (on the “irrelevant list”). Unable to accept this, Finch creates a backdoor in the system, daily collecting the Social Security Number of a potential victim or perpetrator. To rescue these people and prevent crimes, Finch enlists John Reese (Jim Caviezel), a former CIA agent presumed dead. Reese’s field skills and Finch’s technological prowess combine to launch a clandestine battle for justice on the streets of New York.
Main Actors and Characters
Jim Caviezel (John Reese): Former U.S. Special Forces soldier and former CIA agent. After meeting Finch, he finds a new purpose in life and manages field operations.
Michael Emerson (Harold Finch): The creator of the Machine, a mysterious and computer genius billionaire.
Taraji P. Henson (Joss Carter): An honest NYPD homicide detective who initially pursues Reese and Finch but later helps them.
Kevin Chapman (Lionel Fusco): A former corrupt NYPD detective whom Reese initially blackmails into becoming an informant, but who later becomes a loyal part of the team.
Amy Acker (Root/Samantha Groves): A genius hacker and assassin who can communicate directly with the Machine.
Sarah Shahi (Sameen Shaw): A former ISA agent who eliminates numbers on the government’s terror list and later crosses paths with Finch and Reese.
Analysis of the Series from the Perspective of Security Technologies and the ‘Digital Age’
The TV series "Person of Interest" realistically addresses mass surveillance, artificial intelligence, and algorithmic security policies, exploring issues of state surveillance, big data analytics, and AI autonomy. In this context, the series is notable for exposing the mass surveillance and data collection instruments developed and implemented by some advanced democratic (the U.S., European countries) and authoritarian (People’s Republic of China) states to protect their citizens from threats. While such practices are generally effective in the U.S. and Western countries in the context of security measures and counterterrorism, in countries like China and Russia they are used not only for security purposes but also to control citizens. In fact, the “point system” recently implemented in China evaluates the status of citizens and foreign residents in many areas, from finding jobs to obtaining loans and booking tickets.
In this context, the first thing that stands out is that the Machine, developed by Finch, connects to and collects information from cell phones and other cameras and surveillance systems on roads and in establishments. In this way, the Machine can access millions of security cameras, phone taps, and digital tracking devices throughout New York City, thereby obtaining the raw data source for an autonomous system. While this might have seemed somewhat “fantastic” when the series was first aired, with today’s technological capabilities it is quite possible, even very ordinary.
“The Machine”
Another important aspect is “Big Data” management. In the series, the Machine tracks people’s digital footprints, accumulates large amounts of data in its vast database and memory, generates analyses and conclusions from this accumulated data, and by monitoring communication networks in real time, predicts crime in advance, alerting Finch and Reese, who have access to the Machine, in order to prevent it. While portrayed quite positively in the series, this aspect undoubtedly provides significant opportunities for states, state officials, and malicious individuals to violate personal rights and freedoms. This is, of course, also true for “social media” applications.
The Machine, an autonomous artificial intelligence model, suggests a new era (the Digital Age) that may begin soon with further advancements in AI technologies. In this sense, the Machine, which distinguishes between events directly related to state security and those unrelated to it, actually points to a system where intelligence (for crimes against the state) and police organizations (for crimes against people) could operate separately.
However, as the series clearly demonstrates, in such an environment the question “Quis custodiet ipsos custodes?” (Who will spy on the spying?) becomes reasonable, granting state officials or those with access to such information an abnormal devolution of power that can undermine constitutional equality in democratic states. In an environment where individual privacy is almost non-existent, people are robotized, and the system reaches an uncontrollable, immense power, one undoubtedly thinks of George Orwell’s “Big Brother” and the novel 1984, transforming a technological utopia into a technological dystopia.
Even if individuals do not commit crimes or misdemeanours, when those in positions of power deviate from good intentions and wish to portray individuals, they dislike as guilty, preventing such actions and ensuring justice becomes impossible. This demonstrates the need for much more serious and comprehensive proposals and ideas regarding 21st-century governance and the oversight of state security agencies.
In this sense, it is no coincidence that some of the illegal activities of the NSA (National Security Agency), the authoritative institution in this field in the U.S., were exposed by the revelations of former American agent Edward Snowden, causing reactions all over the world. In subsequent years, scandals (for example, Cambridge Analytica) regarding the use of data collected on behalf of governments, corporations, and politicians by seemingly innocent social media applications (Facebook, Twitter/X, Instagram) also highlight the importance of this issue and trigger more serious philosophical, political, and legal searches regarding the principles by which surveillance can be carried out in democratic societies.
Another important point is the competition in artificial intelligence and technology between the United States and the People's Republic of China, the two most ambitious states in this field today, reminiscent of the “space race” of the 1960s. This is particularly significant at a time when discussions about “power transition” are taking place.[2]
Conclusion
In conclusion, the globally acclaimed and award-winning series “Person of Interest” also points to the risk of the glorified security bureaucracy or “vigilante” figures going astray due to lack of oversight and arbitrariness, and suggests that democratic societies, especially as we enter the Digital Age and the era of artificial intelligence, need to be more careful and cautious.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
FOOTNOTES
[1] For details, see; https://www.imdb.com/title/tt1839578/.
[2] See; Örmeci, Ozan & Kısacık, Sina & Helvacıköylü, Gamze (2024), “U.S.-China Competition: A Power Transition Perspective”, China Quarterly of International Strategic Studies, Vol. 9, no: 1, pp. 1-25.
30 Temmuz 2026 Perşembe
2026 İsrail Genel Seçimi Ekim Ayı Sonunda Yapılacak
Giriş
Parlamenter sistemle yönetilen demokratik bir rejim olan İsrail’de, sonraki
genel seçimin 27 Ekim 2026 tarihinde yapılması kesinleşti.[1]
Seçim, İsrail meclisi Knesset’in 120 üyesiyle birlikte yeni hükümetin
kompozisyonunu da belirleyecek. Zira bilindiği üzere, İsrail’in parçalı siyasi
yapısının doğal bir sonucu olarak, bu ülkede hükümetler daima koalisyon
şeklinde oluşmaktadır. Bu yazıda, seçime henüz üç ay kadar uzun bir süre
varken seçime girecek önemli parti ve liderler takdim edilecek ve seçimler
öncesinde İsrail’deki siyasi atmosfer analiz edilecektir.
Seçimin Arka Planı: İsrail’in Son Dört Yılındaki Kritik Gelişmeler
İsrail’de ilk kez 1996-1999 döneminde Başbakanlık koltuğuna oturan güçlü sağcı-milliyetçi siyasetçi Benyamin Netanyahu, 2009’dan beri küçük kesintilerle adeta Başbakanlığı tekeline almış ve partisi Likud’la birlikte ülke siyasetine yön veren en önemli aktör olmayı başarmıştır. 2021 seçimi sonrasında kurulan 8 partili koalisyon hükümeti nedeniyle koltuğunu bir süreliğine Yair Lapid-Naftali Bennett ikilisine devreden Netanyahu, 2022 genel seçimi sonrasında ise bir kez daha Başbakan olmayı başarmıştır. “Bibi” lakaplı Netanyahu, bu seçimde 7. kez Başbakan olmayı deneyecektir.
Netanyahu’nun 2022’den bu yana kurduğu 6. hükümetinde koalisyon ortağı
olarak seçtiği partnerler Şas (Shas), Otzma Yehudit (Yahudi
Gücü), Birleşik Tora
Yahudiliği ((Yahadut HaTora), Noam ve Dini Siyonizm Partisi gibi aşırı sağcı partiler
olduğu için, İsrail’de geçtiğimiz 4 yılda yaşananlar önceki dönemleri de aşan
radikal nitelikte olmuştur. "Aksa Tufanı" adı verilen 7 Ekim saldırıları öncesinde İsrail’de en önemli gündem maddesi hükümetin yargı reformu projesi olurken, ülkede başlayan kitlesel halk protestoları sonrasında hükümet bu yasa önerisini bir süre askıya almak zorunda kalmıştır. Bu yasa teklifi ilerleyen aylarda Knesset tarafından onaylansa da, sonraki süreçte Anayasa Mahkemesi tarafından geri çevrilmiştir.[2]
Yargı reformu sonrasında ise İsrail siyasetini ve hatta uluslararası
siyaseti kökünden sarsan bir olay yaşanmış ve 7 Ekim 2023’te Hamas’ın yaptığı
beklenmedik baskın saldırısı ise İsrail tarihinde yeni bir döneme girilmiştir.
İsrail’in sağının adeta ABD’deki 11 Eylül (9/11) saldırısı gibi algıladığı olay
sonucunda, İsrail, başta saldırının kaynaklandığı Hamas kontrolündeki Filistin
toprağı Gazze olmak üzere, Batı Şeria, Lübnan, Suriye ve son olarak da İran
İslam Cumhuriyeti dahil olmak üzere pekçok farklı cephede askeri hareketlilik
içerisine girmiş ve ülkede süregelen çatışmalar nedeniyle adeta sürekli bir “olağanüstü
hâl” rejimi uygulanır olmuştur. İsrail’in kurulduğu günden beri yaşadığı “kuşatılmış
psikolojisi” ve Holokost (Yahudi soykırımı) travmalarını tetikleyen bu
olay, yalnızca Filistin’e değil, İsrail’e de büyük zarar vermiş ve bu ülkenin
dengelerinin daha da sağa kaymasına neden olmuştur. Olay, İsrail’in sonraki
askeri hareketliliğinde asker-sivil demeden herkesi hedef alması nedeniyle
İsrail’in uluslararası sistemdeki imajına da büyük darbe vurmuş ve başta Avrupa
ülkeleri ve Türkiye olmak üzere birçok devletle İsrail’in arasını açmıştır. Bu
yönüyle, Hamas militanlarının İsrail’deki aşırılık yanlıları sayesinde
amaçlarına ulaştıkları ve İsrail’i dünyada en sevilmeyen devletlerden biri
haline getirdikleri bile iddia edilebilir.
Bu süreçte doğal olarak başlarda sertlik yöntemleriyle öne çıkan Başbakan
Netanyahu, ilerleyen süreçte ise acımasızlığı ve hükümeti içerisindeki Itamar
Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi skandal açıklamalar ve eylemler yapan
ortakları nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi, İsrail’in en yakın ve kadim
müttefiki ABD’de bile zor duruma düşmeye başlamıştır. Zira ABD Başkanı Donald
Trump’ın İsrail’e koşulsuz desteğine karşın, İsrail hükümetinin on binlerce
sivilin katledilmesini makul bulan abartılı güvenlik anlayışı, tüm dünyada
insan hakları savunucularının tepkisini çekmeye başlamıştır.
7 Ekim’in ardından, Benny Gantz’ın partisi Ulusal Birlik (eski adıyla Mavi
Beyaz Parti) de savaş için kurulan milli birlik hükümetine dahil olurken, bu
süreçte İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot da hükümete dahil olarak
ismini siyasi sahnede parlatmayı başarmıştır. Savaşın başlarında oğlunu
kaybeden Eisenkot, her ne kadar ilerleyen aylarda hükümetten çekilse de, 2026
genel seçimi öncesinde Netanyahu karşıtı muhalif blok için kritik bir isim
haline gelmiştir.
Bu süreçte bir diğer ilginç gelişme ise, Likud’dan ayrılan Gideon Sa’ar’ın
kurduğu Yeni Umut (Tikva Hadasha) partisinin sonraki genel seçime Likud ve
Netanyahu blokunda girmeyi kabul etmesi olmuştur. Bu şekilde, içeride ve
dışarıdaki tepkiler nedeniyle kan kaybeden Likud bloku, yeniden iktidar olma
umudunu arttırmıştır.
İsrail siyasetini 2022’den günümüze etkileyen bir diğer konu ise, Uluslararası
Ceza Mahkemesi’nin (ICC), 21 Kasım 2024 tarihinde İsrail Başbakanı Benyamin
Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de işlenen
savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gerekçesiyle resmi olarak tutuklama
emri çıkarması olmuştur.[3]
Bu karara rağmen ABD yönetiminin de desteğiyle uluslararası seyahatlerini sürdüren
Netanyahu, buna karşın demokratik kamuoyunda nefret edilen bir isim haline
gelmiş; hatta New York’ta seçilen yeni Belediye Başkanı Demokrat Partili Zohran
Mamdani, Netanyahu’yu şehrine gelmesi halinde tutuklamakla tehdit etmiştir.[4]
Netanyahu ise, insan hakları savuncusu olduğunu iddia edilen Mamdani’yi anti-Semitik
olmakla ve nefreti körüklemekle suçlamakta ve bunu 1930’ların Nazi eylemlerine
benzetmektedir.[5]
Netanyahu hakkındaki yolsuzluk iddiaları ve yargılama süreci[6],
Haredi Yahudilerin askerlik hizmetleri tartışması ve yüzde 3,25’lik seçim barajı
gibi konuların da zaman zaman gündeme geldiği yakın dönem İsrail siyasetindeki
en önemli parametre ise kuşkusuz, 2025 ve 2026 yıllarında ABD ile birlikte İran’la
yapılan savaş ve ABD ile ilişkiler olmuştur. 2025 yılındaki On İki Gün Savaşı’nda
(12 Gün Savaşı) İsrail’in ilk kez İran tarafından vurulabildiğinin ve Demir Kubbe'nin aşılabildiğinin görülmesi
İsrail hükümetinin elini zayıflatırken, İran’a vurulan ağır darbeler ve özellikle
Lübnan’daki Hizbullah’ın pasifize edilmesi İsrail hükümetinin başarısı olarak
algılanmıştır. 2026 İran Savaşı’nda ise, İsrail, saldırıları ilk başlatan
devlet olmasına karşın, sonradan öne çıkan ABD’nin arkasında kalmış ve savaş
daha ziyade ABD ile İran arasında yaşanmış/yaşanmaya devam etmektedir.
Savaşların ve askerlerin şehit olmasının doğal sonucu olarak İsrail’de milliyetçi
ve dini duygular zirve yaparken, bunun başlangıçta hükümeti güçlendirdiği
görülmüştür. Ancak zamanla savaşın bir türlü sona ermemesi, yıllar süren zor
koşullar ve hayatın normalliğinin bozulması, İsrail’de de çeşitli tepkilere
neden olmaya başlamış ve barış arayışları yönünde halk baskısı artmıştır.
Dahası, Başbakan Netanyahu, savaş süresince İsrail lobisi veya Yahudi
lobisi olarak da bilinen Amerikalı Yahudi kuruluşlarının yoğun desteğiyle bir
kez daha ABD Başkanı seçilen Donald Trump’la başlarda mükemmel bir uyum
sağlamasına ve her yıl birkaç defa ABD’ye resmi ziyarette bulunmasına karşın,
zamanla bu ikilinin arası Türkiye ile ilişkiler ve Lübnan’a askeri müdahale
gibi sebeplerle açılmaya başlamıştır. Her ne kadar ilişkilerde bir
kopma olmasa da, Netanyahu’nun sürekli askeri operasyon ve İran rejimini devirme
yaklaşımının iç siyasette kendisini ve partisini zora soktuğunu ve ABD’yi
dünyada Çin karşısında gerilettiğini gören Trump yönetimi, zamanla daha ölçülü
adımlar atmaya başlamış; İsrail’in tepkisine rağmen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’la yakın ilişkiler kurmaya gayret etmiş, İsrail’in Lübnan’daki
askeri hareketliliğini durdurmaya/sınırlamaya çalışmış ve Gazze konusunda
uluslararası hukuka daha uygun bir çözüm yöntemini savunmaya başlamıştır.
2026 Genel Seçimi Öncesinde Aktörler ve Anketler
26. dönem İsrail meclisini[7] belirleyecek olan 27 Ekim genel seçimi, aynı zamanda 38. İsrail hükümetinin de oluşumunu sağlayacaktır. Seçime en iddialı giren parti, kuşkusuz 1977’den beri ülkenin en önemli siyasi oluşumu olan sağcı Likud partisidir. Başbakan Netanyahu önderliğindeki parti, şu an 32 olan milletvekili sayısını koruması çok zor olsa da, 20 küsur sayıda milletvekili ve doğru ittifaklarla bir kez daha iktidar olmayı ummaktadır. İsrail’in en uzun soluklu ve en çok Başbakanlık yapan siyasetçisi olan Bibi, Polonya Yahudilerinden olan siyonist tarihçi Benzion Netanyahu’nun oğlu ve fanatik bir Yahudi (İsrail) milliyetçisidir. ABD’de eğitim alan ve mükemmel İngilizce konuşan Netanyahu, 1967’de İsrail Ordusu’nun Özel Kuvvetler birimine katılmış ve elit Sayeret Matkal özel kuvvetler biriminde takım liderliğinde yaparak militarist çevrelerde nam salmıştır. Ağabeyi Yonathan Netanyahu'yu Uganda'daki Entebbe Operasyonu'nda şehit veren Netanyahu, siyasete ilk olarak İsrail'in Washington Büyükelçiliği ve BM Daimi Temsilciliği gibi diplomatik görevlerle adım atmış, 1993 yılında ise Likud’un başına geçmiş ve Filistin Sorunu konusundaki sert tutumuyla ülkesinde sağcıların idolleştirdiği bir isim haline gelmiştir. Netanyahu’nun gençlik yıllarında
Türkiye-İsrail ilişkilerini en çok destekleyen İsrailli siyasetçilerden birisi
olduğunu da belirtmek gerekir. Henüz seçime oldukça uzun bir süre olmasına
karşın, güncel bazı anketler, Likud’un bu seçimde yine büyük ihtimalle birinci
parti olacağını, ancak bu defa milletvekili sayısının 20’lerde kalacağını
göstermektedir.[8]
Bibi Netanyahu
Seçimde iddialı durumda olan ve Likud’a yakın ya da eşit sayıda Knesset
koltuğu kazanması beklenen yeni bir siyasal oluşum ise Gadi Eisenkot
liderliğindeki merkez-merkez sağ çizgisindeki Yashar partisidir. Özellikle
Haredilerin zorunlu askerliğe alınması konusunda ısrarıyla bilinen Eisenkot ve
yeni partisi, anketlere göre 20 küsur milletvekilliği kazanarak, sonraki yasama
döneminde Knesset’teki en büyük veya ikinci en büyük (Likud’dan sonra) parti
olmayı başarabilir.
Gadi Eisenkot
2021-2022 döneminde Başbakan Netanyahu ve Likud’u iktidardan uzaklaştırmayı başaran Naftali Bennett-Yair Lapid ikilisi ise, “Together” (Yahad-Birlikte) ittifakı çatısı altında seçime birlikte girmektedir. Yesh Atid ve Bennett 2026 partilerinin birleşimiyle ortaya çıkan bu ittifakın Başbakan adayı ise son dönemde Müslüman Kardeşler, Türkiye ve Katar karşıtı açıklamalarıyla oy tabanını genişleten genç radikal siyasetçi Naftali Bennett’tir. Güncel anketler, ittifakın 13-16 arası milletvekilliği alarak koalisyon formüllerinin kritik aktörlerinden olabileceğini göstermektedir.
Yair Lapid ve Naftali Bennett
İddialı partiler arasında sayılabilecek son oluşum ise, emekli Tümgeneral Yair Golan liderliğindeki "Sol-Siyonist ittifak"tır (sol partiler İsrail İşçi Partisi ve Meretz’in birleşimi). Son yıllarda büyük oy kaybeden İsrail solunu canlandırmayı amaçlayan ittifak, bu seçimde 9-10 milletvekilliği kazanarak önemli bir aktör olma yolunda ciddi aşama kaydedebilir.
Yair Golan
Diğer sağ/aşırı sağ partilerde ise, bu siyasi yapıların oy veren kitleleri
daha ziyade fanatik hareket eden dini ve aşırı milliyetçi tabana/gruplara
dayandığı için, daha stabil bir görünüm vardır. Nitekim Yitzhak Goldknopf
liderliğindeki Birleşik Tora Yahudiliği’nin 9-10, Avigdor
Lieberman’ın partisi İsrail Evimiz-Yisral Beitenu’nun yine 9-10, Itamar Ben-Gvir ‘in yönettiği Otzma Yehudit’in
8-9, Aryeh Deri’nin Genel Başkanı olduğu Şas’ın 7-9 ve Bezalel Smotrich’in yönettiği
Dini Siyonizm Partisi-Tkuma’nın 4-5 milletvekilliği alması öngörülmektedir. Daha
önceki birkaç seçimde olduğu gibi Arap partiler Hadash–Ta’al ve Balad’ın
oluşturduğu Ayman Odeh önderliğindeki Birleşik Arap Listesi de 4-5
milletvekilliğini rahatlıkla kazanabilecek durumdadır. Mansur Abbas’ın Ra’am
partisi de benzer şekilde 4-5 Knesset sandalyesi almaya adaydır. Bu şekilde,
İsrailli Arapların da Knesset’te hatırı sayılır bir gücü olabilecektir.
Sonuç
Sonuç olarak, 7 Ekim saldırısı sonrasında sahada başarılar kazanan ama tüm dünyadaki imaj ve algı savaşını kaybeden İsrail, siyasi sorunların sadece askeri yöntemlerle çözülemeyeceğinin en somut ve kötü örneği durumunda oldukça sorunlu bir devlet durumunda olup, elbette bunun Yahudilerin yakın geçmişlerindeki travmatik olaylarla doğrudan bir ilişkisi bulunmaktadır. Bu anlamda, Filistin Sorunu’nun ilerleyen yıllarda barış içerisinde yaşayacak iki devletin kabulüyle çözümlenmesi, Filistin kadar aslında İsrail halkını da nefret ve kötülükten kurtaracak yegâne çözüm yöntemidir. Dileğimiz, bu sorunun Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerine uygun şekilde çözülmesidir. Çünkü geçmişte Nazilerin veya Kıbrıslı Rum fanatik EOKA-B’cilerin denediği şekilde bir halkı toptan yok etmeye çalışmak, asla sonuç vermeyecek beyhude ve sapkınca bir çaba ve tarih önünde affedilemeyecek büyük bir suçtur. Bu anlamda, terörle mücadele konusunda sivilleri koruyacak daha etkin yöntemler geliştirilmesi de insancıl hukuk açısından bir tercih değil, zorunluluktur.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] https://www.haaretz.com/israel-news/elections/2026-07-12/ty-article/.premium/israels-2026-election-will-take-place-on-october-27-netanyahu-coalition-says/0000019f-56aa-d9b4-abdf-dfebadd60000.
[2] https://apnews.com/article/israel-supreme-court-judicial-overhaul-78733a94428b8b9f2c311ee6779eba23.
[3] https://ankahaber.net/haber/israil-basbakani-netanyahu-hakkindaki-ucm-tutuklama-kararina-ragmen-washington-a-gitti-9052e6ba.
[6] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-basbakani-netanyahu-yolsuzluk-suclamalariyla-54-kez-hakim-karsisina-cikti/3747095.
[7] Önceki tüm İsrail hükümetleri için; https://main.knesset.gov.il/en/mk/government/Pages/governments.aspx?govid=3.
29 Temmuz 2026 Çarşamba
Guterres'in Kıbrıs Temasları: Çözüm Umudu Sürüyor
Giriş
Görev süresinin son aylarındaki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in 3 günlük Kıbrıs ziyareti bugün sona eriyor. Yıllar sonra gerçekleşmesi sebebiyle adadaki çözüm umutlarını yeşerten ziyaret, henüz somut olumlu kazanımlara dönüşmese de, adadaki çözüm umudunun halen devam ettiğini ve özellikle uluslararası kamuoyunun çözümsüzlüğe terk ettiği Kıbrıslı Türklerin federasyon ve çözüm yanlısı duruşlarının net bir şekilde anlaşılması açısından oldukça faydalı oldu. Buna karşın, Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis'in ziyaret sırasındaki laubali tavırları özellikle Türkiye ve KKTC basınında çeşitli eleştirilere neden oldu. Bu tavır, Kıbrıslı Rumlarla asla bir çözüme ulaşılamayacağı yönündeki yaygın milliyetçi ezberlerin güçlenmesine de yol açtı. Bu yazıda, BM Genel Sekreteri'nin çabalarının yarattığı sonuçlar değerlendirilecektir.
BM Genel Sekreteri Kıbrıs'ta: Çözüm İçin Samimi Efor
BM Genel Sekreteri'nin 3 günlük Kıbrıs ziyaretinin en somut ve ciddi kazanımı, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk liderler ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantör ülkelerinin (Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık/İngiltere) katılımıyla genişletilmiş "5+1 formatında" gayriresmi bir toplantı düzenlenmesi konusunda tüm tarafların onayının alınması oldu. Toplantının yeri ve zamanı konusunda bir açıklama yapılmamasına karşın, bu onay, kuşkusuz müzakerelerin başlamasına dair ümitlerin korunmasına vesile oldu. İki liderle ayrı ayrı ve BM denetimindeki ara bölgede yer alan İyi Niyet Misyonu Ofisi'ndeki üçlü toplantıda görüşen Guterres, gerekli ilerlemelerin sağlanmasının ardından harekete geçileceğini ve bu konuda herhangi bir akıl karışıklığı yaşanmadığını açıkça belirtti. Guterres, "müzakere için müzakere" mantığına da karşı çıkarak, netice alacak şekilde genişletilmiş bir toplantı yapmayı planladıklarını da sözlerine ekledi ki, bu, KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın çizgisinin kabulü anlamına gelmektedir.
Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis'in Guterres'le görüşmesinin ardından basın karşısında elleri cebinde laubali bir şekilde çıkması eleştirilere neden oldu.
Kıbrıslı Türkler ve Türkiye adına bir diğer somut kazanım ise, günümüzde dünyada pek bilinmeyen Kıbrıslı Türklerin mücadelesinin KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman'ın uluslararası basına yansıyan ılımlı açıklamalarıyla duyulması oldu. Guterres'le görüşmesi öncesinde basına açık yapılan kısımda İngilizce yaptığı konuşmada Kıbrıslı Türklerin çözüm yönündeki güçlü iradelerini açıkça belli eden Erhürman, bu şekilde boş sözler yerine icraatla öne çıkmayı tercih ettiğini gösterdi. Ancak yakın geçmişte olduğu gibi Kıbrıslı Türklerin çözüm yanlısı girişimlerinin yine sonuçsuz kalması ve dünyadan daha da izole olmaları halinde, kuşkusuz, adadaki siyasi atmosfer hızla değişecek ve Kıbrıslı Türklerde tepkisellik artacaktır.
Görüşmelerin ve Türkiye'nin de destek açıkladığı BM Genel Sekreteri'nin çabalarının bir diğer önemli boyutunu ise güven arttırıcı önlemler ve ortak çalışmalar oluşturdu. Ek olarak, Guterres, liderlerle birlikte ara bölgede bulunan ve 1974 öncesi kayıpları arayan Kayıp Şahıslar Komitesi’nin antropoloji laboratuvarını da ziyaret etti. Ayrıca, Guterres ve beraberindeki heyet, Ledra Palace Oteli önündeki BM Barış Gücü anıtına çelenk bıraktı.
Çözüm İçin Kamuoyu Oluşturulması Şart
BM Genel Sekreteri'nin iyi niyetli çabalarına karşın, halen Türkiye ve Güney Kıbrıs'ın tutumları nedeniyle çözüm yönünde iddialı olunmasının zor olduğu söylenebilir. Bunun ilk nedeni olarak, adadaki statükodan gayet memnun olan Kıbrıslı Rumların çözüm yönünde ilerleme kaydedilmesi için bazı tavizler vermesi noktasında, soruna taraf olan Avrupa Birliği'nin hiçbir ciddi çaba içine girmemesi gösterilebilir. Kıbrıslı Rumlar üzerinde etkili olamayan Brüksel, bu nedenle çözüm çabalarının Annan Planı (2004) ve Crans-Montana (2017) süreçlerinde olduğu gibi Rumlar tarafından sabote edilmesine adeta göz yummaktadır.
İkinci önemli sorun ise, kuşkusuz, uluslararası hukuku kabul etmeyen Türkiye'deki milliyetçi ve militarist çevrelerin iktidar üzerinde yarattıkları baskı nedeniyle "iki devletlilik" tezinden vazgeçilememesidir. Siyaseti normlar, ilkeler ve hukuk üzerinden değil, top-tüfek-güç üzerinden değerlendiren bu anlayış, kabul edilmelidir ki günümüzde ABD, Rusya ve Çin gibi ülkelerde de baskın hale gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye de çözüm yönünde ikna edilmeden ciddi bir girişimin başarıyla sonuçlanması beklenmemektedir. AB'nin Türkiye üzerinde kullanabileceği çeşitli kaldıraçları olmakla birlikte, Türkiye kamuoyuna bu sorunu doğru biçimde lanse eden bir medya düzeni ve siyaset sınıfı olmadan, milliyetçi/İslamcı ezberleri doğru bilgiyle aşmak kolay değildir. Rumların aşırı milliyetçi tavrı da, bu sorunun devamı noktasında Türk milliyetçilerinin en büyük desteğini oluşturmaktadır.
Bu bağlamda, AB ve uluslararası toplumun Kıbrıs Sorunu'nun çözümü konusunda güçlü bir kamuoyu oluşturması gerekmektedir. Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanabilecek pozitif gelişmeler de, kuşkusuz, bu sürece olumlu etkide bulunabilir. Kulislerde, Brüksel'in bu konuda bir hazırlık içinde olduğu söylenmekle birlikte, henüz somut bir paket ortaya çıkmamıştır.
Sonuç
Sonuç olarak, Kıbrıs'ta 60 küsur yıldır devam eden sorunun artık bir şekilde çözümlenmesi ve özellikle dünyadan izole ve çok zor durumda olan Kıbrıslı Türklerin uluslararası topluma eklemlenmesi noktasında adeta bir zorunluluk haline gelmeye başlayan çözüm sürecinde yapılan bu ziyaret, oldukça anlamlı ve yerindedir. Bu nedenle, BM Genel Sekreteri'ne ancak teşekkür edilebilir. Ancak şurası bir gerçektir ki, BM, tarafların sorunlarını çözemez; ancak bu konuda kolaylaştırıcılık sağlayabilir. Bu nedenle, asıl sorumluluk, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklere ve onların devletlerinin hukuki garantörü olan üç büyük devlete düşmektedir. Günümüzün değişen şartları nedeniyle, AB de artık bu sorun konusunda önemli bir muhatap ve olası kolaylaştırıcıdır.
Sonsöz, dileğimiz, adanın iki yaygın halkı ve üç garantör devletin bu sorunu artık çözmesidir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ














