22 Eylül 2026 Salı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Konuşması ve ABD Temasları

 


Giriş

ABD'nin New York şehrinde bulunan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'na hitap etmek için 81. Genel Kurulu'nun genel görüşmeleri kapsamında Amerika Birleşik Devletleri'ni (ABD) ziyaret eden 12. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 20-23 Eylül 2026 tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyaret kapsamında önemli görüşmeler yaptı. Erdoğan, ayrıca 16. defa BM kürsüsünden fikirlerini aktararak, diğer Devlet Başkanları, temsilcileri ve uluslararası kamuoyuna Türkiye'nin resmi görüşlerini ifade etme fırsatı buldu.

TürkEvi (Turkish House)

Erdoğan'ın BM binasının karşısında bulunan TürkEvi'nde yaptığı diplomatik görüşmeler ise ziyareti daha da renkli hale getirdi. Birçok önemli liderle görüşen Erdoğan, bu sayede Türkiye'nin aktif ve çok boyutlu dış politikasını teyit etme ve sergileme fırsatı buldu. Erdoğan'ın ziyaret kapsamında Amerikalı muhataplarıyla yaptığı görüşmeler de Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında dikkat çekti ve özellikle Türkiye'deki basın-yayın organlarında geniş yer buldu. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2026 New York temasları özetlenecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 16. defa BM Kürsüsünde: Gazze ve Kıbrıs Konusunda İstikrarlı Mesajlar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, artık aşina olduğu BM Genel Kurulu kürsüsüne 16. defa çıktığı 81. BM Genel Kurulu görüşmeleri kapsamında yaptığı konuşmada, önceki yıllarda yaptığı konuşmalara benzer şekilde, Türkiye'yi yakından ilgilendiren Filistin Davası (Gazze'deki insani trajedi) ve Kıbrıs Sorunu gibi konularda önemli mesajlar içeren duygusal ve akıcı bir konuşma yaptı. Erdoğan, Türkiye'nin resmi tezlerini tekrarladığı konuşmasında, uluslararası kamuoyuna Ankara'nın mesajlarını dikkatle ve saygılı bir üslupla iletti.

Erdoğan'ın BM konuşmasının kaydı

12. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın görev süresinin son aylarına giren BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'e teşekkür ederek ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'a yönelik haksızlığı ifade ederek (kendisine ABD'ye giriş için vize verilmemiştir) başladığı konuşmasında, ilk değindiği konu Filistin Sorunu oldu. BM üyesi tüm devletleri Filistin Devleti'ni tanımaya davet eden Erdoğan, BM'nin kuruluş sürecinde yaşanan savaş felaketlerini hatırlatarak, temel insan hakları, adalet, ahde vefa, uluslararası barış ve iyi komşuluk gibi ilkeleri yeniden gündeme getirmiş ve bu ilkelerin günümüzde bazı devletlerce acımasızca çiğnendiğini vurgulamıştır. Dünyada son yılların en kanlı döneminin yaşandığını belirten Türkiye lideri, yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği bu süreçlere son verebilmek için uluslararası toplumun BM'nin temel ilkelerine sahip çıkması gerektiğini vurguladı. Bu bağlamda, özellikle Gazze'de İsrail'in uyguladığı devlet terörü nedeniyle 74.000 insanın öldürüldüğünü anımsatan Erdoğan, burada yaşanan vicdansızlığı gündeme getirerek Gazze'yi "dünyanın en büyük çocuk kabristanı" ve "insanlık adına en utanç verici bölge" olarak nitelendirmiştir. Bu konuda İsrail'i suçlayan Türkiye lideri, yalnızca Müslümanlara değil, Hıristiyanlara da eziyet eden İsrail hükümetine yönelik sert eleştiriler getirdiği konuşmasında, Filistin Davası'nı bir "insanlık davası" olarak takdim etmiş ve İsrail hükümetini "soykırımcı" olarak nitelendirmiştir.

İsrail'in eylemleri nedeniyle BM'nin sürekli kan kaybettiğini de vurgulayan Türkiye Cumhurbaşkanı, buna karşın bir gün herkesin insanlığın ortak vicdanına sığınmak zorunda kalacağını belirterek, geleceğe dair umutlu konuşmuştur. Kriz bölgelerinden uzakta ve konforlu yaşayan halkların da yarın neler yaşanabileceğini bilemeyeceklerini vurgulayan Türk lider, BM'nin reformunu ve işlevselliğini çok önemsediğini belirtmiş ve sonraki BM Genel Sekreteri'nin de bu yönde doğru adımlar atması gerektiğini vurgulamıştır. BM'ye güvenin artması için Filistin'deki acıların dindirilmesi ve haksızlıkların sona erdirilmesi gerektiğini ifade eden Türkiye Cumhurbaşkanı, bu konunun kişisel bir meselesi olmadığını, insanlığın ortak davası olduğunu da özellikle vurgulamıştır. Bu bağlamda, BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyeli yapısını da yeniden eleştiren Erdoğan, "Dünya Beşten Büyüktür" söylemini bir kez daha dile getirmiş ve BM reformu konusunu ısrarla gündeme getirmiştir.

Ayrıca Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde Türkiye'nin girişimleriyle kurulan "Karadeniz Tahıl Koridoru"nu diplomatik somut başarıları olarak öne çıkaran Erdoğan, BM'ye güvenin yanı sıra gelir eşitsizliğinin de uluslararası toplum için önemli bir sorun olduğunu vurgulamıştır. Türk lider, "dijital hegemonya" konusuna da değindiği konuşmasında, ayrıca Pakistan ve Suudi Arabistan'la yaptıkları Mekke İttifakı'nı başarılı bir bölgesel girişim olarak değerlendirmiştir. Körfez bölgesindeki savaş ortamının dindirilmesi adına aktif şekilde çalıştıklarını vurgulayan Erdoğan, ayrıca Gazze'nin yeniden inşasına da vakit kaybetmeden başlanması gerektiğini belirtmiş ve bu yönde uluslararası toplumu İsrail'e yönelik baskıları artırmaya davet etmiştir. 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti kurulmadan bölgeye sükûnet gelmeyeceğini savunan Erdoğan, bunun yakın gelecekte mümkün olacağını da ifade etmiştir.

Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Suriye konusuna değinen Erdoğan, Ahmed Şara liderliğindeki Suriye'nin güvenli ve huzurlu bir ülke olma yolunda hızla ilerlediğini ve kendilerinin de Suriye'ye destek olmaya devam edeceğini söylemiştir. Erdoğan, bir diğer komşuları Irak'la da yakın ilişkileri koruduklarını ve "Kalkınma Yolu Projesi" ile bu ülkeyi kalkındırmayı amaçladıklarını ifade etmiştir. Rusya-Ukrayna Savaşı'nın da sonlandırılmasını isteyen ve Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne vurgu yapan Türk lider, taraflarla temaslarının sürdüğünü belirtmiştir. Erdoğan, Karadeniz'deki ticari gemilere yönelik saldırıları kim tarafından yapılırsa yapılsın kınadıklarını vurgulamış ve seyrüsefer serbestisini savunmuştur. Ege ve Doğu Akdeniz konularında da uluslararası hukuk ve iyi komşuluk ilkelerini savunan Erdoğan, Kıbrıslı Türklerin egemen eşitliklerinin kabul edilmesi ve uğradıkları gayri insani izolasyonun sonlandırılması gerektiğini belirterek, tüm devletleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (kısaca KKTC) tanımaya davet etmiştir. Bu bağlamda, Erdoğan, Kıbrıs'ta "iki devletlilik" tezini savunmaya devam ettiğini göstermiştir.

Türkiye'nin 2026 NATO Zirvesi'ne başarılı bir şekilde ev sahipliği yapması ve gelişen savunma sanayisini de öne çıkarmasıyla, Erdoğan, konuşmasında, Türkiye'nin dahil olmadığı bir Avrupa'nın asla güvenli olamayacağını ifade etmiştir. Erdoğan, bu bağlamda AB'ye yönelik sıcak yaklaşımlarına karşılık beklediklerini de vurgulamıştır. Türkiye lideri, ayrıca Balkanlar ve Güney Kafkasya gibi bölgelere yönelik politikalarını da kısaca izah etmiş ve Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalıcı bir barışın sağlanmasını talep ettiğini ilan etmiştir. Erdoğan, Ermenistan'la normalleşme sürecine devam ettiklerini belirtirken, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) yapısını da yeni bir bölgesel iş birliği modeli olarak örnek olarak sunmuştur. Erdoğan, ek olarak, ülkesinin Afrika'ya yönelik politikalarını kısaca anlattıktan sonra, "Yeniden Asya" girişiminden de söz etmiş ve ASEAN'la ilişkilerini gündeme getirmiştir. Erdoğan, Latin Amerika ve Karayipler ülkeleriyle ilişkilerini de kısaca anlatarak, tüm kıta ve bölgelere değinmeye çalışmıştır.

Konuşmasının sonlarında "iklim krizi"ne değinen 12. Türkiye Cumhurbaşkanı, bu konuda ciddi finansman sorunları yaşandığını, ancak Türkiye'nin -Avustralya ile iş birliği içinde- ev sahipliği yapacağı bu sene Antalya'da düzenlenecek COP-31 zirvesinde bu konuda önemli atılımlar sağlanacağını vurgulamıştır. Erdoğan, tüm liderleri Antalya'daki bu tarihi zirveye de davet etmiştir. İsraf ve tüketim kültürünü de eleştiren Türk lider, ülkelerinin gıda güvenliği konusunda her türlü çabaya destek olmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Erdoğan, Batı dünyasındaki İslamofobi konusuna da küresel bir sorun olarak değinmiş ve başörtüsü yasaklarını kadın özgürlüklerine yönelik bir saldırı olarak eleştirmiştir. Erdoğan, cinsiyetsizleştirme politikalarını da eleştirmiş ve "aile" kurumunun ve "çocukların korunması"nın önemine vurgu yapmıştır. Türk lider, ayrıca internetteki dezenformasyon olgusunu da dile getirmiş ve yapay zekâ konusunda uluslararası ortak bir hukuki çerçeve oluşturulması gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda BM'nin çalışmalarının hız kazanması gerektiğini ifade eden Erdoğan, bu konuşmasının birilerini rahatsız edebileceğini bildiğini, ancak kendisinin susmasıyla sorunların çözülmeyeceğini ve Türkiye gibi büyük bir devletin lideri olarak haksızlıklar karşısında asla susmayacağını söyleyerek konuşmasını alkışlar eşliğinde tamamlamıştır. 

Erdoğan'ın TürkEvi'ndeki Temasları

Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kurulu görüşmelerinin yanı sıra, Türkiye'nin New York'taki yeni diplomasi merkezi olan Türkevi'nde de çok sayıda devlet ve hükümet başkanıyla bir araya gelmiş ve birçok ikili görüşme gerçekleştirmiştir. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın görüştüğü liderler arasında Vietnam Devlet Başkanı To Lam, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Yunus Menfi (Muhammed el-Menfi), Kuveyt Veliaht Prensi Şeyh Sabah Halid el-Hamed es-Sabah, Kosova Başbakanı Albin Kurti, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Gürcistan Başbakanı İrakli Kobakhidze gibi isimler yer almaktadır. İlerleyen saatlerde, Erdoğan'ın, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve Irak Başbakanı Ali Zeydi gibi önemli isimlerle de görüşmesi bekleniyor. Erdoğan, ayrıca TürkEvi girişinde Türk vatandaşlarıyla da bir araya gelmiş ve burada çok iyi karşılanmıştır; bu durum, daha 9 yıl önce Türk Büyükelçiliği önünde yaşanan nahoş olaylar da düşünüldüğünde, Erdoğan ve Türkiye'nin ABD'de artan prestijine ve gücüne işaret etmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'a TürkEvi girişinde Türkiye vatandaşları yoğun ilgi ve sevgi gösterdi

Bu inanılmaz yoğun program, Türkiye'nin BM Genel Kurulu'nda verdiği ilkesel ve uluslararası mesajların yanı sıra, ikili ilişkilere de büyük önem verdiğini ve Ankara'nın son dönemde çok aktif bir diplomasi yürüttüğünü göstermiştir. Bunlar, Türkiye'nin bölgesel güce dönüşmesi yolunda doğru adımlar olmakla birlikte, içerideki ekonomik sorunlar ve hukuk devletinin aşınması nedeniyle vatandaşların devlete olan güveninin azalması, Türkiye'nin kapasitesini doğru kullanmasının önündeki ciddi engellerdir. Ankara, dış politikadaki bu başarıları taçlandırmak için önümüzdeki aylarda içeride de doğru adımları atmalıdır. "Terörsüz Türkiye" süreci, bu anlamda kritik bir eşiktir; zira 40 yıldır devam eden terör sorununu aşan Türkiye, bundan sonra her konuda çok daha ileri adımlar atabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın TürkEvi'nde ağırladığı liderlerden bazıları

Üst sıra: Vietnam Devlet Başkanı To Lam, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Yunus Menfi (Muhammed el-Menfi) ve Kuveyt Veliaht Prensi Şeyh Sabah Halid el-Hamed es-Sabah.

Alt sıra: Kosova Başbakanı Albin Kurti, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam ve Gürcistan Başbakanı İrakli Kobakhidze.

ABD ile Doğrudan Temaslar

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM Genel Kurulu için yaptığı ABD gezisi, Türk-Amerikan ilişkileri açısından da önemli gelişmelere sahne olmaktadır. Ziyaret kapsamında Erdoğan'ın ilerleyen saatlerde ABD Başkanı Donald Trump'la da bir araya gelmesi öngörülmektedir. İkilinin görüşmelerinde, Türk-Amerikan ilişkilerine dair birçok kritik konuların ele alınması beklenmektedir. 

Başkan Trump'la olası görüşmesi öncesinde "100 Yıllık Dostluk: Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri" etkinliğinde konuşan Erdoğan, Trump'la yakın dostluğunu ifade ettiği bu etkinlikte, yıllık ikili ticaret hacmi için hedefi 100 milyar dolar olarak belirlediğini açıklamıştır. Erdoğan, Washington'la savunma sanayisi ve enerji alanında da iş birliği yapmak istediklerini söylediği konuşmasında, ayrıca sivil havacılık ve yüksek teknoloji alanlarını yeni potansiyel iş birliği alanları olarak işaret etmiştir.

Tom Barack'ın açıklamaları

Ek olarak, 81. BM Genel Kurulu görüşmelerinin açılışında CNN Türk'e konuşan ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barack, Türk-Amerikan ilişkilerinin bazı sorunlara rağmen geleceğe yönelik büyük potansiyel taşıdığını belirterek, diplomatik müzakere süreçlerinin sürdüğünü ve her iki tarafın da bıkmadan usanmadan çalışmaya devam ettiğini söylemiş; Türk-Amerikan ilişkilerinin çok iyi bir seviyede olduğunu da özellikle vurgulamıştır. Türkiye'nin çok güçlü bir devlet olduğunun altını çizen Barack, Ankara ile iletişimi iyi tutmaya çalıştıklarını ve geleceğe yönelik çalışmalar yaptıklarını söylemiştir. Barack, Türkiye'nin CAATSA yaptırımları nedeniyle ABD'den F-35 yeni nesil savaş jetleri almasına engel olan Rus yapımı S-400'ler krizini de hatırlatmış ve ABD yönetimi ile ABD Kongresi'nin bu sorunu nasıl çözebileceği konusunda çalıştığını belirtmiştir. Amerikalı Büyükelçi, bu sorunun hayati nitelikte olmadığını da vurgulamış ve iki ülke liderinin kendi aralarında çok iyi bir ilişkiye sahip olduğunu belirtmiştir. Barack, Başkan Trump'ın Türkiye ile ilişkiler konusuna büyük önem verdiğini ve ilişkileri geliştirmek istediğini de ifade etmiştir. Amerikalı diplomat, Türkiye'nin yerli ve milli savunma sanayisini de överek, Türk İHA'larından ve KAAN projesinden söz etmiştir. Barack'ın ılımlı mesajları da, ilişkilerde son dönemde yaşanan yumuşamayı teyit etmektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 81. BM Genel Kurulu görüşmeleri için gittiği New York'taki temasları, Türkiye'nin çok boyutlu dış politikasının temel ilkelerini gözler önüne sermiştir: ABD ile yakın iş birliği içinde bölgesel bir güce dönüşmek için dış ilişkileri ve ekonomik adımları mümkün olduğunca çeşitlendirmek. Bu bağlamda Erdoğan, insancıl meseleleri öne çıkardığı Türkiye'nin ilkeli dış politikasında Filistin Sorunu ve Kıbrıs konusunu iki önemli ve temel dava olarak öne çıkarmakta; bu konulardaki haksızlıklara tahammül etmeyeceğini, ancak bu konularda ilerleme sağlanırsa uluslararası düzenin sürdürülmesi adına sorumlu davranmaya devam edeceğini vurgulamaktadır. Erdoğan'ın güçlü hitabeti ve duygusal konuşması ise, bu konuda iyi bilinen üstün yeteneğini bir kez daha gözler önüne sermiş ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde iyi bir izlenim bırakmıştır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Prof. Dr. Ozan Örmeci Tercüman İçin Yazdı: "Xi Cinping'in ABD Ziyareti Neyi Değiştirecek?"

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 22 Eylül 2026 tarihinde Tercüman.com haber portalı için Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping'in ABD'ye yapacağı ziyarete ilişkin kapsamlı bir analiz yazdı. Aşağıdaki linkten bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Xi Jinping’nin ABD ziyareti neyi değiştirecek? (Tercüman.com, 22.09.2026)

20 Eylül 2026 Pazar

Has the 'dicta blanda' model become more preferable to populist democracy, ending up in fascism?

In democratization theory, scholars often assume that expanding civil and democratic rights and giving people the chance to elect their leaders would eventually lead to a more democratic and peaceful society. Democratic Peace Theory extends this notion to state foreign policy, claiming that democracies pursue more peaceful foreign policies and are less likely to engage in war, especially with other democracies.

However, with the fall of Socialism and the inability of Liberalism to appeal to large masses, something strange is happening recently in democracies such as Israel, the United States (U.S.), and even some European countries. With increasing focus on ethnic/religious/sectarian identities, the Western democratic model has begun to transform into a right-wing populist tool to control society by elites. The unbearable transformation of "democratic" Israel into an expansionist state that does not refrain from committing genocide against civilians for security reasons, or Trumpist populism that openly discriminates against some people or institutions, are clear examples of the failure of the democratic model. There are many other examples of far-right parties in Europe which are running towards gaining governing power by using xenophobia, hatred towards migrants and minorities, etc. At this point, it is now legitimate to ask whether a "dicta blanda" could work better and lead to a more peaceful country than a populist democracy slipping into fascism?

"Dicta blanda," or "dictablanda," is a Comparative Politics term for a kind of "soft dictatorship" in which the government holds absolute or authoritarian power but chooses to preserve, restore, or tolerate certain civil liberties and political freedoms rather than destroy them entirely. The term is a Spanish pun that wordplays on "dictadura" (dictatorship). It replaces "dura" (hard) with "blanda" (soft) to convey flexibility and the role of freedoms compared with dictatorial regimes.

In such regimes, while the state maintains control primarily through structural regulation, political pragmatism, and negotiated consent rather than relying exclusively on military force or violent oppression, citizens are also granted selective basic rights, such as limited freedom of speech, assembly, or contested elections, even though the political system remains highly unequal or non-democratic. PRI regime in Mexico in the 20th century, the single-party regime in Atatürk's Türkiye in the 1920s and 1930s, and the General Dámaso Berenguer (1930–1931) period in Spain are some successful examples of the dicta blanda model, where the countries developed considerably despite the lack of democratic freedoms. The Chinese miracle under CCP (Chinese Communist Party) rule, or the current Xi Jinping regime, could also be added to that list despite structural and ideological differences.

The main advantage of dicta blanda against populist democracy is that it gives the state a chance to fix structural "big" problems. While electoral democracies force governments to think about the next election and keep them from solving their country's real problems, dicta blanda gives the ruler a chance to do things that help the nation and the country become stronger in the medium and long run, despite short-term problems. In short, "soft-authoritarian" regimes can be far more successful than populist democracies by prioritizing academia, the bureaucracy, and expertise in general. Conversely, democracies can descend into mediocrity, where leaders and parties—driven by electoral concerns—increasingly turn toward banal, simplistic, day-to-day political affairs and policies that fail to address structural problems.

Just think of Türkiye's great transformation under Mustafa Kemal Atatürk. Would it be possible to change the alphabet and give Muslim women the right to vote if this were asked of people? The same applies to the current Recep Tayyip Erdoğan regime trying to solve Türkiye's century-old Kurdish Problem. If some concrete steps are not taken now to disarm the PKK and give Kurds their basic rights despite populist opposition coming from secular Turkish nationalists, the Kurdish Question might dangerously escalate again in the future and cause the loss of another ten thousand citizens in addition to millions of dollars. The "Terror-Free Türkiye" (Terörsüz Türkiye) process alone shows why democracies can sometimes be less successful. The opposition, intent on ousting Erdoğan, opposes the resolution of a decades-old conflict that has claimed tens of thousands of lives—simply because they want to change the regime—and instead leans toward extreme nationalism. Just imagine: in a country that is a candidate for full European Union membership, the very act of speaking or teaching Kurdish remains a subject of debate.

Of course, my aim here is not to disparage democracy; however, implementing sweeping reforms and resolving structural issues is no easy task in democracies. Authoritarian models, provided they do not sacrifice individual freedoms, can resolve major political and sociological problems far more effectively because they can act swiftly and decisively. How democracies will overcome this challenge is undoubtedly a matter for experts to debate. Furthermore, the fact that democratic regimes are currently exhibiting peculiar symptoms in foreign policy—such as the U.S. desire to acquire Greenland from Denmark or Israel's expansionist policies—raises questions that require explanation and casts doubt on the validity of the Democratic Peace Theory. It is striking, indeed, that Israel and the U.S. are contending with Hamas, a group that rose to power through elections held in Gaza.

In short, although it is a speculative hypothesis, realities on the ground show that democracies do not perform very well and can lead people to extremist ideologies through populism. On the other hand, the efficiency of governance in authoritarian regimes leads us to think that democracy is just an illusion. Of course, democracy is real and necessary, but to protect democracy, states have to find ways to eliminate radical ideas. Otherwise, authoritarianism will prevail...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Arnavutluk'ta Bektaşi Devleti Projesi

 

2022 yılında Avrupa Birliği (AB) ile resmi üyelik müzakerelerini başlatan Arnavutluk, 2013 yılından beri ülkeyi yöneten Arnavutluk Sosyalist Partisi lideri Edi Rama önderliğinde ilginç icraatlar yapmaya devam etmektedir. Arnavutluk Başbakanı Rama, son dönemde dini hoşgörü adına önemli bir dönüm noktası kabul edilen Bektaşi Devleti projesini açıklayarak da adından söz ettirmiştir. Rama'nın ilk kez 2025 yılı başlarında duyurduğu proje, dini bir merkezi olmayan Bektaşilerin Arnavutluk'un başkenti Tiran'da Vatikan benzeri bir mikro-devlet kurmalarına olanak sağlamayı amaçlamaktadır. Bu yazıda, Arnavutluk'a dünya çapında ilgi ve destek uyandıran Bektaş Devleti projesi incelenecektir.

Arnavutluk haritası

Nüfusunun yüzde 70'inin (bu, elbette kağıt üzerinde bir oran olup, bu ülkede de -diğer ülkeler gibi- birçok insan dinle yoğun şekilde içli-dışlı değildir) Müslüman olduğu, ender (diğerleri Kosova ve Bosna Hersek'tir) Avrupalı Müslüman çoğunluklu devletlerden biri olan Arnavutluk, Freedom House'un değerlendirmesinde 69/100 puanla -Senegal'den sonra- dünyanın en demokratik Müslüman devletidir. Hâlâ "kısmen özgür" (partly free) kategorisinde olan Arnavutluk, puanını 69'dan 70'e çıkarması halinde "özgür" (free) devletler kategorisine girecek ve Senegal'den sonra bunu başaran ikinci Müslüman çoğunluklu devlet olacaktır. 

Edi Rama

Yaklaşık 2,75 milyon nüfusu olan Arnavutluk'un yüzde 70'lik Müslüman nüfusu içerisinde dikkat çeken bir grup ise Bektaşilerdir. Türkiye'de laikleşme reformları kapsamında alınan sert tedbirler nedeniyle 1920'lerin ikinci yarısında Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan Bektaşiler, Dünya Bektaşi Merkezi'nin çalışmaları doğrultusunda Arnavutluk'u merkez olarak seçmiş ve yoğun olarak bu ülkeye yerleşmişlerdir. Bilhassa Bektaşiliğin Babagan kolundan kişilerin yoğun olarak göç ettiği Arnavutluk'ta, halen toplam nüfusun yaklaşık yüzde 5'i, hatta bazı kaynaklara göre yüzde 10'u kendisini Bektaşi kökleri ve inancıyla tanımlamaktadır.

İşte bu durumu ve tarihsel köklerin farkında olan Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Dünya Bektaşi Merkezi ve Bektaşi dini liderlerinin talepleri uyarınca 2025 yılında açıkladığı projeyle, başkent Tiran'da Bektaşi tarikatı için Vatikan benzeri bir kutsal mini-devlet kurulacağını duyurmuştur. Proje için tasarlanan alan, halihazırda Tiran'da bulunan Dünya Bektaşi Merkez Dergâhı'nın bulunduğu yaklaşık 27 dönümlük (11 hektar) mevcut yerleşkedir. Bu projenin hiçbir şekilde Arnavutluk'un bölünmesi anlamına gelmeyeceğini savunan Rama ise, Bektaşilerin Arnavutluk'un kültürel yaşamının bir parçası olduğunu vurgulayarak, bu adımın dini özgürlükler kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş ve genelde tüm uluslararası camiadan övgüler almıştır. Devletin resmi adı İngilizce "Sovereign State of the Bektashi Order" olarak ifade edilirken, bunun Türkçe çevirisi de "Bektaşi Tarikatı Egemen Devleti" şeklindedir. 

Baba Mondi

Bektaşilerin dini lideri Baba Mondi de bu projeye destek vermekte ve polisi ve ordusu olmayan bir dini mikro-devlet kurarak, Türkiye ve İran gibi devletlerde çeşitli dini baskılara maruz kalan Bektaşilere sahip çıkmak istediklerini vurgulamıştır. Mondi, bu devletin kadınlara ve erkeklere yönelik herhangi bir kısıtlayıcı politikası (giyim-kuşan şartı, alkol kısıtlamaları vs.) olmadığının da garantisini vermiş ve 27 dönümlük mikro bir alanda kurulacak devletin dini hoşgörü ve dini özgürlüklerle ilgileneceğini ifade etmiştir. Hacı Baba Edmond Brahimaj adıyla da bilinen Mondi'nin açıklamaları, Başbakan Rama'nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki açıklamaları da düşünüldüğünde, Bektaşilerde büyük heyecan yaratmış; ancak henüz bu yönde somut adımlar atılamamıştır. Nitekim projenin hayata geçirilebilmesi için, bir yasa teklifinin hazırlanması ve bunun Arnavutluk meclisinden 2/3 çoğunlukla geçmesi gerekmektedir. Bu, aslında gayet mümkün gözükmekle birlikte, halen bu konuda hızlı hareket edilmediği de ortadadır. 

Hacı Bektaş-ı Veli geleneğinin temsilcileri olan Bektaşiler, Balkanlar'da yaygın Babaganlar ve Türkiye'deki Çelebiler adlı iki kol üzerinden halen oldukça yaygın ve örgütlü bir gruptur. Osmanlı döneminde özellikle Yeniçeri teşkilatı ile iç içe geçmiş olan Bektaşiler, zaman zaman devlete karşı isyan dönemlerinde baskı altına alınsa da, genelde dini özgürlük ve özerkliklerine İstanbul (Bab-ı Ali) tarafından izin verilmiş bir gruptur. Ancak Cumhuriyet'in ilanı doğrultusunda sekülerleşme ve tek tipleşme reformları nedeniyle zor durumda kalan Bektaşiler, bu nedenle çoğunlukla Balkanlar'a göç etmek zorunda kalmışlardır. 

Türkiye ile çok iyi ilişkileri olan Arnavutluk'un bu girişimi, bazı uzmanlara göre Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi desteğini alamamaktadır. Bunun sebebi ise, Bektaşiliğin Türkiye'deki Sünni doktrin yorumlarında kabul görmemesi ve bu tarz girişimlerin genelde Türkiye'de "emperyalizmin İslam'ı sulandırma girişimleri" olarak algılanmasıdır. Hatta Türkiye'deki Bektaşiler de bu girişime sıcak yaklaşmamaktadır. Nitekim Bektaşi Postnişini Ali Haydar Ercan Dedebaba’nın talimatıyla, Halifebaba Hacı Dursun Gümüşoğlu, Türkiye Bektaşileri adına yaptığı açıklamada, Arnavutluk’ta kurulması planlanan "Bektaşi Vatikan’ı”na tepki göstermiş ve geleneğe göre Bektaşi liderliğinin Türkiye sınırları içerisinde yaşaması gerektiğini vurgulamıştır.

Elbette bu projenin Bektaşi geleneğine ne ölçüde uygun olduğunu değerlendirmek bize düşmez; ancak dini özgürlükler, dini hoşgörülü, çoğulculuk ve demokrasi adına, kuşkusuz, Arnavutluk'un bu girişimi oldukça önemlidir. Zira herhangi bir devlet desteği alamayan sayıca çok yaygın olmayan dini gruplar (Yezidiler vs.), zamanla kaybolmaya yüz tutabilmektedir ki, bu da dünya kültürel mirası adına hazin bir gelişme olacaktır. Türkiye de, bunun inanç özgürlüğü temelinde bir girişim olduğuna kanaat getirirse, kuşkusuz bu projeye karşı çıkmayacaktır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Uluslararası Silah Ticaretinde Önemli Hamleler

 

Küresel ekonominin hızlı büyümediği; Çin Halk Cumhuriyeti ve diğer Avrasya/Asya ülkelerinin dünya ekonomisindeki paylarının hızla artması sebebiyle Batı dünyasındaki ekonomilerin durakladığı; ABD'nin Donald Trump yönetiminde ulusal çıkarlarını uluslararası sistemin esenliğinden önde tutmaya başladığı; Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze Savaşı ve ABD/İsrail-İran Savaşı gibi çatışmaların bölgesel güvenlik risklerini tetiklediği ve ideolojik olarak da birçok ülkede sağ/aşırı sağ hareketlerin/partilerin güçlendiği bir düzlemde, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında, uluslararası silah ticareti giderek artmaktadır. Öyle ki, SIPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) verilerine göre, uluslararası silah pazarı, 2025 yılında, Avrupa ve Ortadoğu'daki büyük çatışmaların yanı sıra tırmanan bölgesel gerilimlerin de etkisiyle 679 milyar dolarlık benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD), küresel silah ihracatı pazarının yüzde 42'sinden fazlasını elinde bulundurarak dünyanın önde gelen tedarikçisi konumunu korumaktadır. Güncel bir analizimde aktardığım üzere, bu konuda ABD'yi Rusya Federasyonu (Rusya), Fransa, Almanya, Çin, İtalya ve İsrail gibi ülkeler takip etmektedir. Son yıllarda ciddi atılım yapan Türkiye de, bu alanda ciddi bir ihracatçı ülke hâline dönüşmeye başlamış ve dünya sıralamasında 11. sırada yer almıştır. 

Bu noktada, Uluslararası İlişkiler disiplinin klasik hipotezi, "silahlanmanın arttığı dönemlerde savaş ve çatışma risklerinin de arttığı" şeklindedir. Bu duruma, Realizm akımında "güvenlik ikilemi" (security dilemma) adı verilir. Karşı tarafın güçlendiğinden endişe eden bir devlet, kendisi de giderek silahlanma ve güvenlik önlemlerini arttırma yoluna gider. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu durumu ünlü Rus yazar Anton Çehov'un oyunlarına referansla şu sözlerle açıklamıştır: "Eğer ilk perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa, takip eden sahnelerde o tüfek mutlaka patlamalıdır." Bu bağlamda, genel olarak silahlanmanın artması, barış adına olumsuz bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu noktada silahlanmanın niteliği de önemlidir; nitekim saldırıdan ziyade savunma amaçlı sistemlerin (saldırılara karşı koruma amacı güden hava savunma sistemleri vs.) yaygın ticareti, saldırıdan çok savunma odaklı hamleler şeklinde yorumlanabilir. Fakat saldırı silahlarının yoğun şekilde ticareti, özellikle yüksek risk bölgeleri için, jeopolitik açıdan oldukça risklidir. Nitekim bu bağlamda Rusya tehdidi ve NATO'nun "Lahey Taahhüdü" doğrultusunda Avrupalı devletler yeniden ciddi şekilde silahlanmaya başlarken, dünya genelinde de Ukrayna, Suudi Arabistan, Hindistan, Pakistan ve Katar gibi devletlerin çok yoğun askeri harcamalar yapmaları dikkat çekmektedir

Bu bağlamda, bu yazıda, yakın dönemde yapılan bazı önemli silah anlaşmalarını okurlarımız için özetleyeceğim...

Suudi Arabistan'ın F-35 Tedariki: ABD Dışişleri Bakanlığı, Suudi Arabistan'a 48 adet Lockheed Martin F-35 Lightning II savaş uçağı ve 49 adet Pratt & Whitney motorunun satışını öngören, 24,3 milyar dolar değerindeki devasa bir anlaşmayı geçtiğimiz gün onaylamıştır. Suudi Arabistan'ın İran kaynaklı tehditlere karşı koymak amacıyla yıllardır talep ettiği bu hayalet uçakların tedariki, bölgedeki askeri dengede önemli bir değişime işaret etmektedir. Kuşkusuz, Suudi Arabistan'ın henüz yayılmacı bir hedefi olmasa da, Türkiye ve Pakistan ile yakın zamanda Mekke İttifakı'nı kuran bu güçlü devletin ilerleyen yıllarda daha iddialı bir bölgesel güce dönüşmesi -özellikle Veliaht Prens Muhammed bin Salman liderliğinde- mümkün görünmektedir. 

Suudi Arabistan'a Mühimmat ve Zırh Paketleri: ABD, F-35'lerin yanı sıra, Suudi Arabistan'la, (Boeing ile sözleşmesi yapılan) 10.000'den fazla JDAM-ER güdüm kiti ve bombanın satışına (5 milyar dolar) ve Honeywell Aerospace tarafından yürütülen tank motorlarına ilişkin bir anlaşmaya (750 milyon dolar) da onay vermiştir

İsrail'in Hava Savunma ve Havacılık Sektöründe Büyük Artış: Devam eden çatışmalar ve bölgesel füze tehditlerinin etkisiyle İsrail'in silah ihracatı, tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 14,8 milyar dolara ulaşmıştır ki, bu artışta Rafael ve Elbit Systems gibi üreticilerin sunduğu insansız hava aracı (İHA) karşıtı teknolojilere ve gelişmiş hava savunma sistemlerine yönelik yoğun küresel ve yerel talebin büyük payı bulunmaktadır. Aynı dönemde, İsrail, AH-64E Apache helikopterlerine yönelik süregelen ABD tedariklerinin yanı sıra, 5.000 adede kadar Küçük Çaplı Bomba (SDB) tedariki için Boeing ile 298 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştır. 

Güney Kore'nin "Mega-Anlaşmalar" Serisi (2025-2026): Asya'nın güçlü devletlerinden Güney Kore; Hanwha Aerospace ve Hyundai Rotem gibi devleri vasıtasıyla tank (K2), obüs (K9) ve savaş uçağı (FA-50) alanında özellikle Doğu Avrupa (Polonya, Romanya) ve Ortadoğu ülkeleriyle milyarlarca dolarlık mega kontratlar imzalamaya devam ederek küresel pazar payını hızla büyütmektedir.

Yunanistan'a İsrail'den "Aşil Kalkanı": Komşusu Türkiye karşısında sürekli bir güvenlik bunalımı yaşayan Yunanistan, son yıllarda Ankara ile ilişkileri bozulan İsrail ile 31 Ağustos 2026'da Tel Aviv'de "Aşil Kalkanı" (Achilles Shield) adı verilen çok katmanlı hava savunma sistemi ağının kurulması için yaklaşık 3 milyar avro değerinde resmi bir anlaşma imzalamıştır. 3,1 milyar avroya kadar ulaşması beklenen bu devasa tedarik projesi, Yunanistan'ın hem adalardaki, hem de anakaradaki askeri tesislerini korumayı amaçlamaktadır. Daha çok savunma niteliğindeki bu anlaşmaya karşın, Atina'nın Fransa'dan Rafale jetleri, ABD'den F-35'ler alması ve deniz kuvvetlerini güçlendirmek adına da yine Fransa'dan Belharra sınıfı fırkateynler ithal etmesi, bu ülkenin Miçotakis döneminde kristalize olan iddialı hedeflerini göstermektedir. 

Tüm bu gelişmeler, sol ve liberal siyasetlerin farklı ülkelerde hâkim olmaya başlamaması hâlinde, yakın gelecekte dünyanın yaşanılmaz bir yer hâline gelebileceğini ve yeni büyük çatışmaların yaşanabileceğini göstermektedir. Halkların bu konuyu kanıksamaları, yakın bir gelecekte dünyayı yeni bölgesel savaşlar, hatta Üçüncü Dünya Savaşı ile karşı karşıya bırakabilir. Dileğimiz, dünyada barış ve demokrasinin hâkim olmasıdır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ