27 Temmuz 2026 Pazartesi

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Temasları Başlıyor

 

Giriş

Görev süresinin son yılındaki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Portekizli siyasetçi Antonio Guterres, Genel Sekreter olmasının ardından 2017 yılında ciddi mesai harcadığı (hatta Guterres Çerçevesi de o dönemden kalmadır), ancak Nikos Anastasiades-Mustafa Akıncı ikilisi döneminde Crans-Montana'da çöken Kıbrıs müzakerelerini, adada son aylarda yaşanan gelişmeler temelinde, Nikos Hristodulidis-Tufan Erhürman ikilisiyle yeniden canlandırmak amacıyla, bugün itibarıyla 3 günlük Kıbrıs gezisine başlamıştır. 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek ziyaretinde, BM Genel Sekreteri, adanın her iki yakasındaki liderlerle görüşecektir. Dahası, 16 yıl sonra bir BM Genel Sekreteri'nin (en son, önceki BM Genel Sekreteri olan Güney Koreli Ban-ki-moon, 2010 yılında adayı ziyaret etmişti) Kıbrıs'ı ziyaret etmesi, uluslararası hukuk ve BM sisteminin tartışmalı hale geldiği bir dönemde son derece olumlu ve önemli bir mesajdır.

Arka Plan

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) ekibi ve şahsi olarak, Kıbrıslı Türklerin dünyadan izole durumlarını düzeltebilmek adına en fazla yer verdiğim konulardan biri olan Kıbrıs Sorunu bağlamında, son birkaç yılda gelişen diyalogsuzluk ve "iki devletlilik" yaklaşımının değişmesi, 2025 yılı Ekim ayında yapılacan Cumhurbaşkanlığı seçimini, adada federal çözüm yanlısı sosyal demokrat Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin (CTP) adayı hukukçu Dr. Tufan Erhürman'ın kazanmasıyla mümkün olmuştur. Erhürman'ın seçim kampanyasında söz verdiği şekilde, bazı ön şartlar temelinde Kıbrıslı Rumlarla müzakerelere ve federatif çözüme hazır olduğunu belirtmesi, Kıbrıslı Rumlarda ve Avrupa Birliği (AB) çevrelerinde heyecan yaratmış ve müzakerelerin yeniden başlayabileceği bir dönemin sinyallerini vermiştir.

Önceki KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar döneminde benimsenen "iki devletlilik" yaklaşımının Ankara tarafından desteklenmeye devam etmesi nedeniyle başlarda cılız kalan girişimler, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'a atadığı özel temsilcisi Kolombiya eski Dışişleri Bakanı Maria Angela Holguin'in temaslarıyla ise daha ciddi bir aşamaya ulaşmış; Holguin'in görüşmeleri temelinde çözümün parametreleri dahi ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu nedenle, her ne kadar Ankara'nın tavrı halen isteksiz olsa da, AB'nin gelişmeleri çok ciddiye alarak Raffaele Fitto'yu yeni temsilci olarak atadığı Kıbrıs'ta sorunun çözümü konusunda ciddi bir ivme yakalandığını belirtmek gerekir.

BM Genel Sekreteri Kıbrıs'ta

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in yıl sonunda sona erecek BM Genel Sekreterliğinin son aylarında son bir gayretle yeniden başlatmaya çalıştığı Kıbrıs müzakereleri, Guterres'in adaya ziyaretiyle yeni bir aşamaya taşınacaktır. 27-29 Temmuz 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ziyaret kapsamında, BM Genel Sekreteri, Kıbrıs Türk tarafının lideri Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve Kıbrıs Rum yönetimi lideri Nikos Hristodulidis ile makamlarında ayrı ayrı bir araya gelecektir. Guterres, her iki lideri, Çarşamba günü, Lefkoşa ara bölgede bulunan BM İyi Niyet Misyonu Ofisi'nde ilk kez üçlü bir toplantıda buluşturacaktır. Toplantının ardından bir basın toplantısı da düzenlenecektir. Program dahilinde ayrıca adadaki çeşitli sivil toplum kuruluşları, iki toplumlu teknik komite üyeleri ve Kayıp Şahıslar Komitesi Antropoloji Laboratuvarı da ziyaret edilecektir. Guterres'e, ziyaretinde, BM Siyasi ve Barış İnşası İşlerinden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Barış Operasyonlarından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Jean-Pierre Lacroix ve Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín eşlik etmektedir. 

Ziyaretin Kıbrıs Rum fanatikler tarafından eleştirilen boyutu, Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmayan KKTC'nin Cumhurbaşkanı'nın da ziyaret edilecek olmasıdır. Bu, BM'nin KKTC'nin ve Kıbrıslı Türklerin mücadelesine saygı duyduğunu gösteren sembolik bir adımdır ve BM'nin soruna bakışının sıradan bir "işgal" olmadığını göstermesi açısından da önemlidir. Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rum fanatikler ve Yunan faşistlerinin saldırıları karşısında başlattıkları varoluş mücadeleleri sonucunda, Türkiye'nin de askeri, siyasi ve ekonomik desteğiyle, bağımsız bir devlet kurmuş ve bu devletlerini tanıtmak veya federasyona dönmek yoluyla dünyada da tanınmaya çalışmaktadırlar. Bu, bir çelişki değil, aynı amaca hizmet eden iki farklı yöntemdir. 

Kıbrıs basınında yazılanlara bakılınca, Guterres'in önünde iki farklı senaryonun olduğu ve federal çözüm noktasında bunun bir "son" girişim olabileceği düşünülmektedir. Örneğin, Fileleftheros gazetesine göre; Guterres, görev süresi sona ermeden önce, başarı ihtimali bulunması halinde a-) yeni bir gayriresmi genişletilmiş 5+1 konferansı (adadaki iki taraf ve 3 garantör devlet olan Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan) düzenlemeyi ve müzakereleri olgunlaştırmayı hedeflemekte; ancak bunun mümkün olmaması durumunda (b) Kıbrıs dosyasını halefine devretmeden önce Eylül ayında BM Genel Kurulu çerçevesinde taraflarla temaslarını sürdürmeyi planlamaktadır.

Tarafların Pozisyonları

Türkiye, bu konuda şimdilik karışık sinyaller vermektedir ki, aslında içerideki tepkiler nedeniyle bu da doğaldır. Türkiye siyasi eliti (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve KKTC'den sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz), bir yandan "iki devletlilik" mesajları vererek iç kamuoyu ve KKTC'deki Türkiye yanlısı milliyetçi çevrelere destek olurken, bir yandan da müzakerelere engel oluyor ve "adayı zorla işgal ediyor" görüntüsü vermemek adına uluslararası temaslarda ve toplantılarda dengeli açıklamalar yapmaktadır.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ve Yunanistan ise müzakerelerin Crans-Montana'da kaldığı yerden devam etmesini ve Türk tarafının adadan askerî olarak çekilerek Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyesi bağımsız bir federasyon olarak yoluna devam etmesini talep etmektedir. Son dönemde AB'den de destek mesajları alan Güney Lefkoşa, bu sayede sorunu hızlıca çözmeyi ummaktadır. 

Uluslararası toplum ise, Kıbrıs'taki çözüm girişimlerine destek vermesine karşın, İran, Yemen ve Ukrayna gibi daha acil konular nedeniyle Kıbrıs'taki duruma o kadar da ilgili değildir. AB'ye duyulan tepkilerin de etkisiyle, hatta bu konuda Üçüncü Dünya'dan Türkiye ve KKTC'ye el altından verilen destekler de söz konusudur. Ancak elbette, uluslararası hukuk gereği, hiçbir devlet henüz KKTC'yi tanımaya yanaşmamaktadır. 

Değerlendirme

Nesnel bir değerlendirme yapıldığında, Jack Straw ve Lord Sharkey gibi önemli Britanyalı siyasetçilerin de daima altını çizdikleri üzere, Kıbrıs müzakereleri 60 küsur yıldır Kıbrıslı Rumların tavrı nedeniyle bir sonuca ulaşamamış ve "statüko" en iyi durum olmayı sürdürmüştür. Ancak kabul etmek gerekir ki, statükodan zararlı çıkan Kıbrıslı Türklerdir ve her geçen gün uluslararası toplumdan ve ekonomiden daha da izole olmaktadırlar. Dahası, devletin tanınmamışlığı nedeniyle adanın kuzeyinde gelişen devasa illegal sektörler (fuhuş, kayıtdışı bahis) ve suç örgütleri, burada yaşayan Türk nüfusa hayatı dar etmekte ve masum insanları zor koşullara itmektedir. Bu nedenle, Kıbrıslı Türkleri destekleyen bir kişinin müzakerelere karşı çıkması beklenmemelidir.

Bunun yanında, kabul etmek gerekir ki, garantör devlet olan Türkiye'nin kaygıları ve istekleri bir ölçüde giderilmeden müspet bir netice elde etmek de gerçekçi değildir. Ankara, AB ile üyelik süreci tıkanmasına karşın, Batı güvenliği ve özellikle de Avrupa güvenliği konusunda halen çok ciddi kartlara sahiptir. Başta Akdeniz'deki kayıtdışı göç ve suçla mücadele olmak üzere, Rusya, İran ve köktendinci terör örgütleriyle mücadele gibi konularda, Ankara, yalnızca Brüksel (AB) değil, Washington (ABD) ile ilişkilerinde de son NATO Zirvesi'nde de görüldüğü üzere çok etkili bir devlettir. Bu nedenle, BM ve AB'nin Türkiye'yi nasıl ikna edebilecekleri konusunda daha kapsamlı ve gerçekçi planlar geliştirmeleri gerekir. NATO ve AB garantileri ve gevşek federasyonda fiili iki devlet gibi öneriler yapıcı olmasına karşın, Türkiye'nin geçmişteki olaylar temelinde bazı garantiler almadan adayı terk etmesi bence ihtimal dahilinde değildir. Dahası, ülkedeki milliyetçi/İslamcı kamuoyu ve militarist çevrelerin bu konuda hukuk tanımayan bakışlarını aşmak da kolay olmayacaktır. 

Son olarak, Türkiye kamuoyu da şunu artık anlamalıdır ki, uluslararası hukuk ve BM düzeninin zayıfladığı bir dönemden geçilse de, artık bir ülkenin topraklarını hukuken geçerli olmayan bir şekilde elde tutmak kolay değildir. Türk Cumhuriyetlerinin son dönemde Güney Kıbrıs'a Büyükelçi atamaya başlamaları Ankara'nın anlaması gereken acil bir duruma işaret etmektedir. Kıbrıslı Türklerin rekor oyla federasyon yanlısı Tufan Erhürman'ı seçmeleri de, aslında Türkiye'ye soydaşları tarafından verilmiş önemli bir mesajdır. Kıbrıs Sorunu konusunda, statüko, Kıbrıslı Türklerin lehine değildir ve asla kabul edilemez.  Bu nedenle, Türkiye, KKTC konusunda daha kapsamlı ve gerçekçi politikalar geliştirmelidir. Bunun olması için de, "federasyon" seçeneğinin son kez zorlanması ve bunun Kıbrıslı Rumlar nedeniyle gerçekleşemediğinin tüm dünyaya gösterilmesi gerekmektedir. Bu seçenek kadük kalırsa ise, işte o zaman KKTC'nin tanıtılması ve AB ile ilişkilerde tüm risklerin göze alınarak iplerin atılması yolunda ciddi bir seferberlik başlatılabilir. 

Sonuç

Sonuç olarak, bence BM Genel Sekreteri Guterres'in 3 günlük tarihi Kıbrıs ziyaretinin bir diplomatik ve turistik etkinlik olarak kalmaması ve Kıbrıs Sorunu'nun çözümü konusunda ilerleme kaydedilmesi hususunda samimi bir çaba gösterilmelidir. Bu çabalar, diliyorum ki Kıbrıslı Türkleri günün birinde bir devlet sahibi yapacaktır. Türk Devleti olarak diğer Türkleri desteklemek devletimize de en yakışan tutumdur...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

24 Temmuz 2026 Cuma

Özgür Özel et les dissidents du CHP forment le « nouveau parti »

 

Suite à la décision judiciaire controversée ordonnant la réintégration de l'ancien président Kemal Kılıçdaroğlu à la tête du parti, Özgür Özel, huitième président du CHP (Parti républicain du peuple), qui tentait d'imposer la tenue d'un congrès, a démissionné du parti qu'il considérait comme sa « maison paternelle » (baba ocağı) après l'échec de ses efforts. À ce jour, Özgür Özel a déposé les formalités nécessaires à la création d'un nouveau parti politique, le « Nouveau Parti » (Yeni Parti). Face aux obstacles juridiques potentiels susceptibles d’entraver la création de ce nouveau parti, Özgür Özel et son équipe envisagent également de fonder un parti alternatif, le « Parti du changement » (Değişim Partisi).

Aujourd'hui, 24 juillet 2026, Özgür Özel, ancien président du CHP et figure montante de la gauche modérée qui a mené son parti à la victoire aux élections locales de 2024, a démissionné du CHP, accompagné de 90 autres députés. Plus tard dans la journée, après avoir quitté le CHP, dont il était membre depuis 34 ans, Özgür Özel a signé la pétition de création du Nouveau Parti, sur lequel il travaillait depuis quelque temps. Le Nouveau Parti (Yeni Parti), qui disposera de 91 sièges à la Grande Assemblée nationale de Turquie dès sa création, est ainsi devenu le principal parti d'opposition du pays. Yüksel Taşkın, député CHP d'Izmir, a annoncé que 94 députés rejoindraient le nouveau parti, ce qui devrait réduire le nombre de sièges du CHP au Parlement à 41.

En annonçant la fondation du parti par ces mots : « Puisse-t-elle être bénéfique à la patrie, à la nation, à notre parti et à nous tous » (Vatana, millete, partimize, hepimize hayırlı olsun), Özel a affiché une image de calme et de détermination. Suite à cette annonce, le nombre d'adhérents du CHP aurait diminué, passant d'environ 2 millions à 1,8 million en raison de récentes démissions. Ce nombre pourrait même tomber à 1 million dans les prochains jours. En effet, les membres du parti qui estiment que, sous la direction de Kemal Kılıçdaroğlu, le parti ne s'oppose pas efficacement à l'AKP et au président Recep Tayyip Erdoğan pourraient démissionner rapidement via le système d'administration électronique (E-Devlet) et envisager de rejoindre un nouveau parti.

Les premières ébauches du logo du nouveau parti, apparues sur les réseaux sociaux, présentent un titre inscrit sur fond blanc. Il semblerait qu'une amulette contre le mauvais œil y figure également. Toutefois, l'institutionnalisation et l'organisation du parti prendront encore plusieurs mois, et, dans le meilleur des cas, il ne pourra participer aux élections qu'à partir de mi-2027. Dans ce contexte, la possibilité que le président Erdoğan et le Parti AK convoquent des élections anticipées doit être prise en compte. Bien qu'aucun climat électoral ne règne actuellement dans le pays, il ne faut pas exclure l'hypothèse d'une avancement du scrutin par le gouvernement, par crainte d'un succès important pour Özgür Özel et le Nouveau Parti.

En conclusion, bien que ces développements ne soient pas surprenants compte tenu de la structure extrêmement centralisée et puissante du régime en Turquie, qui a même commencé à influencer l'opposition, je crois qu'une nouvelle unification du centre-gauche est tout à fait possible dans les années à venir. Cependant, d'ici là, il semble qu'une nouvelle période transitoire ait commencé, durant laquelle le CHP jouera un rôle mineur et le Nouveau Parti un rôle plus important au sein du centre-gauche.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Özgür Özel and CHP Dissidents Are Forming The 'New Party'

 

After the controversial court order for the reinstatement of the former chairman, Kemal Kılıçdaroğlu, as the party leader (chairman), Özgür Özel, the 8th chairman of the CHP (Republican People's Party), who had been trying to force the party to hold a congress, resigned from the party he called his "father's house" (baba ocağı) when his efforts failed. As of today, Özgür Özel has submitted the necessary applications to establish a new political party named the "New Party" (Yeni Parti). Due to possible legal barriers against the New Party, Özel and his team would also establish an alternative political party entitled "Change Party" (Değişim Partisi).

The logo of the New Party (Yeni Parti)

Today, July 24, 2026, former CHP chairman and young center-left political figure who led CHP to victory in the 2024 local elections, Özgür Özel, together with 90 other members of parliament from his former party, resigned from the CHP. Later in the day, Özgür Özel, following his resignation from the CHP, of which he had been a member for 34 years, signed the founding petition of the New Party, which he had been working on for some time. Thus, the New Party, which will have 91 seats in the Grand National Assembly of Turkey as soon as it is established, became Türkiye's new main opposition party. CHP İzmir MP Yüksel Taşkın announced that the number of MPs who will switch to the new party has reached 94, meaning that the CHP's number of seats in parliament is expected to fall to 41.

Announcing the party's founding with the words "May it be beneficial to the homeland, the nation, to our party, and all of us" (Vatana, millete, partimize, hepimize hayırlı olsun), Özel presented a very calm and determined image. Following this news, it is stated that the number of CHP members has decreased from approximately 2 million to 1.8 million due to recent resignations. This number may fall to even 1 million in the coming days. This is because party members who believe that the party, under Kemal Kılıçdaroğlu's leadership, is not effectively opposing the AK Parti/AKP and President Recep Tayyip Erdoğan may quickly resign through the E-Government (E-Devlet) system and consider registering with a new party.

The first logo drafts of the new party that surfaced on social media show a title written on a white background, and it is claimed that an evil eye amulet may also be included in the logo. However, the party's institutionalization and organization will take several more months, and in the best-case scenario, the party will be able to participate in elections from mid-2027 onwards. In such an environment, the possibility of President Erdoğan and the AK Parti holding snap elections should also be taken into account. Although there is no election atmosphere in the country at the moment, I believe the possibility of the government bringing the elections forward, fearing a possible major success for Özgür Özel and the New Party, should not be dismissed.

In conclusion, while these developments are not surprising given the extremely centralized and powerful structure of the regime in Türkiye, which has even begun to shape the opposition, I believe a new unification of the center-left is quite possible in the coming years. However, until then, it seems that a new interim period has begun in which the CHP will be a minor actor and the New Party a larger one within the center-left.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Başkan Trump'tan Suudi Nükleer Programına Yeşil Işık

Ortadoğu'daki birçok politikasını İsrail'in güvenliği ve bu bağlamda bu devleti tanımayan İran İslam Cumhuriyeti'nin son aşamaya ulaşan nükleer programını sonlandırmak için yapan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), ilginçtir ki İsrail'i resmen tanımamasına karşın bu devletle çeşitli düzeylerde ilişkiler tesis eden Suudi Arabistan'ın nükleer programı konusunda tarihi bir anlaşmaya imza attı. Bu yazıda, Başkan Trump'ın onayıyla hız kazanması muhtemel Suudi Arabistan nükleer programını mercek altına alacağım.

Prestijli gazete WSJ 'nin güncel (21 Temmuz 2026) bir haberine göre, 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu'daki kadim Amerikan müttefiklerinden biri olan, ancak radikal İslam akımı nedeniyle Batı dünyasında riskli görülen Suudi Arabistan Krallığı'na sivil bir nükleer program kazandıracak ve potansiyel olarak Krallık topraklarında uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin önünü açacaktır. Başkan Trump'ın resmen onayladığı ve 30 yıl sürecek bu yeni anlaşmanın değerinin on milyarlarca doları bulacağı tahmin edilmektedir. Dahası, anlaşmanın nükleer silah yapımına ilişkin güvenlik hükümleri içermediği belirtilmektedir. Anlaşma, diğer yabancı rakipleri devre dışı bırakırken, Amerikan şirketlerine Suudi Arabistan'ın nükleer altyapısının geliştirilmesinde merkezi bir rol verilmesini amaçlamaktadır. Bu şekilde, Şahlık dönemi İran'ına benzer şekilde, ABD, bölgede Suudi nükleer gücünün oluşmasına izin vermekte, hatta buna bizzet destek olmaktadır. Bu da, Suudi Arabistan'ın bölgesel jeopolitik hedeflerine dair herhangi bir şüphe duyulmadığının somut bir göstergesidir.

Bu bağlamda, muhtemeldir ki, Başkan Trump, bu anlaşma karşılığında Suudi Arabistan'ın İsrail'le ilişkilerini Abraham Anlaşmaları'na katılarak normalleştirmesini de talep edebilir. Hatırlanacak olursa, benim yıllar öncesinde öngördüğüm bu husus, 2023 yılında hakikaten de gerçeğe dönüşmek üzereyken, o dönemde yaşanan beklenmedik 7 Ekim 2023 Hamas terör saldırısı nedeniyle İsrail'in uygulamaya başladığı aşırıcı politikalar ve Suudi Arabistan'ın Filistin Devleti'nin tanınması konusundaki ısrarı nedeniyle süreç askıya alınmıştı. Ancak bu süreçte İsrail'le ilişkilerini soğutmasına rağmen ABD ile yakın temaslarını sürdüren Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman, ülkesinin Batı yönelimini geliştirmeye devam etti ve Başkan Trump tarafından iyi bir müttefik olarak algılandı. Bu nedenle, İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'daki şiddet politikalarını sonlandırması ve Filistin Devleti'nin kurulmasına izin vermesi halinde, Riyad'ın da Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) benzer şekilde İsrail'i resmen tanıma yoluna girmesi ve Abraham Anlaşmaları'na katılması bence ihtimaller arasındadır. Bunun sebebi, ABD ve İsrail'in öncelikli güvenlik riski algılamasında İran'ın çok ağır basması ve bu yıl yaşanan ve hâlen kısmen devam da eden savaşta İran rejiminin yıkılmamış olmasıdır. Ayrıca son dönemde İsrail iç siyasetinde, İran'ın ardından hedef tahtasına oturtulacak ülkeler olarak Katar ve Türkiye'nin isimlerinin ön planda olduğunu ve Suudi Arabistan'a yönelik ılımlı bir yaklaşımın ortaya çıktığını da belirtmek gerekir.

Sonsöz olarak, dileğimiz bölgede ve dünyada hiçbir devletin nükleer silahlara erişememesidir. Ancak nükleer silahlanma bölge ülkeleri arasında bir yarışa dönüşecekse, kuşkusuz Türkiye'nin de bu sürecin dışında kalması beklenmemelidir. Zira tüm demokratik eksikliklerine rağmen, Türkiye, bölgedeki en Batılı rejim olmayı sürdürmektedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Le principal chef de l'opposition turque, Özgür Özel, a annoncé la création d'un nouveau parti politique

 

Suite à une décision judiciaire controversée rétablissant Kemal Kılıçdaroğlu à la tête du parti et à de fréquentes actions en justice intentées contre des municipalités dirigées par le parti, le CHP (Parti républicain du peuple), le plus ancien parti politique de Turquie, laïque, est aujourd'hui confronté à une profonde division. Cet article résume les derniers développements au sein du principal parti d'opposition turc.

Le huitième président du parti, Özgür Özel (52 ans), qui, grâce à son énergie inépuisable et à son dynamisme inattendu, a mené le CHP au rang de première force politique lors des élections locales de 2024, est contraint de quitter le parti avec ses amis et sympathisants. Ceci s'explique par le fait que le septième président du parti, Kemal Kılıçdaroğlu (78 ans), battu à plusieurs reprises par le parti au pouvoir l'AKP (AK Parti) (depuis 2002) et par le président turc Recep Tayyip Erdoğan (depuis 2014), notamment lors de l'élection présidentielle décisive de 2023, organisée à l'occasion du centenaire de la République de Turquie, refuse de convoquer un congrès et de laisser les membres et les délégués du parti choisir son dirigeant. Dans ce contexte, pris en étau entre un État autoritaire qui cherche à venger la période pré-AKP/pré-Erdoğan, s'en prenant au CHP et à l'élite laïque, et une direction du parti affaiblie et usée, collaborant avec le gouvernement, Özel et son équipe n'ont d'autre choix que de former un nouveau bloc de centre capable d'unifier les différentes composantes de l'opposition.

L'annonce a été faite hier par Özgür Özel lui-même lors de la réunion du groupe parlementaire du parti. Cette décision, largement anticipée, représente le plus grand défi jamais lancé au Parti républicain du peuple (CHP), fondé il y a plus d'un siècle par Mustafa Kemal Atatürk, père fondateur de la Turquie moderne. La plupart des électeurs et des parlementaires du CHP devraient suivre Özel au sein de ce nouveau parti, dont le nom n'a pas encore été dévoilé, à la suite d'une décision de justice rendue en mai dernier, qui l'a destitué de son poste de président en annulant le congrès du parti prévu pour 2023. Özel et les principaux membres du CHP affirment que les actions judiciaires menées contre l'opposition sont motivées par une logique purement politique et que les conditions démocratiques ne sont plus réunies dans le pays. Les critiques d'Özel s'appuient sur l'arrestation, en mars 2025, du candidat du parti à la présidentielle et maire d'Istanbul, Ekrem İmamoğlu, soupçonné de corruption, d'extorsion, de pots-de-vin, de blanchiment d'argent, d'espionnage et de soutien au terrorisme, notamment au PKK. Les accusations portées contre le parti ne se sont pas limitées à İmamoğlu, et de nombreux autres responsables municipaux ont également été arrêtés pour corruption ces derniers mois.

Dans son discours enflammé d'hier, 21 juillet 2026, Özel a annoncé sa démission du parti pour prendre la tête de l'opposition. « Aujourd'hui, nous sommes au bord d'un adieu douloureux, devenu inévitable. Cependant, nous voulons partager avec le peuple l'espoir d'un nouveau départ. », a déclaré Özel devant plus de 80 députés du CHP, sous les applaudissements nourris de l'élite du parti. « Nous bâtissons notre nouveau parti en posant la première pierre avec les députés élus par la nation », a-t-il affirmé, avant de conclure : « Ce sont les premiers pas résolus vers la gouvernance de la Turquie. »

L'intention d'Özel de créer un nouveau parti politique semble tout à fait plausible, car la direction actuelle du CHP ne représente pas le défi au gouvernement que l'on attendrait d'un véritable régime démocratique. Cependant, pour évaluer objectivement la situation, il faut admettre que la tâche d'Özel et de ses alliés s'annonce extrêmement difficile, car le président Erdoğan est un fin stratège politique qui utilise la position géopolitique et les atouts de son pays pour consolider son pouvoir. Comme l'a démontré le dernier sommet de l'OTAN à Ankara au début du mois, le président turc Recep Tayyip Erdoğan maintient son emprise sur le pouvoir grâce à diverses tactiques et instruments. En effet, tandis que le recul démocratique et les difficultés économiques éloignent les électeurs du parti au pouvoir, Erdoğan instrumentalise des causes islamiques (conflit israélo-palestinien) et nationalistes (problème chypriote) pour mobiliser l'électorat de droite. De plus, Erdoğan bénéficie d'un soutien indéfectible de Washington et du président américain Donald Trump lui-même, tandis que l'Union européenne (UE), plus préoccupée, privilégie pour l'instant le statu quo plutôt que l'aventurisme. Par ailleurs, avec son initiative « Turquie sans terrorisme » (Terörsüz Türkiye), le président Erdoğan tente de se concilier les électeurs kurdes en contraignant le PKK à déposer les armes en échange de la libération de son chef emprisonné, Abdullah Öcalan, et de l'octroi de certains droits culturels aux Kurdes.

En conclusion, bien qu'Özgür Özel ait pleinement le droit et la motivation de créer un véritable parti d'opposition compte tenu de la passivité de la direction actuelle du CHP, sa tâche s'annonce extrêmement difficile dans un contexte de montée en puissance des régimes autoritaires et sécuritaires à l'échelle mondiale. Illustré par le succès du modèle de leadership autoritaire aux États-Unis (Donald Trump), en Russie (Vladimir Poutine) et en Chine (Xi Jinping), l'autoritarisme gagne du terrain dans la plupart des régions du monde. Certes, un contrecoup se produira tôt ou tard et les régimes démocratiques recommenceront à se répandre à travers le monde, mais il est très difficile de prédire quand la situation reviendra à la normale en Turquie et dans le monde.

En conclusion, nous espérons que la Turquie consolidera sa démocratie et fera bientôt la paix avec son peuple.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ