Kishore Mahbubani (1948-), Singapurlu ünlü bir diplomat ve akademisyendir. Hint asıllı bir aileden gelen Mahbubani, ülkesi Singapur’da uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir diplomat olarak çalışmış ve ülkesi adına Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği gibi üst düzey görevlerde bulunmuştur. Mahbubani, Ocak 2001-Mayıs 2002 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevini de yürütmüştür. Diplomatlığı süresince akademik kariyerine de devam eden Mahbubani, Singapur Ulusal Üniversitesi’ne (National University of Singapore) bağlı Lee Kuan Yew Okulu’nda (Lee Kuan Yew School of Public Policy) Dekanlık yapmış ve Kamu Politikaları Profesörü olmuştur. 1991-1992 döneminde Harvard Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Merkezi’nde (Center for International Affairs) araştırmacı olarak da çalışan Singapurlu diplomat ve akademisyen, Singapur Ulusal Üniversitesi’nin Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde ders vermeye devam etmekte ve İtalya’daki Bocconi Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde de yer almaktadır.
Şu sıralar ABD Başkanı Donald Trump'ın Çin ziyareti vesilesiyle Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping'le görüşmesiyle gündeme gelen ABD-Çin ilişkileri ve Çin yükselişi konusunda dünyada en önde gelen otoritelerden biri olan Mahbubani, bu konuda The New Asian Hemisphere: The Irresistible Shift of Global Power to the East (2008), Has the West Lost It?: A Provocation (2018), Has China Won?: The Chinese Challenge to American Primacy (2020), The Asian 21st Century (2022) ve Living the Asian Century: An Undiplomatic Memoir (2024) gibi önemli kitaplara da imza atmıştır. İşte bu Mahbubani, geçtiğimiz gün katıldığı bir internet söyleşisinde ABD-Çin ilişkilerine dair güncel değerlendirmelerini dinleyiciler ve okurlarıyla paylaşmıştır. Bu yazıda, bu programda ifade edilen görüşler özetlenecektir.
15 Mayıs 2026 tarihinde Bloomberg networkü YouTube kanalında yayınlanan ve Britanyalı gazeteci Mishal Husain'in hazırlayıp sunduğu popüler "The Mishal Husain Show" programına konuk olan Mahbubani, konuşmasına ilk olarak dünya tarihinde ABD ile Çin'in günümüzdeki gelişmişlik ve güç seviyelerine ulaşan iki devletin daha önce rekabet etmediklerini söyleyerek başlamakta ve bu yönüyle 21. yüzyıldaki ABD-Çin rekabetinin Soğuk Savaş'taki ABD-SSCB rekabetinden bile daha etkili olduğunu düşünmektedir. Büyük güç rekabetinin ve jeopolitik mücadelenin asla barışçıl olmadığını düşünen ve sıfır toplamlı bu oyunda devletlerin rekabete girmelerini doğal karşılayan Mahbubani, buna karşın bu rekabetin nasıl yönetileceği konusunda farklı görüşler olabileceğini belirtmektedir. ABD'de Demokrat (Joe Biden) veya Cumhuriyetçi (Donald Trump) yönetimlerde son dönemde Çin'in yükselişinin durdurulması konusunda herhangi bir fikir ayrılığı olmadığının altını çizen Singapurlu deneyimli devlet adamı, Çin'in yükselişinin artık durdurulmasının mümkün olmadığını söyleyerek, Washington'ın bu konuda engelleyici bir tutum almasının daha olumsuz sonuçlara yol açacağını iddia etmektedir. Çin'in büyük güç rekabeti açısından yükselişinin/güçlenmesinin yavaşlatılmasının tek yolunun Pekin yönetiminin kendi halkına daha fazla yatırım yapması olduğunu düşünen Mahbubani, bu konuda Çin'in hâlen gelişmiş Batılı ülkelerden çok geride olduğunu kabul etmektedir. İklim değişikliği ve benzeri küresel sorunlarla mücadele konusunda da Çin'in desteğinin gerekli olduğunu ima eden ünlü diplomat ve yazar, bu nedenle iki süper güç arasında sert bir rekabet yerine çeşitli iş birliklerini de içeren daha düzeyli bir rekabet modelini öne çıkarmaktadır. Bunun nedeni ise günümüzde 193 devletin çeşitli düzeylerde birbirlerine bağımlı olmaları ve yalnızca kendi ulusal çıkarları temelinde hareket edememeleridir.
Daha sonra 1993 APEC Zirvesi'nde iki ülke liderleri Bill Clinton ve Jiang Zemin'in gergin bir ortamdaki görüşmelerini aktaran Kishore Mahbubani, kendisinin de katıldığı bu görüşmede Clinton'ın Zemin'e sıcak yaklaştığını anımsatmaktadır. Seçim kampanyası döneminde, önceki Başkan George H.W. Bush'un 1989 Tiananmen Olayları sonrasında Çin'e yeterince sert davranmamasını çok sert sözlerle (Pekin'in kasapları/butchers of Beijing) eleştirmiş olmasına rağmen, Clinton'ın bu tavrının ilişkilerin normalleşmesinde önemli rol oynadığını vurgulayan Mahbubani, Soğuk Savaş döneminde asıl rakibi SSCB'yi mağlup etmek için ABD'nin Çin'le diyalog ve yakınlaşma politikası başlattığını anımsatmaktadır. Buna emsal olan ve pek bilinmeyen bir tarihsel husus olarak 1981 yılında ASEAN ülkeleri ile Çin arasındaki Kamboçya (Pol Pot) tartışmasında Washington'ın Pekin'e arka çıkması örneğini veren Singapurlu konuşmacı, ABD açısından jeopolitik rekabette demokrasi ve insan haklarının nasıl arka planda kalabileceğini de bu şekilde ifade etmektedir.
ABD'nin günümüzde Çin'le rekabette tek taraflı ve diğer ülkeleri, hatta müttefiklerini bile pek önemsemeyen tavrını SSCB'nin Soğuk Savaş'taki hatalı politikalarına benzeten Mahbubani, o dönemde ABD toplumunun çok dinamik, Sovyet toplumunun ise statik olduğunu; şimdilerde ise ABD siyasi ve ekonomik sisteminin hantallığı ve başarısızlığı nedeniyle Amerikan halkının ekonomik refah açısından giderek geriye gittiğini açıklamaktadır. Bu nedenle Çin'le topyekun bir jeopolitik mücadeleye girmenin ABD açısından da çok vahim sonuçları doğuracağını belirten Singapurlu uzman isim, ABD'nin de Çin'e benzer şekilde toplumunun altta kalmış kesimlerinin yaşam ve refah seviyelerini yükseltmeye gayret etmesini önermektedir. Çin'in halkının sosyoekonomik seviyesini yükseltmede son birkaç on yılda inanılmaz bir başarı gösterdiğini ve yaklaşık 800 milyon insanı fakirlikten orta sınıfa çıkardığını anlatan Mahbubani, buna karşın ABD'nin de siyasal ve bireysel özgürlükler konusunda Çin'e kıyasla çok daha iyi durumda olduğunu belirtmektedir. Fakat 3000 yılı aşan Çin siyasi kültürünün ABD ve Batılı ülkelerden farklı olduğunu aktaran Singapurlu konuşmacı, Çin'de kaos ve istikrarsızlığın tarihsel olarak en olumsuz senaryo olarak değerlendirildiğini ve Çin halkının bu nedenle daha istikrarlı ama daha az özgür bir rejimi daima tercih ettiklerini/edeceklerini düşünmektedir.
Soru üzerine, Çin'in özellikle Doğu Türkistan (Sincan) bölgesinde son yıllarda açtığı ve Batılı basın-yayın organlarında sıklıkla eleştirilen eğitim kampları hakkındaki görüşlerini de açıklayan Kishore Mahbubani, Çin'in iç düzenlemelerinin Batılı ülkelerden çok farklı olduğunu ve Çin'in Batılı perspektiften değerlendirilmemesi gerektiğini düşünmektedir. Batı'nın bu konudaki tavrını iki yüzlü bulan Mahbubani, Batı medyasında Müslümanların durumunın geliştirilmesi konusunda genelde büyük bir çaba gösterilmezken, konu Çinli Müslümanlar olunca Batılıların bir anda özgürlükleri ve insan haklarını hatırladığını da sözlerine eklemektedir. Bu nedenle, Singapurlu devlet adamı, bu konuyu daha ziyade Çin'e yönelik bir siyasi araç olarak değerlendirmektedir. Mahbubani, bu konuda Gazze'de yaşanan büyük insanlık trajedisini de gündeme getirerek görüşlerini daha da somutlaştırmaktadır.
Yetiştiği dönemde Singapur'daki geri kalmışlığı ve yaşadığı kişisel zorlukları da anlatan Kishore Mahbubani, bu yönüyle Çin'in son derece otoriter bir sistemle ve Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğinde başardığı kalkınma konusuna verdiği azami önemin izlerini de kendi hayatı bağlamında anlatmaktadır. Bu bağlamda, Çin'in de başardığı ve Singapur'un tuvaletlerin bile olmadığı geri kalmış bir ülkeden günümüzün teknolojik, kalkınmış ve halkını refah içerisinde yaşatan bir ülkeye dönüşmesini demokrasiden ve özgürlüklerden daha önde tutan Mahbubani'nin bu görüşlere nasıl ulaştığının arka planı da daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca, Mahbubani, Lee Kuan Yew ve sonrasındaki Singapurlu devlet adamlarının ülkelerinin bağımsızlığı ve kalkınması konusunda ne derece başarılı olduklarını da ele almaktadır.
Daha sonra yeniden ABD-Çin rekabeti ve Çin yükselişi konusuna odaklanan Kishore Mahbubani, Çin'in son birkaç on yılda adeta küçük bir kediden dev bir kaplana dönüşmesi metaforunu kullanarak, Çin'in yükselişinden komşu devletlerin rahatsız olmasının doğal olduğunu belirtmektedir. Ancak bu duruma komşu devletlerin alışması gerektiğini kaydeden Mahbubani, bütün büyük güçlerin daha buyurgan davranacağını ve diğer devletlerin bu anlamda dikkatli olmaları gerektiğini düşünmektedir. Bu doğrultuda, Çin'in aslında şaşırtıcı derecede barışçıl bir devlet olduğunu söyleyen Singapurlu deneyimli isim, Çin'in 1979'daki Vietnam Savaşı'ndan bu yana hiçbir savaşa karışmadığını hatırlatmaktadır. Bölgedeki devletlerin aslında bu durumun farkında olduklarını düşünen Mahbubani, Batılıların Çin'i küçük düşüren yaklaşımlarının Asya ülkeleri ve kültürlerinde hoş karşılanmadığını da sözlerine eklemektedir.
Programın son bölümünde 2026 İran Savaşı'nın ABD-Çin rekabeti ve ilişkilerine etkisini değerlendiren Kishore Mahbubani, ABD'nin Ortadoğu'da ve dünya genelinde giriştiği her savaşın Çin'in yükselişini hızlandırdığını düşünmekte ve 2003 Irak Savaşı sonrasında Çin'in küresel ekonomi ve siyasette hızla artan ağırlığını buna somut bir örnek olarak göstermektedir. Henry Kissinger'ın da kabul ettiği üzere, Çinli liderlerin ABD ile ilişkiler konusunda daima uzun vadeli ve kapsamlı bir stratejiye göre hareket ettiklerini kaydeden Mahbubani, Amerikalı liderlerin ise demokratik seçimleri kazanma gereksinimleri ve popülizm fenomeni nedeniyle kısa vadeli ve tutarsız hareket edebildiklerini aktarmaktadır. Buna karşın Mahbubani, demokrasiyi de kötü bir rejim olarak değerlendirmemekte ve ABD'nin Soğuk Savaş'ta Sovyetler Birliği'ni demokratik seçimlerle yenebildiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle, asıl sorun, seçimlerden ziyade Çin'le ilişkilerde yol gösterecek kapsamlı ve tutarlı bir stratejinin olmamasıdır.
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 9 Mayıs 2026 tarihinde, AKSAV (Alaattin Keykubat Siber Akademi Vakfı) Başkanı Hasan Kerem Ünsal ile birlikte ve ESUPA ile TeknoForm ortaklığında "Tarihsel Mirastan Stratejik Egemenliğe: Türkiye-Birleşik Krallık İlişkileri ve Alanya-Minto Aksı" başlıklı bir söyleşi düzenleyerek, yeni kurulan ESUPA'nın (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) amaçları ve faaliyet alanı, Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinde yaşanan güncel gelişmeler ve iki ülke Dışişleri Bakanları Hakan Fidan ile Yvette Cooper arasında imzalanan Stratejik Ortaklık Çerçeve belgesi ve tarihsel vesikalar sayesinde yeni keşfedilen 4. Minto Kontu John Buchan’ın Alanya'daki faaliyetleri ve bu doğrultuda oluşan Alanya-Londra aksı hakkında görüşlerini açıkladı. Aşağıdaki videolardan bu söyleşiyi izleyebilirsiniz.
ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu'daki kriz durumu hâlen sürerken gerçekleştirdiği Çin ziyareti, tüm dünyada gözlerin bir anda küresel ekonominin motoru durumundaki bu iki aktörün güçlü liderlerine çevrilmesine neden oldu. Halen devam eden ziyaretteki görüşmelerin içeriği ve uzlaşılan hususlar üzerinde yorum yapmak için henüz erken olsa da, iki liderin ziyaret öncesi ve sırasında verdikleri mesajları yorumlamak, müzakerelerin içeriğine dair bize fikir verebilir.
ABD Başkanı Donald Trump'ın dün başlattığı ve iki gün (14-15 Mayıs 2026) sürecek Çin ziyareti, hem İran Savaşı'nı durdurma noktasında İran üzerinde etkili olabilecek Çin'in reaksiyonlarını görmek, hem son yıllarda artan jeopolitik rekabet nedeniyle gerilen ABD-Çin ilişkilerindeki seyri saptamak, hem de küresel ekonominin gidişatını anlamak adına çok önemli bir diplomatik etkinlik olmaktadır. Ziyaret öncesi kaleme aldığım analizimde vurguladığım gibi, gündemde İran Savaşı, ikili siyasi ve ekonomik ilişkiler, Tayvan Sorunu ve Çin'in nükleer kapasitesindeki hızlı artış gibi hususların yer alması beklenmektedir. Bu başlıklara dair yapılan/yapılacak görüşmeler sonucunda somut bir değişim-dönüşüm yaşanırsa, bunlar ilerleyen analizlerimizde açıklanacaktır. Ancak şu an için, iki kudretli liderin beden dilleri, birbirlerine yaklaşımları ve söylemleri üzerinden bir değerlendirme yapmak daha doğru olur.
İlk önemli husus, Çin tarafının ABD yanlısı kategoride değerlendirilemeyecek bir devlet olmasına karşın, ABD Başkanı Donald Trump'a büyük saygı göstermesi ve onun onuruna görkemli bir karşılama töreni hazırlaması olmuştur. Her ne kadar Çin'in diplomatik teamüller ve protokol konusundaki titizliği her devlete karşı uygulanan standart bir yaklaşım olsa da, bu defa törenin kapsamı ve içeriği dikkat çekici şekilde yüksek profilli olmuştur. Bu, kuşkusuz, Pekin'in Washington'la ilişkileri krize sokmamak konusundaki özenini ve iyi niyetini gösteren bir diplomatik jesttir. Ziyaretin 8,5 yıllık uzunca bir aradan sonra yapılması ve önceki ABD Başkanı Joe Biden'ın Çin'i hiç ziyaret etmemesi de kuşkusuz Çinlilerin bu ziyarete tarihi bir önem atfederek iyi hazırlanmalarında etkili olmuş olabilir.
ABD tarafı da bu jest karşısında altta kalmamış ve Başkan Trump, gazeteciler önünde yaptığı konuşmada Çin Devlet Başkanı Şi Cinping hakkında inanılmaz derecede olumlu ve övgü dolu ifadeler kullanmıştır. 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, kamuoyuna açık yaptığı kısa konuşmada öncelikle Şi'ye teşekkür etmiş, daha sonra da birbirlerini uzun süredir tanıdıklarını anımsatarak çok iyi anlaştıklarını ve Şi ile arkadaş olmaktan "onur duyduğunu" söylemiştir. Zaman zaman sorunları olsa bile aralarındaki doğrudan diplomasiyle bunları kısa sürede aşabildiklerini söyleyen Trump, Şi'nin büyük bir lider olduğunu ve Pekin'le ilişkilerinin fantastik olduğunu belirtmiştir. Bu, kuşkusuz, ilk Başkanlığı döneminde Çin'in Wuhan şehrinde ilk kez ortaya çıkan koronavirüs (COVID-19) krizi nedeniyle Çin'i suçlayan konuşmalar (Çin virüsü) yapan Trump'ın önceki üslubundan oldukça farklıdır. Yani Trump, Çin'le rekabetlerini daha düzeyli bir şekilde yönetmek konusunda artık daha özenli davranmaktadır. Bu da, Avrupa ve Birleşik Krallık ile Ukrayna'ya destek konusunda en başından beri zıtlaşan Başkan Trump'ın, bilhassa Britanya monarkı Kral III. Charles'ın başarılı geçen Washington DC ziyareti sonrasında belki de Rusya'ya daha fazla taviz vermeme konusunda bir karar aldığını ve bu noktada Moskova ile yürütülecek mücadele öncesinde Pekin'le ilişkilerde güven tazelediğini düşündürmektedir. Ancak elbette bu konudaki somut gelişmeler iddialarımızın doğruluğunu zaman içerisinde gösterecek ve test edecektir.
Başkan Trump'ın yüksek gümrük tarifelerini iptal eden Yüce Mahkeme kararı sonrasında ikili ekonomik ilişkilere daha büyük önem atfetmeye başladığı da düşünülebilir. Zira Trump, bu ziyaretinde kendisine eşlik etmesi için en büyük Amerikan şirketlerinin CEO'larını (üst düzey yöneticilerini) seçmiş ve Pekin'e ekonomik ilişkileri geliştirme konusunda net bir mesaj vermiştir. Nitekim aralarında Tesla'nın patronu Elon Musk, Apple CEO'su Tim Cook ve Nvidia'nın kurucusu Jensen Huang'ın da bulunduğu 17 dev Amerikan şirketinin temsilcilerinin yer alması, Çin tarafında da pozitif bir mesaj olarak değerlendirilmiştir.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise, basına açık bölümde yaptığı değerlendirme konuşmasında, iki devletin birbirlerini hasım değil, partner olarak görmeleri gerektiğini vurgulayarak, "Thucydides Tuzağı" ifadesiyle ilişkilerdeki çatışmacı üsluba destek vermediğini açıkça göstermiştir. Şi, küresel ekonomi ve siyasette istikrar vurgusu da yaparak, dünyanın bu iki büyük devlete ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Bunlar, Pekin tarafının da ilişkileri çatışmacı bir temelde kurgulamak istemediğini düşündürmektedir. Ancak ziyaretin başlamasına saatler kala Çin Devlet Başkanı'nın Tayvan konusunun dikkatle ele alınmazsa iki devletin ilişkilerinde çok tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini söylemesi de gözlerden kaçmamıştır. Bu, Pekin için kırmızı çizginin Tayvan olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.
30 yıldır ABD-Çin ilişkilerini çalışanCNN Pekin büro şefi Steven Jiang, gençliğinde ilişkileri yönlendiren temel konuların "3T" olarak formüle edildiğini ve bunların Tiananmen Meydanı Olayları, Tibet Sorunu ve Tayvan şeklinde sıralandığını, şimdilerde ise Tayvan konusuna 3 yeni T'nin eklendiğini, bunların da Tarifeler, Teknolojik rekabet ve Tahran (İran) olduğunu söylemiştir. Tibet Sorunu ve Tayvan ise şimdilerde artık arka sıralara kayan sorunlar hâline gelmiştir.
BBC'den Laura Bicker ise Jiang'ın "4T" formülünü Tahran, Ticaret, Teknoloji ve Tahran şeklinde benzer şekilde yorumlayarak, bu konuların ABD ile Çin delegasyonlarının masalarında ele alınacağını belirtmiştir. Trump'ın Tahran'ın ateşkes ve barış için masaya çekilmesi konusunda Pekin'den destek isteyeceğini düşünen Bicker, ayrıca Başkan Trump'ın Çinlilerin ABD'den daha fazla ithalat yapması konusunda Şi'ye baskı yapmasını da öngörmektedir. Bicker'a göre, Çin tarafı ise, bunun karşılığında ABD'nin kritik teknolojilerine Çin'in erişimine kapı aralanmasını talep edecektir. Keza Tayvan konusunda da çetin bir pazarlık olacak; Çin, ABD'den Tayvan'a silah satışlarını durdurmasını isteyecektir. Ancak bu konuda kesin bir uzlaşı veya çözüme ulaşılması gerçekçi değildir.
Yine BBC'den Sarah Smith ise, dünyanın en güçlü iki ekonomisine yön veren iki liderin aslında birbirlerine benzeyen yönleri olduğunu ve her ikisinin de kendilerini büyük kararlar alan emperyal tipte kudretli yöneticiler olarak gördüklerini iddia etmiştir. Ancak Smith'e göre Trump dürtüsel ve hızlı değişebilen bir kişiyken, Şi Cinping çok daha gizemli ve çözülmesi zor bir kişiliğe sahiptir. Smith'e göre bu görüşmede eli daha güçlü olacak kişi ise Şi Cinping'dir; zira Trump'ın geçtiğimiz yıl denediği sertlik politikalarının Çin üzerinde ABD lehine bir sonuç üretmediğini ve Pekin'in kritik mineraller kozunu kullanarak Trump'ı tarifeler ve ticaret savaşı konusunda geri adım atmaya zorladığını kaydetmiştir. Ayrıca Trump'ın dünyada ve ABD'de fazla destek görmeyen İran Savaşı hamlesi de müzakere masasında elini zayıflatmaktadır. Üstelik, ABD tarafı, İran'la uzlaşmak noktasında da Çin'in destek ve yönlendirmesine ihtiyaç duymaktadır.
Bugün gerçekleşen Cennet Tapınağı ziyareti sırasında da, Başkan Trump, Çin'le ilgili pozitif mesajlar vermeye devam etmiştir. "Çin'in çok güzel bir ülke olduğunu" söyleyen Trump, bu şekilde önceki döneminde yaşanılan olumsuz hatıraları unutturmaya çalışmaktadır.
Tüm bu gelişmeler ve üslup, içerideki pazarlıkların nasıl neticelendiği henüz bilinmemesine karşın, demin de söylediğim üzere ABD'nin Çin'le ilişkilerini düzeltmek istediğini ve yeni dönemde İran Savaşı'nı yara almadan noktalayarak Rusya-Ukrayna Savaşı'na odaklanacağını düşündürmektedir.
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mayıs 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan "19. Saat Ana Haber" programında Cüneyt Özdemir’in konuğu olarak Başkan Trump'ın Çin ziyaretini ve ABD-Çin ilişkilerindeki güncel gelişmeleri yorumladı.
İlk Başkanlığı döneminde Kasım 2017’de Çin’i ilk kez ABD Başkanı olarak ziyaret eden Donald Trump, Ortadoğu'daki gerginliklerin sürdüğü 2026 Mayıs’ında toplamda ikinci kez, ikinci Başkanlık döneminde ise ilk kez Çin’i ziyaret ediyor. Ziyaret, 13-15 Mayıs 2026 tarihlerinde gerçekleşecek. İki lider, hatırlanacak olursa, son olarak 2025 yılı Ekim ayı sonunda Güney Kore’nin Busan kentinde görüşmüşlerdi. Bu ziyaret aslında Nisan ayı başında yapılacaktı, ancak İran Savaşı nedeniyle Mayıs ortasına ertelendi.
13-15 Mayıs tarihlerinde üç gün sürecek ziyaretin açıklanan programında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’le ikili görüşmenin yanı sıra Başkan Trump onuruna düzenlenecek resmi yemek ve Pekin’de Cennet Tapınağı’na yapılacak önemli ve sembolik bir gezi yer alıyor. 15. yüzyılda Ming Hanedanı döneminden kalan bu önemli kültür abidesine yapılacak ziyaret, buranın tarihte Çin İmparatorlarının iyi hasat duası için ziyaret ettikleri kutsal bir yer olduğu düşünülünce, Başkan Trump’ın İran Savaşı’na bağlı olarak yaşanan küresel ekonomik krize dair farkındalığını ve medyatik olma çabasını ortaya koyuyor.
Dünyanın en büyük iki ekonomisi ve en güçlü iki devleti arasındaki bu diplomasi, ABD’nin yakın geçmişte ilan ettiği birçok resmi belgesinde en önemli rakibinin Çin olduğunu açıkça belirttiği de düşünülürse, ilişkileri belli bir format ve düzende tutmak adına önemli bir girişim ve temas olarak değerlendirilebilir. Ancak Amerikalı akademisyen Graham Allison'ın yıllar önce vurguladığı "Thucydides Tuzağı" riski de hâlâ var.
Ziyaretin gündemindeki konular ise bence şunlar olacaktır:
1-) İran Savaşı: Hem küresel ekonomiyi olumsuz etkilemesi, hem de Çin’le iyi ilişkileri olan İran’da karışıklığa neden olması nedeniyle Pekin’in tepkisini çeken 2026 İran Savaşı’nda erişilen ateşkes durumu ve devam eden müzakere süreci, bu ziyaretle birlikte yeni bir aşamaya evirilebilir. Çin, Tahran’la doğrudan temastaki ve Pakistan’la birlikte arabulucu kimliği öne çıkan önemli bir diplomatik güç olarak, Başkan Trump’a müzakerelerde müspet netice alması adına yardımcı olabilecek bazı somut önerilerde bulunabilir. Zira her ne kadar savaşın devamının ABD’nin güç ve destek kaybı anlamına geldiği ve Çin’in lehine olduğu düşünülse de, ekonomik olarak güçlenen ve enerji ihtiyacının önemli bölümünü Ortadoğu ülkelerinden ve Hürmüz Körfezi üzerinden karşılayan Pekin için bu durum sürdürülebilir değildir. Nitekim ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, daha önce Çin’le İran’a silah göndermemeleri konusunda anlaştıklarını açıklamıştı. Çin, temkinli ve iyi yönetilen bir devlet olarak her ne kadar birkaç aylık stoklarını halen kullanıyor ve enerji alımlarını çeşitlendirmek adına farklı girişimlerde bulunuyor olsa da, Panama Kanalı’ndan sonra Hürmüz Boğazı ve Malakka Boğazı gibi farklı su yollarının ABD tarafından kontrol altına alınmasından jeopolitik olarak çok olumsuz etkilenebilir. Bu yüzden, Pekin, krizin yatıştırılması ve ticaretin başlaması yönünde fikirler önerecektir. Bu öneriler; Hürmüz Boğazı’nın geçişe açılması, İran’ın nükleer programını uzun bir süre durdurması ve zenginleştirilmiş uranyum stoğunu ülke dışına çıkarması temelinde olabilir. Tahran ise, bunun karşılığında ekonomik yaptırımlardan kurtulabilecek, bloke edilen paralarına erişebilecek ve bir daha kendisine saldırılmaması adına uluslararası kamuoyu önünde çeşitli garantiler alabilecektir.
2-) Ticaret Savaşı: Başkan Trump’ın Çin'le ekonomik rekabet nedeniyle başlattığı ticaret savaşları sonucunda, Başkan Trump ve ekibi başlarda Çin ürünlerine karşı çok yüksek vergi oranlarını yürürlüğe sokmaya çalışsa da, şimdilerde Çin mallarına uygulanan gümrük vergisi Anayasa Mahkemesi (Yüce Mahkeme) kararı sonrasında ancak yüzde 10 düzeyinde tutulmaktadır. Bu, Başkan Trump’ın istediği ticaret savaşı düzeni riskini bertaraf etse de, kuşkusuz ideal bir serbest ticaret düzeni değildir. Çin tarafı, Çin’in üstün olduğu alanlarda Amerikan pazarına daha yoğun girmek ve ilişkileri ekonomik açıdan güçlendirmek isteyecektir. ABD ise, Çin’in devlet destekli şirketlerinin piyasa düzenini bozduğunu iddia ederek, onların Amerikan ve Batılı ülkelerin piyasalarına girişini zorlaştırmaya çalışmaktadır. Trump’a bu ziyaretinde Nvidia, Apple, Exxon, Boeing gibi önemli bazı şirketlerin CEO’ları da eşlik ediyor. Bu yönüyle anlaşıldığı kadarıyla ziyarette ciddi bir ticari gündemin yaşanması ve ABD Başkanı’nın Pekin'den bazı taleplerinin olması beklenmektedir. Ancak Çin’in günümüzde 120’den fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı haline geldiği düşünülürse, ABD’nin Çin’in bu konudaki gücünü kısmen sınırlamak dışında pek bir etkisi olmayabilir.
3-) Tayvan Konusu: ABD’nin "tek Çin ilkesi"ne rağmen desteğini sürdürdüğü Tayvan konusunda, son yıllarda Çin de daha agresif davranmakta ve Tayvan’ın etrafında askeri tatbikatlar düzenlemektedir. Bu rekabete son aylarda Japonya da katılmış ve Başbakan Takaichi Sanae, Tayvan’ı olası bir Çin saldırısına karşı koruyacaklarını ifade etmiş, bu sözler de ciddi bir diplomatik krize neden olmuştur. Çinliler için Tayvan Çin’e bağlı bir topraktır ve eninde sonunda Çin ana karasına bağlanacaktır. Bu konuda Çinli şahinler askeri müdahale ve abluka gibi yöntemleri önerirken, daha ılımlılar ekonomik entegrasyonu savunmaktadır. Ancak amaç aynıdır. Son dönemde Çin’in Tayvan'da ana muhalefet partisi durumundaki KMT (Kuomintang) partisinden yetkililerle yakın ilişkiler kurması da dikkat çekmektedir. Aslında büyük güç siyasetine inanan Trump ekibi, Çin’e Batı yarımkürede ve İran’da ABD üstünlüğünü kabul etmesi karşılığında Tayvan konusunda yeşil ışık yakmayı düşünebilirdi. Ancak Tayvan konusunda taviz vermeye hem Japonya’nın kesin muhalefeti, hem de mikroçip üretimi konusunda Tayvan’ın stratejik konumu nedeniyle böyle bir gelişme olması pek mümkün gözükmemektedir. Nitekim ABD daha birkaç ay önce Tayvan’la rekor düzeyde (yaklaşık 11 milyar dolar) önemli bir silah anlaşması imzalamıştır. Bu nedenle, Trump, statükonun devamı konusunda uzlaşı sağlamaya çalışacaktır.
4-) Çin’in Nükleer Kapasitesi: Çin, son 5 yılda nükleer başlıklarının sayısını ikiye katlayarak 300’den 600’e çıkardı. ÇKP'nin yetkili birimlerince 2030’a kadar 1.000 nükleer başlığa erişilmesi planlanıyor ve bu başlıklar hava, kara ve deniz unsurlarından kullanılabilecek şekilde geliştiriliyor. Bu durum ise kuşkusuz dünyanın jandarması olmaya alışmış ABD’nin dikkatini ve tepkisini çekiyor. Ancak bu konuda milli egemenliğine çok özen gösteren Çin yönetiminin tartışmaya dahi yanaşmayacağı düşünülüyor.
Sonuç olarak, Başkan Trump'ın Pekin ziyareti, geçmişteki Nixon-Kissinger ziyaretleri gibi büyük bir dönüşüm vaat etmese de, kuşkusuz ilişkilerdeki kopuş riskini de bertaraf edebilecek önemli bir diplomatik faaliyet olacak ve yakından takip edilecektir.