3 Mayıs 2026 Pazar

Başkan Trump, NATO Müttefiklerini Kızdırmaya Devam Ediyor

 

Giriş

ABD'nin kendi ulusal çıkarlarını ve milli ekonomisini öncelemesi ve küresel ekonomi ile uluslararası siyasetin ağırlığının kaydığı Asya-Pasifik (Hint-Pasifik) bölgesinde Çin'le rekabet etmek istemesi nedeniyle, önceki Amerikan yönetimlerinden daha farklı bir dış politika çizgisi benimseyen 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump'ın yönetimi, son haftalarda NATO üyesi Avrupalı müttefikleriyle de ciddi polemikler ve krizler yaşıyor. Bu yazıda, NATO'dan çıkma düşüncesini de son dönemde gündeme getirmeye başlayan Başkan Trump'ın Avrupalı müttefikleriyle yaşadığı krizleri ve bunun nedenlerini inceleyeceğim.

Başkan Trump'ın tepkisinin nedenleri

ABD Başkanı Donald Trump ve yönetiminin NATO müttefiki Avrupalı devletlere olan tepkisinin temelinde, son haftalarda küresel ekonomiyi olumsuz etkileyen İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kontrol altına almasının ardından hiçbir müttefik devletin kendilerini desteklemeye yanaşmaması yer alıyor. Nitekim Hürmüz Boğazı'nda 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle yaşanan ve küresel ekonomiyi, başta enerji fiyatları olmak üzere birçok kalemde çok olumsuz etkileyen bu sorun, aslında ABD'den çok Körfez devletlerini, Avrupalı ve Asyalı müttefikleri ve Çin'i etkilemiş; bu konuda ABD, müttefiklerine büyük baskı yapmasına karşın, bugüne kadar hiçbir devlet İran'la bu konuda karşı karşıya gelmeye yanaşmamıştı. Bu da, Başkan Trump'ı fazlasıyla kızdırmış ve özellikle İngiltere (Birleşik Krallık), Almanya, İtalya gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında güvenliklerini büyük ölçüde Amerikan desteği ve NATO yapısı sayesinde sağlayabilmiş devletlerin Trump'ın gözünde "güvenilmez ortak" durumuna düşmelerine neden olmuştu.

Başkan Trump'ın Avrupalı müttefikleriyle arasını açan ikinci önemli konu, Avrupalı devletlerin, ABD'nin aksine, İsrail'deki Netanyahu yönetimine mesafeli durmaları ve Filistin Devleti'ni tanıyarak iki devletli çözüme destek vermeleri olarak belirtilebilir. Bu konuda özellikle İspanya'nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez başı çekerken, diğer Avrupalı devletlerin de 7 Ekim saldırısı sonrasında başlarda İsrail'e destek vermelerine rağmen, sonradan İsrail'in Gazze'de uyguladığı akıl almaz şiddet politikaları nedeniyle ABD-İsrail ikilisine mesafeli durmaya başladıkları ve bunu da Filistin Devleti'ni tanıyarak gösterdikleri söylenebilir.

Üçüncü olarak, Başkan Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu gibi sağcı popülist liderlerin uluslararası hukuk, uluslararası kuruluşlar ve anlaşmaları hiçe sayan tek taraflı tavır ve politikalarının Avrupalı müttefiklerde yarattığı alerji nedeniyle, Avrupalı yönetimlerin neredeyse tamamen Demokrat yönetimleri tercih ettikleri; Clinton, Obama veya Biden gibi Avrupa bütünleşmesine destek olacak ve NATO kurumsal perspektifini güçlendiren Amerikan yönetimlerine destek verdikleri belirtilebilir. Bu da, Başkan Trump'ı, Polonya ve Macaristan'daki iktidardan yeni düşen Orban yönetimi gibi bazı istisnalar dışında, Avrupa yerine başka coğrafyalarda dostlar edinmeye yönlendirmektedir. Bu bağlamda İsrail, Arjantin ve Japonya gibi devletler, Trump ABD'sinin yakın müttefikleri olmaya devam etmektedir.

ABD-Almanya gerilimi: Merz'in sözleri bahane oldu, asker çekme kararı geldi

Anketlerde aşırı sağcı AfD-Almanya İçin Alternatif partisinin birinci sıraya yerleşmesi nedeniyle iç siyasette zor günler geçiren Hıristiyan Demokrat Şansölye Friedrich Merz, aslında Mart ayında Washington'a başarılı bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Başkan Trump'la müttefiklik ilişkilerini tazelemişti. Hatta bu nedenle Avrupa içerisinde Merz-Von de Leyen hattı ile İspanya (Sanchez) hattı arasında gerilim olduğu yazılmıştı. Ancak daha sonraları Şansölye Merz'in ABD'nin İran Savaşı'nda "küçük düşürüldüğünü" açıklaması, Başkan Trump'a aslında bir süredir üzerinde düşündüğü hamleyi yapma fırsatı sağladı. Buna göre, ABD, Almanya'da bulunan askerlerinin 5.000'inin üzerine bir kısmını geri çekeceğini açıkladı. Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius bu kararın "öngörülebilir" olduğunu söylerken, buna rağmen ABD ve Avrupa güvenliğine zarar verebileceğini vurguladı. Bu karar sonucunda, toplamda 36.000 civarındaki Amerikan askerî personelinin yüzde 14 civarında bir kısmının, yani yaklaşık 5.000’inin geri çekilmesi bekleniyor. Bu karar, Almanya ve Avrupa'nın güvenliğini bir anda riske atmayacak olsa bile, kuşkusuz Rusya'nın Avrupa'ya yönelik olası saldırgan politikalarında cesaretlendirici bir adım olabilir. 

Arjantin'den İngiltere'ye Falkland tacizi

ABD-Almanya kriziyle eşzamanlı olarak yaşanan bir diğer NATO-içi kriz ise ABD-Birleşik Krallık ekseninde yaşanıyor. Her ne kadar daha birkaç gün önce Birleşik Krallık'ın sembolik lideri Kral III. Charles ABD'ye başarılı bir devlet ziyareti yaparak "özel ilişkiler"i canlandırsa da, Başkan Trump'ın bu ziyarette de ima ettiği gibi, İngiltere Başbakanı Keir Starmer'la sorunlu ilişkileri, Trump'ın yakın müttefiki olan ve Başkan Trump'ın yeniden seçilmesine bizzat yardımcı olduğu Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei'yi cesaretlendirmiş olmalı ki, Milei, daha önce ülkesini 1982 yılında Birleşik Krallık'la savaşa sürükleyen Falkland Adaları konusunda Londra'yı rahatsız eden açıklamalar yapmaya başladı. Malvinas Adaları olarak da bilinen bu toprağın Arjantin'e ait olduğunu belirten Milei, her ne kadar bu konuda bir savaş ilanı yapmasa da, Washington-Londra geriliminden yararlanarak adaları yeniden ülkesine katmayı düşlediği anlaşılmaktadır. Milei'nin arkasında Trump'ın güçlü desteğinin olduğu da düşünülürse, Trump'ın İngiltere'yi Hürmüz konusunda yaptıkları nedeniyle cezalandırmaya çalıştığı iddia edilebilir.

ABD-İspanya gerilimi: İdeolojik husumet düşmanlığa mı dönüşüyor?

ABD'deki popülist sağ Donald Trump yönetiminin, dünya genelinde de güçlü sağcı liderlere destek verdiği ve solcu politikalar ile liderleri tasvip etmediği bilinmektedir. Her ne kadar bu konuda bazı istisnalar olsa da, Trump, İspanya'nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez ile öncelikle ideolojik olarak hasım durumundadır. Ancak devletler arası ilişkilerde ideolojilerin etkisi bir yere kadar olduğu ve uluslararası anlaşma ve kuruluşların etkisi daha yoğun yaşandığı için, genelde devletler arası ilişkiler ideolojik farklılıklara rağmen süreklilik gösterebilmektedir.

Sanchez vs. Trump

Buna karşın, Trump'ın Ortadoğu politikaları ve NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını yüzde 5 düzeyine çekmesi gibi uygulamalarına ilkesel olarak karşı çıkan İspanya yönetimi, uluslararası hukuk ve savaş karşıtlığı temelinde Başkan Trump'ı sert bir şekilde eleştirmektedir. Ancak bu da Trump'ı kızdırmakta ve ABD Başkanı'nın İspanya ile ticari ilişkileri kesme ve İspanya'yı NATO'dan atma gibi tehditlerine yol açmaktadır. Bunların gerçekleşmesi kolay olmasa da, ABD yönetiminin yakın gelecekte Almanya'nın ardından İspanya ve İtalya'daki askerlerini de çekmesi beklenmektedir. Bu ise, Akdeniz ülkeleri olan İspanya ve İtalya'yı pratikte belki de hiç etkilemeyecek olsa da, kuşkusuz NATO'nun birlik ruhu adına olumsuz bir gelişme olacaktır. Başkan Trump, Avrupalı müttefiklerine tepkisini göstermek için önceki gün AB menşeli arabalara yüzde 25 tarife uygulamasını da yürürlüğe sokmuştur.

Sonuç

Sonuç olarak, Başkan Trump'ın küresel liderliği korumak adına benimsediği farklı politikalar, ABD-Avrupa hattında gerilimleri körüklemekte ve her iki taraf için de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Dileğimiz, NATO müttefiklerinin 2026 Ankara Zirvesi'nden başlayarak yeniden uyum sağlamalarıdır. Çünkü NATO, geçmişteki bazı hatalarına karşın, özünde doğru değerler temelinde kurulmuş, faydalı ve dünya barışına katkı sağlayabilecek bir askeri kuruluştur. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Mayıs 2026 Cuma

AB'nin Güney Kıbrıs Zirvesinden Çıkan Mesajlar

 

Giriş

Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 devletin lideri ve AB'nin üst düzey yetkilileri, Avrupa Birliği Konseyi’nin Kıbrıs Dönem Başkanlığı kapsamında düzenlediği gayriresmî Avrupa Konseyi toplantısı için 23-24 Nisan 2026 tarihlerinde, resmî adı Kıbrıs Cumhuriyeti olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin başkenti Lefkoşa ve Ayia Napa'da buluşmuşlardır. Bu yazıda, Türkçe ve İngilizce medya kaynakları doğrultusunda Güney Kıbrıs’ta düzenlenen Avrupa Birliği (AB) Gayriresmi Liderler Zirvesinden çıkan mesajlar özetlenecektir.

Güçlenen Kıbrıs, Türkiye'ye meydan okuyor mu?

2004 yılında Kıbrıs Sorunu'nun çözümü için düzenlenen Annan Planı referandumuna "hayır" oyu vermelerine rağmen AB üyeliğiyle ödüllendirilen Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi, ağabeyi Yunanistan'la birlikte AB üyesi olarak son yıllarda Türkiye aleyhine ciddi kazanımlar elde etmektedir. Öyle ki, Doğu Akdeniz'de 2000'lerden bu yana keşfedilen hidrokarbon kaynakları konusunda uluslararası şirketlerle anlaşmalar imzalayarak ve Türkiye'nin dahil edilmediği Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nu (EMGF) kurarak Ankara'yı irrite eden Güney Lefkoşa, son yıllarda ABD, AB, İsrail ve Fransa gibi etkili bazı devletleri yanına çekerek siyasi ve askeri olarak da güçlenmeye başlamıştır.

Bu durumun somut kazanımları ise; PESCO ve SAFE gibi Avrupa savunması yönünde bazı ciddi girişimlerin derinlik kazanması ve Türkiye'nin bunlara dahil olamaması, ABD'nin Güney Kıbrıs'a yönelik silah ambargosunu kaldırması, Kıbrıs'ın NATO üyeliğinin ciddi şekilde değerlendirilmeye başlanması, Türkiye karşıtı üçlü bir blok olarak hareket etmeye başlayan İsrail-Yunanistan-Kıbrıs hattında düzenlenen ortak askeri tatbikatlar, İsrail'den Kıbrıs'a gelişmiş bir hava savunma sisteminin satılması, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ekselansları Tom Barrack'ın Kıbrıs Sorunu'nu "apse"ye benzeterek sorunun çözümleneceğini iddia etmesi ve Fransa'nın Emmanuel Macron liderliğinde Kıbrıs ve Yunanistan'la çok yakın ilişkiler tesis ederek bu iki ülkeyi koruma konusunda taahhüt altına girmesi olarak sıralanabilir.

Bunlar, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda uluslararası hukukun yanında olduğunu düşünen Kıbrıslı Rumların dış siyasette atağa geçtiğinin somut ispatlarıdır. Türkiye'nin son yıllarda içeride yaşadığı 15 Temmuz hain askeri darbe girişimi, ABD ve Batı dünyasıyla sorunlu ilişkiler, toplumu kamplaştıran laik-İslamcı gerilimi, yıllardır bir türlü çözülemeyen PKK terörü ile Kürt Sorunu ve 2018'den bu yana etkili olan ekonomik kriz algısı da Kıbrıs'ın elini Ankara karşısında kuvvetlendirmektedir.

Güney Kıbrıs'ın şov zamanı: 2026 AB Liderler Zirvesi

Bunların yanı sıra, Nikos Hristodulidis Başkanlığında 2026'nın ilk yarısında Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı görevini üstlenen Güney Kıbrıs, bu süreci de Brüksel'i Türkiye karşıtı çizgide birleştirmek ve Kıbrıs'ta olduğunu iddia ettikleri "işgal"i ortadan kaldırmak için Avrupalı liderleri seferber etmeye çalışmakla geçirmiştir. Bu bağlamda, Güney Lefkoşa, 23-24 Nisan 2026 tarihlerinde Lefkoşa ve Ayia Napa'da AB Liderler Zirvesi'ni düzenleyerek de dikkatleri üzerine çekmiştir. Hristodulidis, Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı da Zirveye davet ettiklerini, ancak Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki resmî diplomatik ilişkilerin henüz tesis edilememesi nedeniyle davetlerinin reddedildiğini açıklamıştır.

AB Liderler Zirvesi aile fotoğrafı (23-24 Nisan 2026)

Renkli karelere sahne olan AB Liderler Zirvesi, Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Sorunu'nu kendi perspektiflerinden yansıttıkları tarihi bir olay olarak tarihe geçmiştir. Zirve öncesinde basına konuşan Nikos Hristodulidis, 27 üye devletin saldırı altındaki üyelerine destek olmalarını 42.7 nolu maddeden kaynaklanan bir yükümlülük olarak öne çıkarmıştır. AB resmi web sitesine göre, bu Zirvede öne çıkan iki temel husus şunlar olmuştur:

  • Rusya-Ukrayna Savaşı ve Ortadoğu'daki çatışma da dahil olmak üzere jeopolitik ortam ve Avrupa'nın yanıtını görüşmek,
  • 2028-2034 Mali Çerçevesi'ni oluşturmak.

Ukrayna, Ortadoğu ve Enerji

Ukrayna konusunda, AB liderleri, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile Rusya'nın saldırgan savaşındaki son gelişmeler hakkında görüşmüş ve bu bağlamda, Konsey'in Ukrayna'yı güçlendirmek ve Rusya üzerindeki baskıyı arttırmak amacıyla aldığı iki kararı memnuniyetle karşılamışlardır. Bu kararlar; a-) Ukrayna'nın 2026-2027 yılları için genel bütçesini ve savunma ihtiyaçlarını desteklemek amacıyla verilen 90 milyar avroluk kredi ve b-) Rusya'nın savaş makinesini zayıflatmak için 20. yaptırım paketinin yürürlüğe sokulmasıdır. Toplantının ardından Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi Başkanı Antonio Costa, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Volodimir Zelenski ortak bir bildiri yayımlayarak Ukrayna'nın AB üyeliğine giden yolda gösterdiği reform çabalarını övmüş ve müzakere gruplarının gecikmeden açılması çağrısında bulunmuşlardır.

Ortadoğu konusunda, Avrupalı liderler, 4 Nisan'da Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Körfez İşbirliği Konseyi'nden (GCC) önemli ortaklarla ortak zorlukları ve ortaya çıkan iş birliği fırsatlarını görüşmek üzere bir çalışma yemeği düzenlemişler ve ABD ile İran ve İsrail ile Lübnan arasında yakın zamanda varılan ateşkesleri memnuniyetle karşılayarak, tüm tarafları barışa ulaşmak için iyi niyetle müzakerelere katılmaya çağırmışlardır. Avrupalı liderler, gerçek barışın ancak uluslararası hukukun savunulmasıyla sağlanabileceği ilkesine dayanarak, üç temel ilke üzerinde anlaşmışlardır:

  • Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğünün yeniden sağlanması,
  • Bölgede istikrarlı ve kalıcı bir ateşkes,
  • İran'ın nükleer silah edinmesine asla izin verilmemesi.

AB liderleri, Ortadoğu krizinin Avrupa'daki enerji ve fosil yakıt fiyatları üzerindeki etkisini de görüşmüş ve Avrupa Komisyonu'nun 19 Mart 2026'daki önceki Avrupa Konseyi toplantısında krizi çözmek için önlemler alınması çağrısına yanıt olarak hazırladığı 'AccelerateEU' bildirisini ele almışlardır. Başkan Costa, ayrıca koordinasyonun öneminin altını çizmiş ve AB'nin enerji güvenliğini sağlamak için enerji geçişini hızlandırması ve yerli temiz enerji kaynaklarının kullanımını ivmelendirmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Genel jeopolitik durum göz önüne alındığında, Avrupalı liderler, AB'nin karşılıklı savunma ilkesini, Avrupa Birliği Antlaşması'nın 42.7 maddesini ve olası bir AB Ordusu girişimini görüşmüşlerdir. Görüşmelerde, maddenin pratikte nasıl kullanılabileceği ele alınmış ​​ve AB Yüksek Temsilcisi liderlere devam eden çalışmalar hakkında bilgi vermiştir. Bu bağlamda, AB Ordusu konusunda çok hevesli olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un "Kıbrıs ve Yunanistan'a yönelik saldırılar olursa Fransa'nın Avrupalı ortaklarını koruyacağını" açıklaması özellikle Türkiye'de büyük tepki yaratmıştır. Macron'un sözleri Türkiye açısından hoş olmamakla birlikte, Türkiye'nin Yunanistan ve Kıbrıs'a saldırma gibi bir niyetinin bulunmadığı da düşünülürse, bu açıklamanın büyütülmesi ve polemiklere girilmesi gereksizdir. Üstelik ülkenin Cumhurbaşkanı veya Dışişleri Bakanı dururken bu açıklamaları Milli Savunma Bakanlığı sözcülerinin yapması da diplomatik teammüllere aykırı ve yakışıksız bir durumdur. 

AB'nin 2028-2034 Bütçesi

AB liderleri, Kıbrıs'ta AB'nin uzun vadeli bütçesi olan 2028-2034 çok yıllık mali çerçevesini görüşerek, AB'nin hedeflerine uygun finansman düzeyini belirlemeyi amaçladılar. Başkan Costa, AB liderleri arasındaki tartışmanın, bütçenin finansmanında yeni öz kaynakların önemli bir rol oynayacağını doğruladığını belirtti. Ayrıca, Komisyonun önerisinin daha sonraki çalışmalar için temel oluşturacağını ve Avrupa Parlamentosu tarafından sunulanlar da dahil olmak üzere diğer önerilerin de değerlendirilmesine açık olduklarını vurguladı. Liderler, Kıbrıs dönem başkanlığı tarafından hazırlanan rakamlar içeren ilk öneri ("müzakere kutusu") temelinde, 18 ve 19 Haziran 2026 tarihlerinde yapılacak Avrupa Konseyi toplantısında Çok Yıllık Mali Çerçeve'yi görüşecek.

Gayriresmi görüşmenin ardından, Kıbrıs Devlet Başkanı, Avrupa Parlamentosu Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı, en yüksek siyasi önceliğe sahip somut önlemleri ve zaman çizelgelerini belirleyen "Tek Avrupa, Tek Pazar" yol haritasını imzaladılar. Avrupa Konseyi'nin rehberliğine dayanan yol haritası, 5alanda yasal ve politika girişimlerini içermektedir:

  • Basitleştirme kuralları,
  • Daha bütünleşik bir tek pazar,
  • Güçlü ticareti desteklemek,
  • Enerji fiyatlarını düşürmek ve karbondan arındırmak,
  • Dijital ve yapay zekâ dönüşümüne öncülük etmek.

Sonuç

Sonuç olarak, Güney Kıbrıs ev sahipliğindeki AB Liderler Zirvesi, Türkiye'nin bir türlü çözülemeyen Kıbrıs Sorunu nedeniyle AB ile ilişkilerinin derin krizlere gebe riskli bir aşamaya geçtiğini göstermesi açısından oldukça önemlidir. İçeride ekonomik sorunları olan ve Ortadoğu'da ciddi güvenlik riskleri bulunan Türkiye'nin bir de AB ile düşmanca ilişkilere yönelmesi ve kendisini iyice yalnızlaştırması kuşkusuz akılcı bir tavır değildir. Ancak AB'nin de artık Ankara'ya karşı makul davranması, Kıbrıs Sorunu'nun Türkiye'nin AB üyeliği gerçekleşmeden çözülmesinin kolay olmadığını anlaması, Türkiye'nin yıllardır AB kapısında tutulması nedeniyle Türk toplumunda Brüksel'e büyük tepkilerin oluştuğunu fark etmesi ve ikili ilişkileri krizden ve Rum-Yunan provokasyonlarından uzak tutacak bir ara formül oluşturması gerektiğini idrak etmesi gerekmektedir. Bizce aksi takdirde elbette Türkiye kaybedecek, ama kendisiyle birlikte AB'yi de dibe çekecektir...

Kapak fotoğrafı: Avrupa (AB) Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, Kıbrıs Cumhuriyeti (GKRY) Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis ve AB (Avrupa) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (The National Herald).

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

28 Nisan 2026 Salı

Kral III. Charles'ın ABD Seferi: 'Özel İlişkiler'i Canlandırma Girişimi

 

Annesi Kraliçe II. Elizabeth'in vefatı sonrasında 2022 yılı sonlarında tahta çıkan ve 2023 yılında Britanya geleneklerine uygun görkemli bir törenle hükümdarlığını tüm dünyaya duyuran İngiltere (Birleşik Krallık) Kralı III. Charles, tüm dünyada ilgiyle takip edilen ve gelenekle modernliğin sentezi olarak genelde takdir toplayan İngiliz Kraliyet ailesi ve Birleşik Krallık devleti adına dış politikada bazı önemli icraatlar yapmaktadır. Öyle ki, ilk yurtdışı ziyaretini Mart 2023'te Almanya'ya gerçekleştiren Charles, daha sonra da Haziran 2023'te Romanya'ya giderek dikkatleri üzerine çekmiştir. Eylül 2023'te üçüncü durağı olarak Fransa'yı tercih eden Charles, bu sayede Avrupa odaklı yaşam biçimi ve siyasal eğilimlerini gözler önüne sermiş ve ülkesi Birleşik Krallık'ın Almanya ve Fransa gibi Avrupa Birliği'nin etkili ve lider ülkeleriyle olan ilişkilerini tazelemiştir.

Almanya, Romanya ve Fransa ziyaretleri sonrasında da diplomaside hız kesmeyen Britanya monarkı III. Charles, sırasıyla; Kenya (2023), Birleşik Arap Emirlikleri (2023), Fransa (2024), Avustralya (2024), Samoa (2024), Polonya (2025), İtalya (2025), Vatikan (2025), Kanada (2025) ve yine Vatikan (2025) ziyaretlerini başarıyla tamamlamıştır. Bu ziyaretlerden özellikle Kanada ziyareti büyük ilgi görmüş ve çeşitli analizlere de konu olmuştur. Charles'ın bu sene içerisinde de, ABD ziyaretini müteakiben, Bermuda, Kanada ve Antigua ve Barbuda gibi devletleri ziyaret etmesi beklenmektedir. Charles'ın hâlen Birleşik Krallık'ın yanı sıra 14 ülkenin daha hükümdarı olduğunu da bu noktada hatırlatmak gerekir. Bu ülkeler ise şunlardır: Antigua ve Barbuda, Avustralya, Bahamalar, Belize, Grenada, Jamaika, Kanada, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Solomon Adaları, Tuvalu ve Yeni Zelanda.

Ancak Charles'ın bu ziyaretlerin hepsinin ötesinde, uluslararası medya ve siyasetin en yoğun ilgisine mazhar olan ziyareti, şu sıralar gerçekleştirdiği Amerika Birleşik Devletleri (ABD) seferi olmaktadır. Bunun başlıca sebepleri, kuşkusuz, ABD'nin uluslararası siyaset, ekonomi ve medyadaki büyük ağırlığı ve farklı tarzıyla bazı eleştiriler alan ama daima ilgiyle takip edilen ABD Başkanı Donald Trump'ın dahil olduğu diplomatik etkileşimlerin daima yoğun ilgi görmesidir. Ayrıca, Trump'ın yarattığı güncel bazı polemik ve krizler nedeniyle tarihsel olarak "özel ilişkiler" olarak tanımlanan ABD-Birleşik Krallık ilişkilerinde son aylarda yaşanan sorunlar da bu ziyareti medya ve siyaset açısından ilgi çekici hale getirmiştir.

İngiltere Kralı III. Charles ve Kraliçe Camilla, 27-30 Nisan 2026 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne 4 günlük resmi bir devlet ziyareti gerçekleştirmektedir. Bu ziyaret, bir İngiliz hükümdarının 2007'den bu yana ABD'ye yaptığı ilk devlet ziyareti olma özelliği taşıdığı için önemlidir. Kral ve Kraliçe'nin ziyareti, Washington DC, New York ve Virginia eyaletlerini kapsamaktadır. 27 Nisan tarihinde başkent Washington DC'de Başkanlık konutu Beyaz Saray'da ABD Başkanı Donald Trump ve First Lady Melania Trump ile görüşen Kraliyet çifti, aynı günün akşamında ise İngiliz Büyükelçiliği'nde 600 seçkin konuğun katıldığı bir bahçe partisine katılmışlardırZiyaretin, ABD Başkanı Donald Trump'a yönelik suikast girişimine denk gelmesi ise oldukça üzücü bir gelişme olmuş ve güvenlik önlemlerinin iyice artmasına neden olmuştur. Ek olarak, Başkan Trump'ın Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer'a yönelik sert eleştirileri de gerilen ilişkilerin düzeltilmesi adına Charles'ın ziyaretini siyaseten daha da kritik hale getirmiştir.

Bugün, yani 28 Nisan'da ise, Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'nde askeri törenle resmi bir karşılama yapılmıştır. Burada bir konuşma yapan Başkan Trump, geçtiğimiz sene Windsor Kalesi'nde onları ağırlayan Kraliyet ailesini bu defa kendilerinin Beyaz Saray'da ağırladıklarını belirterek, iki devlet arasındaki tarihsel dostluğu ve müttefikliği övmüştür. Konuşmasında Anglo Sakson köklere ve tarihe atıfta bulunan Başkan Trump, ABD'nin kuruluşunda İngiltere'nin oynadığı rolü vurgulamıştır. Trump, Amerikan bağımsızlıkçılarını da överek, koloni geçmişinin iki ülke arasında bir husumet değil, dostluk hususu olduğunu vurgulamıştır. Trump, ayrıca şahsen tanıdığı Kral III. Charles'ın annesi Kraliçe II. Elizabeth'i övmüştür. ABD Başkanı, aynı dili ve değerleri paylaşan iki devletin birbirlerinin en yakın dostu olduklarını da özellikle belirtmiştir. Trump, annesi tarafından aile köklerinin İskoçya'ya dayandığını da samimiyetle belirtmiştir. Bu şekilde Başkan Trump, İngiliz dostlarını en iyi şekilde ağırlayacağının sinyalini vermiş ve özel konukları ile Britanya halkına duyduğu derin saygıyı göstermiştir. Trump, konuşmasında ayrıca efsanevi İngiliz Başbakanı Winston Churchill'i de anmıştır. 

Karşılama töreni sonrasında, Kral III. Charles, öğleden sonra saat 15:00 sularında ABD Kongresi'ne hitap ederek tarihte bunu yapan ikinci İngiliz hükümdarı (annesi II. Elizabeth'in 1991 tarihli konuşmasının ardından) olmuştur. Alkışlar eşliğinde başlayan ve birçok kez alkışlarla kesilen konuşmasında, Charles, iki ulus ve devletin kaderlerinin bunca süredir birbirleriyle yakından bağlantılı olduğunu belirterek, bazı konularda farklı düşünmelerine rağmen demokrasi ve terörizm karşıtlığı bağlamında iki ülkenin daima aynı sayfada olduklarını vurgulamıştır. Konuşma yaptığı ABD Kongresi'ni "demokrasinin kalesi" olarak tanımlayan Charles, Britanya halkının Amerikan halkına duyduğu muhabbet ve yakınlığı ifade etmiştir. Charles, ABD'nin bağımsızlık sloganı olan "no taxation without representation" (temsil olmadan vergilendirme yok) sözünün de aslında Britanya'nın demokratik geleneklerinden kaynaklandığının altını çizmiş; iki ülkenin yönetimleri arasında zaman zaman gerginlikler olabileceğini, ancak bunun dostluk ve müttefiklik ilişkilerini değiştirmeyeceğini söylemiştir. Bu anlamda, Kral'a göre, iki ülkenin ilişkileri "yeri doldurulamaz" (irreplacable) niteliktedir. Hukuk devleti, liberalizm, özgürlük, insan hakları, denge-fren mekanizması, bağımsız yargı ve demokrasi gibi değerler temelinde oluşan bu müttefiklik ilişkisi, Magna Carta'dan bu yana yaşanan demokratikleşme girişimleri sayesinde bu iki devleti dünyanın en önemli ülkelerinden ikisi haline getirmiştir. Charles, konuşmasında, Hıristiyanlık inancının her iki devlet ve toplum açısından önemini vurgulamış, ancak farklı inançlara duyduğu saygıyı da ayrıca belirtmiştir. ABD-Avrupa/İngiltere ilişkilerinin günümüzde daha da önemli hale geldiğini düşünen Kral III. Charles, ortak değerler temelinde oluşan bu müttefikliğin daima korunması ve geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda konuşmasının sonraki bölümünde savunma/güvenlik konusuna odaklanan Charles, ülkesinin artan güvenlik riskleri nedeniyle savunma harcamaları konusunda yaptığı artışı belirtmiştir. 11 Eylül faciasını da anımsatan Charles, bu bağlamda NATO'nun öneminden bahsetmiş ve günümüzde Ukrayna konusuna ilişkin olarak ABD'nin destek vermesi gerekliliğini vurgulamıştır. AUKUS paktına da atıfta bulunan İngiliz monarkı, hükümdarı olduğu Avustralya'yı da övmüştür. Ekonomik gelişim konusuna da değinen Charles, teknolojik ilerleme ve ekonomik başarının önemini vurgulamış ve doğanın korunmasına ilişkin bazı mesajlar da iletmiştir. Charles, takribemn 30 dakikalık konuşmasını iki devleti de öven sözlerle tamamlamıştır.

ABD saatiyle akşam saatlerine denk gelen şu sıralarda ise, Kral Charles adına Beyaz Saray'da görkemli bir devlet yemeği düzenlenmektedir. Ziyaret, Kral ve Kraliçe'nin 29 Nisan'da New York'a geçerek 11 Eylül Anıtı'nı ziyaret etmeleri ve kurbanların aileleri ile acil müdahale ekipleriyle bir araya gelmeleriyle sürecektir. Ayrıca, bu program kapsamında Harlem'de bir topluluk projesi ziyareti, iş dünyası liderleriyle bir toplantı ve yaratıcı endüstrilere odaklanan bir resepsiyon da yer almaktadır. 30 Nisan'da ise Kraliyet ailesi Virginia'ya geçecek ve ziyaretin son gününde bir ulusal parkı ziyaret ederek, yerel bir çiftlikte Appalachian kültürü ve çevre koruma projeleri hakkında bilgi alacaklardır.

Ziyaretin amacı ve arka planını değerlendirdiğimizde; bu sene ABD'de bu ülkenin Britanya'dan bağımsızlığını kazandığı 250. yıldönümü kutlamalarının (semiquincentennial) yapılması ile 2026 İran Savaşı, Rusya-Ukrayna Savaşı ve NATO'nun geleceği gibi konularda ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri arasında güncel yaşanan gerginliklerin yarattığı belirsizlikler temaları öne çıkmaktadır. Aslında Charles'ın Trump'la kişisel ilişkilerinin kötü olmadığı bilinirken, bu ziyaretle Londra'nın Washington'la özel ilişkilerini yeniden canlandırmayı düşündüğü de belirtilmektedir. Bu bağlamda açıkça belirtmek gerekir ki, İngiltere ABD'yi daha Rusya karşıtı ve Ukrayna yanlısı NATO eksenli kurumsal bir çizgiye çekmek isterken, ABD tarafının da İngiltere'yi daha İsrail yanlısı ve İran karşıtı bir yönde etkilemek isteyeceği öngörülmektedir. Ancak ABD'nin giderek NATO'dan ayrıksı ve tek taraflı politikalara yönelen bir devlet haline gelmesi, her ne kadar AB üyesi olmasa da çok taraflılığa her daim özen gösteren Londra için olumsuz bir trende işaret etmektedir. Bu bağlamda, tesadüfi değildir ki, Britanya'nın stratejik elitleri, Çin, Hindistan, Türkiye vs. gibi yükselen bölgesel aktörlerle ilişkilerini kıymetlendirmekte ve dış ilişkilerini "Küresel Britanya" (Global Britain) vizyonu doğrultusunda çeşitlendirmeye gayret etmektedir. Fakat Britanya adasının bir kanadının da hâlâ fanatik şekilde Atlantikçi olduğunu belirtmek gerekir. Bu bağlamda, rahatlıkla iddia edilebilir ki, NATO çatısı altında ilerleyen aylarda yeniden uyum sağlanırsa, Birleşik Krallık'ın sağı ve solunda Atlantikçilik eğilimi daima ağır basacaktır. 

Sonuç olarak, diplomasinin ve yumuşak gücün ön plana çıktığı bu ziyaret önemli olmakla birlikte, daha stratejik konuların başka vesilelerle ABD Başkanı ile Birleşik Krallık Başbakanı arasında konuşulacağı ve karara bağlanacağı ortadadır. Dolayısıyla, Kral III. Charles'ın bu ziyareti, daha ziyade sembolik bir iyi niyet göstergesi olarak değerlendirilmeli ve tarihsel süreçten süzülüp gelen diplomatik teammüllerin gözlemlenmesi adına da dikkatle takip edilmelidir. Ancak Charles'ın Ukrayna konusundaki net mesajı, Trump yönetiminde Rusya ile ilişkileri sıcak tutmaya gayret eden Washington'la bu konuda yaşanan görüş ayrılıklarına işaret etmektedir. Bu da, özel ilişkilerin test edileceği zor bir döneme işaret etmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

26 Nisan 2026 Pazar

ABD Başkanı Donald Trump'a Suikast Girişimi

 

Başkanlık kampanyası döneminde 2024 yılı Temmuz ayında uğradığı suikast girişimi sonrasında ABD içerisindeki halk desteği ciddi şekilde artan Donald Trump, ikinci Başkanlığı döneminde de birkaç kez suikast girişimine uğradı. Trump, Gizli Servis sayesinde bu saldırıları yara almadan atlatmasına karşın, önceki gün Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) yemeğinde bir kez daha ciddi bir saldırının atlatılması, Başkan Trump'ın kutuplaştırıcı siyaset tarzının ABD siyasetini gerdiğini ve güvenlikleştirdiğini ortaya koydu.

25 Nisan 2026 tarihinde ABD'nin başkenti Washington DC'deki Washington Hilton Oteli'nde düzenlenen Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) yemeği, Başkan Trump'ın medya kuruluşları ve çalışanlarına yönelik olumsuz bakışı nedeniyle yıllardır katılmadığı bir etkinlik olarak biliniyordu. Ancak ateşkes kararı ile duraklamasına karşın, hâlâ farklı şekillerde devam eden İran Savaşı nedeniyle tüm dünyada gözlerin çevrildiği Trump, bu defa bu yemeğe katılma kararı almış; bu da çeşitli medya kuruluşları tarafından dünyaya duyurulmuştu.

Akşamüstü saatlerinde etkinlik devam ederken yaşanan olayda, California'dan Washington'a gelen 31 yaşındaki Amerikalı mühendis, öğretmen ve bilgisayar oyunu geliştiricisi Cole Tomas Allen, önceden yerleştiği lüks otelin yemek salonunun dışındaki lobiye silah ve bıçaklarla girmeye çalışırken Gizli Servis çalışanlarınca etkisiz hale getirilerek, canlı olarak yakalandı. Can kaybı yaşanmayan olayda, bir Gizli Servis çalışanı vurulurken çelik yelek sayesinde kurtulduğu açıklandı. Olay yaşanırken Başkan Trump, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve First Lady Melania Trump'ın tahliye edilmesi sırasında yaşanan panik kameralara yansıdı.

Olay hasarsız atlatılmasına karşın, Trump'a yönelik yaşanan müteakip suikast girişimleri, ABD Başkanı'nın kutuplaştırıcı ve provokatif siyaset tarzının şiddete meyilli ve fanatik kişilerde saldırganlığa yol açtığını bir kez daha gösterdi. Olayın ardından Beyaz Saray'da bir basın toplantısı düzenleyen Trump, kendisini suikast sonucu öldürülen eski Başkanlardan Abraham Lincoln'le kıyaslayarak, büyük işler başaran Başkanlara karşı bu tür girişimlerin yapılabildiğini iddia etti.

Konuya dair benzer örnekler düşünüldüğünde, yakın zamanda Slovakya'da Başbakan Robert Fico'nun benzer bir suikast girişimini vurulmasına karşın atlattığı ve bunun kendisine siyaseten olumlu yansıdığı hatırlatılabilir. ABD tarihinde de Ronald Reagan'a yönelik benzer bazı girişimlerin yaşandığı belirtilebilir. Bu bağlamda iddia edilebilir ki Başkan Trump, İran Savaşı'na bağlı olarak gelişen zorlu ekonomik koşullar nedeniyle ülkesinde halk desteğini kaybederken, bu tür girişimleri atlatarak gücünü ve popülaritesini korumayı başarabilir. Ancak elbette bu hipotez, bu olayın teatral bir girişim olduğunu da düşündürmemelidir. Zira Trump'ın tartışmalı politikalarından etkilenen çok sayıda grup ve kişi kendisine yönelik düşmanca hisler beslemektedir. Bu olayın ardından gözlerin çevrildiği İran'ın olayla ilgisine dair basına açıklanmış bir kanıta ise henüz erişilememiştir. 

Dileğimiz, ABD Başkanı'nın yalnızca kendi halkını ve ülkesini değil, küresel lider bir devlet olarak tüm dünyayı ve sistemi önceleyen sorumlu politikalar izlemesi ve içeride de daha az kutuplaştırıcı bir dili tercih etmesidir. Bu vesileyle Amerikan halkına ve devletine de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


25 Nisan 2026 Cumartesi

Macron'un Kıbrıs Ziyareti: Avrupalı Dayanışması Türkiye'yi Rencide Ediyor

 

Avrupa Birliği (AB) yanlısı çizgisiyle bilinen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2005'ten beri Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve 1974'ten beri fiilen ikiye bölünmüş durumdaki tüm adayı temsil eder şekilde Birliğe üye olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne yaptığı ziyaretle adından söz ettirirken, Fransa'nın Güney Kıbrıs Rumlarıyla olan yakın ilişkileri Türkiye'yi rencide etmeye devam etmektedir. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Macron'un Güney Lefkoşa ziyareti ve bunun Türkiye açısından anlamını analiz edeceğim.

Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 23 Nisan 2026 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla bilinen Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne tarihi bir resmi ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, 1960 yılından bu yana bir Fransız Cumhurbaşkanı'nın Kıbrıs'a yaptığı ilk resmi ziyaret olması nedeniyle büyük önem ve tarihi bir nitelik taşımaktadır. Nitekim Cyprus Mail ve diğer önde gelen Rum gazeteleri de ziyaretin bu tarihi niteliğini öne çıkarmış ve bu ziyaretle Paris ile Güney Lefkoşa arasındaki ilişkilerin mükemmel seviyede olduğunun gösterildiğini öne sürmüşlerdir.

Fransa'nın genç Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Nisan gecesi geç saatlerde Güney Lefkoşa'ya ulaşmış ve resmi temaslarına 23 Nisan sabahı başlamıştır. Macron ve beraberindeki Fransız delegasyonu, Kıbrıs Rum lideri Nikos Hristodulidis ile Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda başbaşa ve heyetler arası görüşmeler yapmıştır. Lefkoşa'da çok sıcak karşılanan Macron, Kıbrıs Cumhuriyeti kurucu Devlet Başkanı Makarios'un heykeline çelenk bırakmış ve Güney Kıbrıs'a destek veren açıklamalarda bulunmuştur. Görüşmelerde, iki taraf arasında özellikle savunma ve enerji alanlarında stratejik iş birliği gerekliliği vurgulanmış ve Macron, Rum muhataplarına, "Rumlar bize güvenebilir" mesajını vermiştir. Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis ise, bu ziyareti, "stratejik iş birliğinin geleceğine dair net bir mesaj" olarak nitelendirmiştir. Macron'un mesajlarında Türkiye veya başka bir üçüncü ülkeye yönelik bir ifade yer almasa da, Türkiye kamuoyu ve özellikle medyada yer alan milliyetçi kesimler, bu ziyaret ve artan Fransız-Rum dayanışmasının Türkiye ve Kıbrıslı Türklere karşı olduğu kanısındadır. Nitekim Macron'un Kıbrıslı Rumlara destek verirken Yunanistan'ın egemenliğine meydan okunması halinde Atina'ya destek vereceklerini açıklaması da Türk medyasınca Fransa'nın Türk aleyhtarı politikasının bir uzantısı olarak değerlendirilmiştir.

Macron'un açıklamalarında özel bir Türkiye karşıtlığı olmasa da, kuşkusuz Yunanistan ve Güney Kıbrıs'a verilen bu samimi destek, Türkiye ile olan ilişkilerde yaşanan pürüzlere işaret etmektedir. Stratejik açıdan bakıldığında ise, Rum Milli Muhafız Ordusu'nun Fransız Silahlı Kuvvetleri ile ikili askeri iş birliği programı kapsamında bir askeri tatbikat gerçekleştirmesi Ankara açısından not edilmesi gereken bir gelişmedir. Asıl önemli gelişme ise, kuşkusuz, iki devletin yakın gelecekte bir SOFA (Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi) anlaşması imzalayacaklarının ve savunma ile güvenlik alanındaki iş birliklerinde önemli bir adım daha atacaklarının duyurulmasıdır. Bu anlaşmanın uygulanması halinde, Fransa, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşmalarına aykırı şekilde, Güney Kıbrıs'ta Mari kasabasında kalıcı bir deniz üssü ve askeri varlık elde edecektir. Rum yönetimi lideri Nikos Hristodulidis'in sıcak baktığı yazılan bu tesis ve kalıcı Fransız askeri varlığı, kuşkusuz iki NATO üyesi ülkeyi Kıbrıs'ta karşı karşıya getirebilecek riskli bir jeopolitik hamledir.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu durum, kuşkusuz adanın 1974'ten beri fiilen ikiye bölündüğü ve Türkiye'nin de KKTC olarak bilinen Kuzey Kıbrıs'ta uluslararası hukukun ötesinde asker bulundurduğu düşünüldüğünde, çok daha önemli ve vahim olarak değerlendirilmeyebilir. Ancak hem SAFE mekanizması ve AB'nin güvenlik mekanizmalarının Türkiye karşıtı bir çizgiye yönelmesi, hem de federasyon temelinde çözüm görüşünün zayıflaması bağlamında, bu gelişmeler birçok kimse için alarm niteliğindedir. Türkiye'nin de eşzamanlı olarak adanın garantör devletlerinden Birleşik Krallık (İngiltere) ile önemli bir anlaşmaya imza attığı da düşünülürse, Ankara-Paris hattında ilişkilerin gerildiği açıktır.

Ancak iyimser olmak gerekirse, Kıbrıs Sorunu'nun Türkiye'nin Batılı müttefikleriyle askeri cepheleşmeye dönüşmesi riski, bu sorunun en doğru şekilde çözümlenmesi yönünde bir kaldıraç işlevi de görebilir. Dileğimiz, NATO müttefiklerinin birbirlerinin aleyhine adımlar atmamaları ve dayanışmalarını sürdürmeleridir. Zira AB kadar NATO da çok değerli bir uluslararası kuruluştur ve günümüzde, oluşan jeopolitik riskler nedeniyle, NATO'nun önemi bizce giderek artmaktadır. Daha da önemli bir sorun ise, Türkiye ile çok değerli stratejik bağları olan Fransa'nın Kıbrıs ve Yunanistan uğruna Ankara'yı kaybetmeyi göze almasının yaratacağı jeopolitik, siyasi ve ekonomik risklerdir. Bu bağlamda, Fransa'nın Kıbrıs konusunda daha dengeli bir çizgi izlemesi şarttır. Bunu ise sanıyoruz sonraki Fransız Cumhurbaşkanı gerçekleştirecektir. 

Kapak fotoğrafı: Knews

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ