Giriş
İngilizce “nuclear proliferation” adı verilen nükleer yayılma veya nükleer çoğalma[1], uluslararası güvenlik literatüründeki en önemli konu olmaya devam etmektedir. Bunun sebebi, nükleer silahlar ve genel olarak nükleer enerjinin klasik askeri yöntemler ve silahlardan çok daha öldürücü ve tehlikeli nitelikte olmasıdır. Bu bağlamda, son yıllarda yaşanan birkaç gelişme, nükleer yayılma tehlikesinin Soğuk Savaş’ın gergin anlarından bu yana daha önce hiç olmadığı kadar yükselmesine neden olmuştur. Bu yazıda, nükleer yayılmanın tarihçesi ve nükleer silah sahibi ülkeler hakkında kısaca bilgi verildikten sonra, nükleer yayılmanın neden günümüzde bu derece riskli bir seviyeye geldiği izah edilecektir.
Dünyada Nükleer Yayılmanın Kısa Tarihçesi
Dünyada nükleer silah yapımı için nükleer enerjiye yönelim, Naziler, Amerikalılar ve Sovyetlerin (Rusların) bu konuda çalışmalara başladıkları 1930’larda hızlanmıştır. Bu nedenle, 1938-1962 dönemine, literatürde, “nükleer çağın başlangıcı” adı verilir.[2] 1930’ların sonlarında, yeni bilimsel keşifler nükleer silahların üretilmesini mümkün kılmış ve sert ideolojiler bağlamında devletler arasında gelişen jeopolitik rekabet de bunların yayılmasına olanak sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve müttefikleri, Naziler başta olmak üzere demokrasi düşmanı radikal rejimlerin nükleer silah teknolojisini kendilerinden önce ele geçirmesinden endişe ediyordu. Sonuç olarak, Başkan Franklin D. Roosevelt döneminde, 1942 yılında ABD hükümeti tarafından başlatılan gizli bir araştırma projesi olan Manhattan Projesi kapsamında, Amerikalılar, nükleer silah üretmek için çalışmalara başladılar. Manhattan Projesi’nin başarısı ve savaşın sonlarında 1945 yılı Ağustos ayı başlarında Japonya’ya karşı iki defa nükleer silahların (atom bombasının) kullanılması ise, artık “nükleer çağ”ın resmen başladığını işaret ediyordu.
Savaşın ardından, 1949 yılında Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombasını başarıyla test etmesiyle, nükleer yarış ve nükleer savaş tehdidi de ufukta belirmiş oldu. Bu bağlamda, Başkan Dwight D. Eisenhower’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki 1953 tarihli “Atoms for Peace” konuşmasıyla[3] bu konuda denetim çalışmaları da hızla gelişmeye başladı. Nitekim 1957’de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı/Kurumu - IAEA (International Atomic Energy Agency) kuruldu.[4] 1962-1963 dönemindeki Küba Füze Krizi olayıyla ise, ilk kez dünyada nükleer bir felaketin nelere yol açabileceği konusunda uzman ve askerlerin ötesinde siyasetçiler ve halkın da bilgi sahibi olduğu bir tür bilinçlenme (uyanış) dönemi yaşandı. Bu sayede, nükleer silahların ve silah teknolojisinin yayılmasını önlemek, nükleer enerjinin barışçıl kullanımı için uluslararası iş birliğini teşvik etmek ve nükleer silahsızlanma hedefini ilerletmek amacıyla Birleşmiş Milletler’in çalışmaları sonucunda 1968 yılında imzaya açılan ve 1970’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) önemli bir dönüm noktası oldu. Günümüzde 19o civarında devlet tarafından imzalanan NPT (Nuclear Non-Proliferation Treaty) anlaşmasını[5] imzalamayan ülkeler İsrail, Pakistan, Hindistan, Kuzey Kore ve Güney Sudan’dır.
Gorbaçov ile Reagan 1987’de INF Anlaşması’nı imzalıyorlar
Ayrıca, nükleer silahlanmanın başını çeken iki süper güç statüsündeki devlet olan ABD ile SSCB (Rusya) arasında da bu tarihten itibaren nükleer savaş riskini azaltmak adına çeşitli görüşmeler başlamıştır. Bu görüşmeler neticesinde, 1971-1972 döneminde iki devlet arasında Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (Strategic Arms Limitation Talks-SALT) yapılmış ve anti-balistik füze sistemleri için karşılıklı ikişer tesise izin veren bir uzlaşı sağlanmıştır. 1972-1974 döneminde ise, SALT II süreciyle, Washington ile Moskova, çoklu savaş başlığı taşıyan füzelerin rakamsal tavanı konusunda bir uzlaşmaya varmışlardır. Ancak Ronald Reagan döneminde, ABD, Sovyetlerin kurallara uymadığını söyleyerek bu anlaşmadan caymıştır. Bunu müteakiben, 1987 yılında, iki devlet, Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması veya INF Anlaşması’na (Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) imza atarak, orta menzilli füzelerin yok edilmesinde uzlaşmış ve nükleer savaş başlıklarını yüzde 4 oranında azaltmak konusunda mutabık kalmışlardır. Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1991 yılında, iki nükleer devlet, START I (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması I) süreciyle stratejik saldırı silahlarının azaltılması ve sınırlandırılması konusunda da uzlaşmayı başarmışlardır. Bu anlaşma, nükleer başlıkları 1/3 oranında azaltması nedeniyle oldukça önemlidir. 1992’de, Sovyet ardılı ülkelerden Beyaz Rusya (Belarus), Kazakistan ve Ukrayna nükleer silahlarından vazgeçmeyi ve bunu Rusya’ya anlaşma koşullarında uzlaşarak devretmeyi kararlaştırmışlar ve bu sayede nükleer silahların yayılmaması yönünde yine bir eşik aşılmıştır. Bir diğer büyük dönüm noktası olan 1993’te ise, START II anlaşmasıyla (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması II), ABD ile Rusya arasında karşılıklı olarak nükleer başlıkların 3.000-3.500 seviyesine indirilmesi kararlaştırılmıştır. 2010 yılında, bu anlaşma, iki tarafın da rızasıyla uzatılmıştır. Son olarak, 2017 yılında, Birleşmiş Milletler Konferansı, nükleer silahsızlanmayı teşvik etmek için tarihi bir uluslararası girişim olan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı (TPNW) kabul etmiştir. O zamandan bu yana, nükleer silahların geliştirilmesini, test edilmesini, üretilmesini, stoklanmasını, konuşlandırılmasını, transferini, kullanımını ve kullanım tehdidini yasaklayan bu anlaşmayı yaklaşık 100 ülke imzalamıştır.
Nükleer Silah Sahibi Devletler
Dünyada nükleer silah teknolojisi, çok az ülkede bulunan nadir bir stratejik askeri ve teknolojik kapasitedir. Günümüzde, dünyada yalnızca 9 ülkede nükleer silahı üretimi mümkün olup, toplamda 12.331 civarında nükleer başlık bulunmaktadır.[6] 5.459 nükleer başlıkla Rusya en büyük nükleer güç durumundadır.[7] Rusya’yı 5.277 başlıkla ABD, 600 başlıkla Çin, 290 başlıkla Fransa, 225 başlıkla Birleşik Krallık (İngiltere), 180 başlıkla Hindistan, 170 başlıkla Pakistan, 90 başlıkla İsrail ve 50 civarında başlıkla Kuzey Kore (Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti) takip etmektedir.[8]
Son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti de nükleer enerji alanında yaptığı atılımla dikkat çekmiş ve uranyum zenginleştirme faaliyetleri sayesinde kendi imkânlarıyla nükleer silah yapımına oldukça yaklaşmıştır. Ancak İran’daki rejimin teokratik (İslamcı) niteliği ve Batı ve İsrail karşıtı duruşu nedeniyle, buna dünyada genelde sıcak bakılmamakta ve ABD ile İsrail’in yıllardır devam eden sabotaj faaliyetleri ve geçtiğimiz yıl gerçekleştirdikleri 12 Gün Savaşı (İran-İsrail Savaşı) kapsamındaki saldırılar dolayısıyla programda aksamalar ve gerilemeler yaşanmaktadır. Zira İran, günün birinde nükleer silah yapımını başarırsa, dünyada bu alanda gelişmiş teknolojiye sahip yalnızca 10 ülkeden biri haline gelecek ve stratejik anlamda büyük güç kazanacaktır.
Nükleer silahları olan 9 devlet
Nükleer silaha sahibi 9 ülke dışında, 5 ülkenin ise, kendi nükleer silah kapasiteleri olmasa da, ülkelerinde -NATO komutasında- nükleer silahlar konuşludur. Bu ülkeler; 35 nükleer başlıkla İtalya, 20 başlıkla Türkiye, 15 başlıkla Belçika, 15 başlıkla Almanya ve yine 15 başlıkla Hollanda’dır.[9] Bu NATO üyesi ülkeler dışında, bir ihtimal Rusya sayesinde halen nükleer başlıkları olabilecek bir devlet de Belarus veya Beyaz Rusya’dır. Bu ülkelerin de bir ölçüde nükleer koruma altında oldukları söylenebilir. Ancak elbette, komutanın kendi askeri kadrolarında olmaması, bu ülkeleri nükleer silah sahibi ülkelere kıyasla daha etkisiz kılan bir faktördür.
Topraklarında nükleer başlıklar bulunan 5 devlet
Güncel Riskler
Günümüzde, nükleer yayılma konusunun hararetle gündemde tutulmasının çok ciddi sebepleri bulunmaktadır. Bunları kısaca özetlemek gerekirse, şu başlıklar öne çıkacaktır:
1-) Kuzey Kore’nin NPT’den çekilmesi: Kuzey Kore, oldukça sert ve katı bir komünist rejime sahip olup, 2003 yılından beri NPT anlaşmasından çekilmiş durumdadır. Nükleer testleri ve balistik füze denemelerine devam eden Pyongyang rejimi, diğer devletlere neredeyse sıfır bağımlılık düzeyi olan otarşik yapısı nedeniyle, günümüzde dünyadaki en büyük nükleer risklerden birisini oluşturmaktadır.
2-) İran nükleer programı: İran, Şahlık döneminde başlatılan nükleer programını -devlet devamlılığı bağlamında- İslam Devrimi sonrasında da sürdürmüş ve 2020’lerde atom bombası yapacak uranyum zenginleştirme seviyesine yaklaşmıştır. 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında JCPOA anlaşması imzalanmış ve bu konuda bir uzlaşıya ulaşılmıştır. Ancak Donald Trump’ın ilk Başkanlık döneminde, ABD, İsrail baskısıyla bu anlaşmadan çekilmiş, İran da bu durumda nükleer çalışmalarına ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine hız vermiştir. Geçtiğimiz yıl yapılan İsrail ve ABD saldırılarıyla İran’ın bu konudaki kapasitesinin kapasitesinin azaldığı düşünülse de, bu konuda kesin bir yargıya varmak zordur. İran’ın radikal rejimi nedeniyle, Tahran’ın atom bombaları yapması, kuşkusuz İsrail, ABD ve diğer bölge ülkeleri için oldukça riskli bir gelişme olacaktır. Dahası, İran’ın nükleer silahlara ulaşması, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi başka iddialı bölge ülkelerini de bu konuda cesaretlendirebilir.
3-) Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattında riskli gelişmeler: Son birkaç aydır konuşulan ve söz konusu devletlerce reddedilmeyen bir husus, bu üç devlet arasında nükleer silahları olan Pakistan’ın desteğiyle, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de nükleer silah yapımına başlamasıdır. Bu konu henüz açıkça dillendirilmese de, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın nükleer silah yapımına sıcak baktığı bilinmektedir. Türkiye'nin bölgesel heveslerinin diğer bölge ülkelerince hoş karşılanmaması bağlamında, genel olarak uluslararası kamuoyunda Ankara'nın barışsever bir devlet olduğu düşünülse de, bunun bölgesel jeopolitik riskleri arttıracağı öngörülmektedir. Benzer şekilde, oldukça sert bir rejimi olan Suudi Arabistan'ın nükleer silahlara erişiminin de bölgesel riskleri tetiklemesi beklenebilir.
4-) ABD-Rusya anlaşmalarının süresinin dolması: Şubat 2026 itibariyle, ABD ile Rusya arasındaki START anlaşmasının süresi dolmuş[10] ve bilindiği kadarıyla henüz yeni bir anlaşma imzalanmamıştır. Ancak son dönemde bazı kaynaklar, bu konuda bir ön uzlaşının sağlandığını ve yakında anlaşmanın imzalanabileceğini iddia etmektedir.[11] Dünyanın iki en büyük nükleer gücünün yeniden bu konuda bir yarışa başlaması, kuşkusuz jeopolitik riskleri hızla arttıracaktır.
5-) Çin'in hızla nükleer başlıklarının sayısını arttırması: SIPRI’ye göre, birçoklarınca gelecekte ABD’nin yerine süper güç olması beklenen Çin, son bir yılda nükleer başlıklarını yüzde 20 seviyesinde arttırmış ve yalnızca bir senede 500’den 600 başlık seviyesine yükseltmiştir.[12] Çin, bu şekilde ihtiraslı olarak nükleer başlık üretmeye devam ederse, yakında diğer büyük güçlerin de bu konuda hareketlenmesi ihtimal dahilindedir.
Sonuç
Sonuç olarak, bu tablo, bize, bu konuda ilerleyen aylarda/yıllarda diplomatik girişimlere ciddiyetle ağırlık verilmesi gerektiğini göstermektedir. Öncelikle, süper güç olmaya doğru giden Çin’in de dahliyle, ABD-Rusya-Çin arasında nükleer başlıklar konusunda üçlü bir anlaşma yapılması daha doğru olabilir. Zira bu konuda Soğuk Savaş döneminden beri iki süper güç varken, Çin’in yükselişi nedeniyle ileride 3 büyük güçten söz etmek daha doğru olacaktır. Bu trendin farkında olarak, şimdiden üçlü bir uzlaşı ve anlaşmaya varmak daha doğru olabilir.
İkinci olarak, nükleer yayılmayı önlemek ve Ortadoğu’yu bir nükleer cephaneliğe çevirmemek adına, İran nükleer programı kısıtlanmalı ve benzer şekilde Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de nükleer silah yapımı teşvik edilmemelidir. Bunun yerine, bu ülkelere güven ve barış içerisinde yaşayabilecekleri bir düzen vaat etmek bizce daha doğru olacaktır. Çünkü istikrarsız ve demokratik olmayan rejimleriyle ve bir kısmı fakir olan toplumlarıyla, Ortadoğu devletleri, nükleer silah konusunda güvenilebilecek aktörler değillerdir.
Üçüncü ve son olarak, İsrail’in, ülkedeki radikal sağcı fanatiklerin “Samson seçeneği”[13] fantezilerinden kurtarılarak, Ortadoğu’da güvenliği sağlanmış ve komşularıyla iyi ilişkiler kuran demokratik ve barışçıl bir devlet haline getirilmesi şarttır. Bu bağlamda, Abraham Anlaşmaları’nın devamı ve Hamas’ın kontrolü dışında bir Filistin Devleti’nin kurulması bizce faydalı olacaktır. Bunlar, nükleer yayılma tehlikesi karşısında acilen yapılması gereken işlerdir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
DİPNOTLAR
[1] https://education.cfr.org/learn/timeline/history-nuclear-proliferation.
[2] https://education.cfr.org/learn/timeline/history-nuclear-proliferation.
[3] https://www.youtube.com/watch?v=oxGSfOd1Dpc.
[5] https://treaties.un.org/pages/showDetails.aspx?objid=08000002801d56c5.
[6] https://www.icanw.org/nuclear_arsenals.
[7] A.g.e.
[8] A.g.e.
[9] A.g.e.
[10] https://www.dw.com/tr/abd-rusya-anla%C5%9Fmas%C4%B1-bitti-n%C3%BCkleer-s%C4%B1n%C4%B1rlar-ortadan-kalkt%C4%B1/a-75801784.
[11] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/axios-abd-ve-rusya-arasindaki-suresi-dolan-new-start-nukleer-anlasmasi-yenilendi/3821737.
[12] https://breakingdefense.com/2025/06/chinas-nuclear-arsenal-surges-20-in-one-year-reaching-over-600-warheads-sipri/.
[13] https://progressive.org/latest/the-samson-option-israels-plan-to-nuke-its-opponents-dilawar-20240624/.






.jpg)



