1 Kasım 2026 Pazar

Birleşmiş Milletler Yeni Genel Sekreterini Bekliyor...

 

Giriş

Birleşmiş Milletler’in yeni Genel Sekreteri için yapılan yarışta artık son düzlüğe girelirken, rekabet kilitlenmiş durumda devam ediyor. Öyle ki, 30 Ekim’deki 7. Güvenlik Konseyi yoklamasında Kosta Rikalı Rebeca Grynspan öne çıksa ve favori adaylardan Arjantinli Rafael Grossi ikinci sırada yer alsa da, daimi üyelerin veto ihtimali, Latin Amerika-Karayipler bölgesinin adayları arasındaki rekabet ve son dakika adaylıkları, sonucu hâlâ değiştirebilir. Türkiye’nin 31 Ekim’de Feridun Sinirlioğlu’nu bu koltuğa resmen aday göstermesi de bu tabloya yeni bir boyut kattı. Bu yazıda, Antonio Guterres'ten sonra BM Genel Sekreteri olacak kişi hakkında yazılanlara ve adayların tanıtımına yer verilecektir.

Bir koltuk, beş veto: seçim neden bu kadar önemli?

Portekizli BM Genel Sekreteri António Guterres’in ikinci ve son 5 yıllık görev süresi 31 Aralık 2026’da sona eriyor. Yeni Genel Sekreterin de 1 Ocak 2027’de göreve başlaması bekleniyor. Genel Sekreter, BM’nin yalnızca en üst düzey bürokratı değil; aynı zamanda krizlerde arabuluculuk yapabilen, uluslararası gündemi şekillendirebilen ve örgütün siyasi ağırlığını temsil eden başlıca kişi. Yetkileri büyük ölçüde üye devletlerin desteğine bağlı olsa da, makamın diplomatik etkisi son derece yüksek.

Bu seçim, BM tarihinde ilk kadın Genel Sekreterin göreve gelmesi ihtimali nedeniyle de tarihî önem taşıyor. Şu ana kadar yarışta öne çıkan isimlerin çoğu kadın ve Latin Amerika-Karayipler bölgesinden. Bunun arkasında yazılı bir kota değil, BM’nin bölgesel denge gözeten yerleşik teamülü bulunuyor. Bu teamül, 2027’de sıranın Latin Amerika ve Karayipler’e geldiği yönündeki beklentiyi güçlendiriyor; ancak hukuken bağlayıcı değil.

Yeni Genel Sekreterin karşısında ağır bir gündem olacak: Ukrayna ve Ortadoğu başta olmak üzere savaşlar, büyük güçler arasındaki rekabet, BM’nin finansman açığı, iklim krizi, yapay zekâ ve yeni teknolojiler, insani yardımlara erişim ve Güvenlik Konseyi reformu... Dolayısıyla, yarış, yalnızca kişilerin değil, BM’nin nasıl bir diplomatik çizgi izleyeceğinin de mücadelesi.

Seçim nasıl yapılıyor? Asıl belirleyici neden Güvenlik Konseyi?

BM Şartı’nın 97. maddesi açık: Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından atanır. Yani 193 üyeli Genel Kurul tek başına bir adayı seçip Güvenlik Konseyi’ne rağmen göreve getiremiyor. Önce 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin bir isim üzerinde uzlaşması gerekiyor.

Konsey’de 9 olumlu oy gerekli. Fakat bu da tek başına yeterli değil: 5 daimi üyeden (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık) herhangi birinin olumsuz oyu, yani veto, adayın önünü kesebiliyor. Bu nedenle, adayın yalnızca çoğunluğun değil, 5 büyük gücün de en azından itiraz etmeyeceği bir profil çizmesi gerekiyor. 10 geçici üyenin desteği önemli olsa da, daimi üyelerin veto yetkisini aşamıyor.

2026 sürecinde adaylar ülkeler tarafından resmen ilan ediliyor; Genel Kurul Başkanı ve Güvenlik Konseyi Başkanı, ortak bir mektupla adaylıkları üye devletlere duyuruyor. Adaylar, kamuya açık etkileşimli diyaloglarda vizyonlarını ve sorulara verdikleri yanıtları paylaşıyorlar. Ardından Güvenlik Konseyi kapalı kapılar ardında gayriresmî yoklamalar (straw poll) yapıyor. Bu yoklamalar resmî seçimler değil; adayların destek ve itiraz düzeyini ölçen bir ön eleme aracıdır.

Yoklamalarda üyeler adaylar için “teşvik ediyor”, “cesaretini kırıyor” veya “fikri yok” anlamına gelen oylar kullanıyor. Daimi üyelerin oyları son turlarda renkli pusulalarla ayrıştırıldı; böylece hangi olumsuz oyların veto sahibi ülkelerden geldiği daha net anlaşıldı. Ancak son 30 Ekim yoklamasında yeniden renksiz pusulaya dönülmesi, hangi daimi üyenin hangi adaya itiraz ettiğini kamuoyu açısından belirsiz bıraktı.

Güvenlik Konseyi sonunda bir adayı tavsiye eden kararı kabul ediyor. Genel Kurul da atamayı yapıyor. Uygulamada Genel Kurul aşaması çoğu zaman uzlaşılan ismin onaylanması şeklinde ilerliyor; ancak bu aşama hukuken önemsiz değil. 1946 tarihli Genel Kurul kararı, atama görüşmelerinin kapalı toplantılarda yürütülmesini ve oylama yapılırsa gizli oy kullanılmasını öngörür.

Daha önce adaylar veto edildi mi? Evet, hatta seçimler yıllarca kilitlendi

BM tarihinde daimi üyelerin vetosu birçok adayın önünü kesti. 1953’te Kanadalı Lester Pearson, Sovyet vetosuyla elendi; Dag Hammarskjöld ise ancak birkaç adayın elenmesinden sonra uzlaşma adayı olarak seçilebildi. 1971’de Avusturyalı Kurt Waldheim, çok sayıda veto ve başarısız oylamanın ardından göreve geldi. 1981’de Waldheim’ın üçüncü dönem girişimi Çin vetosuyla engellenirken, Afrika Birliği’nin desteklediği Tanzanyalı Salim Ahmed Salim de ABD vetosuyla karşılaştı. Sonunda Perulu Javier Pérez de Cuéllar üzerinde uzlaşıldı. 1996’da ABD, Mısırlı Boutros Boutros-Ghali’nin ikinci dönemini veto etti. Bunun ardından yarış yeniden şekillendi ve Ganalı Kofi Annan üzerinde uzlaşıldı. Bu örnekler, Genel Sekreterlik seçiminde bir adayın güçlü özgeçmişinin veya çok sayıda ülkenin desteğinin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bir daimi üyenin itirazı bile tüm süreci başka bir isme yönlendirebiliyor.

Daha sıra dışı bir örnek ise 1950’de yaşandı: Sovyetler Birliği, görevdeki Trygve Lie’nin yeniden atanmasını veto etti; buna rağmen Genel Kurul, Güvenlik Konseyi’nin yeni bir tavsiyesi olmadan görev süresini uzattı. Bu istisnai ve tartışmalı emsal, bugünkü sürecin otomatik olarak nasıl çözüleceğini gösteren bir kural değildir. Ancak tıkanma durumunda siyasi ve kurumsal yaratıcılığın devreye girebileceğini hatırlatıyor.

BM Genel Sekreterleri

Yarış uzarsa ne olur? Kim vekâlet eder?

BM Şartı, görev süresi bittiği halde yeni bir Genel Sekreter seçilememesi durumunda otomatik bir halefiyet zinciri veya açık bir “vekalet” mekanizması tanımlamıyor. Dolayısıyla, 1 Ocak 2027’ye kadar uzlaşma sağlanamazsa, Genel Sekreter Yardımcısının kendiliğinden ve tam yetkiyle Genel Sekreter olacağı söylenemez. Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed gibi üst düzey bir yetkilinin günlük işleyişi koordine etmesi düşünülebilir; fakat bunun hukuki ve siyasi zemininin ayrıca oluşturulması gerekir.

Önümüzdeki seçenekler arasında Güvenlik Konseyi’nin kısa süreli görev yapacak bir uzlaşma adayı üzerinde anlaşması, son dakika bir “orta yol” isminin ortaya çıkması veya üye devletlerin geçiş dönemi için özel bir düzenleme geliştirmesi bulunuyor. Görev süresinin 5 yıl olması güçlü bir teamüldür; ancak BM Şartı’nda bu süre açıkça belirtilmemiştir. Bu nedenle, daha kısa bir dönem için anlaşılması teorik olarak mümkündür. Ancak bunların hiçbiri otomatik bir sonuç değil; siyasi uzlaşma gerektiriyor.

Guterres’in görev süresinin uzatılması veya geçiş dönemine ilişkin başka bir formül de tartışılabilir; fakat 1950’deki Trygve Lie örneği istisnai olduğundan, bunun günümüzde aynen tekrarlanacağını varsaymak doğru olmaz. Kısacası, seçim uzarsa BM’nin kurumsal işleyişi durmaz; ancak Genel Sekreterlik makamının siyasi temsil ve tam yetki açısından belirsizlik yaratması söz konusu olabilir.

Öne çıkan adaylar: kim kimdir, şansları ne?

31 Ekim 2026 itibarıyla resmî adaylıkları devam eden isimler arasında 30 Ekim yoklamasında öne çıkan Grynspan ve Grossi’nin yanı sıra Carolyn Rodrigues Birkett, Lana Nusseibeh, María Fernanda Espinosa, Olara Otunnu ve Ivonne A-Baki bulunuyor. Türkiye’nin 31 Ekim’deki resmî başvurusuyla Feridun Sinirlioğlu da yarışa katıldı. Buna karşılık, Michelle Bachelet, Macky Sall ve Virginia Gamba’nın adaylıkları geri çekildi.

Rebeca Grynspan – Kosta Rika

Ekonomist ve eski Kosta Rika Devlet Başkan Yardımcısı olan Grynspan, 2021’den bu yana BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) Genel Sekreteri. Daha önce BM Kalkınma Programı’nda üst düzey görevlerde bulundu. Özellikle kalkınma finansmanı, ticaret, borç, kurumsal reform ve çok taraflı müzakere alanlarında deneyimli. Türkiye, Rusya, Ukrayna ve BM arasında yürütülen Karadeniz Tahıl Koridoru Girişimi sürecinde de BM adına önemli bir diplomatik rol üstlendi.

Grynspan, şu an yarışın en güçlü ismi. 30 Ekim’deki yedinci yoklamada 15 üyeden 11’inin desteğini, 4’ünün ise itirazını aldı. 5 daimi üyeden hangilerinin itiraz ettiği açıklanmadığı için bu sonucun tek başına seçileceği anlamına gelmiyor. Latin Amerika-Karayipler teamülü, BM sistemi içindeki tecrübesi ve uzlaşmacı profili lehine. En önemli sınavı, olumsuz oyların daimi üyelerden gelip gelmediği ve bu itirazları aşabilmesi.

Rafael Mariano Grossi – Arjantin

Arjantinli kariyer diplomatı Grossi, 2019’dan bu yana Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA/IAEA) Genel Direktörü. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, silahsızlanma, nükleer güvenlik ve kriz diplomasisi alanlarında yaklaşık 40 yıllık deneyime sahip. Arjantin’in Avusturya Büyükelçiliği ve Viyana’daki uluslararası kuruluşlar nezdindeki temsilciliği görevlerini yürüttü. Ukrayna’daki Zaporijya Nükleer Santrali ve İran’ın nükleer programı gibi dosyalarda uluslararası diplomasinin görünür aktörlerinden biri oldu.

Grossi, yarışın en ciddi iki isminden biri. İlk yoklamalarda öne çıkmış ve 30 Ekim’de 9 destek oyuyla ikinci sıraya yerleşmiş durumda. Nükleer krizlerdeki görünürlüğü ve büyük güçlerle doğrudan temas kurabilmesi önemli bir avantaj. Ancak İran ve Ukrayna gibi dosyalardaki tutumu nedeniyle büyük güçlerin değerlendirmesi belirleyici olacak. Grynspan’ın gerisinde görünse de, daimi üyelerden itiraz almaması halinde güçlü bir uzlaşma adayı olabilir.

Carolyn Rodrigues Birkett – Guyana

Birkett, Guyana’nın 2020’den bu yana BM Daimi Temsilcisi. Daha önce Guyana’da Dışişleri Bakanlığı, dış ticaret ve uluslararası işbirliği ile yerli halklardan sorumlu bakanlık görevlerinde bulundu. İnsan hakları, kalkınma, BM Şartı’nın temel ilkeleri ve küçük devletlerin uluslararası sistemdeki temsili üzerinde duruyor.

Birkett'in ikinci yoklamada birinci sıraya yükselmesi, yarışın tek bir isim etrafında şekillenmediğini göstermişti. 30 Ekim’de ise 8 destek oyuyla üçüncü sırada kaldı. BM koridorlarını ve Güvenlik Konseyi’nin çalışma biçimini yakından tanıması artı. Buna karşılık, Grynspan ve Grossi’nin gerisinde; yeniden ivme kazanması ve özellikle daimi üyelerin desteğini alması gerekiyor.

Lana Zaki Nusseibeh – Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanlığı Devlet Bakanı olan Nusseibeh, 2013-2024 arasında ülkesinin BM Daimi Temsilciliğini yürüttü ve bu göreve gelen ilk kadın oldu. BAE’nin 2022-2023 Güvenlik Konseyi üyeliği sırasında iki kez Konsey başkanlığı yaptı. BM reformu, insani diplomasi, kadınların barış ve güvenlik süreçlerine katılımı ve çatışmaların erken önlenmesi başlıca çalışma alanları.

Nusseibeh, BAE’nin 21 Ekim’de aday göstermesiyle yarışa oldukça geç katıldı. 30 Ekim yoklamasında 7 destek, 6 itiraz ve 2 fikirsizlik oyu aldı. Bu sonuç, ilk aşamada güçlü bir ivme yakalayamadığını gösteriyor. Buna karşılık, BM sistemini ve Konsey diplomasisini yakından tanıması önemli. Körfez ülkelerinin ve daha geniş bir grubun desteğini bir araya getirebilirse denge adayı olabilir; ancak mevcut tabloda ilk üç ismin gerisinde.

María Fernanda Espinosa Garcés – Ekvador

Ekvador’un eski Dışişleri ve Savunma Bakanı olan Espinosa, 2018-2019 döneminde BM Genel Kurulu'nun 73. Başkanıydı. Latin Amerika ve Karayipler’den bu göreve gelen ilk kadın olarak öne çıkmıştı. Çok taraflı diplomasi, iklim, çevre, sürdürülebilir kalkınma, barış ve güvenlik başlıklarında uzun bir kamu ve diplomasi kariyeri var.

BM Genel Kurulu başkanlığı, örgütün siyasi işleyişini bilmesi bakımından önemli bir avantaj. Ancak 30 Ekim’deki yoklamada ilk üç isim kadar görünür bir destek elde ettiğine ilişkin açık veri bulunmuyor. Konseyin ilk sıralardaki adaylar üzerinde uzlaşamaması halinde, deneyimli bir uzlaşma adayı olarak gündeme gelebilir.

Olara Otunnu – Uganda

Ugandalı diplomat ve eski Dışişleri Bakanı Otunnu, Kofi Annan döneminde BM Genel Sekreter Yardımcılığı ve Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilciliği görevlerinde bulundu. BM’nin ahlaki otoritesini güçlendirme, çatışmaların önlenmesi, kalkınma kaynaklarının harekete geçirilmesi ve bölgesel örgütlerle işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde duruyor.

BM içindeki geçmişi güçlü; ancak mevcut yoklamalarda aldığı yüksek itiraz sayıları yarışın önündeki temel engel. Konsey'deki kilitlenme uzarsa, tecrübesi nedeniyle uzlaşma ismi olarak teorik bir alan bulabilir. Şu aşamada kazanma ihtimali düşük görünüyor.

Ivonne A-Baki – Ekvador

Ekvadorlu diplomat A-Baki, Fransa, Monako, ABD ve Katar gibi ülkelerde büyükelçilik görevleri yürüttü. Adaylık kampanyasında BM’nin yalnızca mevcut düzeni idare eden değil, barış üretmek ve savaşları önlemek için daha etkili çalışan bir kuruma dönüşmesi gerektiğini savunuyor. Güvenlik Konseyi reformu ve kurumsal güvenin yeniden inşası da programının parçaları.

Yarışa daha geç katılan ve 30 Ekim yoklamasında ilk sıralarda görünmeyen adaylardan. Diplomatik geçmişi ve farklı bölgelerde çalışmış olması artı olsa da, mevcut tabloda güçlü bir destek dalgası bulunmuyor. Daha çok yarışın uzaması halinde gündeme gelebilecek alternatiflerden biri.

Feridun Sinirlioğlu – Türkiye

Türkiye, eski Dışişleri Bakanı ve halen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Genel Sekreteri olan Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nu 31 Ekim 2026’da resmen aday gösterdi. 1982’de Dışişleri Bakanlığına katılan Sinirlioğlu, 1992-1996’da BM Daimi Temsilciliğinde, 2002-2007’de Tel Aviv Büyükelçiliğinde, 2009-2015 arasında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığında, 2015’te kısa süre Dışişleri Bakanlığında ve 2016-2023 arasında Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliğinde görev yaptı. Aralık 2024’ten beri AGİT Genel Sekreteri.

Türkiye’nin adaylığı, yarışta uzlaşma çıkmaması üzerine son aşamada yapılan stratejik bir hamle. Sinirlioğlu’nun BM ve AGİT tecrübesi, Rusya ve Batı başkentleriyle temasları ve arabuluculuk kapasitesi avantaj. Buna karşılık, Latin Amerika-Karayipler bölgesinden aday beklentisi, yeni adayın yoklamalara henüz girmemiş olması ve Yunanistan/İsrail gibi ülkelerle yaşanabilecek siyasi itirazlar dezavantaj. 31 Ekim itibarıyla kendisi için yayımlanmış bir Güvenlik Konseyi yoklama sonucu yok; dolayısıyla şansını sayısal olarak ölçmek mümkün değil.

Favori adaylardan Michelle Bachelet neden yarıştan çekildi?

Şili’nin eski Devlet Başkanı Michelle Bachelet, yarışın ilk döneminde en güçlü ve en görünür adaylardan biriydi. 2006-2010 ve 2014-2018 arasında iki dönem Şili Devlet Başkanlığı yaptı. 2010-2013 arasında BM Kadın Birimi’nin (UN Women) ilk icra direktörlüğünü üstlendi; 2018-2022 arasında BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri olarak görev yaptı. Bu nedenle, hem Devlet Başkanlığı, hem de BM içindeki üst düzey görev deneyimi bakımından güçlü bir profildi.

Bachelet 2 Şubat 2026’da Şili, Brezilya ve Meksika’nın ortak adaylığıyla yarışa girdi. Ancak Şili’de 11 Mart’ta göreve başlayan yeni sağ hükümet, 25 Mart’ta desteğini çekti. Cumhurbaşkanı José Antonio Kast yönetimi, adaylığın başarı şansının kalmadığını savundu. Bachelet ise Brezilya ve Meksika’nın desteğiyle bir süre daha yarışta kaldı. Son aşamada, 21 Eylül’de Brezilya ve Meksika da adaylığı geri çekti ve Bachelet’in başvurusu resmen sona erdi.

Burada önemli ayrım şu: Bachelet, Güvenlik Konseyi tarafından resmen veto edilerek elenmedi. Kamuya açıklanmış bir nihai oylama veya tek bir daimi üyenin vetosu yok. Adaylığının siyasi zemini, kendi ülkesinin desteğini kaybetmesiyle ciddi biçimde zayıfladı; daha sonra Brezilya ve Meksika’nın da çekilmesiyle süreç kapandı. Bachelet’in adaylıktan çekilmesini yalnızca kişisel yetersizlik veya BM’deki görev geçmişine ilişkin bir sorunla açıklamak doğru olmaz. Şili’deki iktidar değişimi ve bölgesel desteğin sürdürülememesi belirleyici oldu. Bu süreçte ise ABD'deki Donald Trump yönetiminin etkisinden söz etmek yerinde olabilir. 

Türkiye’nin hamlesi ve Azerbaycan’ın BAE açıklaması

Türkiye, 31 Ekim’de Feridun Sinirlioğlu’nu aday göstererek yarışa resmen girdi. Ankara’nın BM Daimi Temsilcisi Ahmet Yıldız’ın açıklamasına göre, Türkiye, Latin Amerika-Karayipler bölgesinden aday çıkması yönündeki teamülü gözeterek bir süre bekledi; ancak Güvenlik Konseyi’nde uzlaşma sağlanamaması üzerine adaylığını sundu. Bu açıklama, Ankara’nın hamlesini yalnızca ulusal bir aday çıkarma girişimi değil, tıkanan sürece katkı sunma iddiasıyla da çerçevelediğini gösteriyor.

Azerbaycan’ın BAE adayı Lana Nusseibeh’e ilişkin 27 Ekim açıklaması ise dikkat çekti. Bakü, BAE’nin aday gösterme girişimini memnuniyetle karşıladığını belirtti; adayların mesleki nitelikleri, diplomatik tecrübeleri, tarafsızlıkları ve uzlaşma kurma kapasitelerinin esas alınmasını istedi. Bu açıklama, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın ilişkilere rağmen Bakü’nün BAE adayına destek verdiği şeklinde yorumlandı. Bu konuda bir süredir devam eden Ankara-Bakü gerginliğinin yeni bir uzantısı olarak Türkiye medyasında işlendi. 

Ancak diplomatik metnin kelimelerine dikkat etmek gerekiyor: Azerbaycan açıklaması, Türkiye’nin olası adaylığını reddeden veya Sinirlioğlu’na karşı olduğunu ilan eden bir metin değil. BAE’nin adaylığını olumlu karşıladığını söylüyor; Türkiye’ye karşı açık bir pozisyon almıyor. Yine de, bu tutum, Bakü’nün dış politikada Ankara ile yakın müttefiklik ilişkilerini korurken, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini de geliştirmeye çalıştığını ve BM gibi çok taraflı platformlarda kendi diplomatik önceliklerini gözettiğini gösteriyor. BAE ile Azerbaycan'ın İsrail'in bölgedeki ender müttefiklerinden olmaları da dikkate değer bir durum.

30 Ekim yoklaması ne söylüyor? Olası senaryolar

30 Ekim sonuçlarına göre; Rebeca Grynspan 11 olumlu, 4 olumsuz oyla ilk sırada; Rafael Grossi 9 olumlu oyla ikinci; Carolyn Rodrigues Birkett 8 olumlu oyla üçüncü; Lana Nusseibeh ise 7 olumlu, 6 olumsuz ve 2 fikirsizlik oyuyla dördüncü sırada. Bu rakamlar, adayların toplam destek düzeyini gösteriyor; ancak renksiz pusula kullanıldığı için olumsuz oyların hangi daimi üyelerden geldiği açıklanmadı. Dolayısıyla, Grynspan’ın 11 oyu, otomatik olarak 0 olumlu oy şartını ve veto engelini aştığı anlamına gelmiyor.

Önümüzde üç temel senaryo var. Birincisi, Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinin kendi aralarında uzlaşarak Grynspan, Grossi veya Rodrigues Birkett’ten birinin arkasında birleşmesi. İkincisi, Sinirlioğlu gibi bölge dışından yeni adayların veya başka “sürpriz” isimlerin yarışa girerek mevcut dengeyi değiştirmesi. Üçüncüsü ise, büyük güçlerin ilk sıralardaki isimler üzerinde uzlaşamaması halinde Espinosa veya Otunnu gibi daha az kutuplaştırıcı bir adayın uzlaşma formülü olarak öne çıkması.

Benim değerlendirmem, 31 Ekim itibarıyla Grynspan’ın en güçlü aday olduğu; Grossi’nin ise en ciddi rakibi konumunu koruduğu yönünde. Bununla birlikte, Genel Sekreter seçiminde kamuoyuna yansıyan oy sayıları kadar, hatta onlardan daha fazla, 5 daimi üyenin kapalı kapılar ardındaki kabulü önem taşıyor. Sinirlioğlu’nun adaylığı da henüz yoklamaya yansımadığı için yarışın bundan sonraki seyrini değiştirebilir. Ancak bölgesel teamül ve mevcut destek dengesi dikkate alındığında, Türkiye’nin adayı için önünde kolay bir yol bulunmuyor.

Sonuç

Sonuç olarak BM Genel Sekreterliği yarışı, yalnızca yeni bir bürokratın seçilmesi değil; büyük güçlerin BM üzerindeki nüfuz mücadelesinin, bölgesel temsil beklentilerinin ve örgütün geleceğine ilişkin farklı tasavvurların kesiştiği bir süreç. Önümüzdeki haftalarda asıl soru, en çok olumlu oy alan adayın kim olacağı değil, 5 daimi üyenin veto etmeyeceği ve 193 üyeli Genel Kurulun önüne ortak bir tercih olarak götürülebilecek ismin kim olacağı.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

31 Ekim 2026 Cumartesi

COP 31 Antalya: Türkiye'nin Turizm Başkentinde İklim Diplomasisinin Kalbi Atacak

 

Giriş

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31), 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecektir. Toplantı, yalnızca devlet temsilcilerinin bir araya geldiği diplomatik bir zirve değil; Paris İklim Anlaşması’nın hedeflerinin uygulanması, iklim finansmanının ölçeği ve dağılımı, enerji dönüşümünün hızı ve iklim etkilerine karşı kırılgan toplumların korunması konularında küresel uzlaşının sınanacağı temel çok taraflı platformdur. COP31’in önemi, iklim krizinin artık uzak geleceğe ait çevresel bir risk olmaktan çıkıp gıda, su, sağlık, göç, enerji güvenliği, altyapı ve ekonomik istikrarı doğrudan etkileyen bir güvenlik ve kalkınma meselesine dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

Zirve, Paris İklim Sözleşmesi'nin yürürlüğe girişinin 10. yıl dönümünü izleyen dönemde yapılmaktadır. Paris rejimi, ülkelerin ulusal katkı beyanları (NDC), şeffaflık raporlaması ve küresel durum değerlendirmesi yoluyla ortak hedefleri ulusal politikalara dönüştürmesini öngörür. Ancak taahhütlerle fiilî emisyon azaltımı, uyum kapasitesi ve finansman arasında hâlâ belirgin bir uygulama açığı vardır. Bu nedenle, COP31 için öne çıkan “uygulama COP’u” yaklaşımı, yeni hedefler ilan etmekten çok mevcut sözlerin ölçülebilir politikalara, yatırımlara ve sonuçlara dönüştürülmesini amaçlamaktadır.

Antalya’nın Diplomatik ve Jeopolitik Anlamı

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, ülkenin iklim diplomasisinde görünürlüğünü ve gündem kurma kapasitesini arttırabilecek önemli bir fırsattır. Türk karar vericiler tarafından turizm başkenti Antalya’nın seçilmesi ise, hem bu şehrin ve ilçelerinin gelişmişliği ve altyapısına duyulan güveni, hem de Türkiye'nin ADF-Antalya Diplomasi Forumu örneğinden de anlaşılabileceği üzere, bu şehri diplomaside de öne çıkarma çabasını yansıtmaktadır. Nitekim bu etkinlik, Türkiye’yi iki hafta boyunca tüm dünyada hükümetlerin, uluslararası kuruluşların, finans çevrelerinin, şirketlerin, bilim insanlarının ve sivil toplumun buluştuğu küresel bir merkeze dönüştürecektir. Bu görünürlük, turizm ve hizmet sektörleri bakımından ekonomik hareketlilik yaratmanın ötesinde, Türkiye’nin enerji dönüşümü, iklim uyumu, afet yönetimi ve yeşil sanayi politikalarını uluslararası kamuoyuna anlatabilmesine de imkân sağlayabilir.

Chris Bowen & Murat Kurum

Zirvenin yönetim modeli de ayrıca dikkat çekicidir. Ev sahipliği ve COP başkanlığı Türkiye’ye, müzakerelerin başkanlığı ise Avustralya’ya verilmiştir. Murat Kurum COP31 Başkanı olarak süreci temsil ederken, Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen müzakere başkanlığını üstlenecektir. Türkiye-Avustralya ortaklığı, ev sahibi ülkenin siyasi ve lojistik liderliği ile müzakere sürecinin kolaylaştırılmasını birbirinden ayıran özgün bir düzenlemedir. Model, Pasifik ada devletlerinin iklim diplomasisindeki ağırlığını arttırma amacıyla da yakından ilişkilidir. Nitekim Fiji’de 5-8 Ekim’de düzenlenen Pre-COP toplantıları ve Tuvalu’da gerçekleştirilen liderler buluşması, deniz seviyesinin yükselmesinden en fazla etkilenen Pasifik ülkelerinin sesini Antalya öncesinde gündeme taşımıştır.

Türkiye açısından diplomatik başarı, zirvenin kusursuz biçimde düzenlenmesiyle sınırlı olmayacaktır. Asıl ölçüt, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki güven açığını azaltan, farklı kalkınma önceliklerini gözeten ve somut kararlarla sonuçlanan bir müzakere ortamı oluşturabilmektir. Türkiye’nin Avrupa, Asya, Ortadoğu ve Afrika arasında kurduğu ilişkiler, farklı ülke gruplarıyla temas kurma bakımından avantaj sağlayabilir. Bununla birlikte, bu rol, Türkiye’nin kendi emisyon politikaları, kömürden çıkış perspektifi, yenilenebilir enerji yatırımları ve iklim finansmanına erişim konularındaki performansının da daha yakından değerlendirilmesine yol açacaktır.

COP31’in Öncelikli Gündem Başlıkları

İlk başlık, kuşkusuz azaltım ve enerji dönüşümüdür. Küresel sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda belirlenen 1,5°C hedefiyle uyumlu tutabilmek için, sera gazı emisyonlarının hızlı ve kalıcı biçimde düşürülmesi gerekir. Bu çerçevede, fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılması, yenilenebilir enerji kapasitesinin arttırılması, enerji verimliliği, elektrifikasyon, şebeke yatırımları ve temiz teknolojilerin yaygınlaştırılması tartışılacaktır. Ancak enerji güvenliği, enerjiye erişim ve ülkelerin farklı ekonomik koşulları, dönüşümün hızı ve maliyeti üzerindeki görüş ayrılıklarını canlı tutmaktadır.

İkinci başlık, iklim uyumu ve dayanıklılıktır. Kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları, seller ve kıyı erozyonu; tarım, kentler, sağlık sistemleri ve kritik altyapılar üzerinde artan baskı yaratmaktadır. Ulusal uyum planlarının güçlendirilmesi, erken uyarı sistemleri, iklime dayanıklı altyapı, su yönetimi ve doğa temelli çözümler bu nedenle önem kazanacaktır. Türkiye bakımından Akdeniz havzasındaki sıcaklık artışı, su stresi, yangın riski ve kıyı kentlerinin kırılganlığı, COP31 gündemini doğrudan ulusal politika meselesi hâline getirmektedir.

Üçüncü ve en tartışmalı alanlardan biri ise iklim finansmanıdır. Gelişmekte olan ülkeler, emisyon azaltımı ve uyum yatırımlarını gerçekleştirebilmek için öngörülebilir, erişilebilir ve yeterli finansman talep etmektedir. Finansmanın kamu kaynakları, çok taraflı kalkınma bankaları ve özel sektör yatırımları arasında nasıl paylaştırılacağı; borç yaratmayan hibelerin payı; kayıp ve zarar fonunun işleyişi ve kaynaklara erişim koşulları müzakerelerin merkezinde yer alacaktır. Finansman meselesi, yalnızca teknik bir bütçe tartışması değildir: iklim krizine tarihsel katkı, ödeme kapasitesi ve kırılganlık arasındaki adalet tartışmasını da içerir.

Dördüncü gündem adil geçiştir. Düşük karbonlu ekonomiye geçişin maliyetleri çalışanlar, düşük gelirli haneler ve fosil yakıt sektörlerine bağımlı bölgeler üzerinde yoğunlaşmamalıdır. Mesleki eğitim, sosyal koruma, bölgesel kalkınma, yeni istihdam alanları ve karar alma süreçlerine katılım, dönüşümün toplumsal meşruiyetini belirleyecektir. COP31 başkanlığının yeşil sanayi, temiz işler, döngüsel ekonomi, sürdürülebilir tarım ve dirençli kentleri öne çıkarması, iklim politikasının yalnızca çevre bakanlıklarının değil ekonomi ve sanayi politikalarının da konusu olduğunu göstermektedir.

Türkiye için Fırsatlar ve Sınamalar

Türkiye, COP31’i iklim politikalarını uluslararası standartlarla uyumlu hale getirmek ve yeşil dönüşüm yatırımlarını hızlandırmak için bir kaldıraç olarak kullanabilir. Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, elektrikli ulaşım, şebeke modernizasyonu, batarya ve temiz teknoloji üretimi; hem emisyon azaltımı hem de sanayi rekabetçiliği açısından fırsatlar sunmaktadır. Avrupa Birliği’nin iklim ve ticaret politikalarıyla bağlantılı düzenlemeleri de dikkate alındığında, karbon yoğun üretimin maliyetleri artarken düşük karbonlu üretim kapasitesi ihracat pazarlarına erişimde belirleyici hâle gelmektedir.

Bununla birlikte, ev sahipliği, Türkiye’ye yönelik beklentileri de yükseltir. Ulusal katkı hedeflerinin bilimsel gerekliliklerle uyumu, kömür ve diğer fosil yakıtların enerji sistemindeki yeri, enerji sübvansiyonları, iklim yasaları ve uygulama mekanizmaları, şeffaf emisyon verileri ve yerel yönetimlerin kapasitesi yakından izlenecektir. Ayrıca, zirvenin karbon ayak izinin yönetilmesi, ulaşım ve konaklama kaynaklı emisyonların azaltılması, atık yönetimi ve yerel halkın katılımı da ev sahibi ülkenin güvenilirliğinin bir parçasıdır.

Türkiye’nin dış politika açısından hedefi, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında köprü kurarken, kendi kalkınma önceliklerini de savunabilmek olmalıdır. Bu denge, iklim finansmanına erişim ve teknoloji transferi taleplerinin güçlü biçimde dile getirilmesini; aynı zamanda ulusal düzeyde uygulanabilir, takvime bağlanmış dönüşüm politikalarının ortaya konulmasını gerektirir. Aksi hâlde zirvenin diplomatik görünürlüğü ile ülke içindeki uygulama performansı arasında bir tutarsızlık oluşabilir.

Sonuç

Sonuç olarak, Antalya'da önümüzdeki günlerde düzenlenecek COP31’in başarısı, katılımcı sayısı veya diplomatik temasların yoğunluğundan çok, Antalya’dan çıkacak kararların uygulamaya ne ölçüde yön vereceğiyle ölçülmelidir. İklim finansmanında erişilebilir kaynakların arttırılması, uyum hedeflerinin somutlaştırılması, kayıp ve zarar mekanizmalarının işler hâle gelmesi, adil geçişin sosyal boyutlarının güçlendirilmesi ve ulusal katkıların daha iddialı biçimde hayata geçirilmesi temel göstergelerdir. Bu alanlarda ilerleme sağlanması, Paris İklim Anlaşması’nın ikinci on yılına daha güçlü bir uygulama zemini sağlayabilir.

Türkiye için COP31, hem uluslararası prestij, hem de uzun vadeli ekonomik ve çevresel dönüşüm bakımından stratejik bir sınavdır. Antalya’nın küresel iklim diplomasisinin merkezi hâline gelmesi önemli olmakla birlikte, kalıcı kazanım zirve sonrasında enerji, sanayi, tarım, kentleşme ve afet yönetimi politikalarında görülecek değişimlerle ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, COP31’in gerçek anlamı, iklim krizini ortak bir tehdit olarak tanımlamanın ötesine geçip, bu tehdide karşı finansmanı, teknolojiyi, toplumsal adaleti ve siyasi iradeyi bir araya getiren uygulanabilir bir işbirliği düzeni kurabilmesidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

28 Ekim 2026 Çarşamba

İsrail'de Seçim Sonrası Belirsizlik: Netanyahu Önde, Ama Hükümeti Kurmak İçin Gereken Çoğunluk Yok

 

Giriş

Dün (27 Ekim 2026) yapılan İsrail genel seçimleri, öngördüğümüz gibi ve sandık çıkış anketlerinin işaret ettiği gibi, net bir iktidar değişikliği doğurmadı. Nitekim 28 Ekim sabahı yayımlanan kısmi sayım verileri, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Likud liderliğindeki sağ ve dinî partiler blokunun beklenenden daha iyi bir performans gösterdiğine işaret ediyor. Bununla birlikte, mevcut tahminler hiçbir kampın 120 üyeli Knesset’te hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyeye ulaşamadığını gösteriyor. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un liderlik ettiği muhalefet bloku ise Netanyahu’yu geriletmiş görünse de, hükümeti tek başına kurabilecek bir çoğunluk oluşturamamış durumda. Arap partilerinin oylarını ve sandalye sayılarını arttırması da bu bağlamda koalisyon aritmetiğinin merkezine yerleşiyor. Bu nedenle, seçim gecesinin asıl sonucu şimdilik bir kazananın kesinleşmesinden çok, uzun ve karmaşık bir hükümet kurma sürecinin başlamasıdır.

Sandık Çıkış Anketlerinden Sabah Sayımına

İsrail televizyonlarının sandıkların kapanmasının ardından yayımladığı çıkış anketleri, Netanyahu’nun iktidar bloku ile Eisenkot’un öncülük ettiği muhalefeti birbirine yakın gösterdi. Kanal 11 ve Kanal 13 tahminlerinde iki blok yaklaşık 51’er sandalyede görünürken, Kanal 12 Netanyahu lehine kısmi bir üstünlük gösteriyordu. Bu tahminlerin ortak noktası, hiçbir tarafın 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamamasıydı. Reuters’ın seçim gecesi değerlendirmesi de sonucu bir çıkmaz ve Netanyahu açısından siyasi gerileme ihtimali olarak nitelendirdi; ancak nihai sonucun sayım ilerledikçe değişebileceği vurgulandı.

Mevcut verilere göre seçim sonuçları (Haaretz)

28 Ekim sabahı kısmi sayım ilerledikçe Likud’un tek parti olarak öne çıktığı ve Netanyahu blokunun sandalye tahminlerinin yukarı yönlü değiştiği görüldü. Haaretz ve Times of Israel’in canlı sayım aktarımında, güncellenen tahmin, Netanyahu blokunu 53 sandalyeye, Eisenkot liderliğindeki muhalefet blokunu ise 48 sandalyeye yerleştiriyordu; Arap partilerinin toplamı ise 19 sandalyeydi. Bu rakamlar kesinleşmiş sonuçlar değil, sayım sürerken değişebilecek ara tahminlerdir. Farklı yayın kuruluşlarının hesaplama yöntemleri ve sayılmış oy oranları da farklı anlık tablolar üretebildiğinden, tek bir sandalye tahminini nihai sonuç gibi okumamak gerekir. Ama yine de, Netanyahu ve blokunun beklenenden daha iyi performans gösterdiği kesin.

BBC'ye göre partilerin sandalye sayıları

Partilere sandalye bakımından baktığımızda; Likud'un 26 sandalye ile ilk sırada yer aldığı, anketlere göre birinci parti olması beklenen Yashar'ın ancak 21 milletvekilliği kazanabildiği, Naftali Bennett ve Yair Lapid ikilisinin liderliğindeki Beyachad'ın 12 milletvekilliği ile üçüncü sırada yer aldığı ve Arap partilerinden Birleşik Liste'nin de 12 milletvekili ile üçüncülüğü paylaştığı görülmektedir. Muhalefette yer alan Demokratlar Partisi 8 milletvekilliği kazanırken, İsrail Evimiz ise 7 sandalyede kalmıştır. Netanyahu blokundaki aşırıcı partilere bakıldığında ise; Birleşik Tora Yahudiliği, Şas ve Yahudi Gücü'nün 7'şer, Dini Siyonizm Partisi'nin de 6 sandalye elde edecek durumda olduğu görülmektedir. Son olarak, diğer Arap partisi/bloku olan Birleşik Arap Listesi (Ra'am) de 7 milletvekilliği kazanacak gibi görünüyor. Bu durumda, Netanyahu bloku 53, muhalefet bloku ise 48 sandalye elde edecektir. Arap partileri ise rekor düzeydeki 19 milletvekilliğine ulaşabilir.

Seçimin Siyasi Anlamı: Netanyahu İçin Yenilgi mi, Direnç mi?

Seçim, Gazze'de uyguladığı politikalarla son yıllarda bir nefret objesine dönüşen Başbakan Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ilişkin kesin bir hüküm vermekten çok, iktidarını sürdürme kapasitesinin hâlâ güçlü ancak kırılgan olduğunu gösteriyor. Likud’un en büyük parti olarak çıkması ve sağ-dinî partiler blokunun sabah sayımında beklenenden iyi görünmesi, yıllanmış Başbakan'ın destek tabanının tamamen dağılmadığına işaret ediyor. Öte yandan, bu performansın parlamentoda çoğunluğa dönüşmemesi, Netanyahu’nun alışılagelmiş koalisyon ortaklarıyla hükümet kurmasını zorlaştırıyor.

Netanyahu direniyor, Eisenkot zorluyor...

Netanyahu, seçim gecesi güçlü ve sağcı bir ulusal hükümet kurma çağrısı yaptı; Arap partilerinin desteğine dayanan bir hükümete karşı olduğunu belirtti. Eisenkot ise, seçmenin değişim istediğini savunarak Netanyahu’nun görevden ayrılması gerektiği mesajını verdi. Bu iki söylem, yalnızca sandalye hesabını değil, muhtemel koalisyonun siyasi meşruiyeti ve ortakları konusunda da keskin bir ayrışma olduğunu gösteriyor.

Arap Partilerinin Yükselişi

Seçimin en önemli sonuçlarından biri, Arap seçmenlerin temsilini arttırma ihtimalidir. Çıkış anketleri ve ilk tahminler, Birleşik Liste ile Ra’am’ın toplamda 19 sandalye elde edebileceğini düşündürüyor; önceki Knesset’te bu iki partinin toplam temsili çok daha düşüktü. Kesin sandalye dağılımı henüz belli olmasa da, bu artış, Arap partilerini parlamentodaki güç dengesini belirleyen aktörler arasına taşıyabilir.

Bununla birlikte, sayısal güç otomatik olarak hükümete katılım anlamına gelmez. Netanyahu, Arap partilerinin desteğine dayanan bir hükümete karşı çıkarken, Eisenkot da kampanyası boyunca bu partilerle resmî bir koalisyon kurma konusunda sınırlayıcı bir siyasi çizgi çizdi. Dolayısıyla, muhalefetin çoğunluğa ulaşabilmesi hâlinde dahi dışarıdan destek, güvenoyu ve bütçe oylamalarında iş birliği gibi daha esnek modeller gündeme gelebilir. Bu seçenekler siyasi açıdan hassas ve istikrarsız olabileceği için de görüşmelerin uzaması muhtemeldir.

Seçmenin Gündemi: Güvenlik, Savaşlar ve 7 Ekim’in Mirası

Bu seçim, Hamas öncülüğündeki 7 Ekim 2023 saldırısından ve ardından Gazze, Lübnan ve İran’la bağlantılı savaşlardan sonra yapılan ilk genel seçim olması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Netanyahu’nun liderliği; saldırının önlenememesi, savaşların yönetimi, rehineler, güvenlik politikası ve ülkenin uluslararası konumu üzerinden değerlendirildi. Buna karşılık, hükümet yanlısı seçmenler güvenlik tehditleri ve askerî başarı vurgusunu öne çıkardı.

Katılım oranının yüzde 77’nin üzerine çıktığına ilişkin açıklamalar, seçimin toplum tarafından yüksek önem atfedilen bir siyasi sınav olarak görüldüğünü gösteriyor. Reuters ve diğer haber kuruluşları, katılımın 20 yılı aşkın sürenin en yüksek düzeylerine ulaştığını bildirdi. Yüksek katılım tek başına hangi kampın kazandığını açıklamaz; ancak seçmenin mevcut siyasi yönetime ilişkin değerlendirmesinin ve güvenlik gündeminin güçlü bir mobilizasyon yarattığını düşündürür.

Olası Senaryolar

Senaryo A / Netanyahu’nun sağ ve dinî partilerle çoğunluk arayışı: Henüz tamamlanmayan sayım sonuçları Netanyahu blokunu önde gösterse de, Başbakan'ın 61 sandalyeye ulaşmak için ek desteğe ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Sağ ve dinî partilerle müzakereler -özellikle Lieberman'ın İsrail Evimiz Partisi ile- ilk seçenek olacaktır. Ancak blok içindeki talepler ve küçük partilerin pazarlık gücü, hükümet programı üzerinde anlaşmayı zorlaştırabilir. Her hâlükârda Cumhurbaşkanı Herzog'un ilk görev vereceği kişinin, birinci partinin lideri olan Netanyahu olacağı kesin gibidir. 

Senaryo B / Eisenkot’un alternatif hükümet kurma girişimi: Eisenkot, Netanyahu karşıtı partileri bir arada tutabilirse, Netanyahu'nun ardından Cumhurbaşkanı'ndan hükümeti kurma görevini almayı başarabilir. Bunun için yalnızca sandalye toplamı değil, farklı ideolojik çizgilerdeki ortakların güvenoyu ve hükümet programı üzerinde uzlaşması gerekir. Arap partilerinin dışarıdan desteği bu senaryoda belirleyici olabilir; ancak bu destek siyasi açıdan tartışmalı ve kırılgan olacaktır. Yine de, Arap partileri muhalefete destek vermeye daha meyillidir ve bu konuda gerekli adımlar atılırsa hükümet kuracak çoğunluğa ulaşılabilir. 

Senaryo C / Birlik hükümeti veya azınlık hükümeti: Siyasi çıkmazın derinleşmesi hâlinde, geniş tabanlı bir birlik hükümeti ya da dışarıdan destekle çalışan bir azınlık hükümeti gündeme gelebilir. Geçmişte bunun örnekleri (örneğin, 1984-1988 dönemindeki İşçi Partisi-Likud hükümeti) mevcuttur. Bununla birlikte, kampanyanın Netanyahu’nun görevde kalıp kalmaması ekseninde yürütülmesi, birlik hükümetini her iki taraf için de maliyetli bir tercih hâline getirmektedir.

Senaryo Ç / Hükümet kurulamaması ve yeniden seçim: Hiçbir adayın sürdürülebilir bir çoğunluk oluşturamaması durumunda, İsrail'de önümüzde haftalarda yeniden seçim yapılması gündeme gelebilir. İsrail’in yakın geçmişindeki tekrarlanan seçimler, bu olasılığın yalnızca teorik olmadığını göstermektedir. Ancak 28 Ekim sabahı itibarıyla yeniden seçime gidileceğini söylemek için henüz erkendir; zira önce resmî sayımın tamamlanması ve koalisyon görüşmelerinin sonucu görülmelidir.

Olası Sonuçlar

Hükümet kurma sürecinin uzaması, İsrail’in Gazze, Lübnan, İran ve ABD ile ilişkilerinde karar alma süreçlerini etkileyebilir. Netanyahu’nun görevde kalması, güvenlik ve askerî baskı odaklı yaklaşımın devamı ihtimalini güçlendirebilir; ancak koalisyon ortaklarının talepleri bu çizginin daha da sertleşmesine veya daha pragmatik pazarlıklara yönelmesine yol açabilir. Eisenkot liderliğinde bir hükümet kurulması ise, yönetim tarzı, ulusal birlik söylemi ve Netanyahu döneminin siyasi sorumluluklarının ele alınışı bakımından değişim beklentisi yaratabilir. Bununla birlikte, lider değişikliğinin tek başına Gazze politikası, Filistin meselesi veya İran’a yaklaşımda köklü bir dönüşüm sağlayacağı varsayılmamalıdır.

Washington’ın tutumu da bu bağlamda dikkatle izlenmelidir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Netanyahu’nun performansına ilişkin olumlu değerlendirmeleri haberleştirildi; ancak seçim sonucunun ABD-İsrail ilişkilerinde ne ölçüde değişim yaratacağı, kurulacak hükümetin bileşimine ve bölgesel gelişmelere bağlı olacaktır. ABD'deki ara seçimde güç kaybetmesi beklenen Trump'ın desteğinin, olası bir yenilenen seçimde ne kadar etkili olacağı da büyük bir muammadır.

Sonuç

28 Ekim 2026 sabahı itibarıyla İsrail seçimlerinin en doğru tanımı, kesin bir iktidar değişimi ya da Netanyahu’nun açık zaferinden ziyade, çoğunluğun oluşmadığı ve koalisyon pazarlıklarının belirleyici olacağı bir siyasi çıkmazdır. Çıkış anketlerinde muhalefetin yakaladığı ilk avantaj, sayım ilerledikçe Netanyahu blokunun lehine daralmış veya tersine dönmüş görünmektedir. Buna rağmen, 61 sandalyelik eşik aşılamamıştır. Arap partilerinin temsilindeki ciddi artış ise, koalisyon kurma sürecinin merkezinde yer alacaktır.

Sonsöz, kesin sonuçlar açıklanana kadar sandalye projeksiyonları ve yorumlar ihtiyatla yapılmalı; siyasi değerlendirme, oy sayımı ve hükümet kurma sürecinin birbirinden farklı aşamalar olduğu gerçeğine dayandırılmalıdır. Ancak şu an için Netanyahu'nun direncinin yüksek olmasının olası bir yinelenen seçimde yeniden sağ/aşırı sağ blokunun iktidara gelebileceğini düşündürtmektedir. Bu da, İsrail siyasetinde güvenlikçi bakış açısının büyük gücünü yansıtmaktadır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

25 Ekim 2026 Pazar

Brezilya'da Lula'nın 4. Dönemi: İkinci Turda Gelen Sürpriz Zafer

 

Giriş

Brezilya’da 25 Ekim 2026’da yapılan Cumhurbaşkanlığı/Devlet Başkanlığı seçiminin ikinci turunda, görevdeki Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Liberal Parti (PL) adayı Flávio Bolsonaro’yu geride bırakarak yeniden seçildi. Yüksek Seçim Mahkemesi’nin (Tribunal Superior Eleitoral – TSE) açıkladığı sonuçlara göre; Lula geçerli oyların yüzde 51,79’unu (64.256.232 oy), Bolsonaro ise yüzde 48,21’ini (59.826.041 oy) aldı. Yaklaşık 4,43 milyon oyluk fark, son derece kutuplaşmış bir yarışta Lula’ya yeni bir dönem daha (4. dönemi olacak) kazandırdı. Katılımın yaklaşık 128,2 milyon kişiye ulaştığı seçimlerde, sandığa gitmeme oranı ise yüzde 19,2 civarındaydı.[1] Bu bağlamda, seçime katılım oranı yüzde 80,8 düzeyinde oldu.

Sonucun en dikkat çekici yönü, ilk turda ikinci sırada kalan Lula’nın ikinci turda yarışı tersine çevirmesidir. Hatırlanacak olursa, 4 Ekim’deki ilk turda Flávio Bolsonaro yüzde 47,03, Lula ise yüzde 45,16 oy almıştı. İlk turdaki yaklaşık 1,87 puanlık Bolsonaro üstünlüğü, ikinci turda Lula lehine yaklaşık 3,58 puanlık farka dönüştü. Böylece, seçim, yalnızca iki adayın kişisel rekabeti olmaktan çıkarak, Brezilya toplumundaki ideolojik ayrışmaların, ekonomik beklentilerin ve ülkenin uluslararası yönelimine ilişkin tercihlerin sınandığı bir mücadeleye dönüştü.[2]

İlk Turdan İkinci Tura: Rüzgarın Tersine Dönmesi

İlk tur, Lula’nın uzun siyasi kariyerine ve görevdeki başkanlık avantajına rağmen, seçmenlerin önemli bir bölümünün değişim talebini sürdürdüğünü gösterdi. Flávio Bolsonaro’nun ilk turdaki üstünlüğü, babası Jair Bolsonaro’nun kurduğu sağ seçmen koalisyonunu devralabilmesi, güvenlik ve ekonomik yönetim konularını kampanyanın merkezine yerleştirmesi ve iktidara yönelik memnuniyetsizlikten yararlanmasıyla ilişkilendirilebilir. Bununla birlikte, ilk turda hiçbir aday geçerli oyların yarısından fazlasını alamadığı için, yarışın sonucu, diğer adayların seçmenleriyle sandığa gitmeyenlerin ikinci turdaki davranışına bağlı hâle geldi.[2][3]

İkinci turda Lula’nın oy oranını yüzde 45,16’dan yüzde 51,79’a yükseltmesi, deneyimli solcu siyasetçinin ilk turda kendisine oy vermeyen seçmenlerin bir bölümünü kazanabildiğini veya ikinci turda kendi seçmen tabanını daha yüksek oranda sandığa taşıyabildiğini düşündürüyor. Ancak elbette bunun için seçim sonuçlarının detaylı olarak incelenmesi gerekir. Seçim sonuçları, bu nedenle yalnızca “Lula geri döndü” biçiminde değil, iki büyük siyasi kampın da ülke çapında geniş bir toplumsal karşılığa sahip olduğunu gösteren veriler olarak okunmalıdır.

Grafik 1. İlk ve ikinci turda adayların geçerli oy oranları

Kaynak: Brezilya Yüksek Seçim Mahkemesi (TSE)

Bir diğer husus ise, ilk turdaki Kongre sonuçları da düşünüldüğünde, Lula'nın kişisel başarısıdır. Bugün Brezilya'daki diğer tüm siyasetçilerin çok önünde, marka bir isim olan Lula, sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, hem kişisel bir zafer kazanmış, hem doğru vaatlerle ikinci turda seçmeni ikna edebilmiş, hem de Brezilya seçmeninde "demokrasi elden gidecek" korkusunu doğru motiflerle tetikleyebilmiştir. Zira Kongre'de bir sağ/aşırı sağ olduğu düzlemde Bolsonaro'nun Başkanlığı, Brezilya'yı çok daha sert ve beklenmedik bir çizgiye sürükleyebilirdi. Brezilyalı seçmenler, bu nedenle Lula'yı belki de demokrasiyi korumak adına da ikinci turda daha yoğun şekilde desteklediler. 

Kutuplaşma ve İki Farklı Siyasal Teklif

Lula’nın kampanyası, sosyal koruma, istihdam, reel ücretlerin artırılması, eğitim yatırımları ve kamu desteklerinin sürdürülmesi üzerine kurulmuştu. Bilhassa "Bolsa Família" gibi gelir desteği programları ile eğitim ve sağlık alanındaki kamu uygulamaları, düşük gelirli kesimlere yönelik mesajın temel unsurlarıydı. Lula, ayrıca deneyimini ve demokratik kurumların korunmasına ilişkin söylemini öne çıkardı. Bu yaklaşım, ekonomik güvenceyi ve sosyal devletin devamını önemseyen seçmenleri bir arada tutmayı amaçladı.[3]

Flávio Bolsonaro ise güvenlik politikalarının sertleştirilmesi, vergi yükünün azaltılması, bürokrasinin küçültülmesi ve özel sektörün hareket alanının genişletilmesi gibi başlıkları öne çıkardı. Aynı zamanda, Bolsa Família ve bazı sosyal programların devam edeceğini söylemesi, sağ seçmen tabanını koruma ve düşük gelirli seçmenleri ürkütmeme çabasına işaret ediyordu. Bu vaatler arasında mali bir gerilim de vardı: vergi indirimleri ve kamu harcamalarının kısılması hedeflerinin, sosyal programların sürdürülmesi ve bütçe dengelerinin korunmasıyla nasıl bağdaştırılacağı, kampanyanın temel politika sorularından biriydi.[3]

Bu çerçevede, seçim, basitçe devlet müdahalesi ile serbest piyasa arasında bir tercih olarak görülmemelidir. Her iki kampanya da sosyal harcamalar ve ekonomik büyüme konularına farklı ağırlık verse de, seçmenlere güvenlik, yaşam maliyeti ve kamu hizmetleri hakkında yanıtlar sunmak zorundaydı. Yaklaşık yüzde 48’lik oy oranı, Bolsonaro hareketinin Lula’nın zaferine rağmen güçlü bir siyasi aktör olarak kaldığını ortaya koyuyor. Lula'nın ilerleyen yaşı da düşünüldüğünde, Brezilya'da sol siyasetin yeni yıldızlar yaratması gerektiği kesin. Yoksa bir sonraki seçimde sağın/aşırı sağın zaferi kesinleşecektir. Dolayısıyla, sonuç, ülkedeki siyasi kutuplaşmanın sona erdiği anlamına gelmiyor; aksine, yeni dönemde hükümetin toplumsal uzlaşma kurma kapasitesini ve muhalefetin parlamentodaki etkisini daha da önemli hâle getiriyor.

Kurumlar, Katılım ve Yönetilebilirlik

TSE’nin açıkladığı verilere göre, ikinci turda sandığa gitmeme oranı yaklaşık yüzde 19,2 ile ilk turdaki yüzde 21,08’in altında kaldı. Bu durum, iki aday arasındaki rekabetin seçmenleri bu defa biraz daha yoğun şekilde sandığa yönelttiğine işaret edebilir. Seçim gününde bazı bölgelerde ulaşım ve oy verme saatlerinin uzatılması gibi lojistik sorunlar da gündeme geldi. TSE, oylama sürecine ilişkin değerlendirmesinde bu meselelerin ele alınması gerektiğini belirtirken, sonucu resmî olarak duyurdu.[1]

Bununla birlikte, seçim gecesi yaşanan tartışmalar ve Bolsonaro cephesinden gelen itirazlar, seçim yönetimine duyulan güvenin ve sonuçların kabulünün Brezilya siyasetinde önemini koruduğunu gösteriyor. Zira demokratik istikrar, yalnızca oyların sayılmasıyla değil, siyasi aktörlerin hukuki itiraz yollarını kullanırken kurumsal sürece bağlı kalmasıyla da ilişkilidir. Lula’nın yeni döneminde, kendisine oy vermeyen seçmenlerin kaygılarını dikkate alması ve kurumlara duyulan güveni güçlendirmesi, siyasi gerilimi yönetmek açısından kritik olacaktır.

Dış Politika: ABD, Çin ve BRICS Dengesi

Brezilya’nın dış politika yönelimi de seçim kampanyasının en önemli konularından birisiydi. Lula, BRICS+ içindeki iş birliğini ve Çin’le ekonomik ilişkileri geliştirmeyi savunurken, ABD yönetimi (Başkan Donald Trump) ile doğrudan ve maliyetli bir çatışmadan kaçınan dengeli bir diplomatik çizgi izledi. Bolsonaro ailesinin siyasi söylemi ise ABD’deki muhafazakâr ve sağ popülist hareketlerle benzerlikler taşıyordu. Nitekim Trump'ın Bolsonaro ailesine destek verdiği de biliniyordu. Bununla birlikte, bu benzerlikler tek başına belirli bir dış politika kararının alınacağını kanıtlamaz; ticaret, yatırım, teknoloji ve güvenlik çıkarları Brezilya’nın hareket alanını sınırlamaya devam edecektir.[3][4] Bu bağlamda, Brezilya, hem Batı (ABD), hem de Doğu (BRICS+) ile ilişkilerini özellikle ekonomik alanda sürdürmeye devam edecektir. 

Lula’nın yeniden seçilmesi ise, Brezilya’nın çok yönlü diplomasi, BRICS’le ilişkilerini geliştirme ve "Küresel Güney"in liderliğini yapma çabalarını güçlendirecektir. Zira daha ABD odaklı olan Bolsonaro'dan farklı olarak, Lula, anti-emperyalist ve sol duruşunu dış politikaya da yansıtan bir liderdir. Ancak ülkenin ekonomik büyüme, kamu maliyesi, Amazon Ormanlarının korunması ve dış ticaret alanlarındaki ihtiyaçları, ideolojik tercihlerden bağımsız olarak daha pragmatik ilişkileri zorunlu kılacaktır. Bu nedenle, yeni dönemin dış politikasını yalnızca “ABD’ye yakınlık” veya “Çin’e yakınlık” ikiliğiyle açıklamak yetersiz kalır; bunun yerine Brasilia’nın büyük güçler arasında manevra alanını koruma çabasının süreceği tezi daha açıklayıcı bir kavramsal çerçeve sunar.

Sonuç

Lula da Silva’nın ikinci tur zaferi, Brezilya’da solun toplumsal tabanını koruduğunu ve ilk turda oluşan sağ üstünlüğün ikinci turda değişebileceğini gösterdi. TSE’nin açıkladığı yüzde 51,79’a karşı yüzde 48,21’lik sonuç, Lula’ya yeni bir dönem için demokratik meşruiyet sağlarken, Flávio Bolsonaro’nun yüksek oy oranı da sağ popülist siyasetin kalıcı etkisini ortaya koyuyor. Bu nedenle, seçim, kutuplaşmanın çözülmesinden çok, iki büyük siyasi kamp arasındaki rekabetin yeni bir aşamaya girmesi olarak değerlendirilebilir.

Lula yönetiminin önündeki temel sınav; sosyal koruma ve istihdam vaatlerini mali sürdürülebilirlikle bağdaştırmak, güvenlik ve yaşam maliyeti konularında seçmenlerin kaygılarına yanıt vermek ve Kongre’de gerekli desteği sağlamaktır. Ancak ilk tur Başkanlık seçimleriyle eşzamanlı olarak yapılan Kongre seçimlerinde sağın başarısı, Lula'nın Başkanlığının zor geçeceğini düşündürtmektedir. Dış politikada ise, Brezilya, Çin ve BRICS+ ile ilişkileri sürdürürken, ABD ve diğer Batılı büyük ortaklarla ekonomik iş birliklerini korumak, Brezilya’nın stratejik özerklik arayışının merkezindeki temel sorunsal olacaktır. Türkiye açısından da, Brezilya örneği, büyük ve kutuplaşmış demokrasilerde seçim sonuçlarının yalnızca adayların kişisel popülaritesiyle değil; sosyal politika, ekonomik beklentiler, kurumlara güven ve uluslararası konumlanma tartışmalarıyla birlikte şekillendiğini göstermektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

[1] Tribunal Superior Eleitoral (TSE) (2026), “Presidente do TSE anuncia reeleição de Lula e faz balanço do 2º turno das Eleições 2026”, 26 Ekim 2026, https://www.tse.jus.br/comunicacao/noticias/2026/Outubro/presidente-do-tse-anuncia-reeleicao-de-lula-e-faz-balanco-do-2o-turno-das-eleicoes-2026.

[2] Tribunal Superior Eleitoral (TSE) (2026), “Flávio Bolsonaro (PL) e Lula (PT) vão disputar o 2º turno para a Presidência da República”, 5 Ekim 2026, https://www.tse.jus.br/comunicacao/noticias/2026/Outubro/flavio-bolsonaro-e-lula-vao-disputar-o-2o-turno-para-a-presidencia-da-republica.

[3] Ozan Örmeci (2026), “Brezilya’da Lula-Oğul Bolsonaro Düellosunda İkinci Tur Öncesi: Kutuplaşma, Vaatler ve Dış Etkiler”, Uluslararası Politika Akademisi, 15 Ekim 2026, https://politikaakademisi.org/2026/10/15/brezilyada-lula-ogul-bolsonaro-duellosunda-ikinci-tur-oncesi-kutuplasma-vaatler-ve-dis-etkiler/.

[4] Ozan Örmeci (2026), “Brezilya’da Başkanlık Seçiminin İlk Turda Galibi Yok!”, Uluslararası Politika Akademisi, 5 Ekim 2026, https://politikaakademisi.org/2026/10/05/brezilyada-baskanlik-seciminin-ilk-turda-galibi-yok/.

[5] Ozan Örmeci (2026), “2026 Brezilya Seçimleri”, Uluslararası Politika Akademisi, 5 Ağustos 2026, https://politikaakademisi.org/2026/08/05/2026-brezilya-secimleri/

24 Ekim 2026 Cumartesi

Türkiye'ye Yönelik En Ciddi Siber Saldırılar

 

Giriş

Türkiye’nin siber güvenlik deneyimi tek bir saldırı türüyle açıklanamayacak kadar çeşitlidir. Alan adı altyapısına yönelik hizmet engelleme saldırıları, kamu sitelerinin tahrif edilmesi, kişisel verilerin sızdırılması, gazetecilerin hesaplarına müdahaleler ve sağlık ya da finans hizmetlerini etkileyen olaylar farklı amaçlara ve farklı kanıt standartlarına sahiptir. Bu nedenle, “Türkiye’ye yönelik siber saldırılar” başlığı altında incelenen her olayın aynı ölçüde doğrulanmış olduğu varsayılmamalıdır. Üstelik söz konusu siber güvenlik olunca, bir saldırının gerçekleştiğine dair teknik veya resmî bir kayıt bulunması, saldırganın kimliğinin ve siyasi motivasyonunun da kesin olarak bilindiği anlamına gelmez.

Bu yazı, kamuya açık resmî açıklamalar, düzenleyici kurum kayıtları, akademik çalışma ve güvenilir haber kaynaklarında belgelenen başlıca örnekleri ele almaktadır. Olayların seçimi, yalnızca teknik büyüklüklerine değil, ulusal internet altyapısı, kamu hizmetleri, kişisel veriler ve siyasi iletişim açısından yarattıkları etkiye de dayanmaktadır. Kullanılan tarihler ise olayın başlangıcını veya kamuoyuna yansıdığı günü göstermektedir.

1. Aralık 2015: .tr alan adı altyapısına ve bankalara yönelik DDoS saldırıları

14 Aralık 2015 tarihinde Türkiye’nin .tr alan adı altyapısını yöneten NIC.tr sistemlerine yönelik yoğun dağıtık hizmet engelleme (DDoS) trafiği başladı. Saldırı, alan adlarının çözümlemesini sağlayan DNS altyapısını hedef aldığı için yalnızca tek tek web sitelerini değil, çok sayıda kamu kurumu, şirket ve çevrim içi hizmetin erişilebilirliğini de etkileyebilecek bir darboğaza yöneldi. Reuters’ın aktardığı NIC.tr açıklamasına göre, saldırı Türkiye dışındaki organize kaynaklardan geliyordu; ancak güvenlik uzmanları, ilk aşamada belirli bir ülkeyi veya grubu sorumlu tutmak için yeterli kanıt olmadığını vurguladı.[1]

Takip eden günlerde bankacılık hizmetleri de hedef oldu. 24 Aralık civarında Ziraat Bankası, İş Bankası ve Garanti Bankası'nın çevrim içi hizmetlerinde ve kart/POS işlemlerinde kesintiler yaşandığı bildirildi. Saldırılara dair başta Rusya kaynaklı yorumlar yapılsa da, Anonymous, Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği iddiasıyla saldırıları üstlendiğini açıkladı. Bu ifade, saldırganların ilan ettiği siyasi gerekçeyi gösterir, ancak saldırının arkasında bir devlet aktörü bulunduğu anlamına gelmez. DDoS saldırılarında trafik kaynaklarının taklit edilmesi ve farklı ülkelerdeki ele geçirilmiş cihazların kullanılması, teknik köken ile siyasi sorumluluğu birbirinden ayırmayı da zorlaştırır.[2]

Olayın önemi, tek bir kurumun veri tabanından ziyade ulusal dijital erişimin ortak altyapısına yük bindirmesidir. DNS gibi merkezî işlevlerde yaşanan kesintiler, hedef kurumların kendi sunucuları sağlam olsa bile hizmetlerini görünmez hâle getirebilir. Bu nedenle, olay, kritik internet altyapısında yedeklilik, trafik filtreleme, olay müdahalesi ve kamu-özel sektör koordinasyonunun önemini ortaya koyan ciddi bir örnektir.

2. 2015’te kamu sitelerinin tahrif edilmesi: Yaygın fakat çoğu kez düşük karmaşıklıklı saldırılar

Türkiye’deki kamu sitelerine yönelik risk yalnızca yüksek profilli, dış kaynaklı operasyonlardan ibaret değildir. Çakır, Yalçın ve Kılıç’ın 2017’de yayımlanan araştırmaları, Zone-H kayıtlarından 2015 yılında .gov.tr uzantılı kamu sitelerine yönelik 848 tahrif (defacement) kaydını incelemiştir. Yazarlar, kayıtların takma adlar, mesajlar ve paylaşılan materyallerine dayanarak 25 ülkeden 131 kişi veya grup belirlemiş; kayıtların yaklaşık yüzde 70’inin Türkiye kaynaklı göründüğünü ve hedeflenen sitelerin yüzde 35’inin daha önce de saldırıya uğradığını bildirmiştir.[3]

Bu bulgular, her olayın devlet destekli veya jeopolitik amaçlı olduğu yönündeki yorumu desteklemez. Web sitesi tahrifi çoğu zaman zayıf parola, güncellenmemiş içerik yönetim sistemi, hatalı yapılandırma veya bilinen bir yazılım açığından yararlanılmasıyla gerçekleşebilir. Saldırganların ana sayfaya siyasi sloganlar yerleştirmesi ideolojik bir mesaj taşıyabilir; ancak bu mesaj, saldırganın gerçek kimliğini veya bir devletle bağlantısını tek başına kanıtlamaz. Hatta bu tarz durumlarda, siyasi mesaj çoğu zaman saldırganların gerçek siyasi görüşleriyle çelişen bir şaşırtma amacı da taşıyabilir. Bahsedilen çalışmanın asıl katkısı, kamu sitelerindeki tekrarlayan açıklara ve temel siber hijyen eksikliklerine dikkat çekmesidir.

3. Mart–Nisan 2016: Yaklaşık 50 milyon kişinin verilerinin internete sızdırılması

2016 yılının ilkbaharında, Türkiye’de yaklaşık 50 milyon kişiye ait kişisel bilgileri içerdiği belirtilen büyük bir veri seti internette yayımlandı. Olay, 4 Nisan 2016 dolaylarında geniş biçimde haberleştirildi; 6 Nisan’da, Anadolu Ajansı, savcılığın konuyla ilgili soruşturma başlattığını ve İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın verilerin MERNİS’ten sızdırıldığı iddiasını reddettiğini aktardı.[4] Bu nedenle, olayın kendisi—çok sayıda vatandaşın kişisel bilgilerinin çevrim içi dolaşıma girmesi—ile verinin hangi sistemden ve hangi tarihte alındığına ilişkin iddialar ayrı tutulmalıdır.

İnternette yayımlanan veri seti saldırganlar tarafından siyasi mesajlarla sunulmuş olsa da, kamuya açık kaynaklar saldırganın kimliğini ve kesin motivasyonunu güvenilir bir biçimde ortaya koymamaktadır. Veri ticareti, siyasi itibarsızlaştırma ve kamu kurumlarının güvenliğine ilişkin güvensizlik yaratma olası açıklamalardır; ancak bunlar doğrulanmış sonuçlar değil, yalnızca ihtimallerdir. Olayın temel güvenlik dersi, kişisel verilerin uzun süre saklanması, farklı kurumlarda kopyalanması ve erişim yetkilerinin yeterince sınırlandırılmaması hâlinde tek bir sızıntının milyonlarca kişiyi etkileyebilmesidir.

4. Eylül 2016: RedHack’in Bakan Berat Albayrak’ın email hesabını ele geçirmesi

Eylül 2016’da sol görüşlü hacktivist grup RedHack, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın kişisel email hesabına eriştiğini duyurdu ve 26 Eylül’de sorumluluğu üstlendi. Grup, ilk açıklamalarında tutuklu sol aktivistlerin serbest bırakılması yönünde siyasi taleplerde bulundu. Sonraki haftalarda çeşitli email paketleri yayımlandı ve bunların içeriği Türkiye’de çevrim içi siyasi iletişim, medya ve hükümet yanlısı sosyal medya faaliyetleri hakkındaki tartışmalarda kullanıldı.[5]

Bu hususta şu da belirtilmelidir ki, öncelikle bu tarz olaylarda kanıt düzeyleri dikkatle ayrılmalıdır: RedHack’in hesabı ele geçirdiğini ilan etmesi ve dosyalar yayımlaması, grubun kendi üstlenme beyanıdır; sızdırılan her belgenin özgünlüğü, eksiksizliği ve bağlamı ayrıca doğrulanmalıdır. Dolayısıyla, yayımlanan yazışmalardan yapılan siyasi çıkarımlar, bağımsız doğrulama yapılmadan tüm içerik için kesin hüküm olarak sunulmamalıdır. Ayrıca, içerik doğru olsa bile, kişisel bilgilerin izinsiz olarak aktarılması kesinlikle bir suçtur. Bu nedenle, suçu işleyen grubun da ayrıca cezalandırılması gerekmektedir. Bununla birlikte, bu olay, Türkiye'de üst düzey kamu görevlilerinin ve siyasilerin kişisel hesaplarının siyasi saldırı amacıyla hedef olabileceğini ve bu tarz olayların ciddi güvenlik ve itibar riskleri doğurduğunu göstermiştir. Bu bağlamda, Türkiye'de siyasi iktidardan rahatsız olan muhalif çevrelerin de duyarlı olması gerekmektedir; çünkü bugün bir iktidara yapılan, yarın öbür gün başka bir iktidara da yapılabilir ve Türkiye'ye yönelik hasım devlet ve terör örgütlerine yarayacak ciddi zarar verebilir. Bu anlamda, siber güvenlik, siyaset üstü, birleştirici, ulusal ve önemli bir konu olarak ele alınmalıdır.

5. Mayıs 2016: Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastanelere yönelik saldırı girişimi

T.C. Sağlık Bakanlığı, 18 Mayıs 2016 tarihli resmî açıklamasında Diyarbakır, Siirt, Tekirdağ ve Kocaeli’de bulunan bazı hastanelere yönelik siber saldırı girişimi olduğunu bildirdi. Açıklamaya göre, saldırıda yalnızca Diyarbakır’daki hastaneler kısmen etkilendi; yedekleme mekanizması sayesinde veri kaybı önlendi ve bilgi sistemlerindeki kısmi aksama kısa sürede giderildi. Bakanlık, saldırgan kişi veya kuruluşların henüz belirlenemediğini ve incelemenin başlatıldığını belirtti.[6]

Bu resmî açıklama, saldırı girişiminin ve sınırlı hizmet aksamasının belgelenmesi bakımından güçlü bir kaynaktır; fakat saldırının arkasındaki aktör, kullanılan yöntem ve motivasyon hakkında kesin bilgi sunmaz. Sağlık sistemlerine yönelik saldırılar, veri hırsızlığı, fidye, hizmet aksatma veya kritik hizmetleri test etme gibi farklı amaçlar taşıyabilir. Bu olayda, bunlardan hangisinin geçerli olduğu kamuya açık bir açıklamadan anlaşılamaz. Sağlık sektörünün acil hizmetlerle bağlantısı nedeniyle, kısa süreli bir kesinti dahi hasta güvenliği ve operasyonel süreklilik açısından ciddiye alınmalıdır.

6. Mart 2021: Yemeksepeti veri ihlali

Türkiye’deki en büyük ölçekli kişisel veri ihlallerinden biri, çevrim içi yemek sipariş platformu Yemeksepeti’nde 18 Mart 2021’de başlayan yetkisiz erişimdir. Kişisel Verileri Koruma Kurumu'nun 23 Aralık 2021 tarihli karar özetine göre, web uygulama sunucusundaki bir açıklıktan yararlanılarak sunucuya erişilmiş; ancak olay, 25 Mart’ta şüpheli alarmların incelenmesi sırasında fark edilmiştir. İhlalden 21.504.083 kullanıcının etkilendiği, kullanıcı adı, adres, telefon, e-posta, parola ve IP bilgilerinin risk altında olduğu bildirildi. Kurum, güvenlik uyarılarının izlenmesi ve üçüncü taraf hizmetlerin denetimi konusunda eksiklikler bulunduğunu değerlendirdi.[7]

Bu vakada saldırganların kimliği kamuya açık resmî kayıtlarda tespit edilmemiştir. Veri toplama ve uzaktaki bir sunucuya trafik gönderme bulguları veri sızdırma ile uyumludur; ancak saldırının kesin motifi—satış, şantaj, başka saldırılar için hesap ele geçirme veya başka bir amaç—kaynakta kanıtlanmamıştır. Bu yüzden, olayı belirli bir devlet ya da hacker grubuna atfetmek doğru olmaz. Yemeksepeti vakası, özel sektörün tuttuğu geniş ölçekli veri havuzlarının ulusal siber güvenlik açısından önemini ve alarm yönetimi, yamalama, erişim kontrolü ve olay müdahalesindeki gecikmelerin etkisini göstermektedir.

7. 2021: e-Devlet ve belediye verileri hakkındaki iddialar

Freedom House’un Türkiye’ye ilişkin 2022 raporu, Ekim 2021’de e-Devlet portalının hacklendiği ve kullanıcı verilerinin tehlikeye girdiği yönündeki haberleri ve Mayıs 2021’de Konya Büyükşehir Belediyesi veri tabanından 1 milyon kişiye ait verilerin sızdırıldığı iddiasını da kayda geçirmiştir.[8] Aynı rapor, Kasım 2021’de güvenlik soruşturmalarına konu yaklaşık 10.000 kişi hakkındaki özel bilgilerin ele geçirilip karaborsada satıldığına dair haberleri de aktarır; bu son olayda FETÖ mensuplarının sorumlu olduğu iddiası yer almıştır, ancak bu aşamada, tam doğrulanmadan, bunun bağımsız olarak kesinleştirilmiş bir teknik sonuç gibi algılanmaması gerekir.

Bu tarz olaylar, kamuya açık haber ve raporlarda yer alsa da, her birinin teknik kapsamı, veri kaynağı ve saldırganın kimliği aynı açıklıkta değildir. Özellikle e-Devlet gibi çok sayıda hizmete erişim sağlayan bir platform hakkında “hacklendi” iddiası, merkezi sistemin bütünüyle ele geçirildiği anlamına gelmeyebilir; farklı veri tabanlarından elde edilen bilgilerin platforma aktarılması veya kullanıcı hesaplarının ele geçirilmesi de benzer bir algı yaratabilir. Bu nedenle, olayın kapsamı konusunda resmî teknik inceleme ve doğrulanmış ihlal bildirimi öncelikli kaynaklar olarak kabul edilmelidir.

Genel Değerlendirme

İncelenen örnekler, Türkiye'ye dair 4 temel risk kümesine işaret etmektedir. Birincisi, 2015’teki .tr altyapısı saldırısı gibi hizmet erişilebilirliğini hedef alan DDoS operasyonlarıdır. İkincisi, kamu sitelerinin tahrifi ve siyasi e-posta sızıntıları gibi mesaj verme, itibar zedeleme veya gündem oluşturma amacı taşıyabilen hacktivist eylemlerdir. Üçüncüsü, 2016’daki geniş çaplı veri sızıntısı ve 2021’deki Yemeksepeti ihlali gibi kişisel verilerin gizliliğini ve bireylerin güvenliğini etkileyen vakalardır. Dördüncüsü, sağlık ve kamu hizmetleri gibi kritik sektörlere yönelik saldırı girişimleridir. 

Kanıt/kaynak konusunda ise 3 ayrı kanıt kategorisi kullanılmalıdır: (1) olayın gerçekleştiğini doğrulayan resmî açıklama, düzenleyici karar veya teknik kayıt; (2) saldırganın kendi üstlenme beyanı ya da medyada yer alan iddia; (3) devlet desteği, ülke bağlantısı veya siyasi motivasyona ilişkin bağımsız teknik ve istihbarî değerlendirme. Birinci kategori olayın gerçekleştiğini kanıtlayabilir, ancak üçüncü kategoriyi otomatik olarak kanıtlamaz. Bu yazıda, henüz doğrulanamayan aktör ve motif bilgileri kesin olgu olarak sunulmamıştır.

Türkiye açısından öncelikler; kamu ve özel sektör arasında olay bildirimi ve tehdit istihbaratı paylaşımının güçlendirilmesi, kritik altyapılarda yedekli mimarinin kurulması, kişisel veri erişimlerinin asgari yetki ilkesiyle sınırlandırılması, güvenlik alarmlarının kesintisiz izlenmesi, düzenli sızma testleri ve bağımsız denetimlerin yaygınlaştırılmasıdır. Ayrıca, kamuoyuna yapılan açıklamalarda saldırının etkisi ile saldırganın kimliği arasındaki ayrımın açıkça kurulması, yanlış atıfların ve gereksiz jeopolitik tırmanmanın önüne geçebilir.

Ayrıca genel ilke olarak, devlet destekli/kaynaklı siber saldırılara hedef olmamak adına Türkiye'nin komşuları başta olmak üzere tüm devletlerle daha iyi ilişkiler kurması, siber saldırıları gerçekleştiren iç ve dış gruplara yönelik cezai yöntemlere başvurarak caydırıcılık yaratması (ki bu kapsamda yaşı küçük ve genç bireylerin yaptığı bağlantısız saldırılar değil, organize ve art niyetli saldırılar üzerinde durulmalıdır) ve bu konudaki uluslararası çabaları desteklemesi gibi politika önerileri bu noktada vurgulanabilir. Bu kapsamda özellikle Türkiye'nin dahil olduğu NATO'nun kapsamlı doktrin ve uygulamalar geliştirmesi ise bu çağda bir zaruriyettir ki, bu konuda da, askeri alyans, uzun süredir ciddi çalışmalar yapmaktadır.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

DİPNOTLAR

[1] Reuters (2015), “Turkish Internet servers under sustained cyberattack: internet body”, 23 Aralık 2015, https://www.investing.com/news/technology-news/turkish-internet-servers-under-sustained-cyberattack%3A-internet-body-377324. 

[2] Freedom House (2016), “Turkey: Freedom on the Net 2016”,  https://freedomhouse.org/country/turkey/freedom-net/2016. 

[3] Hüseyin Çakır & Nursel Yalçın & Mehmet Serkan Kılıç (2017), “İnternet Sitelerine Yapılan Siber Saldırılar: 2015 Yılı Türk Kamu Siteleri İncelemesi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, 13 (25), ss. 149–192. https://doi.org/10.17752/guvenlikstrtj.309404.

[4] Anadolu Ajansı (2016), “Minister: Turkish data leak not from central system”, 6 Nisan 2016, https://www.aa.com.tr/en/turkey/minister-turkish-data-leak-not-from-central-system/550444.

[5] The Cyber Security Incident Database, “Berat Albayrak” olay kaydı; Eylül 2016’daki RedHack iddiası ve sonraki sızıntılar. https://www.csidb.net/csidb/incidents/81eb635c-0ca9-4088-966a-ed1d3f2e1f2d/.

[6] T.C. Sağlık Bakanlığı (2016), “Sağlık Bakanlığı Hastanelerine Yönelik Siber Saldırı Girişimine İlişkin Basın Açıklaması”, 18 Mayıs 2016, https://www.saglik.gov.tr/TR%2C3501/saglik-bakanligi-hastanelerine-yonelik-siber-saldiri-girisimine-iliskin-basin-aciklamasi-18052016.html.

[7] Kişisel Verileri Koruma Kurumu (2021), “Yemek Sepeti Elektronik İletişim Perakende Gıda Lojistik AŞ veri ihlal bildirimi hakkında”, Karar Özeti 2021/1324, 23 Aralık 2021, https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/7168/2021-1324.

[8] Freedom House (2022), “Turkey: Freedom on the Net 2022”, https://freedomhouse.org/uk/node/5673.