17 Şubat 2026 Salı

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun 2026 Münih Güvenlik Konferansı Konuşması

 

Giriş

Donald Trump döneminde ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki çatlağın derinleşmesi ve Transatlantik ilişkilerin sorunlu hale gelmesi uluslararası basın ve akademik yayınlarda sıklıkla tartışılan güncel ve popüler bir konudur. Başkan Trump'ın Danimarka Krallığı'na bağlı Grönland'ı zorla kendi topraklarına katmak istemesi gibi somut sebepler üzerinden yükselen Washington-Brüksel gerilimi, geçtiğimiz yıl 61.si düzenlenen ve artık uluslararası siyaset ve dünya jeopolitiği bağlamında bir marka kabul edilen Münih Güvenlik Konferansı'nda Trump'ın Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in yaptığı şok edici konuşmayla ayyuka çıkmıştır. O yüzden, bu yıl ABD adına yapılacak konuşma büyük önem kazanmış ve bu konuşmayı yapması için de daha az popülist ve oldukça ciddi ve realist bir siyasetçi olarak sivrilen Dışişleri Bakanı (Sekreteri) Marco Rubio seçilmiştir.

Rubio'dan Daha Ilımlı Mesajlar: Transatlantik İttifak Devam Edecek ama Bize Uymalısınız!

Uzun yıllar Florida Senatörlüğü yapan ve ABD'de Dışişleri Bakanlığı makamına yükselen ilk Hispanik siyasetçi olarak ünlenen Marco Rubio, 22 dakikalık konuşmasında ABD-AB ilişkilerinin geleceğine dair daha iyimser bir perspektif ortaya koymaya çalışmış ve ilişkilerin düzelmesi yönünde geçtiğimiz yıl Avrupalıların medeniyet kaybından söz eden Vance'e kıyasla daha ılımlı ama yine de eleştirel mesajlar vermiştir. Bu anlamda, Rubio'nun konuşması Washington'ın biraz vites küçülttüğü ama kesinlikle geri adım atmadığı düşüncesini uyandırmıştır.

Konuşmasına, ABD-Avrupa ilişkilerini "dünyayı değiştiren tarihsel bir ittifak" olarak nitelendirerek başlayan Rubio, Berlin Duvarı'nın inşa edilmesi ve Küba Füze Krizi sonrasında 1963'te Münih Güvenlik Konferansı ilk kez düzenlendiğinde Almanya'nın ikiye bölünmüş olduğunu hatırlatarak, komünizm (SSCB) ile özgürlük (ABD) arasındaki mücadelenin eksen ülkesi haline gelmiş olan Almanya'nın o günlerden günümüze ne kadar büyük ilerleme kaydettiğini ifade etti. Bu başarıda yalnızca Almanya'nın değil, NATO üyesi ve ABD müttefiki bütün devletlerin katkılarının olduğunu hatırlatan Amerikalı Dışişleri Bakanı, ABD-Avrupa iş birliğinde komünizm tehlikesinin bertaraf edildiğini ve özgürlük yanlılarının bu büyük mücadeleyi kazandığını söyledi. Soğuk Savaş'ı kazanarak insanlık medeniyetini yeniden bütünleştirmeyi başardıklarını belirten Rubio, konuşmasının açılış bölümünde son olarak eski ABD Başkanı Ronald Reagan'ı anımsatırcasına "şeytani bir imparatorluk" (evil empire) olarak nitelediği SSCB'nin yıkılmasının Washington'ın Avrupa ile kurduğu ittifak sayesinde başarıldığını anımsattı ve bu ittifakın tarihsel arka planı ve önemini açıklamaya çalıştı.

Daha sonra bu zaferin ardından Avrupa ve Amerika'da bazı kimselerin zafer sarhoşluğuyla hayalperest bir ruha büründüğünü kaydeden ABD Dışişleri Bakanı, SSCB'nin ardından dünyadaki tüm devletlerin ABD ve Avrupa ülkeleri gibi serbest ticaret, piyasa ekonomisi, demokrasi, insan hakları ve hukuk devletine dayalı liberal bir dönüşümden geçeceğinin umulduğu ve kurallara dayalı liberal uluslararası sistem ve küreselleşme sayesinde milliyetçilik yerine dünya vatandaşlığının oluşacağının beklendiği bu dönemin gerçekleşmediğini, zira 5.000 yıllık kayıtlı insanlık tarihinin ve insan doğasının buna uygun olmadığını iddia etmektedir. Dogmatik ve hayalperest bu küresel liberal vizyon nedeniyle ABD'nin ciddi zarar gördüğünü düşünen Amerikan Dışişleri Sekreteri, serbest ticaret uygulamaları nedeniyle Batılı ülkelerin yıllar içerisinde sanayisizliğe mahkum edildiğini ve otoriter rejimlerin küresel ekonomi ve ticarette daha başarılı hale geldiğini de vurguladı. Bu düzen nedeniyle kritik ham madde ve tedarik zincirlerinin ABD ve demokrasi karşıtı güçlerin kontrolüne geçtiğinin altını çizen Marco Rubio, ayrıca sınırsız dünya hayali nedeniyle ABD ve Batılı devletlerin topraklarını milyonlarca kayıt dışı göçmene açtığı ve bunun da birçok toplumsal soruna neden olduğunu vurgulamaktadır. Kendisi de bir göçmen olmasına karşın aşırı göçün toplumsal uyumu bozduğunu düşünen Amerikalı devlet adamı, bunun kültürel devamlılık ve gelecek nesiller açısından ciddi tehditler olduğunu düşünmektedir. Bu hataları ABD ile Avrupa'nın birlikte yaptığını vurgulayan Rubio, şimdi bunlarla yüzleşmek ve gelecek adına stratejik adımlar atmak gerektiğini ifade etmektedir.

Daha sonra 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump'ın yaptıklarını anlatmaya başlayan Amerikalı konuşmacı, Washington'ın geçmişte olduğu gibi gelecekte de egemen ve güçlü bir Batı dünyasını inşa etmekte kararlı olduğunu ve her ne kadar bunu Avrupalılarla birlikte yapmak isteseler de, gerekirse bunu tek başlarına yapmaya da hazır olduklarını söylemiştir. Amerika ile Avrupa'nın birbirlerine ait olduğunu da belirten Rubio, bu sene 250. yıldönümünü kutlayan ABD'nin köklerinin Avrupa'dan geldiğini ve özellikle Hıristiyanlık bağlamında iki kıta arasında sarsılmaz bağların olduğunu da sözlerine eklemiştir. Bu bağlamda, ABD ile Avrupa'yı "tek medeniyet" veya "ortak medeniyet" olarak tanımlayan Marco Rubio, bunun adını da "Batı Medeniyeti" olarak belirtmektedir. Dil, aile kökleri, dini değerler ve ortak tarih ve kültür gibi çok köklü bağlar nedeniyle iki kıtanın asla ayrılamayacağını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, Başkan Trump'ın Avrupa'nın geleceğini çok önemsemesi nedeniyle bazen fazla direk, uyarıcı ve sorumlulukları paylaşmaya yönelik söylem ve tavırlar içerisine girebildiğini ifade etmektedir. ABD ile Avrupa rasındaki bağların yalnızca askeri, siyasi ve ekonomik olmadığını ve bunun ruhani ve kültürel boyutlarının da olduğunu söyleyen Amerikalı devlet adamı, kendilerinin yalnızca kader ortağı olarak gördükleri Avrupa'nın güçlü olmasını istediklerini iddia etmektedir. Bu noktada sözleri alkışlarla kesilen Rubio, Avrupa'nın kaderinin Amerika'yı da etkileyeceği için bu konuda ilgisiz/sorumsuz davranamayacaklarını ısrarla belirtmektedir.

Daha sonra bu köklü konferansın çıkış noktası da olan "ulusal güvenlik" konusuna odaklanan Marco Rubio, bunun sadece nerede ne kadar asker ve silah konuşlanacağı gibi önemli teknik meseleler olmadığının altını çizerek, temel meselenin savundukları değerlerin belirlenmesi olduğunu kaydetmektedir. Orduların soyut olgular için değil, halkları/milletleri ve yaşam tarzları gibi somut hususlar için savaştığını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, geleceğe güvenle bakmak adına kendi ekonomik ve siyasi kaderlerini kendilerinin çizmesi gerektiğini belirtmektedir. Avrupa'nın bu bağlamda geçmişte hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve üniversiter gelişim gibi konularda öncü roller oynadığını anımsatan Rubio, Mozart, Dante, Shakespeare, Beethoven, Michelangelo, Leonardo Da Vinci, The Beatles ve The Rolling Stones gibi bazı Avrupalı efsanevi sanatçıları/grupları da saygıyla anmaktadır.

İlerleyen bölümde endüstrisizleşme/sanayisizleşmenin kaçınılmaz olmadığını vurgulayarak bu konuya odaklanan Marco Rubio, bu durumun yakın geçmişteki hatalı politikalardan kaynaklandığını ve kendilerini günümüzde kırılgan hale getirdiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde kitlesel göçün de hatalı politikalar nedeniyle şimdilerde ülkelerin iç istikrarını bozan bir faktöre dönüştüğünü kaydeden Hispanik Amerikalı siyasetçi, yeni dönemde yeniden endüstrileşmeye ve kalkınmaya odaklanmaları gerektiğini söylemektedir. Bu bağlamda özellikle yeni teknolojilere odaklanmaları gerektiğini belirten Rubio, dinamik toplumlarıyla 21. yüzyılı yeni bir "Batı yüzyılı" yapmak istediklerini vurgulamaktadır. Rubio, bu bağlamda yapay zekâ, otomasyon, kritik mineraller gibi hususları öne çıkarmakta ve tedarik zincirlerinde Batı-dışı toplumlara mahkum olmamak zorunda olduklarını altını çizmektedir. Ayrıca yeniden ülkelerinin sınırlarını kontrol altına almaları gerektiğini belirten Amerikalı devlet adamı, bunun yabancı düşmanlığı değil, devletin ve ulusal egemenliğin tanımında olan temel bir husus olduğunu belirtmektedir. Bu duruma çözüm getirilmemesi halinde bir medeniyet ve varoluş krizi yaşayabileceklerini iddia eden Rubio, son olarak kendilerinin yaratıcısı olduğu küresel sistemin aleyhlerine çalışması durumunda buna da göz yummak zorunda olmadıklarını da sözlerine eklemektedir. Bunun, uluslararası anlaşmalar ve iş birliklerine kapıyı kapatmak olmadığını ifade eden Amerikalı muhafazakâr siyasetçi, kendilerinin oluşturduğu uluslararası kuruluşların günümüzde reforme edilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda özellikle Birleşmiş Milletler'in (BM) büyük potansiyeline atıfta bulunan Rubio, buna karşın günümüzdeki örgütün ciddi uluslararası sorunlar karşısında etkisiz kaldığına dikkat çekmektedir. Örneğin, Gazze'deki insani krizi BM'nin değil, ABD yönetiminin çözdüğünü hatırlatan Rubio, benzer şekilde Ukrayna konusunda da BM'nin değil Amerikan yönetiminin sorunu çözmek ve çatışmayı durdurmak için gayret gösterdiğini anımsatmaktadır. Aynı şekilde, İran'daki radikal Şii din adamlarının nükleer bomba yapmasını önlemek noktasında da BM'nin etkisiz kaldığını düşünen Amerikan Dışişleri Sekreteri, ancak kendilerinin attıkları bombalarla İran'ın nükleer programının durdurulabildiğini söylemektedir. Rubio, son olarak Venezuela'daki Maduro yönetimini "narkoterörist bir diktatörlük" olarak tanıtarak, bu konuda da BM'nin değil, kendilerinin harekete geçerek çözümü sağladıklarını ifade etmektedir. İdeal bir dünyada bu sorunları diplomatların çözmesinin gerektiğini kabul eden Amerikalı Cumhuriyetçi Partili siyasetçi, ancak mükemmel bir dünyada yaşamadıklarını ve ulusal güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde derhal kararlılıkla harekete geçeceklerini vurgulamaktadır.

Son 5 asırdır Batı dünyasının sürekli genişlediğini ve güçlendiğini belirten Marco Rubio, ancak 1940'lardan sonra Batı'nın düşüşe geçtiğini, bunun da Avrupa'yı harabeye çeviren İkinci Dünya Savaşı ve Avrupa'nın yarısının üzerine inen "demir perde"den (komünizm) kaynaklandığını hatırlatmaktadır. Bu dönemden itibaren Batı dünyasının üstünlüğünün sorgulanmaya başladığını söyleyen Amerikalı konuşmacı, ancak kendilerinin atalarının bu gerilemeyi kabul etmediğini ve derhal harekete geçerek ABD'yi ve Batı dünyasının yeniden üstün güç haline getirdiklerini anlatmaktadır. ABD Başkanı Donald J. Trump'ın günümüzde de benzer bir yaklaşım sergilediğini kaydeden Rubio, birlikte yeniden Batı dünyasını güçlendirmek istediklerini ve bu nedenle Avrupalı müttefiklerini de güçlendirmek için çaba gösterdiklerini açıklamaktadır. Batı'nın düşüşünü asla kabullenmeyeceklerini de sözlerine ekleyen ABD Dışişleri Bakanı, amaçlarının ABD-Avrupa arasını açmak değil, tarihsel bir müttefikliği canlandırmak olduğunun altını kalınca çizmektedir. Bu doğrultuda, medeniyetsel silinme yerine yeniden eski görkemli günlerine dönebileceklerini iddia eden Rubio, Transatlantik ilişkilerin yeni dönemde zayıflamayacağını, tam tersine "Avrupa'nın bir çocuğu" olarak ABD'nin güçlenmeye devam edeceğini sözlerine eklemektedir. Rubio'nun bu sözleri salondan ise büyük alkış almaktadır. 

Konuşmasının son bölümünde, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Amerikan tarihinde Avrupalı kaşif ve yerleşimcilerin oynadıkları pozitif rolü hatırlatarak, Amerikan tarihi ve kalkınmasındaki Avrupa etkisine dair somut örnekler (ilk İngiliz yerleşimciler, İskoç İrlandalılar, Davy Crockett, Mark Twain, Teddy Roosevelt, Neil Armstrong, ülkedeki bira kalitesini de yükselten ve Orta Amerika'yı kalkındıran Alman köylüler ve zanaatkârlar, Fransa-İspanya-İtalya etkisi, New Amsterdam şehri vs.) vermektedir. Bu şekilde, Amerika ile Avrupa'nın tarihlerinin ve kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu vurgulayan Marco Rubio, bu nedenle Transatlantik bağların kopmayacağını ve geleceklerinin birlikte şekilleneceğini anlatmaktadır. 

Yorum

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konuşması, geçtiğimiz yıl yaşanan J.D. Vance krizi sonrasında Washington'ın Avrupa'ya yaklaşımında daha ılımlı bir ton benimsediğini ortaya koymasına karşın, iki taraf arasındaki temel uyuşmazlıkların giderilemediği de açıkça ortadadır. Zira Amerikan tarafının benimsediği medeniyet değerlerine dayalı sert sağ ton ile Avrupa'nın sosyal, liberal ve Hıristiyan değerleri arasındaki makas giderek açılmaktadır. Bu, ilişkilerde bir kopma getirmese de, ilişkilerin Soğuk Savaş dönemindeki güven ortamını yeniden yakalaması da kolay değildir. Zira Amerikan sağ giderek aşırı bir yönelime doğru ilerlerken, Avrupa da stratejik özerklik arayışlarına hız vermektedir. Bu, yönetilebilir bir kriz olmakla birlikte, gelecek adına iyi bir sinyal değildir. Her iki tarafın da bazı konularda haklılık payları olsa da, Başkan Trump ve ekibinin Avrupalıları küçümser tavrı kesinlikle yanlış ve kabadır. Bu, Rubio tarzı ılımlı siyasetçilerce kolaylıkla düzeltilebilir; ancak stratejik ayrışmaları aynı şekilde düzeltmek kolay olmayacaktır. Bu bağlamda, ABD-AB ilişkileri ve Transatlantik ittifakın süreceği ama daha zorlu bir döneme hazır olmak gerekir. Nitekim konuşmada tek bir kez bile NATO'dan bahsedilmemesi de durumun zorluğunu gösteren bir anekdottur.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

13 Şubat 2026 Cuma

Dr. Nikolaos Stelgias Röportajı: Erdoğan-Miçotakis Görüşmesi ve Kıbrıs'ta Güncel Gelişmeler

 

Dr. Nikolaos (Nikos) Stelgias (Stelya), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki siyasi partileri 1918-1938 döneminde merceği altına altığı doktora çalışmasını Yunanistan Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünde 2011 yılında tamamlayan Stelya, 2012-2023 döneminde İngilizce, Helence, Türkçe ve İngilizce olmak üzere birçok akademik makale ve kitaba imza attı. Stelya, şimdilerde bilimsel uğraşlarının yanı sıra Kıbrıs Haber Ajansı'nda ve The Levant Files internet sitesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürüyor. Akademik alanda ise, Stelya’nın yeni dönemde Yunanistan Komünist Partisi’nin tarihine odaklanan bir Türkçe kitap çalışması ve doktora sonrası Türkiye-İran ilişkilerinin güncel gelişimini incelediği bir çalışması sürüyor. 

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 13 Şubat 2026 tarihinde Dr. Stelgias ile Erdoğan-Miçotakis zirvesi gölgesinde Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs Sorunu ve yeniden başlaması olası barış müzakereleri ve ABD/İsrail-İran ilişkilerinde yaşanması muhtemel gelişmeler hakkında bir röportaj gerçekleştirdi. 

11 Şubat 2026 Çarşamba

Erdoğan-Miçotakis Görüşmesi: Krizsiz, Daha Sakin Bir Dönemin Sinyalleri

 

Giriş

11 Şubat 2026 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis arasında gerçekleşen ve 6. Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısını da içeren görüşme, diplomasi tarihine geçen önemli ve başarılı bir ziyaret olarak dikkat çekti. Bu yazıda, bu görüşmeden bazı notlar ve görüşme sonrasında yapılan basın toplantısından edindiğim gözlemleri size aktaracağım. Unutulmamalıdır ki, diplomaside bir kelime ve jest bile anlamlı ve önemlidir. Bu bağlamda, yakın gelecekte ilişkilerin nasıl şekilleneceğini öngörmek bağlamında bu tarz görüşme ve temaslar dikkatle incelenmelidir.

11 Şubat Zirvesi: İki Güçlü Liderin Dostluk Mesajları ve İmzalanan Yeni Anlaşmalar

Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in Türkiye ziyareti vesilesiyle toplanan ve birçok üst düzey siyasetçi ve bürokratın da katıldığı 6. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Heyetlerarası Görüşme Oturumu sonrasında, iki devlet arasında birçok yeni anlaşmaya imza atıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Miçotakis, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Yunanistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Ortak Bildiri'yi imzalarken, Bakanların imza koyduğu diğer anlaşmalar ise şöyle sıralanabilir:

  • Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi ile Yunanistan Yatırım ve Dış Ticaret Ajansı Arasındaki İşbirliği Hakkında Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Burak Dağlıoğlu ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • İzmir Limanı ile Selanik Limanı Arasında Ro-Ro Seferlerinin Başlatılmasının Teşvik Edilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Çerçevesinde İşbirliğinin Güçlendirilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • Depreme Hazırlık Konusunda İkili İşbirliğinin Güçlendirilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile Yunanistan İklim Krizi ve Sivil Koruma Bakanı Ioannis Kefalogiannis),
  • Kültür Alanında İşbirliği Hakkında Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Yunanistan Kültür Bakanı Lina Mendoni),
  • Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Yunanistan Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığı Arasında Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliğine Dair Ortak Niyet Beyanı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ile Yunanistan Kalkınma Bakanı Takis Theodorikakos).

Ortak Bildiri'nin yanı sıra imzalanan bu 6 yeni anlaşma, ikili ilişkilerdeki geleneksel sorunları çözmekten uzaksa da, Atina ile Ankara'nın yeni dönemde ilişkilerini yeniden ısındırmak ve "pozitif gündem" yaklaşımını sürdürmek niyetinde olduklarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Nitekim bu yaklaşımın izlerini basın toplantısında her iki liderin yaptığı açıklamalardan da anlamak mümkündür.

Basın Toplantısına Dair Gözlemler

İki lider arasında yaklaşık 18 dakika kadar süren basın toplantısına dair gözlem ve yorumlarım ise şöyledir:

1. Her iki lider de, geçtiğimiz yıl itibariyle 7 milyar dolar seviyesinde olan ikili ticareti yıllık 10 milyar dolar seviyesine getirme hedefini vurguladılar. Bu, ekonomik ilişkileri geliştirme ortak idealini açıkça ortaya koyduğu için, iki güçlü devletin barışçıl bir gelecek tahayyül ettiklerini idrak etme noktasında son derece önemli ve anlamlıdır. 

2. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "yapıcı diyalog", "diyalog kanallarını açık tutma", "çözüm iradesi" sözleri ve "Atina Bildirgesi" hatırlatması ile iki devlet arasındaki her sorunu uluslararası hukuk temelinde çözmenin mümkün olduğunu belirten pozitif bir açıklama yaparken, Başbakan Miçotakis de Cumhurbaşkanı Erdoğan'a destek vermiş, Türk heyetinin misafirperverliğini övmüş, Atina Bildirgesi'nde vurgulanan "pozitif gündem", "karşılıklı saygı", "diyalog" ve "güven arttırıcı önlemleri" hatırlatmış ve tarihsel uyuşmazlık konularını (Ege Sorunları) çözebilmek adına bu meseleleri gerekirse uluslararası yargı makamlarına taşımayı önermiştir.

3. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Sorunu'na hiç değinmeyerek ve Kıbrıs adasında "iki devletlilik" olgusundan hiç söz etmeyerek misafirini kameralar önünde gücendirmek istemezken, Başbakan Miçotakis de Kıbrıs'ta yeniden başlaması muhtemel barış müzakerelerinin Yunanistan'ın şimdilerde geçici üyesi olduğu Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda şekilleneceğini ısrarla vurgulamış ve Ankara'yı rencide edecek bir ifadeden (işgal vs.) uzak durmuştur.

4. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunanistan'da yaşayan bir Müslüman azınlık halk olan Batı Trakya Türklerinin eğitim başta olmak üzere çeşitli alanlarda yaşadıkları zorlukları gündeme getirirken, Yunanistan Başbakanı da çoğu Yunan siyasetçisi gibi Türkleri "Müslüman Yunanlar" ve "eşit vatandaşlar" olarak anmış ve bu konuda Lozan Antlaşması'nı işaret ederek kendisini haklı konuma getirmeye çalışmıştır. Miçotakis, Türkiye Rumlarının da Ankara açısından önemli bir renk olduğunu sözlerine eklemiştir.

5. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) eksenli savunma girişimlerine (SAFE programı) Türkiye'nin dahil edilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.

6. Her iki lider de İsrail-Filistin Sorunu konusunda "barış" ve "iki devletlilik" vurgusu yapmış ve bu konuda inisiyatif alacaklarını belli etmişlerdir.

7. İlginçtir ki, kameralar önünde Heybeliada Ruhban Okulu konusu gündeme getirilmemiştir. Anlaşılan, bu konuda bir anlaşmazlık olup olmadığı veya konunun hassasiyeti nedeniyle dikkatli davranılıp davranılmadığı ilerleyen günlerde anlaşılacaktır.

8. Başbakan Miçotakis, kısa süreli vize uygulamalarını överek, bunun Ege'nin iki yakasındaki halkları yakınlaştırdığını ve Yunanistan turizmine katkı sağladığını vurgulamıştır. AB ile anlaşarak hayata geçirilen bu uygulamayı sürdürmek istediklerini kaydeden Yunan lider, ayrıca yasadışı göçle mücadele konusunda iki devlet arasındaki iş birliğini de övmüş ve bunun güçlendirilmesi gerektiğini sözlerine eklemiştir. Miçotakis, karşılıklı yatırımlar ve iklim kriziyle mücadelede iş birliği gibi konuları da konuşmasında kısaca gündeme getirmiştir. 

Sonuç

Sonuç olarak, diyebiliriz ki, önümüzdeki dönemde iki komşu ve NATO müttefiki devlet arasında ticaret ve diyalog artacak ve çatışma ihtimali ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca, Kıbrıs'ta müzakerelerin yeniden başlaması konusunda pozitif bir atmosfer oluştuğu iddia edilebilir. Ancak bu konuda iddialı yorumlar yapmak için henüz erkendir. Son olarak, ziyaretin hasmane tarihsel ilişkileri yumuşatma ve geliştirme bağlamında oldukça başarılı olduğu ve her iki liderin de tavır ve açıklamalarıyla pozitif, iyi niyetli ve yapıcı oldukları belirtilebilir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

10 Şubat 2026 Salı

Dr. Keisuke Wakizaka Mülakatı: 2026 Japonya Genel Seçimlerinde LDP'nin Tarihi Zaferi

 

Dr. Keisuke Wakizaka, İstanbul Gelişim Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir. Wakizaka, Tohoku Gakuin Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2008 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde (2012), doktora çalışmasını ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Bölge Çalışmaları bölümünde (2019) tamamladı. Wakizaka, Türkiye-Japonya ilişkileri konulu bir uluslararası kitap projesi ve Güney Kafkasya konularında akademik çalışmalarına devam etmektedir.

9 Şubat 2026 Pazartesi

UPA Webinar: A Vision for Digital Partnership between Türkiye and the EU

 

International Political Academy (UPA) Founding Coordinator Prof. Dr. Ozan Örmeci hosted Dr. Jacopo Franceschini from the Istanbul Policy Center (IPC) and Hasan Kerem Ünsal, the President of AKSAV Foundation. The trio discussed the cybersecurity threats Ankara and Brussels face and ways to cooperate in the future.