5 Haziran 2026 Cuma

Edward Fishman'dan 'Chokepoints'

 

Giriş

Son yıllarda uluslararası siyasette süregelen jeopolitik mücadelenin dinamiklerine dair kapsamlı bir açıklama içeren zihin açıcı eserlerden biri, Edward Fishman'ın kaleme aldığı Chokepoints adlı kitaptır. Tam ismi Chokepoints: American Power in the Age of Economic Warfare (Darboğazlar: Ekonomik Savaş Çağında Amerikan Gücü) olan eser, 2025 yılında Portfolio tarafından yayımlanmıştır. 560 sayfalık eser, şimdiden önemli bir klasik olmaya adaydır. 

Yazar: Edward Fishman

Kitabın yazarı Edward Fishman, ekonomi yönetimi ve yaptırımlar konusunda önde gelen bir uzmandır. Fishman, Columbia Üniversitesi Uluslararası ve Kamu İşleri Okulu'nda ders vermekte ve Küresel Enerji Politikası Merkezi'nde kıdemli araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca, şirketlere jeopolitik strateji konusunda danışmanlık yapmakta ve erken aşama teknoloji girişimlerine yatırım yapmaktadır. Yazar, daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı'nda Dışişleri Bakanı'nın Politika Planlama Ekibi üyesi, Pentagon'da Genelkurmay Başkanı'na danışman ve ABD Hazine Bakanlığı'nda Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı'na özel asistan olarak görev yapmıştır. Yazıları ve analizleri düzenli olarak The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post, Foreign Affairs, Politico ve NPR gibi yayın organlarında yayımlanmaktadır. Yale Üniversitesi'nden Tarih lisans derecesi, Cambridge Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler yüksek lisans derecesi ve Stanford Üniversitesi'nden MBA derecesine sahiptir. 

Darboğazlar (Chokepoints)

Kitabın öncelikle üzerinde durduğu husus, küresel ticarette önemli olan deniz taşımacılığında etkili olan geçiş noktalarıdır. Geleneksel geçiş noktaları, küresel gemi trafiğinin büyük hacimlerde geçmek zorunda kaldığı dar deniz kanallarıdır. Küresel ticarette kritik mahiyette olmaları, bu geçiş noktalarını çatışma, korsanlık ve ablukalara karşı son derece savunmasız hale getirir. Dünyada bu bağlamda öne çıkan birkaç kritik darboğaz bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir;

Hürmüz Boğazı: Şimdilerde ABD ile İran arasında ciddi bir gerginlik konusu olan Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi'ni açık okyanusa bağlamakta ve dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin taşınmasına aracılık etmektedir. Bu nedenle, Hürmüz'ün kontrolünün İran'a geçmesi, bu ülkeyi ciddi anlamda bir bölgesel güç haline getirecektir. Hürmüz Boğazı, normalde seyrüsefer serbestisi ilkesi doğrultusunda tüm ticari gemilerin geçişine açıktır; ancak 2026 yılında yaşanan ABD/İsrail-İran Savaşı sonrasında, Hürmüz, serbest ve koşulsuz geçiş usulü yerine İran'ın onayına ve kayıt sistemine bağlanmıştır. Bu nedenle, artık buradan geçiş yapmak isteyen tüm gemilerin ve kaptanların geçiş öncesinde İran makamlarına başvurarak izin alması zorunludur.

Malakka Boğazı: Malakka Boğazı, Hint Okyanusu'nu Pasifik Okyanusu'na bağlar ve Asya, Avrupa ve Ortadoğu arasında birincil nakliye kanalı görevi görür. Boğaz, tek bir ülkenin kontrolünde değildir. Stratejik önemi nedeniyle uluslararası bir su yolu statüsünde olan bu boğaz, kıyıdaş devletler Endonezya, Malezya ve Singapur'un ortak sorumluluğunda ve denetimindedir. Malakka, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (UNCLOS) göre tüm gemiler için serbest transit geçişe tabidir ve buradan geçiş ücreti alınması yasaktır.

Süveyş Kanalı: Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan, Avrupa ve Asya arasında en kısa deniz yolunu sağlayan, insan yapımı bir Mısır su yolu olan Süveyş Kanalı, 1869 yılında İngiliz ve Fransız şirketlerince yapılmış; ilerleyen dönemde ise 1956 yılındaki millileştirilmesinden bu yana tamamen Mısır devletinin kontrolüne geçmiştir. Küresel deniz ticareti için hayati bir geçiş noktası olan kanal, uluslararası sözleşmeler gereği barış ve savaş zamanlarında tüm ülkelerin ticaret ve savaş gemilerinin serbest geçişine açıktır.

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan hayati bir kanal olan Panama Kanalı, Amerika kıtaları arasında nakliye sürelerini önemli ölçüde kısaltır. Panama Kanalı, normalde serbest geçişe açıktır; ancak kuraklık dönemlerinde uygulanan su tasarrufu önlemleri ve özel geçiş programları nedeniyle geçişler sıkı planlamalara tabidir. Gemilerin kanalı kullanabilmesi için önceden Panama Kanalı Transit Rezervasyon Sistemi üzerinden resmi geçiş randevusu alması gerekmektedir. Ayrıca son dönemde ABD'nin Çin'le girdiği jeopolitik rekabet nedeniyle, Washington'ın baskısıyla Hong Kong merkezli CK Hutchison firmasının Panama'daki liman imtiyazlarının Panama Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle birlikte, Çinli şirket, liman hisselerini BlackRock liderliğindeki bir konsorsiyuma devretme yoluna girmiş ve Kanal üzerinde ABD etkisi artmıştır. 

Bab el Mendeb: Yemen ve Afrika Boynuzu arasında yer alan ve Kızıldeniz'in güney girişini koruyan bir boğaz olan Bab el Mendeb veya Babülmendep, Türkçede "Gözyaşı Kapısı" ya da "Hüzün Kapısı" anlamına gelir. Burası, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne (ve dolayısıyla Hint Okyanusu'na) bağlayan, Afrika kıtası ile Arap Yarımadası'nı birbirinden ayıran uluslararası bir su yoludur. Tek bir devletin veya gücün mutlak kontrolünde olmayan Bab el Mendeb Boğazı'nda, fiili güvenlik ve askeri denge üç ana aktör arasında paylaşılmaktadır. İlk olarak, Yemen'deki Husiler, Boğaz'ın doğusunda yer alan Yemen kıyılarını ve boğazdaki rotaları tehdit edebilecek stratejik adaları kontrol etmektedir. Husiler, bölgeden geçen uluslararası ticari gemilere yönelik füze ve drone saldırıları düzenleyebilmektedir. İkincil olarak, Yemen hükümetine bağlı askeri unsurlar (Devler Tugayları gibi) ve adadaki yerel topluluklar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli olarak Boğazın bazı bölgelerinde Husilere karşı konuşlanmıştır. Son olarak, ABD öncülüğündeki Küresel Koalisyon, seyrüsefer serbestisini sağlamak amacıyla bölgede devriye gezmekte ve Husilerin saldırılarını engellemeye çalışarak denge unsuru olmaktadır.

Bu bağlamda, kitabın işlediği ilk önemli husus, küresel deniz taşımacılığı, özellikle de enerji ticareti bağlamında önemli olan bu kritik su yollarıdır. 

Modern ve Görünmez Geçiş Noktaları

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer husus, modern ve görünmez geçiş noktalarıdır. 21. yüzyılda, jeopolitik veya jeopolitika, "görünmez geçiş noktalarına" doğru kaymıştır. Yani uluslararası güç mücadelesinde kritik alanlar hâkim (başat) konumdadır. Tek bir devlet veya küçük bir koalisyon tarafından askeri güç kullanılmadan silah haline getirilebilen bu unsurlar şöyle sıralanabilir:

ABD (Amerikan) Doları: Dolar, küresel döviz işlemlerinin yaklaşık yüzde 90'ını tekabül ettiği için, ondan kopmak uluslararası işletmeler için varoluşsal zorluklar yaratır. Bu nedenle, BRICS'in yerel para birimini teşvik etmesi, ABD'nin küresel liderliği açısından risklidir. 

Gelişmiş Mikroçipler: Günümüzde, yüksek teknoloji tedarik zincirleri ve yarı-iletken üretimi oldukça yoğunlaşmıştır. Bu da, ihracat kontrollerini etkili bir stratejik kaldıraç haline getirir. ABD'nin Tayvan politikasının belirlenmesinde bile, mikroçip teknolojisinin ciddi etkisi vardır. 

Finansal Takas Ağları: SWIFT gibi mesajlaşma sistemleri ve uluslararası ticaret altyapıları, küresel ticarete kimin katılabileceğini belirleyen merkezi düğümler görevi görür. Bu nedenle, bu tarz platformların kontrolü ABD ve Batı dünyası ya da karşısındaki blok açısından kritik mahiyettedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2025 yılının başlarında yayımlanan bu eser, küreselleşmenin nasıl bir silah haline geldiğini ve jeopolitiğin yeni kurallarını incelemektedir. Eser, ABD ve müttefiklerinin; Rusya, Çin ve İran gibi rakiplerine karşı askeri güç kullanmak yerine küresel ekonomideki görünmez "darboğazları" (kilit geçiş noktalarını) nasıl birer savaş silahı olarak kullandığını anlatmaktadır. Yazar, kitaba ismini veren "darboğaz" (chokepoint) kavramını yalnızca coğrafi boğazlar (Süveyş, Hürmüz, İstanbul Boğazı vb.) olarak ele almaz. Kitapta asıl odaklanılan kilit noktalar; başta enerji alım-satımları olmak üzere küresel ticarette en yaygın kullanılan para birimi olan ABD (Amerikan) doları, uluslararası para transferlerine aracılık eden SWIFT sistemi, teknoloji ürünleri üretiminde kritik bir unsur olan gelişmiş mikroçip teknolojisi ve küresel enerji tedarik zincirleridir.

Yazarın önceki ABD Başkanlarından Barack Obama döneminde Dışişleri ve Hazine Bakanlığı yaptırım yetkilisi olması, kitaba müthiş bir arka plan ve gerçekçilik katmaktadır. Kitap, Financial Times Business Book of the Year ödüllerinde de finale kalmıştır. Bu nedenle, bu kitabın okunulmasında fayda vardır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Rum Lider Hristodulidis'in Kazakistan Çıkarması

 

Giriş

Son dönemde Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis önderliğinde dış politikada daha atak bir profil çizmeye başlayan Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti), Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin muazzam askeri gücünü dengelemek için oluşturduğu Yunanistan-İsrail-Fransa-Avrupa Birliği (AB) ekseninin yanı sıra, Orta Asya Türk devletleriyle de yakın ilişkiler kurmaya başladı. Öyle ki, Rum lider Hristodulidis, 2-4 Haziran 2026 tarihleri arasında Kazakistan'a ülkesinin tarihteki ilk resmi Devlet Başkanı ziyaretini gerçekleştirdi. Bu yazıda, Güney Lefkoşa'nın Türk devletleri açılımı mercek altına alınacaktır.

AB'nin Orta Asya Türk Devletleri Açılımı

Lider Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik destek ve saygılarından ötürü, Ankara'nın husumet yaşadığı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ülkelerle yakın ilişkiler kurmaktan yakın zamana kadar imtina eden Orta Asya Türk devletleri, son dönemlerde ise çeşitli sebeplerden ötürü giderek Avrupa Birliği (AB) ve bu Birliğe üye olan, Türkiye ile sorunları olan bazı devletlerle yakın ilişkiler tesis etmeye başlamıştır.

Bu konuda dönüm noktası Nisan 2025 tarihinde AB'nin yaptığı Orta Asya açılımı olmuş ve Birinci AB-Orta Asya Zirvesi sonrasında, AB’nin Küresel Geçit yatırım programı kapsamında Orta Asya bölgesine yönelik olarak 13,2 milyar dolarlık (12 milyar euro/avro) destek paketi taahhüdü karşılığında, Orta Asya Türk devletleri de, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları uyarınca Kıbrıs'ta iki devletlilik tezini desteklemekten vazgeçerek, resmi ilişkiler kurdukları Güney Kıbrıs'a, birbirlerinin peşi sıra Büyükelçi atamaya başlamışlardır. Aynı Türk devletlerinin baskısıyla, yine Mayıs 2025'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Zirvesi'nde ilan edilen Budapeşte Bildirisi'nde de, Türk devletleri, Kıbrıs Sorunu'nda "iki devletli çözüm" formülüne yönelik herhangi bir destek ifadesine yer vermemiş; bunun yerine, adadaki mevcut gerçeklere uygun şekilde "müzakere edilmiş ve karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm planı"nı savunmuşlardır.

Kazakistan'ın Rum Yakınlaşması

Orta Asya Türk devletlerinden özellikle Kazakistan, son dönemde Kıbrıs Rum Kesimi ile kurduğu yakın ilişkilerle dikkat çekmektedir. Kazakistan, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev  liderliğinde, aslında son dönemde hem Türkiye ile stratejik iş birliğini geliştirmekte, hem de Kıbrıs Rum Kesimi ile yakın ilişkiler tesis etmektedir. Öyle ki, Rum Cumhurbaşkanı Hristodulidis'in Haziran 2026 ziyaretinde, Kazakistan'ın başkenti Astana'da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Büyükelçilik binasının resmi açılışını gerçekleştirilmiş, iki ülke arasındaki ilk doğrudan uçuş seferleri başlamış, iki ülke arasında 2028 yılına kadar uzanan bir ekonomik iş birliği yol haritası ile hükümetler arası bir ticaret komisyonu ve iş konseyi kurulmasını kararlaştırılmış ve dahası, Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine sunduğu katkılardan dolayı Hristodulidis'e Kazakistan'ın en yüksek devlet ödüllerinden biri olan 1. Derece Devlet Dostluk Nişanı'nı (Dostık) takdim etmiştir. İki Devlet Başkanı arasında imzalanan mutabakat zaptında (MoU) ise şu konular yer almaktadır:

  • Yükseköğrenim ve bilimsel araştırma,
  • Kültür ve spor,
  • Bilgi teknolojileri, siber güvenlik ve dijital yönetim.

Görüşmelerde, ayrıca, Kazakistan, Güney Kıbrıs'ı Doğu Akdeniz'de önemli bir lojistik merkez olarak gördüğünü belirterek, Orta Asya'yı Avrupa'ya bağlayan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru (Trans-Caspian Corridor) projesine Güney Kıbrıs'ın da entegre olmasını önermiştir. Tokayev, ek olarak, Kıbrıs Sorunu'nun Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları ve uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesine yönelik olarak ülkesinin desteğini yinelemiştir. Rum lider Hristodulidis de, Tokayev'in tavrını övmüş ve ülkesinin Kıbrıs Sorunu'ndaki tutumu, egemenliği ve toprak bütünlüğüne verdiği destek nedeniyle teşekkürlerini sunmuştur.

Türkiye'nin Tepkisi

Türkiye kamuoyunda pek de hoş karşılanmayan bu gelişmeler üzerine, Türk basınında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Kazakistan'a yapacağı ziyaretin iptal edildiği yönünde bazı haberler yapılmış; ancak Ankara bu iddiaları reddetmiştir. Deneyimli Türk gazeteci Ardan Zentürk, Kazakistan'ın bu tavrını ve politikasını sert bir şekilde eleştirmiş ve bunu "Türk'ün sırtındaki hançer" olarak değerlendirmiştir. Türkiye'de yayınlanan bazı basın-yayın organlarında da bu konuda eleştirel haberler yapılmıştır. Hakikaten de, kendi toprak bütünlüğü adına Kazakistan'ın uluslararası hukuk ve BM düzenine desteği anlaşılır olmakla birlikte, Rum Kesimi ve onun lideri ile bu derece yakın ilişkiler kurmanın neden gerektiği konusundaki muammaya bir açıklık -en azından şimdilik- getirilememiştir. Bu da, haliyle, Türkiye kamuoyunda tepkilere neden olmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, Avrupa Birliği'nin dışında kalmış ve Kıbrıs Sorunu'nu bugüne kadar çözmeyi başaramamış Türkiye'nin ileride yaşayabileceği daha ciddi sorunlara da işaret eden Kazakistan-Kıbrıs Rum Kesimi yakınlaşması, uluslararası siyasette çıkarların önemini ve uluslararası hukukun etkisini göstermektedir. Devletler, kendi toprak bütünlüklerini ve çıkarlarını korumak adına, genelde BM Güvenlik Konseyi kararlarına uygun hareket etmeye çalışmakta ve riskli alanlara ve politikalara girmekten kaçınmaktadırlar. Bu da, Ankara'nın Kıbrıs politikası konusundaki çözümsüzlüğün Türk dış politikasına verdiği zararı açıkça ortaya koymaktadır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

3 Haziran 2026 Çarşamba

World Cup and Politics

 

Introduction

Football, currently in the spotlight due to the 23rd World Cup (2026 FIFA World Cup in the U.S., Canada, and Mexico) starting this month, is much more than just a sport; it is a social phenomenon closely linked to national and international politics. In this sense, sport in its broadest sense, and football in particular, should be carefully examined by political scientists as a very important phenomenon that can shape various political relations between and within states. In this article, after briefly describing the history of football and offering a few examples of its political influence, I will examine the history of the World Cup.

History of Football

According to many sources, the origins of football lie in a game called "Cuju" (300 BC) played in Ancient China, meaning "kicked ball". Recognised by FIFA as the earliest form of football, "Cuju" is a combination of the Chinese words "cu" (to kick) and "ju" (ball), meaning "kicked ball" or "ball kicking". Emerging during the Han Dynasty in the 3rd and 2nd centuries BC, Cuju was initially used to improve soldiers' physical condition and for military training. Over time, it evolved from military training to a popular pastime among the people, even becoming a court sport. Interestingly, Cuju was played by both men and women. Initially, Cuju involved striking a spherical ball filled with materials such as feathers or hair with only the feet and other parts of the body (excluding the hands). Over time, it developed into a more regulated sport involving kicks through nets stretched between two posts.

Cuju

However, the rules of football, as a modern sport, developed and became established in England during the 19th century, a country that was a world leader in every aspect from the 18th to the mid-20th century. Indeed, the unregulated, street-based or village-based "mob football" of medieval England, played by hundreds of people and often involving violence, became a more formal and regulated sport with the establishment of the first official rules by representatives meeting in London in 1863 and the founding of the English Football Federation. With the establishment of FIFA in 1904, football became a global and regulated sport. Today, in approximately 200 countries, with a few exceptions (U.S.- American football, baseball, basketball; India - cricket; Canada - ice hockey; Pakistan - cricket; Bangladesh - cricket; Australia - rugby; Japan - baseball), football is by far the most popular sport and also a massive industry.

Mob football

Football and Politics

Football's magical power to unite and fanaticise the masses, along with its enormous economic impact, has transformed it from a mere sport into a highly significant and influential political and economic force. In this context, the examples I provide below are concrete facts and events that illustrate football's political impact.

The 3F (football-fiesta-fado) formula: The "3F" formula, Football-Fiesta-Fado, is a method of mass manipulation and public relations allegedly used by authoritarian regimes (General Franco and Salazar) that ruled Spain and Portugal in the 20th century to lull the public into complacency and distance them from political realities. It is particularly known that Portuguese dictator António de Oliveira Salazar used this formula – "Fado, Fiesta, and Football" – to explain his rule, which lasted over 40 years, and that he utilised these cultural and social tools to manage large segments of the population.

Argentina and Juan Peron: In the 1940s and 1950s, Argentine leader Juan Peron used football as a tool to legitimise his populist policies and consolidate the public.

Algerian War of Independence (1950-1960s): Algerian footballers fighting for independence from France formed their own national team and played matches worldwide, helping make their cause known. In this way, Algeria's independence was won first by its footballers.

Catalonia and the Basque Country: During the Franco regime in Spain, teams like Athletic Bilbao (a Basque team), FC Barcelona (representing the Catalans), and Atlético Madrid (representing the Spanish working class) became symbols of resistance to the central government, protecting their cultural and political identities. Conversely, Real Madrid maintained its power as a symbol of the monarchy and the Spanish state.

The Football War: The 1969 conflict between El Salvador and Honduras, known in history as the "Football War" (Guerra del Fútbol) or the "Hundred-Hour War", was a four-day armed conflict fueled by football. The root cause of the war was actually the land and immigration crises between the two countries. El Salvador, due to its large population, had forced hundreds of thousands of landless peasants to migrate to neighbouring Honduras. These Salvadoran migrants eventually became a significant part of the Honduran economy. However, over time, the economic difficulties in Honduras began to weigh heavily on these migrants, leading to their expulsion. In June 1969, under these circumstances, the two national teams played three consecutive matches to qualify for the World Cup. These matches were heavily used as material for nationalist propaganda in the media of both countries. Honduras won the first match at home, while El Salvador won the return match in El Salvador. Incidents, chants, and acts of violence between fans during matches led to a breakdown in diplomatic relations between the two countries. Following this tension, the El Salvadoran Army launched a large-scale military and air offensive against Honduras. After four days (approximately 100 hours) of fighting, a ceasefire was brokered on July 18th through the intervention of the Organisation of American States (OAS). However, thousands of people lost their lives or were displaced during this period.

Football Diplomacy: Similar to the "ping pong diplomacy" that facilitated the first social interaction between the U.S. and China in 1973, the 1990 matches between Iran and Iraq were used to help reduce tensions between these two countries, which had been at war for many years.

World Cup

With the development of communication and transportation opportunities in the 20th century and the increasing commercial, political, and socio-cultural relations, the idea of ​​organising a football tournament in which all nations would participate emerged in the 1920s, parallel to the establishment of the League of Nations. Jules Rimet (1873-1956), a visionary French sports administrator who particularly focused on this issue, made serious efforts and initiatives as the 3rd President of FIFA; therefore, he is considered the father of the FIFA World Cup, the world's largest football organisation. Indeed, for many years, the World Cups were called the "Jules Rimet Cup" for this reason.

Jules Rimet

The World Cup was first held in Uruguay between July 13 and 30, 1930. The architect of the tournament was Jules Rimet, then President of FIFA. Thirteen countries participated in the inaugural tournament, and the host nation, Uruguay, won the first World Cup by defeating Argentina 4-2 in the final. The first-ever World Cup goal was scored by French footballer Lucien Laurent against Mexico on July 13, 1930. The following countries have won the championship in the 22 tournaments held to date: Brazil: 5 times (1958, 1962, 1970, 1994, 2002); Germany: 4 times (1954, 1974, 1990, 2014); Italy: 4 times (1934, 1938, 1982, 2006); Argentina: 3 times (1978, 1986, 2022); France: 2 times (1998, 2018); Uruguay: 2 times (1930, 1950); England: 1 time (1966); Spain: 1 time (2010).
 
The history of the World Cup, from its inception to the present day, has been shaped by the following milestones:
 
Four-Year Contest: The tournament has been held every four years since its inception. However, due to World War II, the 1942 and 1946 tournaments were cancelled, and the cup was not resumed until 1950, after a 16-year hiatus.
 
Most Successful Team: Brazil is the most successful country in the history of the World Cup, with 5 championships.
 
Top Scorer: The all-time top scorer in the tournament's history is German footballer Miroslav Klose, with 16 goals.
 
Technology Era: The Video Assistant Referee (VAR) system was first implemented in World Cup history at the 2018 World Cup in Russia.
 
2026 Format Change: The current 2026 FIFA World Cup will be held jointly by the U.S., Mexico, and Canada between June 11 and July 19, 2026. With this tournament, the number of teams has been increased to 48 for the first time.

World Cup and Politics

The World Cup, a massive event that affects billions of people, also triggers interesting political developments. This section will share some examples of this.

Where there's a World Cup, there's no war: First of all, it's noteworthy that, apart from the "Football War" during the World Cup qualifiers, no large-scale war occurred while the World Cup was underway. This is a concrete indicator of the organisation's influence.

1934 Italy: Italian fascist dictator Benito Mussolini completely controlled this tournament, held in his country, to promote his fascist regime and prove the superiority of the Italian race. In this way, Mussolini established strong ties with the people, consolidated his regime, and sought to create a suitable environment for his expansionist (irredentist) policies after the tournament.

1978 Argentina: The military junta (Videla regime) ruling the country used the World Cup as a public relations tool to cleanse the bloody stain on its regime while committing human rights violations in concentration camps near the stadiums. In this way, the regime prolonged its lifespan, and Argentina was only able to transition to democracy in 1983.

1998 U.S.-Iran match: In this match between two countries with very strained diplomatic relations, the players' friendly competition had a positive impact on bilateral relations.

Russia 2018: The Vladimir Putin administration used the tournament as a tool for legitimacy to break the isolation policies from the West following the annexation of Crimea and to refresh Russia's global image. As a result, Russia and Putin's image in the international public opinion remained relatively good until the 2022 invasion of Ukraine.

Qatar 2022: The tournament became the event where the concept of "sportswashing" was most debated. Although Qatar received intense criticism from Western media due to labour rights and LGBT+ restrictions, the tournament boosted its global visibility and diplomatic power to its peak. The successful and peaceful conduct of the tournament had a positive impact on Qatar's strength and image, leading to increased investment and tourism in the country.

Infantino and Trump

Trump and the 2026 World Cup: Ahead of the tournament, jointly hosted by the U.S., Canada, and Mexico, the Trump administration's use of football as an international advertising and political propaganda tool has drawn strong criticism from human rights organisations. Trump's harsh attacks, particularly against Democratic state governors, have already turned the tournament format and organisational mechanisms into a tool for domestic politics. Furthermore, the ongoing US-Iran war in the Middle East, despite a ceasefire, has created controversy regarding the participation of the Iranian national team. Initially negative, US President Donald Trump later resolved the issue of Iran's participation in the 2026 FIFA World Cup, thanks to the efforts of FIFA President Gianni Infantino.

Conclusion

In conclusion, the World Cup will remain the most successful sporting event in human history. Our wish is that the organisation serves peace and is used not as a means of numbing the population, but as a tool for raising awareness.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Haziran 2026 Pazartesi

Dünya Kupası ve Siyaset

 

Giriş

Bu ay içerisinde başlayacak 23. Dünya Kupası 2026 ABD-Kanada-Meksika FIFA Dünya Kupası nedeniyle şimdilerde gündemde olan futbol, bir spor branşı olmanın çok ötesinde, ulusal ve uluslararası siyasetle yakından ilişkili bir toplumsal fenomendir. Bu anlamda, geniş anlamıyla spor, özel olarak da futbol, devletler arası ve devletlerin içerisinde çeşitli siyasi ilişkilere yön verebilen çok önemli bir olgu olarak Siyaset Bilimciler tarafından da dikkatle incelenmelidir. Bu yazıda, futbolun kısa tarihini anlattıktan ve siyasetteki ağırlığına dair birkaç örnek verdikten sonra, Dünya Kupaları tarihini inceleyeceğim.

Futbol Tarihi

Birçok kaynağa göre, futbolun kökenleri, Antik Çin'de oynanan ve "tekmelenen top" anlamına gelen "Cuju" (MÖ 300) adlı oyuna dayanır. FIFA tarafından da futbolun ilk formu olarak tanınan "Cuju", kelime anlamı olarak Çince'de "cu" (tekmelemek) ve "ju" (top) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur ve "tekmelenen top" veya "top tekmelemek" anlamına gelmektedir. MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda Han Hanedanlığı döneminde ortaya çıkan Cuju, ilk başlarda askerlerin fiziksel kondisyonunu geliştirmek ve askeri eğitim için kullanılmıştır. Zamanla askerî eğitimden çıkıp halk arasında popüler bir eğlenceye, hatta saray sporu haline gelen Cuju, ilginç bir şekilde hem erkekler, hem de kadınlar tarafından oynanmıştır. Cuju, içi tüy veya saç gibi malzemelerle doldurulmuş küre şeklindeki topa sadece ayak ve vücudun diğer kısımlarıyla (eller hariç) vurularak oynanırdı. Zaman içerisinde iki direk arasına gerilmiş ağlardan geçirilen vuruşlar şeklinde daha kurallı bir spora dönüşmüştür.

Cuju

Ancak günümüzdeki haliyle modern bir spor branşı olan futbolun kuralları, 18. yüzyıldan 20. yüzyıl ortalarına kadar dünyanın her açıdan lider ülkesi olan İngiltere'de 19. yüzyıl boyunca gelişmiş ve zamanla yerleşmiştir. Nitekim Orta Çağ İngiltere'sindeki kuralsız, sokaklarda veya köyler arasında yüzlerce kişiyle oynanan ve şiddet içerebilen "çete futbolu" (mob football) adlı toplumsal spor ve şiddet faaliyeti, 1863 yılında Londra'da toplanan temsilcilerin ilk resmi kuralları belirlemesi ve İngiltere Futbol Federasyonu'nun kurulmasıyla daha resmi ve düzenli bir spor haline gelmiştir. 1904 yılında FIFA'nın kurulmasıyla da, futbol, artık küresel ve kurallı bir spor dalı haline gelmiştir. Günümüzde 200 kadar devlette, birkaç istisna dışında (ABD-amerikan futbol, beyzbol, basketbol; Hindistan-kriket; Kanada-buz hokeyi; Pakistan-kriket; Bangladeş-kriket; Avustralya-rugby; Japonya-beyzbol), futbol, uzak ara en popüler spor branşı ve aynı zamanda devasa bir endüstridir. 

Mob football

Futbol ve Siyaset

Futbolun kitleleri birleştiren ve fanatikleştiren büyülü etkisi ve devasa ekonomisi, zamanla onu bir spor branşı olmaktan çıkararak çok önemli ve etkili bir siyasal ve ekonomik unsur haline getirmiştir. Bu bağlamda, aşağıda vereceğim örnekler, futbolun siyasi etkilerine dair somut olgu ve olaylardır.

3F (futbol-fiesta-fado) formülü: Futbol-Fiesta-Fado, yani "3F" formülü, 20. yüzyılda İspanya ve Portekiz'i yöneten otoriter rejimlerin (General Franco ve Salazar) halkı uyutmak ve siyasi gerçeklerden uzaklaştırmak için kullandığı iddia edilen, kitlesel bir manipülasyon ve halkla ilişkiler yöntemidir. Özellikle Portekiz diktatörü António de Oliveira Salazar'ın ülkeyi 40 yılı aşkın süre yönetmesini açıklarken, bu formülü "Fado, Fiesta ve Futbol" olarak kullandığı ve geniş halk kitlelerini yönetmek için bu kültürel ve sosyal araçlardan faydalandığı bilinmektedir. 

Arjantin ve Juan Peron: 1940'lar ve 1950'lerde Arjantin lideri Juan Peron, futbolu popülist politikalarını meşrulaştırmak ve halkı konsolide etmek için bir araç olarak kullanmıştır.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1950-1960'lar): Bağımsızlık mücadelesi veren Cezayirli futbolcular, Fransa'dan ayrılarak kendi milli takımlarını kurmuş ve dünya çapında maçlar yaparak davalarını tüm dünyaya duyurmuşlardır. Bu şekilde, Cezayir'in bağımsızlığını önce futbolcuları kazanmışlardır.

Katalonya ve Bask Bölgesi: İspanya'da Franco rejimi döneminde Bask takımı Athletic Bilbao, Katalanların temsilcisi FC Barcelona ve İspanyol işçi sınıfını temsil eden Athletico Madrid gibi takımlar, kültürel ve siyasi kimliklerini merkezi hükümete karşı korumanın simgesi haline gelmiştir. Buna karşılık, Real Madrid de Kraliyet ve İspanyol devletinin simgesi olarak gücünü korumuştur.

Guerra del Fútbol (Futbol Savaşı)

Futbol Savaşı: 1969 yılında El Salvador ve Honduras arasında gerçekleşen ve tarihe "Futbol Savaşı" (Guerra del Fútbol) veya "100 Saatlik Savaş" olarak geçen olay, futbol temelli olarak yaşanmış 4 günlük bir silahlı çatışmadır. Aslında savaşın temel nedeni, iki ülke arasındaki toprak ve göçmenlik krizleriydi. El Salvador, yoğun nüfusu nedeniyle yüzbinlerce topraksız köylüyü komşu Honduras'a göç etmeye zorlamıştı. Bu Salvadorlu göçmenler zamanla Honduras ekonomisinde önemli bir yere sahip oldu. Ancak zamanla Honduras'taki ekonomik sıkıntıların faturası bu göçmenlere kesildi ve ülkeden sınır dışı edilmeye başlandılar. Bu şartlarda, Haziran 1969'da iki ülke milli takımları Dünya Kupası'na katılabilmek için peşpeşe üç maç yaptılar. Maçlar, iki ülke medyasında da büyük bir milliyetçi propaganda malzemesi haline getirildi. Honduras'taki ilk maçı ev sahibi kazanırken, El Salvador'daki rövanşı ev sahibi El Salvador kazandı. Karşılaşmalar sırasında taraftarlar arasında çıkan olaylar, atılan sloganlar ve şiddet eylemleri iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin kopmasına neden oldu. Bu gerilimin üzerine El Salvador Ordusu, Honduras'a yönelik geniş çaplı bir askeri ve hava saldırısı başlattı. 4 gün (yaklaşık 100 saat) süren çatışmaların ardından, Amerikan Devletleri Örgütü'nün (OAS) müdahalesiyle 18 Temmuz'da ateşkes sağlandı. Ancak bu süreçte binlerce insan hayatını kaybetti ya da yerinden edildi.

Futbol Diplomasisi: 1973 yılında ABD ve Çin arasındaki ilk toplumsal etkileşimi sağlayan "ping pong diplomasisi"ne benzer şekilde, 1990 yılında İran ve Irak arasında oynanan maçlar, uzun yıllar savaşmış bu iki ülkenin aralarındaki gerilimi azaltmak için olumlu bir şekilde kullanılmıştır.

Dünya Kupası

Dünyada 20. yüzyılda gelişen iletişim ve ulaşım imkânlarının ve artan ticari, siyasi ve toplumsal/kültürel ilişkilerin etkisiyle, 1920'lerde, Milletler Cemiyeti'nin kurulmasına paralel olarak, tüm ulusların katılacağı bir futbol turnuvasının düzenlenmesi fikri doğmuştur. Özellikle bu konuda kafa yoran vizyoner bir Fransız spor yöneticisi olan Jules Rimet (1873-1956), FIFA'nın 3. Başkanı olarak bu konuda ciddi çalışmalar ve girişimlerde bulunmuş; bu nedenle de dünyanın en büyük futbol organizasyonu olan FIFA Dünya Kupası'nın fikir babası olarak kabul edilmektedir. Hatta bu nedenle uzun yıllar boyunca Dünya Kupalarına "Jules Rimet Kupası" adı verilmiştir. 

Jules Rimet

Dünya Kupası, ilk kez 13-30 Temmuz 1930 tarihleri arasında Uruguay'da düzenlenmiştir. Turnuvanın mimarı, o dönemki FIFA Başkanı Jules Rimet'dir. İlk kupaya 13 ülke katılmış ve finalde Arjantin'i 4-2 yenen ev sahibi Uruguay ilk Dünya Kupası şampiyonu olmuştur. Dünya Kupası tarihinin ilk golünü 13 Temmuz 1930'da Meksika'ya karşı Fransız futbolcu Lucien Laurent atmıştır. Günümüze kadar 22 defa düzenlenen organizasyonda şampiyonluk yaşayan devletler şunlardır:

  1. Brezilya: 5 defa (1958, 1962, 1970, 1994, 2002)
  2. Almanya: 4 defa (1954, 1974, 1990, 2014),
  3. İtalya: 4 defa (1934, 1938, 1982, 2006),
  4. Arjantin: 3 defa (1978, 1986, 2022),
  5. Fransa: 2 defa (1998, 2018),
  6. Uruguay: 2 defa (1930, 1950),
  7. İngiltere: 1 defa (1966),
  8. İspanya: 1 defa (2010).

Dünya Kupası tarihi, kuruluşundan günümüze kadar şu dönüm noktalarıyla şekillenmiştir:

Dört Yılda Bir Düzenlenme: Turnuva, ilk yılından itibaren her 4 yılda bir düzenlenmektedir. Ancak İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1942 ve 1946 yıllarındaki turnuvalar iptal edilmiş ve kupa 16 yıllık bir aradan sonra 1950'de yeniden başlamıştır.

En Başarılı Takım: Brezilya, kazandığı 5 şampiyonlukla kupa tarihinin en başarılı ülkesidir.

En Golcü Oyuncu: Turnuva tarihinin tüm zamanların en golcü oyuncusu, 16 golle Alman futbolcu Miroslav Klose'dir.

Teknoloji Dönemi: Video yardımcı hakem (VAR) sistemi, kupanın tarihinde ilk kez 2018 Rusya Dünya Kupası'nda uygulanmaya başlanmıştır.

2026 Format Değişikliği: İçinde bulunduğumuz 2026 FIFA Dünya Kupası, 11 Haziran-19 Temmuz 2026 tarihleri arasında ABD, Meksika ve Kanada ortaklığında düzenlenecektir. Bu turnuvayla birlikte takım sayısı ilk kez 48'e çıkarılmıştır.

Dünya Kupası ve Siyaset

Milyarlarca insanı etkilemesi nedeniyle çok büyük bir organizasyon olan Dünya Kupası, ilginç siyasi olayları da tetiklemektedir. Bu bölümde, bu konuda tespit edilen bazı örnekler paylaşılacaktır.

Dünya Kupası varsa savaş yoktur: Öncelikle, Dünya Kupası elemelerinde yaşanan "Futbol Savaşı" dışında, Dünya Kupası devam ederken geniş çaplı bir savaşın yaşanmaması dikkat çekicidir. Bu, organizasyonun etkisine dair somut bir göstergedir. 

1934 İtalya: İtalyan faşist diktatörü Benito Mussolini, faşist rejiminin propagandasını yapmak ve İtalyan ırkının üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla ülkesinde düzenlenen bu turnuvayı tamamen kontrolü altında yürütmüştür. Bu sayede halkla güçlü bağlar kuran Mussolini, rejimini konsolide etmek ve organizasyonun ardından yayılmacı (irredentist) politikalarına uygun bir ortam sağlamak istemiştir. 

1978 Arjantin: Ülkede hüküm süren askeri cunta (Videla rejimi), stadyumların hemen yakınındaki toplama kamplarında insan hakları ihlalleri yaparken, kupayı rejimin üzerindeki kanlı lekeyi temizlemek için bir halkla ilişkiler malzemesi olarak kullanmıştır. Bu sayede, rejim ömrünü uzatmış ve Arjantin'de demokrasiye ancak 1983 yılında geçilebilmiştir. 

1998 ABD-İran maçı: Diplomatik ilişkileri çok gergin olan iki ülkenin karşı karşıya geldiği bu müsabakada, futbolcuların sahada dostane bir şekilde mücadele etmesi, iki ülke ilişkilerine de olumlu etkide bulunmuştur. 

Rusya 2018: Vladimir Putin yönetimi, Kırım'ın ilhakı sonrası Batı dünyasından gelen izolasyon politikalarını kırmak ve Rusya'nın küresel imajını tazelemek amacıyla turnuvayı bir meşruiyet aracı olarak kullanmıştır. Bu sayede, 2022 Ukrayna işgaline kadar Rusya ve Putin'in uluslararası kamuoyundaki imajı görece iyi olmuştur. 

Katar 2022: Turnuva, "spor yoluyla aklama" (sportswashing) kavramının en çok tartışıldığı organizasyon olmuştur. Katar, işçi hakları ve LGBT+ kısıtlamaları nedeniyle Batı medyasından yoğun eleştiriler alsa da, turnuva sayesinde küresel görünürlüğünü ve diplomatik gücünü zirveye taşımıştır. Turnuvanın başarılı ve huzurlu geçmesi, Katar'ın gücüne ve imajına olumlu yansımış; bu ülkeye yönelik yatırım ve turizm faaliyetleri artmıştır. 

İnfantino ve Trump

Trump ve 2026 Dünya Kupası: ABD, Kanada ve Meksika'nın ortaklığında başlayacak 2026 Dünya Kupası öncesinde, Donald Trump yönetiminin futbolu uluslararası bir reklam ve siyasi propaganda aracı olarak kullanması, insan hakları örgütlerinin sert tepkisini çekmektedir. Trump'ın özellikle Demokrat Partili eyalet yöneticilerine yönelik sert çıkışları, turnuva formatını ve organizasyon mekanizmasını şimdiden iç siyaset malzemesi haline getirmiştir. Ayrıca Ortadoğu'da ateşkes halinde halen devam eden ABD-İran Savaşı nedeniyle, İran milli takımının turnuvaya katılımı konusu da olay olmuştur. Bu konuda başlarda olumsuz tavır alan ABD Başkanı Donald Trump, daha sonra Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) Başkanı Gianni Infantino'nun da çabalarıyla İran Milli Takımı'nın 2026 FIFA Dünya Kupası'na katılımı konusunu çözmüştür.

Sonuç

Sonuç olarak, Dünya Kupası, insanlık tarihinin en başarılı spor organizasyonu olarak var olmaya devam edecektir. Dileğimiz, organizasyonun barışa hizmet etmesi ve halklar üzerinde bir tür uyuşturma vasıtası değil, bir bilinçlenme aracı olarak kullanılmasıdır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

31 Mayıs 2026 Pazar

Turkish Football

 

Introduction

Turkish football, which will soon be frequently discussed in all Turkish media due to the participation of the Turkish National Football Team in the 23rd FIFA World Cup, the 2026 USA-Canada-Mexico tournament, starting in June, began to institutionalise in the last quarter of the 19th century, when the Ottoman Empire was in its final stages. In this article, I will examine the development of football in Türkiye (Turkey), the most popular sport among the public and a leading country in this field, and summarise the successes the country has achieved in this area.

The Historical Development of Turkish Football

According to the official website of the Turkish Football Federation (TFF), the foundations of Turkish football were laid in the last quarter of the 19th century during the Ottoman Empire. This process was a natural consequence of Ottoman modernisation, beginning with the establishment of close relations between non-Muslims and later Muslim Turkish-origin Ottoman subjects in major cities like Istanbul and Izmir, and the British. Indeed, the story of Turkish football, which began with the British, the inventors of football, bringing the sport to Anatolia, would extend to the modern federation structure following the establishment of the Republic of Türkiye under the leadership of (Mustafa Kemal) Atatürk.

If we were to divide the development of Turkish football into different periods;

During the "early period" of the 1870s-1890s, football first entered Ottoman lands through the British. British families living in wealthy cities with trading ports, particularly Istanbul and Izmir, began playing football among themselves, which encouraged both Muslim and non-Muslim subjects to take up the sport. Indeed, the first Ottoman football teams began to be established during this period. First, the Hermes Athletic and Cultural Association club was founded in Istanbul in 1875; the first club established in Izmir was Football Club Smyrna (Izmir Football Club), founded in 1885. During this time, the first Turkish and Muslim footballers also began to appear on the fields; Selim Sırrı Tarcan, in 1898, became famous as the first Turk to play a match against the British in Izmir. It is also worth mentioning Fuat Hüsnü Kayacan, considered the first Turkish footballer before Tarcan. However, since playing football was frowned upon for Turkish-Muslim men during this period, Kayacan played under the pseudonym "Bobby" to avoid being caught. The first official football match on Turkish soil during this period was played in 1897 between combined teams from Izmir and Istanbul. Following this, in the early 20th century, when the Committee of Union and Progress (CUP/ITC) was influential among intellectual and military elites opposed to the Sultan, legendary Istanbul football teams such as Beşiktaş Gymnastics Club/BJK (1903), Galatasaray Sports Club/GSK (1905), and Fenerbahçe Sports Club/FB (1907) were founded. During these years, football spread rapidly in Izmir, Ankara, Eskişehir, Bursa, Adana, and Trabzon after Istanbul. The proclamation of the Second Constitutional Era in 1908 further accelerated the growth of football; the number of clubs and teams increased rapidly, and football became the most popular sport among Turkish youth. Following the "Big Three", it would be appropriate to consider Beykoz1908 and Üsküdar Anadolu, founded in Istanbul in 1908; Ankaragücü, formed in 1910 by the merger of Altınörs İdmanyurdu and Turan Sanatkarangücü and later relocated to Ankara to become Ankaragücü Sports Club; Karşıyaka Sports Club/KSK (1912), the first football club established in Izmir; and Altay (1914), which joined Izmir football in 1914, as pioneering clubs in this regard.

The most important turning point in modern Turkish football during the "founding period", which began with the Kuvayi Milliye resistance that led to the establishment of the Republic of Türkiye, is the establishment of the Turkish Football Federation (TFF) on April 23, 1923, under the name "Football United Committee", just before the proclamation of the Republic. Immediately after its establishment, on May 21, 1923, the TFF became a member of FIFA (International Football Federation), which had been founded in Paris in 1904, achieving a significant sporting and diplomatic success before the proclamation and recognition of the Republic of Türkiye. During this period, football had spread widely throughout Anatolia, and local leagues began to be organised more systematically. Indeed, Altınordu and Gençlerbirliği were founded in 1923, Göztepe in 1925, and Bucaspor in 1928. These clubs are also historical formations that deserve to be among the pioneering brands of Turkish football. Although a national league had not yet been organised during these years, some league organisations beyond the local level were established under names such as the Turkish Football Championship, Turkish Football League, and National League. During this period, Istanbul teams such as Fenerbahçe and Beşiktaş, along with Ankara teams including Harp Okulu SK, Gençlerbirliği, and Ankaragücü, were the leading clubs. Furthermore, the acceptance of professionalism in football in 1951 was a significant step, allowing the sport to be recognised as more than merely a physical education activity.

In the so-called "professional" era, which began in 1959, football in Türkiye was organised professionally with national leagues. In the first season of the Turkish First Football League (1959), matches were played in two groups of eight teams each, called White and Red. According to the rules at the time, Fenerbahçe, the leader of the White Group, and Galatasaray, the leader of the Red Group, met in the final. Galatasaray won the first match 1-0, and Fenerbahçe won the second 4-0, making Fenerbahçe the first champion of the Turkish First Football League. From the 1959-1960 season onwards, the group system was abolished, and the Turkish First League began to be played with its current format. The Turkish Football Federation (TFF) became a full member of UEFA (Union of European Football Associations) in 1962 and, in parallel with Türkiye's foreign policy aimed at joining the European Economic Community (EEC, later the European Union), began integrating with European football leagues. Until the 1987-1988 season, a win was awarded 2 points, but from that season onwards, 3 points were awarded for a win. A draw was always rewarded with 1 point. Our football league, whose name was changed to the Turkish Super League in the 2002-2003 season, was organized as the Turkcell Super League between the 2005-2006 and 2009-2010 seasons, and as the Spor Toto Super League between the 2010-2011 and 2018-2019 seasons. Played again as the Spor Toto Super League in the 2021-2022 season, the league has been played under the name Trendyol Super League since the 2022-2023 season. Looking at the number of championships in the Super League, the following table emerges:

  • Galatasaray – 26,
  • Fenerbahçe – 19,
  • Beşiktaş – 16,
  • Trabzonspor – 7,
  • Bursaspor – 1,
  • Medipol Başakşehir – 1.

Thus, football in Türkiye has primarily been a sport in which competition has taken place between the "big three", and later, with Trabzonspor's revolution in the 1970s, between the "big four". However, in recent years, the emergence of different champions such as Bursaspor (2009-2010) and Medipol Başakşehir (2019-2020) has added colour to the league. Despite the great domestic interest, however, Turkish football teams, which have participated in European cup matches since the 1962-1963 season, have had quite limited European successes. The only Turkish team to win a trophy in this area is Galatasaray, which won the UEFA Cup in 2000 under the leadership of Fatih Terim, and later that same year, under the coaching of the recently deceased Romanian football legend Mircea Lucescu, won the UEFA Super Cup. Furthermore, in 2006, Kayserispor became one of the teams to win the UEFA Intertoto Cup, thus qualifying for the UEFA Cup in the second round. In addition, the successes of Galatasaray, who reached the semi-finals of the European Cup under Mustafa Denizli in the 1988-1989 season, and Fenerbahçe, who reached the semi-finals of the UEFA Cup under Aykut Kocaman in the 2012-2013 season, can be mentioned. The Turkish teams with the highest number of matches played in European cups are as follows:

  • Galatasaray (340),
  • Fenerbahçe (300),
  • Beşiktaş (258),
  • Trabzonspor (155).

Achievements of the Turkish National Football Team

In our country, where football is so beloved, the National Football Team has, for various reasons, failed to achieve the desired success and has generally projected an unsuccessful image on the international stage. The "Crescent Stars", who first participated in an international tournament of this scope in the 1954 FIFA World Cup in Switzerland, achieved an unexpected great success in the 2002 FIFA World Cup in South Korea-Japan, finishing 3rd. While this historic achievement under the management of Şenol Güneş brought the trophy home, the fact that they couldn't do so despite coming so close is still a bittersweet feeling. Our national team will participate in the 2026 FIFA World Cup in June, marking their 3rd participation in this tournament. Under the management of Italian coach Vincenzo Montella, the Crescent Stars are preparing for the tournament with great ambition, featuring world-renowned stars such as Arda Güler, Kenan Yıldız, and Hakan Çalhanoğlu.

Our national football team has shown more success at the European Championships in recent years and participates in this tournament more frequently. Indeed, the Crescent Stars, who first went to the tournament in 1996 with the Fatih Terim revolution but failed to advance from the group stage, reached the quarter-finals in their second appearance in 2000 under Mustafa Denizli. In their third attempt in 2008, under Fatih Terim, Türkiye delivered their most successful performance, reaching the semi-finals and, in a sense, finishing third. After being eliminated in the group stage on their fourth and fifth attempts at EURO 2016 and EURO 2020, Türkiye once again delivered a superior performance at EURO 2024 under Vincenzo Montella, reaching the quarter-finals. The most valuable (in terms of being selected to the national team) players in the history of the national team are as follows:

  • Rüştü Reçber: 120 matches,
  • Hakan Şükür: 112 matches,
  • Hakan Çalhanoğlu: 104 matches (Active),
  • Bülent Korkmaz: 102 matches,
  • Emre Belözoğlu: 101 matches,
  • Arda Turan: 100 matches,
  • Tugay Kerimoğlu: 94 matches,
  • Alpay Özalan: 90 matches,
  • Abdullah Ercan: 71 matches,
  • Nihat Kahveci: 69 matches.

The top goal scorers for the national team are as follows:

Hakan Şükür

51

Burak Yılmaz

31

Tuncay Şanlı

22

Hakan Çalhanoğlu (Active)

22

Lefter Küçükandonyadis

21

Cenk Tosun (Active)

21

Metin Oktay

19

Cemil Turan

19

Nihat Kahveci

19

Arda Turan

17

Cengiz Ünder (Active)

16

Zeki Rıza Sporel

15

Kerem Aktürkoğlu (Active)

14

Arif Erdem

11

Ertuğrul Sağlam

11

Umut Bulut

10

Conclusion

In conclusion, while Turkish football hasn't achieved the highest level of success to date, it's clear that Türkiye has a competitive league that meets European standards, involves significant spending, and is widely watched and discussed. In this regard, Galatasaray Sports Club and figures such as Fatih Terim, Mustafa Denizli, and Şenol Güneş can be highlighted as legendary and pioneering figures. However, recent events such as match-fixing and betting scandals have undoubtedly diminished interest in football. Our wish is for Turkish teams and the Turkish national football team to achieve even greater successes.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ