Giriş
Dünya Ekonomik Forumu (İngilizcesiyle World Economic Forum veya kısaca WEF), merkezi İsviçre'nin Cenevre kantonundaki Cologny şehrinde bulunan, kâr amacı gütmeyen prestijli bir uluslararası sivil toplum ve düşünce kuruluşudur. 1971 yılında Alman ekonomist ve mühendis Klaus Schwab tarafından kurulan organizasyon, her yıl İsviçre'nin Davos kasabasında dünya liderlerini, iş dünyasının etkili yöneticilerini, akademisyenleri ve gazetecileri bir araya getirmesiyle tanınmaktadır. Başlarda ismi "Avrupa Yönetim Forumu" olan ve çok da ilgi görmeyen etkinlik, 1987 yılında ismini Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirip dünyanın önde gelen siyasetçi, entelektüel, akademisyen, gazeteci ve iş insanlarını her sene düzenlenen etkinlikte konuşmacı ve dinleyici olarak getirmeye başlayınca ciddi önem kazanmış ve dünya çapında ilgi ve itibar görmeye başlamıştır.
Her sene birçok üst düzey lideri ağırlayan etkinlik, küresel ve bölgesel sorunlara barışçıl çözümler üretmek amacıyla elitlerin düzenlediği özel toplantılar ve beyin fırtınası seansları olarak da yorumlanabilir. Nitekim 1988 yılında Türk-Yunan Savaşı'nın ciddi bir olasılık haline geldiği gergin bir dönemde yayımlanan Davos Deklarasyonu ile tansiyonun düşmesinde etkin olan Dünya Ekonomik Forumu, 1992 yılında da Nelson Mandela ile dönemin Güney Afrika Devlet Başkanı FW de Klerk'i bir araya getirerek Güney Afrika'da "apartheid" rejiminin yıkılmasında faydalı olmuştur. Ayrıca, 2000 yılında başlatılan aşı girişimi, Aşı ve Bağışıklama için Küresel İttifak (Gavi) sayesinde, Dünya Ekonomik Forumu, muhtemelen on binlerce, hatta yüz binlerce kişinin hayatını kurtarmaya yardımcı olmuştur. 2009 yılı başında ise, o dönemde yakın müttefikler olan Türkiye ile İsrail'in liderleri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Şimon Peres arasında bir oturumda yaşanan spontane polemik nedeniyle ("one minute krizi"), Forum, Türk-İsrail ilişkilerinin bozulma sürecine vesile olmuştur.
Dünya Ekonomik Forumu, istihdam ettiği ve hizmet aldığı uzmanlar sayesinde, düzenlenen etkinlikler dışında çeşitli raporlama ve yayın faaliyetleri de yürütmektedir. Bu bağlamda, kuruluş, son yıllarda önem kazanan siber güvenlik konusunda 2026 yılında "Global Cybersecurity Outlook 2026" (Küresel Siber Güvenlik Görünümü 2026) adlı bir rapor yayımlamıştır. Bu yazıda, bu rapordan önemli bilgiler özetlenecektir.
Küresel Siber Güvenlik Görünümü 2026
2026 yılında siber güvenlik, artan tehditler, jeopolitik parçalanma ve giderek açılan teknolojik uçurumun gölgesinde hız kazanmaktadır. Yapay zekâ (YZ), mücadelenin her iki tarafında da siber dünyayı dönüştürmekte; bir yandan savunmayı güçlendirirken, diğer yandan daha sofistike saldırılara olanak tanımaktadır. Kuruluşlar, yönetişim çerçeveleri ve insan uzmanlığı gelişmelere ayak uydurmakta zorlansa da, yapay zekâ ve otomasyonu geniş ölçekte benimseyerek inovasyon ile güvenlik arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Ortaya çıkan tablo; teknoloji dayanıklılığı adına yeni potansiyeller sunsa da, aksaklıkların sınırları hızla aştığı, dinamik ve sürekli dönüşüm geçiren bir ortamdır.
Rapora göre, geçtiğimiz yıl içinde siber uzay; jeopolitik, küresel ekonomi ve hem bireylerin, hem de kurumların günlük yaşamlarıyla derinlemesine iç içe geçmiştir. Yeni nesil siber olaylar ise bu bağlantıların kırılganlığını gözler önüne sermiş; perakende ve üretim zincirlerindeki aksamalar, havacılıktaki yavaşlamalar, kamu sektörü sistemlerine yönelik sızmalar ve devasa ölçekli bulut hizmeti kesintileri bunlara örnek teşkil etmiştir. Kısacası, her bir olay, dijital ekosistemin ne denli sıkı bir şekilde birbirine bağlı hale geldiğini; tek bir yerel arızanın veya hedefe yönelik bir saldırının hızla küresel ölçekte sonuçlara yol açabileceğini vurgulamıştır.
2026 yılında da siber güvenlik; teknolojik, jeopolitik, ekonomik ve stratejik boyutlarda evrilmeye devam edecektir. Bu ortamda, siber güvenlik, artık arka planda yürütülen teknik bir işlev değil; hükümetler, işletmeler ve toplumlar için temel bir stratejik meseledir. Önümüzdeki yıl, yalnızca küresel teknolojik hazırlık düzeyini değil, aynı zamanda giderek dijitalleşen bir dünyayı savunma noktasında politika, etik ve iş birliğini uyumlu hale getirme kapasitesini de sınayacaktır.
Raporun istatistiksel bulgularına göre, siber dolandırıcılık CEO'ların en büyük endişesi olurken, fidye yazılımı saldırıları CISO'lar (Chief Information Security Officer veya Türkçesiyle Bilgi Güvenliği Başkanı) için birincil endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. 2025 yılında CEO'lar en çok fidye yazılımı saldırılarından endişe duyarken, bunu siber dolandırıcılık takip etmiştir. 2026 yılında ise öncelikler değişmiş; siber dolandırıcılık ve kimlik avı en üst sıraya yerleşirken, yapay zekâ güvenlik açıkları ikinci sıraya yerleşmiştir. CISO'lar için en büyük riskler güçlü bir süreklilik göstermiş; fidye yazılımı saldırıları en büyük endişe kaynağı olmaya devam ederken, tedarik zinciri aksaması her iki yılda da sürekli olarak ikinci sırada yer almıştır. Bu, CEO'ların finansal kayıp önlemeye ve yeni tehditlere hazırlanmaya öncelik verdiğini, CISO'ların ise operasyonel dayanıklılığa odaklandığını göstermektedir.
Anket katılımcılarının yüzde 94'üne göre, yapay zekânın önümüzdeki yıl siber güvenlikte en önemli değişim itici gücü olması beklenmektedir. Yapay zekâ, birbirine bağlı üç boyutta siber güvenlik ortamını yeniden şekillendiriyor. Birincisi, yapay zekâ sistemlerinin yaygın entegrasyonu, geleneksel kontrollerin ele almak üzere tasarlanmadığı yeni güvenlik açıkları yaratarak saldırı yüzeyini genişletmektedir. İkincisi, savunmacılar siber yeteneklerini güçlendirmek için yapay zekâdan yararlanmakta; tespit yeteneklerini arttırmakta, olay müdahalesini hızlandırmakta ve yüksek hacimli analitik görevleri otomatikleştirmektedir. Üçüncüsü, tehdit aktörleri saldırılarının ölçeğini, hızını, karmaşıklığını ve hassasiyetini arttırmak için yapay zekâdan yararlanmakta ve yeni nesil otomatik istismar ile hedefli sosyal mühendislik saldırılarını tetiklemektedir. Bu dinamikler, birlikte, yapay zekânın hem savunma için bir güç çarpanı, hem de saldırganlar için bir katalizör olarak ikili kullanım doğasını göstermektedir. Bu teknolojik rekabet yoğunlaştıkça, kuruluşlar reaktif güvenlikten proaktif güvenliğe geçiş yaparken, yapay zekâ benimsemenin her aşamasında yönetişimi, doğrulamayı ve denetimi yeniden değerlendiriyorlar.
Bunun yanı sıra, çatışmalar, jeoekonomik gerilimler, ticaret savaşları, yaptırımlar ve artan teknolojik rekabetle şekillenen ve giderek parçalanan bir küresel ortamda jeopolitik, siber güvenliği biçimlendiren belirleyici bir güç haline gelmiştir. "Küresel Siber Güvenlik Görünümü 2026" (Global Cybersecurity Outlook 2026) anketi verileri; jeopolitik nedenlerle siber güvenlik stratejisini değiştiren kuruluşların oranının 2023'teki yüzde 93 seviyesinden 2026'da yüzde 66'ya gerilemesine rağmen, jeopolitiğin genel siber risk azaltma stratejilerini etkileyen başlıca faktör olmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, 2022 ve 2023 yıllarında gündemi meşgul eden jeopolitik çalkantıların ardından gelen ilk uyum sağlama dalgasının geride kaldığını ve jeopolitik riskin artık siber savunmayı şekillendiren temel unsurlardan biri olduğunu göstermektedir.
2025 yılı boyunca, perakende, ticari faaliyetler ve üretim süreçlerini sekteye uğratan, hatta kreşleri bile hedef alan çok sayıda ses getiren siber suç vakası manşetlere taşındı. Fidye yazılımları, Bilgi Güvenliği Yöneticileri (CISO'lar) için başlıca endişe kaynağı olmaya devam ederken; CEO'lar daha çok dolandırıcılık eylemlerinin işletme üzerindeki genel etkilerine odaklanma eğilimindedir. CISO'lar açısından bu endişe, başarılı bir fidye yazılımı saldırısının kritik bilgi teknolojileri (BT) ve operasyonel teknoloji (OT) sistemlerinin erişilebilirliği üzerinde yaratabileceği ciddi operasyonel aksamalardan kaynaklanmaktadır. 2025'te manşetlere çıkan büyük siber olayların birçoğu aslında fidye yazılımı talepleriyle bağlantılıydı. Siber suçlular için en kârlı yöntemlerden biri olan fidye yazılımları, varlığını sürdüren bir tehdit olmaya devam ediyor; üstelik yapay zekânın saldırı yöntemlerine giderek daha fazla entegre edilmesiyle, bu saldırıların etkisinin daha da artması bekleniyor. Siber araçlarla gerçekleştirilen dolandırıcılık faaliyetlerinin ölçeği de büyümeye devam ediyor ve bu durum dünya genelinde bireyler ile kuruluşlara ağır zararlar veriyor. Küresel Siber Güvenlik Görünümü anketi verilerine göre, katılımcıların yüzde 77'si siber dolandırıcılık ve oltalama (phishing) saldırılarında genel bir artış olduğunu belirtirken, yüzde 73'ü kendilerinin veya ağlarındaki bir kişinin bizzat bu tür dolandırıcılık faaliyetlerinden etkilendiğini ifade etti. Bildirilen en yaygın üç saldırı türü; oltalama (vishing ve smishing dahil), ödeme dolandırıcılığı ve kimlik hırsızlığıdır. Küresel çapta siber dolandırıcılık rekor seviyelere ulaşmaktadır; katılımcıların yüzde 82'sinin dijital dolandırıcılığa maruz kaldığını belirttiği Sahra Altı Afrika bu eğilimde başı çekerken, onu yüzde 79'luk oranla Kuzey Amerika takip etmektedir. Siber dolandırıcılık; kurumsal liderlerden hane halklarına ve savunmasız kesimlere kadar tüm demografik gruplar nezdinde güveni ve güvenliği sarsarak, toplum genelinde yaygın bir tehdit oluşturmaktadır.
Dolandırıcılıkla mücadele etmek için, siber suçlarla mücadeleye yönelik küresel çabalar da ivme kazanıyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ve Uluslararası Ceza Polisi Örgütü (INTERPOL), Mart 2026'da Küresel Dolandırıcılık Zirvesi'ni birlikte düzenleyecek. Zirve, üst düzey diyaloğu, siyasi ve kolluk kuvvetleri taahhütlerini ve etkili sektörler arası iş birliğini teşvik ederek uluslararası eylemi harekete geçirmek için bir platform görevi görecek. Bu üst düzey görüşme, 2025 yılında Güneydoğu Asya, Afrika ve Avrupa'da siber suç ağlarında yaşanan birkaç önemli operasyonel aksamanın ardından yapılıyor. Sivil toplum ve özel sektör de çabalarını koordine ediyor. Örneğin, Küresel Dolandırıcılıkla Mücadele İttifakı (GASA), dolandırıcılığı mümkün kılan tedarik zincirlerine ilişkin gerçek zamanlı içgörüleri geliştirmek için Küresel Sinyal Değişimi'nden yararlanmaktadır. Buna paralel olarak, Dünya Ekonomik Forumu'nun Siber Suçlarla Mücadele Ortaklığı (PAC), Güvenlik ve Teknoloji Enstitüsü (IST) ile iş birliği içinde "Siber Destekli Dolandırıcılıkla Mücadele: Sistematik Bir Savunma Yaklaşımı" (Fighting Cyber-Enabled Fraud: A Systemic Defence Approach) başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor, paydaşları üç temel alanda hareket etmeye çağırıyor: önleme (yapısal olarak kötüye kullanımı gerçekleşmeden önce azaltma), koruma (varsayılan olarak kullanıcı güvenliğini yerleştirme) ve hafifletme (hızlı, kolektif yanıtı mümkün kılma) – siber destekli dolandırıcılığı büyük ölçekte bozmak için tasarlanmış ortak bir sorumluluk modelini özetliyor. Bu girişimler, birlikte, sistematik savunmaları güçlendirmeye ve koordineli küresel eylem yoluyla siber destekli dolandırıcılıkla mücadele etmeye yönelik artan uluslararası taahhüdü yansıtmaktadır.
GenAI'deki son gelişmeler, kimlik avı saldırılarının gerçekleştirilmesindeki engelleri azaltırken aynı zamanda saldırıların karmaşıklığını ve güvenilirliğini arttırıyor. Suçlular, gerçekçi kimlik avı e-postaları, deepfake ses ve video kayıtları ile geleneksel tespit sistemlerinden ve insan incelemesinden kaçabilen sahte belgeler üreterek sosyal mühendislik çabalarını otomatikleştirmek ve ölçeklendirmek için GenAI'yi kullanıyor. Dahası, ele geçirilmiş veya ihlal edilmiş veri kümeleri üzerinde eğitilmiş yapay zekâ modelleri, hedefleme hassasiyetini arttırmak, gerçek iletişim stillerini taklit etmek ve insan güvenini daha etkili bir şekilde manipüle etmek için silah olarak kullanılıyor. Bu yetenekler, tehdit ortamında önemli bir evrimi temsil ediyor ve daha gelişmiş, uyarlanabilir savunma mekanizmaları gerektiriyor. Bu nedenle, bu durum, taklit, cinsel istismar ve sentetik mahrem görüntü istismarı yoluyla giderek daha fazla hedef alınan çocuklar ve kadınlar da dahil olmak üzere savunmasız gruplar için dijital güvenlik risklerini arttırıyor. Sosyal mühendislik taktiklerinin çevrilmesini ve yerelleştirilmesini sağlayarak, bu araçlar taklitleri kültürel olarak daha otantik ve inandırıcı hale getiriyor; saldırganların kurbanların sistemlerine ilk erişimi sağlamalarına veya güvenlerini kazanmalarına yardımcı oluyor. Sonuç olarak, eskiden ağırlıklı olarak yaygın olarak kullanılan dilleri konuşanlara odaklanan suç şebekeleri, artık daha önce bu tür dolandırıcılıklara karşı daha az savunmasız olan bölgelerdeki yeni nüfusları etkili bir şekilde hedef alabiliyor. Bu genişleme, aynı zamanda yapay zekâ destekli yanlış/yanıltıcı bilgilerin yayılmasını da hızlandırarak, platformların ve düzenleyicilerin bilgi bütünlüğünü koruma ve kullanıcıları koordineli manipülasyondan koruma çabalarını zorlaştırıyor. Deepfake teknolojisinin hızlı yükselişi, kuruluşlar, hükümetler ve toplumlar için yeni zorluklar doğuruyor. Endonezya'da, Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto'nun mali yardım sözü verdiği sahte videoları içeren bir deepfake dolandırıcılığı dalgası, 20 eyalette Endonezyalıları dolandırdı. İrlanda'da, Cumhurbaşkanı adayı Catherine Connolly'nin yarıştan çekildiğini yanlış bir şekilde gösteren kötü niyetli bir deepfake videosu, öfkeye ve Seçim Komisyonu'na resmi bir şikayete yol açtı. Yapay zekâ, siber saldırıların ölçeğini ve karmaşıklığını arTtırırken, kullanıcıların siber güvenliğini ve emniyetini arttırmak dayanıklılığın temel bir sütunu haline geliyor ve daha güçlü doğrulama standartları, platformlar arası koordinasyon, savunmasız gruplar için koruma önlemleri ve kullanıcıların giderek daha zorlu bir bilgi ortamında gezinmelerine yardımcı olan araçlar gerektiriyor. Genel amaçlı yapay zekâ şu anda öncelikle sosyal mühendislik ve keşif faaliyetlerini geliştirmek için kullanılırken, tam ölçekli saldırılar gerçekleştirebilen otonom yapay zekâ ajanlarının ortaya çıkışı potansiyel bir dönüm noktasına işaret ediyor. Anthropic, Kasım 2025'te; keşif ve istismardan veri sızdırmaya kadar tüm saldırı yaşam döngüsü boyunca yapay zekânın benzeri görülmemiş bir şekilde kullanıldığı bir siber casusluk operasyonunu açığa çıkardı. Bu olay, yapay zekâ destekli tehdit kampanyalarının daha yüksek düzeyde otomasyon ve özerkliğe doğru nasıl hızla evrildiğini gözler önüne serdi. Ayrıca, bu durum, otonom yeteneklere sahip yapay zekânın (agentic AI), büyük teknoloji şirketleri ve devlet kurumları da dahil olmak üzere yüksek değerli hedeflere erişim sağladığına dair doğrulanmış ilk vaka olma özelliğini taşıyordu.
2025 Küresel Siber Güvenlik Görünümü raporu, siber suç ve organize suç grupları arasındaki artan yakınlaşmayı vurgulayarak, siber suç ortamının fırsatçı faaliyetlerden giderek meşru iş uygulamalarını yansıtan son derece organize operasyonlara evrildiğini belirtmektedir. Siber suçun, hizmet olarak siber suç (CaaS) platformları aracılığıyla ticarileştirilmesi, giriş engellerini düşürmeye ve siber saldırıların ölçeğini, karmaşıklığını ve etkisini arttırmaya devam ediyor. 2025 yılı boyunca, siber suç kolektiflerinin yapısında ve davranışlarında yeni bir değişim ortaya çıktı. Özellikle genç aktörler olmak üzere giderek artan sayıda siber suçlu, siber suç ekosisteminde görünürlük ve statü kazanmanın yanı sıra iş dünyasını da aktif olarak sekteye uğratmayı hedefliyor. Bu gruplar, saldırıları duyurarak, çalınan verileri sızdırarak veya sosyal medyada ekran görüntüleri paylaşarak yeteneklerini sergileyerek faaliyetlerini sık sık kamuoyuna duyuruyor. Bu ifşa kültürü, hacktivizm, siber suç ve etki operasyonları arasındaki geleneksel sınırları bulanıklaştırdı. Gruplar, ahlaki meşruiyet iddiasında bulunmak ve çevrimiçi takipçi sayılarını arttırmak için eylemlerini giderek daha fazla aktivizm olarak çerçevelendiriyor; bu da sorumluluk atfetme ve müdahale çabalarını daha da karmaşık hale getiriyor. Süregelen bir eğilim ise siber suç ile ulus-devlet faaliyetleri arasındaki sınırların bulanıklaşmasıdır. Siber suçlular, devlet aktörlerinin araçlarını, taktiklerini ve prosedürlerini kamuoyuna açıklandıktan sonra bunları sıklıkla benimser ve uyarlar. Tersine, bazı ulus devletler, inkar edilebilirliği korumak için suç gruplarıyla iş birliği yaparak veya operasyonları onlara atfederek katılımlarını gizlerler; ya da bu aktörlerin yeteneklerinden, genellikle yasadışı faaliyetlerine göz yumma karşılığında, kendi stratejik hedeflerini ilerletmek için yararlanırlar.
2025 yılında, siber suçlarla mücadele alanında —5 yıllık müzakerelerin ardından Aralık 2024'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Siber Suçlar Sözleşmesi'nin imzalanması da dahil olmak üzere— çeşitli gelişmeler yaşanmıştır. Sözleşme; fidye yazılımı ve finansal dolandırıcılıktan, mahrem görüntülerin rıza dışı paylaşımına kadar çevrimiçi ortamda işlenen suçların soruşturulması ve kovuşturulmasına yönelik ilk evrensel çerçeveyi oluşturmaktadır. Buna ek olarak, kamu-özel sektör iş birliği, kolluk kuvvetlerinin siber suçlara yönelik çeşitli başarılı operasyonlar gerçekleştirmesine olanak tanımıştır.
Siber dayanıklılık, bir kuruluşun önemli siber olayların temel iş amaçları ve hedefleri üzerindeki etkisini en aza indirme kapasitesinin temelini oluşturur. Anket verileri, kuruluşların siber dayanıklılığına duyulan güvenin arttığını göstermektedir. Bölgesel veya sektörel farklılıklardan bağımsız olarak, kuruluşların yüzde 64'ü asgari siber dayanıklılık gerekliliklerini karşıladığını belirtirken, yalnızca yüzde 19'u siber dayanıklılık düzeyinin gerekliliklerin üzerinde olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte, bu oran, dayanıklılık gerekliliklerini aştığını bildirenlerin yalnızca yüzde 9 olduğu 2025 yılına kıyasla çift haneli bir artışa işaret etmektedir.
Bununla birlikte, siber dayanıklılık baskı altında kalmaya devam ediyor. 2025 yılında kuruluşlar her düzeyde bir siber saldırı dalgasıyla karşı karşıya kaldı; örneğin, yalnızca Birleşik Krallık'ta Marks & Spencer, Harrods ve Co-op gibi önde gelen perakendecilerin tümü, fidye yazılımı saldırıları nedeniyle ciddi operasyonel aksaklıklar ve veri kayıpları yaşadı. Bu olaylar, siber dayanıklılık konusunda giderek artan bir güven ifade etmelerine rağmen, kuruluşların hızla uyum sağlayan saldırganlar nedeniyle hâlâ ciddi operasyonel ve itibar odaklı etkilerle karşı karşıya olduğunu gözler önüne seriyor. Bu tabloya göre, anket verilerine göre siber dayanıklılığı güçlendirmenin önündeki en önemli üç zorluk şunlardır: hızla değişen tehdit ortamı ve gelişen teknolojiler (yüzde 61); üçüncü taraf ve tedarik zinciri güvenlik açıkları (yüzde 46); ve siber beceri ve uzmanlık eksikliği (yüzde 45).
Kuruluşlar, eski sistemlerin güvenliğini sağlamakta zorlanırken yeni teknolojileri benimseme ve bunlara hazırlanma konusunda baskı altındadır; katılımcıların yüzde 31'i eski altyapıyı siber dayanıklılığa ulaşmada karşılaştıkları en büyük zorluklardan biri olarak tanımlamıştır. Teknolojik yenilik, bir kuruluşun mevcut altyapısını benimseme ve yükseltme kapasitesini aştığında, ek güvenlik kontrolleri genellikle gerekli hale gelir. Bu tür önlemler kuruluş genelinde güvenli ve emniyetli operasyonları desteklerken, günümüzün hızla gelişen teknolojik ortamında güncel kalmak kaçınılmaz olarak bazı riskleri kabul etmeyi gerektirir. Yıllar boyunca, ardışık yenilik döngüleri, kuruluşların önemli bir güvenlik borcu biriktirmesine neden olmuştur, çünkü hız ve yenilik genellikle sağlam güvenlik önlemlerinin önüne geçmiştir. Bu dinamiğin göstergesi, anket katılımcılarının bulut teknolojilerini önümüzdeki 12 ay içinde siber güvenliği etkilemesi beklenen en önemli ikinci teknoloji olarak sıralamasıdır. Birçok kuruluş bulut yolculuklarında oldukça ilerlemiş olsa da, bu gözlem, birçoğunun bu konuyu gündeminde üst sıralara yerleştirmekle hâlâ derinden ilgilendiğini göstermektedir.
Günümüzün dijital-endüstriyel çağında, BT ve OT arasındaki sınır neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Yıllarca OT yönetim çerçevelerinde BT ve OT sistemlerinin sıkı bir şekilde birbirinden ayrıştırılması norm olsa da, teknolojideki çağdaş gelişmeler ve sistemler arasındaki bağlantı beklentileri bu tür uygulamaları sürdürülemez hale getirmektedir. Üretim, enerji, ulaşım ve kritik altyapı sistemleri gibi sektörlerde BT ve OT sistemleri giderek daha fazla yakınlaşmakta, OT yönetiminde en iyi uygulamalar verimliliği ve yeniliği arttırırken, risk maruziyetini kontrol etmek için daha gelişmiş segmentasyon uygulamaları da gerektirmektedir. Birçok endüstriyel ortam, modern tehditlerin hızı ve karmaşıklığı karşısında yetersiz kalmaktadır. OT sistemleri, temel iş fonksiyonlarıyla yakın entegrasyonları ve genellikle uzun yatırım ufukları nedeniyle hızlı modernizasyona karşı dirençlidir. Anket verileri, artan farkındalığa rağmen, OT ile ilgili yönetim uygulamalarının tutarsız olduğunu ve genellikle operasyonel ekipler içinde izole kaldığını ortaya koymaktadır. Endüstriyel ortamlara sahip kuruluşların yalnızca yüzde 16'sı OT güvenlik sorunlarını yönetim kurullarına bildiriyor ve yalnızca yüzde 20'si özel güvenlik ekipleri bulunduruyor. Bu arada, kuruluşların yüzde 32'si OT sistemlerini özel güvenlik araçlarıyla aktif olarak izliyor, ancak vakaların sadece yüzde 36'sında CISO doğrudan OT güvenliğinden sorumlu.
Küresel güvenlik liderleri, siber güvenlik ekosistemini güçlendirmede düzenleyici çerçevelerin değerini kabul etmeye devam ediyor. Bu bulgular, OT korumasının hala esas olarak endüstriyel ortam uzmanları için bir öncelik olduğunu ve artan siber güvenlik risklerini azaltmak için BT ve OT ortamları arasındaki kültürel boşlukları kapatmanın çok önemli olduğunu göstermektedir. Yönetim kurulu düzeyinde denetim eksikliği, yatırımı geciktirmekle kalmaz, aynı zamanda işletme genelinde risk maruziyetinin anlaşılmasını da sınırlar. Bu yönetim açığı sistemik sonuçlar doğurur: BT'de olduğu gibi, endüstriyel sistemlerde de aksaklıklar meydana geldiğinde, etkileri tek bir kuruluşun çok ötesine, tedarikçilere, ortaklara ve hatta ulusal ekonomilere kadar yayılır.
Yönetişim, risk ve uyum konuları mevzuat perspektifinden ele alındığında, anket verileri yüksek düzeyde dayanıklılık sergileyen kuruluşların, düzenlemelerin etkinliğine dair genellikle daha olumlu görüşlere sahip olduğunu göstermektedir. Kendini yeterince dayanıklı olarak görmeyen kuruluşların yüzde 20'sine kıyasla, yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşların yaklaşık yüzde 44'ü, düzenlemelerin müşteri güvenini ve marka itibarını arttırmalarına yardımcı olduğunu belirtmektedir. Buna karşılık, yeterince dayanıklı olmayan kuruluşların, mevzuattaki değişiklikleri takip edip uygulama konusunda sınırlı kaynaklara sahip olduklarını belirtme olasılıkları daha yüksektir (yüzde 34).
Yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşların yalnızca yüzde 22'si siber güvenlik hedeflerine ulaşmak için gereken iş gücünden yoksun olduğunu belirtirken, bu zorlukla karşı karşıya kalan ve yeterli dayanıklılığa sahip olmayan kuruluşlarda bu oran yüzde 85'tir; bu da aradaki çarpıcı farkı ortaya koymaktadır. Siber güvenlik duruşunu destekleyen tanımlanmış iş süreçleri, dayanıklı kuruluşların temel bir özelliğidir. Anket verileri, yüksek düzeyde dayanıklı kuruluşların yüzde 76'sının güvenlik birimlerini tedarik sürecine dahil ettiğini; buna karşılık yeterli dayanıklılığa sahip olmayan kuruluşlarda bu oranın yalnızca yüzde 53 olduğunu göstermektedir. Teknik sistemler konusunda ise, dayanıklı kuruluşlar, teknik veya dijital sistemlerin tasarlanması, devreye alınması ve bakımında yapılandırılmış bir yaklaşım benimsemektedir: Yüksek düzeyde dayanıklı kuruluşların yüzde 44'ü OT (Operasyonel Teknoloji) güvenliğini izlerken, yeterli dayanıklılığa sahip olmayanlarda bu oran sadece yüzde 9'dur. Ayrıca, yüksek düzeyde dayanıklı kuruluşların yüzde 71'i yapay zekâ araçlarının güvenliğini düzenli olarak gözden geçirirken, yeterli dayanıklılığa sahip olmayan kuruluşlarda bu oran yalnızca yüzde 20'dir.
Dayanıklı kuruluşlar, kriz planlarına ve uygulama yönergelerine sahiptir; ayrıca ekosistem genelinde düzenli olarak tatbikatlar gerçekleştirir. Anket verilerine göre, yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşların yüzde 44'ü ekosistem ortaklarıyla siber olay simülasyonları yaparken, yeterli dayanıklılığa sahip olmayanlarda bu oran yalnızca yüzde 16'dır. Bu kuruluşlar, olay müdahalesi ve kurtarma süreçlerine de önemli ölçüde daha iyi hazırlanmış durumdadır; daha düşük dayanıklılığa sahip kuruluşların yüzde 37'si bu alanda yetersiz planlama bildirmesine karşın, yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşlarda bu oran yalnızca yüzde 15'tir. Yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşlar, tüm ekosistemlerini sürece dahil etme konusunda daha proaktif davranmaktadır: Bu kuruluşların yüzde 53'ü siber güvenlik bilgilerini iş ortaklarıyla paylaşırken (yeterli dayanıklılığa sahip olmayanlarda bu oran yüzde 31'dir), Yüzde 74'ü tedarikçilerinin güvenliğini değerlendirmekte (karşılaştırma oranı yüzde 48) ve yüzde 44'ü ekosistemlerinin haritasını çıkarıp iş ortaklarının maruz kaldığı riskleri analiz etmektedir (karşılaştırma oranı yüzde 23).
Dahası, yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşlar daha geniş bir risk perspektifi sergileyerek yalnızca kendi iç durumlarına değil, aynı zamanda ekosistemlerindeki dış bağımlılıklara da odaklanmaktadır. Anket verileri, tedarik zinciri kaynaklı risklerin yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşlar nezdinde en önemli siber risk endişesi olarak öne çıktığını; buna karşılık orta ve düşük düzeyde dayanıklılığa sahip kuruluşlarda ise bu riskin yalnızca beşinci sırada yer aldığını göstermektedir. Bu durum, daha olgun yapıdaki kuruluşların, dayanıklılıklarının kendi savunma mekanizmaları kadar iş ortaklarının gücüne de bağlı olduğunu giderek daha fazla fark ettiklerine işaret etmektedir.
Siber güvenlik, artık yalnızca teknik bir mesele değil; giderek artan bir şekilde stratejik bir ekonomik öncelik haline geliyor. Dijital varlıkların korunmasına ne kadar yatırım yapılacağına dair kararlar, bir kuruluşun dayanıklılığını, rekabet gücünü ve büyüme seyrini şekillendiren finansal tercihlere dönüşmüştür. Yakın zamandaki siber saldırılar, siber güvenliğin daha geniş ekonomik ortamla ne denli iç içe geçtiğini gözler önüne sermiş; hem işletmelere, hem de ulusal ekonomilere somut finansal zararlar vermiştir. Birleşik Krallık hükümetinin araştırmalarına göre, kayda değer bir siber saldırının işletmelere ortalama maliyeti yaklaşık 195.000 Sterlin (250.000 Dolar) civarındadır. Ulusal ölçekte bakıldığında, bu durum, yıllık tahmini 14,7 milyar Sterlinlik (19,4 milyar Dolar) bir ekonomik kayba karşılık gelmektedir. Ayrıca Dünya Bankası, büyük çaplı siber olayların azaltılmasının, gelişmekte olan ekonomilerde kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılayı (GSYİH) yüzde 1,5 oranında arttırabileceğine dikkat çekmektedir. Bu tür rakamlar, siber olayların finansal nedenlerinin ve sonuçlarının hem kamu, hem de özel sektördeki liderlerin dikkatini giderek daha fazla çektiğini ortaya koymaktadır. Ağustos 2025'te, Birleşik Krallık'ın en büyük otomotiv üreticisi Jaguar Land Rover, küresel operasyonlarındaki üretimi beş hafta boyunca durduran ve 5.000'den fazla tedarikçiyi etkileyen yıkıcı bir siber saldırıya maruz kalmıştır. Şirket, siber saldırı kaynaklı 196 milyon Sterlinlik (260 milyon Dolar) maliyet ve gelirlerde yaklaşık yüzde 25'lik bir düşüşle 4,9 milyar Sterlin (6,5 milyar Dolar) seviyesine gerileme dahil olmak üzere doğrudan finansal sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak, yaşanan aksaklık nedeniyle tahmini 1,9 milyar Sterlinlik (2,5 milyar Dolar) kayıp yaşanmasıyla birlikte, Birleşik Krallık ekonomisinin geneli çok daha büyük bir sarsıntıya uğramıştır.
Bu olay, siber güvenliğin ekonomisine dair çeşitli kritik hususları vurgulamaktadır. İlk olarak, siber tehditlerin potansiyel etkisini modellemek ve dayanıklılığa yönelik yeterli yatırımları teşvik etmek amacıyla siber riskin nicelleştirilmesi ve senaryo oluşturmanın önemini vurgulamaktadır. İkinci olarak, tedarik zincirlerinin karşılıklı bağımlılığını; yani bir aktördeki aksaklığın sektörler genelinde yayılarak riski büyütebileceğini ve sektör genelinde dayanıklılık stratejilerine duyulan ihtiyacı gözler önüne sermektedir. Son olarak, kamu-özel sektör iş birliğinin hayati rolünü pekiştirmektedir. Birleşik Krallık hükümetinin tedarik zincirini istikrara kavuşturmak amacıyla sağladığı 1,5 milyar sterlinlik (2 milyar dolar) kredi garantisi; sistemik siber risklerin yönetilmesinde ve bu denli maliyetli kurtarma operasyonlarına duyulan ihtiyacın önlenmesinde, koordineli müdahalelerin ve uygun finansal teşviklerin ne denli hayati önem taşıdığını gözler önüne sermektedir. Siber güvenlik, yalnızca bir BT işlevi değil; aynı zamanda stratejik bir iş gerekliliği ve ulusal ekonomik dayanıklılığın temel taşıdır. Riskleri azaltmanın ve kayıpları önlemenin ötesinde siber güvenlik, inovasyonu, istihdam yaratımını ve sektörler arası rekabet gücünü destekleyerek ekonomik büyümeye de ivme kazandırmaktadır. Güçlü siber risk yönetimi ve dayanıklılık stratejilerine yatırım yapmak, yalnızca kurumsal değeri ve ulusal istikrarı korumakla kalmaz, aynı zamanda güvenli ve dinamik bir dijital ekonominin temellerini de sağlamlaştırır. Siber güvenliğin bu ekonomik boyutunu incelemek ve politika ile sektör uygulamalarına yön vermek amacıyla, Dünya Ekonomik Forumu ve Küresel Siber Güvenlik Forumu Mayıs 2025'te Siber Ekonomi Merkezi'ni (CCE) kurmuştur. CCE, siber güvenliğin ekonomik büyümenin ayrılmaz bir unsuru olmaya devam etmesini sağlamak için gereken bilgi, araç ve yeteneklerle paydaşları güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Dijital tedarik zinciri, çoğu zaman net bir şekilde haritalandırılmamış, sektörler içi ve sektörler arası bağımlılıklarla son derece birbirine bağlıdır. Bir tedarikçinin ihlali veya aksaması, tüm ekosisteme yayılarak üretimi, operasyonları ve hatta diğer tedarikçileri veya müşterileri etkileyebilir. Bu karmaşıklık, siber riski etkili bir şekilde değerlendirmeyi ve yönetmeyi zorlaştırır. Yaygın olarak kullanılan yazılım veya hizmet sağlayıcılarına yönelik saldırılar, küresel ve sistemik etkilere yol açabilir. Bu tür kritik karşılıklı bağımlılıklar, Eylül 2025'te Avrupa genelindeki havaalanlarını etkileyen siber saldırıyla vurgulandı; burada, birkaç büyük havaalanı merkezinin kullandığı check-in ve biniş sistemlerini hedef alan nispeten küçük bir ihlal, uçuş gecikmeleri ve iptalleriyle havaalanı operasyonlarında zincirleme bir aksamaya yol açtı. Anlık hasar kontrol altına alınmış olsa da, olay birbirine bağlı dijital tedarik zincirlerinin kırılganlığını ortaya koydu ve bu rapor için odak gruplarına katılanların, benzer bir saldırının hastaneleri veya diğer kritik altyapıları hedef alması durumunda ne kadar yıkıcı olabileceği üzerine düşünmelerine yol açtı. Tedarik zincirlerinin siber saldırılara karşı dayanıklılığına ilişkin endişeler, işletme ve siber güvenlik yöneticilerini endişelendirmeye devam ediyor. Bu yılki anket verileri, gelir bakımından büyük şirketlerin yüzde 65'inin üçüncü taraf ve tedarik zinciri zafiyetlerini en büyük zorluk olarak gösterdiğini ortaya koyuyor; bu oran 2025'te yüzde 54'tü.
Tedarik zinciri zafiyetleri hem işletme, hem de siber güvenlik yöneticilerini endişelendirirken, Küresel Siber Güvenlik Görünümü anket verileri, çeşitli endişeler arasında, CISO'ların (Bilgi Güvenliği Yöneticileri) CEO'lardan daha çok dış bağımlılıklarının bütünlüğünden endişe duyduğunu gösteriyor. Siber riskler arasında, tedarik zinciri zafiyetleri, CISO'lar için art arda iki yıldır en çok endişe duyulan ikinci konu olarak sıralanıyor. CISO'lar, kuruluşların hem operasyonları hem de dayanıklılığı desteklemek için yeni sistemler benimsemesiyle gelişen teknolojik karşılıklı bağımlılıklara derinden duyarlıdır; bu da onları iş sürekliliğindeki potansiyel aksamalara karşı daha hassas hale getirir.
Küresel ekosistem genelindeki siber kapasite; beceri, kaynak, mevcut dijital altyapı ve yönetişim çerçevelerindeki farklılıkların etkisiyle sektörler ve bölgeler arasında dengesiz bir dağılım göstermeye devam etmektedir. Bazı kuruluşlar güvenliğe yatırım yapmayı sürdürürken, pek çok diğer kuruluş asgari düzeyde bir siber güvenliği dahi sürdürmekte zorlanmaktadır. "Siber eşitsizlik" olarak tanımlanan bu durum, münferit kuruluşların ötesine uzanan ve birbirine bağlı tüm tedarik zincirlerini riske atan güvenlik açıkları yaratmaktadır. "Küresel Siber Güvenlik Görünümü 2025" (Global Cybersecurity Outlook 2025) raporu, bu eşitsizliği üç temel boyutta incelemiştir: küçük ve büyük kuruluşlar; gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler; ve sektörler arası farklılıklar. 2026 yılı anket verileri, dayanıklılık düzeylerine ilişkin algıların bölgelere göre farklılık göstermeye devam ettiğini ortaya koymaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika merkezli katılımcılar dayanıklılık düzeylerine dair yüksek güven ifade ederken, Latin Amerika ve Karayipler ile Sahra Altı Afrika bölgelerinde daha düşük dayanıklılık düzeyleri bildirilmektedir. Genel anlamda siber dayanıklılığa duyulan güven artsa da, küçük ve büyük kuruluşlar arasındaki eşitsizlikler sürmektedir. Anket verileri, (gelir bakımından) küçük kuruluşların yetersiz dayanıklılık düzeyleri yaşama ihtimalinin büyük kuruluşlara kıyasla iki kat daha fazla olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde, sektörler arasındaki uçurumun devam ettiği de görülmektedir: Özel sektörde yetersiz dayanıklılık oranı yüzde 11 iken, bu oran STK'larda yüzde 37, kamu sektöründe ise yüzde 23 seviyesindedir.
Siber eşitsizlik; ülkeler, sektörler ve kuruluşlar genelindeki kaynak, yetenek ve erişim farklılıklarının şekillendirdiği çok yönlü bir sorundur. Güvenlik yönetişim çerçevelerindeki eksiklikler, sınırlı mali kaynaklar ve dijital altyapıya erişimdeki eşitsizlikler bu dengesizliğe katkıda bulunsa da, yaygın etkisiyle öne çıkan bir faktör daha vardır: siber güvenlik becerisi eksikliği. Sürekli değişen tehdit ortamı en önemli endişe kaynağı olmaya devam ederken, siber güvenlik uzmanlığı eksikliği —STK'lar (yüzde 51) ve kamu sektörü (yüzde 57) nezdinde— en önemli ikinci zorluk olarak öne çıkmaktadır. Küçük ve büyük ölçekli kuruluşlar karşılaştırıldığında, veriler kalıcı bir uçurumu gözler önüne sermektedir: Büyük kuruluşların yüzde 29'u siber güvenlik becerisi ve uzmanlığı eksikliği olduğunu bildirirken, küçük kuruluşlarda bu oran yüzde 46'dır.
Yeterli siber güvenlik becerilerine sahip olmak, yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşlar ile yetersiz dayanıklılığa sahip olanlar arasında temel bir ayırt edici unsur olarak öne çıkmıştır. Siber dayanıklılık düzeylerinin yetersiz olduğunu belirten kuruluşların yüzde 85'i, siber güvenlik hedeflerini gerçekleştirmek için gereken kritik becerilerin ve personelin eksik olduğunu ifade etmiştir. Buna karşılık, yüksek dayanıklılığa sahip kuruluşların yalnızca yüzde 22'si beceri açıklarını önemli bir zorluk olarak görmektedir. Araştırmaya göre, personel açığı yaşanan ilk üç siber güvenlik rolü; tehdit istihbaratı analistleri, DevSecOps mühendisleri ve kimlik ve erişim yönetimi uzmanlarıdır. Bölgesel bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, siber güvenlik alanındaki yetenek açığı en çok Latin Amerika ve Karayipler'de (kuruluşların yüzde 65'i siber güvenlik hedeflerini karşılamak için gereken kritik personel ve becerilere sahip olmadıklarını bildirmiştir) ve Sahra Altı Afrika'da (yüzde 63) kendini hissettirmektedir.
Umut verici bir şekilde, bazı kuruluşlar bu dengesizliğin farkında ve bunu gidermek için adımlar atıyor. Küresel Gelecek Konseyleri ve Siber Güvenlik 2025 Yıllık Toplantısı sırasında ankete katılan uzmanların yüzde 34'ü, kuruluşlarının daha küçük veya daha kısıtlı kaynaklara sahip ortaklara programlar, eğitimler veya hizmetler gibi resmi ve yapılandırılmış rehberlik ya da destek sağladığını belirtti. Katılımcıların yüzde 31'i ise kuruluşlarının gayriresmi veya duruma özel (ad hoc) destek sunduğunu ifade etti.
Yapay zekâ, siber güvenlikte hem dönüştürücü bir araç, hem de yeni bir eşitsizlik kaynağı olarak ortaya çıkıyor. Yapay zekâ yetenekleri savunma ve tespit stratejilerinin merkezine yerleştikçe, gelişmiş teknolojilere, verilere ve uzmanlığa eşitsiz erişim, kaynakları bol ve kısıtlı kuruluşlar arasındaki uçurumu derinleştirme riski taşıyor. Aynı zamanda, yapay zekâ genellikle güncellemelere entegre ediliyor ve yeni özellikler olarak piyasaya sürülüyor; bu da sınırlı kaynaklara sahip kuruluşların yapay zekânın tam olarak anlaşılmasını, yönetilmesini veya kontrol edilmesini zorlaştırıyor. Tüm katılımcıların yarısından fazlası (yüzde 54), sınırlı bilgi ve becerileri siber güvenlik için yapay zekâ tabanlı çözümlerin benimsenmesindeki en önemli engel olarak tanımladı. Daha büyük kuruluşlar (gelir bakımından), yapay zekâ tabanlı tehdit tespiti ve otomasyonundan yararlanmada öncü olarak öne çıkıyor. Küresel Siber Güvenlik Görünümü anket verilerinin de vurguladığı gibi, daha yüksek bilançolara sahip şirketler daha yüksek yapay zekâ benimseme oranları bildirirken, daha küçük kuruluşlar (gelir bakımından), hükümetler ve STK'lar geride kalma eğilimindedir. Bu bulguların ötesinde, uzmanlarla yapılan görüşmelerde, bazı sektörlerin daha yüksek teknik olgunluk ve yatırım kapasitesi nedeniyle daha hızlı ilerlediği, diğerlerinin ise finansal, düzenleyici veya prosedürel engellerle kısıtlandığı ve bunun da siber güvenlik hazırlığındaki mevcut eşitsizlikleri daha da pekiştirdiği belirtildi.
Yapay zekâ siber güvenlik alanına hâkim olmaya devam ederken, diğer birçok teknoloji ve tehdit vektörü de arka planda sessizce ivme kazanıyor ve 2030 yılına kadar siber güvenliği etkilemesi bekleniyor. Yapay Genel Zekâ, Temiz Hava, Siber Güvenlik, Veri Sınırları, Merkezi Olmayan Finans, Enerji Teknolojisi Sınırları, Üretken Biyoloji, Jeopolitika, Bilgi Bütünlüğü ve Yeni Nesil Bilişim dahil olmak üzere Küresel Gelecek Konseyleri üyeleriyle yapılan bir odak grup oturumundan yola çıkarak, ileriye dönük bakış açılarını Küresel Siber Güvenlik Görünümü 2026 anketinden elde edilen verilerle entegre etmek, önümüzdeki yıllarda siber güvenliği tanımlayacak ortaya çıkan riskleri belirlemeyi de mümkün kılar.
Otonom sistemler ve robotik: Anket katılımcılarının yaklaşık yüzde 26'sı, otonom sistemlerin ve robotiklerin 2026 yılında siber güvenliği etkileyeceğini belirtirken, Küresel Gelecek Konseyleri'ndeki uzmanlara göre bu oranın 2030 yılına kadar artması bekleniyor. On yılın sonuna kadar, otonom sistemler, yapay zekânın analizlere yardımcı olmasından fabrikalarda, lojistikte, sağlık hizmetlerinde ve kamusal alanlarda fiziksel eylemleri yönlendirmesine kadar yakın vadeli bir faktör haline gelecek. Bu evrim, makine tarafından alınan kararların saniyeler içinde güvenlik ve hizmet kalitesini değiştirebileceği, tespit ve müdahale sürelerini kısaltabileceği yeni bir siber-fiziksel risk profili yaratabilir. Otonom iş akışları paylaşılan bulut platformlarına, modellere ve verilere dayandıkça, karşılıklı bağımlılıkların derinleşmesi muhtemeldir; bu da aksaklıkların veya hataların operasyonlar ve tedarik zincirleri genelinde hızla yayılmasına yol açabilir. Fiziksel yapay zekâ, akıllı robotlar (örneğin depolarda sipariş toplama veya limanlarda konteyner taşıma için kullanılanlar) basit makinelerden uyarlanabilir sistemlere evrildikçe, davranışlarını daha az tahmin edilebilir ve öğrenme süreçlerine veya kontrol yazılımlarına karşı daha savunmasız hale getirdikçe bir güvenlik endişesi haline geliyor. Bu sistemlerin güvenliğini sağlamak, tasarım aşamasında yerleşik siber güvenlik, insan-robot etkileşimi için güçlü erişim kontrolleri ve operasyonel bütünlüğü korumak için sürekli izleme gerektirir.
Dijital para birimleri: 2030 yılına kadar, perakende ödemelerinde, bordro sistemlerinde ve seçilmiş kamu ve sınır ötesi hizmetlerde daha geniş bir benimsenmeyle günlük ekonomik faaliyetlerde giderek artan bir rol oynaması bekleniyor. Bu yaygınlık, onları hem temel, hem de kırılgan kılıyor. Borsaları, cüzdanları ve akıllı sözleşme altyapısını hedef alan siber saldırılar halihazırda milyarlarca dolarlık kayıplara yol açtı ve 2030 yılına kadar bu tür olaylar sistemik sonuçlar doğurarak potansiyel likidite şoklarına neden olabilir veya ulusal ve kurumsal dijital varlıklara olan güveni aşındırabilir. Örneğin, 2025 yılında, devlet bağlantılı bir tehdit grubuna atfedilen büyük bir kripto para borsası ihlali, 1,5 milyar doları aşan kayıplara yol açtı ve araştırmacılar, çalınan fonların neredeyse beşte birinin hızla geri kazanılamaz varlıklara dönüştürüldüğünü tahmin ediyor; bu da dijital likiditenin yeni düzenleyici bağlamlarda ne kadar hızlı yok olabileceğinin çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Sentetik kimlikler ve yapay zekâ destekli dolandırıcılık geliştikçe, gerçek zamanlı doğrulama ve ödeme ağlarının dayanıklılığı, finansal sisteme olan güveni belirleyecektir. Merkeziyetsiz finans, merkez bankası dijital para birimleri ve otonom ödeme aracıları arasındaki karşılıklı bağımlılıklar, bir katmandaki aksaklığın hızla diğerlerine de yayılabileceği anlamına gelir. Bu ortamda dijital para birimleri, ekonomik ve toplumsal istikrarın temelini oluşturan kritik bir altyapı haline gelmiştir.
Uzay teknolojileri ve deniz altı kabloları: Uzay teknolojileri ve deniz altı kabloları, kritik altyapıların temel işlevlerini mümkün kılmalarına rağmen, siber risk planlamasında nispeten göz ardı edilmektedir. 2026 yılına gelindiğinde, katılımcıların yüzde 9'u uzay teknolojilerinin siber güvenliğini en önemli ölçüde etkileyeceğini belirtmiştir. 2030 yılına bakıldığında; uydu tabanlı konumlandırma, seyrüsefer ve zamanlama sistemlerinin havacılık, denizcilik faaliyetleri, elektrik şebekesi koordinasyonu ve finansal işlemler için çok daha hayati bir önem taşıyacağı görülmektedir. Aynı zamanda uydu iletişimleri ve deniz altı kabloları; acil durum hizmetleri, bulut altyapısı ve uluslararası veri alışverişi için omurga görevi görecektir. Buna rağmen, siber risklerin azaltılması sürecinde katılımcıların yalnızca yüzde 15'i uzay varlıklarını, yüzde 18'i ise deniz altı kablolarını dikkate almaktadır. Yapay zekâ destekli operasyonların, bulut hizmetlerinin ve otonom sistemlerin yaygınlaşmasıyla birlikte kuruluşlar; hassas zamanlama, navigasyon ve güçlü veri bağlantılarına giderek daha fazla bağımlı hale gelecektir. Bu artan bağımlılık, uydu veya deniz altı kablo altyapılarında yaşanacak küçük aksaklıkların dahi tüm dijital ekosistemlerde geniş çaplı etkilere yol açabileceği anlamına gelir.
Doğal Afetler ve İklim Değişikliği: 2030 yılına gelindiğinde, iklim oynaklığı ve dijital bağımlılığın birleşimi, doğal afetleri karmaşık siber-fiziksel krizlere dönüştürecektir. Aşırı hava olayları, uzun süreli kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları düzenli olarak enerji, veri ve lojistik ağlarını aksatırken, enerji şebekeleri, su ve acil durum müdahalesi için yapay zekâ destekli koordinasyon sistemleri yeni saldırı yüzeyleri de ortaya çıkarıyor. Yenilenebilir enerji ve depolama altyapıları genişledikçe, yoğun invertör, sensör ve bulut bağlantılı kontrolör ağları siber risk noktalarını arttırıyor. İklimle ilgili şoklar giderek artan bir şekilde, acil durumlardaki kafa karışıklığından yararlanan yanlış bilgilendirme ve organize etki operasyonlarıyla örtüşüyor ve kurumlara olan güveni aşındırıyor. Güneş fırtınalarından kaynaklanan uydu bozulması veya deniz tabanı kaymalarından kaynaklanan denizaltı hasarı gibi sınır ötesi etkiler, fiziksel olayların dijital altyapı üzerinden nasıl zincirleme reaksiyonlara yol açtığını vurguluyor. 2030 yılına gelindiğinde, iklim sadece arka plandaki bir stres faktörü olmaktan çıkıp, siber riskin sürekli bir şekilde arttırıcısı haline gelebilir; bu da iyileşme sürelerini uzatır ve ortaya çıkan teknolojilerin birleşerek iklim kaynaklı aksaklıkların etkisini arttırabilecek kümülatif riskler yaratmasıyla çevresel ve dijital dayanıklılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.
Kuantum Teknolojileri: 2026 yılına gelindiğinde, "Global Cybersecurity Outlook" (Küresel Siber Güvenlik Görünümü) anketi katılımcılarının yüzde 37'si, kuantum teknolojilerinin önümüzdeki 12 ay içinde siber güvenliği etkileyeceğine inanmaktadır. Bu durum; önümüzdeki yıl daha büyük yatırımlar, daha güçlü bir düzenleyici ivme ve daha hızlı bir dijital dönüşüm süreci beklentilerini yansıtmaktadır. 2030 yılına gelindiğinde kuantum teknolojisi, teorik bir yıkıcı güç olmaktan çıkıp kriptografi açısından seçici ama önemli bir tehdit haline gelecektir. Tam kapsamlı şifre kırma işlemleri nadir görülmeye devam etse de, devlet düzeyindeki veya yüksek kaynaklara sahip aktörler, yüksek değerli hedeflere yönelik kuantum destekli saldırılar gerçekleştirebilecek kapasiteye ulaşabilir. Aynı zamanda savunma tarafı, anomali tespiti için kuantum destekli analiz ve algılama yöntemlerinden yararlanarak saldırgan ile savunmacı arasında dinamik bir yarış ortamı yaratacaktır. En büyük sistemik risk, kolayca yeni sistemlere geçirilemeyen gömülü ve endüstriyel sistemlerdeki eski (legacy) şifreleme yöntemlerinden kaynaklanacaktır. Artan farkındalık ve süreç takvimlerinin yanı sıra —2024'te kullanıma sunulan Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST) standartları ve kılavuzları ile ulusal siber güvenlik kurumları tarafından belirlenen sıkı geçiş süreleri de dahil olmak üzere— düzenleyici otoriteler daha kararlı adımlar atmakta ve kuantum sonrası kriptografiye geçiş için daha net yönergeler sunmaktadır. Bu yeni kriptografik standartlara proaktif olarak geçiş yapma fırsatı hızla daralıyor. Geçişi erteleyenler, kuantum hazırlığının sistemik siber risk alanındaki bir sonraki kritik eşik haline geldiğini göreceklerdir.
2026'nın gelişen siber ortamı, hızlanan teknolojik değişim, derinleşen karşılıklı bağımlılıklar ve kalıcı eşitsizliklerle tanımlanıyor. Kuruluşlar yapay zekâ odaklı tehditlerde, jeopolitik istikrarsızlıkta ve tedarik zinciri zafiyetlerinde bir artışla karşı karşıya kalırken, dayanıklılık ihtiyacı hiç bu kadar açık olmamıştı. Bu yılki bulgular, siber riskin artık yalnızca teknik bir sorun olmadığını, sektörler ve sınırlar arasında koordineli eylem gerektiren stratejik, ekonomik ve toplumsal bir endişe olduğunu vurguluyor. Düşmanlar otomasyon ve gelişmiş taktikleri kullanarak sistemik zayıflıkları istismar ederken, savunucular için zorluk, yalnızca teknolojik yenilik yoluyla değil, yönetişimi güçlendirerek, becerilere yatırım yaparak ve güven ve iş birliği kültürünü teşvik ederek de hızlarını korumaktır. Yüksek düzeyde dayanıklı kuruluşlar ile geride kalanlar arasındaki uçurum, beceri eksiklikleri ve kaynak kısıtlamaları nedeniyle sistemik riski arttırarak belirginliğini sürdürüyor. Bununla birlikte, iyimser olmak için nedenler de var. Liderlik gündemlerine dayanıklılığı entegre eden, tedarik zinciri ve yapay zekâ risklerini proaktif olarak yöneten ve daha geniş ekosistemlerle etkileşim kuran kuruluşlar, şoklara dayanmak ve belirsizliğe uyum sağlamak için daha iyi konumdadır. İstihbarata dayalı iş birliğine, senaryo tabanlı testlere ve düzenleyici uyumlaştırmaya doğru kayma, kolektif savunmaya yönelik olgunlaşan bir yaklaşımın işaretidir. Sonuç olarak, güvenli bir dijital gelecek inşa etmek, yalnızca teknik çözümlerden daha fazlasını gerektirir. Kararlı liderlik, ortak sorumluluk ve kolektif temel seviyeyi yükseltme taahhüdü gerektirir; dayanıklılığın yalnızca en iyi kaynaklara sahip olanlar için değil, herkes için de erişilebilir olmasını sağlamak. Dijital ve fiziksel dünyalar arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya devam ederken, başarılı olacak kuruluşlar, siber dayanıklılığı ortak, stratejik bir sorumluluk olarak görenler olacaktır; bu sorumluluk güveni destekler, yeniliği mümkün kılar ve küresel toplumun birbirine bağlı temellerini korur.
Sonuç olarak, 2026'nın gelişen siber ortamı, hızlanan teknolojik değişim, derinleşen karşılıklı bağımlılıklar ve kalıcı eşitsizliklerle tanımlanıyor. Kuruluşlar, yapay zekâ odaklı tehditlerde, jeopolitik istikrarsızlıkta ve tedarik zinciri zafiyetlerinde artışla karşı karşıya kalırken, dayanıklılık ihtiyacı hiç bu kadar belirgin olmamıştı. Bu yılki bulgular, siber riskin artık yalnızca teknik bir sorun olmadığını, sektörler ve sınırlar arasında koordineli eylem gerektiren stratejik, ekonomik ve toplumsal bir endişe olduğunu vurguluyor. Düşmanlar otomasyon ve gelişmiş taktikleri kullanarak sistemik zayıflıkları istismar ederken, savunucular için zorluk, yalnızca teknolojik yenilik yoluyla değil, yönetişimi güçlendirerek, becerilere yatırım yaparak ve güven ve iş birliği kültürünü teşvik ederek de hızlarını korumaktır. Yüksek düzeyde dayanıklı kuruluşlar ile geride kalanlar arasındaki uçurum, beceri eksiklikleri ve kaynak kısıtlamaları nedeniyle sistemik riski arttırarak belirginliğini sürdürüyor. Bununla birlikte, iyimser olmak için nedenler de var. Liderlik gündemlerine dayanıklılığı entegre eden, tedarik zinciri ve yapay zekâ risklerini proaktif olarak yöneten ve daha geniş ekosistemlerle etkileşim kuran kuruluşlar, şoklara dayanmak ve belirsizliğe uyum sağlamak için daha iyi konumdadır. İstihbarata dayalı iş birliğine, senaryo tabanlı testlere ve düzenleyici uyumlaştırmaya doğru kayma, kolektif savunmaya yönelik olgunlaşan bir yaklaşımın işaretidir. Sonuç olarak, güvenli bir dijital gelecek inşa etmek, yalnızca teknik çözümlerden daha fazlasını gerektirir. Kararlı liderlik, ortak sorumluluk ve kolektif temel seviyeyi yükseltme taahhüdü gerektirir; dayanıklılığın yalnızca en iyi kaynaklara sahip olanlar için değil, herkes için de erişilebilir olmasını sağlamak. Dijital ve fiziksel dünyalar arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya devam ederken, başarılı olacak kuruluşlar, siber dayanıklılığı ortak ve stratejik bir sorumluluk olarak görenler olacaktır; bu sorumluluk güveni destekler, yeniliği mümkün kılar ve küresel toplumun birbirine bağlı temellerini korur.
Yorum
Dünya Ekonomik Forumu uzmanlarının Ocak 2026'da yayımladığı "Global Cybersecurity Outlook 2026" (Küresel Siber Güvenlik Görünümü 2026) raporu, siyaset, iş dünyası ve güvenlik bürokrasisinde yer alan küresel elitlere yönelik; siber güvenlik ve yapay zekâ alanındaki trendleri ve gelecekteki riskleri içeren önemli bir çalışmadır. Çalışma için, istatistikli veriler ve derinlemesine mülakatlar yapılmış ve önemli bulgular elde edilmiştir.
Bu bağlamda, araştırmaya dair temel bazı tespitler şöyledir;
- 2026 yılında siber güvenlik, artan tehditler, jeopolitik parçalanma ve genişleyen teknolojik uçurumun ortasında hız kazanmakta; yapay zeka (YZ), mücadelenin her iki tarafında da siber alanı dönüştürerek savunmayı güçlendirirken, aynı zamanda daha karmaşık siber saldırılara da olanak sağlamaktadır. Dünya genelinde, ciddi kuruluşlar, inovasyonu güvenlikle dengelemeye çalışırken; yapay zekâ ve otomasyonu büyük ölçekte benimsemekte ve yaygın şekilde kullanmaktadırlar.
- Bunun sonucunda, teknoloji yeni dayanıklılık potansiyelleri sunarken, aksaklıkların sınırları hızla aştığı, hızlı tempolu ve sürekli değişen bir ortam da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, hibrit tehditler ve artan siber saldırılar, küresel ortamın giderek artan oynaklığını yansıtmakta; ekonomik açıdan ise, kaynaklara ve uzmanlığa eşitsiz erişim, siber eşitsizliği genişletmeye devam etmektedir.
- Sonuç olarak, rapor göstermektedir ki, kolektif siber direnci güçlendirmek hem ekonomik, hem de toplumsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Siber güvenlik, iş birliğinin sadece mümkün değil, aynı zamanda güçlü olduğu bir alandır; bu da parçalanma, ekonomik baskı ve belirsizlik ortamında bile kolektif eylemin herkes için ilerleme sağlayabileceğini hatırlatır.
- Yöneticilerin 2026 yılında siber güvenlik alanında yönlendirmesi gereken üç temel trend şunlardır: İlk önemli trend, yapay zekânın siber silahlanma yarışını hızlandırmasıdır. Ankete katılanların yüzde 94'üne göre, yapay zekânın, önümüzdeki yıl siber güvenlik alanındaki değişimin en önemli itici gücü olması beklenmektedir. Nitekim bu artan farkındalık, kurumlar bünyesinde somut adımlara dönüşmektedir. Öyle ki, yapay zekâ araçlarının güvenliğini değerlendiren katılımcıların oranı, bir önceki yıla kıyasla neredeyse iki katına çıkarak yüzde 37'den (2025) yüzde 64'e (2026) yükselmiştir. İkinci önemli bulgu, jeopolitiğin siber güvenliğin belirleyici unsurlarından biri haline gelmesidir. 2026 yılında da, jeopolitik, genel siber risk azaltma stratejilerini etkileyen başlıca faktör olmaya devam etmektedir. Kuruluşların yaklaşık yüzde 64'ü, kritik altyapıların aksatılması veya casusluk gibi jeopolitik amaçlı siber saldırıları dikkate almaktadır. Üçüncü olarak, siber destekli dolandırıcılık, hem CEO'ları, hem de haneleri tehdit etmektedir. Öyle ki, ankete katılanların yüzde 73'ü, 2025 yılı boyunca kendilerinin veya çevrelerindeki birinin siber destekli dolandırıcılıktan bizzat etkilendiğini belirtmiştir.
- Siber güvenlik açısından riskli alanlar ise; yaygınlaşan otonom sistemler ve robotik uygulamaların gerçekleştirebileceği siber saldırılar, dijital para birimlerinin yaygınlaşması nedeniyle maddi hasarlara yol açabilecek siber güvenlik riskleri, uzay teknolojileri ve deniz altı kablolarında yaşanabilecek riskler ve saldırılar, doğal afetlere dayalı olarak gelişen yeni riskler ve kuantum teknolojilerine geçişin yaratacağı sorunlar olacaktır.
Her halükarda, gelecekte daha da önem kazanması kesin olan siber güvenlik alanında yapılan çalışmalar ve eğitimler son derece önemli, gerekli ve hatta elzemdir. Bu konuda iyi durumda olan Türkiye'de kurumlar ve bireylerin daha da bilinçlenmesi adına bu tip uygulamaların yaygınlaştırılması ise şarttır.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ















