Giriş
Donald Trump döneminde ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki çatlağın derinleşmesi ve Transatlantik ilişkilerin sorunlu hale gelmesi uluslararası basın ve akademik yayınlarda sıklıkla tartışılan güncel ve popüler bir konudur. Başkan Trump'ın Danimarka Krallığı'na bağlı Grönland'ı zorla kendi topraklarına katmak istemesi gibi somut sebepler üzerinden yükselen Washington-Brüksel gerilimi, geçtiğimiz yıl 61.si düzenlenen ve artık uluslararası siyaset ve dünya jeopolitiği bağlamında bir marka kabul edilen Münih Güvenlik Konferansı'nda Trump'ın Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in yaptığı şok edici konuşmayla ayyuka çıkmıştır. O yüzden, bu yıl ABD adına yapılacak konuşma büyük önem kazanmış ve bu konuşmayı yapması için de daha az popülist ve oldukça ciddi ve realist bir siyasetçi olarak sivrilen Dışişleri Bakanı (Sekreteri) Marco Rubio seçilmiştir.
Rubio'dan Daha Ilımlı Mesajlar: Transatlantik İttifak Devam Edecek ama Bize Uymalısınız!
Uzun yıllar Florida Senatörlüğü yapan ve ABD'de Dışişleri Bakanlığı makamına yükselen ilk Hispanik siyasetçi olarak ünlenen Marco Rubio, 22 dakikalık konuşmasında ABD-AB ilişkilerinin geleceğine dair daha iyimser bir perspektif ortaya koymaya çalışmış ve ilişkilerin düzelmesi yönünde geçtiğimiz yıl Avrupalıların medeniyet kaybından söz eden Vance'e kıyasla daha ılımlı ama yine de eleştirel mesajlar vermiştir. Bu anlamda, Rubio'nun konuşması Washington'ın biraz vites küçülttüğü ama kesinlikle geri adım atmadığı düşüncesini uyandırmıştır.
Konuşmasına, ABD-Avrupa ilişkilerini "dünyayı değiştiren tarihsel bir ittifak" olarak nitelendirerek başlayan Rubio, Berlin Duvarı'nın inşa edilmesi ve Küba Füze Krizi sonrasında 1963'te Münih Güvenlik Konferansı ilk kez düzenlendiğinde Almanya'nın ikiye bölünmüş olduğunu hatırlatarak, komünizm (SSCB) ile özgürlük (ABD) arasındaki mücadelenin eksen ülkesi haline gelmiş olan Almanya'nın o günlerden günümüze ne kadar büyük ilerleme kaydettiğini ifade etti. Bu başarıda yalnızca Almanya'nın değil, NATO üyesi ve ABD müttefiki bütün devletlerin katkılarının olduğunu hatırlatan Amerikalı Dışişleri Bakanı, ABD-Avrupa iş birliğinde komünizm tehlikesinin bertaraf edildiğini ve özgürlük yanlılarının bu büyük mücadeleyi kazandığını söyledi. Soğuk Savaş'ı kazanarak insanlık medeniyetini yeniden bütünleştirmeyi başardıklarını belirten Rubio, konuşmasının açılış bölümünde son olarak eski ABD Başkanı Ronald Reagan'ı anımsatırcasına "şeytani bir imparatorluk" (evil empire) olarak nitelediği SSCB'nin yıkılmasının Washington'ın Avrupa ile kurduğu ittifak sayesinde başarıldığını anımsattı ve bu ittifakın tarihsel arka planı ve önemini açıklamaya çalıştı.
Daha sonra bu zaferin ardından Avrupa ve Amerika'da bazı kimselerin zafer sarhoşluğuyla hayalperest bir ruha büründüğünü kaydeden ABD Dışişleri Bakanı, SSCB'nin ardından dünyadaki tüm devletlerin ABD ve Avrupa ülkeleri gibi serbest ticaret, piyasa ekonomisi, demokrasi, insan hakları ve hukuk devletine dayalı liberal bir dönüşümden geçeceğinin umulduğu ve kurallara dayalı liberal uluslararası sistem ve küreselleşme sayesinde milliyetçilik yerine dünya vatandaşlığının oluşacağının beklendiği bu dönemin gerçekleşmediğini, zira 5.000 yıllık kayıtlı insanlık tarihinin ve insan doğasının buna uygun olmadığını iddia etmektedir. Dogmatik ve hayalperest bu küresel liberal vizyon nedeniyle ABD'nin ciddi zarar gördüğünü düşünen Amerikan Dışişleri Sekreteri, serbest ticaret uygulamaları nedeniyle Batılı ülkelerin yıllar içerisinde sanayisizliğe mahkum edildiğini ve otoriter rejimlerin küresel ekonomi ve ticarette daha başarılı hale geldiğini de vurguladı. Bu düzen nedeniyle kritik ham madde ve tedarik zincirlerinin ABD ve demokrasi karşıtı güçlerin kontrolüne geçtiğinin altını çizen Marco Rubio, ayrıca sınırsız dünya hayali nedeniyle ABD ve Batılı devletlerin topraklarını milyonlarca kayıt dışı göçmene açtığı ve bunun da birçok toplumsal soruna neden olduğunu vurgulamaktadır. Kendisi de bir göçmen olmasına karşın aşırı göçün toplumsal uyumu bozduğunu düşünen Amerikalı devlet adamı, bunun kültürel devamlılık ve gelecek nesiller açısından ciddi tehditler olduğunu düşünmektedir. Bu hataları ABD ile Avrupa'nın birlikte yaptığını vurgulayan Rubio, şimdi bunlarla yüzleşmek ve gelecek adına stratejik adımlar atmak gerektiğini ifade etmektedir.
Daha sonra 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump'ın yaptıklarını anlatmaya başlayan Amerikalı konuşmacı, Washington'ın geçmişte olduğu gibi gelecekte de egemen ve güçlü bir Batı dünyasını inşa etmekte kararlı olduğunu ve her ne kadar bunu Avrupalılarla birlikte yapmak isteseler de, gerekirse bunu tek başlarına yapmaya da hazır olduklarını söylemiştir. Amerika ile Avrupa'nın birbirlerine ait olduğunu da belirten Rubio, bu sene 250. yıldönümünü kutlayan ABD'nin köklerinin Avrupa'dan geldiğini ve özellikle Hıristiyanlık bağlamında iki kıta arasında sarsılmaz bağların olduğunu da sözlerine eklemiştir. Bu bağlamda, ABD ile Avrupa'yı "tek medeniyet" veya "ortak medeniyet" olarak tanımlayan Marco Rubio, bunun adını da "Batı Medeniyeti" olarak belirtmektedir. Dil, aile kökleri, dini değerler ve ortak tarih ve kültür gibi çok köklü bağlar nedeniyle iki kıtanın asla ayrılamayacağını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, Başkan Trump'ın Avrupa'nın geleceğini çok önemsemesi nedeniyle bazen fazla direk, uyarıcı ve sorumlulukları paylaşmaya yönelik söylem ve tavırlar içerisine girebildiğini ifade etmektedir. ABD ile Avrupa rasındaki bağların yalnızca askeri, siyasi ve ekonomik olmadığını ve bunun ruhani ve kültürel boyutlarının da olduğunu söyleyen Amerikalı devlet adamı, kendilerinin yalnızca kader ortağı olarak gördükleri Avrupa'nın güçlü olmasını istediklerini iddia etmektedir. Bu noktada sözleri alkışlarla kesilen Rubio, Avrupa'nın kaderinin Amerika'yı da etkileyeceği için bu konuda ilgisiz/sorumsuz davranamayacaklarını ısrarla belirtmektedir.
Daha sonra bu köklü konferansın çıkış noktası da olan "ulusal güvenlik" konusuna odaklanan Marco Rubio, bunun sadece nerede ne kadar asker ve silah konuşlanacağı gibi önemli teknik meseleler olmadığının altını çizerek, temel meselenin savundukları değerlerin belirlenmesi olduğunu kaydetmektedir. Orduların soyut olgular için değil, halkları/milletleri ve yaşam tarzları gibi somut hususlar için savaştığını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, geleceğe güvenle bakmak adına kendi ekonomik ve siyasi kaderlerini kendilerinin çizmesi gerektiğini belirtmektedir. Avrupa'nın bu bağlamda geçmişte hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve üniversiter gelişim gibi konularda öncü roller oynadığını anımsatan Rubio, Mozart, Dante, Shakespeare, Beethoven, Michelangelo, Leonardo Da Vinci, The Beatles ve The Rolling Stones gibi bazı Avrupalı efsanevi sanatçıları/grupları da saygıyla anmaktadır.
İlerleyen bölümde endüstrisizleşme/sanayisizleşmenin kaçınılmaz olmadığını vurgulayarak bu konuya odaklanan Marco Rubio, bu durumun yakın geçmişteki hatalı politikalardan kaynaklandığını ve kendilerini günümüzde kırılgan hale getirdiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde kitlesel göçün de hatalı politikalar nedeniyle şimdilerde ülkelerin iç istikrarını bozan bir faktöre dönüştüğünü kaydeden Hispanik Amerikalı siyasetçi, yeni dönemde yeniden endüstrileşmeye ve kalkınmaya odaklanmaları gerektiğini söylemektedir. Bu bağlamda özellikle yeni teknolojilere odaklanmaları gerektiğini belirten Rubio, dinamik toplumlarıyla 21. yüzyılı yeni bir "Batı yüzyılı" yapmak istediklerini vurgulamaktadır. Rubio, bu bağlamda yapay zekâ, otomasyon, kritik mineraller gibi hususları öne çıkarmakta ve tedarik zincirlerinde Batı-dışı toplumlara mahkum olmamak zorunda olduklarını altını çizmektedir. Ayrıca yeniden ülkelerinin sınırlarını kontrol altına almaları gerektiğini belirten Amerikalı devlet adamı, bunun yabancı düşmanlığı değil, devletin ve ulusal egemenliğin tanımında olan temel bir husus olduğunu belirtmektedir. Bu duruma çözüm getirilmemesi halinde bir medeniyet ve varoluş krizi yaşayabileceklerini iddia eden Rubio, son olarak kendilerinin yaratıcısı olduğu küresel sistemin aleyhlerine çalışması durumunda buna da göz yummak zorunda olmadıklarını da sözlerine eklemektedir. Bunun, uluslararası anlaşmalar ve iş birliklerine kapıyı kapatmak olmadığını ifade eden Amerikalı muhafazakâr siyasetçi, kendilerinin oluşturduğu uluslararası kuruluşların günümüzde reforme edilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda özellikle Birleşmiş Milletler'in (BM) büyük potansiyeline atıfta bulunan Rubio, buna karşın günümüzdeki örgütün ciddi uluslararası sorunlar karşısında etkisiz kaldığına dikkat çekmektedir. Örneğin, Gazze'deki insani krizi BM'nin değil, ABD yönetiminin çözdüğünü hatırlatan Rubio, benzer şekilde Ukrayna konusunda da BM'nin değil Amerikan yönetiminin sorunu çözmek ve çatışmayı durdurmak için gayret gösterdiğini anımsatmaktadır. Aynı şekilde, İran'daki radikal Şii din adamlarının nükleer bomba yapmasını önlemek noktasında da BM'nin etkisiz kaldığını düşünen Amerikan Dışişleri Sekreteri, ancak kendilerinin attıkları bombalarla İran'ın nükleer programının durdurulabildiğini söylemektedir. Rubio, son olarak Venezuela'daki Maduro yönetimini "narkoterörist bir diktatörlük" olarak tanıtarak, bu konuda da BM'nin değil, kendilerinin harekete geçerek çözümü sağladıklarını ifade etmektedir. İdeal bir dünyada bu sorunları diplomatların çözmesinin gerektiğini kabul eden Amerikalı Cumhuriyetçi Partili siyasetçi, ancak mükemmel bir dünyada yaşamadıklarını ve ulusal güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde derhal kararlılıkla harekete geçeceklerini vurgulamaktadır.
Son 5 asırdır Batı dünyasının sürekli genişlediğini ve güçlendiğini belirten Marco Rubio, ancak 1940'lardan sonra Batı'nın düşüşe geçtiğini, bunun da Avrupa'yı harabeye çeviren İkinci Dünya Savaşı ve Avrupa'nın yarısının üzerine inen "demir perde"den (komünizm) kaynaklandığını hatırlatmaktadır. Bu dönemden itibaren Batı dünyasının üstünlüğünün sorgulanmaya başladığını söyleyen Amerikalı konuşmacı, ancak kendilerinin atalarının bu gerilemeyi kabul etmediğini ve derhal harekete geçerek ABD'yi ve Batı dünyasının yeniden üstün güç haline getirdiklerini anlatmaktadır. ABD Başkanı Donald J. Trump'ın günümüzde de benzer bir yaklaşım sergilediğini kaydeden Rubio, birlikte yeniden Batı dünyasını güçlendirmek istediklerini ve bu nedenle Avrupalı müttefiklerini de güçlendirmek için çaba gösterdiklerini açıklamaktadır. Batı'nın düşüşünü asla kabullenmeyeceklerini de sözlerine ekleyen ABD Dışişleri Bakanı, amaçlarının ABD-Avrupa arasını açmak değil, tarihsel bir müttefikliği canlandırmak olduğunun altını kalınca çizmektedir. Bu doğrultuda, medeniyetsel silinme yerine yeniden eski görkemli günlerine dönebileceklerini iddia eden Rubio, Transatlantik ilişkilerin yeni dönemde zayıflamayacağını, tam tersine "Avrupa'nın bir çocuğu" olarak ABD'nin güçlenmeye devam edeceğini sözlerine eklemektedir. Rubio'nun bu sözleri salondan ise büyük alkış almaktadır.
Konuşmasının son bölümünde, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Amerikan tarihinde Avrupalı kaşif ve yerleşimcilerin oynadıkları pozitif rolü hatırlatarak, Amerikan tarihi ve kalkınmasındaki Avrupa etkisine dair somut örnekler (ilk İngiliz yerleşimciler, İskoç İrlandalılar, Davy Crockett, Mark Twain, Teddy Roosevelt, Neil Armstrong, ülkedeki bira kalitesini de yükselten ve Orta Amerika'yı kalkındıran Alman köylüler ve zanaatkârlar, Fransa-İspanya-İtalya etkisi, New Amsterdam şehri vs.) vermektedir. Bu şekilde, Amerika ile Avrupa'nın tarihlerinin ve kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu vurgulayan Marco Rubio, bu nedenle Transatlantik bağların kopmayacağını ve geleceklerinin birlikte şekilleneceğini anlatmaktadır.
Yorum
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konuşması, geçtiğimiz yıl yaşanan J.D. Vance krizi sonrasında Washington'ın Avrupa'ya yaklaşımında daha ılımlı bir ton benimsediğini ortaya koymasına karşın, iki taraf arasındaki temel uyuşmazlıkların giderilemediği de açıkça ortadadır. Zira Amerikan tarafının benimsediği medeniyet değerlerine dayalı sert sağ ton ile Avrupa'nın sosyal, liberal ve Hıristiyan değerleri arasındaki makas giderek açılmaktadır. Bu, ilişkilerde bir kopma getirmese de, ilişkilerin Soğuk Savaş dönemindeki güven ortamını yeniden yakalaması da kolay değildir. Zira Amerikan sağ giderek aşırı bir yönelime doğru ilerlerken, Avrupa da stratejik özerklik arayışlarına hız vermektedir. Bu, yönetilebilir bir kriz olmakla birlikte, gelecek adına iyi bir sinyal değildir. Her iki tarafın da bazı konularda haklılık payları olsa da, Başkan Trump ve ekibinin Avrupalıları küçümser tavrı kesinlikle yanlış ve kabadır. Bu, Rubio tarzı ılımlı siyasetçilerce kolaylıkla düzeltilebilir; ancak stratejik ayrışmaları aynı şekilde düzeltmek kolay olmayacaktır. Bu bağlamda, ABD-AB ilişkileri ve Transatlantik ittifakın süreceği ama daha zorlu bir döneme hazır olmak gerekir. Nitekim konuşmada tek bir kez bile NATO'dan bahsedilmemesi de durumun zorluğunu gösteren bir anekdottur.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ




