2 Kasım 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ Çağında Yeni Nesil Siber Saldırılar

 

Öz: Üretken yapay zekânın yaygınlaşması, siber saldırıların maliyetini ve ölçeğini değiştirmekte; ses ve görüntü taklidi, hedefli oltalama, kimlik sahteciliği ve yapay zekâ asistanlarının manipülasyonu gibi riskleri öne çıkarmaktadır. Bu yazı, Hong Kong’daki yaklaşık 25 milyon dolarlık deepfake dolandırıcılığı, ABD’de seçim öncesinde Başkan Joe Biden’ın sesini taklit eden otomatik aramalar, uzaktan kredi başvurularında yüz değiştirme kullanımı ve kurumsal yapay zekâ asistanlarına yönelik komut enjeksiyonu gibi vakaları incelemektedir. Ayrıca, üretken yapay zekânın zararlı yazılım ve oltalama faaliyetlerinde kullanımına ilişkin güvenlik kurumlarının değerlendirmelerini ele alınacaktır. Çalışmanın temel savı, yapay zekânın çoğu durumda eski suç yöntemlerini ortadan kaldırmadığı; aksine bunları daha ikna edici, kişiselleştirilmiş ve ölçeklenebilir hâle getirdiğidir. Bu nedenle, çözüm, yalnızca yeni tespit yazılımlarına değil, çok katmanlı doğrulamaya, yetki sınırlandırmasına, insan denetimine ve kurumsal hazırlığa dayanmalıdır.

Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, Siber güvenlik, Deepfake, Sosyal mühendislik, Komut enjeksiyonu, Dezenformasyon, Dijital kimlik.

 

Giriş

Yapay zekâ (YZ), son yıllarda yalnızca ekonomik üretim, bilimsel araştırma, kamu yönetimi ve askerî planlama alanlarını dönüştüren bir teknoloji olmaktan çıkmış; dolandırıcıların, siber saldırganların ve dezenformasyon ağlarının da yararlanabildiği güçlü bir araca dönüşmüştür. Özellikle üretken yapay zekâ sistemlerinin yaygınlaşmasıyla gerçeğe yakın ses ve görüntüler üretmek, hedef kişiye özel ikna edici mesajlar hazırlamak, farklı dillerde içerik oluşturmak ve bazı teknik görevleri hızlandırmak kolaylaşmıştır.

Bu dönüşüm, siber güvenlik alanında önemli bir değişime işaret ediyor. Geçmişte saldırganların teknik bir açığı keşfetmesi, zararlı yazılım geliştirmesi veya kurbanını ikna edecek bir iletişim yöntemi geliştirmesi gerekiyordu. Günümüzde, yapay zekâ bu süreçlerin bazılarını hızlandırırken, insan psikolojisini hedef alan saldırıların inandırıcılığını arttırabilmektedir. Bir şirket yöneticisinin sesini taklit eden telefon görüşmesi, gerçeğinden ayırt edilmesi güç bir görüntülü toplantı veya yapay zekâ asistanına gizlice yöneltilmiş bir komut, klasik güvenlik anlayışının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bununla birlikte, yapay zekâ kaynaklı tehditleri değerlendirirken teknolojik yenilik ile suçun kendisini birbirinden ayırmak gerekir. Kimlik taklidi, oltalama (phishing), sosyal mühendislik, veri hırsızlığı ve siyasi manipülasyon yeni olgular değildir. Yenilik, bu yöntemlerin daha hızlı, daha kişiselleştirilmiş ve bazı durumlarda daha ikna edici bir biçimde uygulanabilmesidir. Ayrıca her yapay zekâ güvenlik vakası gerçek dünyada başarıyla gerçekleştirilmiş bir saldırı değildir: Bazıları maddi kayıp veya veri ifşasıyla sonuçlanırken bazıları araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılan güvenlik açıkları ya da kontrollü deneylerdir.

Bu inceleme, kamuya açık resmî açıklamalar ve güvenlik araştırmalarıyla belgelenmiş dikkat çekici vakaları ele almaktadır. Amaç, saldırıların teknik ayrıntılarını uygulamaya dönük bir kılavuz hâlinde sunmak değil; saldırıların nasıl işlediğini, neden başarılı olabildiğini ve hangi güvenlik derslerini ortaya çıkardığını tartışmaktır.

1. Yapay Zekâ Siber Saldırılarını Anlamak: Dört Temel Kategori

Yapay zekâ bağlantılı saldırıları en az 4 kategoriye ayırmak mümkündür. İlk kategori, yapay zekânın mevcut suç yöntemlerini güçlendirmek amacıyla kullanılmasıdır. Saldırganlar üretken modellerden ikna edici oltalama mesajları hazırlamak, hedef hakkında açık kaynaklardan toplanmış bilgileri düzenlemek veya yabancı dillerde iletişim kurmak için yararlanabilir. FBI, Mayıs 2024 tarihli kamu uyarısında suçluların yapay zekâyı oltalama, sosyal mühendislik ve ses-görüntü taklidi gibi faaliyetlerde kullanabildiğine dikkat çekmiştir.

İkinci kategori, "deepfake" teknolojileridir. Bir kişinin yüzünün, sesinin veya hareketlerinin yapay olarak taklit edilmesi, sahte içeriklerin gerçekmiş gibi sunulmasına yol açabilir. Bu yöntemler finansal dolandırıcılıkta, siyasi dezenformasyonda ve itibar suikastlarında kullanılabilir.

Üçüncü kategori, doğrudan yapay zekâ sistemlerinin hedef alınmasıdır. Büyük dil modellerine dayanan asistanlar, kendilerine verilen görevleri yerine getirirken e-posta, dosya veya internet sayfalarındaki dış içeriği de okuyabilir. Saldırganlar, modelin davranışını değiştirmeyi amaçlayan talimatlar içeren bu içeriğe yer verebilir. Bu yöntem, "prompt injection", yani "komut enjeksiyonu" olarak bilinir.

Dördüncü kategori ise yapay zekâ altyapısının güvenliğiyle ilgilidir. Eğitim verilerinin manipüle edilmesi, modelin belirli koşullarda yanlış davranacak şekilde yönlendirilmesi, hassas bilgilerin istemeden açığa çıkması ve yanlış yapılandırılmış sistemler üzerinden veri sızması bu alana girer. Bu kategoriler birbiriyle kesişebilir; ancak yapay zekânın suçta kullanılması ile yapay zekâ sisteminin bizzat saldırıya uğraması aynı şey değildir. Bu ayrım, olayların doğru sınıflandırılması ve abartılı iddialardan kaçınılması açısından önemlidir.

2. Hong Kong’da 25 Milyon Dolarlık Deepfake Dolandırıcılığı

Yapay zekâ destekli dolandırıcılığın en dikkat çekici örneklerinden biri, 2024 yılında Hong Kong’da ortaya çıkan kurumsal para transferi vakasıdır. İngiliz mühendislik ve danışmanlık şirketi Arup’un Hong Kong ofisiyle ilişkilendirilen olayda bir çalışan, şirketin üst düzey yöneticilerinin katıldığına inandığı görüntülü bir toplantıya dâhil oldu. Basına yansıyan ve Hong Kong makamlarınca doğrulanan bilgilere göre, toplantıda görülen ve duyulan kişilerin yapay zekâ ile oluşturulmuş taklitleri kullanılmıştı.

Çalışan, toplantıda kendisine iletilen talimatları gerçek kabul ederek yaklaşık 200 milyon Hong Kong doları, yani yaklaşık 25 milyon ABD doları tutarında para transferi gerçekleştirdi. Hong Kong yönetiminin Haziran 2024’te yayımladığı resmî açıklama, deepfake görüntülü toplantı dolandırıcılığında yaklaşık 200 milyon Hong Kong doları kayıp yaşandığını doğruladı. Arup da, 2024 mali raporunda sahte ses, görüntü ve imzaların kullanıldığı bir dolandırıcılık girişiminin başarılı olduğunu açıkladı.

Olayın önemi yalnızca kaybedilen paranın büyüklüğünden kaynaklanmamaktadır. Vaka, dijital iletişimde güvenilir kabul edilen görüntülü toplantıların nasıl istismar edilebileceğini göstermiştir. Bir çalışan ekranda yöneticisinin yüzünü görüyor, sesini duyuyor ve diğer yöneticilerin de toplantıda bulunduğuna inanıyorsa talebin gerçekliğini sorgulama ihtiyacı azalabilir. Dolandırıcılar bu güven mekanizmasını hedef almıştır.

Bu olay, tek bir teknik unsurun değil, birden fazla yöntemin birleşiminin önemini ortaya koymaktadır: yönetici kimliğinin taklit edilmesi, gizlilik vurgusuyla çalışan üzerinde baskı kurulması, gerçekçi görsel-işitsel içeriklerin kullanılması ve transferin birden fazla işlemle gerçekleştirilmesi. Dolayısıyla, bu vaka yalnızca bir deepfake üretim başarısı değil, planlı bir sosyal mühendislik operasyonudur. Kamuya açık kaynaklar saldırının tüm teknik ayrıntılarını ortaya koymadığından, kullanılan yazılımlar veya paranın ne kadarının geri alındığına ilişkin doğrulanmamış iddiaları kesin bilgi gibi sunmamak gerekir.

Arup vakasından çıkarılabilecek temel ders, para transferi kararlarının yalnızca görsele veya sese dayandırılmamasıdır. Büyük tutarlı işlemlerde önceden belirlenmiş ikinci bir iletişim kanalı üzerinden doğrulama yapılması, çift onay mekanizmasının uygulanması ve ‘gizlilik’ gerekçesiyle olağan prosedürlerin atlanmasına izin verilmemesi gerekir.

3. ABD Seçimleri: Joe Biden’ın Sesinin Taklit Edilmesi

Ocak 2024’te ABD’nin New Hampshire eyaletindeki ön seçimler öncesinde, seçmenlere Başkan Joe Biden’ın sesini taklit eden otomatik telefon aramaları yapıldı. Aramalarda seçmenlere ön seçimde oy kullanmamaları yönünde mesaj veriliyordu. Ses, Başkan'ın konuşmasına benzer biçimde oluşturulmuştu; ancak arama gerçek bir başkanlık mesajı değildi.

ABD Federal İletişim Komisyonu (FCC), olayın ardından yapay zekâ ile klonlanmış seslerin kullanıldığı otomatik aramaların doğurduğu risklere dikkat çekti. FCC, Şubat 2024’te yapay zekâ ile üretilen sesleri de kapsayacak şekilde, belirli otomatik aramalarda yapay veya önceden kaydedilmiş ses kullanımının mevcut telekomünikasyon kurallarına tabi olduğunu açıkladı. Kurum, daha sonra olayla bağlantılı kişiler ve telekomünikasyon altyapısı hakkında yaptırım adımları duyurdu.

Vakanın siyasi açıdan önemi, sahte sesin seçmen davranışını etkilemeyi amaçlamasından kaynaklanır. Demokratik süreçlerin sağlıklı işlemesi, vatandaşların adaylar, seçim tarihi ve oy kullanma usulleri hakkında doğru bilgiye ulaşabilmesine bağlıdır. Bir adayın veya devlet başkanının sesini taklit eden sahte mesajlar, özellikle seçim öncesindeki kısa bir zaman diliminde kafa karışıklığına yol açabilir. Böyle bir saldırının etkili olması için milyonlarca kişiyi ikna etmek şart değildir; belirli bir bölgede veya kritik bir karar anında sınırlı ölçekte oluşan yanlış bilgi de sonuçlara yol açabilir.

Bu örnek, yapay zekânın siyasi dezenformasyonu icat etmesinden çok, onu daha gerçekçi ve üretilebilir hâle getirdiğini göstermektedir. Sahte siyasi mesajlar geçmişte de vardı; ancak ses klonlama araçları, yüksek prodüksiyon kapasitesine duyulan ihtiyacı azaltabilir. Seçim dönemlerinde resmî iletişim kanallarının önceden ilan edilmesi, seçmenlere doğrulama yöntemlerinin anlatılması, medya okuryazarlığının güçlendirilmesi ve şikâyet mekanizmalarının hızlandırılması bu nedenle önemlidir.

4. Uzaktan Kredi Başvurularında Yüz Değiştirme ve Kimlik Taklidi

Hong Kong yönetiminin Haziran 2024’te yayımladığı resmî açıklamaya göre polis, 2023 yılında kişilerin kimliklerini taklit ederek çevrim içi finans kuruluşlarından kredi almak için yapay zekâ tabanlı yüz değiştirme programı kullandığından şüphelenilen bir suç ağına yönelik işlem yaptı. Açıklamada, şüpheli faaliyetlerin Eylül 2022 ile Temmuz 2023 arasında gerçekleştiği, yaklaşık 200 bin Hong Kong doları tutarında olduğu ve operasyon kapsamında 9 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.

Bu örnek, deepfake teknolojisinin yalnızca ünlü kişileri taklit etmek veya sahte videolar üretmek için kullanılmadığını göstermektedir. Dijital kimlik doğrulama sistemleri, kişinin yüzünü, hareketlerini veya canlılık belirtilerini analiz ederek başvuru sahibinin gerçekten o kişi olup olmadığını belirlemeye çalışır. Saldırganlar yüz değiştirme ve kimlik taklidi yöntemleriyle bu kontrol mekanizmalarını yanıltmayı deneyebilir.

Finansal hizmetlerde uzaktan müşteri edinimi ve dijital kredi başvuruları yaygınlaştıkça kimlik doğrulama sistemlerinin güvenilirliği daha kritik hâle gelmektedir. Fiziksel şubeye gitmeden yapılan işlemler maliyetleri düşürürken suçlulara da yeni fırsatlar sunabilir. Çalıntı kimlik bilgileri, gerçek kişilerin fotoğrafları ve yapay olarak değiştirilmiş yüzler birlikte kullanıldığında, tek bir biyometrik kontrol yeterli olmayabilir.

Daha güçlü koruma; biyometrik analizin belge kontrolü, cihaz ve oturum risk değerlendirmesi, olağandışı başvuru örüntülerinin tespiti ve gerektiğinde insan incelemesiyle desteklenmesini gerektirir. Bir sistemin yüzü tanıması, işlemi yapan kişinin hukuken yetkili olduğunu tek başına kanıtlamaz. Ayrıca biyometrik sistemlerin yanlış pozitif ve yanlış negatif sonuçları da dikkate alınmalıdır.

5. Kurumsal Yapay Zekâ Asistanlarına Karşı Gizli Komut Saldırıları

Yapay zekâ güvenliğinin en ilginç boyutlarından biri, saldırganların yalnızca insanları değil, insanların kullandığı yapay zekâ asistanlarının karar süreçlerini de hedef alabilmesidir. Büyük dil modelleri, kendilerine sunulan metinleri analiz ederek yanıt üretir; ancak model, güvenilir sistem talimatlarıyla analiz etmesi istenen dış içeriği her durumda kusursuz bir şekilde ayırt edemeyebilir. Saldırganlar, bu zayıflıktan yararlanarak bir e-postaya, internet sayfasına veya belgeye modelin davranışını etkilemeye yönelik talimatlar yerleştirebilir. Bu yaklaşım, "prompt injection", yani "komut enjeksiyonu" olarak adlandırılır.

Örneğin, bir şirket çalışanı, yapay zekâ asistanından gelen e-postaları özetlemesini isteyebilir. E-postalardan birinde, asistanı önceki talimatları göz ardı etmeye veya erişebildiği bilgileri farklı biçimde işlemeye yönlendiren ifadeler bulunabilir. Sistem yeterli korumaya sahip değilse, bu durum içerik asistanının görevini yerine getirme biçimini etkileyebilir. Asistanın kurumsal dosyalara, e-postalara veya dış araçlara erişimi varsa, risk yalnızca hatalı yanıt üretmekten daha ciddi olabilir.

Bu sınıftaki saldırılar, geleneksel siber güvenlik anlayışında değişiklikler gerektirir. Klasik e-posta güvenliği zararlı ekleri, bağlantıları, bilinen saldırı imzalarını veya şüpheli gönderenleri tespit etmeye odaklanır. Oysa komut enjeksiyonunda saldırgan, zararlı kod yerine doğal dilde yazılmış komutlardan yararlanabilir. İçerik tek başına zararsız görünebilir; risk, bu içeriğin yetkili bir yapay zekâ sistemi tarafından nasıl yorumlandığından kaynaklanır.

Bir komut enjeksiyonu açığının araştırmacılar tarafından gösterilmesi, her sistemde aynı saldırının başarıyla gerçekleştirildiği veya gerçek kullanıcı verilerinin mutlaka çalındığı anlamına gelmez. Gerçek etki; asistanın erişim yetkilerine, araç kullanımına, veri sınırlarına ve güvenlik kontrollerine bağlıdır. Bu nedenle her vaka, gösterilen etki ve teorik risk ayrımı korunarak değerlendirilmelidir.

Korunma yaklaşımı, modele yalnızca "güvenilir yanıtlar üret" demekten ibaret olamaz. Asistanın hangi verilere erişebileceği, hangi işlemleri kullanıcı onayı olmadan gerçekleştirebileceği ve dış kaynaklardan gelen talimatları hangi koşullarda reddedeceği tasarım aşamasında belirlenmelidir. En az ayrıcalık ilkesi, hassas işlemlerde insan onayı, veri erişim sınırları, kayıt tutma ve düzenli kırmızı takım testleri bu alandaki temel savunma katmanlarıdır.

6. EchoLeak: Microsoft 365 Copilot ve E-posta İçeriği Üzerinden Veri Sızdırma Riski

2025 yılında yapay zekâ güvenliği tartışmalarında öne çıkan örneklerden biri, Microsoft 365 Copilot ile ilişkilendirilen ve araştırmacılar tarafından EchoLeak adıyla duyurulan komut enjeksiyonu açığıdır. Araştırmacıların kamuya açık teknik açıklamalarına göre, belirli koşullarda hazırlanmış e-posta içeriği Copilot’ın yorumlama sürecini etkileyerek kurumsal verilerin istenmeyen biçimde açığa çıkması riskini doğurabiliyordu. Vaka, üretken yapay zekâ asistanlarının e-posta ve kurumsal içeriklerle bütünleşmesinin yeni saldırı yüzeyleri oluşturabileceğini gösterdi.

Buradaki temel mesele, e-posta içeriğinin yalnızca bir insan tarafından okunmamasıdır. Kurumsal asistan, kullanıcının talebi üzerine e-postaları ve ilgili kurumsal verileri işleyebilir. Dışarıdan gelen bir mesaj, modelin davranışını etkileyecek talimatlar taşıyorsa, asistanın bu metni sıradan içerik olarak mı yoksa uygulanması gereken bir talimat olarak mı değerlendirdiği kritik hâle gelir. Eğer sistemin güvenlik sınırları yeterince katı değilse, saldırganın hazırladığı içerik beklenmedik veri akışlarına yol açabilir.

EchoLeak gibi araştırmalar, yapay zekâ uygulamalarında güvenliğin yalnızca modelin kendi davranışına bırakılamayacağını vurgulamaktadır. Modelin erişebildiği verilere ilişkin izinler, içerik kaynaklarının güvenlik düzeyi, dışarıya veri gönderme imkânları ve hassas işlemler öncesindeki onay mekanizmaları birlikte tasarlanmalıdır. Güvenlik açığının belirli bir sürüm veya yapılandırmayla sınırlı olup olmadığı, üretici tarafından hangi önlemlerin alındığı ve olayın gerçek müşteriler tarafından kötüye kullanılıp kullanılmadığı gibi hususlar, teknik açıklamaların tarihine ve kapsamına göre ayrıca kontrol edilmelidir.

Bu vaka, yapay zekâ asistanlarının kurumlarda yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir güvenlik değerlendirme standardına ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Kurumlar, yalnızca geleneksel ağ ve uç nokta güvenliğini değil, modelin talimatları nasıl işlediğini, veriyi hangi bağlamlarda kullandığını ve araçlara hangi yetkilerle eriştiğini de test etmelidir.

7. Üretken Yapay Zekâ ve Oltalama: Saldırının Ölçeklenmesi 

Yapay zekâ destekli saldırıların her zaman manşetlere çıkan büyük bir olay olarak yer alması gerekmez. Daha az görünür fakat yaygın bir risk, oltalama mesajlarının daha iyi yazılması ve hedef kişiye göre uyarlanmasıdır. Geleneksel oltalama e-postalarında yazım hataları, tutarsız dil kullanımı veya genel ifadeler saldırının fark edilmesini kolaylaştırabiliyordu. Üretken modeller bu tür kusurları azaltabilir; mesajları hedefin dili, mesleği veya kurumsal bağlamına göre düzenlemeye yardımcı olabilir.

Bu durum, saldırının mutlaka teknik açıdan daha gelişmiş olduğu anlamına gelmez. Bir e-posta hâlâ sahte bir fatura, parola sıfırlama isteği veya acil ödeme talimatı içerebilir. Değişen unsur, mesajın daha inandırıcı görünmesi ve çok sayıda kişiye düşük maliyetle uyarlanabilmesidir. FBI ve diğer güvenlik kurumları, yapay zekânın sosyal mühendislik ve kimlik taklidi girişimlerini güçlendirmek amacıyla kullanılabileceğine ilişkin uyarılar yayımlamıştır.

Üretken yapay zekâ, saldırganların teknik bilgi gereksinimini bazı görevlerde azaltabilir; ancak bu teknoloji tek başına her saldırıyı otomatik ve başarılı hâle getirmez. Gerçek saldırıların çoğunda hedef seçimi, erişim elde etme, güvenlik kontrollerini aşma ve elde edilen erişimi kullanma gibi farklı aşamalar bulunur. Yapay zekâ bazı adımları hızlandırabilirken saldırganların altyapı, operasyonel güvenlik ve insan hatası gibi sorunlarını ortadan kaldırmaz.

Kurumlar için pratik sonuç şudur: Oltalama eğitimleri yalnızca kötü yazılmış mesajları tanımaya dayanmamalıdır. Çalışanlara acil işlem baskısı, gizlilik talebi, olağandışı ödeme hesabı, beklenmedik kimlik doğrulama isteği ve bilinen bir kişinin farklı bir kanaldan doğrulanmamış bir talebi gibi davranışsal işaretler öğretilmelidir. Güvenlik kültürü, mesajın dilinin kusursuz olup olmamasından çok, talebin iş akışına ve doğrulama kurallarına uygunluğuna odaklanmalıdır.

8. Yapay Zekâ ile Ses Klonlama: Güvenin Kendisine Yönelik Saldırı 

Ses klonlama, deepfake dolandırıcılığının özel bir biçimidir. Kısa bir ses örneğinden hareketle belirli bir kişinin konuşma özelliklerini taklit eden sistemler, saldırganların telefonda tanıdık bir kişinin sesiyle iletişim kurmasını mümkün kılabilir. Aile bireylerinin, yöneticilerin veya kamu görevlilerinin taklit edilmesi, kurban üzerinde duygusal ya da kurumsal baskı oluşturabilir.

Bu tür saldırıların en etkili olduğu durumlar, kişinin hızlı karar vermeye zorlandığı anlardır. "Acil para gönder", "kimseye söyleme", "hesabım bloke oldu" veya "bu işlemi hemen tamamlamalısın" gibi talepler, sesin tanıdık gelmesiyle birleştiğinde eleştirel değerlendirmeyi zayıflatabilir. Ancak kamuya açık her ses klonlama iddiası doğrulanmış bir vaka olarak kabul edilmemelidir. Birçok haber, belirli bir teknolojiyle mümkün olan bir senaryoyu anlatır; gerçek bir mağduriyetin yaşandığını göstermek için resmî kayıt, şirket açıklaması veya güvenilir bir soruşturma bilgisi gerekir.

Ses klonlama riskine karşı aileler ve kurumlar önceden belirlenmiş doğrulama sözcükleri kullanabilir; ancak bu yöntemin tek başına kusursuz olmadığını unutmamak gerekir. Daha güvenilir yaklaşım, bilinen bir telefon numarasını geri aramak, talebi farklı bir kanaldan doğrulamak ve para ya da hassas bilgi isteyen kişiyi yalnızca sesinden tanıdığı için yetkili kabul etmemektir. Kurumsal süreçlerde kimlik doğrulama, kişisel güvene değil, denetlenebilir prosedürlere dayanmalıdır.

9. Siyasi Dezenformasyon ve Kamusal Güven Sorunu 

Yapay zekâ destekli sahte içeriklerin etkisi yalnızca tekil dolandırıcılıklar veya seçim günü yayımlanan mesajlarla sınırlı değildir. Sahte görüntüler, uydurma açıklamalar ve taklit edilmiş sesler kriz dönemlerinde kamuoyunun gerçek olayları değerlendirme biçimini bozabilir. Özellikle çatışmalar, terör saldırıları, doğal afetler veya diplomatik krizler sırasında hızla yayılan sahte içerikler, doğrulama mekanizmaları devreye girmeden önce toplumsal gerilimi arttırabilir.

Bu bağlamda iki farklı tehlike söz konusudur. Birincisi, insanların sahte bir içeriğe inanmasıdır. İkincisi ise, gerçek bir görüntü veya ses kaydının da "yapay zekâ ile üretilmiş olabilir" denilerek reddedilmesidir. İkinci durum, kimi zaman "yalancı kâr payı" veya "liar’s dividend" olarak tartışılan soruna benzer: Sahte içeriklerin yaygınlaşması, gerçek kanıtların da kolayca inkâr edilmesine zemin hazırlayabilir.

Bu nedenle, çözüm yalnızca deepfake tespit araçlarına yatırım yapmak değildir. İçeriğin kaynağını doğrulama, dijital materyalin elde edilme zincirini koruma, birden fazla bağımsız kaynaktan teyit etme ve kamu kurumlarının kriz iletişimini hızlandırma da önemlidir. Tespit araçları hata yapabilir; yeni üretim teknikleri de mevcut tespit yöntemlerini aşabilir. Dolayısıyla, teknik tespit, gazetecilik doğrulaması ve kurumsal iletişim birbirini tamamlamalıdır.

10. Devletler ve Kurumlar İçin Güvenlik Dersleri 

İncelenen vakalar, yapay zekâ kaynaklı tehditlere karşı tek bir teknolojik çözümün olmadığını göstermektedir. Savunma yaklaşımı, insan süreçlerini, teknik kontrolleri ve yönetişimi bir araya getirmelidir.

Birincisi, kritik işlemlerde çok kanallı doğrulama uygulanmalıdır. Para transferi, ödeme hesabı değişikliği, parola sıfırlama ve hassas veri paylaşımı gibi işlemler, yalnızca görüntülü toplantı veya telefon görüşmesiyle onaylanmamalıdır. Önceden kayıtlı ve bağımsız bir kanal üzerinden teyit, özellikle yüksek tutarlı işlemlerde zorunlu hâle getirilmelidir.

İkincisi, en az ayrıcalık ilkesi benimsenmelidir. Yapay zekâ asistanları yalnızca görevlerini yerine getirmek için gereken veri ve araçlara erişmeli; hassas verileri dışarıya göndermek, ödeme yapmak veya hesap ayarlarını değiştirmek gibi işlemler için ek onay gerektirmelidir. Modelin doğru davranacağına güvenmek yerine, hata yaptığında doğabilecek zararı sınırlayacak bir sistem tasarlanmalıdır.

Üçüncüsü, yapay zekâ sistemleri gerçekçi saldırı senaryolarıyla test edilmelidir. Testler yalnızca zararlı kodu değil, dış kaynaklardan gelen talimatları, veri sızdırma girişimlerini, yetki yükseltme risklerini ve araç kullanımını da kapsamalıdır. Güvenlik ekipleri, model güncellemeleri ve yeni entegrasyonlar sonrasında bu testleri tekrarlamalıdır.

Dördüncüsü, olay müdahale planları güncellenmelidir. Bir deepfake dolandırıcılığı yaşandığında finans, hukuk, bilgi teknolojileri, iletişim ve üst yönetim arasında hızlı bir koordinasyon gerekir. Bankalarla iletişim, işlem kayıtlarının korunması, çalışanlara yönelik bilgilendirme ve gerektiğinde kolluk kuvvetlerine başvuru önceden planlanmalıdır.

Beşincisi, çalışan eğitimi sürekli hâle getirilmelidir. Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin kalitesi hızla değiştiğinden, yılda bir yapılan genel farkındalık eğitimi yeterli olmayabilir. Kısa senaryo çalışmaları, sahte yönetici talebi simülasyonları ve şüpheli işlemlerin raporlanmasını kolaylaştıran prosedürler daha etkili olabilir.

Altıncısı, kamu politikası ve uluslararası iş birliği güçlendirilmelidir. Deepfake dolandırıcılıkları sınır aşan banka hesapları, farklı ülkelerde bulunan suçlular ve küresel dijital platformlar üzerinden yürütülebilir. Delil paylaşımı, hızlı bildirim, dijital içeriklerin kaynağının belirlenmesi ve mağdurların korunması için devletler arası koordinasyon gereklidir.

11. Türkiye Açısından Değerlendirme

Türkiye açısından yapay zekâ destekli saldırılar, finansal güvenlikten seçim güvenliğine, kamu kurumlarının dijital dönüşümünden savunma sanayisine kadar geniş bir yelpazede ele alınmalıdır. Bankacılık, telekomünikasyon, enerji, sağlık ve kamu hizmetleri gibi kritik sektörlerde dijital kimlik doğrulama ve otomatik karar sistemlerinin yaygınlaşması, güvenlik tasarımının da bu dönüşüme ayak uydurmasını gerektirir.

Kamu kurumları ve özel sektör kuruluşları, yapay zekâ kullanımı için açık sorumluluklar belirlemelidir. Hangi verilerin modele gönderilebileceği, hangi hizmetlerin dış sağlayıcılar üzerinden kullanılabileceği, kritik işlemlerin nasıl onaylanacağı ve bir güvenlik olayı yaşandığında kimin müdahale edeceği önceden tanımlanmalıdır. Kurum içi yapay zekâ asistanlarının denetimsiz biçimde hassas belgelerle çalışması, veri koruma ve bilgi güvenliği risklerini arttırabilir.

Türkiye’nin siber güvenlik yaklaşımında teknik kapasitenin yanında nitelikli insan kaynağı, üniversite-sanayi iş birliği, olay bildirim mekanizmaları ve kamuoyunun dijital okuryazarlığı da önem taşımaktadır. Deepfake tespitine yönelik yerli araştırmalar desteklenmeli; ancak tespit teknolojisinin her zaman kesin sonuç vermeyeceği kabul edilmelidir. Hukuk, iletişim, bilgisayar mühendisliği ve uluslararası ilişkiler alanları arasında disiplinler arası çalışma, özellikle seçim güvenliği ve sınır aşan siber suçlarla mücadelede değerli olacaktır.

Ayrıca Türkiye’de kurumların yalnızca saldırı yaşandıktan sonra tepki veren bir anlayış yerine, düzenli tatbikatlarla hazırlık seviyesini ölçen bir yaklaşım geliştirmesi gerekir. Sahte yönetici videosu, taklit edilmiş telefon araması veya yapay zekâ asistanına yerleştirilmiş kötü niyetli içerik gibi senaryolar, gerçek para ve veri riski yaratmadan kontrollü bir şekilde test edilebilir.

Sonuç 

Dünyada yaşanan yapay zekâ bağlantılı saldırılar, siber güvenliğin yeni bir evreye girdiğini göstermektedir. Hong Kong’daki yaklaşık 25 milyon dolarlık deepfake dolandırıcılığı, dijital görüntü ve sesin kurumsal güveni istismar etmek için kullanılabileceğini ortaya koymuştur. ABD’de Başkan Joe Biden’ın sesini taklit eden otomatik aramalar, aynı teknolojinin seçim süreçlerini ve kamuoyunun bilgiye erişimini hedef alabileceğini göstermiştir. Uzaktan kredi başvurularında yüz değiştirme yönteminin kullanılması, dijital kimlik doğrulamasının yeni tehditlere karşı geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Kurumsal yapay zekâ asistanlarına yönelik komut enjeksiyonu ve EchoLeak gibi araştırmalar, tehdidin yalnızca yapay zekânın suçta kullanılmasından ibaret olmadığını; yapay zekâ sistemlerinin kendi veri erişimi ve talimat işleme mekanizmalarının da saldırı yüzeyi oluşturduğunu göstermektedir. Buna karşılık, araştırma ortamında ortaya konan bir açığı gerçek dünyada gerçekleşmiş bir saldırı olarak sunmamak gerekir. Güvenilir analiz, doğrulanmış olayları, araştırmacıların sunduğu istismar senaryolarını ve henüz kanıtlanmamış iddiaları birbirinden ayırt edebilmelidir.

Yapay zekâ saldırganlara hız, ölçek ve inandırıcılık kazandırabilir; ancak başarı hâlâ insan davranışlarına, kurumsal prosedürlere, teknik mimariye ve güvenlik kontrollerine bağlıdır. Bu nedenle etkili savunma, tek başına deepfake tespit yazılımına veya yapay zekâ filtrelerine indirgenemez. Çok kanallı kimlik doğrulama, en az ayrıcalık ilkesi, hassas işlemlerde insan onayı, sürekli güvenlik testleri, çalışan eğitimi ve uluslararası iş birliği birlikte uygulanmalıdır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında güven, yalnızca bir kişinin yüzünü ekranda görmekten veya sesini telefonda duymaktan kaynaklanamaz. Güven, doğrulanabilir süreçlere, bağımsız kanallara ve denetlenebilir sistemlere dayanmalıdır. Teknoloji ne kadar gerçekçi taklitler üretebilirse üretsin, kurumların temel savunması eleştirel değerlendirme, çok katmanlı doğrulama ve hesap verebilirlik olmaya devam edecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Kasım 2026 Pazar

Birleşmiş Milletler Yeni Genel Sekreterini Bekliyor...

 

Giriş

Birleşmiş Milletler’in yeni Genel Sekreteri için yapılan yarışta artık son düzlüğe girelirken, rekabet kilitlenmiş durumda devam ediyor. Öyle ki, 30 Ekim’deki 7. Güvenlik Konseyi yoklamasında Kosta Rikalı Rebeca Grynspan öne çıksa ve favori adaylardan Arjantinli Rafael Grossi ikinci sırada yer alsa da, daimi üyelerin veto ihtimali, Latin Amerika-Karayipler bölgesinin adayları arasındaki rekabet ve son dakika adaylıkları, sonucu hâlâ değiştirebilir. Türkiye’nin 31 Ekim’de Feridun Sinirlioğlu’nu bu koltuğa resmen aday göstermesi de bu tabloya yeni bir boyut kattı. Bu yazıda, Antonio Guterres'ten sonra BM Genel Sekreteri olacak kişi hakkında yazılanlara ve adayların tanıtımına yer verilecektir.

Bir koltuk, beş veto: seçim neden bu kadar önemli?

Portekizli BM Genel Sekreteri António Guterres’in ikinci ve son 5 yıllık görev süresi 31 Aralık 2026’da sona eriyor. Yeni Genel Sekreterin de 1 Ocak 2027’de göreve başlaması bekleniyor. Genel Sekreter, BM’nin yalnızca en üst düzey bürokratı değil; aynı zamanda krizlerde arabuluculuk yapabilen, uluslararası gündemi şekillendirebilen ve örgütün siyasi ağırlığını temsil eden başlıca kişi. Yetkileri büyük ölçüde üye devletlerin desteğine bağlı olsa da, makamın diplomatik etkisi son derece yüksek.

Bu seçim, BM tarihinde ilk kadın Genel Sekreterin göreve gelmesi ihtimali nedeniyle de tarihî önem taşıyor. Şu ana kadar yarışta öne çıkan isimlerin çoğu kadın ve Latin Amerika-Karayipler bölgesinden. Bunun arkasında yazılı bir kota değil, BM’nin bölgesel denge gözeten yerleşik teamülü bulunuyor. Bu teamül, 2027’de sıranın Latin Amerika ve Karayipler’e geldiği yönündeki beklentiyi güçlendiriyor; ancak hukuken bağlayıcı değil.

Yeni Genel Sekreterin karşısında ağır bir gündem olacak: Ukrayna ve Ortadoğu başta olmak üzere savaşlar, büyük güçler arasındaki rekabet, BM’nin finansman açığı, iklim krizi, yapay zekâ ve yeni teknolojiler, insani yardımlara erişim ve Güvenlik Konseyi reformu... Dolayısıyla, yarış, yalnızca kişilerin değil, BM’nin nasıl bir diplomatik çizgi izleyeceğinin de mücadelesi.

Seçim nasıl yapılıyor? Asıl belirleyici neden Güvenlik Konseyi?

BM Şartı’nın 97. maddesi açık: Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından atanır. Yani 193 üyeli Genel Kurul tek başına bir adayı seçip Güvenlik Konseyi’ne rağmen göreve getiremiyor. Önce 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin bir isim üzerinde uzlaşması gerekiyor.

Konsey’de 9 olumlu oy gerekli. Fakat bu da tek başına yeterli değil: 5 daimi üyeden (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık) herhangi birinin olumsuz oyu, yani veto, adayın önünü kesebiliyor. Bu nedenle, adayın yalnızca çoğunluğun değil, 5 büyük gücün de en azından itiraz etmeyeceği bir profil çizmesi gerekiyor. 10 geçici üyenin desteği önemli olsa da, daimi üyelerin veto yetkisini aşamıyor.

2026 sürecinde adaylar ülkeler tarafından resmen ilan ediliyor; Genel Kurul Başkanı ve Güvenlik Konseyi Başkanı, ortak bir mektupla adaylıkları üye devletlere duyuruyor. Adaylar, kamuya açık etkileşimli diyaloglarda vizyonlarını ve sorulara verdikleri yanıtları paylaşıyorlar. Ardından Güvenlik Konseyi kapalı kapılar ardında gayriresmî yoklamalar (straw poll) yapıyor. Bu yoklamalar resmî seçimler değil; adayların destek ve itiraz düzeyini ölçen bir ön eleme aracıdır.

Yoklamalarda üyeler adaylar için “teşvik ediyor”, “cesaretini kırıyor” veya “fikri yok” anlamına gelen oylar kullanıyor. Daimi üyelerin oyları son turlarda renkli pusulalarla ayrıştırıldı; böylece hangi olumsuz oyların veto sahibi ülkelerden geldiği daha net anlaşıldı. Ancak son 30 Ekim yoklamasında yeniden renksiz pusulaya dönülmesi, hangi daimi üyenin hangi adaya itiraz ettiğini kamuoyu açısından belirsiz bıraktı.

Güvenlik Konseyi sonunda bir adayı tavsiye eden kararı kabul ediyor. Genel Kurul da atamayı yapıyor. Uygulamada Genel Kurul aşaması çoğu zaman uzlaşılan ismin onaylanması şeklinde ilerliyor; ancak bu aşama hukuken önemsiz değil. 1946 tarihli Genel Kurul kararı, atama görüşmelerinin kapalı toplantılarda yürütülmesini ve oylama yapılırsa gizli oy kullanılmasını öngörür.

Daha önce adaylar veto edildi mi? Evet, hatta seçimler yıllarca kilitlendi

BM tarihinde daimi üyelerin vetosu birçok adayın önünü kesti. 1953’te Kanadalı Lester Pearson, Sovyet vetosuyla elendi; Dag Hammarskjöld ise ancak birkaç adayın elenmesinden sonra uzlaşma adayı olarak seçilebildi. 1971’de Avusturyalı Kurt Waldheim, çok sayıda veto ve başarısız oylamanın ardından göreve geldi. 1981’de Waldheim’ın üçüncü dönem girişimi Çin vetosuyla engellenirken, Afrika Birliği’nin desteklediği Tanzanyalı Salim Ahmed Salim de ABD vetosuyla karşılaştı. Sonunda Perulu Javier Pérez de Cuéllar üzerinde uzlaşıldı. 1996’da ABD, Mısırlı Boutros Boutros-Ghali’nin ikinci dönemini veto etti. Bunun ardından yarış yeniden şekillendi ve Ganalı Kofi Annan üzerinde uzlaşıldı. Bu örnekler, Genel Sekreterlik seçiminde bir adayın güçlü özgeçmişinin veya çok sayıda ülkenin desteğinin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bir daimi üyenin itirazı bile tüm süreci başka bir isme yönlendirebiliyor.

Daha sıra dışı bir örnek ise 1950’de yaşandı: Sovyetler Birliği, görevdeki Trygve Lie’nin yeniden atanmasını veto etti; buna rağmen Genel Kurul, Güvenlik Konseyi’nin yeni bir tavsiyesi olmadan görev süresini uzattı. Bu istisnai ve tartışmalı emsal, bugünkü sürecin otomatik olarak nasıl çözüleceğini gösteren bir kural değildir. Ancak tıkanma durumunda siyasi ve kurumsal yaratıcılığın devreye girebileceğini hatırlatıyor.

BM Genel Sekreterleri

Yarış uzarsa ne olur? Kim vekâlet eder?

BM Şartı, görev süresi bittiği halde yeni bir Genel Sekreter seçilememesi durumunda otomatik bir halefiyet zinciri veya açık bir “vekalet” mekanizması tanımlamıyor. Dolayısıyla, 1 Ocak 2027’ye kadar uzlaşma sağlanamazsa, Genel Sekreter Yardımcısının kendiliğinden ve tam yetkiyle Genel Sekreter olacağı söylenemez. Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed gibi üst düzey bir yetkilinin günlük işleyişi koordine etmesi düşünülebilir; fakat bunun hukuki ve siyasi zemininin ayrıca oluşturulması gerekir.

Önümüzdeki seçenekler arasında Güvenlik Konseyi’nin kısa süreli görev yapacak bir uzlaşma adayı üzerinde anlaşması, son dakika bir “orta yol” isminin ortaya çıkması veya üye devletlerin geçiş dönemi için özel bir düzenleme geliştirmesi bulunuyor. Görev süresinin 5 yıl olması güçlü bir teamüldür; ancak BM Şartı’nda bu süre açıkça belirtilmemiştir. Bu nedenle, daha kısa bir dönem için anlaşılması teorik olarak mümkündür. Ancak bunların hiçbiri otomatik bir sonuç değil; siyasi uzlaşma gerektiriyor.

Guterres’in görev süresinin uzatılması veya geçiş dönemine ilişkin başka bir formül de tartışılabilir; fakat 1950’deki Trygve Lie örneği istisnai olduğundan, bunun günümüzde aynen tekrarlanacağını varsaymak doğru olmaz. Kısacası, seçim uzarsa BM’nin kurumsal işleyişi durmaz; ancak Genel Sekreterlik makamının siyasi temsil ve tam yetki açısından belirsizlik yaratması söz konusu olabilir.

Öne çıkan adaylar: kim kimdir, şansları ne?

31 Ekim 2026 itibarıyla resmî adaylıkları devam eden isimler arasında 30 Ekim yoklamasında öne çıkan Grynspan ve Grossi’nin yanı sıra Carolyn Rodrigues Birkett, Lana Nusseibeh, María Fernanda Espinosa, Olara Otunnu ve Ivonne A-Baki bulunuyor. Türkiye’nin 31 Ekim’deki resmî başvurusuyla Feridun Sinirlioğlu da yarışa katıldı. Buna karşılık, Michelle Bachelet, Macky Sall ve Virginia Gamba’nın adaylıkları geri çekildi.

Rebeca Grynspan – Kosta Rika

Ekonomist ve eski Kosta Rika Devlet Başkan Yardımcısı olan Grynspan, 2021’den bu yana BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) Genel Sekreteri. Daha önce BM Kalkınma Programı’nda üst düzey görevlerde bulundu. Özellikle kalkınma finansmanı, ticaret, borç, kurumsal reform ve çok taraflı müzakere alanlarında deneyimli. Türkiye, Rusya, Ukrayna ve BM arasında yürütülen Karadeniz Tahıl Koridoru Girişimi sürecinde de BM adına önemli bir diplomatik rol üstlendi.

Grynspan, şu an yarışın en güçlü ismi. 30 Ekim’deki yedinci yoklamada 15 üyeden 11’inin desteğini, 4’ünün ise itirazını aldı. 5 daimi üyeden hangilerinin itiraz ettiği açıklanmadığı için bu sonucun tek başına seçileceği anlamına gelmiyor. Latin Amerika-Karayipler teamülü, BM sistemi içindeki tecrübesi ve uzlaşmacı profili lehine. En önemli sınavı, olumsuz oyların daimi üyelerden gelip gelmediği ve bu itirazları aşabilmesi.

Rafael Mariano Grossi – Arjantin

Arjantinli kariyer diplomatı Grossi, 2019’dan bu yana Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA/IAEA) Genel Direktörü. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, silahsızlanma, nükleer güvenlik ve kriz diplomasisi alanlarında yaklaşık 40 yıllık deneyime sahip. Arjantin’in Avusturya Büyükelçiliği ve Viyana’daki uluslararası kuruluşlar nezdindeki temsilciliği görevlerini yürüttü. Ukrayna’daki Zaporijya Nükleer Santrali ve İran’ın nükleer programı gibi dosyalarda uluslararası diplomasinin görünür aktörlerinden biri oldu.

Grossi, yarışın en ciddi iki isminden biri. İlk yoklamalarda öne çıkmış ve 30 Ekim’de 9 destek oyuyla ikinci sıraya yerleşmiş durumda. Nükleer krizlerdeki görünürlüğü ve büyük güçlerle doğrudan temas kurabilmesi önemli bir avantaj. Ancak İran ve Ukrayna gibi dosyalardaki tutumu nedeniyle büyük güçlerin değerlendirmesi belirleyici olacak. Grynspan’ın gerisinde görünse de, daimi üyelerden itiraz almaması halinde güçlü bir uzlaşma adayı olabilir.

Carolyn Rodrigues Birkett – Guyana

Birkett, Guyana’nın 2020’den bu yana BM Daimi Temsilcisi. Daha önce Guyana’da Dışişleri Bakanlığı, dış ticaret ve uluslararası işbirliği ile yerli halklardan sorumlu bakanlık görevlerinde bulundu. İnsan hakları, kalkınma, BM Şartı’nın temel ilkeleri ve küçük devletlerin uluslararası sistemdeki temsili üzerinde duruyor.

Birkett'in ikinci yoklamada birinci sıraya yükselmesi, yarışın tek bir isim etrafında şekillenmediğini göstermişti. 30 Ekim’de ise 8 destek oyuyla üçüncü sırada kaldı. BM koridorlarını ve Güvenlik Konseyi’nin çalışma biçimini yakından tanıması artı. Buna karşılık, Grynspan ve Grossi’nin gerisinde; yeniden ivme kazanması ve özellikle daimi üyelerin desteğini alması gerekiyor.

Lana Zaki Nusseibeh – Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanlığı Devlet Bakanı olan Nusseibeh, 2013-2024 arasında ülkesinin BM Daimi Temsilciliğini yürüttü ve bu göreve gelen ilk kadın oldu. BAE’nin 2022-2023 Güvenlik Konseyi üyeliği sırasında iki kez Konsey başkanlığı yaptı. BM reformu, insani diplomasi, kadınların barış ve güvenlik süreçlerine katılımı ve çatışmaların erken önlenmesi başlıca çalışma alanları.

Nusseibeh, BAE’nin 21 Ekim’de aday göstermesiyle yarışa oldukça geç katıldı. 30 Ekim yoklamasında 7 destek, 6 itiraz ve 2 fikirsizlik oyu aldı. Bu sonuç, ilk aşamada güçlü bir ivme yakalayamadığını gösteriyor. Buna karşılık, BM sistemini ve Konsey diplomasisini yakından tanıması önemli. Körfez ülkelerinin ve daha geniş bir grubun desteğini bir araya getirebilirse denge adayı olabilir; ancak mevcut tabloda ilk üç ismin gerisinde.

María Fernanda Espinosa Garcés – Ekvador

Ekvador’un eski Dışişleri ve Savunma Bakanı olan Espinosa, 2018-2019 döneminde BM Genel Kurulu'nun 73. Başkanıydı. Latin Amerika ve Karayipler’den bu göreve gelen ilk kadın olarak öne çıkmıştı. Çok taraflı diplomasi, iklim, çevre, sürdürülebilir kalkınma, barış ve güvenlik başlıklarında uzun bir kamu ve diplomasi kariyeri var.

BM Genel Kurulu başkanlığı, örgütün siyasi işleyişini bilmesi bakımından önemli bir avantaj. Ancak 30 Ekim’deki yoklamada ilk üç isim kadar görünür bir destek elde ettiğine ilişkin açık veri bulunmuyor. Konseyin ilk sıralardaki adaylar üzerinde uzlaşamaması halinde, deneyimli bir uzlaşma adayı olarak gündeme gelebilir.

Olara Otunnu – Uganda

Ugandalı diplomat ve eski Dışişleri Bakanı Otunnu, Kofi Annan döneminde BM Genel Sekreter Yardımcılığı ve Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilciliği görevlerinde bulundu. BM’nin ahlaki otoritesini güçlendirme, çatışmaların önlenmesi, kalkınma kaynaklarının harekete geçirilmesi ve bölgesel örgütlerle işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde duruyor.

BM içindeki geçmişi güçlü; ancak mevcut yoklamalarda aldığı yüksek itiraz sayıları yarışın önündeki temel engel. Konsey'deki kilitlenme uzarsa, tecrübesi nedeniyle uzlaşma ismi olarak teorik bir alan bulabilir. Şu aşamada kazanma ihtimali düşük görünüyor.

Ivonne A-Baki – Ekvador

Ekvadorlu diplomat A-Baki, Fransa, Monako, ABD ve Katar gibi ülkelerde büyükelçilik görevleri yürüttü. Adaylık kampanyasında BM’nin yalnızca mevcut düzeni idare eden değil, barış üretmek ve savaşları önlemek için daha etkili çalışan bir kuruma dönüşmesi gerektiğini savunuyor. Güvenlik Konseyi reformu ve kurumsal güvenin yeniden inşası da programının parçaları.

Yarışa daha geç katılan ve 30 Ekim yoklamasında ilk sıralarda görünmeyen adaylardan. Diplomatik geçmişi ve farklı bölgelerde çalışmış olması artı olsa da, mevcut tabloda güçlü bir destek dalgası bulunmuyor. Daha çok yarışın uzaması halinde gündeme gelebilecek alternatiflerden biri.

Feridun Sinirlioğlu – Türkiye

Türkiye, eski Dışişleri Bakanı ve halen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Genel Sekreteri olan Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nu 31 Ekim 2026’da resmen aday gösterdi. 1982’de Dışişleri Bakanlığına katılan Sinirlioğlu, 1992-1996’da BM Daimi Temsilciliğinde, 2002-2007’de Tel Aviv Büyükelçiliğinde, 2009-2015 arasında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığında, 2015’te kısa süre Dışişleri Bakanlığında ve 2016-2023 arasında Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliğinde görev yaptı. Aralık 2024’ten beri AGİT Genel Sekreteri.

Türkiye’nin adaylığı, yarışta uzlaşma çıkmaması üzerine son aşamada yapılan stratejik bir hamle. Sinirlioğlu’nun BM ve AGİT tecrübesi, Rusya ve Batı başkentleriyle temasları ve arabuluculuk kapasitesi avantaj. Buna karşılık, Latin Amerika-Karayipler bölgesinden aday beklentisi, yeni adayın yoklamalara henüz girmemiş olması ve Yunanistan/İsrail gibi ülkelerle yaşanabilecek siyasi itirazlar dezavantaj. 31 Ekim itibarıyla kendisi için yayımlanmış bir Güvenlik Konseyi yoklama sonucu yok; dolayısıyla şansını sayısal olarak ölçmek mümkün değil.

Favori adaylardan Michelle Bachelet neden yarıştan çekildi?

Şili’nin eski Devlet Başkanı Michelle Bachelet, yarışın ilk döneminde en güçlü ve en görünür adaylardan biriydi. 2006-2010 ve 2014-2018 arasında iki dönem Şili Devlet Başkanlığı yaptı. 2010-2013 arasında BM Kadın Birimi’nin (UN Women) ilk icra direktörlüğünü üstlendi; 2018-2022 arasında BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri olarak görev yaptı. Bu nedenle, hem Devlet Başkanlığı, hem de BM içindeki üst düzey görev deneyimi bakımından güçlü bir profildi.

Bachelet 2 Şubat 2026’da Şili, Brezilya ve Meksika’nın ortak adaylığıyla yarışa girdi. Ancak Şili’de 11 Mart’ta göreve başlayan yeni sağ hükümet, 25 Mart’ta desteğini çekti. Cumhurbaşkanı José Antonio Kast yönetimi, adaylığın başarı şansının kalmadığını savundu. Bachelet ise Brezilya ve Meksika’nın desteğiyle bir süre daha yarışta kaldı. Son aşamada, 21 Eylül’de Brezilya ve Meksika da adaylığı geri çekti ve Bachelet’in başvurusu resmen sona erdi.

Burada önemli ayrım şu: Bachelet, Güvenlik Konseyi tarafından resmen veto edilerek elenmedi. Kamuya açıklanmış bir nihai oylama veya tek bir daimi üyenin vetosu yok. Adaylığının siyasi zemini, kendi ülkesinin desteğini kaybetmesiyle ciddi biçimde zayıfladı; daha sonra Brezilya ve Meksika’nın da çekilmesiyle süreç kapandı. Bachelet’in adaylıktan çekilmesini yalnızca kişisel yetersizlik veya BM’deki görev geçmişine ilişkin bir sorunla açıklamak doğru olmaz. Şili’deki iktidar değişimi ve bölgesel desteğin sürdürülememesi belirleyici oldu. Bu süreçte ise ABD'deki Donald Trump yönetiminin etkisinden söz etmek yerinde olabilir. 

Türkiye’nin hamlesi ve Azerbaycan’ın BAE açıklaması

Türkiye, 31 Ekim’de Feridun Sinirlioğlu’nu aday göstererek yarışa resmen girdi. Ankara’nın BM Daimi Temsilcisi Ahmet Yıldız’ın açıklamasına göre, Türkiye, Latin Amerika-Karayipler bölgesinden aday çıkması yönündeki teamülü gözeterek bir süre bekledi; ancak Güvenlik Konseyi’nde uzlaşma sağlanamaması üzerine adaylığını sundu. Bu açıklama, Ankara’nın hamlesini yalnızca ulusal bir aday çıkarma girişimi değil, tıkanan sürece katkı sunma iddiasıyla da çerçevelediğini gösteriyor.

Azerbaycan’ın BAE adayı Lana Nusseibeh’e ilişkin 27 Ekim açıklaması ise dikkat çekti. Bakü, BAE’nin aday gösterme girişimini memnuniyetle karşıladığını belirtti; adayların mesleki nitelikleri, diplomatik tecrübeleri, tarafsızlıkları ve uzlaşma kurma kapasitelerinin esas alınmasını istedi. Bu açıklama, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın ilişkilere rağmen Bakü’nün BAE adayına destek verdiği şeklinde yorumlandı. Bu konuda bir süredir devam eden Ankara-Bakü gerginliğinin yeni bir uzantısı olarak Türkiye medyasında işlendi. 

Ancak diplomatik metnin kelimelerine dikkat etmek gerekiyor: Azerbaycan açıklaması, Türkiye’nin olası adaylığını reddeden veya Sinirlioğlu’na karşı olduğunu ilan eden bir metin değil. BAE’nin adaylığını olumlu karşıladığını söylüyor; Türkiye’ye karşı açık bir pozisyon almıyor. Yine de, bu tutum, Bakü’nün dış politikada Ankara ile yakın müttefiklik ilişkilerini korurken, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini de geliştirmeye çalıştığını ve BM gibi çok taraflı platformlarda kendi diplomatik önceliklerini gözettiğini gösteriyor. BAE ile Azerbaycan'ın İsrail'in bölgedeki ender müttefiklerinden olmaları da dikkate değer bir durum.

30 Ekim yoklaması ne söylüyor? Olası senaryolar

30 Ekim sonuçlarına göre; Rebeca Grynspan 11 olumlu, 4 olumsuz oyla ilk sırada; Rafael Grossi 9 olumlu oyla ikinci; Carolyn Rodrigues Birkett 8 olumlu oyla üçüncü; Lana Nusseibeh ise 7 olumlu, 6 olumsuz ve 2 fikirsizlik oyuyla dördüncü sırada. Bu rakamlar, adayların toplam destek düzeyini gösteriyor; ancak renksiz pusula kullanıldığı için olumsuz oyların hangi daimi üyelerden geldiği açıklanmadı. Dolayısıyla, Grynspan’ın 11 oyu, otomatik olarak 0 olumlu oy şartını ve veto engelini aştığı anlamına gelmiyor.

Önümüzde üç temel senaryo var. Birincisi, Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinin kendi aralarında uzlaşarak Grynspan, Grossi veya Rodrigues Birkett’ten birinin arkasında birleşmesi. İkincisi, Sinirlioğlu gibi bölge dışından yeni adayların veya başka “sürpriz” isimlerin yarışa girerek mevcut dengeyi değiştirmesi. Üçüncüsü ise, büyük güçlerin ilk sıralardaki isimler üzerinde uzlaşamaması halinde Espinosa veya Otunnu gibi daha az kutuplaştırıcı bir adayın uzlaşma formülü olarak öne çıkması.

Benim değerlendirmem, 31 Ekim itibarıyla Grynspan’ın en güçlü aday olduğu; Grossi’nin ise en ciddi rakibi konumunu koruduğu yönünde. Bununla birlikte, Genel Sekreter seçiminde kamuoyuna yansıyan oy sayıları kadar, hatta onlardan daha fazla, 5 daimi üyenin kapalı kapılar ardındaki kabulü önem taşıyor. Sinirlioğlu’nun adaylığı da henüz yoklamaya yansımadığı için yarışın bundan sonraki seyrini değiştirebilir. Ancak bölgesel teamül ve mevcut destek dengesi dikkate alındığında, Türkiye’nin adayı için önünde kolay bir yol bulunmuyor.

Sonuç

Sonuç olarak BM Genel Sekreterliği yarışı, yalnızca yeni bir bürokratın seçilmesi değil; büyük güçlerin BM üzerindeki nüfuz mücadelesinin, bölgesel temsil beklentilerinin ve örgütün geleceğine ilişkin farklı tasavvurların kesiştiği bir süreç. Önümüzdeki haftalarda asıl soru, en çok olumlu oy alan adayın kim olacağı değil, 5 daimi üyenin veto etmeyeceği ve 193 üyeli Genel Kurulun önüne ortak bir tercih olarak götürülebilecek ismin kim olacağı.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

31 Ekim 2026 Cumartesi

COP 31 Antalya: Türkiye'nin Turizm Başkentinde İklim Diplomasisinin Kalbi Atacak

 

Giriş

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31), 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecektir. Toplantı, yalnızca devlet temsilcilerinin bir araya geldiği diplomatik bir zirve değil; Paris İklim Anlaşması’nın hedeflerinin uygulanması, iklim finansmanının ölçeği ve dağılımı, enerji dönüşümünün hızı ve iklim etkilerine karşı kırılgan toplumların korunması konularında küresel uzlaşının sınanacağı temel çok taraflı platformdur. COP31’in önemi, iklim krizinin artık uzak geleceğe ait çevresel bir risk olmaktan çıkıp gıda, su, sağlık, göç, enerji güvenliği, altyapı ve ekonomik istikrarı doğrudan etkileyen bir güvenlik ve kalkınma meselesine dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

Zirve, Paris İklim Sözleşmesi'nin yürürlüğe girişinin 10. yıl dönümünü izleyen dönemde yapılmaktadır. Paris rejimi, ülkelerin ulusal katkı beyanları (NDC), şeffaflık raporlaması ve küresel durum değerlendirmesi yoluyla ortak hedefleri ulusal politikalara dönüştürmesini öngörür. Ancak taahhütlerle fiilî emisyon azaltımı, uyum kapasitesi ve finansman arasında hâlâ belirgin bir uygulama açığı vardır. Bu nedenle, COP31 için öne çıkan “uygulama COP’u” yaklaşımı, yeni hedefler ilan etmekten çok mevcut sözlerin ölçülebilir politikalara, yatırımlara ve sonuçlara dönüştürülmesini amaçlamaktadır.

Antalya’nın Diplomatik ve Jeopolitik Anlamı

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, ülkenin iklim diplomasisinde görünürlüğünü ve gündem kurma kapasitesini arttırabilecek önemli bir fırsattır. Türk karar vericiler tarafından turizm başkenti Antalya’nın seçilmesi ise, hem bu şehrin ve ilçelerinin gelişmişliği ve altyapısına duyulan güveni, hem de Türkiye'nin ADF-Antalya Diplomasi Forumu örneğinden de anlaşılabileceği üzere, bu şehri diplomaside de öne çıkarma çabasını yansıtmaktadır. Nitekim bu etkinlik, Türkiye’yi iki hafta boyunca tüm dünyada hükümetlerin, uluslararası kuruluşların, finans çevrelerinin, şirketlerin, bilim insanlarının ve sivil toplumun buluştuğu küresel bir merkeze dönüştürecektir. Bu görünürlük, turizm ve hizmet sektörleri bakımından ekonomik hareketlilik yaratmanın ötesinde, Türkiye’nin enerji dönüşümü, iklim uyumu, afet yönetimi ve yeşil sanayi politikalarını uluslararası kamuoyuna anlatabilmesine de imkân sağlayabilir.

Chris Bowen & Murat Kurum

Zirvenin yönetim modeli de ayrıca dikkat çekicidir. Ev sahipliği ve COP başkanlığı Türkiye’ye, müzakerelerin başkanlığı ise Avustralya’ya verilmiştir. Murat Kurum COP31 Başkanı olarak süreci temsil ederken, Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen müzakere başkanlığını üstlenecektir. Türkiye-Avustralya ortaklığı, ev sahibi ülkenin siyasi ve lojistik liderliği ile müzakere sürecinin kolaylaştırılmasını birbirinden ayıran özgün bir düzenlemedir. Model, Pasifik ada devletlerinin iklim diplomasisindeki ağırlığını arttırma amacıyla da yakından ilişkilidir. Nitekim Fiji’de 5-8 Ekim’de düzenlenen Pre-COP toplantıları ve Tuvalu’da gerçekleştirilen liderler buluşması, deniz seviyesinin yükselmesinden en fazla etkilenen Pasifik ülkelerinin sesini Antalya öncesinde gündeme taşımıştır.

Türkiye açısından diplomatik başarı, zirvenin kusursuz biçimde düzenlenmesiyle sınırlı olmayacaktır. Asıl ölçüt, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki güven açığını azaltan, farklı kalkınma önceliklerini gözeten ve somut kararlarla sonuçlanan bir müzakere ortamı oluşturabilmektir. Türkiye’nin Avrupa, Asya, Ortadoğu ve Afrika arasında kurduğu ilişkiler, farklı ülke gruplarıyla temas kurma bakımından avantaj sağlayabilir. Bununla birlikte, bu rol, Türkiye’nin kendi emisyon politikaları, kömürden çıkış perspektifi, yenilenebilir enerji yatırımları ve iklim finansmanına erişim konularındaki performansının da daha yakından değerlendirilmesine yol açacaktır.

COP31’in Öncelikli Gündem Başlıkları

İlk başlık, kuşkusuz azaltım ve enerji dönüşümüdür. Küresel sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda belirlenen 1,5°C hedefiyle uyumlu tutabilmek için, sera gazı emisyonlarının hızlı ve kalıcı biçimde düşürülmesi gerekir. Bu çerçevede, fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılması, yenilenebilir enerji kapasitesinin arttırılması, enerji verimliliği, elektrifikasyon, şebeke yatırımları ve temiz teknolojilerin yaygınlaştırılması tartışılacaktır. Ancak enerji güvenliği, enerjiye erişim ve ülkelerin farklı ekonomik koşulları, dönüşümün hızı ve maliyeti üzerindeki görüş ayrılıklarını canlı tutmaktadır.

İkinci başlık, iklim uyumu ve dayanıklılıktır. Kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları, seller ve kıyı erozyonu; tarım, kentler, sağlık sistemleri ve kritik altyapılar üzerinde artan baskı yaratmaktadır. Ulusal uyum planlarının güçlendirilmesi, erken uyarı sistemleri, iklime dayanıklı altyapı, su yönetimi ve doğa temelli çözümler bu nedenle önem kazanacaktır. Türkiye bakımından Akdeniz havzasındaki sıcaklık artışı, su stresi, yangın riski ve kıyı kentlerinin kırılganlığı, COP31 gündemini doğrudan ulusal politika meselesi hâline getirmektedir.

Üçüncü ve en tartışmalı alanlardan biri ise iklim finansmanıdır. Gelişmekte olan ülkeler, emisyon azaltımı ve uyum yatırımlarını gerçekleştirebilmek için öngörülebilir, erişilebilir ve yeterli finansman talep etmektedir. Finansmanın kamu kaynakları, çok taraflı kalkınma bankaları ve özel sektör yatırımları arasında nasıl paylaştırılacağı; borç yaratmayan hibelerin payı; kayıp ve zarar fonunun işleyişi ve kaynaklara erişim koşulları müzakerelerin merkezinde yer alacaktır. Finansman meselesi, yalnızca teknik bir bütçe tartışması değildir: iklim krizine tarihsel katkı, ödeme kapasitesi ve kırılganlık arasındaki adalet tartışmasını da içerir.

Dördüncü gündem adil geçiştir. Düşük karbonlu ekonomiye geçişin maliyetleri çalışanlar, düşük gelirli haneler ve fosil yakıt sektörlerine bağımlı bölgeler üzerinde yoğunlaşmamalıdır. Mesleki eğitim, sosyal koruma, bölgesel kalkınma, yeni istihdam alanları ve karar alma süreçlerine katılım, dönüşümün toplumsal meşruiyetini belirleyecektir. COP31 başkanlığının yeşil sanayi, temiz işler, döngüsel ekonomi, sürdürülebilir tarım ve dirençli kentleri öne çıkarması, iklim politikasının yalnızca çevre bakanlıklarının değil ekonomi ve sanayi politikalarının da konusu olduğunu göstermektedir.

Türkiye için Fırsatlar ve Sınamalar

Türkiye, COP31’i iklim politikalarını uluslararası standartlarla uyumlu hale getirmek ve yeşil dönüşüm yatırımlarını hızlandırmak için bir kaldıraç olarak kullanabilir. Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, elektrikli ulaşım, şebeke modernizasyonu, batarya ve temiz teknoloji üretimi; hem emisyon azaltımı hem de sanayi rekabetçiliği açısından fırsatlar sunmaktadır. Avrupa Birliği’nin iklim ve ticaret politikalarıyla bağlantılı düzenlemeleri de dikkate alındığında, karbon yoğun üretimin maliyetleri artarken düşük karbonlu üretim kapasitesi ihracat pazarlarına erişimde belirleyici hâle gelmektedir.

Bununla birlikte, ev sahipliği, Türkiye’ye yönelik beklentileri de yükseltir. Ulusal katkı hedeflerinin bilimsel gerekliliklerle uyumu, kömür ve diğer fosil yakıtların enerji sistemindeki yeri, enerji sübvansiyonları, iklim yasaları ve uygulama mekanizmaları, şeffaf emisyon verileri ve yerel yönetimlerin kapasitesi yakından izlenecektir. Ayrıca, zirvenin karbon ayak izinin yönetilmesi, ulaşım ve konaklama kaynaklı emisyonların azaltılması, atık yönetimi ve yerel halkın katılımı da ev sahibi ülkenin güvenilirliğinin bir parçasıdır.

Türkiye’nin dış politika açısından hedefi, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında köprü kurarken, kendi kalkınma önceliklerini de savunabilmek olmalıdır. Bu denge, iklim finansmanına erişim ve teknoloji transferi taleplerinin güçlü biçimde dile getirilmesini; aynı zamanda ulusal düzeyde uygulanabilir, takvime bağlanmış dönüşüm politikalarının ortaya konulmasını gerektirir. Aksi hâlde zirvenin diplomatik görünürlüğü ile ülke içindeki uygulama performansı arasında bir tutarsızlık oluşabilir.

Sonuç

Sonuç olarak, Antalya'da önümüzdeki günlerde düzenlenecek COP31’in başarısı, katılımcı sayısı veya diplomatik temasların yoğunluğundan çok, Antalya’dan çıkacak kararların uygulamaya ne ölçüde yön vereceğiyle ölçülmelidir. İklim finansmanında erişilebilir kaynakların arttırılması, uyum hedeflerinin somutlaştırılması, kayıp ve zarar mekanizmalarının işler hâle gelmesi, adil geçişin sosyal boyutlarının güçlendirilmesi ve ulusal katkıların daha iddialı biçimde hayata geçirilmesi temel göstergelerdir. Bu alanlarda ilerleme sağlanması, Paris İklim Anlaşması’nın ikinci on yılına daha güçlü bir uygulama zemini sağlayabilir.

Türkiye için COP31, hem uluslararası prestij, hem de uzun vadeli ekonomik ve çevresel dönüşüm bakımından stratejik bir sınavdır. Antalya’nın küresel iklim diplomasisinin merkezi hâline gelmesi önemli olmakla birlikte, kalıcı kazanım zirve sonrasında enerji, sanayi, tarım, kentleşme ve afet yönetimi politikalarında görülecek değişimlerle ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, COP31’in gerçek anlamı, iklim krizini ortak bir tehdit olarak tanımlamanın ötesine geçip, bu tehdide karşı finansmanı, teknolojiyi, toplumsal adaleti ve siyasi iradeyi bir araya getiren uygulanabilir bir işbirliği düzeni kurabilmesidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

28 Ekim 2026 Çarşamba

İsrail'de Seçim Sonrası Belirsizlik: Netanyahu Önde, Ama Hükümeti Kurmak İçin Gereken Çoğunluk Yok

 

Giriş

Dün (27 Ekim 2026) yapılan İsrail genel seçimleri, öngördüğümüz gibi ve sandık çıkış anketlerinin işaret ettiği gibi, net bir iktidar değişikliği doğurmadı. Nitekim 28 Ekim sabahı yayımlanan kısmi sayım verileri, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Likud liderliğindeki sağ ve dinî partiler blokunun beklenenden daha iyi bir performans gösterdiğine işaret ediyor. Bununla birlikte, mevcut tahminler hiçbir kampın 120 üyeli Knesset’te hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyeye ulaşamadığını gösteriyor. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un liderlik ettiği muhalefet bloku ise Netanyahu’yu geriletmiş görünse de, hükümeti tek başına kurabilecek bir çoğunluk oluşturamamış durumda. Arap partilerinin oylarını ve sandalye sayılarını arttırması da bu bağlamda koalisyon aritmetiğinin merkezine yerleşiyor. Bu nedenle, seçim gecesinin asıl sonucu şimdilik bir kazananın kesinleşmesinden çok, uzun ve karmaşık bir hükümet kurma sürecinin başlamasıdır.

Sandık Çıkış Anketlerinden Sabah Sayımına

İsrail televizyonlarının sandıkların kapanmasının ardından yayımladığı çıkış anketleri, Netanyahu’nun iktidar bloku ile Eisenkot’un öncülük ettiği muhalefeti birbirine yakın gösterdi. Kanal 11 ve Kanal 13 tahminlerinde iki blok yaklaşık 51’er sandalyede görünürken, Kanal 12 Netanyahu lehine kısmi bir üstünlük gösteriyordu. Bu tahminlerin ortak noktası, hiçbir tarafın 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamamasıydı. Reuters’ın seçim gecesi değerlendirmesi de sonucu bir çıkmaz ve Netanyahu açısından siyasi gerileme ihtimali olarak nitelendirdi; ancak nihai sonucun sayım ilerledikçe değişebileceği vurgulandı.

Mevcut verilere göre seçim sonuçları (Haaretz)

28 Ekim sabahı kısmi sayım ilerledikçe Likud’un tek parti olarak öne çıktığı ve Netanyahu blokunun sandalye tahminlerinin yukarı yönlü değiştiği görüldü. Haaretz ve Times of Israel’in canlı sayım aktarımında, güncellenen tahmin, Netanyahu blokunu 53 sandalyeye, Eisenkot liderliğindeki muhalefet blokunu ise 48 sandalyeye yerleştiriyordu; Arap partilerinin toplamı ise 19 sandalyeydi. Bu rakamlar kesinleşmiş sonuçlar değil, sayım sürerken değişebilecek ara tahminlerdir. Farklı yayın kuruluşlarının hesaplama yöntemleri ve sayılmış oy oranları da farklı anlık tablolar üretebildiğinden, tek bir sandalye tahminini nihai sonuç gibi okumamak gerekir. Ama yine de, Netanyahu ve blokunun beklenenden daha iyi performans gösterdiği kesin.

BBC'ye göre partilerin sandalye sayıları

Partilere sandalye bakımından baktığımızda; Likud'un 26 sandalye ile ilk sırada yer aldığı, anketlere göre birinci parti olması beklenen Yashar'ın ancak 21 milletvekilliği kazanabildiği, Naftali Bennett ve Yair Lapid ikilisinin liderliğindeki Beyachad'ın 12 milletvekilliği ile üçüncü sırada yer aldığı ve Arap partilerinden Birleşik Liste'nin de 12 milletvekili ile üçüncülüğü paylaştığı görülmektedir. Muhalefette yer alan Demokratlar Partisi 8 milletvekilliği kazanırken, İsrail Evimiz ise 7 sandalyede kalmıştır. Netanyahu blokundaki aşırıcı partilere bakıldığında ise; Birleşik Tora Yahudiliği, Şas ve Yahudi Gücü'nün 7'şer, Dini Siyonizm Partisi'nin de 6 sandalye elde edecek durumda olduğu görülmektedir. Son olarak, diğer Arap partisi/bloku olan Birleşik Arap Listesi (Ra'am) de 7 milletvekilliği kazanacak gibi görünüyor. Bu durumda, Netanyahu bloku 53, muhalefet bloku ise 48 sandalye elde edecektir. Arap partileri ise rekor düzeydeki 19 milletvekilliğine ulaşabilir.

Seçimin Siyasi Anlamı: Netanyahu İçin Yenilgi mi, Direnç mi?

Seçim, Gazze'de uyguladığı politikalarla son yıllarda bir nefret objesine dönüşen Başbakan Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ilişkin kesin bir hüküm vermekten çok, iktidarını sürdürme kapasitesinin hâlâ güçlü ancak kırılgan olduğunu gösteriyor. Likud’un en büyük parti olarak çıkması ve sağ-dinî partiler blokunun sabah sayımında beklenenden iyi görünmesi, yıllanmış Başbakan'ın destek tabanının tamamen dağılmadığına işaret ediyor. Öte yandan, bu performansın parlamentoda çoğunluğa dönüşmemesi, Netanyahu’nun alışılagelmiş koalisyon ortaklarıyla hükümet kurmasını zorlaştırıyor.

Netanyahu direniyor, Eisenkot zorluyor...

Netanyahu, seçim gecesi güçlü ve sağcı bir ulusal hükümet kurma çağrısı yaptı; Arap partilerinin desteğine dayanan bir hükümete karşı olduğunu belirtti. Eisenkot ise, seçmenin değişim istediğini savunarak Netanyahu’nun görevden ayrılması gerektiği mesajını verdi. Bu iki söylem, yalnızca sandalye hesabını değil, muhtemel koalisyonun siyasi meşruiyeti ve ortakları konusunda da keskin bir ayrışma olduğunu gösteriyor.

Arap Partilerinin Yükselişi

Seçimin en önemli sonuçlarından biri, Arap seçmenlerin temsilini arttırma ihtimalidir. Çıkış anketleri ve ilk tahminler, Birleşik Liste ile Ra’am’ın toplamda 19 sandalye elde edebileceğini düşündürüyor; önceki Knesset’te bu iki partinin toplam temsili çok daha düşüktü. Kesin sandalye dağılımı henüz belli olmasa da, bu artış, Arap partilerini parlamentodaki güç dengesini belirleyen aktörler arasına taşıyabilir.

Bununla birlikte, sayısal güç otomatik olarak hükümete katılım anlamına gelmez. Netanyahu, Arap partilerinin desteğine dayanan bir hükümete karşı çıkarken, Eisenkot da kampanyası boyunca bu partilerle resmî bir koalisyon kurma konusunda sınırlayıcı bir siyasi çizgi çizdi. Dolayısıyla, muhalefetin çoğunluğa ulaşabilmesi hâlinde dahi dışarıdan destek, güvenoyu ve bütçe oylamalarında iş birliği gibi daha esnek modeller gündeme gelebilir. Bu seçenekler siyasi açıdan hassas ve istikrarsız olabileceği için de görüşmelerin uzaması muhtemeldir.

Seçmenin Gündemi: Güvenlik, Savaşlar ve 7 Ekim’in Mirası

Bu seçim, Hamas öncülüğündeki 7 Ekim 2023 saldırısından ve ardından Gazze, Lübnan ve İran’la bağlantılı savaşlardan sonra yapılan ilk genel seçim olması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Netanyahu’nun liderliği; saldırının önlenememesi, savaşların yönetimi, rehineler, güvenlik politikası ve ülkenin uluslararası konumu üzerinden değerlendirildi. Buna karşılık, hükümet yanlısı seçmenler güvenlik tehditleri ve askerî başarı vurgusunu öne çıkardı.

Katılım oranının yüzde 77’nin üzerine çıktığına ilişkin açıklamalar, seçimin toplum tarafından yüksek önem atfedilen bir siyasi sınav olarak görüldüğünü gösteriyor. Reuters ve diğer haber kuruluşları, katılımın 20 yılı aşkın sürenin en yüksek düzeylerine ulaştığını bildirdi. Yüksek katılım tek başına hangi kampın kazandığını açıklamaz; ancak seçmenin mevcut siyasi yönetime ilişkin değerlendirmesinin ve güvenlik gündeminin güçlü bir mobilizasyon yarattığını düşündürür.

Olası Senaryolar

Senaryo A / Netanyahu’nun sağ ve dinî partilerle çoğunluk arayışı: Henüz tamamlanmayan sayım sonuçları Netanyahu blokunu önde gösterse de, Başbakan'ın 61 sandalyeye ulaşmak için ek desteğe ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Sağ ve dinî partilerle müzakereler -özellikle Lieberman'ın İsrail Evimiz Partisi ile- ilk seçenek olacaktır. Ancak blok içindeki talepler ve küçük partilerin pazarlık gücü, hükümet programı üzerinde anlaşmayı zorlaştırabilir. Her hâlükârda Cumhurbaşkanı Herzog'un ilk görev vereceği kişinin, birinci partinin lideri olan Netanyahu olacağı kesin gibidir. 

Senaryo B / Eisenkot’un alternatif hükümet kurma girişimi: Eisenkot, Netanyahu karşıtı partileri bir arada tutabilirse, Netanyahu'nun ardından Cumhurbaşkanı'ndan hükümeti kurma görevini almayı başarabilir. Bunun için yalnızca sandalye toplamı değil, farklı ideolojik çizgilerdeki ortakların güvenoyu ve hükümet programı üzerinde uzlaşması gerekir. Arap partilerinin dışarıdan desteği bu senaryoda belirleyici olabilir; ancak bu destek siyasi açıdan tartışmalı ve kırılgan olacaktır. Yine de, Arap partileri muhalefete destek vermeye daha meyillidir ve bu konuda gerekli adımlar atılırsa hükümet kuracak çoğunluğa ulaşılabilir. 

Senaryo C / Birlik hükümeti veya azınlık hükümeti: Siyasi çıkmazın derinleşmesi hâlinde, geniş tabanlı bir birlik hükümeti ya da dışarıdan destekle çalışan bir azınlık hükümeti gündeme gelebilir. Geçmişte bunun örnekleri (örneğin, 1984-1988 dönemindeki İşçi Partisi-Likud hükümeti) mevcuttur. Bununla birlikte, kampanyanın Netanyahu’nun görevde kalıp kalmaması ekseninde yürütülmesi, birlik hükümetini her iki taraf için de maliyetli bir tercih hâline getirmektedir.

Senaryo Ç / Hükümet kurulamaması ve yeniden seçim: Hiçbir adayın sürdürülebilir bir çoğunluk oluşturamaması durumunda, İsrail'de önümüzde haftalarda yeniden seçim yapılması gündeme gelebilir. İsrail’in yakın geçmişindeki tekrarlanan seçimler, bu olasılığın yalnızca teorik olmadığını göstermektedir. Ancak 28 Ekim sabahı itibarıyla yeniden seçime gidileceğini söylemek için henüz erkendir; zira önce resmî sayımın tamamlanması ve koalisyon görüşmelerinin sonucu görülmelidir.

Olası Sonuçlar

Hükümet kurma sürecinin uzaması, İsrail’in Gazze, Lübnan, İran ve ABD ile ilişkilerinde karar alma süreçlerini etkileyebilir. Netanyahu’nun görevde kalması, güvenlik ve askerî baskı odaklı yaklaşımın devamı ihtimalini güçlendirebilir; ancak koalisyon ortaklarının talepleri bu çizginin daha da sertleşmesine veya daha pragmatik pazarlıklara yönelmesine yol açabilir. Eisenkot liderliğinde bir hükümet kurulması ise, yönetim tarzı, ulusal birlik söylemi ve Netanyahu döneminin siyasi sorumluluklarının ele alınışı bakımından değişim beklentisi yaratabilir. Bununla birlikte, lider değişikliğinin tek başına Gazze politikası, Filistin meselesi veya İran’a yaklaşımda köklü bir dönüşüm sağlayacağı varsayılmamalıdır.

Washington’ın tutumu da bu bağlamda dikkatle izlenmelidir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Netanyahu’nun performansına ilişkin olumlu değerlendirmeleri haberleştirildi; ancak seçim sonucunun ABD-İsrail ilişkilerinde ne ölçüde değişim yaratacağı, kurulacak hükümetin bileşimine ve bölgesel gelişmelere bağlı olacaktır. ABD'deki ara seçimde güç kaybetmesi beklenen Trump'ın desteğinin, olası bir yenilenen seçimde ne kadar etkili olacağı da büyük bir muammadır.

Sonuç

28 Ekim 2026 sabahı itibarıyla İsrail seçimlerinin en doğru tanımı, kesin bir iktidar değişimi ya da Netanyahu’nun açık zaferinden ziyade, çoğunluğun oluşmadığı ve koalisyon pazarlıklarının belirleyici olacağı bir siyasi çıkmazdır. Çıkış anketlerinde muhalefetin yakaladığı ilk avantaj, sayım ilerledikçe Netanyahu blokunun lehine daralmış veya tersine dönmüş görünmektedir. Buna rağmen, 61 sandalyelik eşik aşılamamıştır. Arap partilerinin temsilindeki ciddi artış ise, koalisyon kurma sürecinin merkezinde yer alacaktır.

Sonsöz, kesin sonuçlar açıklanana kadar sandalye projeksiyonları ve yorumlar ihtiyatla yapılmalı; siyasi değerlendirme, oy sayımı ve hükümet kurma sürecinin birbirinden farklı aşamalar olduğu gerçeğine dayandırılmalıdır. Ancak şu an için Netanyahu'nun direncinin yüksek olmasının olası bir yinelenen seçimde yeniden sağ/aşırı sağ blokunun iktidara gelebileceğini düşündürtmektedir. Bu da, İsrail siyasetinde güvenlikçi bakış açısının büyük gücünü yansıtmaktadır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

25 Ekim 2026 Pazar

Brezilya'da Lula'nın 4. Dönemi: İkinci Turda Gelen Sürpriz Zafer

 

Giriş

Brezilya’da 25 Ekim 2026’da yapılan Cumhurbaşkanlığı/Devlet Başkanlığı seçiminin ikinci turunda, görevdeki Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Liberal Parti (PL) adayı Flávio Bolsonaro’yu geride bırakarak yeniden seçildi. Yüksek Seçim Mahkemesi’nin (Tribunal Superior Eleitoral – TSE) açıkladığı sonuçlara göre; Lula geçerli oyların yüzde 51,79’unu (64.256.232 oy), Bolsonaro ise yüzde 48,21’ini (59.826.041 oy) aldı. Yaklaşık 4,43 milyon oyluk fark, son derece kutuplaşmış bir yarışta Lula’ya yeni bir dönem daha (4. dönemi olacak) kazandırdı. Katılımın yaklaşık 128,2 milyon kişiye ulaştığı seçimlerde, sandığa gitmeme oranı ise yüzde 19,2 civarındaydı.[1] Bu bağlamda, seçime katılım oranı yüzde 80,8 düzeyinde oldu.

Sonucun en dikkat çekici yönü, ilk turda ikinci sırada kalan Lula’nın ikinci turda yarışı tersine çevirmesidir. Hatırlanacak olursa, 4 Ekim’deki ilk turda Flávio Bolsonaro yüzde 47,03, Lula ise yüzde 45,16 oy almıştı. İlk turdaki yaklaşık 1,87 puanlık Bolsonaro üstünlüğü, ikinci turda Lula lehine yaklaşık 3,58 puanlık farka dönüştü. Böylece, seçim, yalnızca iki adayın kişisel rekabeti olmaktan çıkarak, Brezilya toplumundaki ideolojik ayrışmaların, ekonomik beklentilerin ve ülkenin uluslararası yönelimine ilişkin tercihlerin sınandığı bir mücadeleye dönüştü.[2]

İlk Turdan İkinci Tura: Rüzgarın Tersine Dönmesi

İlk tur, Lula’nın uzun siyasi kariyerine ve görevdeki başkanlık avantajına rağmen, seçmenlerin önemli bir bölümünün değişim talebini sürdürdüğünü gösterdi. Flávio Bolsonaro’nun ilk turdaki üstünlüğü, babası Jair Bolsonaro’nun kurduğu sağ seçmen koalisyonunu devralabilmesi, güvenlik ve ekonomik yönetim konularını kampanyanın merkezine yerleştirmesi ve iktidara yönelik memnuniyetsizlikten yararlanmasıyla ilişkilendirilebilir. Bununla birlikte, ilk turda hiçbir aday geçerli oyların yarısından fazlasını alamadığı için, yarışın sonucu, diğer adayların seçmenleriyle sandığa gitmeyenlerin ikinci turdaki davranışına bağlı hâle geldi.[2][3]

İkinci turda Lula’nın oy oranını yüzde 45,16’dan yüzde 51,79’a yükseltmesi, deneyimli solcu siyasetçinin ilk turda kendisine oy vermeyen seçmenlerin bir bölümünü kazanabildiğini veya ikinci turda kendi seçmen tabanını daha yüksek oranda sandığa taşıyabildiğini düşündürüyor. Ancak elbette bunun için seçim sonuçlarının detaylı olarak incelenmesi gerekir. Seçim sonuçları, bu nedenle yalnızca “Lula geri döndü” biçiminde değil, iki büyük siyasi kampın da ülke çapında geniş bir toplumsal karşılığa sahip olduğunu gösteren veriler olarak okunmalıdır.

Grafik 1. İlk ve ikinci turda adayların geçerli oy oranları

Kaynak: Brezilya Yüksek Seçim Mahkemesi (TSE)

Bir diğer husus ise, ilk turdaki Kongre sonuçları da düşünüldüğünde, Lula'nın kişisel başarısıdır. Bugün Brezilya'daki diğer tüm siyasetçilerin çok önünde, marka bir isim olan Lula, sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, hem kişisel bir zafer kazanmış, hem doğru vaatlerle ikinci turda seçmeni ikna edebilmiş, hem de Brezilya seçmeninde "demokrasi elden gidecek" korkusunu doğru motiflerle tetikleyebilmiştir. Zira Kongre'de bir sağ/aşırı sağ olduğu düzlemde Bolsonaro'nun Başkanlığı, Brezilya'yı çok daha sert ve beklenmedik bir çizgiye sürükleyebilirdi. Brezilyalı seçmenler, bu nedenle Lula'yı belki de demokrasiyi korumak adına da ikinci turda daha yoğun şekilde desteklediler. 

Kutuplaşma ve İki Farklı Siyasal Teklif

Lula’nın kampanyası, sosyal koruma, istihdam, reel ücretlerin artırılması, eğitim yatırımları ve kamu desteklerinin sürdürülmesi üzerine kurulmuştu. Bilhassa "Bolsa Família" gibi gelir desteği programları ile eğitim ve sağlık alanındaki kamu uygulamaları, düşük gelirli kesimlere yönelik mesajın temel unsurlarıydı. Lula, ayrıca deneyimini ve demokratik kurumların korunmasına ilişkin söylemini öne çıkardı. Bu yaklaşım, ekonomik güvenceyi ve sosyal devletin devamını önemseyen seçmenleri bir arada tutmayı amaçladı.[3]

Flávio Bolsonaro ise güvenlik politikalarının sertleştirilmesi, vergi yükünün azaltılması, bürokrasinin küçültülmesi ve özel sektörün hareket alanının genişletilmesi gibi başlıkları öne çıkardı. Aynı zamanda, Bolsa Família ve bazı sosyal programların devam edeceğini söylemesi, sağ seçmen tabanını koruma ve düşük gelirli seçmenleri ürkütmeme çabasına işaret ediyordu. Bu vaatler arasında mali bir gerilim de vardı: vergi indirimleri ve kamu harcamalarının kısılması hedeflerinin, sosyal programların sürdürülmesi ve bütçe dengelerinin korunmasıyla nasıl bağdaştırılacağı, kampanyanın temel politika sorularından biriydi.[3]

Bu çerçevede, seçim, basitçe devlet müdahalesi ile serbest piyasa arasında bir tercih olarak görülmemelidir. Her iki kampanya da sosyal harcamalar ve ekonomik büyüme konularına farklı ağırlık verse de, seçmenlere güvenlik, yaşam maliyeti ve kamu hizmetleri hakkında yanıtlar sunmak zorundaydı. Yaklaşık yüzde 48’lik oy oranı, Bolsonaro hareketinin Lula’nın zaferine rağmen güçlü bir siyasi aktör olarak kaldığını ortaya koyuyor. Lula'nın ilerleyen yaşı da düşünüldüğünde, Brezilya'da sol siyasetin yeni yıldızlar yaratması gerektiği kesin. Yoksa bir sonraki seçimde sağın/aşırı sağın zaferi kesinleşecektir. Dolayısıyla, sonuç, ülkedeki siyasi kutuplaşmanın sona erdiği anlamına gelmiyor; aksine, yeni dönemde hükümetin toplumsal uzlaşma kurma kapasitesini ve muhalefetin parlamentodaki etkisini daha da önemli hâle getiriyor.

Kurumlar, Katılım ve Yönetilebilirlik

TSE’nin açıkladığı verilere göre, ikinci turda sandığa gitmeme oranı yaklaşık yüzde 19,2 ile ilk turdaki yüzde 21,08’in altında kaldı. Bu durum, iki aday arasındaki rekabetin seçmenleri bu defa biraz daha yoğun şekilde sandığa yönelttiğine işaret edebilir. Seçim gününde bazı bölgelerde ulaşım ve oy verme saatlerinin uzatılması gibi lojistik sorunlar da gündeme geldi. TSE, oylama sürecine ilişkin değerlendirmesinde bu meselelerin ele alınması gerektiğini belirtirken, sonucu resmî olarak duyurdu.[1]

Bununla birlikte, seçim gecesi yaşanan tartışmalar ve Bolsonaro cephesinden gelen itirazlar, seçim yönetimine duyulan güvenin ve sonuçların kabulünün Brezilya siyasetinde önemini koruduğunu gösteriyor. Zira demokratik istikrar, yalnızca oyların sayılmasıyla değil, siyasi aktörlerin hukuki itiraz yollarını kullanırken kurumsal sürece bağlı kalmasıyla da ilişkilidir. Lula’nın yeni döneminde, kendisine oy vermeyen seçmenlerin kaygılarını dikkate alması ve kurumlara duyulan güveni güçlendirmesi, siyasi gerilimi yönetmek açısından kritik olacaktır.

Dış Politika: ABD, Çin ve BRICS Dengesi

Brezilya’nın dış politika yönelimi de seçim kampanyasının en önemli konularından birisiydi. Lula, BRICS+ içindeki iş birliğini ve Çin’le ekonomik ilişkileri geliştirmeyi savunurken, ABD yönetimi (Başkan Donald Trump) ile doğrudan ve maliyetli bir çatışmadan kaçınan dengeli bir diplomatik çizgi izledi. Bolsonaro ailesinin siyasi söylemi ise ABD’deki muhafazakâr ve sağ popülist hareketlerle benzerlikler taşıyordu. Nitekim Trump'ın Bolsonaro ailesine destek verdiği de biliniyordu. Bununla birlikte, bu benzerlikler tek başına belirli bir dış politika kararının alınacağını kanıtlamaz; ticaret, yatırım, teknoloji ve güvenlik çıkarları Brezilya’nın hareket alanını sınırlamaya devam edecektir.[3][4] Bu bağlamda, Brezilya, hem Batı (ABD), hem de Doğu (BRICS+) ile ilişkilerini özellikle ekonomik alanda sürdürmeye devam edecektir. 

Lula’nın yeniden seçilmesi ise, Brezilya’nın çok yönlü diplomasi, BRICS’le ilişkilerini geliştirme ve "Küresel Güney"in liderliğini yapma çabalarını güçlendirecektir. Zira daha ABD odaklı olan Bolsonaro'dan farklı olarak, Lula, anti-emperyalist ve sol duruşunu dış politikaya da yansıtan bir liderdir. Ancak ülkenin ekonomik büyüme, kamu maliyesi, Amazon Ormanlarının korunması ve dış ticaret alanlarındaki ihtiyaçları, ideolojik tercihlerden bağımsız olarak daha pragmatik ilişkileri zorunlu kılacaktır. Bu nedenle, yeni dönemin dış politikasını yalnızca “ABD’ye yakınlık” veya “Çin’e yakınlık” ikiliğiyle açıklamak yetersiz kalır; bunun yerine Brasilia’nın büyük güçler arasında manevra alanını koruma çabasının süreceği tezi daha açıklayıcı bir kavramsal çerçeve sunar.

Sonuç

Lula da Silva’nın ikinci tur zaferi, Brezilya’da solun toplumsal tabanını koruduğunu ve ilk turda oluşan sağ üstünlüğün ikinci turda değişebileceğini gösterdi. TSE’nin açıkladığı yüzde 51,79’a karşı yüzde 48,21’lik sonuç, Lula’ya yeni bir dönem için demokratik meşruiyet sağlarken, Flávio Bolsonaro’nun yüksek oy oranı da sağ popülist siyasetin kalıcı etkisini ortaya koyuyor. Bu nedenle, seçim, kutuplaşmanın çözülmesinden çok, iki büyük siyasi kamp arasındaki rekabetin yeni bir aşamaya girmesi olarak değerlendirilebilir.

Lula yönetiminin önündeki temel sınav; sosyal koruma ve istihdam vaatlerini mali sürdürülebilirlikle bağdaştırmak, güvenlik ve yaşam maliyeti konularında seçmenlerin kaygılarına yanıt vermek ve Kongre’de gerekli desteği sağlamaktır. Ancak ilk tur Başkanlık seçimleriyle eşzamanlı olarak yapılan Kongre seçimlerinde sağın başarısı, Lula'nın Başkanlığının zor geçeceğini düşündürtmektedir. Dış politikada ise, Brezilya, Çin ve BRICS+ ile ilişkileri sürdürürken, ABD ve diğer Batılı büyük ortaklarla ekonomik iş birliklerini korumak, Brezilya’nın stratejik özerklik arayışının merkezindeki temel sorunsal olacaktır. Türkiye açısından da, Brezilya örneği, büyük ve kutuplaşmış demokrasilerde seçim sonuçlarının yalnızca adayların kişisel popülaritesiyle değil; sosyal politika, ekonomik beklentiler, kurumlara güven ve uluslararası konumlanma tartışmalarıyla birlikte şekillendiğini göstermektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

[1] Tribunal Superior Eleitoral (TSE) (2026), “Presidente do TSE anuncia reeleição de Lula e faz balanço do 2º turno das Eleições 2026”, 26 Ekim 2026, https://www.tse.jus.br/comunicacao/noticias/2026/Outubro/presidente-do-tse-anuncia-reeleicao-de-lula-e-faz-balanco-do-2o-turno-das-eleicoes-2026.

[2] Tribunal Superior Eleitoral (TSE) (2026), “Flávio Bolsonaro (PL) e Lula (PT) vão disputar o 2º turno para a Presidência da República”, 5 Ekim 2026, https://www.tse.jus.br/comunicacao/noticias/2026/Outubro/flavio-bolsonaro-e-lula-vao-disputar-o-2o-turno-para-a-presidencia-da-republica.

[3] Ozan Örmeci (2026), “Brezilya’da Lula-Oğul Bolsonaro Düellosunda İkinci Tur Öncesi: Kutuplaşma, Vaatler ve Dış Etkiler”, Uluslararası Politika Akademisi, 15 Ekim 2026, https://politikaakademisi.org/2026/10/15/brezilyada-lula-ogul-bolsonaro-duellosunda-ikinci-tur-oncesi-kutuplasma-vaatler-ve-dis-etkiler/.

[4] Ozan Örmeci (2026), “Brezilya’da Başkanlık Seçiminin İlk Turda Galibi Yok!”, Uluslararası Politika Akademisi, 5 Ekim 2026, https://politikaakademisi.org/2026/10/05/brezilyada-baskanlik-seciminin-ilk-turda-galibi-yok/.

[5] Ozan Örmeci (2026), “2026 Brezilya Seçimleri”, Uluslararası Politika Akademisi, 5 Ağustos 2026, https://politikaakademisi.org/2026/08/05/2026-brezilya-secimleri/