9 Haziran 2026 Salı

Güney Kıbrıs-Fransa Savunma İş Birliği Anlaşması İmzalandı

 

Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçtiğimiz günlerde, 23 Nisan 2026 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla bilinen Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne yaptığı ziyarette temelleri atılan ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran garanti anlaşmalarına aykırı olarak asker bulundurmasını içeren savunma iş birliği anlaşması, önceki gün atılan resmi imzalarla birlikte hayata geçirildi. Türkiye'nin tepkisini çeken ve uluslararası hukuka aykırılık teşkil eden anlaşma, belki de Kıbrıs'ta yeniden "iki devletlilik" formülü yönünde gelişmeleri tetikleyebilecek önemli bir adım. Bu yazıda, bu anlaşmayı mercek altına alacağım.

8 Haziran 2026 tarihinde başkent Lefkoşa'da düzenlenen Avrupa Birliği (AB) Savunma Bakanları gayriresmi toplantısını müteakiben, Birliğin iki üye devleti olan Fransa ile Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) Savunma Bakanları Catherine Vautrin ile Vasilis Palmas, kısaca SOFA (Statü Kuvvetler Anlaşması) olarak nitelendirilen bir askeri düzenlemeye imza attılar. "Kuvvetlerin Düzenlenmesine İlişkin Anlaşma" başlıklı belge, askeri kuvvetlerin birbirlerinin topraklarında konuşlandıkları durumlardaki hak ve yükümlülüklerini belirlemekte; operasyonel koordinasyonu ve ikili savunma iş birliğini geliştirmenin yasal zeminini sağlamaktadır. Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis tarafından da duyurulan bu anlaşma, Fransız askeri unsurlarının Güney Kıbrıs topraklarında konuşlandırılmasına ve adadaki askeri altyapının kullanılmasına yasal bir zemin hazırlamaktadır.

Anlaşmayı yorumlayan uzmanlar, SOFA kapsamında Fransa'nın artık askeri personeli ve unsurlarını belirli şartlar çerçevesinde Güney Kıbrıs'ta konuşlandırılabileceğinin altını çiziyor. Bu bağlamda, Kıbrıs'ta var olan Kıbrıs Rum, Kıbrıs Türk, Türkiye, İngiltere (Birleşik Krallık) ve Yunan askeri unsurlarının yanı sıra, Fransa da yeni bir askerî güç olarak adaya yerleşiyor. Türk basın-yayın organlarında yer alan haberler, anlaşmanın yalnızca askeri konuşlanmayı değil, iki taraf arasında savunma alanındaki iş birliğini de kapsadığını belirtirken, askeri teknoloji paylaşımı, ortak tatbikatların düzenlenmesi ve stratejik diyalog mekanizmalarının geliştirilmesi gibi başlıklar da anlaşmanın içeriğinde yer alıyor. Anlaşmanın arka planında ABD/İsrail-İran Savaşı sırasında Kıbrıs'ın güneyine İran kaynaklı bir insansız hava aracının düşmesinin etkili olduğu belirtilirken, son aylarda Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile diplomaside atağa kalkan Kıbrıslı Rumların, Türkiye ve yalnızca Ankara'nın tanıdığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni diplomaside yalnızlaştırarak zora sokmak istediği de ortada. Bu mânâda, Hürriyet'in haber analizine göre, SOFA anlaşmasıyla, Paris yönetimi, Rumların Mari kasabasındaki askeri limanı ile Baf kentindeki Andreas Papandreu askeri üssünü kullanmayı istiyor. Rum yönetimi de, Türkiye’ye karşı cephe oluşturmak amacıyla Batı ülkelerine topraklarını açıyor. Bu şekilde, Fransa'nın Cumhurbaşkanı Macron ile sınırlı kalabileceği düşünülen Kıbrıs politikasının da sürdürülebilir bir zemine oturtulduğu söylenebilir. 

Türkiye ve KKTC ise anlaşmaya sert tepki göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve KKTC yetkilileri, bu adımın 1960 Garanti Anlaşmaları'na açıkça aykırı olduğunu belirtmektedir. Yapılan açıklamalarda, adadaki hassas dengeleri bozan bu tür tek taraflı askeri hamlelerin Doğu Akdeniz'deki istikrarı tehdit ettiği ve Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesindeki çözüm çabalarını olumsuz etkilediği vurgulanmaktadır.

Bu gelişmeler, kuşkusuz Ankara'nın hoşuna gitmemekle birlikte, Kıbrıs'ta bugüne kadar açıktan Türkiye karşıtı bir çizgiye yönelmemiş olan Fransa'nın soruna müdahil olması, orta ve uzun vadede Kıbrıs'ta yeniden "iki devletlilik" yönünde gelişmeleri tetikleyebilir. Zira bu yaz aylarında son bir kez şans verilmesi düşünülen "federasyon" veya "federal çözüm" konusunda adanın iki asli unsuru olan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında bir kez daha anlaşma sağlanamazsa, bu durumda AB ile Türkiye arasında ciddi bir stratejik krize ve hatta ilerleyen yıllarda bir tür askeri çatışmaya neden olabilecek Kıbrıs Sorunu'nun bir şekilde hallolması ihtimali yeniden gündeme gelebilir. Bu ise, kuşkusuz, Türkiye'nin Batılı kurumlara (NATO, Avrupa Konseyi ve AB) bağlılığı veya stratejik iş birliği temelinde KKTC'nin NATO üyesi Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından korunmasını daha makul bir zemine taşıyabilir. Zira Türkiye ve TSK'nın Avrupa'nın kayıt dışı göçten, organize suç gruplarından ve terör örgütlerinden korunması konusunda da ciddi faydaları bulunmaktadır. Bu da, Fransa gibi etkili Batılı ülkelerin stratejistlerinin gayet yakından bildiği bir husus. 

Sonuç olarak, Fransa-Güney Kıbrıs yakınlaşmasının Cumhurbaşkanı Macron'la sınırlı kalmayacağının anlaşılması açısından önemli olan bu gelişme, Fransa'ya Kıbrıs'ta asker bulundurma ve askeri üsleri kullanma hakkı tanıyarak adadaki dengeleri yeniden oluşturabilir. Kartların yeniden dağıtıldığı böyle bir ortamda ise, farklı düzeylerde iş birliği ve anlaşmalar için şartlar oluşabilir. Ancak bunun için federasyon formülünün bu yaz aylarında BM gözetiminde son bir kez denenmesi gerekmektedir ki, bu süreç, kuşkusuz Kıbrıslıların geleceği adına son derece kritik olacaktır. 

Kapak fotoğrafı: Fransa Silahlı Kuvvetler Bakanı Catherine Vautrin ile Rum Savunma Bakanı Vasilis Palmas anlaşmayı imzalarken.

Kaynak: https://www.bagimsiz.com/guney-kibris-ile-fransa-arasinda-savunma-is-birligi-anlasmasi-imzalandi

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Haziran 2026 Cuma

Edward Fishman'dan 'Chokepoints'

 

Giriş

Son yıllarda uluslararası siyasette süregelen jeopolitik mücadelenin dinamiklerine dair kapsamlı bir açıklama içeren zihin açıcı eserlerden biri, Edward Fishman'ın kaleme aldığı Chokepoints adlı kitaptır. Tam ismi Chokepoints: American Power in the Age of Economic Warfare (Darboğazlar: Ekonomik Savaş Çağında Amerikan Gücü) olan eser, 2025 yılında Portfolio tarafından yayımlanmıştır. 560 sayfalık eser, şimdiden önemli bir klasik olmaya adaydır. 

Yazar: Edward Fishman

Kitabın yazarı Edward Fishman, ekonomi yönetimi ve yaptırımlar konusunda önde gelen bir uzmandır. Fishman, Columbia Üniversitesi Uluslararası ve Kamu İşleri Okulu'nda ders vermekte ve Küresel Enerji Politikası Merkezi'nde kıdemli araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca, şirketlere jeopolitik strateji konusunda danışmanlık yapmakta ve erken aşama teknoloji girişimlerine yatırım yapmaktadır. Yazar, daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı'nda Dışişleri Bakanı'nın Politika Planlama Ekibi üyesi, Pentagon'da Genelkurmay Başkanı'na danışman ve ABD Hazine Bakanlığı'nda Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı'na özel asistan olarak görev yapmıştır. Yazıları ve analizleri düzenli olarak The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post, Foreign Affairs, Politico ve NPR gibi yayın organlarında yayımlanmaktadır. Yale Üniversitesi'nden Tarih lisans derecesi, Cambridge Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler yüksek lisans derecesi ve Stanford Üniversitesi'nden MBA derecesine sahiptir. 

Darboğazlar (Chokepoints)

Kitabın öncelikle üzerinde durduğu husus, küresel ticarette önemli olan deniz taşımacılığında etkili olan geçiş noktalarıdır. Geleneksel geçiş noktaları, küresel gemi trafiğinin büyük hacimlerde geçmek zorunda kaldığı dar deniz kanallarıdır. Küresel ticarette kritik mahiyette olmaları, bu geçiş noktalarını çatışma, korsanlık ve ablukalara karşı son derece savunmasız hale getirir. Dünyada bu bağlamda öne çıkan birkaç kritik darboğaz bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir;

Hürmüz Boğazı: Şimdilerde ABD ile İran arasında ciddi bir gerginlik konusu olan Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi'ni açık okyanusa bağlamakta ve dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin taşınmasına aracılık etmektedir. Bu nedenle, Hürmüz'ün kontrolünün İran'a geçmesi, bu ülkeyi ciddi anlamda bir bölgesel güç haline getirecektir. Hürmüz Boğazı, normalde seyrüsefer serbestisi ilkesi doğrultusunda tüm ticari gemilerin geçişine açıktır; ancak 2026 yılında yaşanan ABD/İsrail-İran Savaşı sonrasında, Hürmüz, serbest ve koşulsuz geçiş usulü yerine İran'ın onayına ve kayıt sistemine bağlanmıştır. Bu nedenle, artık buradan geçiş yapmak isteyen tüm gemilerin ve kaptanların geçiş öncesinde İran makamlarına başvurarak izin alması zorunludur.

Malakka Boğazı: Malakka Boğazı, Hint Okyanusu'nu Pasifik Okyanusu'na bağlar ve Asya, Avrupa ve Ortadoğu arasında birincil nakliye kanalı görevi görür. Boğaz, tek bir ülkenin kontrolünde değildir. Stratejik önemi nedeniyle uluslararası bir su yolu statüsünde olan bu boğaz, kıyıdaş devletler Endonezya, Malezya ve Singapur'un ortak sorumluluğunda ve denetimindedir. Malakka, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (UNCLOS) göre tüm gemiler için serbest transit geçişe tabidir ve buradan geçiş ücreti alınması yasaktır.

Süveyş Kanalı: Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan, Avrupa ve Asya arasında en kısa deniz yolunu sağlayan, insan yapımı bir Mısır su yolu olan Süveyş Kanalı, 1869 yılında İngiliz ve Fransız şirketlerince yapılmış; ilerleyen dönemde ise 1956 yılındaki millileştirilmesinden bu yana tamamen Mısır devletinin kontrolüne geçmiştir. Küresel deniz ticareti için hayati bir geçiş noktası olan kanal, uluslararası sözleşmeler gereği barış ve savaş zamanlarında tüm ülkelerin ticaret ve savaş gemilerinin serbest geçişine açıktır.

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan hayati bir kanal olan Panama Kanalı, Amerika kıtaları arasında nakliye sürelerini önemli ölçüde kısaltır. Panama Kanalı, normalde serbest geçişe açıktır; ancak kuraklık dönemlerinde uygulanan su tasarrufu önlemleri ve özel geçiş programları nedeniyle geçişler sıkı planlamalara tabidir. Gemilerin kanalı kullanabilmesi için önceden Panama Kanalı Transit Rezervasyon Sistemi üzerinden resmi geçiş randevusu alması gerekmektedir. Ayrıca son dönemde ABD'nin Çin'le girdiği jeopolitik rekabet nedeniyle, Washington'ın baskısıyla Hong Kong merkezli CK Hutchison firmasının Panama'daki liman imtiyazlarının Panama Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle birlikte, Çinli şirket, liman hisselerini BlackRock liderliğindeki bir konsorsiyuma devretme yoluna girmiş ve Kanal üzerinde ABD etkisi artmıştır. 

Bab el Mendeb: Yemen ve Afrika Boynuzu arasında yer alan ve Kızıldeniz'in güney girişini koruyan bir boğaz olan Bab el Mendeb veya Babülmendep, Türkçede "Gözyaşı Kapısı" ya da "Hüzün Kapısı" anlamına gelir. Burası, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne (ve dolayısıyla Hint Okyanusu'na) bağlayan, Afrika kıtası ile Arap Yarımadası'nı birbirinden ayıran uluslararası bir su yoludur. Tek bir devletin veya gücün mutlak kontrolünde olmayan Bab el Mendeb Boğazı'nda, fiili güvenlik ve askeri denge üç ana aktör arasında paylaşılmaktadır. İlk olarak, Yemen'deki Husiler, Boğaz'ın doğusunda yer alan Yemen kıyılarını ve boğazdaki rotaları tehdit edebilecek stratejik adaları kontrol etmektedir. Husiler, bölgeden geçen uluslararası ticari gemilere yönelik füze ve drone saldırıları düzenleyebilmektedir. İkincil olarak, Yemen hükümetine bağlı askeri unsurlar (Devler Tugayları gibi) ve adadaki yerel topluluklar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli olarak Boğazın bazı bölgelerinde Husilere karşı konuşlanmıştır. Son olarak, ABD öncülüğündeki Küresel Koalisyon, seyrüsefer serbestisini sağlamak amacıyla bölgede devriye gezmekte ve Husilerin saldırılarını engellemeye çalışarak denge unsuru olmaktadır.

Bu bağlamda, kitabın işlediği ilk önemli husus, küresel deniz taşımacılığı, özellikle de enerji ticareti bağlamında önemli olan bu kritik su yollarıdır. 

Modern ve Görünmez Geçiş Noktaları

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer husus, modern ve görünmez geçiş noktalarıdır. 21. yüzyılda, jeopolitik veya jeopolitika, "görünmez geçiş noktalarına" doğru kaymıştır. Yani uluslararası güç mücadelesinde kritik alanlar hâkim (başat) konumdadır. Tek bir devlet veya küçük bir koalisyon tarafından askeri güç kullanılmadan silah haline getirilebilen bu unsurlar şöyle sıralanabilir:

ABD (Amerikan) Doları: Dolar, küresel döviz işlemlerinin yaklaşık yüzde 90'ını tekabül ettiği için, ondan kopmak uluslararası işletmeler için varoluşsal zorluklar yaratır. Bu nedenle, BRICS'in yerel para birimini teşvik etmesi, ABD'nin küresel liderliği açısından risklidir. 

Gelişmiş Mikroçipler: Günümüzde, yüksek teknoloji tedarik zincirleri ve yarı-iletken üretimi oldukça yoğunlaşmıştır. Bu da, ihracat kontrollerini etkili bir stratejik kaldıraç haline getirir. ABD'nin Tayvan politikasının belirlenmesinde bile, mikroçip teknolojisinin ciddi etkisi vardır. 

Finansal Takas Ağları: SWIFT gibi mesajlaşma sistemleri ve uluslararası ticaret altyapıları, küresel ticarete kimin katılabileceğini belirleyen merkezi düğümler görevi görür. Bu nedenle, bu tarz platformların kontrolü ABD ve Batı dünyası ya da karşısındaki blok açısından kritik mahiyettedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2025 yılının başlarında yayımlanan bu eser, küreselleşmenin nasıl bir silah haline geldiğini ve jeopolitiğin yeni kurallarını incelemektedir. Eser, ABD ve müttefiklerinin; Rusya, Çin ve İran gibi rakiplerine karşı askeri güç kullanmak yerine küresel ekonomideki görünmez "darboğazları" (kilit geçiş noktalarını) nasıl birer savaş silahı olarak kullandığını anlatmaktadır. Yazar, kitaba ismini veren "darboğaz" (chokepoint) kavramını yalnızca coğrafi boğazlar (Süveyş, Hürmüz, İstanbul Boğazı vb.) olarak ele almaz. Kitapta asıl odaklanılan kilit noktalar; başta enerji alım-satımları olmak üzere küresel ticarette en yaygın kullanılan para birimi olan ABD (Amerikan) doları, uluslararası para transferlerine aracılık eden SWIFT sistemi, teknoloji ürünleri üretiminde kritik bir unsur olan gelişmiş mikroçip teknolojisi ve küresel enerji tedarik zincirleridir.

Yazarın önceki ABD Başkanlarından Barack Obama döneminde Dışişleri ve Hazine Bakanlığı yaptırım yetkilisi olması, kitaba müthiş bir arka plan ve gerçekçilik katmaktadır. Kitap, Financial Times Business Book of the Year ödüllerinde de finale kalmıştır. Bu nedenle, bu kitabın okunulmasında fayda vardır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Rum Lider Hristodulidis'in Kazakistan Çıkarması

 

Giriş

Son dönemde Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis önderliğinde dış politikada daha atak bir profil çizmeye başlayan Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti), Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin muazzam askeri gücünü dengelemek için oluşturduğu Yunanistan-İsrail-Fransa-Avrupa Birliği (AB) ekseninin yanı sıra, Orta Asya Türk devletleriyle de yakın ilişkiler kurmaya başladı. Öyle ki, Rum lider Hristodulidis, 2-4 Haziran 2026 tarihleri arasında Kazakistan'a ülkesinin tarihteki ilk resmi Devlet Başkanı ziyaretini gerçekleştirdi. Bu yazıda, Güney Lefkoşa'nın Türk devletleri açılımı mercek altına alınacaktır.

AB'nin Orta Asya Türk Devletleri Açılımı

Lider Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik destek ve saygılarından ötürü, Ankara'nın husumet yaşadığı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ülkelerle yakın ilişkiler kurmaktan yakın zamana kadar imtina eden Orta Asya Türk devletleri, son dönemlerde ise çeşitli sebeplerden ötürü giderek Avrupa Birliği (AB) ve bu Birliğe üye olan, Türkiye ile sorunları olan bazı devletlerle yakın ilişkiler tesis etmeye başlamıştır.

Bu konuda dönüm noktası Nisan 2025 tarihinde AB'nin yaptığı Orta Asya açılımı olmuş ve Birinci AB-Orta Asya Zirvesi sonrasında, AB’nin Küresel Geçit yatırım programı kapsamında Orta Asya bölgesine yönelik olarak 13,2 milyar dolarlık (12 milyar euro/avro) destek paketi taahhüdü karşılığında, Orta Asya Türk devletleri de, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları uyarınca Kıbrıs'ta iki devletlilik tezini desteklemekten vazgeçerek, resmi ilişkiler kurdukları Güney Kıbrıs'a, birbirlerinin peşi sıra Büyükelçi atamaya başlamışlardır. Aynı Türk devletlerinin baskısıyla, yine Mayıs 2025'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Zirvesi'nde ilan edilen Budapeşte Bildirisi'nde de, Türk devletleri, Kıbrıs Sorunu'nda "iki devletli çözüm" formülüne yönelik herhangi bir destek ifadesine yer vermemiş; bunun yerine, adadaki mevcut gerçeklere uygun şekilde "müzakere edilmiş ve karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm planı"nı savunmuşlardır.

Kazakistan'ın Rum Yakınlaşması

Orta Asya Türk devletlerinden özellikle Kazakistan, son dönemde Kıbrıs Rum Kesimi ile kurduğu yakın ilişkilerle dikkat çekmektedir. Kazakistan, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev  liderliğinde, aslında son dönemde hem Türkiye ile stratejik iş birliğini geliştirmekte, hem de Kıbrıs Rum Kesimi ile yakın ilişkiler tesis etmektedir. Öyle ki, Rum Cumhurbaşkanı Hristodulidis'in Haziran 2026 ziyaretinde, Kazakistan'ın başkenti Astana'da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Büyükelçilik binasının resmi açılışını gerçekleştirilmiş, iki ülke arasındaki ilk doğrudan uçuş seferleri başlamış, iki ülke arasında 2028 yılına kadar uzanan bir ekonomik iş birliği yol haritası ile hükümetler arası bir ticaret komisyonu ve iş konseyi kurulmasını kararlaştırılmış ve dahası, Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine sunduğu katkılardan dolayı Hristodulidis'e Kazakistan'ın en yüksek devlet ödüllerinden biri olan 1. Derece Devlet Dostluk Nişanı'nı (Dostık) takdim etmiştir. İki Devlet Başkanı arasında imzalanan mutabakat zaptında (MoU) ise şu konular yer almaktadır:

  • Yükseköğrenim ve bilimsel araştırma,
  • Kültür ve spor,
  • Bilgi teknolojileri, siber güvenlik ve dijital yönetim.

Görüşmelerde, ayrıca, Kazakistan, Güney Kıbrıs'ı Doğu Akdeniz'de önemli bir lojistik merkez olarak gördüğünü belirterek, Orta Asya'yı Avrupa'ya bağlayan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru (Trans-Caspian Corridor) projesine Güney Kıbrıs'ın da entegre olmasını önermiştir. Tokayev, ek olarak, Kıbrıs Sorunu'nun Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları ve uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesine yönelik olarak ülkesinin desteğini yinelemiştir. Rum lider Hristodulidis de, Tokayev'in tavrını övmüş ve ülkesinin Kıbrıs Sorunu'ndaki tutumu, egemenliği ve toprak bütünlüğüne verdiği destek nedeniyle teşekkürlerini sunmuştur.

Türkiye'nin Tepkisi

Türkiye kamuoyunda pek de hoş karşılanmayan bu gelişmeler üzerine, Türk basınında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Kazakistan'a yapacağı ziyaretin iptal edildiği yönünde bazı haberler yapılmış; ancak Ankara bu iddiaları reddetmiştir. Deneyimli Türk gazeteci Ardan Zentürk, Kazakistan'ın bu tavrını ve politikasını sert bir şekilde eleştirmiş ve bunu "Türk'ün sırtındaki hançer" olarak değerlendirmiştir. Türkiye'de yayınlanan bazı basın-yayın organlarında da bu konuda eleştirel haberler yapılmıştır. Hakikaten de, kendi toprak bütünlüğü adına Kazakistan'ın uluslararası hukuk ve BM düzenine desteği anlaşılır olmakla birlikte, Rum Kesimi ve onun lideri ile bu derece yakın ilişkiler kurmanın neden gerektiği konusundaki muammaya bir açıklık -en azından şimdilik- getirilememiştir. Bu da, haliyle, Türkiye kamuoyunda tepkilere neden olmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, Avrupa Birliği'nin dışında kalmış ve Kıbrıs Sorunu'nu bugüne kadar çözmeyi başaramamış Türkiye'nin ileride yaşayabileceği daha ciddi sorunlara da işaret eden Kazakistan-Kıbrıs Rum Kesimi yakınlaşması, uluslararası siyasette çıkarların önemini ve uluslararası hukukun etkisini göstermektedir. Devletler, kendi toprak bütünlüklerini ve çıkarlarını korumak adına, genelde BM Güvenlik Konseyi kararlarına uygun hareket etmeye çalışmakta ve riskli alanlara ve politikalara girmekten kaçınmaktadırlar. Bu da, Ankara'nın Kıbrıs politikası konusundaki çözümsüzlüğün Türk dış politikasına verdiği zararı açıkça ortaya koymaktadır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

3 Haziran 2026 Çarşamba

World Cup and Politics

 

Introduction

Football, currently in the spotlight due to the 23rd World Cup (2026 FIFA World Cup in the U.S., Canada, and Mexico) starting this month, is much more than just a sport; it is a social phenomenon closely linked to national and international politics. In this sense, sport in its broadest sense, and football in particular, should be carefully examined by political scientists as a very important phenomenon that can shape various political relations between and within states. In this article, after briefly describing the history of football and offering a few examples of its political influence, I will examine the history of the World Cup.

History of Football

According to many sources, the origins of football lie in a game called "Cuju" (300 BC) played in Ancient China, meaning "kicked ball". Recognised by FIFA as the earliest form of football, "Cuju" is a combination of the Chinese words "cu" (to kick) and "ju" (ball), meaning "kicked ball" or "ball kicking". Emerging during the Han Dynasty in the 3rd and 2nd centuries BC, Cuju was initially used to improve soldiers' physical condition and for military training. Over time, it evolved from military training to a popular pastime among the people, even becoming a court sport. Interestingly, Cuju was played by both men and women. Initially, Cuju involved striking a spherical ball filled with materials such as feathers or hair with only the feet and other parts of the body (excluding the hands). Over time, it developed into a more regulated sport involving kicks through nets stretched between two posts.

Cuju

However, the rules of football, as a modern sport, developed and became established in England during the 19th century, a country that was a world leader in every aspect from the 18th to the mid-20th century. Indeed, the unregulated, street-based or village-based "mob football" of medieval England, played by hundreds of people and often involving violence, became a more formal and regulated sport with the establishment of the first official rules by representatives meeting in London in 1863 and the founding of the English Football Federation. With the establishment of FIFA in 1904, football became a global and regulated sport. Today, in approximately 200 countries, with a few exceptions (U.S.- American football, baseball, basketball; India - cricket; Canada - ice hockey; Pakistan - cricket; Bangladesh - cricket; Australia - rugby; Japan - baseball), football is by far the most popular sport and also a massive industry.

Mob football

Football and Politics

Football's magical power to unite and fanaticise the masses, along with its enormous economic impact, has transformed it from a mere sport into a highly significant and influential political and economic force. In this context, the examples I provide below are concrete facts and events that illustrate football's political impact.

The 3F (football-fiesta-fado) formula: The "3F" formula, Football-Fiesta-Fado, is a method of mass manipulation and public relations allegedly used by authoritarian regimes (General Franco and Salazar) that ruled Spain and Portugal in the 20th century to lull the public into complacency and distance them from political realities. It is particularly known that Portuguese dictator António de Oliveira Salazar used this formula – "Fado, Fiesta, and Football" – to explain his rule, which lasted over 40 years, and that he utilised these cultural and social tools to manage large segments of the population.

Argentina and Juan Peron: In the 1940s and 1950s, Argentine leader Juan Peron used football as a tool to legitimise his populist policies and consolidate the public.

Algerian War of Independence (1950-1960s): Algerian footballers fighting for independence from France formed their own national team and played matches worldwide, helping make their cause known. In this way, Algeria's independence was won first by its footballers.

Catalonia and the Basque Country: During the Franco regime in Spain, teams like Athletic Bilbao (a Basque team), FC Barcelona (representing the Catalans), and Atlético Madrid (representing the Spanish working class) became symbols of resistance to the central government, protecting their cultural and political identities. Conversely, Real Madrid maintained its power as a symbol of the monarchy and the Spanish state.

The Football War: The 1969 conflict between El Salvador and Honduras, known in history as the "Football War" (Guerra del Fútbol) or the "Hundred-Hour War", was a four-day armed conflict fueled by football. The root cause of the war was actually the land and immigration crises between the two countries. El Salvador, due to its large population, had forced hundreds of thousands of landless peasants to migrate to neighbouring Honduras. These Salvadoran migrants eventually became a significant part of the Honduran economy. However, over time, the economic difficulties in Honduras began to weigh heavily on these migrants, leading to their expulsion. In June 1969, under these circumstances, the two national teams played three consecutive matches to qualify for the World Cup. These matches were heavily used as material for nationalist propaganda in the media of both countries. Honduras won the first match at home, while El Salvador won the return match in El Salvador. Incidents, chants, and acts of violence between fans during matches led to a breakdown in diplomatic relations between the two countries. Following this tension, the El Salvadoran Army launched a large-scale military and air offensive against Honduras. After four days (approximately 100 hours) of fighting, a ceasefire was brokered on July 18th through the intervention of the Organisation of American States (OAS). However, thousands of people lost their lives or were displaced during this period.

Football Diplomacy: Similar to the "ping pong diplomacy" that facilitated the first social interaction between the U.S. and China in 1973, the 1990 matches between Iran and Iraq were used to help reduce tensions between these two countries, which had been at war for many years.

World Cup

With the development of communication and transportation opportunities in the 20th century and the increasing commercial, political, and socio-cultural relations, the idea of ​​organising a football tournament in which all nations would participate emerged in the 1920s, parallel to the establishment of the League of Nations. Jules Rimet (1873-1956), a visionary French sports administrator who particularly focused on this issue, made serious efforts and initiatives as the 3rd President of FIFA; therefore, he is considered the father of the FIFA World Cup, the world's largest football organisation. Indeed, for many years, the World Cups were called the "Jules Rimet Cup" for this reason.

Jules Rimet

The World Cup was first held in Uruguay between July 13 and 30, 1930. The architect of the tournament was Jules Rimet, then President of FIFA. Thirteen countries participated in the inaugural tournament, and the host nation, Uruguay, won the first World Cup by defeating Argentina 4-2 in the final. The first-ever World Cup goal was scored by French footballer Lucien Laurent against Mexico on July 13, 1930. The following countries have won the championship in the 22 tournaments held to date: Brazil: 5 times (1958, 1962, 1970, 1994, 2002); Germany: 4 times (1954, 1974, 1990, 2014); Italy: 4 times (1934, 1938, 1982, 2006); Argentina: 3 times (1978, 1986, 2022); France: 2 times (1998, 2018); Uruguay: 2 times (1930, 1950); England: 1 time (1966); Spain: 1 time (2010).
 
The history of the World Cup, from its inception to the present day, has been shaped by the following milestones:
 
Four-Year Contest: The tournament has been held every four years since its inception. However, due to World War II, the 1942 and 1946 tournaments were cancelled, and the cup was not resumed until 1950, after a 16-year hiatus.
 
Most Successful Team: Brazil is the most successful country in the history of the World Cup, with 5 championships.
 
Top Scorer: The all-time top scorer in the tournament's history is German footballer Miroslav Klose, with 16 goals.
 
Technology Era: The Video Assistant Referee (VAR) system was first implemented in World Cup history at the 2018 World Cup in Russia.
 
2026 Format Change: The current 2026 FIFA World Cup will be held jointly by the U.S., Mexico, and Canada between June 11 and July 19, 2026. With this tournament, the number of teams has been increased to 48 for the first time.

World Cup and Politics

The World Cup, a massive event that affects billions of people, also triggers interesting political developments. This section will share some examples of this.

Where there's a World Cup, there's no war: First of all, it's noteworthy that, apart from the "Football War" during the World Cup qualifiers, no large-scale war occurred while the World Cup was underway. This is a concrete indicator of the organisation's influence.

1934 Italy: Italian fascist dictator Benito Mussolini completely controlled this tournament, held in his country, to promote his fascist regime and prove the superiority of the Italian race. In this way, Mussolini established strong ties with the people, consolidated his regime, and sought to create a suitable environment for his expansionist (irredentist) policies after the tournament.

1978 Argentina: The military junta (Videla regime) ruling the country used the World Cup as a public relations tool to cleanse the bloody stain on its regime while committing human rights violations in concentration camps near the stadiums. In this way, the regime prolonged its lifespan, and Argentina was only able to transition to democracy in 1983.

1998 U.S.-Iran match: In this match between two countries with very strained diplomatic relations, the players' friendly competition had a positive impact on bilateral relations.

Russia 2018: The Vladimir Putin administration used the tournament as a tool for legitimacy to break the isolation policies from the West following the annexation of Crimea and to refresh Russia's global image. As a result, Russia and Putin's image in the international public opinion remained relatively good until the 2022 invasion of Ukraine.

Qatar 2022: The tournament became the event where the concept of "sportswashing" was most debated. Although Qatar received intense criticism from Western media due to labour rights and LGBT+ restrictions, the tournament boosted its global visibility and diplomatic power to its peak. The successful and peaceful conduct of the tournament had a positive impact on Qatar's strength and image, leading to increased investment and tourism in the country.

Infantino and Trump

Trump and the 2026 World Cup: Ahead of the tournament, jointly hosted by the U.S., Canada, and Mexico, the Trump administration's use of football as an international advertising and political propaganda tool has drawn strong criticism from human rights organisations. Trump's harsh attacks, particularly against Democratic state governors, have already turned the tournament format and organisational mechanisms into a tool for domestic politics. Furthermore, the ongoing US-Iran war in the Middle East, despite a ceasefire, has created controversy regarding the participation of the Iranian national team. Initially negative, US President Donald Trump later resolved the issue of Iran's participation in the 2026 FIFA World Cup, thanks to the efforts of FIFA President Gianni Infantino.

Conclusion

In conclusion, the World Cup will remain the most successful sporting event in human history. Our wish is that the organisation serves peace and is used not as a means of numbing the population, but as a tool for raising awareness.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Haziran 2026 Pazartesi

Dünya Kupası ve Siyaset

 

Giriş

Bu ay içerisinde başlayacak 23. Dünya Kupası 2026 ABD-Kanada-Meksika FIFA Dünya Kupası nedeniyle şimdilerde gündemde olan futbol, bir spor branşı olmanın çok ötesinde, ulusal ve uluslararası siyasetle yakından ilişkili bir toplumsal fenomendir. Bu anlamda, geniş anlamıyla spor, özel olarak da futbol, devletler arası ve devletlerin içerisinde çeşitli siyasi ilişkilere yön verebilen çok önemli bir olgu olarak Siyaset Bilimciler tarafından da dikkatle incelenmelidir. Bu yazıda, futbolun kısa tarihini anlattıktan ve siyasetteki ağırlığına dair birkaç örnek verdikten sonra, Dünya Kupaları tarihini inceleyeceğim.

Futbol Tarihi

Birçok kaynağa göre, futbolun kökenleri, Antik Çin'de oynanan ve "tekmelenen top" anlamına gelen "Cuju" (MÖ 300) adlı oyuna dayanır. FIFA tarafından da futbolun ilk formu olarak tanınan "Cuju", kelime anlamı olarak Çince'de "cu" (tekmelemek) ve "ju" (top) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur ve "tekmelenen top" veya "top tekmelemek" anlamına gelmektedir. MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda Han Hanedanlığı döneminde ortaya çıkan Cuju, ilk başlarda askerlerin fiziksel kondisyonunu geliştirmek ve askeri eğitim için kullanılmıştır. Zamanla askerî eğitimden çıkıp halk arasında popüler bir eğlenceye, hatta saray sporu haline gelen Cuju, ilginç bir şekilde hem erkekler, hem de kadınlar tarafından oynanmıştır. Cuju, içi tüy veya saç gibi malzemelerle doldurulmuş küre şeklindeki topa sadece ayak ve vücudun diğer kısımlarıyla (eller hariç) vurularak oynanırdı. Zaman içerisinde iki direk arasına gerilmiş ağlardan geçirilen vuruşlar şeklinde daha kurallı bir spora dönüşmüştür.

Cuju

Ancak günümüzdeki haliyle modern bir spor branşı olan futbolun kuralları, 18. yüzyıldan 20. yüzyıl ortalarına kadar dünyanın her açıdan lider ülkesi olan İngiltere'de 19. yüzyıl boyunca gelişmiş ve zamanla yerleşmiştir. Nitekim Orta Çağ İngiltere'sindeki kuralsız, sokaklarda veya köyler arasında yüzlerce kişiyle oynanan ve şiddet içerebilen "çete futbolu" (mob football) adlı toplumsal spor ve şiddet faaliyeti, 1863 yılında Londra'da toplanan temsilcilerin ilk resmi kuralları belirlemesi ve İngiltere Futbol Federasyonu'nun kurulmasıyla daha resmi ve düzenli bir spor haline gelmiştir. 1904 yılında FIFA'nın kurulmasıyla da, futbol, artık küresel ve kurallı bir spor dalı haline gelmiştir. Günümüzde 200 kadar devlette, birkaç istisna dışında (ABD-amerikan futbol, beyzbol, basketbol; Hindistan-kriket; Kanada-buz hokeyi; Pakistan-kriket; Bangladeş-kriket; Avustralya-rugby; Japonya-beyzbol), futbol, uzak ara en popüler spor branşı ve aynı zamanda devasa bir endüstridir. 

Mob football

Futbol ve Siyaset

Futbolun kitleleri birleştiren ve fanatikleştiren büyülü etkisi ve devasa ekonomisi, zamanla onu bir spor branşı olmaktan çıkararak çok önemli ve etkili bir siyasal ve ekonomik unsur haline getirmiştir. Bu bağlamda, aşağıda vereceğim örnekler, futbolun siyasi etkilerine dair somut olgu ve olaylardır.

3F (futbol-fiesta-fado) formülü: Futbol-Fiesta-Fado, yani "3F" formülü, 20. yüzyılda İspanya ve Portekiz'i yöneten otoriter rejimlerin (General Franco ve Salazar) halkı uyutmak ve siyasi gerçeklerden uzaklaştırmak için kullandığı iddia edilen, kitlesel bir manipülasyon ve halkla ilişkiler yöntemidir. Özellikle Portekiz diktatörü António de Oliveira Salazar'ın ülkeyi 40 yılı aşkın süre yönetmesini açıklarken, bu formülü "Fado, Fiesta ve Futbol" olarak kullandığı ve geniş halk kitlelerini yönetmek için bu kültürel ve sosyal araçlardan faydalandığı bilinmektedir. 

Arjantin ve Juan Peron: 1940'lar ve 1950'lerde Arjantin lideri Juan Peron, futbolu popülist politikalarını meşrulaştırmak ve halkı konsolide etmek için bir araç olarak kullanmıştır.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1950-1960'lar): Bağımsızlık mücadelesi veren Cezayirli futbolcular, Fransa'dan ayrılarak kendi milli takımlarını kurmuş ve dünya çapında maçlar yaparak davalarını tüm dünyaya duyurmuşlardır. Bu şekilde, Cezayir'in bağımsızlığını önce futbolcuları kazanmışlardır.

Katalonya ve Bask Bölgesi: İspanya'da Franco rejimi döneminde Bask takımı Athletic Bilbao, Katalanların temsilcisi FC Barcelona ve İspanyol işçi sınıfını temsil eden Athletico Madrid gibi takımlar, kültürel ve siyasi kimliklerini merkezi hükümete karşı korumanın simgesi haline gelmiştir. Buna karşılık, Real Madrid de Kraliyet ve İspanyol devletinin simgesi olarak gücünü korumuştur.

Guerra del Fútbol (Futbol Savaşı)

Futbol Savaşı: 1969 yılında El Salvador ve Honduras arasında gerçekleşen ve tarihe "Futbol Savaşı" (Guerra del Fútbol) veya "100 Saatlik Savaş" olarak geçen olay, futbol temelli olarak yaşanmış 4 günlük bir silahlı çatışmadır. Aslında savaşın temel nedeni, iki ülke arasındaki toprak ve göçmenlik krizleriydi. El Salvador, yoğun nüfusu nedeniyle yüzbinlerce topraksız köylüyü komşu Honduras'a göç etmeye zorlamıştı. Bu Salvadorlu göçmenler zamanla Honduras ekonomisinde önemli bir yere sahip oldu. Ancak zamanla Honduras'taki ekonomik sıkıntıların faturası bu göçmenlere kesildi ve ülkeden sınır dışı edilmeye başlandılar. Bu şartlarda, Haziran 1969'da iki ülke milli takımları Dünya Kupası'na katılabilmek için peşpeşe üç maç yaptılar. Maçlar, iki ülke medyasında da büyük bir milliyetçi propaganda malzemesi haline getirildi. Honduras'taki ilk maçı ev sahibi kazanırken, El Salvador'daki rövanşı ev sahibi El Salvador kazandı. Karşılaşmalar sırasında taraftarlar arasında çıkan olaylar, atılan sloganlar ve şiddet eylemleri iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin kopmasına neden oldu. Bu gerilimin üzerine El Salvador Ordusu, Honduras'a yönelik geniş çaplı bir askeri ve hava saldırısı başlattı. 4 gün (yaklaşık 100 saat) süren çatışmaların ardından, Amerikan Devletleri Örgütü'nün (OAS) müdahalesiyle 18 Temmuz'da ateşkes sağlandı. Ancak bu süreçte binlerce insan hayatını kaybetti ya da yerinden edildi.

Futbol Diplomasisi: 1973 yılında ABD ve Çin arasındaki ilk toplumsal etkileşimi sağlayan "ping pong diplomasisi"ne benzer şekilde, 1990 yılında İran ve Irak arasında oynanan maçlar, uzun yıllar savaşmış bu iki ülkenin aralarındaki gerilimi azaltmak için olumlu bir şekilde kullanılmıştır.

Dünya Kupası

Dünyada 20. yüzyılda gelişen iletişim ve ulaşım imkânlarının ve artan ticari, siyasi ve toplumsal/kültürel ilişkilerin etkisiyle, 1920'lerde, Milletler Cemiyeti'nin kurulmasına paralel olarak, tüm ulusların katılacağı bir futbol turnuvasının düzenlenmesi fikri doğmuştur. Özellikle bu konuda kafa yoran vizyoner bir Fransız spor yöneticisi olan Jules Rimet (1873-1956), FIFA'nın 3. Başkanı olarak bu konuda ciddi çalışmalar ve girişimlerde bulunmuş; bu nedenle de dünyanın en büyük futbol organizasyonu olan FIFA Dünya Kupası'nın fikir babası olarak kabul edilmektedir. Hatta bu nedenle uzun yıllar boyunca Dünya Kupalarına "Jules Rimet Kupası" adı verilmiştir. 

Jules Rimet

Dünya Kupası, ilk kez 13-30 Temmuz 1930 tarihleri arasında Uruguay'da düzenlenmiştir. Turnuvanın mimarı, o dönemki FIFA Başkanı Jules Rimet'dir. İlk kupaya 13 ülke katılmış ve finalde Arjantin'i 4-2 yenen ev sahibi Uruguay ilk Dünya Kupası şampiyonu olmuştur. Dünya Kupası tarihinin ilk golünü 13 Temmuz 1930'da Meksika'ya karşı Fransız futbolcu Lucien Laurent atmıştır. Günümüze kadar 22 defa düzenlenen organizasyonda şampiyonluk yaşayan devletler şunlardır:

  1. Brezilya: 5 defa (1958, 1962, 1970, 1994, 2002)
  2. Almanya: 4 defa (1954, 1974, 1990, 2014),
  3. İtalya: 4 defa (1934, 1938, 1982, 2006),
  4. Arjantin: 3 defa (1978, 1986, 2022),
  5. Fransa: 2 defa (1998, 2018),
  6. Uruguay: 2 defa (1930, 1950),
  7. İngiltere: 1 defa (1966),
  8. İspanya: 1 defa (2010).

Dünya Kupası tarihi, kuruluşundan günümüze kadar şu dönüm noktalarıyla şekillenmiştir:

Dört Yılda Bir Düzenlenme: Turnuva, ilk yılından itibaren her 4 yılda bir düzenlenmektedir. Ancak İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1942 ve 1946 yıllarındaki turnuvalar iptal edilmiş ve kupa 16 yıllık bir aradan sonra 1950'de yeniden başlamıştır.

En Başarılı Takım: Brezilya, kazandığı 5 şampiyonlukla kupa tarihinin en başarılı ülkesidir.

En Golcü Oyuncu: Turnuva tarihinin tüm zamanların en golcü oyuncusu, 16 golle Alman futbolcu Miroslav Klose'dir.

Teknoloji Dönemi: Video yardımcı hakem (VAR) sistemi, kupanın tarihinde ilk kez 2018 Rusya Dünya Kupası'nda uygulanmaya başlanmıştır.

2026 Format Değişikliği: İçinde bulunduğumuz 2026 FIFA Dünya Kupası, 11 Haziran-19 Temmuz 2026 tarihleri arasında ABD, Meksika ve Kanada ortaklığında düzenlenecektir. Bu turnuvayla birlikte takım sayısı ilk kez 48'e çıkarılmıştır.

Dünya Kupası ve Siyaset

Milyarlarca insanı etkilemesi nedeniyle çok büyük bir organizasyon olan Dünya Kupası, ilginç siyasi olayları da tetiklemektedir. Bu bölümde, bu konuda tespit edilen bazı örnekler paylaşılacaktır.

Dünya Kupası varsa savaş yoktur: Öncelikle, Dünya Kupası elemelerinde yaşanan "Futbol Savaşı" dışında, Dünya Kupası devam ederken geniş çaplı bir savaşın yaşanmaması dikkat çekicidir. Bu, organizasyonun etkisine dair somut bir göstergedir. 

1934 İtalya: İtalyan faşist diktatörü Benito Mussolini, faşist rejiminin propagandasını yapmak ve İtalyan ırkının üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla ülkesinde düzenlenen bu turnuvayı tamamen kontrolü altında yürütmüştür. Bu sayede halkla güçlü bağlar kuran Mussolini, rejimini konsolide etmek ve organizasyonun ardından yayılmacı (irredentist) politikalarına uygun bir ortam sağlamak istemiştir. 

1978 Arjantin: Ülkede hüküm süren askeri cunta (Videla rejimi), stadyumların hemen yakınındaki toplama kamplarında insan hakları ihlalleri yaparken, kupayı rejimin üzerindeki kanlı lekeyi temizlemek için bir halkla ilişkiler malzemesi olarak kullanmıştır. Bu sayede, rejim ömrünü uzatmış ve Arjantin'de demokrasiye ancak 1983 yılında geçilebilmiştir. 

1998 ABD-İran maçı: Diplomatik ilişkileri çok gergin olan iki ülkenin karşı karşıya geldiği bu müsabakada, futbolcuların sahada dostane bir şekilde mücadele etmesi, iki ülke ilişkilerine de olumlu etkide bulunmuştur. 

Rusya 2018: Vladimir Putin yönetimi, Kırım'ın ilhakı sonrası Batı dünyasından gelen izolasyon politikalarını kırmak ve Rusya'nın küresel imajını tazelemek amacıyla turnuvayı bir meşruiyet aracı olarak kullanmıştır. Bu sayede, 2022 Ukrayna işgaline kadar Rusya ve Putin'in uluslararası kamuoyundaki imajı görece iyi olmuştur. 

Katar 2022: Turnuva, "spor yoluyla aklama" (sportswashing) kavramının en çok tartışıldığı organizasyon olmuştur. Katar, işçi hakları ve LGBT+ kısıtlamaları nedeniyle Batı medyasından yoğun eleştiriler alsa da, turnuva sayesinde küresel görünürlüğünü ve diplomatik gücünü zirveye taşımıştır. Turnuvanın başarılı ve huzurlu geçmesi, Katar'ın gücüne ve imajına olumlu yansımış; bu ülkeye yönelik yatırım ve turizm faaliyetleri artmıştır. 

İnfantino ve Trump

Trump ve 2026 Dünya Kupası: ABD, Kanada ve Meksika'nın ortaklığında başlayacak 2026 Dünya Kupası öncesinde, Donald Trump yönetiminin futbolu uluslararası bir reklam ve siyasi propaganda aracı olarak kullanması, insan hakları örgütlerinin sert tepkisini çekmektedir. Trump'ın özellikle Demokrat Partili eyalet yöneticilerine yönelik sert çıkışları, turnuva formatını ve organizasyon mekanizmasını şimdiden iç siyaset malzemesi haline getirmiştir. Ayrıca Ortadoğu'da ateşkes halinde halen devam eden ABD-İran Savaşı nedeniyle, İran milli takımının turnuvaya katılımı konusu da olay olmuştur. Bu konuda başlarda olumsuz tavır alan ABD Başkanı Donald Trump, daha sonra Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) Başkanı Gianni Infantino'nun da çabalarıyla İran Milli Takımı'nın 2026 FIFA Dünya Kupası'na katılımı konusunu çözmüştür.

Sonuç

Sonuç olarak, Dünya Kupası, insanlık tarihinin en başarılı spor organizasyonu olarak var olmaya devam edecektir. Dileğimiz, organizasyonun barışa hizmet etmesi ve halklar üzerinde bir tür uyuşturma vasıtası değil, bir bilinçlenme aracı olarak kullanılmasıdır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ