6 Eylül 2026 Pazar

Almanya'da AFD Depremi

 

Avrupa'nın en önemli devletlerinden ve ekonomilerinden olan Almanya'da, yıllardır yükselişi bir türlü durdurulamayan aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin önüne set çekilmesi konusunda yapılan tüm girişimlere karşın, bu parti, hem merkez sol (SPD) ve merkez sağ (CDU/CSU) siyasetin son yıllarda yeterli olamaması, hem de partinin devlet tarafından sürekli engellenmesinin seçmende yarattığı tepkinin etkisiyle giderek güçleniyor. Öyle ki, ortalama Alman seçmenlerin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Nazi dönemini çağrıştıran bazı söylem ve politika önerileri nedeniyle çok çekindikleri parti, Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimini yüzde 44 düzeyinde rekor bir düzeyde oyla ve açık farkla kazanmayı başardı. Oylarını önceki seçime kıyasla neredeyse ikiye katlayan AfD'nin ardından ikinci olan Başbakan Friedrich Merz'in partisi CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi) ise ancak yüzde 17,7 oy alabildi. Bu başarıya karşın, partinin eyalette iktidara gelip gelemeyeceği henüz kesin değil; zira bu yüksek oy bile partinin tek başına çoğunluk sağlamasına yeterli olmuyor.

AfD'nin seçim performansları incelendiğinde; 2013 federal seçimlerinde yüzde 4,7 oyla barajın hemen altında kalan partinin oy oranını 2017'de yüzde 12,6'ya yükselttiği, 2021'de ise yüzde 10,3'e gerilediği görülmektedir. AfD karşıtı hukuki önlemler ve medyadaki olumsuz söylemlerin etkisiyle o dönemde yükselişi kısmen durdurulmuş gibi gözükmesine karşın, parti, yılmamış ve 2024 eyalet seçimlerinde Thüringen, Saksonya ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde yüzde 30 bandını aşarak sandıktan birinci veya ikinci parti olarak çıkmış ve geleneksel merkez partileri koalisyon krizlerine sürüklemiştir. Buna karşın, parti karşıtı ön yargı ve korkuların ağır basmasıyla, AfD'nin herhangi bir eyalette hükümeti kurması formülüne diğer partiler tarafından izin verilmemiştir. AfD, 2025 federal seçimlerinde de oyunu yüzde 20,8'e yükseltmiş ve Bundestag'da 152 sandalye elde ederek, artık Almanya'nın merkez partilerinden biri haline geldiğini bir kez daha ispatlamıştır. Bundan sonra artık federal iktidar yürüyüşünün başlamasından endişe edilen AfD, nitekim 2026 Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimini de yüzde 44 gibi rekor düzeyde oyla kazanmıştır. Bu trendin sürmesi halinde, SPD ve CDU'nun kötü performans gösterdiği bir düzlemde, sonraki federal seçimlerde AfD'nin iktidara gelmesi artık yüksek olasılıklı bir senaryo haline gelmiştir.

Buna karşın, AfD'ye yönelik hukuki mücadele de sürmektedir. "Militan demokrasi" anlayışı temelinde yürütülen mücadele kapsamında, Almanya anayasası-temel yasanın (Grundgesetz) 21. maddesi uyarınca, partinin anayasal düzeni ortadan kaldırma tehdidi nedeniyle kapatılması halen gündemdedir. Nitekim Berlin merkezli Özgürlük Hakları Derneği'nin (GFF) bir raporuna göre, AfD, kullandığı ırkçı kavramlar ve siyasi rakipleri yıldırma yoluyla anayasayı ihlal etmektedir. Bu nedenle, bu aşamadan sonra partinin kapatılması da gündeme gelebilir. Ancak şurası bir gerçektir ki, Türkiye'nin geçmişte İslamcı ve Kürt kimliği temelinde siyaset yapan partilere karşı geliştirdiği bir anayasal çözüm olan parti kapatma, genelde bu tarz hareketlere en fazla zaman kaybettirmekte, hatta zaman zaman seçmende oluşan mağdur imajı nedeniyle bu tarz partilerin işine bile gelebilmektedir. Tam da bu nedenle, birçok Alman uzman da parti kapatma yöntemine sıcak yaklaşmamaktadır. Örneğin, Alman anayasa uzmanı Prof. Dr. Ulrich Battis ve Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Berlin Eyalet Meclisi üyesi Dr. Ersin Nas gibi isimler de, önceki açıklamalarında, partiyi kapatmak yerine siyaseten mağlup etmek gerektiğini ifade etmişlerdir.

Bu nedenle, daha güvenli ikinci yöntem, partinin Almanya'nın iç istihbarat servisi olan Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) tarafından yakından gözlemlenmesi ve suça ve anayasaya aykırı eylemlere karışan kişilerin cezalandırılarak partinin seçmen nezdinde gözden düşürülmesidir. Nitekim yapılan çalışmalar sonucunda, partinin Thüringen, Saksonya ve Saksonya-Anhalt eyalet teşkilatları, yerel istihbarat birimleri tarafından yasal olarak "kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum" olarak tescil edilmiştir. Bu durum, partinin anayasa karşıtı faaliyetlerinin hukuki olarak belgelenmesini kolaylaştırmaktadır.

Üçüncü bir yöntem, partinin maddi kaynaklarının kesilmesi olabilir. Daha önce aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti'ye (NPD) uygulanan bu yöntemde, partinin hazine yardımı kesilerek siyasi faaliyetlerine engeller çıkarılmakta ve bu şekilde aşırı sağcı yükselişin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. 

Dördüncü bir yöntem ise, kuşkusuz, partiye oy getiren karizmatik liderlerin karıştıkları bireysel suç eylemlerinin araştırılarak onlara el çektirilmesi yolu olabilir. Nitekim partinin eski karizmatik kadın lideri Frauke Petry'e geçmişte bu şekilde yaklaşılmış ve partiden ayrılarak yeni bir parti kurması sağlanmıştır. Keza partinin kurucu lideri Alexander Gauland'e de yakın geçmişte vergi kaçakçılığı nedeniyle bir soruşturma başlatılmış ve siyaseten önü kesilmiştir. Almanya için Alternatif (AfD) partisinin mevcut lideri Alice Weidel hakkında yasa dışı bağış aldığı yönünde geçmişte bir soruşturma yürütülmüş; ancak Weidel'e bir ceza verilmemiştir.

Bu noktada en garantili beşinci yöntem ise, kuşkusuz, akademi, medya, sanat ve kültür yoluyla aşırı sağcı fikirler ve Nazi döneminin olumsuzluklarının sürekli olarak Alman halkına hatırlatılması ve günümüzün demokratik, çağdaş ve gelişmiş Almanya'sının geçmişe kıyasla çok daha başarılı olduğunun vurgulanmasıdır. Ayrıca, merkez sağ ve merkez sol partilerde daha karizmatik ve ideolojik genç liderlerin yetiştirilmesi (ABD'de Cumhuriyetçiler için J.D. Vance, Demokratlar için Zohran Mamdani örneğinde olduğu gibi), liberaller (FDP) ve aşırı solun (Die Linke) desteklenmesi gibi öneriler gündeme alınabilir.

Ancak şurası bir gerçektir ki, günün birinde yeniden Almanya'da aşırı sağcı bir iktidar oluşabilir. Bu durumda, ülkenin 1930'lara dönmemesi adına en garantili yöntem ise, hukuki önlemlerin şimdiden alınması, anayasal ve yasal düzenlemelerin zorlaştırılması, AfD'nin aşırılıklarının ayıplanması vs. şeklinde olmalıdır. Almanya'da demokrasinin düşmesi, kuşkusuz tüm dünya adına bir felaket olabilir. O nedenle, bu konuya salt bir Almanya meselesi olarak bakılmamalı ve tüm Batı medeniyetinin geleceği adına dikkatli olunmalıdır. İyimser bir yorum yapmak gerekirse ise, İtalya'daki Meloni iktidarının korkulduğu kadar sert politikalar izlememesini de örnek göstererek, Almanya'da olası bir AfD veya Fransa'da olası bir RN (Jordan Bardella-Marine Le Pen) iktidarının bir distopya olmama olasılığını tartışmak da meşrudur. Ancak kuşkusuz, Almanya örneğinde bu durum Nazi geçmişi nedeniyle daha da büyük tedirginlik yaratmaktadır.

Bu nedenle, dileğimiz Alman demokrasisinin gerekli önlemleri alması ve aşırı sağa teslim olmamasıdır. Bu noktada diğer devletlerin, özellikle de ABD, Fransa ve diğer Avrupalı devletlerin de Almanya'da Nazi dönemini çağrıştıran bir partiyi desteklemek konusunda dikkatli olmaları gereklidir. Türkiye de, Türk kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Almanya'da aşırı sağcı bir hükümeti desteklemez, desteklememelidir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

ABD'nin Ukrayna'da Çözüm Çabaları Sürüyor

 

Yeniden seçildiği günden beri Rusya'nın saldırısıyla 2022 yılının ilk aylarında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı'nı sonlandırmak adına önemli girişimlerde bulunan 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, bu konuda farklı stratejiler izlemektedir. Trump, ilk olarak Ukrayna üzerindeki baskıyı arttırmış; özellikle Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yi 2025 yılı Şubat ayı sonunda Beyaz Saray'da ağırladığı görüşmede ona yönelik diplomatik teamülleri aşan saldırgan bir üslup kullanarak, Kiev'i barışa engel olan taraf gibi lanse etmiş ve bu şekilde Ukrayna'nın savaşma azmini azaltarak Rusya ile bir tür uzlaşma koşulları sağlamaya çalışmıştır. Ancak bu stratejisinin Avrupalı müttefiklerde kabul görmemesi üzerine soruna zamanla daha farklı yaklaşmaya başlayan Trump, bu defa da özel temsilcisi Steven Witkoff ile damadı ve özel danışmanı Jared Kushner ikilisinin girişimleriyle Moskova'yı çözüm konusunda ikna etmek için diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Trump, bu girişimlerin üzerine 2025 yılı Ağustos ayında Alaska'da Rus lider Vladimir Putin'le de bir araya gelmiş; ancak bu görüşme sonrasında savaşın sonlandırılması adına somut bir gelişme yaşanmamıştır.

Şurası bir gerçektir ki, tamamen ABD iç politikası temelinde düşünen ve hareket eden Başkan Trump'ın konuya bakışı geleneksel Transatlantik güvenlik kalıplarından oldukça farklıdır. Trump, meseleyi Avrupa güvenliğine yönelik bir tehdit veya Rusya'nın güçlenmesine yol açabilecek bir jeopolitik mücadeleden ziyade, ABD'ye yüklü ekonomik külfet çıkaran bir sorunun halledilmesi olarak görmektedir. Bu bağlamda, Ukrayna'ya yapılan mali yardımlar Başkan Trump ve ekibi adına olumsuz bir husustur. Dahası, savaş Demokrat Başkan Joe Biden döneminde çıktığı ve Biden'ın oğlu Hunter Biden'ın Ukrayna ile çok yakın ilişkileri olduğu için, Trump bu konuya oldukça soğuk yaklaşmaktadır. Rus lider Vladimir Putin'i anlaşılabilecek güçlü bir lider olarak gören Trump, Ukrayna'nın NATO'ya üye yapılmaması ve Moskova'nın tahrik edilmemesi durumunda Rusya'dan Avrupa güvenliğine yönelik doğrudan tehditler yaşanabileceği konusunda da oldukça iyimserdir. Trump'ın görüşlerini şekillendiren temel hususlar ise, Rusya'nın demografik ve ekonomik gücünün Sovyetler Birliği dönemine kıyasla oldukça kısıtlı olmasıdır. Üstelik Trump ekibi, daha ciddi bir rakip olarak gördükleri Çin'in dengelenmesi adına da Rusya'nın tamamen karşı cepheye itilmesine karşı durmaktadır. 

Bu bağlamda, Trump ekibi, bu hafta Moskova ve Kiev'e yeni bir çıkarma yaparak savaşın sonlandırılması adına bir teklifte bulunmuştur. Önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşen ABD Başkanı Donald Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner'in yaklaşık 3 saat süren Putin'le bu 6. görüşmelerinde ciddi meselelerin ele alındığı Rus makamlarınca açıklanmıştır. Kremlin, görüşme sonrasında Amerikalı heyetin Kiev'deki temaslarını güvenli bir şekilde yürütebilmesi amacıyla Kiev'e yönelik bombardımanları 3 gün süreyle durdurma talimatı verildiğini ilan etmiştir. Ukrayna lideri Volodimir Zelenski de, bu süreçte Amerikalı elçilerin lojistik güvenliğinin sağlanması için yoğun İHA operasyonları yürüttükleri Rus hava sahasındaki saldırılarını durduracaklarını açıklamıştır.

İkili, bu görüşme sonrasında ise Kiev'e geçerek Ukraynalı lider Zelenski ile görüşmüşlerdir. Witkoff, burada yaptığı açıklamada, Başkan Trump'ın kendilerine savaşın bitirilmesi ve soruna kalıcı çözüm bulunması konusunda kesin talimat verdiğini de açıklamıştır. Witkoff, ayrıca görüşme sonrasında ümitli açıklamalarda bulunmuştur. Öyle ki, Amerikalı diplomatların bu süreçte iki tarafa da savaşın bitirilmesi adına somut bir plan sundukları iddia edilmektedir. Ancak bu planın nasıl şekillendiği ve en önemlisi Kiev veya Moskova adına ne gibi tavizler verilmesini gerektirdiği gibi hususlar henüz bilinmemektedir. Başkan Trump, konuya daha ziyade ekonomik yaklaştığı için, Rus kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı bazı Ukrayna bölgelerinin Rusya kontrolüne bırakılacağı ve bunun karşılığında Ukrayna'nın ABD'nin de dahil olacağı somut güvenlik garantileri alacağı bir formül basında ve kulislerde speküle edilmektedir.

Nitekim daha önce basına sızan Trump'ın 28 maddelik barış planında; a-) Donbass ve Kırım'da toprak tavizleri, b-) ordunun küçültülmesi, c-) Ukrayna'nın NATO'ya üyelik sürecinin durdurulması, ç-) ABD'nin garantörlüğü ve d-) Rusya'ya yönelik ekonomik yaptırımların kademeli olarak kaldırılması gibi hususlar yer almıştır. Bu haliyle, plan, kuşkusuz Rusya adına daha ciddi kazanımlar (toprak elde etmek, Ukrayna Ordusu'nun küçültülmesi ve Kiev'in NATO üyeliğinin engellenmesi gibi) içermektedir. Ancak Ukrayna'nın içerisinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle savaşın sonlandırılması Ukrayna halkı adına da ciddi ve hatta hayati bir kazanım olarak düşünülebilir. Zira ancak silahların susması durumunda Ukrayna'da hayat normale dönecek ve yeniden dış yardım ve yatırımlarla bu ülke gelişmeye başlayabilecektir. Çünkü Avrupalı devletlerin desteğine karşın, Ukrayna'nın uzun süre dayanması kolay değildir. 

ABD açısından da, kuşkusuz, bu, jeopolitik bir kazanıma dönüşebilir. Zira daha önce Azerbaycan-Ermenistan çatışmasından kısaca "Trump Koridoru" olarak bilinen TRIPP (Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası) kazanımıyla çıkan ABD, bu süreçte Ukrayna'yı Avrupa'ya kaptırmadığı gibi, anlaşmayla Avrasya'nın merkezinde çok önemli bir mevzi elde edebilir. Bu süreç, İran karşısında elde edilemeyen galibiyet nedeniyle imajı sarsılan Başkan Trump'a da ara seçimler öncesinde yeniden bir avantaj sağlayabilir. Rusya tarafında ise, barış süreciyle birlikte ekonomik yaptırımların kaldırılması sayesinde halkın içerisine düştüğü ekonomik darboğazdan çıkılması ve yakında yapılacak Duma seçimleri öncesinde Putin'e yönelik desteğin arttırılması gibi somut faydalar akla gelebilir.

Dolayısıyla, zor bir denklem olsa da, herkes adına belirli kazanımların sağlanacağı bir barış süreci Ukrayna'da halen mümkündür. Ancak elbette bu konuda nihai kararı Ukrayna halkı ve liderliği vermelidir; zira topraklarını savunduğu için bir halka karşı çıkmak -kuşkusuz- hakkaniyetli bir tavır değildir.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Eylül 2026 Cumartesi

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG) Yayın Hayatına Başladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) ekibince, Prof. Dr. Ozan Örmeci önderliğinde, AKSAV (Alaaddin Keykubat Siber Akademi Vakfı) bünyesinde ve vakıf Başkanı Hasan Kerem Ünsal'ın destekleriyle kurulan Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) adlı düşünce kuruluşu, UPA ile beraber Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG) adlı yeni akademik dergiyi yayımlamaya başladı. Aşağıda, USSG hakkındaki bilgilere erişebilirsiniz.

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG)

USSG, 2026 yılı Eylül ayında Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) tarafından kurulan hakemli bir akademik e-dergidir. Derginin kurucuları, ESUPA’nın da kurucuları olan Prof. Dr. Ozan Örmeci ve AKSAV Başkanı Hasan Kerem Ünsal’dır. Dergi, Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin 2012’de başlattığı Uluslararası Politika Akademisi (UPA) akademik platformu tarafından da desteklenmektedir.

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG), Sosyal Bilimlerin temel branşları olan Siyaset Bilimi, Kamu Yönetimi, İktisat, İşletme, Uluslararası Ticaret, Lojistik ve Uluslararası İlişkiler gibi disiplinlerle Türkiye’de yeni gelişmeye başlayan Siber Güvenlik, Dijital Teknolojiler, Yapay Zekâ ve Otomasyon Çalışmaları gibi alanları harmanlayarak, Türkiye’nin “Siber Vatan” doktrini doğrultusunda ve T.C. Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Siber Güvenlik Başkanlığı önderliğinde 21. yüzyılda atacağı adımlara akademik açıdan öncülük etmek için oluşturulmuştur. Bu nedenle, derginin yayınları devlet kurumlarına da iletilecek ve Türkiye’nin teknoloji politikasına katkı sağlanması amaçlanacaktır. Bunun yanında, dergi, hiçbir siyasi ve ideolojik motivasyon ya da husumet içermeden, Türkiye’nin tüm kesimlerinden ve diğer tüm devletlerden Türkiye’ye hasmane duygular beslemeyen tüm araştırmacı ve akademisyenlere açık bir yayın organı olacaktır.

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG), yılda iki defa (Haziran ve Aralık aylarında) yayımlanacaktır. Derginin yayın dilleri Türkçe ve İngilizce olarak belirlenmiştir. Dergi hakkındaki tüm bilgilere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

USSG

Macron'un Londra Çıkarması ve Paris-Londra Hattında Esen Sıcak Rüzgarlar

 



Günümüzde Avrupa Birliği (AB) çatısı altında barış içerisinde ortak bir gelecek kurma hedefine kenetlenmelerine karşın, Avrupalı devletlerin tarihleri, birbirlerine yönelik savaşlar, tehditler ve husumetlerle dolu oldukça çatışmalı ve kanlı bir süreçtir. Bu bağlamda, Brexit süreciyle AB'den ayrılan, ancak Brüksel ve üye devletlerle ilişkilerini iyi seviyede sürdüren Birleşik Krallık ile AB'nin siyasi lideri konumundaki Fransa arasındaki ilişkiler daha da ilginçtir. Öyle ki, Paris ile Londra arasındaki ilişki, bir tür sevgi-nefret ilişkisine (love and hate relationship) benzetilebilir. Karşılıklı olarak birbirinin diline, kültürüne, mutfağına ve yaşam tarzına duyulan ilgi ve hayranlığın yanında, tarihsel rekabetle şekillenen ciddi bir rekabet ve husumet algısı da güçlüdür. Bu ambivalans, bir ölçüde haklı ve doğaldır; zira uzun yıllar dünya hâkimiyeti için rekabet eden bu iki eski emperyal güç, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş gibi ciddi jeopolitik süreçlerde daima müttefik olmuşlardır. Bu ikili ruh hali, örneğin Brexit sürecinde ciddi rakiplerinden İngiltere'yi AB dışında bırakan Fransa'da ciddi bir memnuniyet uyandırırken, İngiltere'nin özel ilişkilere sahip olduğu ABD ile yakınlaşması ve kıta Avrupası'nın istikrarına yardımcı olmaması durumunda ciddi bir telaşa da neden olabilmektedir. Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçtiğimiz gün gerçekleştirdiği iki günlük Londra ziyareti oldukça önemli ve semboliktir. Bu yazıda, bu ziyaretin detayları özetlenecektir.

Kral III. Charles ile Macron (2021)

Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un İngiltere ziyareti, hem siyasi, hem de kültürel bazı hedeflerle temellendirilmiştir. 2 Eylül Çarşamba günü başlayan ziyaret, Macron'un Birleşik Krallık monarkı Kral III. Charles ile görüşerek, Orta Çağ’a ait ünlü Bayeux Halısı'nın (Bayeux İşlemesi) 900 yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez İngiltere’ye getirilmesi vesilesiyle British Museum'da özel bir sergi açılması vesilesiyle olmuştur. 10 Eylül'de halka açılacak serginin özel ön gösterimi için bir araya gelen iki Devlet Başkanı, Orta Çağ'ın en önemli eseri kabul edilen ve 1066 yılındaki Hastings Muharebesi ile sonuçlanan Normanlar'ın İngiltere'yi fethini konu alan bu esere ve genel olarak birbirlerinin geçmiş ve kültürlerine duydukları saygıyı bu şekilde bir kez daha göstermişlerdir. Yaklaşık 1000 yıl sonra İngiltere'ye getirilen ve normalde Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Bayeux şehrinde bulunan Musée de la Tapisserie de Bayeux'de sergilenen eser nedeniyle Paris'in yaptığı jesti karşılıksız bırakmayan Londra da, Sutton Hoo hazineleri ve Lewis satranç taşlarını sergilenmesi için Fransa'ya göndermiştir. Kral Charles da, bu vesileyle yaptığı konuşmada iki devletin yakınlığının en iyi göstergesi olan bu süreci övmüş ve Fransa ile ilişkilerin iyi seviyede olduğunu vurgulamıştır.

Bayeux İşlemesi (Halısı)

Macron, bu görüşmenin ardından, 3 Eylül Perşembe günü ise Birleşik Krallık'ın yeni Başbakanı Andy Burnham ile Downing Sokağı 10 numaradaki Başbakanlık konutunda görüşmüş ve bunu yapan ilk yabancı lider olmuştur. Macron, Burnham görüşmesi, hem dış politikada henüz pek deneyimli olan yeni İngiliz Başbakan'ın koltuğuna alışması, hem de kritik bazı konuların görüşülmesi anlamında önemlidir. Nitekim önemli haber kuruluşlarının analizlerine göre, görüşmede, Manş Denizi'nde yaşanan düzensiz göç hadiseleri, Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin farklı boyutlarıyla geliştirilmesi ve Ukrayna ve İran'da devam eden çatışmalar gibi konular ele alınmıştır. Görüşmeden somut olarak Manş Denizi'ndeki düzensiz göç olaylarını önlemek adına Fransa'nın kuzey kıyılarında 45 ek polis memurunun görevlendirilmesi gibi somut bir kazanım elde edilmiştir. Ek olarak, iki lider, İngiliz teknolojisini kullanarak Ukrayna'da SCALP uzun menzilli füzeleri için bir montaj hattı kurulması yönündeki sonraki adımları ele almışlardır.

Andy Burnham ile Emmanuel Macron Downing Sokağı 10 numarada

Bu bağlamda, Paris ile Londra'nın bu tarz kritik konularda son dönemlerde benzer tepkiler vermeleri ve ABD'den ziyade birbirlerine yakın olmaları dikkat çekicidir. Öyle ki, ABD'deki Donald Trump yönetimi Ukrayna'ya verilen desteği azaltarak Rusya'nın lehine olabilecek hızlı bir barışı tercih ederken, Fransa, Birleşik Krallık ve neredeyse tüm diğer Avrupa devletleri Ukrayna'nın savaşta üstün geleceği ana kadar Kiev'e verilen desteğin arttırılarak sürdürülmesinden yanadır. Keza İran konusunda da, ABD, İsrail etkisiyle daha şahin bir görüntü çizer ve rejim değişikliği temelli bir politika takip ederken, İngiltere ve Fransa için savaşın bir an önce sonlandırılması ve küresel ekonominin düzlüğe çıkarılması daha acil bir ihtiyaçtır. Bu bağlamda, daha ekonomi odaklı bu iki devlet için NATO ve kollektif Batı'nın temel hasmı Rusya iken, ABD'de küresel liderlik bağlamında daha ciddi bir rakip olarak görülen Çin'in dengelenmesi stratejisi Rusya'nın yarattığı risklere kıyasla daha ön plandadır.

Sonuç olarak, AB'den ayrılmasına karşın Londra-Paris hattında ilişkilerde bir gerilim olmadığının görüldüğü bu ziyaret, daha ziyade kültürel boyutuyla (Baeyux İşlemesi) dikkat çekse de, tarihsel düşmanlıkların çok geride kaldığı ve Birleşik Krallık-Fransa ve Birleşik Krallık-Avrupa ilişkilerinde iş birliklerinin artacağı ve yoğunlaşacağı yeni bir dönemin başladığının anlaşılması adına önemli ve semboliktir. 


Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

4 Eylül 2026 Cuma

Dr. Nikolaos Stelgias Mülakatı: Kıbrıs'ta Hareketli Günler ve Olaylar

 

Dr. Nikolaos (Nikos) Stelgias (Stelya), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki siyasi partileri 1918-1938 döneminde merceği altına aldığı doktora çalışmasını Yunanistan’daki Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünde 2011 yılında tamamlayan Stelya, 2012-2023 döneminde İngilizce, Helence, Türkçe ve İngilizce olmak üzere birçok akademik makale ve kitaba imza attı. Stelya, şimdilerde bilimsel uğraşlarının yanı sıra Kıbrıs Haber Ajansı‘nda ve The Levant Files internet sitesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürüyor. Akademik alanda ise Stelya’nın yeni dönemde Yunanistan Komünist Partisi’nin tarihine odaklanan bir Türkçe kitap çalışması ve Türkiye-İran ilişkilerinin güncel gelişimini incelediği bir çalışması devam ediyor.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 4 Eylül 2026 tarihinde, Dr. Stelgias ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde geçtiğimiz gün yaşanan feribot kazası, yaklaşan KKTC yerel ve genel seçimleri, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ziyaretiyle yeniden gündeme oturan Kıbrıs müzakereleri ve Türk-Yunan ilişkileri hakkında bir mülakat yaptı.