14 Mayıs 2026 Perşembe

Trump-Şi Görüşmesinden Çıkan Mesajlar

 

ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu'daki kriz durumu hâlen sürerken gerçekleştirdiği Çin ziyareti, tüm dünyada gözlerin bir anda küresel ekonominin motoru durumundaki bu iki aktörün güçlü liderlerine çevrilmesine neden oldu. Halen devam eden ziyaretteki görüşmelerin içeriği ve uzlaşılan hususlar üzerinde yorum yapmak için henüz erken olsa da, iki liderin ziyaret öncesi ve sırasında verdikleri mesajları yorumlamak, müzakerelerin içeriğine dair bize fikir verebilir.

ABD Başkanı Donald Trump'ın dün başlattığı ve iki gün (14-15 Mayıs 2026) sürecek Çin ziyareti, hem İran Savaşı'nı durdurma noktasında İran üzerinde etkili olabilecek Çin'in reaksiyonlarını görmek, hem son yıllarda artan jeopolitik rekabet nedeniyle gerilen ABD-Çin ilişkilerindeki seyri saptamak, hem de küresel ekonominin gidişatını anlamak adına çok önemli bir diplomatik etkinlik olmaktadır. Ziyaret öncesi kaleme aldığım analizimde vurguladığım gibi, gündemde İran Savaşı, ikili siyasi ve ekonomik ilişkiler, Tayvan Sorunu ve Çin'in nükleer kapasitesindeki hızlı artış gibi hususların yer alması beklenmektedir. Bu başlıklara dair yapılan/yapılacak görüşmeler sonucunda somut bir değişim-dönüşüm yaşanırsa, bunlar ilerleyen analizlerimizde açıklanacaktır. Ancak şu an için, iki kudretli liderin beden dilleri, birbirlerine yaklaşımları ve söylemleri üzerinden bir değerlendirme yapmak daha doğru olur.

İlk önemli husus, Çin tarafının ABD yanlısı kategoride değerlendirilemeyecek bir devlet olmasına karşın, ABD Başkanı Donald Trump'a büyük saygı göstermesi ve onun onuruna görkemli bir karşılama töreni hazırlaması olmuştur. Her ne kadar Çin'in diplomatik teamüller ve protokol konusundaki titizliği her devlete karşı uygulanan standart bir yaklaşım olsa da, bu defa törenin kapsamı ve içeriği dikkat çekici şekilde yüksek profilli olmuştur. Bu, kuşkusuz, Pekin'in Washington'la ilişkileri krize sokmamak konusundaki özenini ve iyi niyetini gösteren bir diplomatik jesttir. Ziyaretin 8,5 yıllık uzunca bir aradan sonra yapılması ve önceki ABD Başkanı Joe Biden'ın Çin'i hiç ziyaret etmemesi de kuşkusuz Çinlilerin bu ziyarete tarihi bir önem atfederek iyi hazırlanmalarında etkili olmuş olabilir.

ABD tarafı da bu jest karşısında altta kalmamış ve Başkan Trump, gazeteciler önünde yaptığı konuşmada Çin Devlet Başkanı Şi Cinping hakkında inanılmaz derecede olumlu ve övgü dolu ifadeler kullanmıştır. 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, kamuoyuna açık yaptığı kısa konuşmada öncelikle Şi'ye teşekkür etmiş, daha sonra da birbirlerini uzun süredir tanıdıklarını anımsatarak çok iyi anlaştıklarını ve Şi ile arkadaş olmaktan "onur duyduğunu" söylemiştir. Zaman zaman sorunları olsa bile aralarındaki doğrudan diplomasiyle bunları kısa sürede aşabildiklerini söyleyen Trump, Şi'nin büyük bir lider olduğunu ve Pekin'le ilişkilerinin fantastik olduğunu belirtmiştir. Bu, kuşkusuz, ilk Başkanlığı döneminde Çin'in Wuhan şehrinde ilk kez ortaya çıkan koronavirüs (COVID-19) krizi nedeniyle Çin'i suçlayan konuşmalar (Çin virüsü) yapan Trump'ın önceki üslubundan oldukça farklıdır. Yani Trump, Çin'le rekabetlerini daha düzeyli bir şekilde yönetmek konusunda artık daha özenli davranmaktadır. Bu da, Avrupa ve Birleşik Krallık ile Ukrayna'ya destek konusunda en başından beri zıtlaşan Başkan Trump'ın, bilhassa Britanya monarkı Kral III. Charles'ın başarılı geçen Washington DC ziyareti sonrasında belki de Rusya'ya daha fazla taviz vermeme konusunda bir karar aldığını ve bu noktada Moskova ile yürütülecek mücadele öncesinde Pekin'le ilişkilerde güven tazelediğini düşündürmektedir. Ancak elbette bu konudaki somut gelişmeler iddialarımızın doğruluğunu zaman içerisinde gösterecek ve test edecektir.

Kaynak: NTV

Başkan Trump'ın yüksek gümrük tarifelerini iptal eden Yüce Mahkeme kararı sonrasında ikili ekonomik ilişkilere daha büyük önem atfetmeye başladığı da düşünülebilir. Zira Trump, bu ziyaretinde kendisine eşlik etmesi için en büyük Amerikan şirketlerinin CEO'larını (üst düzey yöneticilerini) seçmiş ve Pekin'e ekonomik ilişkileri geliştirme konusunda net bir mesaj vermiştir. Nitekim aralarında Tesla'nın patronu Elon Musk, Apple CEO'su Tim Cook ve Nvidia'nın kurucusu Jensen Huang'ın da bulunduğu 17 dev Amerikan şirketinin temsilcilerinin yer alması, Çin tarafında da pozitif bir mesaj olarak değerlendirilmiştir.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise, basına açık bölümde yaptığı değerlendirme konuşmasında, iki devletin birbirlerini hasım değil, partner olarak görmeleri gerektiğini vurgulayarak, "Thucydides Tuzağı" ifadesiyle ilişkilerdeki çatışmacı üsluba destek vermediğini açıkça göstermiştir. Şi, küresel ekonomi ve siyasette istikrar vurgusu da yaparak, dünyanın bu iki büyük devlete ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Bunlar, Pekin tarafının da ilişkileri çatışmacı bir temelde kurgulamak istemediğini düşündürmektedir. Ancak ziyaretin başlamasına saatler kala Çin Devlet Başkanı'nın Tayvan konusunun dikkatle ele alınmazsa iki devletin ilişkilerinde çok tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini söylemesi de gözlerden kaçmamıştır. Bu, Pekin için kırmızı çizginin Tayvan olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.

30 yıldır ABD-Çin ilişkilerini çalışan CNN Pekin büro şefi Steven Jiang, gençliğinde ilişkileri yönlendiren temel konuların "3T" olarak formüle edildiğini ve bunların Tiananmen Meydanı Olayları, Tibet Sorunu ve Tayvan şeklinde sıralandığını, şimdilerde ise Tayvan konusuna 3 yeni T'nin eklendiğini, bunların da Tarifeler, Teknolojik rekabet ve Tahran (İran) olduğunu söylemiştir. Tibet Sorunu ve Tayvan ise şimdilerde artık arka sıralara kayan sorunlar hâline gelmiştir. 

BBC'den Laura Bicker ise Jiang'ın "4T" formülünü Tahran, Ticaret, Teknoloji ve Tahran şeklinde benzer şekilde yorumlayarak, bu konuların ABD ile Çin delegasyonlarının masalarında ele alınacağını belirtmiştir. Trump'ın Tahran'ın ateşkes ve barış için masaya çekilmesi konusunda Pekin'den destek isteyeceğini düşünen Bicker, ayrıca Başkan Trump'ın Çinlilerin ABD'den daha fazla ithalat yapması konusunda Şi'ye baskı yapmasını da öngörmektedir. Bicker'a göre, Çin tarafı ise, bunun karşılığında ABD'nin kritik teknolojilerine Çin'in erişimine kapı aralanmasını talep edecektir. Keza Tayvan konusunda da çetin bir pazarlık olacak; Çin, ABD'den Tayvan'a silah satışlarını durdurmasını isteyecektir. Ancak bu konuda kesin bir uzlaşı veya çözüme ulaşılması gerçekçi değildir.

Yine BBC'den Sarah Smith ise, dünyanın en güçlü iki ekonomisine yön veren iki liderin aslında birbirlerine benzeyen yönleri olduğunu ve her ikisinin de kendilerini büyük kararlar alan emperyal tipte kudretli yöneticiler olarak gördüklerini iddia etmiştir. Ancak Smith'e göre Trump dürtüsel ve hızlı değişebilen bir kişiyken, Şi Cinping çok daha gizemli ve çözülmesi zor bir kişiliğe sahiptir. Smith'e göre bu görüşmede eli daha güçlü olacak kişi ise Şi Cinping'dir; zira Trump'ın geçtiğimiz yıl denediği sertlik politikalarının Çin üzerinde ABD lehine bir sonuç üretmediğini ve Pekin'in kritik mineraller kozunu kullanarak Trump'ı tarifeler ve ticaret savaşı konusunda geri adım atmaya zorladığını kaydetmiştir. Ayrıca Trump'ın dünyada ve ABD'de fazla destek görmeyen İran Savaşı hamlesi de müzakere masasında elini zayıflatmaktadır. Üstelik, ABD tarafı, İran'la uzlaşmak noktasında da Çin'in destek ve yönlendirmesine ihtiyaç duymaktadır. 

Bugün gerçekleşen Cennet Tapınağı ziyareti sırasında da, Başkan Trump, Çin'le ilgili pozitif mesajlar vermeye devam etmiştir. "Çin'in çok güzel bir ülke olduğunu" söyleyen Trump, bu şekilde önceki döneminde yaşanılan olumsuz hatıraları unutturmaya çalışmaktadır. 

Tüm bu gelişmeler ve üslup, içerideki pazarlıkların nasıl neticelendiği henüz bilinmemesine karşın, demin de söylediğim üzere ABD'nin Çin'le ilişkilerini düzeltmek istediğini ve yeni dönemde İran Savaşı'nı yara almadan noktalayarak Rusya-Ukrayna Savaşı'na odaklanacağını düşündürmektedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

12 Mayıs 2026 Salı

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Trump-Şi Görüşmesini Tvnet'te Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mayıs 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan "19. Saat Ana Haber" programında Cüneyt Özdemir’in konuğu olarak Başkan Trump'ın Çin ziyaretini ve ABD-Çin ilişkilerindeki güncel gelişmeleri yorumladı.

Başkan Trump'ın Çin Ziyaretinde Gündemde Neler Olacak?

İlk Başkanlığı döneminde Kasım 2017’de Çin’i ilk kez ABD Başkanı olarak ziyaret eden Donald Trump, Ortadoğu'daki gerginliklerin sürdüğü 2026 Mayıs’ında toplamda ikinci kez, ikinci Başkanlık döneminde ise ilk kez Çin’i ziyaret ediyor. Ziyaret, 13-15 Mayıs 2026 tarihlerinde gerçekleşecek. İki lider, hatırlanacak olursa, son olarak 2025 yılı Ekim ayı sonunda Güney Kore’nin Busan kentinde görüşmüşlerdi. Bu ziyaret aslında Nisan ayı başında yapılacaktı, ancak İran Savaşı nedeniyle Mayıs ortasına ertelendi.

13-15 Mayıs tarihlerinde üç gün sürecek ziyaretin açıklanan programında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’le ikili görüşmenin yanı sıra Başkan Trump onuruna düzenlenecek resmi yemek ve Pekin’de Cennet Tapınağı’na yapılacak önemli ve sembolik bir gezi yer alıyor. 15. yüzyılda Ming Hanedanı döneminden kalan bu önemli kültür abidesine yapılacak ziyaret, buranın tarihte Çin İmparatorlarının iyi hasat duası için ziyaret ettikleri kutsal bir yer olduğu düşünülünce, Başkan Trump’ın İran Savaşı’na bağlı olarak yaşanan küresel ekonomik krize dair farkındalığını ve medyatik olma çabasını ortaya koyuyor.

Dünyanın en büyük iki ekonomisi ve en güçlü iki devleti arasındaki bu diplomasi, ABD’nin yakın geçmişte ilan ettiği birçok resmi belgesinde en önemli rakibinin Çin olduğunu açıkça belirttiği de düşünülürse, ilişkileri belli bir format ve düzende tutmak adına önemli bir girişim ve temas olarak değerlendirilebilir. Ancak Amerikalı akademisyen Graham Allison'ın yıllar önce vurguladığı "Thucydides Tuzağı" riski de hâlâ var.

Ziyaretin gündemindeki konular ise bence şunlar olacaktır:

1-) İran Savaşı: Hem küresel ekonomiyi olumsuz etkilemesi, hem de Çin’le iyi ilişkileri olan İran’da karışıklığa neden olması nedeniyle Pekin’in tepkisini çeken 2026 İran Savaşı’nda erişilen ateşkes durumu ve devam eden müzakere süreci, bu ziyaretle birlikte yeni bir aşamaya evirilebilir. Çin, Tahran’la doğrudan temastaki ve Pakistan’la birlikte arabulucu kimliği öne çıkan önemli bir diplomatik güç olarak, Başkan Trump’a müzakerelerde müspet netice alması adına yardımcı olabilecek bazı somut önerilerde bulunabilir. Zira her ne kadar savaşın devamının ABD’nin güç ve destek kaybı anlamına geldiği ve Çin’in lehine olduğu düşünülse de, ekonomik olarak güçlenen ve enerji ihtiyacının önemli bölümünü Ortadoğu ülkelerinden ve Hürmüz Körfezi üzerinden karşılayan Pekin için bu durum sürdürülebilir değildir. Nitekim ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, daha önce Çin’le İran’a silah göndermemeleri konusunda anlaştıklarını açıklamıştı. Çin, temkinli ve iyi yönetilen bir devlet olarak her ne kadar birkaç aylık stoklarını halen kullanıyor ve enerji alımlarını çeşitlendirmek adına farklı girişimlerde bulunuyor olsa da, Panama Kanalı’ndan sonra Hürmüz Boğazı ve Malakka Boğazı gibi farklı su yollarının ABD tarafından kontrol altına alınmasından jeopolitik olarak çok olumsuz etkilenebilir. Bu yüzden, Pekin, krizin yatıştırılması ve ticaretin başlaması yönünde fikirler önerecektir. Bu öneriler; Hürmüz Boğazı’nın geçişe açılması, İran’ın nükleer programını uzun bir süre durdurması ve zenginleştirilmiş uranyum stoğunu ülke dışına çıkarması temelinde olabilir. Tahran ise, bunun karşılığında ekonomik yaptırımlardan kurtulabilecek, bloke edilen paralarına erişebilecek ve bir daha kendisine saldırılmaması adına uluslararası kamuoyu önünde çeşitli garantiler alabilecektir.

2-) Ticaret Savaşı: Başkan Trump’ın Çin'le ekonomik rekabet nedeniyle başlattığı ticaret savaşları sonucunda, Başkan Trump ve ekibi başlarda Çin ürünlerine karşı çok yüksek vergi oranlarını yürürlüğe sokmaya çalışsa da, şimdilerde Çin mallarına uygulanan gümrük vergisi Anayasa Mahkemesi (Yüce Mahkeme) kararı sonrasında ancak yüzde 10 düzeyinde tutulmaktadır. Bu, Başkan Trump’ın istediği ticaret savaşı düzeni riskini bertaraf etse de, kuşkusuz ideal bir serbest ticaret düzeni değildir. Çin tarafı, Çin’in üstün olduğu alanlarda Amerikan pazarına daha yoğun girmek ve ilişkileri ekonomik açıdan güçlendirmek isteyecektir. ABD ise, Çin’in devlet destekli şirketlerinin piyasa düzenini bozduğunu iddia ederek, onların Amerikan ve Batılı ülkelerin piyasalarına girişini zorlaştırmaya çalışmaktadır. Trump’a bu ziyaretinde Nvidia, Apple, Exxon, Boeing gibi önemli bazı şirketlerin CEO’ları da eşlik ediyor. Bu yönüyle anlaşıldığı kadarıyla ziyarette ciddi bir ticari gündemin yaşanması ve ABD Başkanı’nın Pekin'den bazı taleplerinin olması beklenmektedir. Ancak Çin’in günümüzde 120’den fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı haline geldiği düşünülürse, ABD’nin Çin’in bu konudaki gücünü kısmen sınırlamak dışında pek bir etkisi olmayabilir.

3-) Tayvan Konusu: ABD’nin "tek Çin ilkesi"ne rağmen desteğini sürdürdüğü Tayvan konusunda, son yıllarda Çin de daha agresif davranmakta ve Tayvan’ın etrafında askeri tatbikatlar düzenlemektedir. Bu rekabete son aylarda Japonya da katılmış ve Başbakan Takaichi Sanae, Tayvan’ı olası bir Çin saldırısına karşı koruyacaklarını ifade etmiş, bu sözler de ciddi bir diplomatik krize neden olmuştur. Çinliler için Tayvan Çin’e bağlı bir topraktır ve eninde sonunda Çin ana karasına bağlanacaktır. Bu konuda Çinli şahinler askeri müdahale ve abluka gibi yöntemleri önerirken, daha ılımlılar ekonomik entegrasyonu savunmaktadır. Ancak amaç aynıdır. Son dönemde Çin’in Tayvan'da ana muhalefet partisi durumundaki KMT (Kuomintang) partisinden yetkililerle yakın ilişkiler kurması da dikkat çekmektedir. Aslında büyük güç siyasetine inanan Trump ekibi, Çin’e Batı yarımkürede ve İran’da ABD üstünlüğünü kabul etmesi karşılığında Tayvan konusunda yeşil ışık yakmayı düşünebilirdi. Ancak Tayvan konusunda taviz vermeye hem Japonya’nın kesin muhalefeti, hem de mikroçip üretimi konusunda Tayvan’ın stratejik konumu nedeniyle böyle bir gelişme olması pek mümkün gözükmemektedir. Nitekim ABD daha birkaç ay önce Tayvan’la rekor düzeyde (yaklaşık 11 milyar dolar) önemli bir silah anlaşması imzalamıştır. Bu nedenle, Trump, statükonun devamı konusunda uzlaşı sağlamaya çalışacaktır.

4-) Çin’in Nükleer Kapasitesi: Çin, son 5 yılda nükleer başlıklarının sayısını ikiye katlayarak 300’den 600’e çıkardı. ÇKP'nin yetkili birimlerince 2030’a kadar 1.000 nükleer başlığa erişilmesi planlanıyor ve bu başlıklar hava, kara ve deniz unsurlarından kullanılabilecek şekilde geliştiriliyor. Bu durum ise kuşkusuz dünyanın jandarması olmaya alışmış ABD’nin dikkatini ve tepkisini çekiyor. Ancak bu konuda milli egemenliğine çok özen gösteren Çin yönetiminin tartışmaya dahi yanaşmayacağı düşünülüyor.

Sonuç olarak, Başkan Trump'ın Pekin ziyareti, geçmişteki Nixon-Kissinger ziyaretleri gibi büyük bir dönüşüm vaat etmese de, kuşkusuz ilişkilerdeki kopuş riskini de bertaraf edebilecek önemli bir diplomatik faaliyet olacak ve yakından takip edilecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Kıbrıslı Rumlar Sandık Başına Gidiyor

 

Giriş

Türkiye'nin Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi adıyla kabul ettiği, ancak adadaki Kıbrıslı Türklerin siyasal iradesi görmezden gelinerek Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Birleşmiş Milletler'e ve Avrupa Birliği'ne üye olan Kıbrıslı Rumlar, 24 Mayıs 2026 tarihinde ülkedeki Temsilciler Meclisi'nin (Vouli Antiprosopon) 80 üyesinden 56'sının belirleneceği parlamento seçimleri için sandık başına gidecekler. Bu yazıda, 2026 Kıbrıs parlamenter seçimleri analiz edilecektir.

Kıbrıs Cumhuriyeti Siyasal Sistemi

Avrupa kıtasında Başkanlık sistemiyle yönetilen tek devlet olan Güney Kıbrıs, hükümet ve devletin başı olarak görev yapan ve her 5 yılda bir yapılan demokratik seçimlerle belirlenen bir Devlet Başkanı/Cumhurbaşkanı tarafından yönetilmektedir. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Devlet Başkanı olan Başpsikopos III. Makarios, 1960-1977 döneminde görev yapmış; ancak 3 garantör devletten biri olan (Yunanistan ve Birleşik Krallık'la birlikte) Türkiye'nin de oluruyla oluşturulan bu adı konmamış "federal" sistemde, Kıbrıslı Türklerin 1964 yılından itibaren parlamentodan çekilmeleri ve 1974'te Kıbrıslı Türklerin katledilmesini önlemek adına Türkiye'nin adaya müdahale edilmesiyle rejim fiilen çökmüştür. Bu dönemde Kıbrıslı Türkler adına Fazıl Küçük'ün Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görev yaptığını da hatırlatmak gerekir.

Makarios'un ardından 1977-1988 döneminde Spyros Kyprianou, bölünmüş Kıbrıs'ın ikinci Devlet Başkanı olurken, onu 1988-1993 döneminde görev yapan Giorgos Vassiliou izlemiştir. Glafcos Clerides, 1993-2003 döneminde Kıbrıs'ın dördüncü Devlet Başkanı olarak görev yaparken, kritik Annan Planı döneminde görev yapan (2003-2008) aşırı milliyetçi Tassos Papadopoulos, Kıbrıs'ın bu plan doğrultusunda AB içerisinde bütünleşmiş bir devlet olarak federal birleşimine engel olarak tarihe geçen beşinci Devlet Başkanı olmuştur. Papadopoulos dönemini, Kıbrıslı Türklere ve müzakere sürecine çok ılımlı yaklaşan Demetris Christofias'ın dönemi izlemiş (2008-2013) ve solcu Christofias, Güney Kıbrıs'ın altıncı Devlet Başkanı olarak bir dönem görev yapmıştır. Yakın dönemde ise, Crans-Montana Zirvesi (2017) ile doruk noktasına ulaşan Kıbrıs müzakerelerinde yeniden canlanma ve ilerleme sürecinde iktidarda olan Nicos Anastasiades (2013-2023), yedinci Kıbrıs Devlet Başkanı olarak nam salmıştır. Anastasiades'in ardından ise, onun ekibinden gelen sekizinci ve mevcut Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis Kıbrıs'ın liderliğine seçilmiştir.

Bunun yanında, 1960 yılından beri Kıbrıs Cumhuriyeti'nde düzenli olarak parlamento seçimleri yapılmakta ve yasama meclisi oluşturularak ülkenin ihtiyaç duyduğu yasalar çıkarılmaktadır. 80 sandalyeli bu mecliste (Vouli Antiprosopon), 24 kişilik milletvekilliği kontenjanı (yaklaşık yüzde 30 oranında) Kıbrıslı Türklere ayrılmıştır. Ancak 1964'ten beri, Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumların faşizan uygulamalarını protesto etmek amacıyla meclisten çekilmişlerdir. Bu 24 kişilik kontenjan, Rumlar tarafından doldurulmamış ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne dönebilmesi için bilinçli olarak boş bırakılmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki, önceden milletvekili sayısı 50 ile sınırlıydı ve bu 50 kişilik kontenjanın 15'i Kıbrıslı Türkler tarafından kullanılıyordu. Fakat 1980'lerde meclisin kontenjanı 80'e, Kıbrıslı Türklerin sandalye sayısı da 24'e yükseltildi.

Bunların yanı sıra, Kıbrıslı Rumlara ayrılan 56 milletvekilliği 6 seçim bölgesine paylaştırılmış; bunların 19'u başkent Lefkoşa'dan, 12'si Limasol'dan, 11'i Gazimağusa/Famagusta'dan, 6'sı Larnaka'dan, 5'i Baf/Pafos'tan ve 3'ü Girne/Kyrenia'dan seçilmektedir. Milletvekili adayı olmak için gereken şartlar ise şunlardır:

(a) 21 yaşına erişmiş olmak,

(b) Dürüstlük dışı veya ahlaki düşkünlük suçundan mahkum edilmemiş veya yetkili bir mahkeme tarafından verilen bir karar uyarınca herhangi bir seçim suçu nedeniyle seçilme hakkından mahrum bırakılmamış olmak,

(c) Milletvekili olarak görevlerini yerine getirmesini engelleyen herhangi bir akıl hastalığından muzdarip olmamak. 

Ülkedeki ana akım siyasi partileri saymak gerekirse ise; merkez sağdaki DISY, merkez-merkez sağ çizgisindeki DIKO, aşırı sol çizgideki AKEL, sosyal demokrat EDEK ve aşırı sağ çizgideki ELAM'dır. 2021 yılındaki önceki parlamento seçimleri sonucunda oluşturulan mecliste; DISY 17 milletvekilliği ile ilk sırada yer almış, onu 15 sandalye ile AKEL ve 9 sandalye ile DIKO takip etmiştir. Aşırı sağ ELAM ise yalnızca 3 milletvekilliğiyle yetinmiştir. 

Ancak ülkede AB üyeliğiyle birlikte ciddi değişim ve dönüşümler yaşanmakta; eski tip Rusya yanlısı aşırı sol akım ve partiler güç kaybederken, Batıcı sağ, aşırı sağ ve merkez hareketleriyle birlikte yeni popülist adaylar ve platformlar güçlenmektedir. Bu nedenle, birçok gözlemciye göre 2026 parlamento seçimlerinde ana akım siyasi partilerde ciddi bir oy kaybı yaşanabilir. Özellikle bu seçimler öncesinde, aşırı sağcı ve Kıbrıslı Türklerin çekindiği ELAM'ın ve bazı yeni partilerin çıkış yapmaları yönünde bir kamuoyu algısının oluşturulduğu da gözden kaçmamıştır. 

2026 Parlamento Seçimleri

Seçimlere herşeye karşın favori olarak giren parti, Clerides, Anastasiades ve şimdilerde Hristodulidis gibi önemli merkez sağ liderler çıkarmayı başarmış DISY partisidir. Güncel bazı anketlerde; liderliğini genç kadın bir siyasetçi olan Annita Demetriou'nun üstlendiği DISY'nin oy oranı yüzde 19 ila 22 arasında değişmektedir. Kıbrıs'taki ana akım partilerden olan Stefanos Stefanou liderliğindeki aşırı sol AKEL ise, aynı anketlerde yüzde 17-21 aralığında gözükerek, yine birinciliği zorlayabilecek köklü ve güçlü bir siyasal oluşum olarak dikkat çekmektedir. Babasının izinden giden ama daha merkezde olan Nikolas Papadopoulos liderliğindeki DIKO ise bu defa yüzde 7-9 oy oranında kalarak ilk üçe giremeyecek gibi gözükmektedir. DIKO'dan doğan boşluğu doldurması beklenen parti ise, genç siyasetçi Christos Christou liderliğindeki aşırı sağcı ELAM'dır. ELAM, güncel anketlere göre bu defa yüzde 13-15 civarında oy alarak seçimlerde en büyük çıkış yapan aktör haline gelebilir. 

Ayrıca ELAM'a benzer şekilde, Kıbrıs siyasetine yeni katılan bazı oluşumlar da bu seçim öncesinde anketlerde hayli başarılı bir performans sergilemektedir. Öyle ki, Odysseas Michaelides liderliğindeki ve merkez-merkez sağ çizgideki ALMA, bu ilk seçimlerinde yüzde 9-10 civarında bir oyla muhteşem bir başlangıç yapabilir. Benzer şekilde, 2000 doğumlu Youtuber ve Avrupa Parlamentosu bağımsız milletvekili Fidias Panayiotou'nun kurduğu ADK, bu ilk seçimlerinde yüzde 8-10 arasında bir oyla büyük bir sürprize imza atabilir. Son olarak, yeni kurulan iddialı partilerden bir diğeri de Alexandra Attalides liderliğindeki Avrupacı Volt partisidir. Volt, anketlere göre yüzde 5 ila yüzde 7 arasında ciddi bir oy potansiyeline sahiptir. EDEK ve DIPA gibi diğer köklü partilerin oy oranı ise yüzde 2 ila 3'ü aşamayacak gibi görünüyor. Bu anlamda, Güney Kıbrıs siyaseti, yeni dönemde yeni yüzler ve farklı fikirlerle canlanacak ve belki de biraz karışacak gibi görünüyor. 

Son olarak, parlamento seçimlerinde son yıllarda yüzde 65 düzeyinde seyreden katılım oranı da sonuçlarda hayli etkili olacak. Başkanlık seçimlerinde yüzde 70'leri aşan katılım düzeyi, özellikle genç ve sosyal medyayı iyi kullanan adaylar sayesinde bu seçimde biraz daha artabilir. Bu da, kuşkusuz, sonuçlarda etkili olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, Kıbrıslı Rumların seçimleri, Kıbrıs Sorunu'nun devam ettiği bir düzlemde, kuşkusuz yarım bir devletin seçimleri niteliğindedir. Her ne kadar Kıbrıs pasaportu olan Kıbrıslı Türkler de bu seçimlere katılsalar da, kuşkusuz onların temsil edilmediği bir meclisin demokratik geçerliliği tartışmalıdır. Dünyada herkese demokrasi dersi vermeyi bilen Avrupalıların bu durumu içselleştirebilmeleri ise kuşkusuz izaha muhtaç ve üzücü bir durumdur. Zira halkın neredeyse üçte birinin mahrum kaldığı seçimler, geçmişteki "apartheid" rejimini anımsatan trajik bir siyasi manzaradır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

8 Mayıs 2026 Cuma

İngiltere'de Yerel Seçimlere Reform Partisi Damgasını Vurdu

 

7 Mayıs 2026 tarihinde İngiltere'de düzenlenen yerel seçimler, Birleşik Krallık siyasetinde son yıllarda yaşanan dönüşümün anlaşılması açısından önemli bir gösterge oldu. Öyle ki, seçimlerde, UKIP ve Brexit Partisi ile Brexit sürecine damga vuran ve son yıllarda ABD Başkanı Donald Trump'la yakın ilişkileri olan popülist sağcı siyasetçi Nigel Farage'ın lideri Birleşik Krallık Reform Partisi (Reform UK), beklentilerin üzerinde bir performans göstererek sandıktan ilk sırada çıktı. Geleneksel iki partili sistemde İngiliz siyasetinin kaleleri olarak kabul edilen Labour (İngiliz İşçi Partisi) ve Muhafazakâr Parti (Toryler) ise beklentilerin altında kaldılar. Bu yazıda, 2026 İngiltere yerel seçimlerini inceleyeceğim.

2026 İngiltere yerel seçimlerinde partilerin kazandıkları sandalye ve önceki seçime göre değişim sayısı

Kaynak: BBC

8 Mayıs'ta kesinleşmeye başlayan seçim sonuçlarına göre, aşırı sağ eğilimli göçmen karşıtı ve Avrupa Birliği (AB) muhalifi Reform UK veya Birleşik Krallık Reform Partisi şu ana kadar 398 belediye meclisi sandalyesi kazanıp seçimde birinciliği göğüslerken, iktidardaki İşçi Partisi ciddi oy kaybına uğrayarak yalnızca 253'te kaldı. Rishi Sunak sonrasında Kemi Badenoch liderliğindeki ana muhalefet partisi Muhafazakâr Parti de Labour gibi ciddi oy kaybetti ve yalnızca 256 belediye meclisi üyeliğiyle sağ siyasette Reform UK'in gölgesinde kaldı. Seçimde Reform Partisi ile birlikte bir diğer kazanan siyasal aktör ise 249 sandalye ile önemli bir çıkış sağlayan Liberal Demokratlar (Lib Dems) oldu. Diğer muhalefet partilerinden Yeşiller Partisi 51, bağımsız adaylar ise 22 sandalye kazandılar. 

Son dönemde "Breturn" (AB'ye dönüş) tartışmalarının yapılmaya başlandığı adada Reform UK'in bu beklenmedik başarısı şaşkınlık yaratırken, Başbakan Keir Starmer üzerindeki istifa baskısı da güçlendi. Seçimleri değerlendiren AlJazeera web sitesi, geleneksel iki partili İngiliz siyasal sisteminin artık çok partili sisteme dönüştüğünü kaydederken, İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti'nin kaleleri olarak bilinen bazı seçim bölgelerinde bile Reform Partisi'nin üstün başarısı, tarihi bir dönüşüm yaşandığı tartışmalarını tetikledi. Başbakan Starmer, istifa talepleri karşısında "çekilip ülkeyi kaosa sürüklemeyeceğini" ilan ederken, 2024'te 5 yıl için aldıkları yönetim ehliyetini sonuna kadar kullanacaklarını açıkladı. Seçimlerin yıldız ismi haline gelen Nigel Farage ise, "İşçi Partisi ve Muhafazakârların bu seçimle silindiğini" ve bunun "Britanya siyasetinde tarihi bir dönüşüm" olduğunu vurguladı.

Bu seçim sonuçları, tüm dünyaya benzer şekilde, aslında şimdiye kadar görece sakin ve demokratik kalmayı başaran Birleşik Krallık'ta da siyasetin aşırılıklar çağında raydan çıkmaya başladığını gösterirken, bu anlamda sağ popülizmin ABD ve Donald Trump'la gösterdiği başarının bir anomali olmadığını da iyice ispatladı. Bu bağlamda, son yıllarda çok kutupluluk yönelimli olarak değişen ve ekonomik olarak Çin'in ve bazı yeni Asyalı aktörlerin yükseldiği yeni dünya düzeninde, ilginç bir şekilde Batı dünyasında aşırı sağcıların ve egemenlikçilerin avantajlı hale geldikleri bir kez daha görüldü. Ancak hiç şüphesiz, bu durum göçmenler, azınlıklar ve dezavantajlı gruplar açısından ciddi riskler taşımaktadır.

Kapak fotoğrafı: Anadolu Ajansı

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ