Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace (Siber Kalıcılık Teorisi: Siber Uzayda Ulusal Güvenliği Yeniden Tanımlamak), Michael P. Fischerkeller, Emily O. Goldman ve Richard J. Harknett (ve kitaba katkıda bulunan Paul M. Nakasone) tarafından yazılmış ve 2022 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanmış çığır açıcı bir siber güvenlik kitabıdır. Kitap, "cyber persistence" veya Türkçe adıyla "siber kalıcılık" olarak adlandırılan yeni bir teoriyi ortaya koyarak, bu kavramı alandaki literatüre sokmayı başarmıştır. Bu yazıda, bu kitap özetlenecek ve değerlendirilecektir.
Yazarlar
Kitabın yazarları, ülkeleri ABD'de siber güvenlik alanında uzmanlaşmış önemli isimlerdir.
Michael P. Fischerkeller, Savunma Analizleri Enstitüsü (Institute for Defense Analyses - IDA) bünyesinde araştırmacı ve siber strateji uzmanıdır. Kendisi, ABD Savunma/Savaş Bakanlığı (Pentagon), Genelkurmay Başkanlığı ve istihbarat birimlerine stratejik konsept geliştirme alanında uzun yıllardır danışmanlık yapmaktadır.
Emily O. Goldman, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) bünyesinde siber stratejist olarak görev yapmış, daha önce ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Siber Strateji Direktörlüğü ve Dışişleri Bakanlığı'nda siber danışmanlık gibi üst düzey görevler üstlenmiş bir politika uzmanıdır.
Richard J. Harknett, Cincinnati Üniversitesi Kamu ve Uluslararası İlişkiler Okulu'nda Profesör ve Siber Strateji ile Politika Merkezi Direktörüdür. Aynı zamanda Ohio Siber Menzil Enstitüsü’nün eş direktörlüğünü yürütmektedir.
Kitabın üç yazarından biri olmayan ama kitaba katkı sağlayan Paul M. Nakasone ise, ABD Ordusu'ndan emekli dört yıldızlı bir Generaldir. 2018–2024 yılları arasında ABD Siber Komutanlığı (USCYBERCOM) komutanlığı ile Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) ve Merkezi Güvenlik Servisi başkanlıklarını yürütmüş ve Fischerkeller, Goldman ve Harknett’in kaleme aldığı Cyber Persistence Theory kitabına Önsöz bölümü ve stratejik saha tecrübesiyle katkı sunmuştur.
Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace
Bölüm 1: Teori ve Politikanın Yanlış Uygulanan Kesişimi (The Misapplied Nexus of Theory and Policy)
Michael P. Fischerkeller, Emily O. Goldman ve Richard J. Harknett tarafından yazılan Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace (Siber Kalıcılık Teorisi: Siber Uzayda Ulusal Güvenliği Yeniden Tanımlamak), uluslararası ilişkiler ve ulusal güvenlik çalışmalarında siber alana dair hakim olan Soğuk Savaş kökenli paradoksları sarsan, köklü bir yapısal teori sunmaktadır. Yazarlar, siber alanın stratejik mantığını açıklamak için kullanılan geleneksel kavramların —özellikle caydırıcılık (deterrence), zorlama (coercion) ve savaş (war)— siber alandaki ampirik gerçeklikle köklü bir uyumsuzluk (misalignment) içinde olduğunu savunmaktadır.
Kitabın temel analitik önermesi ve hipotezi şöyle özetlenebilir: Siber alan öncelikle bir zorlama (coercion) veya fiziksel yıkım ortamı değil, bir "sömürü/istismar" (exploitation) ortamıdır. Siber alanda stratejik kazanç elde etmek, rakibin rızasını, taviz vermesini veya karar alma kalkülüsünün değişmesini gerektirmez.
1.1. Paradigma Kayması ve Thomas Kuhn Çerçevesi
Kitap, Thomas Kuhn'un "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" eserinde ortaya koyduğu paradigma değişimi kavramını güvenlik çalışmalarına uygular. Mevcut ulusal güvenlik bürokrasileri ve akademisi, siber alanı nükleer veya konvansiyonel silahların yönetildiği nükleer caydırıcılık ve tırmanma yönetimi kalıplarına zorla sokmaya çalışmıştır. Bu durum, gözlemlenen olgu ile kuramsal beklenti arasında bir uyumsuzluk yaratmıştır. Siber Kalıcılık Teorisi, siber alanın kendine özgü teknik ve operasyonel dinamiklerine dayanan alternatif bir paradigma sunar.
1.2. Savaş, Zorlama ve Caydırıcılık Paradoksu
1980'lerden bu yana siber alan, askeri doktrinlerde bir "savaş alanı" (domain of warfare) olarak tanımlanmaktadır. Literatür, onlarca yıl boyunca felaket getirecek bir "Siber Pearl Harbor" ve stratejik altyapıların tamamen çökertilmesi ile "siber savaş" (cyberwar) senaryolarına kilitlenmiştir. Ancak son 20 yıllık ampirik veri incelendiğinde ortaya çıkan tablo şudur:
Silahlı Çatışma Eşiğinin Altında Kalma:Devlet destekli siber operasyonların ezici bir çoğunluğu, konvansiyonel anlamda silahlı saldırı (armed attack) veya güç kullanımı (use of force) eşiğinin altında kalacak şekilde titizlikle kalibre edilmektedir.
Zorlama Yerine Sömürü/İstismar: Devletler, siber imkanları karşı tarafı bir eyleme zorlamak veya caydırmak için değil; daha ziyade fikri mülkiyet hırsızlığı, ekonomik casusluk, yaptırımları delme, bilgi manipülasyonu ve tedarik zinciri müdahaleleri için kullanmaktadır.
Tırmanma (Escalation)Yokluğu: Yoğun siber operasyon ve kampanyalara rağmen, siber alandaki rekabet sıcak çatışmaya veya nükleer bir tırmanışa yol açmamıştır.
Bölüm 2: Stratejik Ortamların Yapısı (The Structure of Strategic Environments)
Uluslararası güvenlik ve güç mücadelesi, günümüzde devletlerin eşzamanlı olarak yönetmek zorunda olduğu üç farklı "Stratejik Ortam" bünyesinde gerçekleşmektedir. Bir ortamı "stratejik" kılan, kullanılan teknolojinin uluslararası güç dağılımını bağımsız olarak etkileme ve değiştirme kapasitesidir.
2.1. Üç Stratejik Ortamın Karşılaştırmalı Analizi
Stratejik Ortam
Temel Yapısal Özellik
Temel Güvenlik Mantığı
Temel Stratejik Hedef
Konvansiyonel Ortam
Saldırı-Savunma Avantajı Değişkenliği
Savaşma ve Kazanma (Warfighting)
Savaşı Kazanmak (Presence of War)
Nükleer Ortam
Saldırı Baskınlığı (Offense Dominance)
Caydırıcılık (Deterrence)
Savaştan Kaçınmak (Absence of War)
Siber Ortam
İnisiyatif Israrı (Initiative Persistence)
Sömürü / İstismar (Exploitation)
Savaşa Alternatif (Alternative to War)
2.2. Siber Ortamın Doğası ve Yapısal Değişkenleri
Siber stratejik ortam, bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) ve ağa bağlı bilgi işlem altyapısının teknik, taktik ve operasyonel özelliklerinden doğan iki ana ilke ve dört değişkenle tanımlanır:
Yinelemeli Basitlik (Recursive Simplicity): Yazılım ve donanımın temel kod yapılarının üst üste katmanlanarak büyümesi. Bu durum sistemlerde kaçınılmaz olarak organik güvenlik açıkları (vulnerabilities) yaratır.
Ağa Bağlılık (Interconnectedness) ve Sürekli Temas: Küresel ağlar, coğrafi mesafeleri ortadan kaldırır. Devletleri ve tüm aktörleri bir "Sürekli Temas" (ConstantContact) durumuna sokar. Sürekli temas bir tercih değil, sistemik bir koşuldur.
Erişilebilirlik ve Kullanılabilirlik (Accessibility & Availability): Sınırların ötesindeki verilere ve sistemlere eşzamanlı erişim imkânı, bilgi yönetimi krizlerini de beraberinde getirir.
Hız ve Uygun Maliyet (Speed & Affordability): OODA döngüsünün (Gözlem, Yönelim, Karar, Eylem) milisaniyelere inmesi ve siber araçların konvansiyonel silah sistemlerine göre çok daha düşük maliyetli olması.
2.3. Makro-Esneklik ve Mikro-Hassasiyet (Macro-Resilience & Micro-Vulnerability)
Siber altyapılar sistemik düzeyde "makro-esnektir" (çökmez, kendini onarır); ancak bileşenler düzeyinde "mikro-hassastır" (sürekli zafiyetler barındırır). Bu yapı, yıkıcı felaketlere yol açmadan sürekli bir istismar ve sömürü faaliyetine izin verir.
Bölüm 3: Siber Davranışlar ve Dinamikler (Cyber Behavior and Dynamics)
Siber Kalıcılık Teorisi, devletlerin siber alandaki eylemlerini açıklamak üzere yeni bir analitik kavramsallaştırma seti geliştirmiştir:
3.1. Birincil Devlet Davranışı: Siber Oldu-bitti (Cyber Fait Accompli)
Siber oldu-bitti (Cyber fait accompli); bir hedefin kayıptan habersiz olduğu, ya da müdahale edemediği/etmek istemediği durumlarda tek taraflı ve sınırlı kazançlar elde etmesidir. Karşı tarafın karar alma mekanizmasını hedeflemez (coercion değildir); doğrudan siber ortamın konfigürasyonunu değiştirerek güvenlik koşullarını kendi lehine yeniden kurar.
Tek taraflıdır ve bağımsızdır: Pazarlık veya tehdit dili içermez.
Seri halinde kampanyalar: Münferit operasyonlar zaman içinde birikerek (cumulative strategic effects) stratejik güç dengesini değiştirir.
Fırsat odaklıdır: Misilleme korkusundan ziyade, siber alandaki zafiyet bolluğu ve ödül fırsatlarıyla güdülenir.
3.2. İkincil Devlet Davranışı: Doğrudan Siber Etkileşim (Direct Cyber Engagement)
Aktörlerin kilit siber alanlar (operasyonel altyapı, komuta-kontrol sunucuları vb.) üzerinde kontrol sağlamak üzere karşı karşıya geldiği, karşılıklı bağımlı bir rekabet durumudur. Oldu-bittilere kıyasla daha düşük frekansta görülür, ancak kritik altyapıların korunmasında veya tehdidin engellenmesinde ortaya çıkabilir.
Devletler, silahlı saldırı düzeyine varmayan (short of armed-attack equivalence) operasyonlar yürütme konusunda zımni bir uzlaşı (tacit agreement) içindedir. Devletler, tırmanma dinamiklerinden kaçınarak, silahlı çatışma altı sınırda sürekli bir "Rekabetçi Etkileşim" (Competitive Interaction) sürdürürler.
Bölüm 4: Teori ve Ampirik Kanıtlar (Theory and the Empirical Record)
Yazarlar, teorinin hipotezlerini son 20 yıla ait nitel ve nicel ampirik verilerle (vaka analizleri, iddianameler, siber güvenlik raporları) sınamaktadır:
Kuzey Kore (DPRK) ve Yaptırımları Aşma: Kuzey Kore, BM yaptırımlarını askeri güçle değil, küresel bankacılık ağı SWIFT ve kripto para borsalarına yönelik siber oldu-bitti kampanyaları (Lazarus Group) ile aşmıştır. Elde ettiği 2 milyar doları aşkın kaynakla nükleer/füze programını finanse etmiş ve stratejik bir sonuç elde etmiştir.
Çin ve Fikri Mülkiyet Hırsızlığı: Çin, "Orta Gelir Tuzağı"ndan (Middle Income Trap) kaçınmak ve küresel güç dengesini kendi lehine değiştirmek amacıyla ABD savunma ve ticari sanayisine yönelik devasa bir siber sömürü kampanyası (APT1, Cloud Hopper) yürütmüştür. Çinli firmalar (Baosteel, JA Solar vb.) çalınan verilerle 2-3 yıl içinde yerli üretim yapmış ve ABD'nin teknolojik üstünlüğünü erozyona uğratmıştır.
Doğrudan Etkileşim Örnekleri: 2014 yılında Rus APT29'un ABD Beyaz Saray ve Dışişleri ağlarına sızması üzerine NSA ile yaşanan 24 saatlik ağ hâkimiyeti mücadelesi; USCYBERCOM'un Trickbot botnet'ini çökertme operasyonları ve IŞİD/DEAŞ'e karşı yürütülen Glowing Symphony Operasyonu, doğrudan siber etkileşimin ampirik kanıtlarıdır.
Bölüm 5: Siber İstikrar (Cyber Stability)
Sürekli eylem ve siber operasyonların yer aldığı bir ortam, doğası gereği istikrarsız mıdır? Siber Kalıcılık Teorisi buna "Hayır" yanıtını verir. Siber istikrar, devletlerin silahlı saldırı eşiğini aşan eylemlere başvurmadığı durum olarak tanımlanır.
5.1. İstikrarsızlık Yaratabilecek Unsurlar
İnisiyatif Dengesizliği (Imbalance of Initiative): Bir devletin siber alandaki ısrarlı eylemsizliği veya başarısızlığı sonucu aşırı güç kaybetmesi ve çaresizlikten konvansiyonel savaşa başvurması.
Aşırı Kazanma (Winning Too Much): Bir devletin rakibini sistemik olarak tamamen felç edecek düzeyde baskılaması.
Kaza ve Yanlış Hesaplama: Siber operasyonların beklenmedik, yıkıcı sonuçlar doğurması.
BM GGE (Group of Governmental Experts) gibi resmi ve hukuki diplomatik süreçler yavaş ve etkisiz kalmaktadır. Bunun yerine, istikrar, devletlerin eylemleri ve durum açıklamaları (opinio juris) üzerinden yürüttükleri "Zımni Pazarlık" (Tacit Bargaining) ve "Zımni Koordinasyon" (Tacit Coordination) ile sağlanır. Devletler, operasyonel pratikleriyle kabul edilebilir davranış sınırlarını çizer.
Bölüm 6: Politika Çıkarımları ve ABD Vaka Analizi (Policy Implications & US Case Study)
Kitap, teorik çerçeveyi ABD ulusal güvenlik stratejisinin dönüşümü üzerinden somutlaştırır ve geleceğe dönük politika önerileri sunar.
6.1. ABD Siber Stratejisinin Evrimi
2010 - 2014 Dönemi: ABD, siber alanını tamamen "savunma ve kolluk kuvveti" (law enforcement) meselesi olarak görmüş, "önce zarar verme" ve pasif savunma doktrinini benimsemiştir. Bu durum, kötü niyetli rakipleri (Rusya, Çin, İran) ise cesaretlendirmiştir.
2015 - 2017 Dönemi: Siber caydırıcılık söylemi geliştirilmiş, ancak odağı felaket getirecek büyük saldırılara (Siber Pearl Harbor) kaydırılmıştır. Günlük stratejik erozyon ise göz ardı edilmiştir.
2018 Paradigma Değişimi: ABD Siber Komutanlığı (USCYBERCOM), "Command Vision" doktriniyle "Sürekli Temas" (Persistent Engagement) ve "İleride Savunma" (Defend Forward) stratejilerine geçmiştir. ABD, rakiplerinin altyapılarına henüz saldırı gerçekleşmeden girmeyi ve inisiyatifi ele geçirmeyi stratejik bir öncelik olarak kabul etmiştir.
6.2. Ulusal Güvenlik Politika Reçeteleri
Kampanya Zihniyeti (Campaign Mindset): Olay bazlı (incident-based) tepkiler yerine, sürekli ve bütüncül operasyonel kampanyalar yürütülmelidir.
İnisiyatif Israrı (Initiative Persistence): Tehditlerin gerçekleşmesini beklemek yerine, rakiplerin sömürü fırsatları önceden engellenmeli (preclusion) ve inisiyatif sürekli olarak elde tutulmalıdır.
Whole-of-Nation Plus Yaklaşımı: Siber alanda kamu, özel sektör, müttefikler ve sivil toplum entegre bir biçimde hareket etmelidir.
Analiz
Michael P. Fischerkeller, Emily O. Goldman ve Richard J. Harknett tarafından kaleme alınan Cyber Persistence Theory (2022), siber güvenlik ve uluslararası ilişkiler literatüründe Soğuk Savaş döneminden kalma pasif caydırıcılık (deterrence) ve askeri zorlama (coercion) kalıplarını kırması bakımından son derece cesur ve yenilikçi bir eserdir. Yazarların geliştirdiği "Siber Kalıcılık" çerçevesi, uluslararası aktörlerin siber alandaki günlük operasyonel davranışlarını ve "silahlı saldırı eşiğinin altında kalan" (short of armed attack) stratejik rekabeti ampirik olarak oldukça güçlü bir şekilde açıklamaktadır.
Bununla birlikte, teorinin kuramsal ve pratik katmanları eleştirel bir süzgeçten geçirildiğinde şu temel riskler ve sınırılıklar ön plana çıkmaktadır:
Tırmanma Risklerinin ve Yanlış Hesaplamaların Hafife Alınması: Teori, siber alanın "makro-esnek" (macro-resilient) yapısı ve operasyonların yıkıcı olmaması nedeniyle sürekli temasın ve eylemselliğin bir "tırmanma"ya (escalation) yol açmayacağını öngörmektedir. Ancak "İleride Savunma" (Defend Forward) ve önleyici sömürü operasyonları, karşı tarafça "savaş öncesi hazırlık" veya fiili bir saldırı olarak algılanabilir. Algılama hatalarının ve gri alandaki belirsizliklerin yüksek olduğu siber dünyada, sürekli temasın tırmanma spiralini tetiklemeyeceği varsayımı aşırı iyimser bir yaklaşım riski taşır.
Aşırı ABD / Batı Merkezli Perspektif: Kitap, "evrensel" bir yapısal teori olma iddiasında bulunsa da, analizlerin ve çözüm önerilerinin büyük bir kısmı ABD Siber Komutanlığı'nın (USCYBERCOM) doktriner gelişimine ve ABD'nin ulusal güvenlik önceliklerine dayanmaktadır. Otoriter rejimlerin, devlet dışı aktörlerin veya siber kapasitesi daha sınırlı olan orta ölçekli devletlerin "sürekli temas" doktrinine nasıl uyum sağlayacağı ya da bu durumun küresel siber rejimi nasıl parçalayacağı yeterince derinlemesine tartışılmamıştır.
Uluslararası Hukuk ve Normların Aşınması: Teori, Birleşmiş Milletler nezdindeki resmi norm arayışlarını (UN GGE/OEWG) "yavaş ve elverişsiz" bularak bir kenara itmekte; bunun yerine devletlerin fiili pratikleri üzerinden şekillenen "Zımni Pazarlık" (Tacit Bargaining) mekanizmasını öne sürmektedir. Bu yaklaşım, pratik bir gerçekçilik sunsa da, egemenlik (sovereignty) ilkelerinin ve müdahale etmeme kuralının zımnen ihlal edilmesini meşrulaştırma ve uluslararası siber hukukun gelişimini zayıflatma tehlikesi taşımaktadır.
Sivil ve Özel Sektörün Yükü: Siber alandaki kilit altyapıların ve veri merkezlerinin büyük bir kısmı özel sektöre aittir. "Sürekli temas" ve "inisiyatif alma" stratejisi, kamu ile özel sektör arasındaki sınırları belirsizleştirmekte ve şirketleri devletlerarası siber gerilimlerin doğrudan hedefi veya tarafı haline getirme riski taşımaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak, Cyber Persistence Theory eseri, siber güvenliği Soğuk Savaş’ın nükleer gölgesinden çıkarıp dijital çağın dinamik, akışkan ve kesintisiz gerçekliğine uyarlayan bir dönüm noktası niteliğindedir. Eserin en büyük katkısı, siber alandaki güç mücadelesinin ana ekseninin "savaşı önlemek veya kazanmak" değil, "savaşa alternatif bir kulvarda, sömürü/istismar imkânları üzerinden inisiyatifi ve güvenlik koşullarını sürekli elinde tutmak" olduğunu somut ampirik kanıtlarla ortaya koymuş olmasıdır.
Gerek siber güvenlik akademisyenleri, gerekse de karar alıcı stratejistler için, bu kitap, klasik caydırıcılık ezberlerinin siber dünyadaki yetersizliğini idrak etmek ve "kampanya zihniyeti" ile aktif bir inisiyatif stratejisi kurgulamak adına temel bir başvuru kaynağı niteliğindedir. Teori, tırmanma ve hukuki gri alanlar hususunda dikkatli bir denge gerektirse de, dijital çağda ulusal güvenliğini korumak isteyen hiçbir devletin göz ardı edemeyeceği yeni bir stratejik kulvar açmıştır.
İsrail’de 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan genel seçimler, yalnızca hükümetin kim tarafından kurulacağına ilişkin bir yarış değil; 7 Ekim 2023 Hamas saldırılarının ardından güvenlik siyasetinin nasıl konumlanacağı, Gazze ve bölgesel savaşların ülkeye maliyeti, yargı reformu tartışmaları ve ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yükümlülüğü gibi meseleler hakkında bir referandum niteliği taşıyor.[1] İsrail’in nispi temsil esasına dayanan seçim sistemi nedeniyle, önceki seçimlerde olduğu gibi, bu seçimlerde de tek bir partinin iktidar çoğunluğunu elde etmesi beklenmiyor. Bu bağlamda, İsrail meclisi Knesset’teki 120 sandalyenin en az 61’ini bir araya getirmek, aslına bakılırsa seçim gecesindeki parti sıralamasından daha önemli olacak. Yani seçimlerde önemli olan birinci sırada yer almak değil, 61 sandalyeyi garanti edecek çoğunluğu sağlamaktır.
Bu yazı, 20 Ekim 2026’ya kadar yayımlanan anket ve haberleri esas alarak başlıca siyasi aktörleri, kamuoyu yoklamalarını ve olası koalisyon seçeneklerini incelemektedir. Ancak bu noktada, her yazımızda olduğu gibi hatırlatmak isteriz ki, seçim öncesi anketler kesin bir ön sonuç değil, belirli tarihlerdeki seçmen eğilimlerinin adeta bir fotoğrafıdır. Dahası, İsrail'deki yüzde 3,25'lik seçim barajı, seçimlere katılım oranı ve Arap seçmenlerin sandığa gitme düzeyi gibi diğer faktörler de sandalye dağılımını ciddi ölçüde değiştirebilir.
1. Önemli Oluşum ve Aktörler
1.1. Likud ve Benjamin Netanyahu
Son yıllarda İsrail'in Gazze'de uyguladığı orantısız güç nedeniyle uluslararası toplumda adeta bir nefret objesine dönüşen Başbakan Benyamin Netanyahu ve partisi Likud (Birlik), aslında İsrail'in en köklü ve meşru sağ partilerinden biridir. Partinin köklerinin terör yöntemleri benimseyen bir Siyonist örgüt olan İrgun'a ve Herut partisine dayanması, Likud'un İsrail siyasetindeki güçlü meşruiyetine dair önemli bir veridir. Partinin kuruluş geleneğinin de etkisiyle, deneyimli bir sağ siyasetçi olan ve İsrail siyasetine yıllardır damga vuran Başbakan Benjamin Netanyahu, Likud’u ulusal güvenlik, güçlü devlet ve sağ-milliyetçi siyaset vurgusuyla öne çıkararak seçmenlere adeta "güvenlik" satmaktadır.
1949 doğumlu olan ve 2022'den beri yeniden Başbakan olarak ülkesinin siyasetine yön veren "Bibi" lakaplı Netanyahu, önceki Başbakanlık dönemleriyle (1996-1999, 2009-2021) birliktei, İsrail siyasetinde en uzun süre görev yapan siyasi liderdir. Kendisi, İran’a karşı sert tutumuyla bilinmekte ve bu tutumunu, Tahran'ın İslami/teokratik rejimi ve nükleer ve balistik füze programlarıyla meşrulaştırmaktadır. Netanyahu, ülkesinin ABD ile güvenlik ortaklığını en üst düzeyde savunmakta ve İsrail'in mutlak güvenliğe sahip olabilmesi için Gazze (Filistin), İran, Lübnan ve Yemen gibi bölgelerdeki/ülkelerdeki radikal unsurların askeri ve istihbari operasyonlarla tasfiye edilmesini önermektedir. Netanyahu ve partisi Likud'u aşırı sağcı/dinci fanatik partilerle uzlaştıran kritik bir husus ise, İsrail'in topraklarını genişletmesi konusunda pek de özenli (!) davranmaması ve bu konudaki fırsatları kollamasıdır.
Seçim öncesinde Gazze ve Lübnan'daki askeri operasyonları savunan ve sivil ölümleri görmezden gelen Netanyahu, bu nedenle oldukça yıpranmış ve içerideki yolsuzluk iddiaları nedeniyle kısmen güç kaybetmiştir. Bibi'nin İsrail'deki rakipleri ise onu, kendisine önceden haber verildiği iddia edilen 7 Ekim saldırısının önlenememesi, savaşın çok uzaması ve yargı sistemine yönelik müdahaleler nedeniyle sert bir şekilde eleştirmektedir. Netanyahu, bu eleştiriler karşısında genelde demokratik açıdan olgun bir tavır sergilemesine karşın, Gazze'deki insanlık dramı karşısında duyarsız kalması, kendisinin fanatik sağ eğilimlerinin ne derece tehlikeli olabildiğini göstermektedir. İsrail'in en büyük dostu olan ABD Başkanı Donald Trump’ın 18 Ekim tarihinde yaptığı açıklamada Netanyahu’ya açık destek vermesi, Bibi'nin Washington'la güçlü bağlarının ve dış politika ile güvenlik performansının hâlâ kıymet gördüğünü göstermiştir; ancak bu desteğin seçmen davranışını ne ölçüde değiştireceği belirsizdir.[2]
1.2. Yashar! ve Gadi Eisenkot (Ayzenkot)
İsrail eski Genelkurmay Başkanı, emekli Korgeneral Gadi Eisenkot’un liderliğindeki Yashar! (Doğru/Dürüst) partisi ise, güncel anketlerde Likud’la başa baş giden veya bazı ölçümlerde birinci sırada çıkan 2026 genel seçimlerinin favori aktörlerindendir. Bu seçimlerde Likud ve Bibi'nin başlıca rakibi olan Eisenkot, askerî kariyerinden gelen güvenlik kimliğini, yönetimde hesap verebilirlik ve Netanyahu döneminden çıkış çağrısıyla birleştirmeye çalışmakta ve seçmende güçlü bir karşılık bulmuşa benzemektedir. Eisenkot, merkezci ve güvenlik odaklı seçmenleri bir araya getirme potansiyeline sahip olsa da, seçim sonrasında hükümeti kurabilmek için kendisinden ideolojik olarak uzak konumda olan bazı siyasi partilerle uzlaşması gerekmektedir. Ancak özellikle Arap partilerine yönelik mesafeli tutumu ve aşırı sağcı/dinci partilerin Likud ve Netanyahu'ya desteği, Eizenkot ve partisinin olası koalisyon hükümetinin sınırlarını daraltmaktadır.[3] Bu nedenle, seçimleri birinci sırada bitirse bile, Yashar! ve Eisenkot'un hükümeti oluşturması kolay değildir.
1.3. Beyachad: Naftali Bennett ve Yair Lapid İttifakı
Eski Başbakanlardan Naftali Bennett ile Yair Lapid’in etrafında şekillenen Beyachad (Birlikte) partisi, Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan merkez ve merkez-sağ seçmenler için bir diğer önemli adrestir. Bennett, sağ-milliyetçi geçmişe ve güvenlikçi bir çizgiye sahipken, Lapid daha seküler, liberal ve merkezci bir siyasetçidir. İkilinin iş birliği, Netanyahu karşıtı oyları tek çatı altında toplama girişimi olarak da okunabilir. Nitekim bu iki ismin sinerjisiyle, 2021'de kurulan 8 partili koalisyon, Netanyahu'nun 12 yıllık kesintisiz Başbakanlığına son vermeyi başarmıştır. Bununla birlikte, ikili arasındaki liderlik rekabeti, Filistin Sorunu'na bakıştaki farklılıklar (Lapid, Bennett'e kıyasla çok daha ılımlı bir isimdir), din-devlet ilişkileri ve ultra-Ortodoks partilerin hükümetteki rolü gibi konulardaki farklılıklar, seçim sonrasındaki pazarlıkları ve uyumlu bir hükümeti zorlaştırabilir.[1][4]
1.4. Demokratlar Partisi ve Yair Golan
Yair Golan’ın liderliğindeki Demokratlar Partisi (HaDemokratim), İsrail siyasetinin sol/sosyal demokrat kanadını temsil etmektedir. İsrail'deki geleneksel sol partiler olan İşçi Partisi (HaAvoda) ve Meretz'in birleşmesiyle kurulan parti, başına İsrail Savunma Kuvvetleri'nde (IDF) yedek tümgeneral olan ve ülkede sevilen bir isim olan 1962 doğumlu Yair Golan'ı geçirmiştir. Parti; demokratik kurumların korunması, sivil haklar, seküler kamusal alan ve Netanyahu hükümetinin sağcı-dinî ortaklarına karşı alternatif oluşturma iddiasındadır. Seçim yarışında tek başına birinci parti olması beklenmese de, merkez-sol blok içinde sandalye sayısı ve koalisyon tercihleri bakımından önemlidir. Ilımlı olan partinin Filistinlilerle siyasi çözüm ve işgal altındaki topraklara ilişkin yaklaşımı ise, sağ partilerle arasındaki temel ayrışma alanıdır.[1][4]
1.5. Yisrael Beiteinu ve Avigdor Lieberman
Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu (İsrail Evimiz), seküler milliyetçi ve güvenlikçi bir siyaset izleyen ülkedeki bir diğer önemli sağ partidir. Özellikle Rusça konuşan göçmenler arasında tarihsel desteğe sahip olan parti, ultra-Ortodoks kesimlerin askerlikten muaf tutulmasına ve dinî partilerin devlet üzerindeki etkisine karşı çıkmaktadır. Bu nedenle, parti, Netanyahu’ya karşı bir değişim hükümetini destekleyebilecek olsa da, Arap partileriyle ortaklık ve hükümetin güvenlik politikası gibi meselelerde katı sınırlar koyabilmektedir. Anketlerde yaklaşık 8-9 sandalye bandında görünmesi, partiyi ve Lieberman'ı muhtemel koalisyon aritmetiğinde önemli bir aktör haline getirmektedir.[5]
1.6. Aşırı Sağ ve Dinci Partiler: Otzma Yehudit, Dini Siyonizm, Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği
Itamar Ben-Gvir’in Otzma Yehudit’i (Yahudi Gücü) ile Bezalel Smotrich’in Dini/Dindar Siyonizm Partisi (HaTzionut HaDatit), Filistin Sorunu'nda çok sert güvenlik politikalarını, Batı Şeria'daki yerleşimlerin desteklenmesini ve fanatik Yahudi milliyetçiliğini öne çıkaran ülkedeki en sert aşırı sağ ve dinci partilerdir. Bu partiler, Netanyahu’nun sağ koalisyonunun ideolojik sınırlarını belirleyen aktörler durumundadır. Netanyahu ve Likud'un koalisyon ortaklarından Şas (Shas) ve Birleşik Tevrat/Tora Yahudiliği partileri ise, ultra-Ortodoks seçmenlerin dinî, eğitimsel ve ekonomik taleplerini temsil etmektedir. Bu partiler için; ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yükümlülüğü, dinî okullara kamu desteği ve sosyal yardımlar gibi konular temel pazarlık başlıklarıdır. Bu partilerin Likud’la birlikte hareket etmesi olası görünse de, askerlik muafiyetleri ve bütçe talepleri hükümet kurma görüşmelerinin en çetin dosyaları olacaktır.[1][6]
1.7. Arap Partileri: Ortak Liste ve Ra’am
Arap vatandaşların oylarını temsil eden Ortak Liste (Hadash-Ta’al-Balad) ile Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am, seçim sonucunda kilit aktörler arasında yer alabilir. Ortak Liste daha çok eşit yurttaşlık, azınlık hakları ve Filistin meselesine vurgu yaparken, Ra’am, toplumsal hizmetler ve Arap yerleşimlerinde suçla mücadele gibi alanlarda pragmatik iş birliğine daha açık bir çizgi izlemektedir. Unutulmamalıdır ki, İsrail'de Arap vatandaşlar nüfusun yaklaşık beşte birini (yüzde 20) oluşturmaktadır; dolayısıyla bu kesimin seçime katılım oranları sandalye dağılımını ciddi ölçüde etkileyebilir. Bununla birlikte, hem sağ blokla, hem de bazı Siyonist muhalefet partileriyle yaşanan ideolojik mesafe, Arap partilerinin hükümete doğrudan katılmasından ziyade dışarıdan destek veya kritik oylamalarda belirleyici olması ihtimalini arttırmaktadır.[3][7]
1.8. Yeni ve Küçük Partiler
İsrail'de bu seçimde ilk kez yer alacak birkaç küçük ve yeni parti, seçim sonuçlarını dolaylı olarak etkileyebilir. Örneğin, yedek askerler/subaylar etrafında şekillenen HaMiluimnikim (Yedek Subaylar Partisi) ile ekonomik reform söylemi temelinde oluşan Yeni Ekonomi Partisi (HaMiflagah HaKalkalit HaHadasha) gibi yeni oluşumlar, özellikle savaş yönetiminden hoşnutsuz seçmenlere ve kurumsal değişim isteyen kesimlere seslenerek bu seçimde çıkış sağlayabilir. Ancak bu tarz küçük partiler açısından yüzde 3,25'lik seçim barajını aşmak hayati önem taşımaktadır; nitekim barajın altında kalacak bir listenin oyları sandalye dağılımına yansımayacağı için, son günlerdeki birkaç puanlık değişim dahi blokların toplamını etkileyebilir.[4]
2. Seçim Öncesinde Yapılan Güncel Anketlerin Analizi
18-19 Ekim’de erişilebilen anket ortalamaları, yarışın Likud ile Yashar! arasında sıkıştığını ve hiçbir siyasi kampın tek başına 61 sandalyeye ulaşamadığını gösteriyor. Nitekim The Petek’in 18 Ekim’de güncellediği son 10 anket ortalamasında; Likud ve Yashar! yaklaşık 22’şer sandalye, Beyachad 12, Demokratlar 9 ve Yisrael Beiteinu 8 sandalye düzeyindedir. Aynı hesaplamada, Netanyahu/Likud bloku 52, Netanyahu karşıtı değişim bloku ise 51 sandalyeye ulaşmaktadır. Bu anketlere göre, Arap partileri ise 13 sandalye civarında görünmektedir.[4]
Middle East Forum’un 19 Ekim tarihli ve son 14 günde yayımlanan anketlerinin ortalaması ise, Netanyahu blokuna 54, muhalefet partilerine 52 ve Arap partilerine 14 sandalye öngörmektedir. Bu fark, anket kuruluşlarının hangi partileri hangi blokta saydığına ve saha çalışmalarının farklı tarihlerde yapılmasına bağlı. Her iki seri de aynı temel sonuca işaret ediyor: Netanyahu’nun sağ-dinî ortakları çoğunluğun altında; muhalefet de Arap partilerinin en azından dolaylı desteği olmadan çoğunluğa ulaşmakta zorlanıyor.[5]
15 Ekim tarihli Tatika Research/Agenda anketi, Yashar’ı 26 sandalyeyle ilk sıraya, Likud’u 20’yle ikinciliğe, Beyachad’ı ise 11’le üçüncülüğe yerleştiriyor. Aynı ankette, merkez-muhalefet bloku 54, sağ-dinî blok 49, Arap partileri 13 ve bağımsız/kararsız konumda sınıflandırılan küçük oluşumlar 4 sandalye düzeyinde. Bu tekil anket, Eisenkot’un yükseliş potansiyelini gösterse de, diğer anketlerde Likud’un yeniden öne çıkabilmesi nedeniyle kesin bir Yashar üstünlüğünden söz etmek doğru olmaz.[8]
Parti bazındaki sayılar kadar, blokların toplamı ve seçim barajı da önem taşıyor. Anket ortalamaları yaklaşık 49-54 sandalye aralığında değişen Netanyahu karşıtı Siyonist blok ile 49-54 aralığındaki sağ-dinî blok arasında bir sıkışmaya işaret ediyor; Arap partilerinin 13-14 sandalye civarındaki toplamı ise olası denklemin dışında bırakılamayacak kadar büyük. Reuters’ın 19 Ekim tarihli değerlendirmesi de, Arap seçmen katılımının, Netanyahu’nun iktidarda kalması veya Eisenkot’un hükümet kurması açısından belirleyici olabileceğini vurguluyor.[3]
Anketlerin okunmasında üç ihtiyat noktası var. İlk olarak, İsrail’de seçmenler güvenlik krizleri ve liderlerin son açıklamaları karşısında tercihini değiştirebiliyor. İkinci olarak, seçim barajı nedeniyle küçük partilerin birkaç puanlık performansı blok aritmetiğini ciddi biçimde etkileyebilir. Üçüncü olarak, Arap seçmenlerin sandığa katılımı yalnızca Arap partilerinin sandalye sayısını değil, diğer partilerin nispi temsilini ve hükümet kurma ihtimallerini de değiştirebilir. Bu nedenle, anketlerde birinci sırada yer almak, Başbakanlığı veya hükümeti kurma hakkını garanti etmiyor. Dahası, koalisyon görüşmelerinin zorlu geçeceği de ortada... Bu nedenle, İsrail, oldukça karmaşık ve belirsiz bir seçime doğru ilerliyor...
3. Olası Koalisyon Senaryoları
3.1. Senaryo 1: Netanyahu’nun sağ-dini koalisyonu
Netanyahu’nun, seçimden partisi Likud’u geleneksel 20-30 sandalyelik destekle ilk veya ikinci sırada çıkarması halinde, koalisyon için en doğal seçeneği, aşırı sağ partiler Otzma Yehudit, Dini Siyonizm, Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği ile koalisyon kurmak olacaktır. Ancak güncel anket ortalamaları, Likud'un 25-30'dan ziyade 20'lerin başında, hatta 10'larda kalabileceğini; bu blokun da yaklaşık 49-54 sandalye arasında sıkışacağını gösteriyor. Dolayısıyla, 61’e ulaşmak için Bibi’nin yeni/ek ortaklara veya seçim gecesinde beklenenden daha iyi bir sonuca ihtiyacı var. Askerlik muafiyetleri, ultra-Ortodoks partilere ayrılacak kaynaklar, yargı reformu ve aşırı sağın yerleşim politikaları, bu ortaklığın hem temelini, hem de kırılganlığını oluşturuyor.[5][6]
3.2. Senaryo 2: Eisenkot liderliğinde değişim hükümeti
Yashar!, Beyachad, Demokratlar ve Yisrael Beiteinu’nun bir araya geldiği bir hükümet, Netanyahu’nun görevden ayrılmasını isteyen farklı ideolojik kesimleri bir araya getirebilir. Ancak bu partilerin oy toplamı, şimdilik tek başına meclis çoğunluğu için yeterli görünmüyor. Böyle bir hükümetin kurulması, ya bazı sağ-milliyetçi milletvekillerinin ayrışmasına, ya da Arap partilerinin dışarıdan destek vermesine bağlı olabilir. Lakin Eisenkot’un Arap partileriyle koalisyon ortaklığına mesafeli duruşu, bu senaryonun matematiksel olarak mümkün görünmesine rağmen siyasi açıdan zor olduğunu gösteriyor.[3][4]
3.3. Senaryo 3: Arap partilerinin dışarıdan desteği
Arap partileri, hükümete doğrudan katılmadan güvenoyu veya bütçe oylamalarında dışarıdan destek vererek Netanyahu karşıtı bir çoğunluğun oluşmasına yardımcı olabilir. Bu seçenek, Arap toplumlarında artan suç ve güvenlik sorunlarına, belediye hizmetlerine ve eşit yurttaşlık taleplerine yanıt verme karşılığında mümkün olabilir. Fakat sağ partilerin sert itirazları ve muhalefet içindeki bazı aktörlerin Arap partileriyle iş birliğine dair çekinceleri, bu modeli kırılganlaştırıyor. Üstelik Ortak Liste ile Ra’am’ın öncelikleri de tamamen örtüşmüyor.[3][7]
3.4. Senaryo 4: Ulusal birlik hükümeti veya dar kapsamlı uzlaşma
Seçim sonucunun kilitlenmesi durumunda Likud ile merkezdeki bazı partiler arasında ulusal birlik hükümeti ya da belirli dosyalarla sınırlı bir uzlaşma gündeme gelebilir. Böyle bir model, güvenlik ve bütçe konularında istikrar sağlayabilir; ancak Netanyahu’nun liderliği, yargı reformu ve aşırı sağ/dinî partilerin talepleri temel engeller olarak kalacaktır. Üstelik muhalefet liderlerinin seçim kampanyasını Netanyahu dönemini sona erdirmeye odaklamış olmaları, bu seçeneğin siyasi maliyetini arttırıyor.[4][9]
3.5. Senaryo 5: Uzayan pazarlıklar ve yeniden seçim ihtimali
Hiçbir blok 61 sandalyeye ulaşamaz ve partiler kırmızı çizgilerinden geri adım atmazsa, uzun süren koalisyon görüşmelerinin ardından yeniden seçime gidilmesi ihtimali ortaya çıkacaktır. İsrail’in son yıllardaki sık seçim döngüsü, bu olasılığın yalnızca teorik olmadığını göstermektedir. Böyle bir tabloda ise, geçici hükümet görevini sürdürürken savunma harcamaları, ekonomik belirsizlik, yedek askerlerin yükü ve uluslararası yatırımcıların güveni gibi konular siyasi tıkanmanın maliyetini arttırabilir.[9][10]
Sonuç
İsrail'deki 27 Ekim genel seçimleri, Netanyahu’nun kişisel siyasi geleceği kadar İsrail’in güvenlik ve devlet yönetimi anlayışının da sınanacağı bir seçim olacaktır. Güncel anketler, Likud ile Yashar! arasında başabaş bir yarışa ve iki ana kampın da çoğunluğu sağlamakta zorlanacağı bir Knesset tablosuna işaret etmektedir. Netanyahu’nun sağ-dinî ortaklarıyla iktidarını sürdürmesi hâlâ mümkündür; buna karşılık, seçimden birinci çıkması muhtemel Eisenkot’un merkezci değişim kampının Arap partilerinin desteği veya beklenmedik parti geçişleri olmadan çoğunluğu kurmakta zorlanacağı öngörülmektedir.
Bu nedenle, seçim gecesinin en önemli göstergesi, hangi partinin birinci olduğu kadar, seçim barajını aşan partilerin toplamı ve Arap partilerinin sandalye sayısı olacaktır. Seçmenlerin güvenlik performansı, savaşların maliyeti, askerlik yükümlülüğünün adil paylaşımı ve din-devlet ilişkilerine ilişkin değerlendirmeleri koalisyon pazarlıklarını belirleyecektir. Sonuç net bir çoğunluk üretmezse ise -ki bence bu senaryo yüksek bir ihtimaldir-, İsrail, seçim sonrasında yoğun pazarlıklar ve bir tür siyasi belirsizlik dönemine girebilir.
Fransa, 2026 yılının Ekim ayında ekonomik hoşnutsuzluk, kamu hizmetlerine yönelik eleştiriler, eğitim sistemindeki sorunlar ve siyasal temsil tartışmalarının birleştiği geniş çaplı bir toplumsal hareketlilik dönemine girmiştir. Okullardaki öğretmen açığı ve eğitim koşullarına ilişkin şikâyetlerle başlayan gösteriler, ilerleyen günlerde hayat pahalılığına, kamu harcamalarına ve hükümetin ekonomik tercihlerine yönelik daha genel bir tepkiye evrilmiş; zamanla da kontrolden çıkarak büyük bir asayiş sorununa dönüşmüştür. 17 Ekim 2026 tarihi itibariyle ülke genelinde düzenlenen gösterilerin bazı noktalarda yağma, kundaklama ve polisle çatışmalarla sonuçlanması, bu toplumsal eylemliliği, Fransa’nın yakın geçmişindeki en ciddi kamu düzeni krizlerinden biri hâline getirmiştir.¹
Bu gelişmelerin önemi, yalnızca sokak olaylarının boyutuyla da sınırlı değildir. Fransa'da, 2027’de yapılması beklenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşılırken, merkez siyasetin geleceği, aşırı sağın yükselişi, solun parçalı yapısı ve Emmanuel Macron sonrası siyasi düzen tartışmaları da gündemdedir. Macron’un ikinci döneminin sonuna yaklaşılması, 2017’de ortaya çıkan merkezci siyasi modelin sürdürülebilirliğine ilişkin şüpheleri arttırmaktadır. Cumhurbaşkanı'nın aynı zamanda Körfez ülkelerine yönelik diplomatik ve ekonomik temaslarını sürdürmesi ise, iç siyaset ile dış politikanın birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini göstermektedir.
Bu makalenin hedefi, Ekim 2026’da Fransa’da yaşanan gösterileri ve şiddet olaylarını güncel medya haberleri ışığında incelemek; hareketliliğin toplumsal ve ekonomik nedenlerini tartışmak; Cumhurbaşkanı Macron ile hükümet yetkililerinin tepkilerini değerlendirmek; Fransız siyasal kültüründeki devrimci protesto geleneğiyle güncel olaylar arasındaki ilişkiyi açıklamak ve yaklaşan 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ülkedeki siyasi dengeleri analiz etmektir. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 19–21 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirmesi planlanan Ortadoğu (Körfez) turunun diplomatik ve ekonomik bağlamı ele alınacaktır.
Çalışmada, ilkesel olarak nitel araştırma yaklaşımı benimsenmiştir. Güncel haberler, resmî açıklamalara ilişkin haber metinleri ve Fransa’daki protesto hareketleri karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Bu yöntem, olayların yalnızca kronolojik bir özetini çıkarmak yerine, toplumsal hoşnutsuzluk ile siyasi temsil krizi arasındaki bağlantıyı değerlendirmeyi amaçlar. Bununla birlikte, hareketin tüm katılımcılarını tek bir ideolojik çizgiye yerleştirmek veya münferit şiddet eylemlerini tüm protestoculara mal etmek analitik açıdan doğru değildir.
Makale, 6 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, gösterilerin seyri medya haberleri üzerinden özetlenmektedir. İkinci bölümde, hareketliliğin ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenleri ele alınmaktadır. Üçüncü bölüm, Cumhurbaşkanı Macron ve hükümet yetkililerinin tepkilerine ayrılmıştır. Dördüncü bölüm, Fransız siyasi kültüründeki devrimci protesto geleneğini ele almaktadır. Beşinci bölüm, Macron’un Körfez turunun amaçlarını ve önemini değerlendirir. Altıncı bölümde ise, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanan siyasi bloklar ve öne çıkan adaylar incelenmektedir.
1. Gösterilerin Gelişimi
Fransa'da Ekim 2026’da başlayan gösterilerin ilk aşamasında eğitim sistemindeki sorunlar ön plana çıkmıştır. Öğretmen eksikliği, derslere girecek yedek personelin yetersizliği, kalabalık sınıflar ve okullar arasındaki fırsat eşitsizliği, öğrenciler ve ailelerin tepkisini arttırmıştır. Örneğin, Le Monde’un Ekim ayının ilk haftasında yayımladığı haberlerde, lise öğrencilerinin protestolarının yalnızca günlük okul koşullarıyla ilgili olmadığı; eğitim sisteminin kaynakları ve sosyal hareketlilik üzerindeki etkisi hakkında daha geniş bir tartışmaya dönüştüğü belirtilmiştir.²
Ancak zaman içinde gösterilerin gündemi genişlemiştir. Eğitim alanındaki şikâyetler, artan yaşam maliyetleri, akaryakıt fiyatları, kamu hizmetlerinin niteliği ve ekonomik politikalara yönelik eleştirilerle birlikte giderek artmıştır. Reuters’ın 18 Ekim tarihli haberine göre, bir ayı aşan öğrenci hareketliliği ile daha geniş toplumsal hoşnutsuzluk aynı gösterilerde buluşmuş; ülkenin farklı şehirlerinde yüz binlerce kişi yürüyüşlere katılmıştır.³ Bu durum, belirli bir sektörde başlayan protestoların ekonomik ve siyasi sistemin işleyişine yönelik genel bir itiraza dönüşebildiğini göstermektedir.
17 Ekim’deki gösteriler, Fransa’nın çok sayıda kentinde düzenlenmiştir. Paris’in yanı sıra, Marsilya, Bordeaux, Strasbourg ve diğer büyük şehirlerde de yürüyüşler gerçekleştirilmiştir. Gösterilerin önemli bir kısmı barışçıl biçimde sürerken, bazı bölgelerde vandal gruplar mağazalara, kamu binalarına ve polis araçlarına saldırmıştır. Paris’te çok sayıda işletmenin zarar gördüğü, bazı dükkânların yağmalandığı bildirilmiştir. Limoges kentindeki belediye binasında çıkan yangın, olayların sembolik ve maddi etkisini arttırmıştır.³ Bu görüntüler, sosyal medya üzerinden tüm dünyaya yayılmış ve Fransa'da kamu yönetimi ile devletin itibarını yerle bir etmiştir.
Olayların boyutuna ilişkin rakamlar haber kuruluşlarının yayımladığı farklı zamanlı bilgilere göre değişmektedir. Reuters’ın 18 Ekim tarihli haberinde, ülke genelinde yaklaşık 1.800 kişinin gözaltına alındığı ve 500’den fazla polis memurunun yaralandığı aktarılmıştır. Associated Press ise aynı gün yayımladığı haberinde, gözaltı sayısının 2.400’ü aştığını ve Paris’te 855 kişinin gözaltına alındığını bildirmiştir.⁴ Bu farklılıklar, verilerin güncellenme zamanından ve haberlerin hazırlanma anındaki resmî açıklamalardan kaynaklanabilir. Bu nedenle, rakamlar, kesinleşmiş nihai istatistikler olarak değil, olayların ilk günlerindeki raporlamalar olarak değerlendirilmelidir.
Can kaybına ilişkin haberler de dikkatle ele alınmalıdır. Reuters, Paris’te gösteriler sırasında kalp durması geçiren bir kişinin hayatını kaybettiğini bildirmiştir.³ Ancak bu bilgi, ölümün doğrudan polis müdahalesinden veya belirli bir şiddet eyleminden kaynaklandığı sonucunu tek başına desteklememektedir. Olayın koşulları ile gösterilerdeki yaralanma ve ölüm vakalarının hukuki niteliği, ilgili soruşturmaların sonuçlarına göre değerlendirilmelidir.
Medya haberleri, iki farklı olguyu aynı anda ortaya koymaktadır. Bir tarafta eğitim, hayat pahalılığı ve kamu hizmetleri konusunda gerçek toplumsal şikâyetler bulunmaktadır. Bu gösteriler özünde demokratiktir ve devlete ya da topluma zarar vermeyi amaçlamaz. Diğer tarafta ise bazı kriminal grupların ve kişilerin gösterileri yağma, kundaklama ve şiddet eylemleri için kullanması söz konusudur. İkisini birbirinden ayırmak, hem protestocuların taleplerini doğru anlamak, hem de şiddet eylemlerini meşrulaştırmamak açısından önemlidir.
Fransız hükümetinin ve yerel yöneticilerin önündeki temel sorun, kamu düzenini sağlarken barışçıl protesto hakkını da koruyabilmektir. Gösteriler sırasında ortaya çıkan maddi zararların yanı sıra küçük işletmelerin uğradığı kayıplar ve vatandaşların güvenlik kaygıları da krizin toplumsal etkisini arttırmıştır. Böylece, protestolar, yalnızca hükümet ile göstericiler arasındaki bir çatışma olmaktan çıkarak, farklı toplumsal kesimlerin güvenlik, adalet ve temsil beklentilerinin karşı karşıya geldiği daha karmaşık bir meseleye dönüşmüştür.
2. Sosyal Patlamanın Nedenleri: Ekonomik Hoşnutluk, Kamu Hizmetlerindeki Sorunlar ve Temsil Krizi
Fransa’daki gösterileri yalnızca tek bir ekonomik göstergeye veya siyasi aktöre bağlamak yeterli değildir. Mevcut hareketliliğin anlaşılması için ekonomik baskıların, kamu hizmetlerinin niteliğinin, toplumsal eşitsizliklerin ve siyasal temsil sorunlarının birlikte değerlendirilmesi gerekir.
2.1. Hayat Pahalılığı ve Ekonomik Güvensizlik
Fransa'da yaşam maliyetlerindeki artış, toplumsal hoşnutsuzluğun en önemli nedenlerinden biridir. Akaryakıt ve enerji fiyatları, ulaşım giderleri, konut maliyetleri ve temel ihtiyaçların fiyatları, özellikle gelirinin büyük bölümünü zorunlu harcamalara ayıran kesimleri etkiler. Bu koşullarda, ekonomik büyüme veya istihdam göstergeleri tek başına toplumun ekonomik durumunu açıklayamaz. Yani büyüme ve istihdam gibi konularda makro rakamlar kötü olmasa da, insanların günlük yaşamlarında hissettikleri satın alma gücü kaybı, siyasi iktidara ilişkin değerlendirmelerinde belirleyici olabilir.
Fransa’daki protestoların önceki örneklerinden biri olan Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) hareketi de akaryakıt vergileri ve yaşam maliyetleri etrafında gelişmiş ve kısa sürede daha geniş bir siyasi temsil ve sosyal adalet tartışmasına dönüşmüştü. 2019 tarihli “Sarı Yelekliler Protestolarının Analizi” başlıklı çalışmam, bu hareketi Fransa’daki toplumsal tepki ve siyasi kriz bağlamında değerlendiren önemli araştırmalar arasında yer alabilir.⁵ Bununla birlikte, 2018–2019 hareketi ile 2026 protestolarının aynı örgütsel yapıya veya aynı ideolojik profile sahip olduğu varsayılmamalıdır.
2.2. Eğitim Sistemi ve Fırsat Eşitsizliği
Gösterilerin başlangıç noktalarından birinin okullardaki personel açığı ve eğitim koşulları olması önemlidir. Eğitim, Fransa gibi cumhuriyetçi ve laik devlet geleneğine sahip ülkelerde yalnızca bir kamu hizmeti olarak değil, aynı zamanda yurttaşlık ve toplumsal hareketlilik mekanizması olarak da görülür. Eğitim sisteminin öğrenciler arasında eşit fırsatlar sunamadığı algısı güçlendiğinde, sorun yalnızca sınıf mevcutları veya öğretmen sayılarıyla sınırlı kalmaz; devletin sosyal adalet vaadi de sorgulanır.
Le Monde’un Ekim ayının ilk günlerinde yayımladığı haberlerde, lise öğrencilerinin talepleri arasında öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar ve eğitim olanaklarındaki eşitsizlikler öne çıkmıştır.² Bu taleplerin toplumsal tabanı, okul yönetimlerinden memnun olmayan öğrencilerle sınırlı değildir. Aileler ve eğitim çalışanları da kamu hizmetlerinin niteliğine ilişkin tartışmanın bir parçası olabilir.
Eğitim alanındaki sorunların siyasi etkisi, genç kuşakların geleceğe ilişkin beklentileriyle yakından ilişkilidir. Gençler, eğitim almalarına rağmen istikrarlı işlere ve uygun yaşam koşullarına ulaşamayacaklarını düşündüklerinde, mevcut siyasi kurumların kendilerini temsil etmediği kanaatine varabilirler. Bu durum, protestoları yalnızca güncel bir şikâyet olmaktan çıkarıp kuşaklar arası bir güven sorununa dönüştürebilir.
2.3. Kamu Hizmetleri ve Devlet Kapasitesi
Fransa’da merkezi devletin tarihsel olarak güçlü bir konuma sahip olması, vatandaşların kamu hizmetlerine ilişkin beklentilerini de arttırmaktadır. Eğitim, sağlık, ulaşım ve sosyal koruma gibi alanlarda yaşanan aksaklıklar, yalnızca idari bir performans sorunu olarak algılanmayabilir; cumhuriyetin yurttaşlarına sunduğu sosyal sözleşmenin zayıflaması olarak da yorumlanabilir.
Kamu harcamalarının azaltılması veya hizmetlerin yeniden düzenlenmesi yönündeki politikalar, bütçe dengeleri açısından savunulabilir olsa bile, maliyetlerin belirli toplumsal gruplar üzerinde yoğunlaştığı düşüncesi siyasi tepkilere yol açabilir. Bu nedenle, ekonomik reformların başarısı yalnızca mali sonuçlarla değil, toplumsal yüklerin nasıl dağıtıldığı ve vatandaşlara nasıl anlatıldığıyla da ölçülür.
2.4. Siyasal Temsil ve Kurumsal Güvensizlik
Protestoların genişlemesini açıklayan bir diğer unsur, vatandaşların taleplerini geleneksel siyasi kanallar aracılığıyla etkili bir biçimde dile getirememeleri düşüncesidir. Parti üyeliğinin ve sendikal örgütlenmenin zayıfladığı veya siyasi kurumların günlük sorunlara yeterince yanıt veremediği algısının güçlendiği koşullarda, sokak siyaseti alternatif bir temsil aracı hâline gelebilir.
Sarı Yelekliler üzerine yapılan akademik araştırmalar, bu tür hareketlerin yalnızca popülist veya sistem karşıtı bir kimliğe indirgenemeyeceğini göstermektedir. Carpenter ve Perrier, hareketi ekonomik eşitsizlik ve demokratik katılım talepleriyle bağlantılı, farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren heterojen bir oluşum olarak ele almaktadır.⁶ Hayat’ın halk egemenliği üzerine çalışması da, Sarı Yelekliler hareketinin siyasal temsil ve halkın karar alma süreçlerindeki rolü açısından incelenmesine katkı sağlamaktadır.⁷
Bu literatür, 2026 olaylarını anlamak için de yararlı bir çerçeve sunar: Bir protesto hareketi, hükümetin belirli bir kararına itirazla başlayıp daha geniş bir meşruiyet tartışmasına dönüşebilir. Ancak bu teorik benzerlik, güncel gösterilerin tüm özelliklerinin önceki hareketlerle aynı olduğunu göstermez. 2026’daki hareketin örgütlenmesi, katılımcı profili ve siyasi talepleri hakkında kesin sonuçlara ulaşmak için daha kapsamlı saha araştırmalarına ve güvenilir verilere ihtiyaç vardır.
3. Cumhurbaşkanı Macron ve Hükümetin Tepkileri
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 17 Ekim’deki olaylar sırasında şiddet eylemlerini kınamış ve kamu binalarına, işletmelere ve güvenlik güçlerine saldıranların yargı önünde hesap vermesi gerektiğini belirtmiştir. Reuters’ın aktardığı açıklamada, Macron, şiddetin cumhuriyet içinde kabul edilemeyeceği mesajını vermiştir.³ Bu yaklaşım, barışçıl gösteri hakkı ile kamu düzeninin korunması arasında ayrım yapma çabasına dayanmaktadır.
Başbakan Sébastien Lecornu da hükümetin şiddet karşısında geri adım atmayacağını vurgulamış, olaylardan aşırı sol grupları ve suç işleyen kişileri sorumlu tutan bir açıklama çizgisi benimsemiştir. Ekonomi Bakanı Roland Lescure ise zarar gören işletmelere yönelik destek mesajları vermiştir.³ Bu açıklamalar, hükümetin krizi hem güvenlik, hem de ekonomik kayıplar açısından yönetmeye çalıştığını göstermektedir.
Bununla birlikte, yalnızca şiddeti kınamak toplumsal hoşnutsuzluğun nedenlerini ortadan kaldırmaya yetmeyebilir. Hükümetin güvenlik tedbirlerine ağırlık verirken, eğitim, yaşam maliyeti ve kamu hizmetleri konularında somut adımlar atıp atmayacağı, krizin siyasi sonuçlarını belirleyecektir. Aksi hâlde kamu düzenine ilişkin tartışma, protestoların arkasındaki toplumsal sorunların önüne geçebilir.
Diğer taraftan, gösterilerin şiddete dönüşmesi de hareketin siyasi meşruiyetine zarar verebilir. İşletmelerin yağmalanması veya kamu binalarının yakılması, ekonomik sıkıntılar yaşayan vatandaşların kendilerine ait olmayan kayıplara uğramasına yol açar. Bu tür eylemler, protestoların temel taleplerini destekleyen kesimleri uzaklaştırabilir ve hükümetin güvenlik politikalarını sertleştirmesine zemin hazırlayabilir.
Bu nedenle, Macron yönetiminin önünde iki yönlü bir sınav bulunmaktadır. Birincisi, şiddet eylemlerini önlemek ve kamu düzenini sağlamak; ikincisi ise protestoların ortaya çıkmasına yol açan toplumsal şikâyetleri siyasi olarak ele almaktır. Bu iki hedef, birbirinin alternatifi değildir. Demokratik bir yönetimin başarısı, güvenlik tedbirlerini hukuk çerçevesinde uygularken barışçıl muhalefetin ve eleştiri hakkının korunmasını sağlayabilmesine bağlıdır.
Macron’un siyasi mirası açısından da bu kriz önemlidir. 2017’de merkez siyaseti yeniden şekillendirme iddiasıyla iktidara gelen Macron, zaman içinde hem soldan, hem de sağdan eleştirilmiştir. Reformların ekonomik verimlilik ve devlet kapasitesini arttırmayı hedeflediği savunulurken, muhalifler bu politikaların toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiğini veya vatandaşların siyasi karar alma süreçlerinden uzaklaşmasına neden olduğunu ileri sürebilmektedir. 2026’daki gösteriler, bu tartışmaların 2027 seçimleri öncesinde yeniden yoğunlaşmasına yol açmaktadır.
4. Fransız Siyasi Kültüründe Devrimci Gelenek ve Sokak Siyaseti
Fransa’daki protestoları değerlendirirken, bu ülkenin devrimler ve kitlesel seferberliklerle şekillenmiş siyasi tarihini dikkate almak gerekir. Bununla birlikte, Fransız siyasi kültürünü değişmez biçimde “şiddet yanlısı” ve “aşırılıkçı” olarak tanımlamak doğru değildir. Fransa’da sokak gösterileri, grevler ve kitlesel protestolar uzun bir tarihsel geçmişe sahiptir; ancak bunların önemli bir bölümü barışçıl, örgütlü ve demokratik talepler çerçevesinde gerçekleşmiştir.
1789 Fransız Devrimi, egemenliğin kaynağı, yurttaşlık, eşitlik ve siyasal otoritenin sınırları hakkındaki tartışmaları Avrupa tarihinin merkezine yerleştirmiştir. Devrimin sonraki aşamalarında ortaya çıkan şiddet ise özgürlük ve eşitlik ideallerinin siyasi mücadele sırasında nasıl farklı biçimlerde yorumlanabileceğini göstermiştir. 1830 ve 1848 devrimleri, 1871 Paris Komünü ve 1968’deki öğrenci ve işçi hareketleri, Fransa’da sokak siyasetinin farklı tarihsel koşullarda yeniden ortaya çıkabildiğine dair örneklerdir.
Bu tarihsel süreklilik, her yeni protestonun devrimci bir hedef taşıdığı anlamına gelmez. Daha doğru yaklaşım, Fransa’da kitlesel gösterilerin siyasi iletişim ve toplumsal baskı araçları arasında yerleşik bir konuma sahip olduğunu kabul etmektir. Sendikalar, öğrenci grupları, meslek örgütleri ve yurttaş hareketleri, farklı dönemlerde hükümetlerin politikalarını değiştirmek veya siyasi gündemi etkilemek amacıyla sokak gösterilerine başvurmuştur.
Sarı Yelekliler hareketi, bu geleneğin yakın dönemdeki en önemli örneklerinden biridir. Hareketin başlangıcında akaryakıt fiyatları ve vergi politikaları öne çıkmış; daha sonra ekonomik eşitsizlik, demokratik katılım ve siyasi temsil tartışmaları genişlemiştir. Akademik çalışmalar, hareketin tek bir ideolojik kimliğe indirgenemeyecek kadar heterojen olduğunu vurgulamaktadır.⁶⁷ Bu bulgu, 2026 gösterilerini değerlendirirken de önemlidir: aynı gösteriye katılan kişilerin motivasyonları birbirinden farklı olabilir.
Fransız siyasal kültüründeki devrimci mirasın bir başka yönü, cumhuriyetçi meşruiyet anlayışıdır. Devletin yurttaşlara eşit davranması, kamu hizmetlerine erişimin mümkün olması ve siyasi iktidarın halkın taleplerini dikkate alması beklentisi, toplumsal mobilizasyonun temel kaynaklarından biridir. Bu beklentiler karşılanmadığında, protesto, yalnızca belirli bir politikaya itiraz değil, cumhuriyetin kendi vaatlerinin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin bir sorgulama olarak da ortaya çıkabilir.
Bununla birlikte, devrimci sembollerin kullanımı ile devrimci bir siyasi programın varlığı birbirinden ayrılmalıdır. Protestolar sırasında kullanılan sloganlar veya semboller, katılımcıların tamamının ortak bir ideolojiye sahip olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde, yağma ve kundaklama eylemleri de Fransız devrimci geleneğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görülemez. Bu eylemler, belirli grupların tercihleri, güvenlik koşulları ve olayların gelişimi çerçevesinde ayrıca incelenmelidir.
Dolayısıyla, 2026’daki olayların Fransız siyasi kültürüyle ilişkisi, “Fransa’da devrimci şiddet vardır” gibi genelleyici bir iddiadan ziyade, toplumsal itirazın sokakta görünür olmasını meşru bir siyasi eylem biçimi sayan tarihsel gelenek ile bazı protestoların şiddete dönüşmesi arasındaki gerilim üzerinden açıklanabilir. Bu ayrım, hem tarihsel gerçekliği korumak, hem de güncel olayların sorumluluğunu doğru biçimde değerlendirmek açısından gereklidir.
5. Macron'un Ortadoğu Turu: Körfez Diplomasisi ile Olaylardan Uzaklaşmak
Cumhurbaşkanı Macron’un 19–21 Ekim 2026 tarihleri için planlanan Körfez turu, hem Macron’un kriz anlarında dış politikada meşruiyet arayışını bir kez daha görmek, hem de Fransa’nın dış politika önceliklerini ve ekonomik çıkarlarını anlamak bakımından önemlidir. Anadolu Ajansı’nın 18 Ekim tarihli Fransızca haberinde aktarılan program bilgilerine göre, Macron’un Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Katar’ı ziyaret etmesi planlanıyor. Görüşmelerde, enerji güvenliği, savunma, ekonomik ortaklıklar ve bölgesel istikrarın öne çıkması beklenmektedir.⁸
Bu ziyaretin zamanlaması, Fransa’nın iç siyasetinde yaşanan gelişmelerle birlikte değerlendirilmelidir. Hayat pahalılığına ilişkin protestoların büyüdüğü bir dönemde enerji arzının güvenliği ve fiyat istikrarı, dış politikanın doğrudan iç ekonomik sonuçlar doğuran başlıkları hâline gelmektedir. Körfez ülkeleriyle enerji, yatırım ve savunma alanlarında iş birliği geliştirmek, Fransa’nın uluslararası ekonomik ilişkilerini çeşitlendirme ve stratejik ortaklıklarını güçlendirme arayışının bir parçasıdır.
Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) temaslarının savunma, altyapı, sağlık, enerji ve yeni teknolojiler gibi başlıkları içermesi beklenmektedir. Bahreyn’de ekonomik ve savunma ilişkilerinin, Katar’da ise stratejik ortaklık ve bölgesel meselelerin gündeme geleceği öngörülmektedir.⁸ Bu çerçeve, ziyaretin yalnızca diplomatik nezaket görüşmelerinden ibaret olmadığını; Fransa’nın Körfez bölgesindeki ekonomik ve güvenlik bağlantılarını pekiştirmeyi hedeflediğini göstermektedir.
Fransa’nın Körfez ülkeleriyle ilişkilerinde savunma sanayii ve güvenlik iş birliği uzun süredir önemli bir yer tutmaktadır. Bu ilişkiler, bölgesel güvenlik değerlendirmeleri kadar ekonomik çıkarlar ve teknoloji ortaklıklarıyla da şekillenmektedir. Yapay zekâ, enerji altyapısı ve yeni teknolojiler gibi alanların görüşme gündeminde yer alması, Körfez ülkelerinin ekonomik çeşitlendirme politikaları ile Fransa’nın teknoloji ve savunma kapasitesi arasında iş birliği imkânları bulunduğuna işaret etmektedir. Bununla birlikte, ziyaretin sonucuna ilişkin değerlendirme yapılırken açıklanmış anlaşmalar ile yalnızca görüşülmesi beklenen başlıklar birbirinden ayrılmalıdır.
Ortadoğu politikası açısından ise, Gazze, Lübnan ve Suriye de Fransa’nın diplomatik gündeminde yer almaktadır. Anadolu Ajansı’nın 14 Ekim tarihli haberinde, Macron’un Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki açıklamalarında Gazze’ye insani yardım ulaştırılması, Filistinlilerin hakları ve İsrail’in güvenliği konularını ele aldığı; Lübnan’ın egemenliğine ve Suriye’nin birliği ile siyasi geçiş sürecine destek verdiği aktarılmıştır.⁹ Ancak Körfez turunun doğrudan tüm bu dosyalarda yeni bir anlaşma veya siyasi sonuç doğuracağını ileri sürmek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır.
Macron’un dış politika faaliyetleri, iç siyasetteki sorunlardan bağımsız değildir. Bir yandan Fransa’nın uluslararası etkisini ve ekonomik ortaklıklarını güçlendirmeye çalışan Cumhurbaşkanı, diğer yandan ülkedeki hayat pahalılığı, kamu hizmetleri ve siyasi temsil tartışmalarına yanıt vermek zorundadır. Dış politika girişimleri ulusal çıkarlar bakımından anlamlı olsa bile, seçmenlerin günlük yaşamlarında hissettikleri sorunlara çözüm sunmadığı takdirde iç siyasi desteği kendiliğinden artırmayabilir.
Bu nedenle, Körfez turu, Macron’un dış politika gündeminin devamlılığını gösterirken, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının farklı sorumlulukları arasındaki gerilimi de görünür kılmaktadır. Fransa’nın enerji güvenliği ve bölgesel diplomasi alanlarında aktif rol üstlenmesi ile içeride toplumsal güveni yeniden tesis etmesi, yönetimin birbirini tamamlaması gereken iki ayrı önceliğidir.
6. 2027 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
2027 Cumhurbaşkanlığı seçimi, Fransa’nın siyasi geleceği ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri açısından kritik bir dönüm noktası olacaktır. Macron’un görev süresinin sonuna yaklaşılması, merkez siyasetin liderliğinin ve siyasi mirasının hangi aktörler tarafından devralınacağı sorusunu gündeme getirmektedir. Aynı şekilde merkezin çökmesi ve aşırılıkların yükselmesi konusu da gündemdedir. Ancak seçim süreci henüz tamamlanmadığı için şu an öne çıkardığımız adaylar ve siyasi ittifaklar hâlâ değişebilir. Bu nedenle, mevcut tablo, kesinleşmiş bir aday listesi veya seçim sonucu olarak değil, 19 Ekim 2026 itibarıyla öne çıkan siyasi eğilimlerin bir değerlendirmesi olarak okunmalıdır.
6.1. Aşırı Sağ: Marine Le Pen ve Ulusal Birlik
Marine Le Pen ve Ulusal Birlik (RassemblementNational – RN) (eski FN), seçim öncesindeki siyasi tartışmaların merkezinde yer alıyor. Le Pen’in söylemi, göç politikalarının sıkılaştırılması, ulusal egemenliğin vurgulanması, kamu düzeninin güçlendirilmesi, Brüksel'e (AB'ye) verilen yetkilerin kısıtlanması ve Fransız vatandaşlarının önceliklerinin korunması gibi temalar etrafında şekillenmektedir. Ekonomik alanda ise üretim üzerindeki vergilerin azaltılması ve mali disiplin gibi başlıklar öne çıkmaktadır. Financial Times’ın Ekim ayındaki haberinde, Le Pen’in Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirilerini sürdürmekle birlikte Fransa’nın birlikten ayrılmasını savunmadığı belirtilmiştir.¹⁰ Bu anlamda, Le Pen, AB karşıtı değil, AB şüphecisi ve uluslar Avrupa'sını savunan bir çizgide gelse de, kuşkusuz, bu Brüksel'de alarm zillerinin çalması için yeterlidir.
Le Pen’in siyasi stratejisi, RN’yi yalnızca bir protesto partisi olmaktan çıkarıp iktidara hazır bir siyasi alternatif olarak sunmaya dayanmaktadır. Göç, güvenlik ve ulusal kimlik konularındaki vurgular, mevcut siyasi düzenden memnun olmayan seçmenleri bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. 2026’daki olayların kamu düzeni tartışmasını güçlendirmesi, RN’nin güvenlik ve otorite söylemine alan açabilir. Bununla birlikte, toplumsal protestoların tüm katılımcılarının RN’yi desteklediği sonucuna varılamaz; zira ekonomik şikâyetler, farklı siyasi yönelimlere sahip seçmenler tarafından da dile getirilebilir.
Le Pen ve Bardella
Le Pen’in adaylık sürecinin hukuki ve siyasi koşulları da, seçim takvimi ilerledikçe önem kazanacaktır. Fransız seçim sisteminde adayların belirli sayıda seçilmiş kamu görevlisinin desteğini sağlaması gerekmektedir. Bu nedenle, adaylıkların kesinleşmesi, siyasi beyanların yanı sıra hukuki ve idari koşulların yerine getirilmesine de bağlıdır.¹¹ Şimdilik hukuki olarak adaylığında bir engel bulunmayan Le Pen'in genç ortağı Jordan Bardella ile ilişkileri ve adaylık rekabeti de ayrıca önemli bir konudur.
6.2. Merkez Sağ: Édouard Philippe ve Gabriel Attal
Fransa'da Macron sonrası merkez siyasetin geleceği, şimdilerde daha çok eski Başbakanlar Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi isimlerle ilişkilendirilmektedir. Philippe, merkez ile sağ arasında geniş bir seçmen koalisyonu oluşturmayı hedefleyen yeternekli bir siyasetçi olarak son dönemde öne çıkmaktadır. Attal ise, Macron döneminde yükselen merkezci siyaset geleneğinin devamı olabilecek, ancak kendi siyasi kimliğini de kurmaya çalışan bir aktör konumundadır. Ancak Macron'a yönelik tepkilerin de etkisiyle, bu konuda Philippe daha şanslı görünüyor.
Eski Başbakanlardan Attal veya Philippe'in 2027'de merkezin adayı olması bekleniyor
Bu iki ismin önündeki temel sorun, Macron’un siyasi mirasını hangi ölçüde sahiplenmeleri gerektiğidir. Macron dönemindeki reformları savunmak, merkez seçmenlerin bir bölümünü korumalarına yardımcı olabilir; ancak aynı mirasın eleştirildiği bir dönemde aşırı yakınlık siyasi bir yük de getirebilir. Bu nedenle, merkez/merkez sağın seçim stratejisi, ekonomik reformlar ve Avrupa yanlısı çizgiyi korurken, sosyal sorunlara ve kamu hizmetlerine ilişkin eleştirilere nasıl yanıt vereceği doğrultusunda şekillenecektir.
Bruno Retailleau
Bruno Retailleau da, geleneksel sağın öne çıkan isimlerinden biridir. Cumhuriyetçiler (Les Républicains – LR) içindeki konumu ve daha muhafazakâr çizgisi, özellikle göç, güvenlik ve devlet otoritesi konularında RN ile merkez sağ arasında rekabet yaratabilir. Bu rekabetin nasıl sonuçlanacağı, sağ seçmenlerin hangi aday etrafında birleşeceği ve olası ittifakların niteliğiyle yakından ilişkilidir.¹¹
6.3. Sol: Raphaël Glucksmann, Jean-Luc Mélenchon ve birlik sorunu
Fransız solunun en önemli sorunu, aşırı sağın yükselişi karşısında ortak bir aday ve program etrafında birleşip birleşemeyeceğidir. Raphaël Glucksmann, merkez sol ve sosyal demokrat seçmenler arasında öne çıkan isimlerden biridir. Le Monde’un Ekim ayındaki haberinde, Glucksmann’ın merkez sol ön seçiminde yüzde 66 ile galip geldiği aktarılmıştır.¹² Bu sonuç, kendi siyasi çevresi bakımından önemli olmakla birlikte, bütün sol partilerin ve seçmenlerin onun etrafında birleşeceğini göstermemektedir.
Solun adayı kim olabilir: Glucksmann vs. Mélenchon
Jean-Luc Mélenchon ise La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) hareketinin belirleyici figürlerinden biridir. Mélenchon’un siyasi çizgisi, ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, sosyal devletin güçlendirilmesi ve mevcut siyasi-ekonomik düzenin daha köklü biçimde değiştirilmesi taleplerini öne çıkarır. Glucksmann ile Mélenchon arasındaki ideolojik ve stratejik farklılıklar, solun ortak bir aday çıkarmasını zorlaştırabilecek unsurlardır.¹³
Sol içindeki bölünme, yalnızca liderler arasındaki kişisel rekabetten kaynaklanmamaktadır. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler, genel dış politika, ekonomik program, göç ve kurumsal reformlar gibi konulardaki farklılıklar, olası ortak adayın hangi politikaları savunacağı konusunda anlaşmayı zorlaştırabilir. Ekolojistlerin, sosyalistlerin, komünistlerin ve radikal solun seçim stratejileri de bu denklemin bir parçasıdır.
Buna karşılık, aşırı sağın seçimde güçlü bir konuma gelmesi, sol partiler üzerinde iş birliği yapma baskısını arttırabilir. Seçim sisteminin iki turlu yapısı, ilk turdaki oy dağılımının yanı sıra ikinci turda seçmenlerin hangi aday etrafında birleşeceği sorusunu da önemli hâle getirir. Ancak geçmişteki seçimlerde görülen taktik oy davranışlarının 2027’de aynı şekilde ortaya çıkacağı kesin değildir.
6.4. Anketlerde Son Durum
Ekim 2026’da yayımlanan anket derlemeleri, Marine Le Pen’in ilk tur senaryolarında halen önde olduğunu göstermektedir. France-Vote’un 8 Ekim itibarıyla sunduğu anket ortalamasında, Le Pen yüzde 34,2 düzeyinde görünürken, Édouard Philippe ve Jean-Luc Mélenchon daha geride yer almaktadır.¹⁴ Başka bir anket derlemesinde de Le Pen’in ilk sırada olduğu, ancak diğer adayların sıralamasının aday kombinasyonlarına göre değişebildiği görülmektedir.¹⁵
Bu rakamlar, kuşkusuz bu aşamada çok dikkatli yorumlanmalıdır. Genel ilke olarak, anketler belirli bir tarihteki seçmen eğilimlerini ölçer, ancak seçim sonucu tahmini olarak kabul edilemez. Aday listesi, kampanya süreci, siyasi ittifaklar, ekonomik gelişmeler ve uluslararası krizler seçmenlerin tercihlerini etkileyebilir. Ayrıca, farklı anket şirketlerinin örneklemleri, soru biçimleri ve aday senaryoları aynı olmayabilir. Dolayısıyla, tek bir yüzde üzerinden kesin bir siyasi sonuç çıkarmak doğru değildir.
Mevcut tablo, aşırı sağın güçlü konumunu ve merkez ile sol arasındaki rekabeti ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, ilk turdaki oy oranları kadar ikinci turda oluşabilecek ittifaklar ve seçmenlerin taktik oy kullanma tercihleri de belirleyici olacaktır. Bu nedenle, 2027 seçimlerinin sonucunu şimdiden kesin olarak öngörmek mümkün değildir.
6.5. 2026 Protestolarının Seçim Kampanyasına Etkisi
Ekim ayındaki olaylar, 2027 seçimlerinde kamu düzeni, yaşam maliyeti ve kamu hizmetlerinin geleceğini öne çıkarabilecek niteliktedir. RN, protestolar sırasında ortaya çıkan şiddeti, güvenlik ve otorite politikalarının güçlendirilmesi gerektiğinin bir kanıtı olarak sunabilir. Sol partiler ise olayların arkasındaki ekonomik ve sosyal nedenlere vurgu yaparak hükümetin politikalarını eleştirebilir. Merkez sağın ise hem düzenin korunmasını, hem de toplumsal hoşnutsuzluğa cevap verecek reformları savunması gerekecektir.
Bununla birlikte, şiddet olaylarının seçmen davranışını tek yönlü etkileyeceği varsayılmamalıdır. Bazı seçmenler güvenlik kaygıları nedeniyle daha sert politikaları destekleyebilirken, bazıları hükümetin kriz yönetimini ve polis müdahalesini sorgulayabilir. Diğerleri ise protestoların arkasındaki ekonomik sorunları öncelikli olarak görebilir. Bu farklı tepkiler, seçim kampanyasının yalnızca güvenlik ekseninde değil, sosyal adalet, ekonomik performans ve demokratik temsil eksenlerinde de yürütüleceğini düşündürmektedir.
Macron’un siyasi mirası da bu tartışmaların merkezinde yer alacaktır. Merkezci modelin savunucuları, reformların ve Avrupa yanlısı politikanın sürdürülmesini savunabilir. Eleştirmenler ise ekonomik ve toplumsal sorunların mevcut yönetim tarzıyla bağlantılı olduğunu ileri sürebilir. 2027 seçimleri, bu açıdan yalnızca yeni Cumhurbaşkanı'nın kim olacağını değil, Fransa’da merkez siyasetinin geleceğini ve sağ-sol rekabetinin yeni biçimini de belirleyecektir.
Sonuç
Ekim 2026’da Fransa’da yaşanan gösteriler, eğitim sistemindeki sorunlar ve hayat pahalılığı gibi somut şikâyetlerin daha geniş bir toplumsal hoşnutsuzlukla birleşebildiğini göstermektedir. Öğretmen açığı, kalabalık sınıflar, kamu hizmetlerinin niteliği, ekonomik güvensizlik ve siyasi temsil tartışmaları, protestoların farklı toplumsal kesimlere yayılmasına katkıda bulunmuştur. 17 Ekim’deki gösterilerin bazı noktalarda yağma, kundaklama ve polisle çatışmalarla sonuçlanması ise toplumsal talepler ile şiddet eylemleri arasında dikkatle ayrım yapılmasını gerekli kılmıştır.
Macron ve hükümet yetkilileri, şiddeti kınamış ve sorumluların hesap vermesi gerektiğini vurgulamıştır. Ancak krizin kalıcı biçimde aşılması, kamu düzeninin sağlanmasının yanı sıra, protestoların arkasındaki ekonomik ve sosyal sorunların ele alınmasına da bağlıdır. Barışçıl protesto hakkının korunması ve şiddet eylemlerinin önlenmesi, demokratik yönetimin birbirini tamamlayan sorumluluklarıdır.
Fransız siyasi kültüründeki devrimci miras, kitlesel protestoların ve sokak siyasetinin tarihsel önemini anlamaya yardımcı olur. Bununla birlikte, bu miras güncel olayları kaçınılmaz biçimde şiddete bağlamayı haklı çıkarmaz. Fransız tarihindeki devrimler ve toplumsal hareketler, farklı dönemlerde farklı amaçlar ve yöntemlerle ortaya çıkmıştır. Güncel gösterilerin anlamı, tarihsel benzerliklerin yanı sıra kendi toplumsal koşulları ve siyasi aktörleri de dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Her krizde olduğu gibi desteği ve meşruiyeti Fransa'nın içinden çok dışarıda arayan ve bu konuda bayağı başarılı olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Körfez turu ise, Fransa’nın enerji güvenliği, savunma, yatırım ve bölgesel diplomasi alanlarındaki önceliklerini ortaya koymaktadır. Ancak dış politikadaki etkinlik, iç siyasetteki toplumsal hoşnutsuzluğu kendiliğinden ortadan kaldırmayacaktır. Fransa’nın uluslararası ortaklıklarını güçlendirme çabası ile içeride ekonomik güveni ve kamu hizmetlerinin niteliğini iyileştirme ihtiyacı birlikte ele alınmalıdır.
Son olarak, Fransa'da 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde aşırı sağın güçlü konumu, merkez siyasetin liderlik sorunu ve solun birlik arayışı Fransız siyasetinin başlıca dinamikleridir. Anketler mevcut eğilimlere ilişkin fikir verse de, adayların kesinleşmesi, kampanyaların seyri ve ikinci tur ittifakları sonucu değiştirebilir. Ekim 2026’daki protestolar bu nedenle yalnızca kısa süreli bir kamu düzeni krizi değil, Fransa’nın siyasi temsil, sosyal adalet ve devletin rolü üzerine yürüttüğü daha geniş bir tartışmanın parçası olarak görülmelidir.
Sonuç olarak, Fransa’nın önündeki temel mesele, toplumsal talepleri güvenlik sorununa indirgemeden ele almak ve demokratik kurumlara duyulan güveni yeniden güçlendirmektir. 2027 seçimleri bu tartışmaların siyasi karşılığının görüleceği önemli bir aşama olacaktır. Ancak seçimlerin sonucu kadar, seçim sürecine kadar geçen dönemde hükümetin ekonomik ve toplumsal sorunlara nasıl yanıt vereceği de Fransa’nın siyasi geleceğini şekillendirecektir.