24 Ekim 2026 Cumartesi

Türkiye'ye Yönelik En Ciddi Siber Saldırılar

 

Giriş

Türkiye’nin siber güvenlik deneyimi tek bir saldırı türüyle açıklanamayacak kadar çeşitlidir. Alan adı altyapısına yönelik hizmet engelleme saldırıları, kamu sitelerinin tahrif edilmesi, kişisel verilerin sızdırılması, gazetecilerin hesaplarına müdahaleler ve sağlık ya da finans hizmetlerini etkileyen olaylar farklı amaçlara ve farklı kanıt standartlarına sahiptir. Bu nedenle, “Türkiye’ye yönelik siber saldırılar” başlığı altında incelenen her olayın aynı ölçüde doğrulanmış olduğu varsayılmamalıdır. Üstelik söz konusu siber güvenlik olunca, bir saldırının gerçekleştiğine dair teknik veya resmî bir kayıt bulunması, saldırganın kimliğinin ve siyasi motivasyonunun da kesin olarak bilindiği anlamına gelmez.

Bu yazı, kamuya açık resmî açıklamalar, düzenleyici kurum kayıtları, akademik çalışma ve güvenilir haber kaynaklarında belgelenen başlıca örnekleri ele almaktadır. Olayların seçimi, yalnızca teknik büyüklüklerine değil, ulusal internet altyapısı, kamu hizmetleri, kişisel veriler ve siyasi iletişim açısından yarattıkları etkiye de dayanmaktadır. Kullanılan tarihler ise olayın başlangıcını veya kamuoyuna yansıdığı günü göstermektedir.

1. Aralık 2015: .tr alan adı altyapısına ve bankalara yönelik DDoS saldırıları

14 Aralık 2015 tarihinde Türkiye’nin .tr alan adı altyapısını yöneten NIC.tr sistemlerine yönelik yoğun dağıtık hizmet engelleme (DDoS) trafiği başladı. Saldırı, alan adlarının çözümlemesini sağlayan DNS altyapısını hedef aldığı için yalnızca tek tek web sitelerini değil, çok sayıda kamu kurumu, şirket ve çevrim içi hizmetin erişilebilirliğini de etkileyebilecek bir darboğaza yöneldi. Reuters’ın aktardığı NIC.tr açıklamasına göre, saldırı Türkiye dışındaki organize kaynaklardan geliyordu; ancak güvenlik uzmanları, ilk aşamada belirli bir ülkeyi veya grubu sorumlu tutmak için yeterli kanıt olmadığını vurguladı.[1]

Takip eden günlerde bankacılık hizmetleri de hedef oldu. 24 Aralık civarında Ziraat Bankası, İş Bankası ve Garanti Bankası'nın çevrim içi hizmetlerinde ve kart/POS işlemlerinde kesintiler yaşandığı bildirildi. Saldırılara dair başta Rusya kaynaklı yorumlar yapılsa da, Anonymous, Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği iddiasıyla saldırıları üstlendiğini açıkladı. Bu ifade, saldırganların ilan ettiği siyasi gerekçeyi gösterir, ancak saldırının arkasında bir devlet aktörü bulunduğu anlamına gelmez. DDoS saldırılarında trafik kaynaklarının taklit edilmesi ve farklı ülkelerdeki ele geçirilmiş cihazların kullanılması, teknik köken ile siyasi sorumluluğu birbirinden ayırmayı da zorlaştırır.[2]

Olayın önemi, tek bir kurumun veri tabanından ziyade ulusal dijital erişimin ortak altyapısına yük bindirmesidir. DNS gibi merkezî işlevlerde yaşanan kesintiler, hedef kurumların kendi sunucuları sağlam olsa bile hizmetlerini görünmez hâle getirebilir. Bu nedenle, olay, kritik internet altyapısında yedeklilik, trafik filtreleme, olay müdahalesi ve kamu-özel sektör koordinasyonunun önemini ortaya koyan ciddi bir örnektir.

2. 2015’te kamu sitelerinin tahrif edilmesi: Yaygın fakat çoğu kez düşük karmaşıklıklı saldırılar

Türkiye’deki kamu sitelerine yönelik risk yalnızca yüksek profilli, dış kaynaklı operasyonlardan ibaret değildir. Çakır, Yalçın ve Kılıç’ın 2017’de yayımlanan araştırmaları, Zone-H kayıtlarından 2015 yılında .gov.tr uzantılı kamu sitelerine yönelik 848 tahrif (defacement) kaydını incelemiştir. Yazarlar, kayıtların takma adlar, mesajlar ve paylaşılan materyallerine dayanarak 25 ülkeden 131 kişi veya grup belirlemiş; kayıtların yaklaşık yüzde 70’inin Türkiye kaynaklı göründüğünü ve hedeflenen sitelerin yüzde 35’inin daha önce de saldırıya uğradığını bildirmiştir.[3]

Bu bulgular, her olayın devlet destekli veya jeopolitik amaçlı olduğu yönündeki yorumu desteklemez. Web sitesi tahrifi çoğu zaman zayıf parola, güncellenmemiş içerik yönetim sistemi, hatalı yapılandırma veya bilinen bir yazılım açığından yararlanılmasıyla gerçekleşebilir. Saldırganların ana sayfaya siyasi sloganlar yerleştirmesi ideolojik bir mesaj taşıyabilir; ancak bu mesaj, saldırganın gerçek kimliğini veya bir devletle bağlantısını tek başına kanıtlamaz. Hatta bu tarz durumlarda, siyasi mesaj çoğu zaman saldırganların gerçek siyasi görüşleriyle çelişen bir şaşırtma amacı da taşıyabilir. Bahsedilen çalışmanın asıl katkısı, kamu sitelerindeki tekrarlayan açıklara ve temel siber hijyen eksikliklerine dikkat çekmesidir.

3. Mart–Nisan 2016: Yaklaşık 50 milyon kişinin verilerinin internete sızdırılması

2016 yılının ilkbaharında, Türkiye’de yaklaşık 50 milyon kişiye ait kişisel bilgileri içerdiği belirtilen büyük bir veri seti internette yayımlandı. Olay, 4 Nisan 2016 dolaylarında geniş biçimde haberleştirildi; 6 Nisan’da, Anadolu Ajansı, savcılığın konuyla ilgili soruşturma başlattığını ve İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın verilerin MERNİS’ten sızdırıldığı iddiasını reddettiğini aktardı.[4] Bu nedenle, olayın kendisi—çok sayıda vatandaşın kişisel bilgilerinin çevrim içi dolaşıma girmesi—ile verinin hangi sistemden ve hangi tarihte alındığına ilişkin iddialar ayrı tutulmalıdır.

İnternette yayımlanan veri seti saldırganlar tarafından siyasi mesajlarla sunulmuş olsa da, kamuya açık kaynaklar saldırganın kimliğini ve kesin motivasyonunu güvenilir bir biçimde ortaya koymamaktadır. Veri ticareti, siyasi itibarsızlaştırma ve kamu kurumlarının güvenliğine ilişkin güvensizlik yaratma olası açıklamalardır; ancak bunlar doğrulanmış sonuçlar değil, yalnızca ihtimallerdir. Olayın temel güvenlik dersi, kişisel verilerin uzun süre saklanması, farklı kurumlarda kopyalanması ve erişim yetkilerinin yeterince sınırlandırılmaması hâlinde tek bir sızıntının milyonlarca kişiyi etkileyebilmesidir.

4. Eylül 2016: RedHack’in Bakan Berat Albayrak’ın email hesabını ele geçirmesi

Eylül 2016’da sol görüşlü hacktivist grup RedHack, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın kişisel email hesabına eriştiğini duyurdu ve 26 Eylül’de sorumluluğu üstlendi. Grup, ilk açıklamalarında tutuklu sol aktivistlerin serbest bırakılması yönünde siyasi taleplerde bulundu. Sonraki haftalarda çeşitli email paketleri yayımlandı ve bunların içeriği Türkiye’de çevrim içi siyasi iletişim, medya ve hükümet yanlısı sosyal medya faaliyetleri hakkındaki tartışmalarda kullanıldı.[5]

Bu hususta şu da belirtilmelidir ki, öncelikle bu tarz olaylarda kanıt düzeyleri dikkatle ayrılmalıdır: RedHack’in hesabı ele geçirdiğini ilan etmesi ve dosyalar yayımlaması, grubun kendi üstlenme beyanıdır; sızdırılan her belgenin özgünlüğü, eksiksizliği ve bağlamı ayrıca doğrulanmalıdır. Dolayısıyla, yayımlanan yazışmalardan yapılan siyasi çıkarımlar, bağımsız doğrulama yapılmadan tüm içerik için kesin hüküm olarak sunulmamalıdır. Ayrıca, içerik doğru olsa bile, kişisel bilgilerin izinsiz olarak aktarılması kesinlikle bir suçtur. Bu nedenle, suçu işleyen grubun da ayrıca cezalandırılması gerekmektedir. Bununla birlikte, bu olay, Türkiye'de üst düzey kamu görevlilerinin ve siyasilerin kişisel hesaplarının siyasi saldırı amacıyla hedef olabileceğini ve bu tarz olayların ciddi güvenlik ve itibar riskleri doğurduğunu göstermiştir. Bu bağlamda, Türkiye'de siyasi iktidardan rahatsız olan muhalif çevrelerin de duyarlı olması gerekmektedir; çünkü bugün bir iktidara yapılan, yarın öbür gün başka bir iktidara da yapılabilir ve Türkiye'ye yönelik hasım devlet ve terör örgütlerine yarayacak ciddi zarar verebilir. Bu anlamda, siber güvenlik, siyaset üstü, birleştirici, ulusal ve önemli bir konu olarak ele alınmalıdır.

5. Mayıs 2016: Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastanelere yönelik saldırı girişimi

T.C. Sağlık Bakanlığı, 18 Mayıs 2016 tarihli resmî açıklamasında Diyarbakır, Siirt, Tekirdağ ve Kocaeli’de bulunan bazı hastanelere yönelik siber saldırı girişimi olduğunu bildirdi. Açıklamaya göre, saldırıda yalnızca Diyarbakır’daki hastaneler kısmen etkilendi; yedekleme mekanizması sayesinde veri kaybı önlendi ve bilgi sistemlerindeki kısmi aksama kısa sürede giderildi. Bakanlık, saldırgan kişi veya kuruluşların henüz belirlenemediğini ve incelemenin başlatıldığını belirtti.[6]

Bu resmî açıklama, saldırı girişiminin ve sınırlı hizmet aksamasının belgelenmesi bakımından güçlü bir kaynaktır; fakat saldırının arkasındaki aktör, kullanılan yöntem ve motivasyon hakkında kesin bilgi sunmaz. Sağlık sistemlerine yönelik saldırılar, veri hırsızlığı, fidye, hizmet aksatma veya kritik hizmetleri test etme gibi farklı amaçlar taşıyabilir. Bu olayda, bunlardan hangisinin geçerli olduğu kamuya açık bir açıklamadan anlaşılamaz. Sağlık sektörünün acil hizmetlerle bağlantısı nedeniyle, kısa süreli bir kesinti dahi hasta güvenliği ve operasyonel süreklilik açısından ciddiye alınmalıdır.

6. Mart 2021: Yemeksepeti veri ihlali

Türkiye’deki en büyük ölçekli kişisel veri ihlallerinden biri, çevrim içi yemek sipariş platformu Yemeksepeti’nde 18 Mart 2021’de başlayan yetkisiz erişimdir. Kişisel Verileri Koruma Kurumu'nun 23 Aralık 2021 tarihli karar özetine göre, web uygulama sunucusundaki bir açıklıktan yararlanılarak sunucuya erişilmiş; ancak olay, 25 Mart’ta şüpheli alarmların incelenmesi sırasında fark edilmiştir. İhlalden 21.504.083 kullanıcının etkilendiği, kullanıcı adı, adres, telefon, e-posta, parola ve IP bilgilerinin risk altında olduğu bildirildi. Kurum, güvenlik uyarılarının izlenmesi ve üçüncü taraf hizmetlerin denetimi konusunda eksiklikler bulunduğunu değerlendirdi.[7]

Bu vakada saldırganların kimliği kamuya açık resmî kayıtlarda tespit edilmemiştir. Veri toplama ve uzaktaki bir sunucuya trafik gönderme bulguları veri sızdırma ile uyumludur; ancak saldırının kesin motifi—satış, şantaj, başka saldırılar için hesap ele geçirme veya başka bir amaç—kaynakta kanıtlanmamıştır. Bu yüzden, olayı belirli bir devlet ya da hacker grubuna atfetmek doğru olmaz. Yemeksepeti vakası, özel sektörün tuttuğu geniş ölçekli veri havuzlarının ulusal siber güvenlik açısından önemini ve alarm yönetimi, yamalama, erişim kontrolü ve olay müdahalesindeki gecikmelerin etkisini göstermektedir.

7. 2021: e-Devlet ve belediye verileri hakkındaki iddialar

Freedom House’un Türkiye’ye ilişkin 2022 raporu, Ekim 2021’de e-Devlet portalının hacklendiği ve kullanıcı verilerinin tehlikeye girdiği yönündeki haberleri ve Mayıs 2021’de Konya Büyükşehir Belediyesi veri tabanından 1 milyon kişiye ait verilerin sızdırıldığı iddiasını da kayda geçirmiştir.[8] Aynı rapor, Kasım 2021’de güvenlik soruşturmalarına konu yaklaşık 10.000 kişi hakkındaki özel bilgilerin ele geçirilip karaborsada satıldığına dair haberleri de aktarır; bu son olayda FETÖ mensuplarının sorumlu olduğu iddiası yer almıştır, ancak bu aşamada, tam doğrulanmadan, bunun bağımsız olarak kesinleştirilmiş bir teknik sonuç gibi algılanmaması gerekir.

Bu tarz olaylar, kamuya açık haber ve raporlarda yer alsa da, her birinin teknik kapsamı, veri kaynağı ve saldırganın kimliği aynı açıklıkta değildir. Özellikle e-Devlet gibi çok sayıda hizmete erişim sağlayan bir platform hakkında “hacklendi” iddiası, merkezi sistemin bütünüyle ele geçirildiği anlamına gelmeyebilir; farklı veri tabanlarından elde edilen bilgilerin platforma aktarılması veya kullanıcı hesaplarının ele geçirilmesi de benzer bir algı yaratabilir. Bu nedenle, olayın kapsamı konusunda resmî teknik inceleme ve doğrulanmış ihlal bildirimi öncelikli kaynaklar olarak kabul edilmelidir.

Genel Değerlendirme

İncelenen örnekler, Türkiye'ye dair 4 temel risk kümesine işaret etmektedir. Birincisi, 2015’teki .tr altyapısı saldırısı gibi hizmet erişilebilirliğini hedef alan DDoS operasyonlarıdır. İkincisi, kamu sitelerinin tahrifi ve siyasi e-posta sızıntıları gibi mesaj verme, itibar zedeleme veya gündem oluşturma amacı taşıyabilen hacktivist eylemlerdir. Üçüncüsü, 2016’daki geniş çaplı veri sızıntısı ve 2021’deki Yemeksepeti ihlali gibi kişisel verilerin gizliliğini ve bireylerin güvenliğini etkileyen vakalardır. Dördüncüsü, sağlık ve kamu hizmetleri gibi kritik sektörlere yönelik saldırı girişimleridir. 

Kanıt/kaynak konusunda ise 3 ayrı kanıt kategorisi kullanılmalıdır: (1) olayın gerçekleştiğini doğrulayan resmî açıklama, düzenleyici karar veya teknik kayıt; (2) saldırganın kendi üstlenme beyanı ya da medyada yer alan iddia; (3) devlet desteği, ülke bağlantısı veya siyasi motivasyona ilişkin bağımsız teknik ve istihbarî değerlendirme. Birinci kategori olayın gerçekleştiğini kanıtlayabilir, ancak üçüncü kategoriyi otomatik olarak kanıtlamaz. Bu yazıda, henüz doğrulanamayan aktör ve motif bilgileri kesin olgu olarak sunulmamıştır.

Türkiye açısından öncelikler; kamu ve özel sektör arasında olay bildirimi ve tehdit istihbaratı paylaşımının güçlendirilmesi, kritik altyapılarda yedekli mimarinin kurulması, kişisel veri erişimlerinin asgari yetki ilkesiyle sınırlandırılması, güvenlik alarmlarının kesintisiz izlenmesi, düzenli sızma testleri ve bağımsız denetimlerin yaygınlaştırılmasıdır. Ayrıca, kamuoyuna yapılan açıklamalarda saldırının etkisi ile saldırganın kimliği arasındaki ayrımın açıkça kurulması, yanlış atıfların ve gereksiz jeopolitik tırmanmanın önüne geçebilir.

Ayrıca genel ilke olarak, devlet destekli/kaynaklı siber saldırılara hedef olmamak adına Türkiye'nin komşuları başta olmak üzere tüm devletlerle daha iyi ilişkiler kurması, siber saldırıları gerçekleştiren iç ve dış gruplara yönelik cezai yöntemlere başvurarak caydırıcılık yaratması (ki bu kapsamda yaşı küçük ve genç bireylerin yaptığı bağlantısız saldırılar değil, organize ve art niyetli saldırılar üzerinde durulmalıdır) ve bu konudaki uluslararası çabaları desteklemesi gibi politika önerileri bu noktada vurgulanabilir. Bu kapsamda özellikle Türkiye'nin dahil olduğu NATO'nun kapsamlı doktrin ve uygulamalar geliştirmesi ise bu çağda bir zaruriyettir ki, bu konuda da, askeri alyans, uzun süredir ciddi çalışmalar yapmaktadır.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

DİPNOTLAR

[1] Reuters (2015), “Turkish Internet servers under sustained cyberattack: internet body”, 23 Aralık 2015, https://www.investing.com/news/technology-news/turkish-internet-servers-under-sustained-cyberattack%3A-internet-body-377324. 

[2] Freedom House (2016), “Turkey: Freedom on the Net 2016”,  https://freedomhouse.org/country/turkey/freedom-net/2016. 

[3] Hüseyin Çakır & Nursel Yalçın & Mehmet Serkan Kılıç (2017), “İnternet Sitelerine Yapılan Siber Saldırılar: 2015 Yılı Türk Kamu Siteleri İncelemesi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, 13 (25), ss. 149–192. https://doi.org/10.17752/guvenlikstrtj.309404.

[4] Anadolu Ajansı (2016), “Minister: Turkish data leak not from central system”, 6 Nisan 2016, https://www.aa.com.tr/en/turkey/minister-turkish-data-leak-not-from-central-system/550444.

[5] The Cyber Security Incident Database, “Berat Albayrak” olay kaydı; Eylül 2016’daki RedHack iddiası ve sonraki sızıntılar. https://www.csidb.net/csidb/incidents/81eb635c-0ca9-4088-966a-ed1d3f2e1f2d/.

[6] T.C. Sağlık Bakanlığı (2016), “Sağlık Bakanlığı Hastanelerine Yönelik Siber Saldırı Girişimine İlişkin Basın Açıklaması”, 18 Mayıs 2016, https://www.saglik.gov.tr/TR%2C3501/saglik-bakanligi-hastanelerine-yonelik-siber-saldiri-girisimine-iliskin-basin-aciklamasi-18052016.html.

[7] Kişisel Verileri Koruma Kurumu (2021), “Yemek Sepeti Elektronik İletişim Perakende Gıda Lojistik AŞ veri ihlal bildirimi hakkında”, Karar Özeti 2021/1324, 23 Aralık 2021, https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/7168/2021-1324.

[8] Freedom House (2022), “Turkey: Freedom on the Net 2022”, https://freedomhouse.org/uk/node/5673.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Türkiye Ziyareti

 

Giriş

Son dönemde ABD Başkanı Donald Trump'ın yüksek gümrük tarifeleri uygulamaları nedeniyle ABD-Kanada ilişkilerinde yaşanan sorunlara yaklaşımı, Çin'e ziyareti, Avrupa Birliği (AB) geliştirdiği yakın ilişkiler ve orta büyüklükte devletlerin birlikte hareket etmelerine yönelik Davos Dünya Ekonomik Forumu'ndaki çağrısıyla gündem olan Kanada Başbakanı Mark Carney, 21–23 Ekim 2026 tarihlerinde Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Carney, bu şekilde Türkiye'yi ziyaret eden ilk Kanada Başbakanı olarak da tarihe geçmiştir. Bu yazıda, bu ziyaret ve ziyaret vesilesiyle iki devlet arasında imzalanan anlaşmalar değerlendirilecektir.

Ziyaretin Arka Planı ve Önemi

Türkiye ile Kanada arasındaki diplomatik ilişkiler uzun bir geçmişe dayanmakla birlikte, NATO müttefikliği ve çok taraflı platformlardaki iş birliği, ekonomik ve stratejik ilişkilerin potansiyelinin tam olarak değerlendirildiği anlamına gelmemiştir. Nitekim iki devlet arasındaki ticaret hacmi, 2025 yılı itibariyle henüz 3 milyar dolara dahi ulaşamamıştır. Dahası, Mark Carney'ye kadar hiçbir Kanada Başbakanı'nın Türkiye'ye resmî ziyaret gerçekleştirmemiş olması da ilişkilerdeki mesafeyi ortaya koymaktadır. Bu durum, Kanada ve Türkiye'nin muazzam potansiyelleri düşünüldüğünde, kuşkusuz oldukça sınırlı bir ilişki biçimine benzemektedir.

Bu bağlamda, Başbakan Carney’nin ziyareti sırasında Türkiye ile Kanada arasında "stratejik ortaklık" ilan edilmesi, savunma, enerji ve ulaştırma alanlarında üç ayrı belgenin imzalanması ve serbest ticaret anlaşmasına yönelik müzakerelerin başlatılması, ikili ilişkilerin artık çok daha kapsamlı bir çerçevede ele alınmaya başlandığını göstermektedir.

Ziyaretin zamanlaması da bizce ayrıca önemlidir. Küresel ticaret sisteminin korumacılık eğilimleri, büyük güçler arasındaki rekabet ve uluslararası güvenlik ortamındaki belirsizlikler nedeniyle yeniden şekillendiği bir dönemde, serbest piyasa ekonomisi savunucusu olan Kanada, ekonomik ilişkilerini çeşitlendirmeye ve ABD pazarına olan yüksek bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Bir diğer serbest ticaret yanlısı devlet olan Türkiye ise, Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasındaki coğrafi konumu, geniş iç pazarı, savunma sanayii kapasitesi ve enerji ulaştırma hatları sayesinde farklı coğrafyalarla ilişkilerini derinleştirme arayışındadır. Bu bağlamda, Carney’nin ziyareti, iki ülkenin değişen uluslararası sistemde ortak çıkar alanlarını genişletme çabasının bir parçası olarak da değerlendirilebilir.

Stratejik Ortaklık: İkili İlişkilerde Yeni Bir Çerçeve

12. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Mark Carney’nin 22 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirdikleri görüşmenin en önemli sonucu, Türkiye-Kanada Stratejik Ortaklığı’nın ilan edilmesi olmuştur. Üç yıllık bir eylem planıyla desteklenen bu ortaklık; ticaret ve yatırımlar, enerji, savunma ve güvenlik ile toplumlar arası ilişkiler olmak üzere 4 temel sütun üzerine kurulmuştur. İki ülkenin Dışişleri Bakanlarının uygulamayı takip etmesi ve düzenli stratejik diyalog mekanizmalarının oluşturulması da kararlaştırılmıştır.

İki ülkenin Dışişleri Bakanları Anita Anand ile Hakan Fidan

Bu gelişme, yalnızca diplomatik ilişkilerin yeni bir isim altında tanımlanması olarak görülmemelidir. Asıl önemli mesele, ilan edilen ortaklığın kurumsal mekanizmalara, somut projelere ve sürdürülebilir ekonomik ilişkilere dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Bu açıdan yıllık stratejik diyalog toplantıları, ortak ekonomik ve ticari komite mekanizması ile askerî ve siyasi istişarelerin sürdürülmesi, iki ülkenin farklı alanlardaki iş birliğini düzenli biçimde ele alabilmesi açısından önem taşımaktadır.

Bununla birlikte, stratejik ortaklık ilanı, iki ülkenin tüm dış politika meselelerinde aynı çizgide olduğu anlamına gelmez. Ankara ve Ottawa’nın güvenlik öncelikleri, bölgesel ilişkileri ve uluslararası sorunlara yaklaşımları arasında farklılıklar olabilir. Dolayısıyla, yeni çerçevenin başarısı, ortak çıkarların geliştirilmesinin yanı sıra görüş ayrılıklarının yönetilmesine de bağlı olacaktır.

Ekonomik İlişkiler ve Serbest Ticaret Anlaşması Arayışı

Ziyaretin öne çıkan başlıklarından biri, Türkiye ile Kanada arasında kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması için müzakerelerin başlatılmasıdır. İki ülke, Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında bu yönde bir süreci gündeme getirmişti. Ekim ayındaki ziyaretle birlikte müzakerelerin somut bir takvime bağlanması kararlaştırılmış ve ilk müzakere turunun 30 Kasım–4 Aralık 2026 tarihlerinde Ankara’da yapılacağı açıklanmıştır.

Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır: Serbest ticaret anlaşması henüz imzalanmamıştır veya yürürlüğe girmemiştir. Ziyaret, anlaşmaya yönelik müzakere sürecinin ilerletilmesi açısından önem taşımaktadır. Tarafların gümrük tarifeleri, pazara erişim, yatırım koşulları, hizmet ticareti ve ilgili diğer düzenlemeler konusunda uzlaşması gerekecektir.

İki ülke arasındaki ticaret hacmine ilişkin açıklamalar, ekonomik potansiyelin geliştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Anadolu Ajansı, ziyaret öncesindeki haberinde ikili ticaret hacmini geçtiğimiz yıl itibariyle yaklaşık 2,7 milyar dolar olarak aktarırken, Kanada basınında yıllık ticaretin yaklaşık 4 milyar dolar seviyesinde olduğuna ilişkin değerlendirmeler yer almıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki ülke arasındaki yıllık ticaret hacminin önce 5 milyar dolara, uzun vadede ise 10 milyar dolara çıkarılmasını hedefleyen iddialı bir yaklaşım ortaya koymuştur. Bu hedefin gerçekleşmesi; serbest ticaret müzakerelerinin yanı sıra enerji, havacılık, savunma sanayii, madencilik ve ileri teknolojiler gibi sektörlerde yeni yatırımların geliştirilmesine bağlıdır.

Ziyaret kapsamında Kanada İhracat Geliştirme Kurumu (Export Development Canada) ile Türk Eximbank arasında üçüncü ülkelerdeki projelerde iş birliğini güçlendirmeye yönelik bir mutabakat zaptı imzalanması da dikkat çekicidir. Bu düzenleme, Türkiye ve Kanada şirketlerinin yalnızca birbirlerinin pazarlarında değil, farklı ülkelerdeki altyapı ve yatırım projelerinde de ortak hareket etmelerinin önünü açabilir.

Savunma Sanayii ve NATO Çerçevesinde İş Birliği

Türkiye-Kanada ilişkilerinin bir diğer önemli boyutu savunma sanayii ve güvenliktir. NATO’nun iki üyesi olan ülkeler, ittifakın kolektif güvenlik mekanizması kapsamında ortak sorumluluklar üstlenmektedir. Bununla birlikte, geçmişte Kanada’nın Türkiye’ye yönelik bazı askerî ihracat kısıtlamaları uygulaması, savunma alanındaki ilişkilerin gelişmesini zorlaştırmıştı. Kanada, 2020 yılında uygulamaya koyduğu bazı kısıtlamaları 2024’te kaldırmıştır. Bu sayede, yeni iş birliği girişimleri için uygun koşullar oluşmuştur.

Carney’nin ziyareti sırasında Kanada Küresel İşler Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı arasında Savunma Sektörü Ortaklıkları Mutabakat Zaptı da imzalanmıştır. Temmuz 2026’da imzalanan savunma iş birliği niyet belgesiyle birlikte değerlendirildiğinde, bu adım, iki ülkenin savunma şirketleri arasındaki ilişkileri geliştirmek için daha kurumsal bir zemin oluşturma arayışını yansıtmaktadır.

Türkiye açısından Kanada ile savunma sanayii iş birliğinin geliştirilmesi; teknoloji, üretim ortaklıkları, ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesi ve NATO standartları çerçevesindeki koordinasyon bakımından fırsatlar sunabilir. Kanada açısından ise, Türkiye’nin gelişen savunma sanayii ekosistemiyle daha yakın ilişkiler kurulması, ortak üretim ve üçüncü ülkelere yönelik projeler için yeni imkânlar yaratabilir.

Ancak imzalanan mutabakatın doğrudan belirli silah sistemlerinin ortak üretimini veya somut bir teknoloji transferini garanti etmediği unutulmamalıdır. Bu alanlardaki ilerleme, daha sonraki şirket anlaşmalarına, teknik değerlendirmelere, ihracat izinlerine ve karşılıklı güvenin güçlenmesine bağlı olacaktır.

İki liderin görüşmelerinde Ukrayna’daki savaş, Karadeniz’in güvenliği, Güney Kafkasya ve Ortadoğu’daki gelişmeler de gündeme gelmiştir. Bu başlıklar, Türkiye ile Kanada’nın yalnızca ikili ilişkiler bakımından değil, daha geniş bir Avro-Atlantik güvenlik çerçevesinde de diyaloğu sürdürmek istediğini göstermektedir. İki ülke halkının birbirlerine yönelik düşmanca bir algısının ve tarihsel husumetinin bulunmaması da bu noktada kolaylaştırıcı bir faktördür. 

Enerji, Nükleer Teknoloji ve Ulaştırma

Ziyaret sırasında imzalanan üç belgeden biri, enerji alanında iş birliğini geliştirmeye yönelik ortak bildiridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, basın toplantısında en çok enerji konusu üzerinde durmuştur. Bu çerçevede, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG), sivil nükleer enerji, yenilenebilir enerji, temiz teknolojiler ve kritik mineraller öne çıkan alanlar arasındadır.

Kanada’nın zengin enerji ve doğal kaynak kapasitesi, Türkiye’nin enerji arzını çeşitlendirme ve enerji güvenliğini güçlendirme hedefleriyle örtüşebilecek bir zemin sunmaktadır. Türkiye açısından Kanada ile enerji iş birliği, yalnızca olası doğalgaz tedariki anlamına da gelmemektedir. Nükleer enerji teknolojileri, yenilenebilir enerji yatırımları, kritik minerallerin tedarik zincirleri ve madencilik alanlarında da yeni iş birliği olanakları bulunmaktadır.

Özellikle Türkiye’nin yeni nükleer enerji yatırımlarına ilişkin planları bağlamında Kanada’nın nükleer teknoloji ve ilgili hizmetler konusundaki kapasitesi değerlendirilebilir. Bununla birlikte, ziyaret sırasında imzalanan ortak bildiri belirli bir nükleer santral projesinin kararlaştırıldığı veya Kanada’nın Türkiye’deki bir projeye kesin olarak katılacağı anlamına gelmemektedir. Böyle bir gelişme için ayrıca proje bazlı anlaşmalar ve teknik müzakereler gerekecektir. Ancak ziyarette bu yönde olumlu bir havanın oluştuğu bilgisi kulislerden sızmıştır.

Ulaştırma alanında imzalanan genişletilmiş Hava Ulaştırma Anlaşması, ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayabilecek bir düzenlemedir. Anlaşma, haftalık yolcu seferi kapasitesinin her ülke için 12’den 21’e kadar arttırılmasına ve kargo uçuşlarının sınırsız biçimde gerçekleştirilmesine imkân tanımaktadır. Bu düzenleme, iki ülke arasında turizm, eğitim, aile ziyaretleri ve ticari bağlantıların güçlendirilmesini destekleyebilir. Ayrıca Kanada’nın 2027 yılında Türkiye’ye bir ticaret heyeti göndermeyi planlaması, ziyaretin yalnızca diplomatik açıklamalarla sınırlı kalmayıp özel sektör ilişkilerinin de geliştirilmesi hedefini ortaya koymaktadır.

Kanada’nın Küresel Stratejisi ve Türkiye’nin Dış Politika Açısından Konumu

Başbakan Carney’nin Türkiye ziyaretini anlamlandırmak için, Kanada’nın değişen küresel ekonomik koşullara verdiği tepkileri de dikkate almak gerekir. ABD ile yaşanan gümrük vergisi anlaşmazlıkları ve ticari gerilimler, Kanada’nın dış ticaret ilişkilerini çeşitlendirme arayışını güçlendirmiştir. Kanada yönetimi, rekor düzeyde ticaret yaptığı güney komşusu ABD pazarını ikame edebilecek tek bir ülkeye bağlanmak yerine, farklı bölgelerde yeni ortaklıklar geliştirerek ekonomik kırılganlıklarını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği (AB), Çin (Halk Cumhuriyeti), Birleşik Krallık ve Türkiye gibi önemli devletlerle yoğun ekonomik ilişkiler geliştirmek Kanada için rasyonel bir politikadır. 

Bu yaklaşım, Kanada’nın Avrupa ve Asya ile ilişkilerini geliştirme arayışının yanı sıra, Türkiye gibi bölgesel ağırlığı olan ülkelerle daha kapsamlı iş birliği kurmasını da açıklamaktadır. Türkiye, NATO üyeliği, G20 içindeki konumu, gelişen savunma sanayii ve Avrupa ile Asya arasındaki ticari bağlantıları nedeniyle Kanada açısından farklı alanlarda iş birliği yapılabilecek bir ortak niteliği taşımaktadır. Türkiye, Müslüman ve Türk dünyasına açılan kapı olarak, yalnızca kendisinden ibaret bir güç olmayıp, Türkiye sayesinde Kanada'nın Ortadoğu, Kafkasya ve Asya pazarlarına erişimi de hızlanabilmektedir. 

Türkiye açısından da Kanada ile ilişkilerin geliştirilmesi, Batılı ülkelerle ekonomik ve teknolojik bağlantıların çeşitlendirilmesi açısından önemlidir. Özellikle savunma sanayii ve enerji gibi stratejik sektörlerde alternatif ortaklıkların geliştirilmesi, Ankara’nın dış ekonomik ilişkilerinde hareket alanını genişletebilir. ABD ile zaman zaman yaşanan sorunlar ve özellikle ABD Kongresi'nde Ankara'ya yönelik hasmane tutum, Türkiye'yi Birleşik Krallık, Kanada ve bazı Avrupalı devletlerle ilişkilerini geliştirmeye yönlendirmektedir. Bu bağlamda, Kanada, güvenilir ve saygı duyulan bir devlet olarak Ankara için ideal Batılı partnerlerden birisidir. 

Bununla birlikte, iki ülkenin ekonomik ilişkileri geliştirilirken insan hakları, demokratik kurumlar ve hukukun üstünlüğü gibi konulardaki farklı yaklaşımlar da göz ardı edilmemelidir. Nitekim Kanada basınında çıkan bazı haberlerde, uluslararası insan hakları kuruluşlarının Türkiye’de gazeteciler, aktivistler ve muhalif siyasetçilere yönelik uygulamalara ilişkin eleştirilerine yer verilmiştir. Bu husus, ekonomik ve güvenlik iş birliğinin gelişmesinin, tarafların tüm siyasi ve normatif konularda uzlaştığı anlamına gelmediğini göstermektedir. Ancak bu, kuşkusuz iki devletin iş birliği yapmasına engel değildir; zira Türkiye de, kriz dönemleri haricinde rejimini Batılı demokratik standartlara yükseltmek isteyen bir devlet görünümündedir. Ancak son yıllarda yaşanan darbe girişimi, Türkiye etrafındaki çatışmalar ve ülke içerisindeki sert kutuplaşma gibi sorunlar, Türkiye'de, devleti, geçici otoriter çözümlere yönlendirmektedir. Bu bağlamda özellikle PKK'nın tasfiyesi ve Kürt Sorunu'nun çözümünü amaçlayan "Terörsüz Türkiye" süreci, başarıyla tamamlanabilirse, Türkiye'nin yeniden demokrasiye dönüşüne de uygun koşullar oluşturabilir. 

Sonuç

Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Türkiye ziyareti, Türkiye-Kanada ilişkilerinin ticaret, savunma, enerji ve diplomatik koordinasyon eksenlerinde daha kapsamlı bir çerçeveye taşınması bakımından önemli bir gelişmedir. Stratejik ortaklık ilanı, üç iş birliği belgesinin imzalanması, serbest ticaret anlaşması müzakerelerine yönelik takvimin belirlenmesi ve Kanada’nın 2027 yılı için ticaret heyeti planı, iki ülke arasındaki ilişkileri somut projeler üzerinden geliştirme arayışını ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, ziyaretin uzun vadeli etkileri yalnızca imzalanan belgelerle ölçülemez. Serbest ticaret anlaşmasının hangi koşullarda sonuçlanacağı, savunma sanayii iş birliğinin hangi projelere dönüşeceği ve enerji alanında ne ölçüde yatırım yapılacağı belirleyici olacaktır. Aynı şekilde, stratejik ortaklığın düzenli istişare mekanizmaları aracılığıyla sürdürülmesi ve iki ülke arasındaki siyasi farklılıkların yönetilebilmesi de önem taşımaktadır.

Sonuç itibariyle, Mark Carney’nin Ankara ve İstanbul temasları, değişen uluslararası sistemde orta ölçekli güçlerin ve bölgesel aktörlerin ekonomik ve stratejik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışının bir örneği olarak değerlendirilebilir. Türkiye ve Kanada’nın bu yeni çerçeveyi ne ölçüde somut ekonomik kazanımlara, sürdürülebilir savunma iş birliğine ve enerji projelerine dönüştürebileceği ise önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken temel mesele olacaktır. Ancak şurası bir gerçektir ki, Justin Trudeau gibi karizmatik bir Başbakan'ın ardından gelmesi nedeniyle zorlanacağı düşünülen Carney, şimdiye kadar ülkesini mükemmel temsil etmiş ve ölçülü üslubu ve politikalarıyla dünyada saygı ve güven kazanan bir isim olarak öne çıkmıştır. Aynı şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da, içeride yaşadığı sorunlara karşın, dış politikada oldukça aktif ve başarılı bir performans sergilemeye devam etmekte ve bu şekilde seçmenlerden olumlu puan toplamaktadır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

23 Ekim 2026 Cuma

Kitap Analizi: 'Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion'

Giriş

21. yüzyılın başından itibaren dijital teknolojilerin hızla yaygınlaşması, uluslararası ilişkiler ve ulusal güvenlik literatüründe siber alanın stratejik rolüne ilişkin hararetli tartışmaları beraberinde getirmiştir. İlk dönem siber güvenlik çalışmaları, siber alanın askeri dengeleri kökten değiştireceğini, geleneksel caydırıcılık kuramlarını işlevsiz kılacağını ve "Siber Pearl Harbor" veya "Siber Kıyamet" gibi yıkıcı felaket senaryolarının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. Ancak zamanla toplanan ampirik veriler, siber devrimci olarak adlandırılan bu yaklaşımın dramatik öngörülerinin gerçeklikle tam olarak örtüşmediğini göstermiştir.

Brandon Valeriano, Benjamin Jensen ve Ryan C. Maness tarafından yazılan Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion (2018) başlıklı Oxford University Press kitap, siber alanın ulusal güvenlik ve uluslararası politika boyutunu ampirik veri odaklı ve stratejik bir perspektiften ele alan dönüm noktası niteliğinde bir çalışmadır. Yazarlar, siber çatışmaları felaket senaryoları veya sansasyonel söylemler yerine uluslararası politikanın kriz yönetimi ve zorlama (coercion) dinamikleri içinde konumlandırmaktadır.

Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion

Eserin temel argümanı, siber stratejilerin devletler tarafından bir "devrim" yaratmak amacıyla değil, geleneksel askeri güç kullanımının getirdiği risk ve tırmanma (escalation) maliyetlerinden kaçınmak için kullanıldığıdır. Yazarlar; siber gücün bir kitle imha silahı ya da belirleyici bir savaş kazanma aracı olmaktan ziyade, rakip devletleri yıpratma, bilgi toplama ve sınırlı siyasi sinyaller verme işlevi gören düşük yoğunluklu bir "siyasi savaş" (political warfare) enstrümanı olduğunu savunmaktadır. Bu makalede, söz konusu eserin bölüm özetleri sunulacak, ardından teorik ve ampirik katkıları eleştirel bir süzgeçten geçirilecektir.

1. Kitabın Özeti

Bölüm 1: Giriş - Siber Stratejiler Zorlayıcı mıdır? (Introduction: Are Cyber Strategies Coercive?)

Kitabın "Giriş" bölümü, siber çatışma literatüründeki temel teorik ayrışmayı ortaya koyarak başlar: "Devrimciler" (Revolutionaries) ve "Evrimciler" (Evolutionaries). Devrimci kanat siber gücün güç dengesini kökten sarstığını iddia ederken, evrimciler siber alanın mevcut güç ilişkilerinin ve diplomasinin devamı olduğunu savunur. Yazarlar, bu bölümde kendi özgün yaklaşımlarını tanımlar; siber alan, devletlerin taviz koparmak veya stratejik avantaj elde etmek için başvurduğu, ancak etkileri sınırlı ve tırmanma riski düşük bir zorlama mecrasıdır. Eserin metodolojik temelleri ve ana soruları bu bölümde açıklanır.

Bölüm 2: Rakip Devletler Siber Stratejiyi Nasıl Kullanır? (How Rival States Employ Cyber Strategy)

Bu bölümde siber stratejinin teorik taksonomisi oluşturulur. Yazarlar, devletlerin siber eylemlerini üç ana stratejik kategoriye ayırır:

Bozma/Aksatma (Disruption): Düşük seviyeli, kamuoyuna yönelik sembolik saldırılar (örn. web sitesi tahrifatı, DDoS saldırıları).

Casusluk (Espionage): Hassas verilere erişim sağlama, istihbarat toplama ve stratejik bilgi avantajı elde etme.

Bozunma/Tahrip (Degradation): Fiziksel veya işlevsel zarar vermeyi hedefleyen siber saldırılar (örneğin Stuxnet vakası).

Bölümde zorlama stratejilerinin (zorlama ve caydırıcılık) siber alandaki sınırlılıkları ve siber eylemlerin sinyal verme (signaling) kapasitesi incelenmektedir.

Bölüm 3: Siber Stratejinin Ampirik Analizi (The Correlates of Cyber Strategy)

Bu bölümde, yazarlar tarafından geliştirilen İkili Siber Olaylar Veri Seti (Dyadic Cyber Incident and Dispute Dataset/DCID) veri seti tanıtılmakta ve nicel analizler sunulmaktadır. DCID veri seti, 2000-2014 yılları arasındaki devletlerarası siber olayları kapsar. Ampirik bulgular şunları göstermektedir:

  • Siber saldırıların büyük çoğunluğu (yüzde 70'ten fazlası) düşük seviyeli casusluk ve aksatma eylemlerinden oluşmaktadır.
  • Yıkıcı ve tahrip edici siber eylemlerin oranı son derece düşüktür.
  • Siber saldırıların rakip devletlerden politika değişikliği veya taviz koparma başarı oranı son derece sınırlıdır.

Bölüm 4: Birleşik Strateji Olarak Siber Zorlama (Cyber Coercion as a Combined Strategy)

Dördüncü bölüm, siber araçların tek başına mı yoksa geleneksel diplomasi ve askeri güç ile birleştiğinde mi etkili olduğunu inceler. Nitel Karşılaştırmalı Analiz (QCA - Crisp Set Method) metodolojisi kullanılarak yapılan incelemeler, siber stratejilerin tek başlarına kaldıklarında politik sonuçlar üretme kapasitelerinin son derece zayıf olduğunu ortaya koyar. Siber zorlama, yalnızca konvansiyonel askeri tehditler, diplomatik baskı ve ekonomik yaptırımlarla "birleşik" (combined) bir stratejinin parçası olarak kullanıldığında sınırlı bir başarıya ulaşabilmektedir.

Bölüm 5: Komiserler ve Hırsızlar - Rusya’nın Siber Zorlama Stratejisi (Commissars and Crooks: Russian Cyber Coercion)

Beşinci bölüm, Rusya Federasyonu'nun siber güç kullanımını vaka analizi kapsamında ele alır. Rusya'nın siber operasyonları, geleneksel "bilgi savaşı" (informatsionnaya voyna) ve "maskirovka" (yanıltma) doktrinlerinin bir uzantısıdır. Çalışmada, 2007 Estonya saldırıları, 2008 Gürcistan müdahalesi ve 2016 ABD Başkanlık seçimlerine müdahale vakaları analiz edilir. Rusya'nın siber araçları devlet dışı aktörler (hacker grupları, suç örgütleri) üzerinden kullanarak inkar edilebilirlik sağladığı ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmeyi hedeflediği vurgulanır.

Bölüm 6: Çin ve Teknoloji Açığı (China and the Technology Gap)

Bu bölümde, Çin Halk Cumhuriyeti'nin siber stratejisi mercek altına alınır. Çin'in siber yaklaşımının temelinde zorlayıcı güç gösterisinden ziyade siber casusluk ve fikri mülkiyet hırsızlığı yatmaktadır. Çin; Batı ile arasındaki teknolojik ve askeri açığı kapatmak, ekonomik büyümesini desteklemek ve iç güvenlik kontrolünü sağlamak amacıyla siber araçlara başvurmaktadır. Titan Rain ve OPM veri ihlali gibi vakalar üzerinden Çin'in uzun vadeli ve sabırlı bilgi toplama stratejisi örneklendirilir.

Bölüm 7: Amerika Birleşik Devletleri ve Felç Edici Hassasiyet Tercihi (The United States: The Cyber Reconnaissance-Strike Complex)

Yedinci bölüm, dünyadaki en gelişmiş siber kapasiteye sahip ülke olan ABD'nin siber stratejisini inceler. ABD'nin siber alandaki yaklaşımı, "kesif-vuruş kompleksi" (reconnaissance-strike complex) ve hassas angajman doktrini çerçevesinde şekillenmiştir. ABD, siber araçları, genellikle taktiksel istihbarat ve İsrail'le birlikte icra edildiği düşünülen İran siber nükleer sabotajında (Stuxnet) görüldüğü üzere, son derece hedef odaklı, fiziksel yıkımı engellemeye yönelik tahrip operasyonları için kullanmaktadır. Ancak ABD'nin kendi altyapısının karmaşıklığı, onu siber misillemelere karşı kırılgan hale getirmektedir.

Bölüm 8: Sonuç - Sınırlı Etkili Siber Siyasi Savaş (Conclusion: Renewed Political Warfare)

"Sonuç" bölümünde, kitabın ana bulguları özetlenir. Siber alan, beklenen "siber savaş" dehşetini yaratmamış; bunun yerine Soğuk Savaş dönemindeki "siyasi savaş" (political warfare) örtülü operasyonlarının dijital boyuta taşınmasına zemin hazırlamıştır. Siber stratejiler, büyük güçler arasındaki doğrudan askeri çatışma riskini azaltan ve krizleri şiddet tırmanışına yol açmadan yönetmeye yarayan bir "emniyet supabı" işlevi görür.

2. Eleştirel Analiz

Valeriano, Jensen ve Maness'in literatürü zenginleştiren bu eserleri, uluslararası güvenlik ve siber çatışma literatürüne son derece kritik katkılar sunmakla birlikte, bazı teorik ve yöntemsel sınırlılıkları da barındırmaktadır. Bu bölümde, eserin literatüre katkıları ve bazı sınırlılıkları mercek altına alınacaktır. 

2.1. Eserin Güçlü Yönleri ve Literatüre Katkıları

Ampirik Veri Odaklılık: Eserin en büyük gücü, siber güvenlik alanındaki spekülatif ve sansasyonel söylemleri somut ampirik verilerle (DCID Veri Seti) çürütmesidir. Yazarlar, soyut felaket senaryoları yerine devlet davranışlarını istatistiksel ve nitel yöntemlerle analiz ederek literatüre metodolojik bir standart kazandırmıştır.

Kriz Yönetimi ve Tırmanma Dinamikleri: Kitap, siber operasyonların devletler tarafından neden tercih edildiğini "tırmanma kontrolü" (escalation control) kavramıyla mükemmel bir şekilde açıklar. Siber alan, devletlere konvansiyonel savaş riski almadan rakiplerini baskılama imkânı sunduğu için stratejik bir çekim merkezidir.

Büyüklük ve Güç Kavramının Yeniden Tanımlanması: Siber güç kapasitesinin konvansiyonel askeri güç gibi doğrudan siyasi sonuçlara veya kesin zaferlere dönüşmediğini göstererek, "siber alanda küçük devletler büyük devletleri felç edebilir" mitini geçersiz kılmıştır.

2.2. Eleştirel Yaklaşımlar ve Zayıf Noktalar

Veri Setinin Zamansal ve Tematik Sınırları: Kitapta kullanılan DCID veri seti, 2014 yılına kadar olan olayları kapsamaktadır. Ancak 2016 sonrası Rusya'nın dezenformasyon operasyonları, kritik altyapılara yönelik hibrit siber saldırılar (örneğin Ukrayna elektrik şebekesi saldırıları, NotPetya ve SolarWinds) ve fidye yazılımı (ransomware) aktörlerinin devletleşmesi dikkate alındığında, siber eylemlerin yıkıcılık potansiyelinin yazarların öngördüğünden daha hızlı evrildiği söylenebilir.

Casusluk ve Etki Operasyonlarının Hafife Alınması: Yazarlar siber casusluğu ve bilgi operasyonlarını "sınırlı etkili" veya "düşük seviyeli" olarak nitelendirme eğilimindedir. Ancak 2016 ABD seçimleri ve sonrasındaki demokrasilere müdahale süreçleri göstermiştir ki, siber casusluk yoluyla elde edilen verilerin sızdırılması (hack-and-leak), toplumların siyasal meşruiyetini ve demokratik kurumlarını sarsacak boyutta felç edici sonuçlar doğurabilmektedir.

Devlet Dışı Aktörlerin Rolü: Çalışma ağırlıklı olarak "devletlerarası rekabet" (dyadic rivalry) üzerine odaklanmıştır. Ancak siber alanda devlet sponsorlu vekiller (proxies), siber suç çeteleri ve hacking topluluklarının gri alanda yarattığı belirsizlik, devlet merkezli analiz çerçevesini bazen yetersiz bırakabilmektedir.

Sonuç

Brandon Valeriano, Benjamin Jensen ve Ryan C. Maness'in Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion başlıklı eserleri, siber alandaki güç ve zorlama ilişkilerini soğukkanlı, veriye dayalı ve gerçekçi bir bakışla ortaya koymaktadır. Kitap, siber alanın bir "kıyamet alanı" değil, uluslararası politikanın ve devletlerarası rekabetin devamı olduğunu göstermektedir.

Eserin ulaştığı temel sonuç; siber stratejilerin tek başlarına belirleyici bir stratejik zafer veya nitelikli tavizler üretmekte yetersiz kaldığı, ancak konvansiyonel, diplomatik ve ekonomik araçlarla birleştirildiğinde etkili bir siyasi savaş enstrümanına dönüştüğüdür. Günümüz hibrit tehditler ve büyük güç rekabeti çağında, siber güvenlik politikalarını anlamak ve gerçekçi stratejiler geliştirmek isteyen akademisyenler, karar vericiler ve stratejistler için bu kitap vazgeçilmez bir başvuru kaynağıdır.

Sonsöz, siber stratejilerin henüz tamamlayıcı bir unsur olarak düşünülmesi ve Siber Kıyamet senaryolarının gerçekçi bulunmaması, kuşkusuz yapay zekâ ve buna dayalı uygulamaların hayatımıza girmeye başladığı 2025/2026 döneminden öncesine ait bir tespittir. Ancak yapay zekâ uygulamalarının çok yaygın hale gelmesi beklenen 2030'lu yıllarda, örneğin, siber saldırılarla düşman/hasım devlete çok daha büyük zararlar verilmesi mümkün hale gelebilir ki, bu da yapay zekâ ve siber güvenlik gibi alanlarda devletlerin yerli ve milli kaynaklara güvenmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu da, başta ABD'deki Donald Trump fenomeni ve genel olarak dünyada düşüşe geçen uluslararasıcılık ve çok boyutluluğun nedenlerine dair önemli bir saptamadır. Maalesef bu konuda gerekli uluslararası sözleşmeler ve düzenlemeler hayata geçirilemezse, devletler giderek daha milliyetçi ve içe kapanık bir yönelime girecek ve dünya, yeni ve iki kutbun çok daha ötesinde bir Soğuk Savaş dönemine doğru yönelebilecektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

22 Ekim 2026 Perşembe

Türk Dış Politikasında 'Bedir İttifakı' Dönemi

 

Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinin ilerlememesi nedeniyle başlattığı çok boyutlu dış politika yönelim sürecinde bu yılın Ağustos ayında Suudi Arabistan ve Pakistan'la oluşturulan Mekke İttifakı'nın yanı sıra, şimdi de Katar, Pakistan ve Endonezya ile "Bedir İttifakı" olarak adlandırılan bir mutabakat zaptının imzalanması dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Bu yazıda, Bedir İttifakı olarak adlandırılan bu mutabakat zaptının içeriği ve önemi değerlendirilecektir.

Ekim 2026'da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya gibi Müslüman nüfuslu etkili devletler arasında imzalanan ve savunma sanayisi ve askerî iş birliğini güçlendirmek amacındaki çok taraflı bir stratejik pakt olan Bedir İttifakı, Türkiye'nin son yıllarda Avrupa ile yaşadığı sorunlar temelinde Türk ve İslam dünyasına yönelmesinin bir diğer emaresi olmuştur. Katar'ın başkenti Doha'da, önceki gün Katar Başbakan Yardımcısı ve Savunma İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Şeyh Saud bin Abdulrahman bin Hasan Al Sani, Endonezya Savunma Bakanı Yardımcısı Yusuf Jauharı, Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammed Asıf ve Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından imzalanan pakt, üye devletler arasında askerî üretim alanında iş birliğini teşvik etmeyi, dört ülkenin askerî kabiliyetlerini güçlendirmeyi ve teknik, askerî, eğitim, araştırma ve geliştirme konularında iş birliğini desteklemeyi amaçlamaktadır. Milli Savunma Bakanlığı, bu konudaki açıklamasında, paktın askeri üretimde iş birliğini teşvik etmeyi, dört ülkenin askeri kabiliyetini güçlendirmeyi ve teknik askeri eğitim ile AR-GE konularında iş birliği yapmayı amaçladığını duyurmuştur.

İttifaka adını veren "Bedir" sözcüğü, Arapça'da "dolunay" anlamına gelmekte olup, bu dört ülkenin birleşimiyle gökyüzünde tam bir dolunayın oluşmasını simgelemektedir. Bu mutabakat, daha önce Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke İttifakı'nın ardından İslam dünyasındaki ikinci büyük stratejik savunma adımı olarak öne çıkmaktadır. Ankara, bu şekilde son dönemde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ikilisi nedeniyle AB ile yaşanan sorunlar temelinde, KKTC'nin yaşatılması, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin deniz yetki alanlarının korunması ve gelişmekte olan Türk savunma sanayisine yeni pazarlar bulunması temelinde İslam dünyasına yönelimini sürdürmektedir. Ancak bu, kuşkusuz, Türkiye'nin laik devlet yapısından vazgeçtiği anlamına gelmemekte ve dış politikada ulusal çıkarların maksimize edilmesini amaçlayan realist bir ton taşımaktadır. 

İngilizce olarak "Badr Agreement" adı verilen ittifak, çatışmaların ve belirsizliklerin arttığı bir dönemde, Müslüman devletlerin birbirlerine yönelerek, güvenmedikleri Batı dünyasıyla ilişkilerini çeşitlendirme girişimlerini de yansıtmaktadır. Ancak elbette bu tarz yeni ittifak girişimlerinin başarısı ve ciddiyeti, ancak zaman içerisinde çeşitli zorluklarla test edildiğinde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, bu güzel girişim nedeniyle Türkiye'yi kutlarken, klasik dış politika parametrelerinin de bir anda gözden çıkarılmaması gerektiğini hatırlatıyoruz. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin Hit.az Mülakatı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 22 Ekim 2026 tarihinde Azerbaycan haber portalı Hit.az'ye verdiği mülakatta 2026 ABD ara seçimleri, Başkan Donald Trump'ın siyaseti, İsrail genel seçimleri ve Rusya-Ukrayna Savaşı hakkında bir mülakat verdi. Aşağıdaki linkten bu mülakatı okuyabilirsiniz.