5 Ekim 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa ile Mülakat: Diplomasi ve Akademide Türk-İngiliz İlişkileri

 

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa, 11 Eylül 1962’de Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. 1986 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 1987 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne Araştırma Görevlisi olarak atandı. 1989 yılında Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisansını tamamladı. 1990-1996 yılları arasında İngiltere’de Manchester Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde doktora yaptı. 1996 yılında Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi’ne Yardımcı Doçent olarak atandı. 2001 yılında Doçent, 2007 yılında ise Profesör unvanını aldı. 2003-2014 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde görev yaptı. 2014 yılında Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne atandı. Adı geçen üniversitelerde birçok idari ve akademik görevde bulundu. 2005 yılında Frank Cass ve 2013 yılında Routledge yayınevleri tarafından yayımlanan The Baghdad Pact: Anglo-American Defence Policies in the Middle East, 1955-1959 başlıklı kitabının yanı sıra, çok sayıda ulusal ve uluslararası yayını ile radyo ve televizyon konuşmaları da bulunmaktadır. Türk-İngiliz İlişkileri Dergisi’nin (Journal of Anglo-Turkish Relations) yayımcısı ve kurucu editörüdür. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

Prof. Dr. Ozan Örmeci: Değerli hocam, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kısa süre önce, uzmanı olduğunuz Türk-İngiliz İlişkileri konusunda Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) tarafından düzenlenen bir Siyaset Okulu programında yer aldınız. Öncelikle İngiltere’deki eğitiminiz ve bu ülkenin Türkiye ile ilişkileri konusunda kendisini yıllar içerisinde nasıl geliştirdiğiniz konusunda görüşlerinizi almak isteriz.

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa: Rica ederim, böyle nazik ve güzel bir davetle başlayan soru için ben teşekkür ederim. Türk-İngiliz ilişkileri, hem tarihsel derinliği hem de günümüz jeopolitik dinamikleri açısından son derece zengin ve dinamik bir alan. İngiltere’deki eğitim ve akademik gelişim sürecim ile bu uzmanlık alanının şekillenmesine dair değerlendirmelerimi şu ana başlıklar etrafında toplayabilirim:

Akademik Temeller ve Eğitim Süreci: İngiltere’de geçirdiğim eğitim yılları, sadece teorik bilginin edinildiği bir dönem değil, aynı zamanda İngiliz siyasal kültürünü, devlet geleneğini ve hariciye disiplinini yerinde gözlemleme fırsatı da sundu. İngiliz akademisindeki araştırma metodolojisi; arşiv kaynaklarına birinci elden erişim, eleştirel düşünme ve belge analizi üzerine kuruludur. Bu süreçte hem Public Record Office (National Archives) gibi zengin arşiv kaynaklarıyla çalışmak, hem de dönemin bölgesel ve küresel dengelerini analiz etmek, Türk-İngiliz ilişkilerine çok katmanlı bir perspektiften bakmamı sağladı.

Fakat burada şu hususu belirtmeden geçemeyeceğim. İngiltere’de doktora yaparken danışman hocam—ki Dr. Feroze Abdullah Khan Yasamee, Türkiye ve Türk tarihini çok iyi bilen, onlarca Türk öğrencisi yetiştirmiş bir akademisyendir—şöyle demişti: “Siz Türkler iyi araştırmacılarsınız ama nasıl yazacağınızı bilmiyorsunuz.” Bu cümle beni hem üzmüştü, hem de motive etmişti. Ki doğruluk payı da vardı. Ben hocamdan daha da acımasız davranayım; nitelikli bir araştırma yapabildiğimiz sorgulanmalı. Yani yazan yapana sadık kalıyor mu acaba? Türkiye’deki sosyal bilimcilerin eserlerine (özellikle de tarihçilerin) baktığımda hocamın söylediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Zira bizde yazılan eserler daha çok anlatı şeklinde, analiz yok. Duygusal ve taraflı, nesnel değil. Bir diğer husus, Türkiye’de sosyal bilimcilerin (özellikle de tarihçilerin) çok yerel kalmasıdır. Bunda, önyargıların ötesinde (ki ben İngiliz arşiv belgelerine göre çalışıyorum diye bir sempozyumda İngiliz ajanı olmakla bile itham edildim), akademisyenlerin ya yabancı dil seviyelerinin yetersiz olması ya da yurt dışındaki arşivlerde çalışma yapmak için kaynak bulamaması var. Bu sorunu yaşayan çok genç bir akademisyen tanıyorum.

Türk-İngiliz İlişkileri Alanındaki Uzmanlaşma: İki ülke arasındaki münasebetler, 16. yüzyılda Sultan III. Murad ve Kraliçe I. Elizabeth dönemindeki ilk ticari ve diplomatik temaslardan günümüzdeki stratejik ortaklığa kadar uzanan köklü bir geçmişe sahiptir. Bu alanda derinleşirken şu metodolojik yaklaşımı benimsedim:

  • Tarihsel Süreklilik ve Değişim: Osmanlı-İngiliz ilişkilerindeki "Doğu Sorunu" ve "Denge toplumu" politikalarından, Cumhuriyet dönemindeki Musul Meselesi, Montrö ve CENTO süreçlerine uzanan çizgiyi incelemek.
  • Modern Dönem ve Stratejik Müttefiklik: Özellikle NATO çerçevesindeki iş birliği, Brexit sonrası dönemde imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) ve savunma sanayiindeki stratejik ortaklıklar gibi güncel konuları tarihsel arka planla birleştirerek analiz etmek.

Yıllar İçerisinde Gelişen Analitik Perspektif: Bir akademisyen olarak bu alandaki birikimimi sürekli kılmak adına:

  • Çift Taraflı Kaynak Okuması: Olayları sadece Türk arşivleri ve resmi söylemleri üzerinden değil, aynı zamanda İngiliz Dışişleri (Foreign Office) belgeleri ve batı literatürü üzerinden karşılaştırmalı olarak ele aldım.
  • Saha ve Diplomasi Gözlemleri: Akademik çalışmalarımı, iki ülkenin düşünce kuruluşları (think-tank), diplomasi çevreleri ve ESUPA gibi gençlerin vizyonunu geliştiren nitelikli platformlarla bir araya getirerek güncel tutmaya çalıştım.

İngiltere’deki eğitimim bana diplomasi dilinin inceliklerini ve "pragmatik devlet aklı" kavramını derinlemesine anlama imkânı verdi. Türkiye ile İngiltere arasındaki ilişkiler tarih boyunca zaman zaman krizlerle, çoğu zaman ise karşılıklı çıkar ve pragmatizm temelli stratejik iş birlikleriyle şekillenmiştir. Bu dinamizmi anlamak ve genç araştırmacılara aktarabilmek benim için her zaman büyük bir motivasyon kaynağı olmuştur.

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa ve değerli meslektaşlarının çıkardığı Journal of Anglo-Turkish Relations dergisinin logosu

Prof. Dr. Ozan Örmeci: Kısa süre önce İstanbul’daki Başkonsolos ve Ankara’daki Büyükelçisinde değişikliğe giden Birleşik Krallık, Türkiye’de oldukça faal ve güçlü bir devlet. İlişkilerin günümüzdeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yakın zamanda imzalanan “Stratejik Çerçeve Belgesi”nin ilişkilere etkisi ne olabilir.

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa: Türkiye-Birleşik Krallık ilişkileri, tarihsel altyapısı ve özellikle Brexit sonrası dönemin getirdiği pragmatik dinamikler doğrultusunda yükselen bir ivmeyle seyretmektedir. Her iki ülkenin de son dönemde diplomatik kadrolarını ve üst düzey temsilcilerini yenilemesi, Ankara ile Londra arasındaki kurumsal ve stratejik iletişimi dinamik tutma arzusunu yansıtmaktadır.

Günümüzdeki İlişkilerin Genel Değerlendirmesi: İki ülke arasındaki ilişkileri karakterize eden temel unsur "pragmatik müttefiklik" anlayışıdır. Bunun temel bileşenleri ise;

  • Brexit Sonrası Serbest Ticaret ve Ekonomi: Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasının ardından Türkiye ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması (STA), iki ülke arasındaki ekonomik entegrasyonu güçlendirmiştir. Ticaret hacminin sürekli artması ve yatırımların karşılıklı olarak genişlemesi, ilişkilerin en güçlü sütunlarından birini oluşturmaktadır.
  • Savunma Sanayii ve NATO Güvenlik Eksen: İki ülke de NATO müttefiki olmanın ötesinde, savunma sanayii alanında somut ortak projelere sahiptir (örneğin TF-X/KAAN milli muharip uçak projesinin geliştirilmesindeki BAE Systems ortaklığı ve Eurofighter Typhoon tedarik süreçleri). Londra, Batı blokunda Türkiye'nin savunma gereksinimlerini ve stratejik konumunu en iyi anlayan, yaptırımlar veya kısıtlamalar yerine iş birliğini öne çıkaran başkentlerin başında gelmektedir.
  • Bölgesel ve Küresel Konular: Karadeniz güvenliği, Ukrayna Savaşı, Doğu Akdeniz’in güvenliği, Ortadoğu’daki krizler ve enerji koridorlarının güvenliği noktasında her iki devlet de gerçekçi, sonuç odaklı ve esnek diplomatik temaslar yürütmektedir.

Yvette Cooper ile Hakan Fidan

"Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi"nin Muhtemel Etkileri: Nisan 2026'da Londra'da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper arasında imzalanan Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi, mevcut dönemsel iş birliğini kurumsal bir sisteme oturtmayı amaçlamaktadır. Belgenin ilişkilere getirmesi beklenen temel etkiler şunlardır:

  1. İlişkilerin Kurumsallaşması ve Genişlemesi: Anlaşma; savunma, güvenlik, ticaret, bilim-teknoloji, iklim değişikliği ve insani kalkınma gibi çok geniş bir alanda uzun vadeli ve yapılandırılmış iş birliği mekanizmalarını öngörmektedir. Bu durum, ikili temasların dönemsel hükümet veya bürokrat değişimlerinden bağımsız olarak sürdürülebilir kılınmasını sağlar.
  2. Genişletilmiş Serbest Ticaret Anlaşması (STA) Zemininin Güçlenmesi: Mevcut STA'nın hizmet sektörü, dijital ticaret, tarım ve yatırımları kapsayacak şekilde derinleştirilmesine yönelik müzakereler bu stratejik çerçeve belgesiyle ivme kazanmıştır.
  3. Savunma ve Havacılık Sektöründe Derinleşme: Çerçeve Belgesi, savunma sanayisindeki teknolojik transfer ve ortak üretim kapasitelerini koruma altına almakta, Eurofighter ve kilit hava sistemleri operasyonlarında ortak kurguları kolaylaştırmaktadır.
  4. NATO ve Bölgesel Güvenlik Mimarisinde Ortak Hareket Alanı: ABD veya AB kaynaklı kurumsal tıkanıklıklar yaşandığında, iki NATO müttefikinin ikili düzeyde (bilateral) esnek diplomasi yürütmesini destekler. Karadeniz, Akdeniz ve Ortadoğu dengelerinde ortak diyalog kanallarının açık kalmasını sağlar.

Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler, ideological veya duygusal söylemlerden ziyade karşılıklı çıkar, güvenlik ihtiyacı ve ekonomik rasyonalite zemininde ilerlemektedir. Son imzalanan Stratejik Çerçeve Belgesi de bu ortaklığı konjonktürel bir yakınlaşma olmaktan çıkarıp uzun vadeli, kurumsal ve çok boyutlu bir stratejik ortaklığa dönüştürme yolundaki en net adımdır.


Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Kral III. Charles

Prof. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye-Birleşik Krallık ilişkileri konusunda Türkiye’de ve dünyada takip ettiğiniz önemli uzman ve akademisyenler kimler? Bu konuda hangi kitap ve makaleleri tavsiye edersiniz?

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa: Türkiye-Birleşik Krallık (İngiltere) ilişkileri, Osmanlı döneminden günümüzün savunma sanayii ortaklıklarına ve Brexit sonrası "Strategic Partnership" (Stratejik Ortaklık) dinamiklerine uzanan köklü bir geçmişe sahiptir. Bu sahada öne çıkan başlıca uzmanlar, akademi çevreleri ve alanın temel kaynakları şunlardır:

Türkiye’den ve Türk Akademisinden İsimler

Prof. Dr. Dilek Barlas (Koç Üniversitesi): Türk dış politikası ve özellikle iki savaş arası dönem ile 20. yüzyıl Türk-İngiliz diplomatik ilişkileri konusunda dünyadaki en yetkin akademisyenlerden biridir.

Prof. Dr. Şuhnaz Yılmaz (Koç Üniversitesi): İkinci Dünya Savaşı sonrası, Soğuk Savaş dönemi ve Türkiye-İngiltere-ABD üçgenindeki güvenlik ve ittifak politikaları üzerine çalışmalarıyla tanınır.

Prof. Dr. Mustafa Aydın (Kadir Has Üniversitesi): Türkiye'nin genel dış politikası, bölgesel güvenlik mimarisi ve Soğuk Savaş dönemi Türk-İngiliz stratejik dengeleri üzerine önemli yayınlara sahiptir.

Prof. Dr. Ebru Boyar (ODTÜ): Osmanlı-İngiliz ilişkileri, diplomasi tarihi ve kültürlerarası etkileşimler üzerine arşiv kaynaklarına dayalı akademik incelemeler yürütmektedir.

Doç. Dr. Seçkin Barış Gülmez (İzmir Ekonomi Üniversitesi): Özellikle Kıbrıs Sorunu ekseninde İngiliz dış politikası ile Türk-İngiliz ilişkilerindeki kamu diplomasisi ve strateji üzerine odaklanmaktadır.

Prof. Dr. Ozan Örmeci (UPA/ESUPA): Türk dış politikası, jeopolitik rekabetler, Türk siyasal tarihi ve karşılaştırmalı siyaset üzerine çok sayıda kitap ve derleme yazmıştır. Türkiye-Birleşik Krallık güncel ilişkilerine dair en kapsamlı analizleri yazan kişidir. Ayrıca Uluslararası Politika Akademisi’nin (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, ESUPA düşünce kuruluşunun Başkanı ve UPA Strategic Affairs dergisinin baş editörüdür.

Birleşik Krallık ve Uluslararası Çevrelerden İsimler

Prof. Dr. William Hale (SOAS/King's College London): Türk dış politikası tarihinin duayen isimlerinden biridir. Türkiye’nin Batı ve İngiltere ile ilişkilerini tarihsel bir perspektiften analiz eden en önemli figürler arasındadır.

Dr. Daniel-Joseph MacArthur-Seal (British Institute at Ankara - BIAA): İşgal dönemi İstanbul'undan başlayarak erken Cumhuriyet dönemi Türk-İngiliz ilişkileri ve bölgesel sınırlar alanında araştırmalar yapmaktadır.

Prof. Dr. Kate Fleet (Cambridge Üniversitesi): Cambridge Osmanlı Araştırmaları Merkezi Müdürü olup, İngiltere’nin Doğu Akdeniz ve Osmanlı/Türkiye politikalarının tarihsel kökenleri üzerine önde gelen araştırmacılardandır.

Bill Park (King's College London): Modern dönem Türk dış politikası, İngiltere-Türkiye güvenlik ilişkileri ve NATO çerçevesindeki ortaklıklar üzerine analizler yayımlamaktadır.

Tavsiye Edilen Kitaplar:

  • From Enemies to Allies: Turkey and Britain, 1918–1960: (Editörler: Daniel-Joseph MacArthur-Seal, Dilek Barlas, William Hale) Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'ndaki çatışma döneminden Soğuk Savaş ittifakına geçişi kapsayan, alandaki en kapsamlı kolektif eserlerden biridir.
  • The British and the Turks: (Derleme/Edinburgh University Press) Osmanlı'nın son döneminden Lozan'a ve Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar uzanan İngiltere politikalarını ve Türk-İngiliz güç mücadelelerini detaylandırır.
  • Turkish Foreign Policy, 1774–2000: (yazarı William Hale) Sadece İngiltere'ye odaklanmasa da, İngiltere'nin Osmanlı ve Türkiye üzerindeki denge politikasını anlamak için temel bir referans kitabıdır.
  • Türk-İngiliz İlişkileri: (yazarı Erdoğan Karakuş) İngiliz belgelerine dayanarak Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki diplomatik temasları ve kriz noktalarını ele alır.
  • Osmanlı-İngiliz İlişkileri ve Diplomasi Tarihi başlığındaki arşiv odaklı derleme eserler (Ebru Boyar & Kate Fleet).
  • İngiliz Jeopolitik Yaklaşımları ve Türk-İngiliz İlişkileri: Güncel Türkçe bir çalışma, Prof. Dr. Ozan Örmeci imzalı)
  • Türkiye-Britain Relations: Two Hundred Years of an Intertwined Conflict and Cooperation: Oğuzhan Göksel, Gürol Baba ve Ozan Örmeci editörlüğünde Türk ve Britanyalı akademisyenlerin ortaklığında hazırlanmış güncel ve kapsamlı bir editörlü eser.

Önemli Makaleler ve Raporlar:

  • Barlas, D. & Gülmez, S. B. (2018): "Turkish–British relations in the 1930s: from ambivalence to partnership" – 1930’larda İtalya tehdidine karşı Türkiye ve İngiltere’nin yakınlaşmasını ele alan önemli bir makaledir.
  • Yılmaz, Ş. (2010): "The Transformation of Britain-Turkey-United States Relations at the Advent of the Cold War (1945–1952)" – İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin bölgedeki rolünü ABD'ye devretmesi ve Türkiye'nin bu süreçteki konumunu analiz eder.
  • MacArthur-Seal, D.-J. (2018): "Resurrecting legal extraterritoriality in occupied Istanbul, 1918–1923" – İşgal dönemi İstanbul'undaki hukuki ve siyasi İngiliz etkisini inceler.
  • Chatham House & RUSI (Royal United Services Institute) Raporları: Güncel güvenlik, Eurofighter projesi, savunma sanayii iş birliği ve Brexit sonrası serbest ticaret anlaşmaları (STA) bağlamında yayımlanan politika analizleri takip edilebilir.

Takip Edilebilecek Düşünce Kuruluşları

  1. Chatham House (Royal Institute of International Affairs): Türkiye Araştırmaları Programı kapsamında düzenli olarak makaleler ve raporlar yayımlar.
  2. BIAA (British Institute at Ankara): Tarih, arkeoloji ve çağdaş ilişkiler üzerine hem konferanslar, hem de yayın dizileri sunar.
  3. RUSI (Royal United Services Institute): İki ülke arasındaki askeri-stratejik ve savunma sanayii iş birliklerini anlamak için en iyi analiz kaynaklarından biridir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Andy Burnham

Prof. Dr. Ozan Örmeci: Son derece tecrübeli bir akademisyen olarak size sormak isteriz, Türkiye ile İngiltere’deki akademik hayatı kıyasladığınızda, ülkemizi geliştirmek adına sizce neler yapabiliriz?

Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa: Hem Türkiye’deki köklü gelenekleri ve akademisyenlerimizin özverisini yakından tanıyan, hem de Birleşik Krallık’ın araştırma ekosistemini tecrübe etmiş bir perspektiften bakıldığında, iki sistem arasındaki farkların temelde yönetsel özerklik, kaynak altyapısı, meritokrasi ve araştırma kültürü ekseninde toplandığı görülür. Türkiye’de muazzam bir potansiyel, oldukça dinamik ve zeki bir genç nüfus ile son derece fedakâr bilim insanları var. Ancak bu potansiyeli küresel düzeyde somut çıktılara dönüştürmekte bazı yapısal engellerle karşılaşıyoruz. İngiltere ile kıyasladığımızda, ülkemizin yükseköğretim ve araştırma vizyonunu geliştirmek adına atılabilecek stratejik adımları şöyle özetleyebiliriz:

Bürokratik Hiyerarşiden Akademik Özerkliğe Geçiş:

İngiltere: Üniversiteler geniş bir idari ve akademik özerkliğe sahiptir. Karar mekanizmaları son derece yerinden yönetimcidir; departmanlar ve fakülteler kendi finansal ve akademik stratejilerini belirler.

Türkiye için Çözüm: YÖK gibi merkezi yapıların yetkileri azaltılmalı, idari süreçler doğrudan üniversitelerin ve bölümlerin inisiyatifine bırakılmalıdır. Akademik atama kriterlerinde yukarıdan aşağıya standart metrikler yerine, her kurumun kendi hedeflerine uygun özerk kriterler belirlemesine imkân tanınmalıdır.

Araştırma Fonları ve Katma Değer Odaklılık (REF Modeli):

İngiltere: Birleşik Krallık'ta Research Excellence Framework (REF) adı verilen bir değerlendirme sistemi vardır. Üniversitelere verilen kamu fonları; yayın kalitesi, toplumsal etki (impact) ve araştırma ortamına göre belirlenir. Yalnızca niceliğe (yayın sayısına) değil, araştırmanın sanayiye, politikaya veya topluma kattığı somut değere de bakılır.

Türkiye için Çözüm: TÜBİTAK ve BAP fonlama mekanizmaları yeniden yapılandırılmalıdır. "Çok sayıda makale" yerine "yüksek etki değerine sahip nitelikli araştırma" teşvik edilmelidir. Akademik yükseltme sisteminde, Yağmacı (Predatory) dergiler veya sadece puan doldurmak için yazılan yayınlar yerine, disiplinine yön veren özgün çalışmalar ödüllendirilmelidir.

"Tenure-Track" Benzeri Esnek ve Meritokratik Liyakat Sistemleri: 

İngiltere: Genç araştırmacılara, henüz kariyerlerinin başında, kendi bağımsız laboratuvarlarını kurma, fon başvurusu yapma ve kendi araştırma gruplarını yönetme yetkisi verilir (Lecturer/Reader kadroları).

Türkiye için Çözüm: Genç akademisyenlerin kıdemli profesörlerin gölgesinde kalmasını engelleyecek, şeffaf ve uluslararası açık ilanlara dayalı bir "Tenure-Track" (Sözleşmeli Güvenceli Kadro) yapısı yaygınlaştırılmalıdır. Akraba, tanıdık veya adrese teslim ilanların önüne geçecek sert dış denetim mekanizmaları uygulanmalıdır.

Lisansüstü Eğitim ve Doktora Kültürünün Dönüşümü: 

İngiltere: Doktora eğitimi, "ders alma" sürecinden ziyade tam zamanlı ve profesyonel bir araştırma çalışması olarak görülür. Doktora öğrencilerine düzenli ve insanca yaşayabilecekleri düzeyde maaş/burs olanağı sunulur. Yüksek lisans ise genellikle 1 yılda yoğun bir odaklanmayla tamamlanır.

Türkiye için Çözüm: Doktora öğrencilerini "öğrenci" statüsünden çıkarıp birer "araştırmacı/çalışan" olarak konumlandırmalıyız. Genç yeteneklerimizi akademide tutabilmek için burs imkanları ve araştırma bütçeleri ciddi oranda artırılmalıdır. Ayrıca lisansüstü eğitimde gereksiz ders yükleri azaltılarak doğrudan tez ve araştırma odaklı bir yapıya geçilmelidir.

Üniversite-Sanayi-Toplum Entegrasyonu:

İngiltere: Araştırmaların ticari bir ürüne, politika belgesine veya patentlenen bir teknolojiye dönüşmesi (Knowledge Exchange), üniversitelerin ana gelir kaynaklarından biridir.

Türkiye için çözüm: Teknoloji Transfer Ofisleri (TTO) sadece kâğıt üzerinde ya da bürokratik birer birim olmaktan çıkarılmalıdır. Sanayi ve kamu ile yapılacak ortak projelerde akademisyenin üzerindeki idari ve vergisel yükler hafifletilmeli, araştırmacının buluşundan hak ettiği payı alması sağlanmalıdır.

Uluslararasılaşma ve Biyolojik/Zihinsel Çeşitlilik:

İngiltere, dünyanın dört bir yanından en iyi beyinleri kendisine çekebilen güçlü bir çekim merkezidir. Çalışma ortamı son derece uluslararası ve çok kültürlüdür.

Türkiye için Çözüm: Türk üniversitelerini küresel araştırmacılar için cazip kılacak doktora sonrası (Post-Doc) araştırmacı pozisyonları yaratılmalıdır. Yurt dışındaki yetkin Türk bilim insanlarının tersine beyin göçüyle ülkeye dönmesini temin edecek çalışma koşulları, akademik özgürlük güvenceleri ve rekabetçi finansal imkanlar sunulmalıdır.

Özetle, Türkiye’deki akademiyi geliştirmek için ihtiyacımız olan şey daha fazla bina veya tabela üniversitesi açmak değil; mevcut kurumlarımızda akademik özgürlüğü sağlama almak, katı bürokrasiyi azaltmak, niceliğe değil niteliğe odaklanmak ve genç araştırmacılara alan açmaktır. Ancak bu adımlar atıldığında, Türkiye, sadece beyin göçü veren değil, küresel ölçekte nitelikli bilgi üreten ve beyin göçü alan bir çekim merkezine dönüşebilir.

Nihayet, her iki ülke arasındaki ilişkiler yalnızca diplomasinin ve ticaretin karmaşık yapılarıyla sınırlı kalmamıştır. Yüzyıllar boyunca Türkler ve İngilizler birbirleriyle bir arada yaşamak durumunda da kalmışlardır. Ve bir bütün olarak bakıldığında, bunda pekâlâ başarılı olmuşlardır. Her iki ulusun bazı zamanlarda gülünç denebilecek olaylar nedeniyle birbirleri hakkında epey yanlış fikirler edindikleri de olmuştur; ama bu ulusların hiçbiri, diğeri hakkında aşırı duygu tezahürlerinde bulunmamıştır. Nihayet iki tarafın, aralarında dağlar kadar mevcut farklılıkların üstesinden gelen bir karşılıklı saygı ve iyi niyet taşıdıkları da görülmektedir. Ve bu karşılıklı saygı ve iyi niyetin daha asırlar boyu sürmeyeceğini söylemek için ortalıkta pek fazla neden de görülmüyor.

İki milletin karakterleri arasında birçok benzerlikler vardır. Az konuşma, sabır, sadakat, disiplin ve milli dayanışma ruhu içine kapalı fakat tanıdıkça da derin dostluğa dönüşen karakter yapısı, iki milleti birbirine yaklaştıran ortak unsurlardır. Her iki millet de birbirleri için “asil bir düşman ve büyük bir dost” olmuşlardır. İki devlet de görkemli bir düne, daha mütevazı da olsa sağlam bir bugüne sahip olup, bu vasıflarıyla ebedi bir yarına layık bulunmaktadır.

Dört yüz yılı aşkın süredir devam eden Türk-İngiliz ilişkileri, dostluktan düşmanlığa ve yeniden dostluğa dönüşümlerine şahit olmuştur. Günümüzde iki ülke arasındaki ilişkiler çok daha sağlam temellere oturmaktadır. Türkiye, güçlü kaldığı, Batılı yapısını koruduğu ve İngiltere ile birbirlerinin temel menfaatlerine iktisadi veya siyasi açıdan tehdit yöneltmedikleri sürece iki ülke arasındaki işbirliğinin gelişerek devam edeceği açıktır.

Genel olarak bakıldığında, Türk-İngiliz ilişkileri, bugün de, her zaman olduğu gibi sağlıklı bir durumdadır. Türkler ve İngilizler birbirlerini iyi anlamışlardır. Her ikisinin dünyadaki çıkarları birbiriyle uyumludur. Bu uyumun bazen görülmediği yerlerde görüş ayrılıklarını, öteki tarafın da görüşlerine uygun bir biçimde, çözümlemeye içtenlikle gayret edilmektedir. Dolayısıyla, bugün iki ülke arasındaki ilişkiler tarihten gelen birikimle geniş bir yelpazede çok boyutlu olarak ilerlemektedir.

Sonuç olarak, İngiltere ve Türkiye, İngilizler ve Türkler, biri Avrupa’nın batısında diğeri ise doğusunda yer alan iki güçlü devlet, iki güçlü millet. Geçmişten günümüze, kuvvetli iktisadi, ticari, askeri ve sosyo-kültürel bağlara sahip bu iki güçlü devletin ve milletin dost olması, belirtilen konularda iş birliği yapması, başta her iki ülkenin ve vatandaşlarının yararına olmakla birlikte bulundukları bölgelerde yer alan diğer ülke ve halklarının da yararına olacaktır. Dolayısıyla, bu kadim iki devletinin, milletinin dost olması dünya barışının mihenk taşını oluşturacaktır, özellikle de Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de.

Türkiye ve İngiltere, Türkler ve İngilizler, tarihin iki kadim devleti ve milleti. Bu iki kadim ulusun, devletin kaderlerinin, çıkarlarının tarihin akışında zaman zaman ters yönde kesişmiş olmasına rağmen genellikle dostane bir çizgide seyrettiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla, maziden atiye akıp giden tarih çizgisinde bu iki güçlü devletin ve ulusun dostane ilişkileri daha da güçlenerek devam edecektir. İşte yayımladığımız Journal of Anglo-Turkish Relations/Türk-İngiliz İlişkileri Dergisi olarak bizim amacımız da iki ülke arasındaki dostane ilişkilere akademik anlamda katkı sağlamaktır. Ve yakın zamanda, Türkiye Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık arasındaki kültürel, sosyal, ticari, akademik, sanatsal ve bilimsel ilişkileri geliştirmek, iki ülke toplumları arasındaki dostluk ve dayanışma bağlarını güçlendirmek, ortak projeler yürütmek ve bu alanda işbirliğini artırmak amacıyla “Türkiye-Birleşik Krallık Dostluk ve İşbirliği Derneği”ni de kurmuş olacağız.

Söz hakkı verdiğiniz için size teşekkür ediyorum.

Röportaj: Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Tarih: 05.10.2026

Brezilya'da Başkanlık Seçiminin İlk Turda Galibi Yok!

 

Brezilya'da, dün (4 Ekim 2026), Temsilciler Meclisi ve Senato seçimleriyle eşzamanlı olarak düzenlenen Başkanlık seçimleri ilk turda galip çıkmadı. Ancak daha önce 3 dönem (2003-2011, 2023-2026) Başkanlık yapan efsanevi solcu lider Lula da Silva'nın son haftalara kadar önde götürdüğü yarışta, son dönemde atak yapan ve hapse giren babası aşırı sağcı Jair Bolsonaro'ya kıyasla daha ılımlı bir sağ figür olan Flavio Bolsonaro, seçimin ilk turunu yüzde 45'e karşı yüzde 47 oyla (yaklaşık 2 milyon oy farkla) önde tamamlayarak hem Lula'yı favori gören tüm yorumcuları ve anketörleri yanılttı, hem de ikinci tur öncesinde iddiasını gösterdi. Bu yazıda, Brezilya'da dün yaşanan seçim heyecanı özetlenecektir.

Güney Amerika'nın her konuda lider ülkesi olan Brezilya siyaseti, son yıllarda klasik merkez sol-merkez sağ dikotomisini aşan sert bir ikili cephe siyasetine tanıklık etmektedir. Bir tarafta, halkçı uygulamaları (örneğin, 2000'lerdeki "bolsa familia" politikası ve yakın geçmişteki faşizan askeri darbelere karşı duruş), efsaneleşmiş solcu kimliği ve ilerleyen yaşıyla İşçi Partisi'ni (PT) adeta tek başına ayakta tutan Lula da Silva; diğer tarafta ise geleneksel merkez sağ çizgideki Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi'ni (PSDB) 2010'ların sonunda yerinden ederek sağ siyasetin ana aktörü haline gelen, aşırı sağ eğilimli Liberal Parti'ye (PL) yön veren Bolsonaro ailesi (Jair Bolsonaro ve oğlu Flavio Bolsonaro)... Bu rekabette 2018'de baba Bolsonaro, 2022'de ise Lula seçimi kazanmış; ancak ABD'deki Donald Trump yönetiminin Latin Amerika üzerindeki etkisiyle ülkedeki kutuplaşma ortamı giderek daha da sertleşmiştir. Bu anlamda, Latin Amerika'ya damga vuran "pembe dalga"nın 2010'ların sonundan itibaren Trump'ın da etkisiyle zayıflamasıyla, Brezilya'da da solun işi zorlaşmaya başlamıştır. Bu bağlamda Lula, aslında 2018'de Jair Bolsonaro'ya karşı seçimi kaybeden İşçi Partili Fernando Haddad'ın yerine yeniden solun başına geçen ve 2022'deki zorlu seçimi kazanan, bir nevi yaşlı kurtarıcı rolündedir. Bu yönüyle, ABD etkisindeki Brezilya'da bir tür Joe Biden-Donald Trump rekabetinin uzantısından bile söz edilebilir.

2022'de yeniden seçildikten sonra oldukça etkili olan Lula, ülkesinin BRICS ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye, ABD'deki Donald Trump yönetimiyle doğrudan çatışma yaşamamaya ve ülkedeki sosyoekonomik koşulları iyileştirmeye gayret etmiştir. Ancak ABD'den güneye doğru esen güçlü popülist rüzgârlar, Lula gibi bir efsaneyi bile zorlayarak, seçimi kaybettikten sonra darbe girişimine bulunmaktan hapse giren babası Jair Bolsonaro yerine aday olan 45 yaşındaki genç Flavio Bolsonaro'yu seçime az bir süre kala anketlerde Lula'nın önüne geçirmiştir. Nitekim Başkanlık yarışı ilk tur sonuçları da, Senato ve Temsilciler Meclisi sonuçlarıyla birlikte okunduğunda, Lula'nın inanılmaz kişisel popülaritesine rağmen ülkedeki rüzgârların net bir şekilde popülist sağını iktidara taşıdığını ortaya koymaktadır.

Temsilciler Meclisi seçimi sonuçları

Öyle ki, 513 sandalyeli Temsilciler Meclisi seçim sonuçları, Bolsonaro'nun Liberal Partisi'nin (PL) mecliste yüzde 22,79 oyla ilk sırada olduğunu ve İşçi Partisi'nin (PT) de dahil olduğu Brezilya Umut Federasyonu seçim ittifakının ise yalnızca yüzde 14,81 düzeyinde kaldığını göstermektedir. Bu tablo, mecliste yeni dönemde sağın ağır basacağı bir döneme işaret ediyor.  Öyle ki, Brezilya Temsilciler Meclisi'nin resmi kurumsal kaynağı olan Câmara dos Deputados, anitibarıyla PL'nin 121 sandalye ile açık ara birinci, PT-PCdoB-PV ittifakının ise 82 sandalye ile ikinci olduğunu bildirmektedir. İki parti/blok arasındaki meclisteki oy farkı ise 9 milyon dolaylarındadır (25 milyon küsur oya karşı 16 milyon küsur oy). 

Senato'da PL ile PT

Senato seçimlerinde ise durum Lula ve sol adına daha da vahim. Öyle ki, toplam 81 sandalyeli ve 54 seçim bölgesinde yenilenen Senato'da PL, seçimde 19 yeni Senatör kazanarak toplam sandalye sayısını 28'e çıkardı. PT ise, sadece 6 yeni Senatör seçtirerek toplamda 9 sandalyede kaldı. PL, bu seçim sonuçları sayesinde tek başına Senato'nun üçte birinden fazlasına sahip olacak. Üstelik 2026 seçiminde yarışılan 54 sandalyenin 19'unu, yani yüzde 35,19'unu PL kazandı. PL dışındaki Republicanos (6), PP (6), União Brasil (5) ve Novo (3) gibi sağ/merkez sağ partiler de düşünüldüğünde, sonuçları, Senato'da da sağın çok ağır basacağı yeni bir döneme işaret ediyor. Senato'nun, Anayasa Mahkemesi (STF) üyeleri de dahil olmak üzere önemli devlet makamlarına ilişkin onay süreçlerinde ve özellikle yüksek mahkeme yargıçlarının görevden alınmasına ilişkin süreçlerde kritik yetkilere sahip olduğu da düşünülürse, Flavio Bolsonaro'nun da seçimi kazanması halinde, baba Jair Bolsonaro'nun hapisten çıkabileceği ve Brezilya'da solun zor günlerinin başlayacağı yeni bir dönemin gelmesini öngörmek işten bile değil. 

Başkanlık seçimleri ilk tur sonuçları

Böyle bir ortamda, daha ortada duran kararsız Brezilyalı seçmen, ilk tur sonuçlarına da bakarak iki farklı eğilime yönelebilir: a-) Senato ve Temsilciler Meclisi'ni kazanan oğul Bolsonaro'yu destekleyerek güçlü bir Başkanı koltuğa oturtmak ve Başkan Trump ile ABD'ye yakın ilişkiler kurmak; b-) Zaten güçlü olan sağı dengelemek adına Lula'yı koltuğunda tutarak aşırı sağın aşırı güçlenmesine engel olmak. Ancak birçok gözlemci, şimdiden Flavio'yu kazanmış ilan ediyorlar. Çünkü ilk turda da anketler Flavio Bolsonaro'yu daha düşük oyda gösterse de, sandıkta genç siyasetçi çok daha iyi bir performans gösterebildi. Bu da, hem yükselen ivmeli trendine işaret ediyor, hem de -babasının aşırı sağcı eğilimlerine destek verir gözükmek istemeyen- çekingen Bolsonaro seçmenleri olduğu görüşünü doğruluyor. Üstelik önceki anketler, bu iki aday dışında kalan Augusto Cury, Ronaldo Caiado ve Renan Santos'a oy verenler arasındaki seçmenlerin baskın eğiliminin de Flavio'ya doğru olduğunu gösteriyor. 

Bu durumda, 25 Ekim'deki ikinci turda Flavio Bolsonaro'nun kazanma ihtimalinin yüzde 60-70 seviyelerine çıktığı söylenebilir. Makul olan, oğul Bolsonaro'nun seçimi yüzde 52-55 arası bir oyla rahatlıkla kazanmasıdır. Çünkü diğer adayların seçmenlerinin çoğunluğunun desteği ve dahası siyasi momentum onun lehinedir. Dahası, Başkan Trump'la bizzat görüşen Flavio'nun, ABD ile iyi geçinerek Brezilya'yı kalkındıracağına inananlar da vardır. Üçüncü olarak, Sao Paolo gibi metropollerde Flavio'nun daha başarılı olduğu açıktır. Ancak Lula için de hâlâ bir şans mevcut; ömcelikle babasının faşizan eğilimleri ve askeri darbeleri kutsayan anti-demokratik tavrı, oğul Bolsonaro'ya da çok zarar vermektedir. Lula, aşırı sağdan korkan seçmenleri kalan 20 günde mobilize edebilir ve sandığa gitmeye teşvik edebilir. İkincisi, ülkenin özellikle kuzeydoğusunda çok güçlü olan Lula, buradaki herkesi sandığa gitmeye ikna ederek, ilk turda yüzde 78-79 düzeyinde kalan seçime katılım oranlarını arttırarak oyunu yükseltmeyi deneyebilir. 

Sonuçta, büyük bir heyecana sahne olan Brezilya'da sağ-sol rekabeti, 25 Ekim'de neticelenecek Başkanlık seçimi ikinci turunda kimin kazanacağına göre belirlenecek olsa da, ilk tur Başkanlık, Meclis ve Senato sonuçları, sağ/aşırı sağın şimdiden seçimin galibi olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum, ilginç bir şekilde ikinci tur öncesinde solun işine yarayabilir ve aşırı sağın daha da güçlenmesinden korkan kararsız seçmenler son kez Lula'ya yönelebilir. Yine de, seçim öncesi anketlerin gösterdiğinin aksine, makul olan, seçimi Flavio Bolsonaro'nun kazanması gibi görünüyor.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

3 Ekim 2026 Cumartesi

Ben Buchanan'dan 'The Hacker and The State'

 

Giriş

The Hacker and the State: Cyber Attacks and the New Normal of Geopolitics (Hacker ve Devlet: Siber Saldırılar ve Jeopolitiğin Yeni Normali), Johns Hopkins School of Advanced International Studies (SAIS) bünyesinde Yardımcı Doçent olarak görev yapan siber güvenlik uzmanı Amerikalı akademisyen Ben Buchanan tarafından yazılmış ve 25 Şubat 2020 tarihinde Harvard University Press tarafından yayımlanmış siber güvenlik alanındaki önemli bir eserdir. Eser, siber operasyonların modern jeopolitik üzerindeki sarsıcı etkilerini ele alan kapsamlı bir araştırma kitabıdır. Kitap, siber saldırıların küresel çapta bir "kıyamet" yaratmasından ziyade, devletler arası güç mücadelesini, casusluğu ve dış politikayı her gün sessizce nasıl yeniden şekillendirdiğini (yeni normal) gözler önüne sermektedir. Kitabın yazarı Ben Buchanan, 2021–2025 yılları arasında Demokrat Joe Biden yönetiminde Beyaz Saray Yapay Zekâ Özel Danışmanı olarak görev yapmış ve bu dönemde ülkesi ABD'nin yapay zekâ ile ilgili hükümet eylemlerini en üst düzeyde koordine etmiş, oldukça yetkin bir kişidir.

Bölüm 1: Siber Casusluk

Kitap, 3 ana bölümden oluşmaktadır. "Espionage" (Siber Espiyonaj/Siber Casusluk) başlıklı birinci bölümde, yazar, siber casusluk olgusunu açıklamaktadır. Buradaki temel fikir oldukça basittir: Devletler, tarih boyunca rakiplerinin sırlarını öğrenmeye çalışmıştır. Diplomatların raporları, ajanların faaliyetleri, dinleme sistemleri, uydu görüntüleri ve insan istihbaratı gibi yöntemlerin dijital çağdaki karşılığı giderek daha fazla siber operasyonlara dönüşmüştür. Ancak siber casusluğun geleneksel casusluktan önemli bir farkı vardır. Bir bilgisayar sistemine başarılı biçimde sızıldığında, saldırgan yalnızca tek bir belgeyi değil, sistem içindeki çok büyük miktarda veriyi de elde edebilir. Üstelik bu faaliyet, çoğu zaman hedef tarafından uzun süre fark edilmeyebilir. Bu durum, siber casusluğu devletler açısından son derece cazip hale getirir. Çünkü casusluk operasyonunun başarısı çoğunlukla saldırının görünürlüğünün düşük olmasına bağlıdır. Bir saldırgan ne kadar uzun süre fark edilmeden sistem içinde kalabilirse, o kadar fazla bilgi toplayabilir. Buchanan’ın yaklaşımında, bu nedenle “sessizlik” siber casusluğun temel özelliklerinden biridir. Saldırganın amacı çoğu zaman sistemi yok etmek değil, sistemin içinde görünmeden bulunmaktır.

"Espionage" bölümünün ilk önemli kavramlarından biri “home-field advantage”, yani siber ortamın sunduğu “ev sahibi avantajıdır”. Geleneksel casuslukta bir devletin başka bir devletin topraklarında ajan çalıştırması ciddi riskler taşır. Ajanın kimliği tespit edilebilir, yakalanabilir veya sınır dışı edilebilir. Siber ortamda ise, fiziksel sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkar. Bir devletin istihbarat servisi, başka bir ülkenin sistemlerine binlerce kilometre uzaktan erişebilir. Operasyonun arkasındaki aktörün kimliğini gizlemek için başka ülkelerdeki bilgisayarlar veya ele geçirilmiş sistemler kullanılabilir. Böylece, siber casusluk, devletlere coğrafi mesafeyi aşan bir istihbarat kapasitesi sağlar. Bununla birlikte, Buchanan, bu avantajın mutlak olmadığını vurgular. Siber ortamda da saldırganın iz bırakma, tespit edilme ve karşı operasyonla hedef alınma riski vardır. Ayrıca dijital sistemlere erişmek, elde edilen bilgilerin mutlaka doğru yorumlanabileceği anlamına gelmez. Dolayısıyla, siber casusluk yalnızca teknik bir “hackleme” problemi değildir. Asıl mesele elde edilen verinin stratejik istihbarata dönüştürülebilmesidir.

Siber casusluk bölümünün ikinci önemli konusu "şifreleme"dir. Modern devletler, şirketler ve bireyler, hassas bilgilerini korumak için kriptografiye ihtiyaç duyar. Ancak güçlü şifreleme istihbarat kuruluşları açısından ciddi bir engel oluşturur. Buchanan, burada devletlerin şifrelemeyi aşmak için yalnızca doğrudan şifre kırma yöntemlerine güvenmediğini gösterir. Daha önemli yöntemlerden biri, sistemin kendisine veya şifreleme altyapısına müdahale etmektir. Bu yaklaşım, siber istihbaratın önemli bir özelliğini ortaya koyar: Saldırgan her zaman kapıyı kırmak zorunda değildir; bazen kapının nasıl yapıldığını değiştirmek daha kolaydır. Bu düşünce bizi kitabın bir sonraki önemli kavramına, "backdoor" (arka kapı) meselesine götürür. Bir “backdoor”, bir sistemin normal güvenlik mekanizmalarının dışında erişim sağlayan bir yöntem veya mekanizma olarak düşünülebilir. Devletlerin böyle mekanizmalar yaratma veya mevcut güvenlik açıklarından yararlanma çabaları, Buchanan’ın analizinde kritik bir yere sahiptir. Buradaki stratejik problem oldukça ilginçtir. Bir devlet, başka bir ülkenin sistemindeki güvenlik açığını keşfettiğinde iki seçenekle karşılaşabilir: Birinci seçenek, açığı hedef ülkeye bildirmek ve internet ekosisteminin güvenliğinin artırılmasına katkıda bulunmaktır.İkinci seçenek ise, açığı gizli tutarak gelecekteki istihbarat operasyonlarında kullanmaktır. İkinci tercih kısa vadede istihbarat avantajı sağlayabilir. Ancak aynı güvenlik açığı saldırganın kendisi veya başka aktörler tarafından da kullanılabilir. Dolayısıyla, Buchanan’ın ortaya koyduğu sorun, siber güvenliğin devletlerin klasik güvenlik çıkarlarıyla çelişebileceğidir. Bir devlet, genel olarak daha güvenli bir internet isteyebilir; fakat istihbarat kurumu kendi operasyonları açısından bazı güvenlik açıklarının varlığından faydalanabilir. Bu çelişki, siber güvenliğin yalnızca teknik değil, aynı zamanda politik ve stratejik bir mesele olduğunu göstermektedir.

Buchanan, daha sonra tek tek bilgisayarların ele geçirilmesinden daha geniş bir kavrama geçer: stratejik casusluk. Stratejik casusluğun amacı yalnızca “gizli bir belge bulmak” değildir. Amaç, rakip devletin kapasitesi, planları, kurumları, teknolojileri ve karar alma süreçleri hakkında daha geniş bir tablo oluşturmaktır. Bu noktada, büyük miktardaki verinin değeri ortaya çıkar. Örneğin, askeri planlar, diplomatik yazışmalar, şirket belgeleri, siyasi iletişim ve teknik bilgiler tek tek değerlendirildiğinde sınırlı görünebilir. Ancak bunların birlikte analiz edilmesi, bir devletin stratejik davranışını anlamak için önemli bir istihbarat kaynağı olabilir. Buchanan’ın anlatısında, Çin ve Rusya gibi devletlerin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve müttefiklerinin siber casusluk faaliyetleri de önemli bir yer tutar. Kitabın amacı tek bir ülkeyi “saldırgan”, diğerlerini ise “savunmacı” olarak basitleştirmek değildir. Aksine, eser, siber alanın büyük güçler arasındaki rekabetin yeni bir alanı haline geldiğini göstermektedir. Nitekim kitabın vaka analizlerinde Snowden ifşaları, Stuxnet, Çin bağlantılı operasyonlar ve çeşitli istihbarat faaliyetleri bu çerçevede ele alınmaktadır.

"Espionage" bölümünün son konusu "counterintelligence", yani karşı istihbarattır. Casusluk, tek yönlü değildir. Bir devlet başka bir devleti izlerken, kendisi de izlenmektedir. Bu nedenle, siber casusluk dünyasında saldırı ve savunma arasındaki sınır sürekli değişmektedir. Bir devlet rakibinin sistemlerine sızmaya çalışırken, kendi sistemlerinin de saldırıya açık olduğunu bilir. Bu durum “karşılıklı kırılganlık” yaratır. Buchanan açısından bu durum, siber jeopolitiğin temel özelliklerinden biridir. Bir devletin güçlü bir siber istihbarat kapasitesine sahip olması, otomatik olarak güvenli olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, sahip olduğu kapasite onu daha değerli bir hedef haline getirebilir.

Sonuç olarak, kitabın "Espionage" (Siber Casusluk) konulu birinci bölümü, siber gücün ilk ve belki de en yaygın kullanım alanının bilgi edinmek olduğunu ortaya koyar. Siber operasyonların önemli bir kısmı görünür bir yıkım yaratmaz. Asıl değer, rakibin ne yaptığını ondan habersiz öğrenebilmekten gelir.

Bölüm 2: Attack (Siber Saldırı)

Kitabın ikinci bölümü ola "Attack" (Siber Saldırı), siber operasyonların bilgi toplamanın ötesine geçerek fiziksel veya işlevsel sonuçlar yaratmaya başladığı durumları inceler. Buradaki amaç artık yalnızca “bilmek” değildir. Amaç, rakibin kapasitesini etkilemek veya bozmaktır. Buchanan, bu bölümde 4 temel başlık kullanır: "Strategic Sabotage" (Stratejik Sabotaj), "Targeted Disruption" (Hedefli Aksatma), "Coercion" (Zorlama) ve "Testing and Demonstration" (Test ve Gösterim). Siber saldırıların önemli bir özelliği, fiziksel güç kullanmadan fiziksel sonuçlar doğurabilmesidir. Nitekim bir bilgisayar sistemi, yalnızca dijital bir nesne değildir. Bankacılık, enerji, ulaşım, iletişim, sağlık ve askeri sistemler bilgisayarlara bağlı olduğu için dijital bir müdahale gerçek dünyada sonuçlara yol açabilir.

"Strategic Sabotage" yani stratejik sabotaj, saldırının daha geniş bir hedef doğrultusunda kullanılmasıdır. Bu tür operasyonlarda amaç yalnızca bir bilgisayarı çalışmaz hale getirmek değildir. Hedef, karşı tarafın belirli bir stratejik kapasitesini zayıflatmaktır. Buchanan’ın analizinde, "Stuxnet" bu bağlamda en önemli örneklerden biridir. Stuxnet, İran’ın nükleer programındaki belirli fiziksel süreçleri hedefleyen son derece karmaşık bir siber operasyon olarak tarihe geçmiştir. Stuxnet’in önemi, siber saldırının fiziksel dünyaya nasıl bağlanabileceğini göstermesidir. Operasyon, yalnızca veri çalmaya değil, belirli ekipmanların çalışmasını etkilemeye de yönelikti. Bu vaka, siber savaş tartışmalarında önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü bilgisayar kodunun fiziksel altyapıya müdahale edebileceğini somut bir şekilde göstermiştir. Ancak Buchanan’ın genel yaklaşımı burada da önemlidir: Stuxnet gibi olağanüstü operasyonlar, siber savaşın her zaman bu ölçekte olacağı anlamına gelmez. Tam tersine, bu tür operasyonların karmaşıklığı, istisnai bir özellik taşıdıklarını göstermektedir.

Bu bölümdeki ikinci alt başlık "Targeted Disruption", yani hedefli kesintidir. Buradaki amaç, bir sistemi tamamen yok etmekten ziyade belirli bir işlevi geçici ya da kalıcı olarak bozmak olabilir. Hedefli kesintinin stratejik değeri, saldırganın çok daha sınırlı bir operasyonla karşı taraf üzerinde baskı oluşturabilmesidir. Örneğin, bir devletin iletişim altyapısının belirli bir bölümünün geçici olarak devre dışı bırakılması, doğrudan fiziksel yıkım yaratmadan ciddi operasyonel sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle, siber saldırıların etkisini yalnızca “kaç bilgisayar zarar gördü?” sorusuyla ölçmek yeterli değildir. Asıl soru, saldırının hedefin kritik işlevlerini ne ölçüde etkilediğidir.

"Attack" (Siber Saldırı) bölümünün en önemli kavramlarından biri "coercion", yani zorlama veya baskı kurmaktır. Geleneksel uluslararası ilişkilerde, zorlama, askeri güç veya ekonomik yaptırım gibi araçlarla gerçekleştirilir. Siber operasyonlar ise bu araçlara yeni bir boyut katar. Bir devlet, rakibinin altyapısını bozabileceğini göstererek veya belirli sistemlere erişim sağlayarak rakibinin davranışını değiştirmeye çalışabilir. Burada siber saldırının yalnızca teknik etkisi değil, karşı tarafta yarattığı stratejik algı da önemlidir. Ancak Buchanan’ın yaklaşımında, siber kapasite ile siyasi sonuç arasında otomatik bir ilişki yoktur. Bir saldırının teknik olarak başarılı olması, hedef devletin siyasi olarak istenilen davranışı göstereceği anlamına gelmez. Bu nedenle, siber gücün sınırlarından biri ortaya çıkar: Teknik başarı, siyasi başarıyla aynı şey değildir.

İkinci bölümdeki son başlık "Testing and Demonstration", yani "Test ve Gösterim"dir. Devletler, bazen siber kapasitelerini yalnızca doğrudan saldırı gerçekleştirmek için değil, sahip oldukları kapasiteyi test etmek veya rakibe göstermek için de kullanabilir. Bir sistemin savunmasını test etmek, saldırı yöntemlerini geliştirmek ve hangi sonuçların elde edilebileceğini görmek gelecekteki operasyonlar açısından önemlidir. Burada siber operasyonların “barış” ve “savaş” arasında gri bir alanda yer aldığı görülür. Bir saldırının gerçekleştirilmesi, mutlaka devletler arasında klasik anlamda bir savaş ilanı anlamına gelmez. Buchanan’ın kitabının önemli sonuçlarından biri de zaten budur: Siber operasyonların büyük bölümü geleneksel savaşın eşiğinin altında gerçekleşebilir.

Bölüm 3: Destabilization (İstikrarsızlaştırma)

Kitabın üçüncü ve son ana bölümü "Destabilization" yani "İstikrarsızlaştırma"dır. Burada siber operasyonların hedefi, tek tek devlet kurumlarından veya askeri sistemlerden daha geniş bir alana yayılır. Amaç; siyasi süreçleri, kamuoyunu, kurumlara duyulan güveni veya toplumun genel istikrarını etkilemek olabilir. Buchanan, bu bölümü 4 başlık altında inceler:

  • "Election Interference" (Seçimlere Müdahale),
  • "Exposure" (Bilginin İfşa Edilmesi),
  • "Theft, Ransom, and Manipulation" (Hırsızlık, Fidye ve Manipülasyon),
  • "Widespread Disruption" (Yaygın Kesinti).

Bu bölüm, siber operasyonların “bilgi toplama” ve “sistem bozma” faaliyetlerinden toplumsal ve siyasi alanlara doğru genişlemesini gösterir.

"Election Interference" (Seçimlere Müdahale), "Destabilization" (İstikrarsızlaştırma) bölümünün ilk başlığıdır. Demokratik seçimler, yalnızca oy verme işlemlerinden oluşmaz. Seçimlerin meşruiyeti, vatandaşların bilgiye erişebilmesine, siyasi aktörlere duyulan güvene ve seçim sürecinin adil olduğuna dair inanca da bağlıdır. Siber operasyonlar, bu alanların çeşitli noktalarını hedefleyebilir. Buchanan, bu konuda özellikle 2016 ABD Başkanlık seçimleri çerçevesinde Rusya ile bağlantılı bazı faaliyetleri ele almaktadır. Akademik değerlendirmelerde, bu vaka, kitabın önemli örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Buradaki kritik nokta, seçim müdahalesinin mutlaka oy makinelerini değiştirmek anlamına gelmemesidir. E-posta hesaplarının ele geçirilmesi, belgelerin kamuoyuna sunulması, sosyal medya üzerinden bilgi yayılması veya siyasi tartışmanın belirli konular etrafında şekillendirilmesi de siyasi süreç üzerinde etkili olabilecek faaliyetlerdir. Buchanan, böylece siber gücün demokratik toplumlarda neden farklı bir tehdit oluşturduğunu ortaya koyar: Hedef doğrudan devlet bilgisayarları değil, toplumun bilgi ortamı olabilir.

"Destabilization" (İstikrarsızlaştırma) bölümünün ikinci konusu "Exposure", yani bilgilerin ifşa edilmesidir. Burada önemli olan yalnızca bilginin çalınması değildir. Bilginin ne zaman, nasıl ve hangi bağlamda yayımlandığı da önemlidir. Bir saldırgan, bir siyasi partinin veya devlet kurumunun belgelerini ele geçirdiğinde, bu belgeleri kamuoyuna sunması başlı başına ikinci bir operasyon haline gelebilir. Buchanan’ın analizinde "Shadow Brokers" gibi vakalar bu açıdan önem taşır. Ele geçirilen veya sızdırılan siber araçlar, devletlerin gizli kapasitesinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Burada siber gücün ilginç bir özelliği ortaya çıkar: Bir devletin gizli operasyonlar için geliştirdiği araç, ele geçirildiğinde veya sızdırıldığında rakiplerin kullanımına sunulabilir. Bu durum, “gizli kapasitenin değeri” ile “ifşa edilmesinin yaratabileceği zarar” arasında bir denge sorunu doğurur.

Bölümdeki üçüncü başlık "Theft, Ransom, and Manipulation", yani hırsızlık, fidye ve manipülasyondur. Siber operasyonlar yalnızca devletler arasındaki askeri veya istihbarat rekabetiyle sınırlı değildir. Dijital ortam, ekonomik değerin de bulunduğu bir alan olduğu için, devlet destekli veya devletle bağlantılı aktörler ekonomik sistemleri de hedefleyebilir. Veri hırsızlığı, fidye talepleri ve bilgi manipülasyonu bu geniş kategorinin bir parçasıdır. Buradaki temel mesele “veriye sahip olmak” ile “veriyi stratejik bir araç olarak kullanmak” arasındaki farktır. Örneğin, bir saldırgan hassas bilgiyi çaldığında, bu bilgiyi yalnızca saklayabilir; karşılığında para isteyebilir; kamuoyuna açıklayabilir veya hedefin davranışını değiştirmek için kullanabilir. Dolayısıyla, aynı teknik eylem farklı siyasi sonuçlara yol açabilir. Buchanan’ın yaklaşımı, siber operasyonların etkisinin saldırının teknik karmaşıklığından ziyade saldırının bağlamına bağlı olduğunu göstermektedir.

"Destabilization" (İstikrarsızlaştırma) bölümünün son başlığı "Widespread Disruption", yani geniş çaplı kesintidir. Bu, kitabın en geniş ölçekli siber operasyon kategorisidir. Buradaki hedef, belirli bir kurum veya sistem değil; çok sayıda kurumun ve toplumun genel işleyişidir. Buchanan’ın bu kapsamda ele aldığı en önemli örneklerden biri NotPetya saldırısıdır. NotPetya, başlangıçta Ukrayna bağlamında ortaya çıkan ancak kısa süre içinde uluslararası ölçekte şirketleri ve kurumları etkileyen son derece geniş kapsamlı bir siber saldırıya dönüşmüştür. Kitabın üçüncü bölümünde Ukrayna’ya yönelik siber operasyonlar ve NotPetya gibi yaygın etkili saldırılar önemli vaka örnekleri arasında yer almaktadır. NotPetya örneği, siber operasyonların “hedefleme problemi”ni de ortaya koyar. Bir saldırgan, belirli bir ülkeyi hedeflemek isteyebilir; ancak birbirine bağlı küresel dijital altyapı nedeniyle saldırının etkileri başka ülkelerdeki şirketlere ve kurumlara da yayılabilir. Bu durum, siber alanın önemli bir özelliğini gösterir: Dijital bağlantılılık hem avantaj, hem de kırılganlık yaratır.

Analiz

Ben Buchanan’ın kitabının en önemli yönlerinden biri, üç farklı bölümde incelediği "Espionage" (Siber Casusluk), "Attack" (Siber Saldırı) ve "Destabilization" (İstikrarsızlaştırma) kategorilerini birbirinden tamamen kopuk düşünmemesidir. Bunlar, çoğu zaman birbirini takip eden veya birbirine dönüşebilen operasyon türleridir. Örneğin, bir devlet önce rakibinin sistemine sızarak bilgi toplayabilir. Bu, Siber Casusluk örneğidir. Daha sonra ise, elde ettiği erişimi kullanarak belirli bir sistemi devre dışı bırakabilir. Bu ise Siber Saldırı kategorisine girer. Son olarak, elde ettiği bilgileri kamuoyuna açıklayarak veya toplumsal tartışmayı etkileyerek daha geniş siyasi sonuçlar doğurabilir. Bu ise İstikrarsızlaştırma alanına girer. Dolayısıyla, Buchanan’ın modeli aslında siber operasyonların artan ölçek ve etki düzeylerini anlamak için de kullanılabilir. Bunu tablo şeklinde göstermek gerekirse;

Saldırı Tipi

Temel Amaç

Espionage (Siber Casusluk)Rakibin kapasitesi, planları ve zayıflıkları hakkında bilgi edinmek.
Attack (Siber Saldırı)Rakibin sistemlerini veya kapasitesini doğrudan değiştirmek ya da bozmak.
Destabilization (İstikrarsızlaştırma)Siyasi ve toplumsal ortamı etkileyerek rakibin karar alma kapasitesini veya toplumdaki güven ilişkilerini değiştirmek.

 

Bu üç kategori birlikte değerlendirildiğinde, Buchanan’ın temel tezi daha açık hale gelir: Siber operasyonların stratejik değeri, yalnızca “savaşta kullanılabilecek yeni silahlar” olmalarından kaynaklanmaz. Asıl önemleri, devletlere gizli ve sürekli biçimde uluslararası ortamı şekillendirme kapasitesi vermeleridir.

Buchanan’ın kitabında dikkat çeken bir diğer nokta, “cyber war” (siber savaş) kavramının sorgulanmasıdır. Kamuoyunda siber savaş çoğu zaman fiziksel savaşın dijital bir versiyonu olarak düşünülür. Buna göre, bir devlet diğerinin elektrik şebekesini kapatacak, bankacılık sistemini çökertecek ve iletişim altyapısını yok edecektir. Buchanan ise, gerçek dünyadaki devlet destekli siber operasyonların çoğunun bu kadar dramatik olmadığını savunur. Bunlar, çoğu zaman gizli, sürekli ve sınırlı amaçlıdır. Kitabın tanıtımında, siber saldırıların beklenenden daha az yıkıcı olduğu, ancak çok daha yaygın olduğu ve önlenmesinin daha zor olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle, siber alanı anlamak için yalnızca “Siber savaş çıktı mı?” sorusunu sormak yeterli değildir. Daha önemli sorular şunlardır:

  • Kim kimi izliyor?
  • Hangi bilgileri topluyor?
  • Hangi sistemlere erişim sağlıyor?
  • Bu erişim ne zaman kullanılabilir?
  • Bir devlet rakibinin kapasitesini nasıl zayıflatabilir?
  • Bilginin kamuoyuna açıklanması ne gibi siyasi sonuçlar doğurabilir?
  • Bir saldırının etkileri hedeflenen alanın dışına ne kadar yayılabilir?

Buchanan’ın çalışması, bu sorular üzerinden siber gücü klasik jeopolitik rekabetin bir parçası olarak değerlendirir.

Kitabın bir diğer önemli mesajı, siber operasyonların sınırsız bir güç olmadığıdır. Her şeyden önce, siber operasyonların başarılı olması için hedefin belirli bir teknik kırılganlığa sahip olması gerekir. Sistem güncellenebilir, saldırılar tespit edilebilir ve güvenlik açıkları kapatılabilir. İkinci olarak, saldırganın elde ettiği teknik avantajın siyasi sonuçlar doğurması garanti değildir. Üçüncü olarak, siber saldırılar geri tepebilir. Bir saldırgan başka bir devletin sistemlerinde bir güvenlik açığı keşfettiğinde, bu açığı kendi çıkarı için kullanabilir; ancak aynı açığın başka aktörler tarafından kullanılması da mümkündür. Dördüncü olarak, siber operasyonların kaynağını kesin biçimde belirlemek, yani "attribution" problemi, önemli bir zorluktur. Bir saldırı gerçekleştiğinde saldırganın kim olduğunu belirlemek teknik olarak zor olabilir. Bu da, devletlerin karşılık verme kararlarını karmaşıklaştırır. Son olarak, siber alan uluslararası sistemde karşılıklı bağımlılığı arttırmaktadır. Bir devletin dijital altyapısının başka ülkelerin altyapılarıyla bağlantılı olması, saldırıların öngörülemeyen sonuçlara yol açmasına neden olabilir. Bu nedenle, siber güç, geleneksel askeri gücün yerini alan bir araçtan ziyade, onun yanında yer alan yeni bir stratejik kapasite olarak değerlendirilmelidir.

The Hacker and the State kitabını bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, Ben Buchanan’ın siber güvenlik alanında geliştirdiği yeni ve temel argümanının “shaping”, yani uluslararası ortamı şekillendirmek olduğu sonucuna varılabilir. Buchanan’a göre, siber operasyonların temel özelliği, devletlere rakibin davranışını gizli biçimde etkileme fırsatı vermesidir. Bu nedenle, siber operasyonlar yalnızca savaş zamanında kullanılan silahlar değildir. Devletler, barış dönemlerinde de birbirlerinin sistemlerine sızabilir, bilgi toplayabilir, güvenlik açıklarını keşfedebilir, siyasi aktörleri izleyebilir ve gerektiğinde elde ettikleri avantajları kullanabilir. Bu açıdan siber rekabet sürekli bir süreçtir. Geleneksel savaşın aksine, siber rekabet için savaş ilanı da gerekmez. Diplomatik ilişkiler devam ederken, bir yandan istihbarat operasyonları da sürebilir. Ya da ekonomik ilişkiler devam ederken, şirketler hedef alınabilir. Devletler, resmi olarak barış içinde bulunurken birbirlerinin kritik altyapılarını inceleyebilir. Dolayısıyla, siber alan, savaş ile barış arasındaki geleneksel ayrımı daha belirsiz hale getirmektedir. Akademik değerlendirmeler de Buchanan’ın temel katkısını bu noktada görmektedir: Siber operasyonlar çoğu durumda devletlerin niyetlerini “sinyal vermekten” çok, doğrudan jeopolitik ortamı şekillendirmelerine hizmet eder.

Sonuç olarak, yeni derinleşen Siber Güvenlik literatürüne önemli bir katkı olarak kabul edilebilecek bu eser, ilgili programlarda okutulması gereken faydalı bir akademik çalışmadır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

2 Ekim 2026 Cuma

Rusya'dan NATO'ya 'Nükleer Savaş' Uyarısı

 

Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından yaşadığı ekonomik ve jeopolitik güç kaybını Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden sonra yapılan atılımlarla kapatmaya çalışan Rusya (Federasyonu), Batılı liberal demokratik değerlerden daha farklı temeller üzerine kurulmuş kendine has bir devlettir. Rusya, Sovyetlerin çökmesinin ardından eski Sovyet coğrafyasındaki devletlerin NATO ve Avrupa Birliği'ne üye olmalarını kendi jeopolitik çıkarları aleyhine yaşanan gelişmeler olarak görmüş ve 2000'lerde Putin liderliğinde ekonomik, siyasi ve askeri gücünü toplayıp, içerideki Çeçenistan Sorunu ve oligarklar meselesi gibi konuları çözdükten sonra, yeniden kolektif Batı'ya meydan okumaya başlamıştır.

Bu doğrultuda, özellikle Rusya'nın doğal bir parçası, hatta yapay bir devlet olarak gördüğü Ukrayna'yı kaybetmemek adına 2000'lerden beri sert hamleler yapan Rusya, ilk kez 2004 yılında yaşanan Turuncu Devrim sürecinde istihbari müdahalelerde bulunarak dönemin Ukrayna lideri Viktor Yuşçenko'yu zehirletmiş, 2008 yılında uyguladığı doğalgaz kesintisi ile Kiev'i kendi çizgisine getirmeye zorlamış, 2014 yılında Moskova'ya yakın Viktor Yanukoviç'in kitlesel gösterilerle devrilmesi sonrasında Kırım'ı müdahale ederek topraklarına katmış, Ukrayna'nın Petro Poroşenko ve Volodomir Zelenskiy dönemlerinde Batıcı yöneliminin devam etmesi üzerine de 2022 yılı başlarında Ukrayna'ya savaş ilan etmiştir. Halen devam eden savaşta Ukrayna'nın Batı'nın desteğiyle yıkılmaması karşısında şaşkına dönen Rus liderliği, buna karşın savaş kararında sebâtkâr durumdadır. Kiev'i yeniden teslim almak isteyen Rusya, bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump'ın çabalarına olumlu yaklaşmakta, ancak kendi kazanımlarını korumayan bir ateşkes ve barışa yanaşmamaktadır. Üstelik bu süreçte tüm Batı blokuyla yeniden Soğuk Savaş tarzı bir husumet içerisine sürüklenen Rusya, İsveç ve Finlandiya gibi komşularının da NATO üyesi olmasıyla jeopolitik açıdan daha büyük riskler yaşamaya başlamıştır. Bu nedenle, Moskova, Avrupa içlerindeki Kaliningrad bölgesini yeniden aktif olarak kullanmaya başlamıştır.

Batı etkisiyle uluslararası platformlardan izole edilen Rusya, son dönemde Ukrayna konusunda yaşadığı krizi aşmak konusunda gerekirse nükleer kartını oynayabileceğini gösteren bazı sert açıklamalara yönelmiştir. Öyle ki, Reuters'ın geçtiği güncel bir habere göre, Moskova, Batı ittifakının Baltık Denizi kıyısındaki bir Rus yerleşim bölgesi olan Kaliningrad'la bağlantısını kesmeye kalkışması halinde, buna nükleer silahla karşılık vereceği konusunda NATO'yu uyarmıştır. Diplomatik notada, "NATO ülkelerinin Kaliningrad Bölgesi'ni ülkenin geri kalanından izole etmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunması halinde, Rusya'nın topraklarını savunmak amacıyla nükleer silahlar da dahil olmak üzere elindeki tüm güç ve kabiliyet cephaneliğini kullanmaya hazır olacağı" belirtilmiştir.

Konu hakkında değerlendirme yapan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise, Moskova'nın "kimseyi tehdit etmediğini" ve yalnızca Batılı liderlerin kendisinin 2029 veya 2030'da savaşa hazırlandığı yönündeki açıklamalarına yanıt verdiğini vurgulamıştır. Putin, Rusya'nın en prestijli dış politika platformu olan Valdai Kulübü forumunda yaptığı kapsamlı konuşmada, uluslararası çatışmaların devam etme ihtimalinin yüksek olduğuna, ancak "Batı hegemonyası" zayıfladıkça durumun iyileşeceğine inandığını ifade etmiştir. Bunun yanı sıra, Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, Bakanlığın internet sitesinde yer alan bir değerlendirmede, NATO ülkelerindeki üst düzey yetkililerin "Rusofobi"yi ve Moskova ile savaşmaya hazır olduklarını gösteren açıklamalarına atıfta bulunmuştur.

Konu hakkında bir değerlendirmede bulunmak gerekirse; yıllar önce Ukrayna krizi ilk başladığında da yazdığım gibi, çok ciddi bir bölgesel, hatta küresel çatışma riski taşıyan bu tarz olaylarda, tarafların, haklılık-haksızlık olgusu kadar, sorunun tüm gezegenin ve insanlığın aleyhine sonuçlar doğurabilecek yıkıcı etkilerini de düşünerek, sorumlu ve sakin davranmaları gerekmektedir. Örneğin, şu sıralar Polonya'nın Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapan deneyimli siyasetçi Radek Sikorsky'nin geçtiğimiz gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yaptığı sert konuşma, ilkesel olarak doğru olmasına karşın, kuşkusuz sorumluluk makamında olan bir kişinin -karşı tarafın rejiminin yapısını da hesaba katarak- daha uzlaşmacı bir söylem benimsemesi düşünülebilir. Zira buradaki öncelikli mesele kimin haklı olduğu değil; büyük acılar çeken milyonlarca Ukraynalı ve Rus'un, keza bu çatışma nedeniyle demokratik kalitesi ve ekonomik gelişmişliği risk altına giren Avrupalı halkların çıkarlarının korunmasıdır.

Çatışmaların bir şekilde durdurulmasının ardından, ilerleyen süreçte, kuşkusuz diplomatik müzakereler sürerken Batı'nın ekonomik kartlarını iyi kullanmasıyla Ukrayna adına daha fazla kazanım sağlanması mümkündür. Ancak Rusya'nın askeri olarak yenilmeyeceğine kanaat getirilmişse, bu konuda Ukrayna halkını toptan bir yıkıma sürüklemek akılcı bir yaklaşım olmayacaktır. Lakin Polonya'nın jeopolitik hesaplamalarında Rusya'nın mağlup edilmesi hâlâ mümkün gözüküyorsa, kuşkusuz o halde Ukrayna'nın toptan bir zaferi için ısrarcı olunabilir.

Bizim Rusya'da sahadan aldığımız bilgiler, Rusya'nın savaştan hakikaten de çok olumsuz etkilendiği, yüz binlerce Rus vatandaşının savaş ve saldırılarda hayatlarını kaybettiği, Rusya'nın neredeyse her bölgesinde insanların yaşam kalitesinin ciddi şekilde düştüğü ve rejime yönelik bazı tepkilerin gelişmeye başladığı yönündedir. Ancak  son yapılan Duma seçimlerinin sonuçlarını ve Rusya'nın Batılı toplumlardan farklı olan devletçi-milliyetçi yapısını da düşündüğümüzde, Rusya'nın savaşı kaybedeceği ve rejimin yıkılacağı yönündeki beklentiler bizce -en azından şu aşamada- gerçekçi değildir. Çin ve BRICS devletlerinin de desteğiyle, Moskova, daha uzun süre bu savaşı finanse edebilecek ve Batı'yı sarsabilecek güç ve potansiyele sahiptir.

Bu nedenle, Ukrayna'yı toprak kayıplarına zorlayacak aceleci bir barış yerine, ateşkesin ön plana çıkarılacağı ve bazı kritik kararların (toprak konusu/Donbas bölgesi) daha ileri bir zamana erteleneceği bir soğuk barış formülü düşünülebilir. Bu bağlamda, Ukrayna halkının daha fazla eziyet çekmesi önlenerek, Batı'nın uygulamaya devam edeceği ekonomik yaptırımlarla Rusya'nın işgal ettiği topraklardan vazgeçmesi halinde çok daha iyi ekonomik ve diplomatik şartlar elde edileceği vurgulanarak, Rusya'da rejimin halkın da isteğiyle bu yönde adımlar atmasını zorlamak denenebilir. Bu şekilde, en azından toptan bir savaş ve nükleer savaş riskleri bertaraf edilerek, insanların biraz olsun rahat etmesi sağlanabilir. 

Ancak elbette Ukrayna'nın savaşı halen kazanabileceği düşünülüyorsa, o halde bunu başarmak için Kiev'e yönelik desteği daha da arttırmak da bir seçenektir. Bu konuda kararı kuşkusuz iyi yetişmiş askeri uzmanlar verecektir. Ancak meseleye düz ve rasyonel bakan biz sivil siyaset bilimcilere göre, nükleer bir güç ile nükleer olmayan bir gücün çatışmasında, nükleer olmayan gücün yanında doğrudan savaşan başka unsurlar/devletler de yoksa, nükleer savaşı tetikleyebilecek hamlelerden her hâlükârda uzak durmak daha akılcıdır. Dileğimiz, NATO'nun bu konuda kalifiye personeliyle bize doğru yolu göstermesi ve nükleer savaş riskini acilen ortadan kaldırmasıdır. En büyük arzumuz da, Ukrayna halkının acılarının sona ermesidir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Ekim 2026 Perşembe

Joseph Nye'ın 'Siber Güç' Konsepti

Giriş

Amerikalı siyaset bilimci Joseph S. Nye (1937-2025), siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında geliştirdiği "Yumuşak Güç" (Soft Power) kavramı ve güç geçişi konusundaki yaklaşımıyla dünya çapında haklı bir şöhret kazanan çok önemli bir bilim insanıdır.Uzun yıllar Harvard Üniversitesi Kennedy Yönetim Okulu'nda Dekanlık ve Profesörlük yapan Nye, oldukça öngörülü ve yetenekli bir siyaset bilimci olarak, 2020'lerden itibaren akademik alanda da çok önemli bir konu haline gelecek olan "Siber Güvenlik" olgusuna yıllar öncesinden odaklanmış; ilk kez 2011'de yayımlanan The Future of Power and Use in the Twenty-first Century (Gücün Geleceği ve Yirmi Birinci Yüzyılda Kullanımı) adlı kitabının "Diffusion and Cyberpower" (Yayılma ve Siber Güç) bölümünde bu konuya değinmiş ve "siber güç" olgusunu kavramsallaştırmaya çalışmıştır. Bu yazıda, Nye'ın bu konudaki görüşleri özetlenecektir.

Joseph Nye

Gücün Geleceği ve Siber Güç

Çalışmalarında ülkesi ABD'nin Çin Halk Cumhuriyeti başta olmak üzere kalkınan yeni güçlerin hızlı ilerleyişleri karşısında zamanla gerileyeceğini, ancak buna rağmen "yumuşak güç" adı verilen farklı türde güç uygulamaları sayesinde küresel liderliğini sürdürebileceğini düşünen Nye, 2011 tarihli ünlü eseri The Future of Power'ın 5. bölümünde siber güvenlik konusuna da değinmiştir.

Nye, günümüzde iki tür güç hareketi olduğunu savunmaktadır. Birincisi, gücün Batı'dan Doğu'ya (özellikle Asya'ya ve Çin'e) geçişidir (güç geçişi). İkincisi ise, teknolojinin gelişmesiyle gücün devletlerden devlet dışı aktörlere (hackerlar, terör örgütleri, sivil toplum kuruluşları, küresel şirketler) yayılmasıdır (güç dağılımı). Bu bağlamda güç türlerini "sert güç" (hard power) (askeri kapasite, ekonomik yaptırım ve baskı unsurları), "yumuşak güç" (soft power) (kültür, değerler, dış politika ve meşruiyet yoluyla başkalarını ikna etme ve cezbetme yeteneği) ve bunların senteziyle oluşan "akıllı güç" (smart power) olarak kategorize eden Nye, dördüncü ve farklı bir kavram olarak da "siber güç" (cyber power) olgusunu ortaya koyar.

The Future of Power (Gücün Geleceği)

Nye'ın kavramsallaştırdığı siber güç, en basit tanımıyla, "siber uzay" (cyberspace) adı verilen dijital ekosistemde istenilen sonuçları elde etme ve başkalarının davranışlarını etkileme yeteneğidir. Amerikalı Profesöre göre, siber uzay, devlet dışı aktörlerin (hacker grupları, şirketler, aktivistler ve bireyler) geleneksel devletlerle neredeyse eşit şartlarda mücadele edebildiği kaotik bir alandır. Nitekim sert güç alanında başarılı olmak için gerekli olan büyük bir askeri ordu kurmak devasa bütçeler gerektirirken, siber alanda bir kod veya siber saldırı çok düşük maliyetle küresel ölçekte yıkıcı etkilere yol açabilir. Bu durum ise, gücün merkezden çevreye yayılmasına neden olur.

Bu bağlamda, "Bilgi Devrimi" (Information Revolution) ile giderek daha da önemli hale gelecek siber uzayda temel aktörlerin devletler olacağını öngören Nye, bu sürecin "Üçüncü Endüstri Devrimi" kadar etkili olacağını düşünmektedir. Zira işlem gücü son 30 yıl boyunca her 18 ayda bir ikiye katlanmış ve 21. yüzyılın başlarına gelindiğinde, 1970'lerin başındaki maliyetinin binde birine düşmüştür. Bu durumu kıyaslamak gerekirse, eğer otomobil fiyatları da yarı iletkenlerin fiyatları kadar hızlı düşseydi, bir otomobilin fiyatı o tarihte (2011) 5 dolar olmalıydı. Bir diğer istatistiki veri sunmak gerekirse, 1993'te 50 olan internet sitesi sayısı, 2000 yılında 5 milyonu aşmıştır. 2010 yılına gelindiğinde ise, sadece Çin'de 400 milyon internet kullancısı bulunmaktaydı. Bu durum, günümüzde hızlanan yapay zekâ teknolojisi de düşünüldüğünde, ilerleyen yıllarda yaşanacak ve insan hayatını, dolayısıyla da devlet yaşamını temelden değiştirecek çok büyük bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir.

Amerikalı ünlü akademisyen, bu Bilgi Devrimi'nin temel özelliğinin ise zenginler ve güçlüler arasındaki iletişimin hızı değil, bilgi iletim maliyetindeki muazzam azalma olduğunu kaydetmektedir. Nitekim 130 yıldan fazla bir süredir, Avrupa ve Kuzey Amerika arasında telgraf yoluyla anlık iletişim mümkün olmuştur. Ancak son birkaç on yılda yaşanan çok önemli bir değişiklik sayesinde, pratik amaçlar için gerçek iletim maliyetleri ihmal edilebilir seviyelere düşmüştür. Bu nedenle, dünya çapında iletilebilecek bilgi miktarı neredeyse sonsuzdur. Sonuç, belgelerin çok küçük bir bölümünü oluşturduğu bir bilgi patlamasıdır. Öyle ki, bir tahmine göre, yalnızca 2006 yılında 161 milyar gigabayt dijital bilgi oluşturulmuş ve kaydedilmiştir (bu, şimdiye kadar yazılmış tüm kitaplardaki bilginin yaklaşık 3 milyon katıdır). 21. yüzyılın başında, bilgisayar kullanıcıları yılda yaklaşık 25 trilyon e-posta mesajı gönderiyordu. 2010 yılına gelindiğinde, dünyada her yıl üretilen tüm bilgilerin yüzde 70'i e-postalar, çevrimiçi videolar ve internetten geliyordu. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki bu dramatik değişim, hükümetin doğasını değiştirmiş ve gücün yayılmasını hızlandırmıştır.

20. yüzyılın ortalarında, insanlar, günümüzün Bilgi Devrimi'nin bilgisayarları ve iletişim araçlarının George Orwell'ın distopik romanı 1984'te dramatize edilen merkezi hükümet kontrolünü yaratacağından korkuyorlardı. Ana bilgisayarlar, merkezi planlamayı geliştirecek ve kontrol piramidinin tepesindekilerin gözetim gücünü arttıracak gibi görünüyordu. Hükümet televizyonu haberlere hâkim olacaktı. Merkezi veri tabanları aracılığıyla, bilgisayarlar hükümetin kimlik tespitini ve gözetimini kolaylaştırabilirdi. Ancak, işlem gücünün maliyeti düştükçe ve bilgisayarlar akıllı telefonlar ve diğer taşınabilir cihazlar boyutuna küçüldükçe, merkeziyetçi etkilerinden daha ağır basan şey "merkeziyetsizleştirici" etkileri oldu. Bilgi üzerindeki güç, bugün, birkaç on yıl öncesine kıyasla bile çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Radyo, televizyon ve editörler ile yayıncılar tarafından kontrol edilen gazetelerle karşılaştırıldığında, internet, bire bir (e-posta yoluyla), bire çok (kişisel bir ana sayfa, blog veya Twitter/X yoluyla), çoktan bire (Wikipedia gibi) ve belki de en önemlisi, çoktan çoka (çevrimiçi sohbet odaları veya Facebook veya LinkedIn gibi sosyal ağ siteleri gibi) sınırsız iletişim imkânı yaratmaktadır.

Bu yeni yöntemleri önceki iletişim gelişmelerine kıyasladığımızda, farkın "internet mesajlarının daha uzaklara, daha hızlı ve daha az aracıyla ulaşma kapasitesine sahip olması" olduğunu görüyoruz. Bilgi, genellikle önemli bir güç kaynağı olabilir ve daha fazla insan her zamankinden daha fazla bilgiye erişebiliyor. Bu, dünya politikasının yalnızca hükümetlerin tekelinde olmadığını gösterir. Bilgisayar ve iletişim maliyetleri düştükçe, giriş engelleri de azalır. Hem bireyler hem de özel kuruluşlar, şirketlerden STK'lara ve teröristlere kadar, dünya politikasında doğrudan rol oynama gücüne sahiptir. Bilginin yayılması, gücün daha geniş bir alana yayılacağı ve gayri resmi ağların geleneksel bürokrasinin tekelini zayıflatacağı anlamına gelir. İnternetin hızı, tüm hükümetlerin gündemleri üzerinde daha az kontrol sahibi olacağı anlamına gelir. Siyasi liderler, olaylara yanıt vermeden önce daha az özgürlük derecesine sahip olacaklar ve daha sonra da daha az özgürlüğe sahip olacaklar.

Joseph Nye'a göre, prensipte, pazarlara giriş maliyetleri ve engelleri azaldıkça, Bilgi Devrimi'nin büyük devletlerin gücünü azaltması, küçük devletlerin ve devlet dışı aktörlerin gücünü ise arttırması beklenir. Ancak pratikte, uluslararası ilişkiler bu tür bir teknolojik belirlenimciliğin ima ettiğinden çok daha karmaşıktır. Bilgi Devrimi'nin bazı yönleri küçük aktörlere yardımcı olurken, bazıları halihazırda büyük ve güçlü olanlara yarar sağlar. Büyüklük hâlâ önemlidir. Ekonomistlerin ölçek ekonomisi olarak adlandırdığı kavram, bilgiyle ilişkili güç unsurlarının bazılarında da varlığını sürdürmektedir. Bir bilgisayar korsanı ile bir hükümetin her ikisi de bilgi üretebilse ve internetten yararlanabilse de, büyük hükümetlerin on binlerce eğitimli personeli görevlendirebilmesi ve şifreleri kırmak ya da diğer kuruluşların sistemlerine sızmak için muazzam bir işlem gücüne sahip olması, pek çok açıdan büyük önem taşır. Yumuşak güç söz konusu olduğunda, Hollywood ve Bollywood gibi köklü ve büyük eğlence endüstrileri, içerik üretimi ve dağıtımında kayda değer ölçek ekonomilerinden
yararlanmaktadır. Dahası, bilgi ekonomisinde, ölçeğe göre artan getiriler sağlayan "ağ etkileri" söz konusudur. Bildiğimiz gibi, tek bir telefonun tek başına bir faydası yoktur; ancak ağ büyüdükçe eklenen her yeni telefon değer katar ve bu süreç böyle devam eder. Buna ek olarak, mevcut bilginin yayılması çok maliyetli olmasa da, yeni bilginin toplanması ve üretilmesi genellikle büyük yatırımlar gerektirir. Pek çok rekabetçi durumda, en önemli unsur yeni bilgidir. Bazı durumlarda bilgi, "rekabetçi olmayan" (tüketimi başkasınınkini azaltmayan) bir kamu malı niteliğindedir: Bir kişinin bilgiyi tüketmesi, bir başkasının tüketimini azaltmaz. Thomas Jefferson, bu durumu bir mum benzetmesiyle açıklamıştır: Eğer ışığımı sizinle paylaşırsam, kendi ışığım azalmaz. Ancak rekabetçi bir ortamda, ışığa ilk sahip olanın ve olayları sizden önce görenin ben olmam büyük bir fark yaratabilir.

İstihbarat toplama buna iyi bir örnektir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyeleri olan ABD, Rusya, İngiltere, Çin ve Fransa, diğer devletlerin çoğunluğunu gölgede bırakan istihbarat toplama ve analiz etme kapasitesine sahiptir. Nitekim askeri güç, küresel siyasetin kritik alanlarında önemini korumaktadır. Bilgi teknolojisinin güç kullanımı üzerindeki etkileri, kimi zaman küçük aktörlerin yararına olurken, kimi zaman da halihazırda güçlü olanların lehine işlemektedir. Bu, adeta iki ucu keskin bir bıçaktır. Daha önce yüksek maliyetli olan askeri teknolojilerin piyasadan hazır olarak temin edilebilmesi, küçük devletlere ve devlet dışı aktörlere fayda sağlamakta ve büyük devletlerin savunmasızlığını arttırmaktadır. Örneğin, bugün herkes ticari şirketlerden uydu görüntüleri sipariş edebilir veya Google Earth yazılımını kullanarak diğer ülkelerde neler olup bittiğini çok az bir maliyetle veya hiç maliyet olmadan görebilir. Bir zamanlar yalnızca ordunun mülkiyetinde olan hassas konum sağlayan küresel konumlandırma cihazları artık mağazalarda kolayca bulunabiliyor. Dahası, bilgi sistemleri, terörist gruplar için karlı ve kolayca bozulabilir hedefler ekleyerek zengin devletler için güvenlik açıkları yaratıyor. Wikileaks gibi hükümet dışı aktörler ise askeri kampanyaları karmaşıklaştıran hassas bilgileri topluyor ve yayımlıyor. Gelişmiş bir düşmanın (örneğin siber savaş kaynaklarına sahip küçük bir ülke) büyük devletleri şantajla tehdit edebileceği düşünülebilir. Ayrıca devlet destekli "serbest çalışan" veya "özel korsan" siber saldırıları olasılığı da var.

Bununla birlikte, diğer bazı eğilimler halihazırda güçlü olan devletlerin işine yarar. Uzay tabanlı sensörler, doğrudan yayın sistemleri, yüksek hızlı bilgisayarlar ve karmaşık yazılımlar; geniş coğrafi alanlarda meydana gelen karmaşık olaylara ilişkin bilgilerin toplanmasına, tasnif edilmesine, işlenmesine, aktarılmasına ve yayılmasına olanak sağlar. Askeri sistemlerin bu şekilde ağa bağlanması, güçlü bir avantaj (ve aynı zamanda potansiyel bir zafiyet) yaratmaktadır. İşin püf noktası, gösterişli donanımlara veya gelişmiş sistemlere sahip olmak değil, bir "sistemler sistemi"ni entegre edebilme becerisidir. Bu boyutta, küçük bir üstünlük bile fark yaratır. Bilgi Devrimi gücün dağılmasına yol açsa da, büyük devletler hâlâ daha fazla kaynağa sahiptir.

Yorum

Amerikalı ünlü siyaset bilimci Joseph Nye'ın düşünceleri, kuşkusuz günümüzün tartışmalarına ışık tutan, 15 yıl önce yazılmış adeta bir bilgenin sözleri hüviyetindedir. Hakikaten de, özellikle yapay zekâ alanındaki büyük atılımlarla birlikte, geleceğimizi belirleyecek en temel konu artık internet teknolojisi, bunun devletler ve kurumlar tarafından ne ölçüde kullanılacağı, bu alanda yaşanacak mücadeleler ve tartışmalar olacaktır. ABD ile Çin Devlet Başkanlarının kısa süre önce gerçekleşen görüşmelerinde uzlaşabildikleri ender konulardan birinin "ABD-Çin Yapay Zekâ Diyaloğu" mekanizmasının kurulması olduğuna şaşmamak gerekir.

Bu bağlamda, günümüzde karşımıza çıkan temel sorun -bilhassa demokratik devletlerde- şudur: Devletin birliği ve güvenliğini sağlamak ve korumak adına internet özgürlükleri ne ölçüde tolere edilebilir? Terör örgütleri, kriminal organizasyonlar, örgütlü kötü niyetli gruplar ya da hastalıklı bireyler tamamen zarar verme amacıyla devletlere, devlet çalışanlarına, kurumlara ve diğer bireylere saldırdığında, devletler bu durumda ne yapmalıdır? Örneğin, bu konuda verilecek ağır cezalar ve katı uygulamalar demokratik toplumlardaki ifade özgürlüğünü riske sokacak seviyeye gelirse ne yapılmalıdır? Ancak bunun tam tersi şekilde, temiz ve yasalara saygılı yurttaşlar bireysel olarak iyi niyetle çalışırken, karşılarında organize olmuş kötücül gruplardan korunabilmeleri devletlerin etkisiz kaldığı bir ortamda ne kadar mümkün olabilir? Keza demokratik ve iyicil devletler, karşılarında saldırgan ve kötü niyetli devletler olduğunda ne kadar iyi kalabilirler? Bu tartışmalar, kuşkusuz Nye'ın da yıllar öncesinden öngördüğü gibi, 21. yüzyılın kaderini belirleyecek olan temel konulardır.

Tüm bu nedenlerle, siber güvenlik, üzerinde ciddiyetle çalışılması gereken çok önemli ve gerekli bir alandır. Bu konuda, demokratik devletlerin ve iyi niyetli rejimlerin birlikte çalışmaları, çeşitli önlem mekanizmaları oluşturmaları ve bu alanda uluslararası hukukun gelişmesi için gerekli adımları atmaları şarttır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ