30 Haziran 2026 Salı

Kıbrıs'ta Siyasi Çözüm Planının Hatları Netleşiyor

 

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'ye ilk olarak bizim duyurduğumuz, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin'in Kıbrıs Sorunu'na ilişkin hazırladığı "gevşek federasyon" odaklı yeni barış planına dair sansasyonel haberle gündem olan Kıbrıslı Rum gazeteci Dionysis Dionysiou, önceki gün ise yine Politis gazetesinde "Kıbrıslılar Ne Tür Bir Çözümü Kabul Edebilir?" (What Kind of Solution can Cypriots Accept?) başlıklı yeni ve önemli bir habere imza atmıştır. Bu yazıda, muhtemelen Kıbrıslı Rum siyasi otoritelerden sızan bilgiler ışığında yazılan bu haber özetlenecek ve değerlendirilecektir.

Kıbrıslı Rum gazeteci-yazar Dionysis Dionysiou, makaleye konu olan yazısında, Kıbrıs Sorunu'nda bu yaz aylarında yeni bir hareketlilik yaşanacağını öngörerek, bu konuda nasıl bir plan ve yöntem izlenmesi gerektiğini incelemektedir. Yazara göre, Kıbrıs'taki iki topluluğun endişelerini ancak "aşamalı bir yaklaşım" giderebilir; ancak bu yaklaşım başlangıç ​​noktasına geri dönmeyi içermemelidir. Ardından yapılacak bir referandumda ise ada halklarına (Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler) net bir seçim sunulacaktır: a-) halihazırda kısmen uygulanmış bir federal çözümü kabul etmek veya b-) bu çözümü bilinçli olarak reddederek bunun siyasi sonuçlarına katlanmak.

Yazara göre, Kıbrıs'ta BM parametrelerine uygun olarak uygulanabilecek tek çözüm "federasyon" modelidir. Bu bağlamda, yeni dönemde sorunu çözebilmek adına üç hususun hallolması gerekmektedir. Birincisi, Türkiye ve aşırı milliyetçi Kıbrıslı Türklerin tepkileri nedeniyle, KKTC 5. Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman, bunu (federasyon yöntemini) son dönemde açıkça ifade etmekten çekinmektedir. Bu nedenle, çözüm sürecinde, BM Temsilcisi Holguin'in yaptığı gibi, Kıbrıslı Türklerin devleti adına kısmi tanınmayı içeren ve Türklerin olumsuz baktığı "federasyon" ifadesini açıkça içermeyen bir yaklaşım tercih edilebilir. İkincisi, taraflar, açıkça ifade edilmese bile "Guterres Çerçevesi" doğrultusunda ve Crans-Montana'da kalındığı yerden müzakerelere devam etmeli; müzakerelere bir kez daha sıfırdan başlanmamalıdır. Üçüncü ve son olarak, süreç sonsuza dek sürecek şekilde açık uçlu olmamalı ve Erhürman'ın seçim kampanyası döneminde açıkça istediği şekilde önceden belirlenmiş bir takvime bağlı olmalıdır.

Yazara göre, Kıbrıs Sorunu özünde siyasi ve psikolojik bir sorundur. Yıllar önce Prof. Dr. Vamık Volkan'ın Enver Sedat dönemindeki İsrail-Mısır yakınlaşması öncesinde vurguladığı bu "psikolojik" bariyer, Kıbrıs'ta da tarafların birbirlerine yönelik güvensizlikleri ve halk tepkisinden kaynaklanan endişeleri nedeniyle geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkleri AB üyesi devletlerine üye yaparken, bu süreçte kayıplarının (mülkiyet, toprak ve güvenlik) ileride giderilmemesinden endişe etmektedir. Ayrıca Türkiye'nin 2004'ten çok farklı olması da bir endişe kaynağıdır. Kıbrıslı Türkler ise, AB mekanizmasını iyi bilmedikleri ve Rumlara güvenmedikleri için, geçmişte 1963-1964 döneminde olduğu gibi, olası bir birleşme sonrasında haklarının yeniden Rumlar tarafından gasp edilebileceğinden korkuyorlar.

Bu nedenle, yazar, aşamalı bir çözüm stratejisi önermektedir. Daha önce deneyimli gazeteci Fiona Mullen'ın da önerdiği bu "aşamalı" (phased) yaklaşım, akılcı bir planlama ile başarıyla uygulanabilir. Bu yaklaşımın mantığı aslında oldukça basittir; Kıbrıs vatandaşlarından, 2004'te olduğu gibi, korku, anılar ve şüpheye dayalı olarak oy vermeleri istenmemeli; bunun yerine, zaten sonuç veren ve uygulamaya geçmiş pratik bir süreç üzerinden oy kullanmaları sağlanmalıdır. Bu sayede, hiçbir şeyin uygulanmadığını görmeden kapsamlı bir planı onaylamak yerine, her iki topluluk da, üzerinde anlaşmaya varılan nihai çözümün temel hükümlerinin zaten uygulamaya konulduğu 2 veya 3 yıllık bir geçiş döneminden sonra nihai bir referanduma gidebilirler. Bu bağlamda, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran Londra-Zürih Anlaşmaları'nın da uzun bir geçiş süreci içerdiğini hatırlatmakta fayda var.

Bu yaklaşım, net bir ayrım gerektirecektir. Bu yöntem, parça parça uygulanan ve genellikle statükoyu sürdürmeyle sonuçlanan önceki güven arttırıcı önlemlere benzer değildir. Bunun yerine, üzerinde anlaşmaya varılmış kapsamlı bir federal çözümün kademeli olarak uygulanmasını ifade eder. Genel çerçeve –yönetişim, güvenlik, garantiler, toprak, mülkiyet, AB konuları, ekonomi ve hidrokarbonlar– önceden kararlaştırılır. Ardından, bağlayıcı, karşılıklı ve geri döndürülemez adımlar yoluyla uygulama süreci gelir. Bu noktada, "statükoya dönüş yok" ifadesi kritik öneme sahiptir. Bir taraf, bu yöntemde kendi çıkarını güvence altına alıp süreci dondurarak eski duruma geri dönemez. Diğer taraf da, yükümlülüklerini süresiz olarak ertelemek için kademeli yaklaşımı öne süremez. Bu nedenle, atılacak her adım, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve muhtemelen özel bir uygulama mekanizmasının gözetimi altında, diğer tarafça atılan karşılık gelen bir adımla eşleştirilmelidir.

Yazara göre, örnek olarak, böyle bir yaklaşım şu gibi ödünleşmeleri içerebilir:

1. Maraş'ın Rum yönetimine geri verilmesi ve karşılığında Ercan (Tymbou) Havaalanı'nın Türk yönetimi altında, tek bir Federal Hava Sahası (FIR) içinde faaliyet göstermesine izin verilmesi.

2. Güzelyurt (Morfou) ve bölgesel haritada yer alan diğer alanların iadesi konusunda anlaşmaya varılmıştır; bu anlaşma, AB müktesebatı çerçevesinde Kıbrıs Türklerinin dış ticaret için limanların açılmasını da kapsamaktadır. 

3. Tampon bölgenin bazı kısımlarının yasal sahiplerine geliştirme, yerleşim veya ortak ekonomik faaliyet için kademeli olarak açılması, bununla birlikte federal veya geçiş fonu aracılığıyla Kıbrıs Türklerinin hidrokarbon yönetimi ve gelirlerine kurumsal olarak katılımının sağlanması.

4. Federal kurumların (parlamento, yürütme, federal mahkeme, kamu hizmeti) aşamalı olarak kurulması, toprakların iadesi ve mülkiyetin uygulanmasına yönelik somut adımlarla birleştirilecektir.

5. Askeri birliklerin aşamalı olarak geri çekilmesi, siyasi eşitlik ve karar alma süreçlerine etkin katılımı sağlayan anayasal hükümlerle paralel olarak gerçekleştirilmelidir.

6. Mülk zararları için uluslararası finansmanla desteklenen bir tazminat fonunun oluşturulması ve iade, tazminat ve takas için net düzenlemeler yapılması.

7. Kuzeyde AB müktesebatının kademeli olarak uygulanması, aynı zamanda Kıbrıs Türklerinin Rum ağırlıklı bir devlette azınlık haline gelme endişelerini gidermeye yönelik geçiş dönemi güvencelerinin hayata geçirilmesi.

8. 1960'taki garanti anlaşmalarının kaldırılması ve Kıbrıs'ın NATO'ya katılmasıyla, İngiliz üslerinin İngiliz, Yunan, Türk ve Amerikalı komutanların dönüşümlü komutası altında NATO tesislerine dönüştürülmesi.

Bu plan ve ödünleşme, yazara göre de mükemmel olmayabilir. Eski başmüzakereciler Özdil Nami ve Andreas Mavroyannis ile mevcut müzakereciler Menelaos Menelaou ve Mehmnet Dana gibi isimler, muhtemelen bu plan çerçevesinde daha dengeli bir yapı oluşturabilir. Bu bağlamda, özellikle garantilerin kaldırılması Türkiye için bir kırmızı çizgi niteliğinde olup kabul edilmesi oldukça zordur. Ancak bu noktada planın aşamalı olması işlevsel hale gelebilir.

Yazara göre, bu model, çözümü bilinmeyene doğru büyük bir sıçramayı kontrollü bir geçişe dönüştürecektir. Rumlar, toprak, mülkiyet ve güvenliğin süresiz olarak ertelenmediğini pratikte göreceklerdir. Türkler ise, siyasi eşitliğin, kurumsal katılımın ve gelirlerinin hızla ikiye katlanacağını; AB'ye ekonomik entegrasyonun vaat değil, gerçek olduğunu göreceklerdir. Nihai referandum ise tamamen farklı bir nitelik kazanacaktır; 2004'teki gibi bir korku referandumu olmayacak ve ada halklarına net bir seçim sunacaktır: halihazırda kısmen uygulanmış bir federal çözümü kabul etmek ya da bunu bilinçli olarak reddetmek ve bu kararın siyasi sonuçlarına katlanmak.

Teklifin en zor ama aynı zamanda en dürüst unsuru burada yatmaktadır. Eğer Rumlar, toprakların iadesini, garantilerin değiştirilmesini, birliklerin çekilmesini ve federal yapıların işleyişini pratikte gördükten sonra bile çözümü reddederlerse, Türklerin bu "ret" kararına süresiz olarak bağlı kalmasını bekleyemezler. Rumların vereceği yeni bir "hayır" oyu, Türklerin bağımsız bir devlet, AB içinde ikinci bir Kıbrıs Devleti, Monako gibi özel statülü bir varlık ya da hatta Türkiye'nin bir vilayeti olarak ayrı bir gelecek arama hakkını fiilen kabul etmek anlamına gelecektir. Böyle bir durumda, Kıbrıs'ta federasyonun bir daha gündeme gelmesi imkânsız olacaktır.  Basitçe ifade etmek gerekirse, olumsuz bir oy, Rum kesiminin mevcut uluslararası duruşunu sürdürme yönündeki siyasi ve ahlaki argümanını zayıflatacaktır. Tersine, Kıbrıslı Türkler kademeli entegrasyondan zaten faydalandıktan sonra, üzerinde anlaşmaya varılmış bir federal çözümü reddederlerse, hiçbir devlet veya kuruluş bu reddi tanımayı haklı çıkarmak için kullanamaz. Başarısızlığın sorumluluğu o zaman açık olacaktır ve Kuzey Kıbrıs, en iyi ihtimalle Tayvan'ınkinden biraz daha düşük bir statüye sahip bir "sözde devlet" olarak kalacaktır.

Ancak bu plan ve yöntemin bazı riskleri de vardır. Bu öneri dikkatlice tasarlanmazsa, gizli bir bölünmeye doğru kayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin hâlâ iki devletli yaklaşımı savunduğu bir dönemde, Ankara'nın federal bir çözüm için gerçek niyeti olmaksızın, ayrılıkçı oluşumun statüsünü yükseltmesine olanak sağlayabilir. Bu nedenle, aşamalı bir çözüm ancak katı koşullar altında tartışılmalıdır: önce kapsamlı bir federal anlaşma, ardından aşamalı uygulama; önce bağlayıcı bir yol haritası, ardından karşılıklı tavizler; önce BM ve AB tarafından yasal güvenceler, ardından geçiş düzenlemeleri... Herşeyden önemlisi, hiçbir hüküm, her iki topluluğun nihai kararından önce ayrı bir devletin tanınmasını önceden belirlememelidir.

Bu noktada temel soru şudur: eğer hiçbir şey yapılmazsa, bu süreç nereye götürür? Mevcut durumdan kim fayda sağlar? Eğer Crans-Montana gerçekten de çözüme en yakın noktaysa, o zaman bugünkü amaç sonsuz görüşmeler değil, çözümü inandırıcı ve somut hale getirecek bir mekanizma olmalıdır. Karşılıklı tavizler ve başa dönmeden kademeli uygulama, Kıbrıs'ın on yıllardır üzerinde durduğu temel soruyu yanıtlayabilir: Bir çözümün var olup olmadığı değil, iki topluluğun bu sefer uygulanacağına güvenip güvenemeyeceği.

Sonuç olarak, Kıbrıslı Rum gazeteci Dionysis Dionysiou'nun deneyimli diplomat Maria Holguin'in çalışmaları ve temasları doğrultusunda gündeme getirdiği bu yeni yaklaşım ve çözüm planı, eğer taraflar ve garantör devletler BM hukukuna ve mevcut uluslararası sisteme güveniyorsa, mutlaka denenmesi gereken akılcı bir yöntemdir. Türk Cumhuriyetlerinin Kıbrıs Rum Kesimi'ne Büyükelçi atamaları sonrasında Türkiye kamuoyu artık şunu iyice görmüş olmalıdır ki, Kıbrıs'ta diğer devletlerin de kabul edebileceği "iki devletlilik" diye gerçekçi bir çözüm -en azından yakın gelecekte- olmayacaktır. KKTC, yalnızca Türkiye tarafından tanınmaya devam edebilir; ancak böyle bir ortamda Türkiye ile AB arasındaki gerginlikleri yönetmek her zaman kolay olmayabilir. Dahası, uluslararası denetimden uzak bir ortamda, zamanla KKTC'nin sosyal dokusunu ve toplumsal barışını bozabilecek radikal gruplar ve yasadışı faaliyetler yaygınlaşabilir.

Bu nedenle, bizce bu planın uygulanması hususunda diplomasi ve müzakerelere şans verilmelidir. Zira Kıbrıslı Türklerin bunun dışında herhangi bir formatta bir tür kazanım sağlamaları mümkün değildir. Dahası, KKTC'yi yaşatmak adına uluslararası toplumla arasını bozan Türkiye'nin de demokrasi ve geçerli uluslararası normlardan her geçen gün daha da uzaklaştığını görmek üzücü bir durumdur. Dileğimiz, Türkiye'nin çıkarları ve uyarıları da dikkate alınarak, dengeli bir planın hazırlanması ve Kıbrıs'taki sorunun artık çözülmesidir. Bizce Türkiye bu şekilde uluslararası hukuka uygun hareket ettikçe, İsrail, ABD ve AB'ye yönelik eleştirileri de dünyada çok daha ciddiye alınır ve görünür olabilecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

ESUPA Başkanı

www.esupa.org.tr

29 Haziran 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2026 NATO Ankara Zirvesi'ni Tvnet Kanalında Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) düşünce kuruluşu Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde başkent Ankara'da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi'ni Tvnet kanalında Sümeyye Kelle'nin sunduğu "Haber Merkezi" programında yorumladı.

36. NATO Zirvesi Ankara'da Düzenleniyor

 

Giriş

7-8 Temmuz’da başkent Ankara’da 36. NATO Zirvesi düzenlenecektir. NATO üyesi 32 devletin temsilcileri ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin hazır bulunacağı toplantıda önemli kararların alınabileceği ifade edilmektedir. Bu bağlamda, eski Hollanda Başbakanı olan Rutte, birkaç gün önce Atlantik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, Ankara’daki Zirve’de on milyarlarca dolarlık yeni savunma anlaşmaları imzalanacağını açıklarken, 2035 yılına kadar üye devletlerin gayri safi milli hasılalarının yüzde 5’i seviyesinde savunma harcaması yapılmasını öngören “Lahey Taahhüdü” hedefine ulaşma yolunda ilerlediklerini de vurgulamıştır.[1]

Tarihi NATO Zirveleri

Daha önceki tarihi NATO Zirvelerini listelemek gerekirse;[2]

  • 1957 Paris Zirvesi: Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirilen bu ilk Zirvede, ittifakın nükleer silahlar ve füze teknolojileri konusundaki stratejilerinin temelleri atılmıştır.
  • 1999 Washington Zirvesi: Soğuk Savaş sonrası dönemi şekillendiren bu Zirvede, NATO’nun 50. yıl dönümünde Bosna ve Kosova müdahaleleri değerlendirilmiş ve örgütün yeni stratejik konsepti kabul edilmiştir.
  • 2002 Prag Zirvesi: İttifakın “Soğuk Savaş” reflekslerinden çıkıp küresel terörizm ve kitle imha silahları gibi yeni tehditlere odaklandığı bu tarihi Zirvede, NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) kurulmasına karar verilmiştir.
  • 2004 İstanbul Zirvesi: Türkiye’nin ilk kez ev sahipliğini yaptığı bu tarihi Zirve, “genişleme” kararlarının alındığı ve özellikle Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki ortaklıkların geliştirildiği önemli bir dönüm noktası olmuştur.
  • 2022 Madrid Zirvesi: Yakın tarihin en kritik zirvelerinden biri olan Madrid Zirvesi’nde, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında oluşan güvenlik mimarisi değerlendirilmiş ve Finlandiya ile İsveç’in ittifaka katılım süreci başlatılmıştır.
  • 2026 Lahey Zirvesi: Geçtiğimiz yıl Lahey’de düzenlenen tarihi Zirvede, “Lahey Taahhüdü” olarak da bilinen üye devletlerin yüzde 5’lik savunma harcamaları prensibi kabul edilmiştir.

2026 Ankara Zirvesi İçin Hazırlıklar

Zirve için başkent Ankara’da ciddi güvenlik önlemleri alınırken, ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Macaristan’ın yeni Başbakanı Peter Magyar, Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere tüm üye devlet liderleri veya üst düzey temsilcilerinin Zirveye bizzat katılacakları ifade edilmektedir.[3]

Dünyanın dört bir yanından, 3.000’e yakın gazeteci, televizyon ekibi, foto muhabiri, dijital medya temsilcisi ve uluslararası yayın kuruluşunun akreditasyon başvurusunda bulunduğu Zirve kapsamında 48.841’i Emniyet, 7.447’si Jandarma personeli olmak toplam 56.288 güvenlik personeli görevlendirilecektir.[4] Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan, Zirveyi “NATO tarihinin en önemli Zirvesi” olarak lanse etmektedir.[5]

Zirvede Görüşülmesi Beklenen Konular

36. NATO Zirvesinde görüşülmesi beklenen kritik hususları jeopolitik değer anlamında sıraladığımızda[6]:

  1. En önemli konunun üye 32 devletin savunma bütçelerinin yüzde 5’ini 2035 yılına kadar ayıracak kaynakları ayırmaları hususunda gerekli düzenlemeleri yapmaya başlamaları olduğu belirtilebilir. Bu konuda Estonya, Litvanya, Letonya ve Polonya gibi bazı devletler, yeni kriterlere uyum sağlamaya çoktan başlamıştır. Almanya, Birleşik Krallık (İngiltere), Türkiye, İspanya, İtalya ve Fransa gibi büyük devletlerde ise bu oran henüz yüzde 2’lerdedir. Dolayısıyla, bu ülkelerde önümüzdeki yıllarda çok ciddi savunma yatırımlarının planlanması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu konuda ayak direyen İspanya’nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez’in hükümeti ve ailesine yönelik son dönemdeki saldırı ve eleştirileri dikkat çekicidir.
  2. İkinci önemli konu, kuşkusuz, hâlen devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülmesi ve bu savaş yoluyla Ukrayna’nın AB ve NATO’ya entegrasyonu yolunda mesafeler alınırken, Rusya’nın da aldığı yaralarla Avrupa güvenliğine yönelik bir tehdit olmaktan çıkarılmasıdır. Macaristan vetosunun yeni Başbakanla birlikte kaldırılmasının ardından, AB, Ukrayna’ya 90 milyar euroluk ciddi bir kredi vermeyi kabul etmiştir. Ancak bu kredinin hangi alanlarda kullanılacağı konusunda bu Zirvede kritik kararlar alınabilir.
  3. ABD’nin İsrail’in ve Ortadoğu’nun güvenliği konusunda bu yıl yaşanan savaşa müdahil olmaması nedeniyle eleştirdiği NATO müttefikleri için de, İran konusu ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefer serbestisiyle yönetimi önemli bir konudur. Zira birçok NATO üyesi Avrupalı devletin bu bölgeyle ciddi ticaretleri söz konusudur. Bu nedenle, ABD-İran anlaşmasının devamı ve kalıcı hale getirilmesi hususunda bu Zirvede ABD Başkanı ve yönetimi ile ciddi görüşmeler gerçekleştirilebilir.
  4. Kesin olmamakla birlikte, son yıllarda gündeme gelen Kıbrıs’ta çözüm ve adanın NATO’ya katılımı da Zirvede gündeme gelebilir. Ancak bu konuda istediklerini elde etmeden Ankara’nın Güney Lefkoşa’ya yeşil ışık yakması beklenmemektedir. Ankara ise, son yıllarda Kıbrıs konusunda federal ya da konfederal çözümden ziyade, “iki devletlilik” tezine yönelmiş durumdadır.
  5. Zirvede ayrıca Donald Trump Başkanlığında bazı gerilimler ve polemikler yaşanan Transatlantik ilişkilerde bir güven tazelemesinin yaşanması umulmaktadır. Bu konudaki yanlış anlaşılmaları ve iletişimsizliği gidermeye çalışan Genel Sekreter Mark Rutte, son aylarda ciddi bir çaba göstermektedir. Türkiye de, kendi ulusal çıkarları gereği zaman zaman çok boyutlu bir dış politikaya yönelse de, NATO üyeliğinde sebatkâr ve kararlıdır. Ankara’nın Birlikten ayrılmak gibi bir gündemi bulunmamaktadır. Ancak daha uyumlu bir Birlik için, Ankara’nın terörle mücadele, Kıbrıs Sorunu ve Doğu Akdeniz konularında kendisine daha sıcak davranılmasını beklediği ortadadır.
  6. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gücü ve uluslararası liderliğinin teyidi anlamında da Zirve önemli bir dönüm noktası olacaktır ki, bunun iç siyasete yansımaları da olabilir.

Sonuç

Sonuç olarak, 2026 NATO Ankara Zirvesi, belki tarihi kararlar alınmasa da, tarihi kararların (örneğin Lahey Taahhüdü) nasıl uygulanacağı, Ukrayna konusunda hangi politikaların tercih edileceği, İran konusu ve yine ABD-AB gerilimi gibi konularda önemli bir dönemeç olacaktır. Bu nedenle, Zirveyi yakından takip etmek gerekmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gyzyr7w6vo.

[2] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/natonun-gecmisteki-zirveleri-5510863.

[3] https://www.fokusplus.com/dunya/2026-nato-zirvesi-ankarada-hangi-liderler-geliyor-gundemde-ne-var.

[4] https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/nato-uyesi-32-ulkenin-lideri-ankarada-bulusacak.

[5] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/disisleri-bakani-fidan-nato-zirvesi-tarihi-bir-zirve-olacak/3979179.

[6] https://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/ankara-zirvesinin-onemli-gundem-maddeleri-1608358.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ozan Örmeci Tercüman.com İçin Yazdı: "Birleşik Krallık’ta siyasi istikrar sağlanamıyor"

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 24 Haziran 2026 tarihinde Tercüman.com haber portalı için Birleşik Krallık'ta Başbakan Keir Starmer'ın istifasıyla sonuçlanan siyasi süreci ve sonrası muhtemel gelişmeleri yazdı. 

Tercüman

AKSAV ve ESUPA’dan Türk-İngiliz İlişkilerine Işık Tutan Kapsamlı Eğitim Programı


Alaaddin Keykubat Siber Akademi Vakfı-AKSAV'a bağlı olarak Uluslararası Politika Akademisi (UPA) kadrolarınca kurulan Alanya merkezli düşünce kuruluşu ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü), 6-21 Haziran tarihleri arasında "Türk-İngiliz İlişkileri" konulu 6 ders ve 12 saatlik bir sertifika programı düzenledi. AKSAV Başkanı Hasan Kerem ÜNSAL ile ESUPA Başkanı Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ öncülüğünde gerçekleştirilen organizasyona Alanya ve Türkiye'nin çeşitli illerinden değerli konuşmacı ve katılımcılar iştirak ettiler. Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Prof. Dr. Ozan Örmeci, Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa, Doç. Dr. Cenk Özgen, Dr. Nurcan Özkaplan Yurdakul ve Dr. Hande Ortay'ın konuşmacı olarak katıldığı program, Türk-İngiliz ilişkilerinin son 200 yılı ve günümüzdeki gelişmelere ışık tutan önemli bilgileri dinleyicilere aktarma olanağı sağladı. Konferansla ilgili olarak Son Alanya gazetesinin yaptığı habere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.