6 Mayıs 2026 Çarşamba

Dr. Nikolaos Stelgias Mülakatı: Doğu Akdeniz'de Artan Gerilim ve AB Liderler Zirvesi'nden Çıkan Mesajlar

 

Dr. Nikolaos (Nikos) Stelgias (Stelya), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki siyasi partileri 1918-1938 döneminde merceği altına aldığı doktora çalışmasını Yunanistan’daki Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünde 2011 yılında tamamlayan Stelya, 2012-2023 döneminde İngilizce, Helence, Türkçe ve İngilizce olmak üzere birçok akademik makale ve kitaba imza attı. Stelya, şimdilerde bilimsel uğraşlarının yanı sıra Kıbrıs Haber Ajansı'nda ve The Levant Files internet sitesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürüyor. Akademik alanda ise Stelya’nın yeni dönemde Yunanistan Komünist Partisi’nin tarihine odaklanan bir Türkçe kitap çalışması ve Türkiye-İran ilişkilerinin güncel gelişimini incelediği bir çalışması devam ediyor.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 6 Mayıs 2026 tarihinde Dr. Stelgias ile Doğu Akdeniz'de Türkiye ile Fransa-Yunanistan-Kıbrıs-İsrail arasında yaşanan gerilim, Güney Kıbrıs'ta düzenlenen AB Liderler Zirvesi'nden çıkan mesajlar, 2026 Güney Kıbrıs parlamento seçimleri, Kıbrıs Sorunu ve yaz aylarında yeniden başlaması olası Kıbrıs barış müzakereleri hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.

5 Mayıs 2026 Salı

Halide Edip Adıvar'dan 'Turkey Faces West'

 

Giriş

Halide Edip Adıvar (1884-1964), Türk edebiyatının önde gelen kadın yazarlarından biri olmasının yanı sıra, Milli Mücadele döneminin simge isimlerinden biri, uluslararası düzeyde tanınmış ve yaşadığı dönemin önemli entelektüelleriyle bağlar kurabilmiş çok önemli bir Türk ve Müslüman kadın akademisyendir. Adıvar'ın yaşadığı dönemde kadın-erkek eşitliği konusunda Müslüman toplumlarda yaşanan sorunlar düşünüldüğünde başardıkları, kuşkusuz onu daha da ilginç ve mitik bir figür haline getirmektedir. Bu yazıda, Adıvar hakkında biyografik bilgiler verildikten sonra, yazarın Türkiye'de pek bilinmeyen Turkey Faces West: A Turkish View of Recent Changes and Their Origin (Türkiye Batıyla Yüzleşiyor: Son Değişimlere ve Kökenlerine Türk Bakışı) adlı eseri özetlenecektir.

Halide Edip Adıvar'ın Biyografisi

1884 doğumlu Halide Edip Adıvar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılma sürecine girdiği son dönemde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ve gelişim dönemlerinde yaşamış çok önemli bir kadın yazar ve akademisyendir. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nden mezun olan ilk Müslüman kadın öğrenci olan Adıvar, dönemin önemli isimlerinden Rıza Tevfik'ten Felsefe, Salih Zeki'den de Matematik dersleri almıştır. Adıvar'ın Osmanlı/Türk toplumunda tanınması, Milli Mücadele döneminde İzmir'in işgalinden sonra Sultanahmet ve Fatih mitinglerinde yaptığı ateşli konuşmalarla halkı direnişe çağırması ve bu yönüyle toplumun tüm kesimlerinden destek görmesiyle olmuştur. Kurtuluş Savaşı'na bizzat katılan Adıvar, cephede sivil görevler üstlenmiş ve onbaşı, çavuş ve başçavuş rütbeleri alarak, halk arasında "Halide Onbaşı" olarak bilinmiştir. Adıvar, bu süreçte ayrıca 1920'de Ankara'ya gelerek Yunus Nadi ile birlikte Anadolu Ajansı'nın kurulmasında öncülük etmiştir. İlk eşi Salih Zeki'den 1910 yılında boşanan Halide Edip, 1917'de Türk siyasetçi ve yazar Adnan Adıvar ile evlenerek bu soyadını almıştır.

Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği başarılar ve yaptığı hizmetlere rağmen, daha sonradan Kemalist rejim tarafından gözden çıkarılan ve ABD ve Anglo-Sakson kültürüne yakınlığıyla eşiyle birlikte "Amerikan mandacısı" yaftası vurulan Adıvar, bu nedenle 1925-1939 döneminde Türkiye dışında yaşamak zorunda kalmış; ancak Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatı (1938) sonrasında yurda dönerek yerleşmiştir. Yurt dışında kaldığı dönemde Türkiye adına İngiltere, ABD ve Hindistan gibi farklı ülkelerde birçok önemli konferans düzenleyen ve yayınlar yapan Adıvar, Türkiye'ye dönüşünün ardından İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Profesörü olmuştur. Adıvar, 1950'de Demokrat Parti'den milletvekili seçilmiş ve bir dönem vekil olarak TBMM'de görev yapmıştır. 1955'te eşini kaybeden Halide Edip, 1964'te böbrek yetmezliğinden vefat etmiştir. 

Çok üretken ve yetenekli bir edebiyatçı ve siyasal analist olan Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye ve Handan gibi Türk edebiyatı açısından köşe taşı sayılabilecek eserlere imza atmıştır. Ayrıca Mor Salkımlı Ev ve Türk'ün Ateşle İmtihanı (The Turkish Ordeal) adlı anı kitapları ile Turkey Faces West gibi önemli bir siyasal eserin de yazarıdır. 

Turkey Faces West

Tam adı Turkey Faces West: A Turkish View of Recent Changes and Their Origin olan bu eser, 1930 tarihli çok önemli bir Halide Edip Adıvar kitabıdır. Adıvar’ın, 1925 yılında Atatürk ve tek parti sistemiyle yaşadığı problemler nedeniyle kendi isteğiyle başladığı gönüllü Amerika sürgününde, 1930 yılında Amerika’da Williamstown Siyaset Enstitüsü’nde verdiği derslerin kitap hâline getirilmesiyle ortaya çıkmış bir eserdir. Kitap, Adıvar’ın Milli Mücadele dönemi başlarından beri desteklediği liberal görüşlerin ve Amerikan sempatisinin somut bir göstergesi niteliğindedir. Ayrıca Türk kültürü üzerine fikirlere yer verilmiş ve kültür milliyetçiliği vurgulanmıştır. Kitap, Türklere yönelik ön yargıları ve yanlış anlaşılmaları düzeltmeye çalışan ve bu yönüyle erken dönem Oryantalizm kritiği olarak kabul edilebilecek gerçekten önemli bir eserdir. Adıvar, kitap boyunca Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’na kadar ne kadar laik ve kadın-erkek eşitliği bulunan bir toplum olduğunu ve Batılılaşmaya açık olduğunu göstermeye çalışır. 270 sayfalık bu eser, 1930 yılında Yale University Press tarafından İngilizce olarak yayımlanmıştır. 

Turkey Faces West

Halide Edip’in kitapta yer alan önemli görüşlerini özetlemek gerekirse, sanırım şu noktalar üzerinde durmakta fayda var. Cengiz Han ve Moğollar örneğinden de anlayabileceğimiz üzere “esas” Türklerde devlet ve din işleri ayrı olarak yürütülmüş; mesela Han'ın eşi olan Hatun da devlet işlerinde söz sahibi olabilmiştir. Yörüklerde de kadın-erkek eşitliği ve toplumsal dayanışma örnekleri Adıvar’a göre açıkça görülebilir. Türklerin bir diğer tarihsel özelliği de “ordu millet” olmaları ve disipline büyük önem vermeleridir. Ancak Türklerdeki bu özgürlük anlayışı, Bizans, İslam, Arap ve Pers kültürünün Osmanlı İmparatorluğu döneminde halka nüfuz etmesiyle azalmış; zamanla Ortodoks İslam anlayışı, laiklik ve kadın-erkek eşitliği prensiplerini gölgede bırakmıştır. Halide Edip’e göre Türkler, İslamiyet’i yürekten benimsemelerine karşın, Şamanist gelenekleri ve önceki toplumsal yaşam alışkanlıkları nedeniyle diğer Ortadoğu ülkelerinden farklı bir İslam anlayışına sahip olmuşlardır. Şeriat hukukunun yanı sıra başka yasalar da bulunan Osmanlı İmparatorluğu, Türkleri aşağılamaktan çekinmeyen çok etnik kökenli bir imparatorluk olmasına karşın, bu özellikleri orada da bulmak mümkündür. Bu noktada Halide Edip, Şerif Mardin gibi Ortodoks İslam’dan çok halk İslam’ına (folk İslam) ve tasavvuf temelli İslami cemaatlere sempati duyduğunu belirtir. Zaten Mina Urgan’ın anılarından da, kendisinin aldığı tüm Batılı eğitime ve Amerika’da geçen yıllarına rağmen oldukça muhafazakâr bir kadın olduğunu biliyoruz. Osmanlı Türkü ile gerçek Türk’ü birbirinden ayıran Adıvar, Osmanlı döneminde Pers ve Arap etkisinin dil ve din başta olmak üzere her alanda etkisini gösterdiğini ve bu nedenle Türklerin ilerleyemediğini belirtir.

Ancak kendi milletinin geçmişini eleştiren Adıvar, Batılı yazarların Türkler ve İslam toplumları için takındığı ön yargılı tutumdan rahatsız olduğunu da açıkça belirtir. Bu yönüyle Edward Said’in yıllar sonra formüle edeceği teoriye öncülük yaptığı dahi iddia edilebilir. Türklerde din alanında büyük bir hoşgörü olduğundan söz eden Adıvar, düşüncesini örneklerle destekler. Ayrıca Osmanlı döneminde hoşgörülü ve çok renkli topluma da bir sempatisi olduğunu gizlemez. Adıvar’ın eleştirdiği, Batılılaşma yoluna girmiş İttihat ve Terakki ile CHP gibi ilerici grupların, halktan kopuk ve sosyal tabanı zayıf oldukları için ani değişiklikler yapmaya çalışmalarıdır. Ulus-devlet kurma sürecinde ortaya çıkan tek tip düşünce ve kimlik olgusundan rahatsız olduğunu açıkça söyleyen Adıvar, Türk modernleşmesi ve Kemalist Devrim’in tarihsel bir kaçınılmazlık olduğunu ve önceki gelişmelerin doğal bir sonucu olduğunu ancak yanlış metotlar kullandığını belirtir. Ziya Gökalp’in “Doğudan gelip Batıya gidiyoruz” sözüne yer veren Adıvar, aslında Türklerin zaten Batılı olduğunu vurgular. İslam’ın yaygınlaştırılmış pratiği ve kuralları nedeniyle moderniteyle bağdaşmasındaki zorluğu kabul eden Adıvar, bunu o an ki koşullarda ancak zaten Batılı değerlere yakın olan Türklerin başarabileceğini de iddia eder. Ek olarak, Türklerin 15. yüzyıla kadar dünyaya hükmetmelerine karşın sonraki süreçte gerileyişlerini bilimsel yeniliklere cevap verememesine bağlayan Halide Edip, devletin din üzerindeki kontrolünden rahatsızlığını belirtir.

Sonuç

1939 yılında Atatürk’ün vefatı sonrası Türkiye’ye dönen ve İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde dersler veren Adıvar, 1950 yılında Demokrat Parti’den İzmir milletvekili seçilmiş ancak bir sonraki seçimlerde aday olmamıştır. Türk edebiyat dünyasının bu çok önemli isminin, Amerika’da zamanında büyük ses getirmiş bu eserini kaleme almasındaki etkenler, Amerikan toplumu ve entelektüellerinin Türkiye hakkında sahip oldukları ön yargılı ve yanlış görüşleri yıkmak ve devletler arasında iş birliği için uygun bir ortam yaratmaktır. Daha sonraları Türk-Amerikan Derneği’nin kurucularından biri de olacak olan Halide Edip, tarihimizin en ilginç kadın figürlerinden birisidir. Zira onun o dönemde dile getirdiği görüşler, erkek entelektüellerde bile nadir görülebilen bir derinlik ve birikim içermektedir ki, o dönemin toplumsal ve ekonomik koşullarında bunların başarılabilmesi gerçekten istisnai ve olağanüstü bir başarıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Avrupa Siyasi Topluluğu'nun 8. Zirvesi Erivan'da Düzenlendi

 


Giriş

2022 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un önerisiyle hayata geçirilen yeni bir platform olan Avrupa Siyasi Topluluğu/AST (European Political Community-EPC), aynı yıl Ekim ayında düzenlenen ilk toplantısıyla başarıyla hayata geçirilmiş, hükümetlerarası bir forumdur. Bu yazıda, ülkemizde pek iyi bilinmeyen Avrupa Siyasi Topluluğu'nun geçmişi özetlenecek, daha sonra da Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenen 8. Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi'nden çıkan mesajlar değerlendirilecektir.

Avrupa Siyasi Topluluğu: Avrupalı devletler arasında bağları güçlendirmek adına yeni bir kanal

Fransız lider Macron'un önerisiyle kısa sürede hayata geçirilen Avrupa Siyasi Topluluğu, 44 Avrupa ülkesinden gelen katılımcılarla ilk toplantısını 2022 yılı 6 Ekim tarihinde Çekya'nın başkenti Prag'da yapmıştır. Zirveye AB Konseyi ve AB Komisyonu başkanları da katılmıştır. Topluluğun ikinci zirvesi 1 Haziran 2023'te Bulboaca-Moldova'da, üçüncü zirvesi 5 Ekim 2023'te Granada-İspanya'da, dördüncü zirvesi 18 Temmuz 2024'te Woodstock-Birleşik Krallık'ta, beşinci zirvesi 7 Kasım 2024'te Budapeşte-Macaristan'da, altıncı zirvesi 16 Mayıs 2025'te Tiran-Arnavutluk'ta ve yedinci zirvesi 2 Ekim 2025'te Kopenhag-Danimarka'da düzenlenmiştir. Yılda iki kere toplanması öngörülen platformun bu seneki ilk toplantısı için 4 Mayıs 2026 tarihi ve Ermenistan'ın başkenti Erivan seçilmiştir. Kuruluşun bu yılın ikinci ve toplamda 9. zirvesi, bu yılın sonbahar aylarında İrlanda'da düzenlenecektir.


Avrupa Siyasi Topluluğu, ilk toplantısına 44 üyenin katıldığı önemli bir Avrupa-içi istişare platformudur. Kuruluşun mevcut üye sayısı 47'dir. Bu üyeler, alfabetik sırayla; Almanya, Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Birleşik Krallık (İngiltere), Bosna Hersek, Çekya (Çek Cumhuriyeti), Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Kanada, Karadağ, Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs), Kosova, Kuzey Makedonya, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan'dır. 47 üye devletin 27'si AB üyesiyken, diğer 20 üyenin ise henüz AB üyesi olmamış Balkan devletleri (Arnavutluk, Bosna Hersek, Karadağ, Kosova ve Kuzey Makedonya), AB'nın dışında kalmış veya şimdilik dışında olan etkili bölgesel güçler (Birleşik Krallık ve Türkiye), Güney Kafkasya'da AB ile yakın ilişkiler kurma potansiyeline sahip devletler (Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan), Avrupa kıtasında yer almasına karşın AB dışında kalmış bazı devletler (Andorra, Lihtenştayn, İsviçre, İzlanda, Monako, Norveç, San Marino ve Sırbistan) ve Kanada ile Ukrayna olduğu görülmektedir. Ayrıca zirvelere katılan uluslararası kuruluşlar arasında AB Konseyi, Avrupa Parlamentosu, AB Komisyonu, AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ve NATO gibi oluşumları da saymak gerekir.

Platformun kuruluş amacı, 2022 yılında Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa güvenliği konusunda tüm Avrupalı devletleri kapsayan bir istişare platformu oluşturmak ve güvenlik, enerji ve siyasi istikrar gibi konularda ortak bir düzlem oluşturmaya gayret etmektir. Nitekim bu amaç uyarınca, Avrupa Siyasi Topluluğu, bugüne kadar geçen 3,5 yıllık süreçte, Ermenistan'da bir Avrupa Birliği misyonunun oluşturulması, Brexit sonrası tahrip olan Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin yeniden sağlam bir zemine oturtulması, Rusya'nın taciz ve tehditlerine maruz kalan Moldova'da bir sivil misyon kurulması  gibi somut adımlar atmayı başarmıştır. Ayrıca AB ile ilişkileri son yıllarda yapısal sorunlar ve demokrasi açığı gibi pürüzler temelinde gerilen Türkiye'nin de zirvelere katılımı ve bu zirvelerin bir tanesinde (Arnavutluk'taki 6. zirvede) Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Güney Kıbrıs Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis ile görüşmesi, platformun gergin ilişkileri olan veya henüz resmi ilişkiler tesis edememiş durumdaki Avrupalı devletlerin yakınlaşması bağlamında faydalı olabileceğini göstermiştir.

Erivan Zirvesi'nden Çıkan Mesajlar

Türkiye Cumhuriyeti'ni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın temsil ettiği 8. Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi, Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenmiştir. AB Konseyi resmi internet sitesine göre, bu zirvede, derin jeopolitik dönüşümlerin yaşandığı kritik bir dönemde, Avrupalı liderler; demokratik direnci güçlendirmek, bağlarını geliştirmek ve ekonomi ile enerji güvenliğini pekiştirmek için nasıl daha yakın iş birliği yapabileceklerini ve eylemlerini nasıl koordine edebileceklerini görüşmüşlerdir. Zirveye AB Konseyi Başkanı António Costa ile Ermenistan Cumhuriyeti Başbakanı Nikol Paşinyan eşbaşkanlık etmişlerdir. "Building the Future: Unity and Stability in Europe" (Geleceği İnşa Etmek: Avrupa'da Birlik ve İstikrar) başlıklı zirveye üye devletlerin tamamı üst düzey temsilcilerle katılmıştır. Türkiye'den Sayın Cevdet Yılmaz'ın yanı sıra Dışişleri eski Bakanımız ve AGİT Genel Sekreteri Feridun Sinirlioğlu da zirveye katılım göstermiştir. 

Euronews için zirveyi değerlendiren Jorge Liboreiro, zirveye dair 6 önemli hususu; 1-) Alman Şansölyesi Friedrich Merz'in yokluğu, 2-) Kuzey Amerika devleti olan Kanada'nın Başbakanı Mark Carney'nin Merz'in yokluğunda öne çıkması, 3-) kuruluşun temellerinin atılmasına vesilen Rusya-Ukrayna Savaşı'nın mağduru Ukrayna'nın Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'nin katılımı, 4-) Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberto Metsola arasındaki söz düellosu, 5-) Avrupalı devletlerin Rusya'ya enerji bağımlılıklarının yarattığı sorunların anlaşılması ve 6-) AB-Birleşik Krallık yakınlaşması olarak özetlemiştir. Zirveye dair kapsamlı bir analiz kaleme alan Türk analist Barçın Yinanç ise, birkaç yıl öncesine kadar tamamen Rusya güdümündeki Ermenistan'ın günümüzde Avrupa savunması adına önemli bir kale haline geldiğini yazarak, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliğini askıya alan ve AB üyeliğini resmi devlet politikası haline getiren Ermenistan'ın yaşadığı büyük dönüşüme ve bunun Rusya ile ilişkilerde yaratabileceği risklere vurgu yapmıştır. Anadolu Ajansı (AA) için konuyu değerlendiren Hazar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Felsefe Bölüm Başkanı Doç. Dr. Orkhan Valiyev de zirvenin, Erivan'ın değişen stratejik yönelimini yansıttığını savunmuştur. 

Cevdet Yılmaz ile Nikol Paşinyan

Zirve öncesinde çok dikkat çeken bir husus ise, İspanya'nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez'in uçağının arızalanması nedeniyle Erivan'a giderken Ankara'ya acil iniş yapmak zorunda kalması ve zirveye ertesi gün katılabilmesi olmuştur. Bu şekilde, Gazze krizi ve İran Savaşı'nda yaptığı çıkışlar nedeniyle ülkesi İspanya'dan çok Türkiye'de popüler olan Sanchez, bir anlamda Türk hayranlarıyla görüşme fırsatı bulmuştur. Ayrıca zirvede bir araya gelen Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinya ile Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Ani Köprüsü’nün ortak restorasyonu gibi sembolik ve somut iş birliği içeren bir konuda uzlaşmış ve bunu uluslararası basına duyurmuşlardır. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın zirveye bizzat katılmaması, Ankara ile Brüksel arasında Kıbrıs Sorunu merkezli olarak devam eden anlaşmazlığı göstermesi açısından manidardır. Yine de, platformun somut faydası, Türk-Ermeni stratejik diyaloğunun devamı ve ilişkilerde yumuşamanın sembolik bir jestle süslenmesi gibi bir somut adımla görülmüştür.

Sonuç

Sonuç olarak, Avrupa Siyasi Topluluğu, Avrupa güvenliği ve istikrarı adına yeni bir platform olarak öne çıkmakta ve Türkiye ile Azerbaycan gibi Türk devletleri de bu platformda yer almaktadır. Bu zirveden çıkan Ani Köprüsü uzlaşısı ise, kuşkusuz, iki taraf adına da önemli bir kazanımdır. Ancak son günlerde Bakü-Brüksel hattında gerilen ilişkiler, Türk dünyası ile Avrupa arasında yaşanan güven bunalımını teyit etmektedir. 

Kapak fotoğrafı: Anadolu Ajansı

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

4 Mayıs 2026 Pazartesi

ABD'nin 'Özgürlük Projesi' Başlıyor...

 

Giriş

2026 ABD/İsrail-İran Savaşı'nda İran İslam Cumhuriyeti'nin üst düzey dini/siyasi ve askeri liderlerini öldürmesine ve ülkenin deniz ve hava kuvvetlerini ciddi anlamda tahrip etmesine rağmen, Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı'nı geçişe kapatması sonucunda tetiklenen yüksek enerji fiyatları ve çeşitli metalardaki arz krizine dayalı küresel ekonomik kriz nedeniyle küresel liderliği yara alan ABD'deki Cumhuriyetçi Donald Trump yönetimi, bu sorunu çözmek için bugün itibariyle hareket geçiyor. Bu yazıda, Başkan Trump'ın dün açıkladığı ve Hürmüz Boğazı krizini çözmeyi amaçlayan "Özgürlük Projesi" (Project Freedom) operasyonu hakkında bilinenler özetlenecektir.

Trump'ın sosyal medyadan ilan ettiği 'Özgürlük Projesi' operasyonu

45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, dün (3 Mayıs 2026) Truth Social hesabından yaptığı açıklamayla, 'Özgürlük Projesi' adını verdiği Hürmüz Boğazı operasyonu hakkında ilk kez bilgi verdi. Trump, popüler sosyal medya platformundan duyurduğu operasyon hakkında şunları yazdı: "Dünyanın dört bir yanından, neredeyse tamamı Ortadoğu'da, açıkça ve şiddet ortamında devam eden anlaşmazlığa dahil olmayan ülkeler, Hürmüz Boğazı'nda kilitli kalan gemilerinin serbest bırakılması için Amerika Birleşik Devletleri'nden yardım istediler. Bu ülkeler, tamamen tarafsız ve masum seyircilerdir! İran, Ortadoğu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin iyiliği için, bu ülkelere gemilerini bu kısıtlı su yollarından güvenli bir şekilde çıkaracağımızı ve işlerine özgürce ve verimli bir şekilde devam edebileceklerini söyledik. Tekrar ediyorum, bunlar Ortadoğu'da şu anda yaşananlarla hiçbir şekilde ilgisi olmayan, dünyanın farklı bölgelerinden gelen gemilerdir. Temsilcilerime, gemilerini ve mürettebatlarını boğazdan güvenli bir şekilde çıkarmak için elimizden gelenin en iyisini yapacağımızı bildirmelerini söyledim. Her durumda, bölge, seyrüsefer ve diğer her şey için güvenli hale gelene kadar geri dönmeyeceklerini söylediler. Bu süreç, yani 'Özgürlük Projesi', Ortadoğu saatiyle Pazartesi sabahı başlayacak. Temsilcilerimin İran devletiyle çok olumlu görüşmeler yaptığının ve bu görüşmelerin herkes için çok olumlu sonuçlar doğurabileceğinin tamamen farkındayım. Bu harekâtın amacı, hiçbir yanlış yapmamış olan insanları, şirketleri ve ülkeleri özgürleştirmektir; onlar koşulların kurbanıdır. Bu, Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu ülkeleri ve özellikle de İran adına insani bir jesttir. Bu gemilerin birçoğunda yiyecek ve büyük mürettebatın sağlıklı ve hijyenik bir şekilde gemide kalması için gerekli olan her şey azalmaktadır. Bunun, son birkaç aydır çok yoğun bir şekilde mücadele eden herkes adına iyi niyet göstermede büyük bir adım olacağını düşünüyorum. Eğer bu insani süreç herhangi bir şekilde engellenirse, bu müdahale maalesef güçlü bir şekilde ele alınmak zorunda kalacaktır. Bu konuya gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim!".

Başkan Trump, bu açıklamasıyla 'Özgürlük Projesi' operasyonunun yakında başlatılacağını ilan ederken, açıklamada birkaç husus dikkati çekti. Öncelikle, operasyonun amacı Hürmüz Boğazı'nın kapanması ve bölgenin mayınlanması nedeniyle Basra Körfezi'nde mahsur kalan yüzlerce ticari gemi ve mürettabatının kurtarılması olarak ilan edilmiştir. Bu yönüyle, Başkan Trump'ın ifadesiyle, bu süreç bir askeri saldırı planından ziyade insani bir kurtarma girişimidir. İkinci olarak, bu sürece İran veya başka bir ülkeden engeller çıkarılması durumunda, Başkan Trump'a göre, güçlü bir karşılık verilecektir. Bu anlamda, ABD Silahlı Kuvvetleri'nin, kurtarma operasyonunun engellenmesi durumunda, Başkan'ın emriyle İran'a yeni saldırılar yapması beklenebilir. Üçüncü olarak, Başkan Trump'a göre, ABD-İran ateşkes ve barış müzakereleri iyi gitmekte ve ilerlemektedir. Bu yönüyle, Trump'ın sözlerinden, bu sürecin ateşkes ve barış müzakerelerine engel teşkil etmek amacıyla başlatılmadığı anlaşılmaktadır. Ancak bu operasyona İran'ın destek verip vermediği Başkan'ın açıklamalarından anlaşılmamaktadır. Dördüncü olarak, Trump, bu sürecin birçok ülkenin talebiyle başlatıldığını iddia etmektedir. Beşinci ve son olarak, Başkan Trump, bu operasyonun Pazartesi günü başlayacağını belirtmiştir. 

Operasyonun kapsamı ve amaçları

'Özgürlük Projesi' adlı ABD menşeli operasyon; güdümlü füze destroyerleri, 100'den fazla hava aracı (kara ve deniz tabanlı), insansız platformlar ve yaklaşık 15.000 askeri personelin desteğiyle yürütülecektir. Operasyonun amacı, Hürmüz Boğazı'ndaki "trafik birikimini yönetmek" ve özellikle gıda gibi temel ihtiyaçları azalan "tarafsız ve masum yabancı gemilere rehberlik ederek güvenli çıkışlarını sağlamak"tır. Operasyon, Trump tarafından bölgedeki çatışmadan etkilenen ülkelere yönelik bir "insani jest" olarak tanımlamıştır. Basın-yayın organları, bölgede yaklaşık 2.000 gemi ve 20.000 mürettabatın mahsur kaldığını yazmaktadır. Operasyon, daha önce duyurulan ve diplomatik eylem ile askeri koordinasyonu birleştirmeyi amaçlayan "Maritime Freedom Construct" (Deniz Özgürlüğü Yapılanması) girişimiyle desteklenmektedir.

İran'ın tepkisi

Açıklama sonrasında gözler İran'a çevrilirken, İranlı milletvekili ve İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı İbrahim Azizi (Ebrahim Azizi), ABD'nin Hürmüz Boğazı'na herhangi bir müdahalesinin mevcut "ateşkesin ihlali" olarak değerlendirileceğini söyledi. İran Silahlı Kuvvetleri ise ABD donanmasını Hürmüz Boğazı'na girmemesi konusunda uyararak, Hürmüz Boğazı'nın güvenliğinin “İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin elinde” olduğunu ve “herhangi bir durumda güvenli geçiş ve seyrüseferin silahlı kuvvetlerle koordinasyon içinde gerçekleştirilmesi” gerektiğini açıkladı.

Operasyon nasıl icra edilecek?

ABD basınından Axios platformunun Barak Ravid imzalı haberinde, ABD Başkanı Donald Trump'ın, 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle gemi trafiğinin sert şekilde düştüğü Hürmüz Boğazı'na ilişkin "Özgürlük Projesi" ele alınmış ve operasyonun nasıl icra edileceği analiz edilmiştir. Buna göre, iki Amerikalı yetkilinin verdiği bilgiler ışığında, bu yeni Hürmüz Boğazı girişiminin ticari gemilere eşlik edecek ABD Donanması gemilerini mutlaka içermeyeceği öngörülmektedir. Ancak yetkililerden biri, ABD Donanması gemilerinin, İran Ordusu'nun boğazdan geçen ticari gemilere saldırmasını önlemek için gerekirse "yakınlarda" bulunacağını söylemiştir. Yetkililer, ABD Donanması'nın, ticari gemilere, özellikle İran Ordusu tarafından mayın döşenmemiş rotaların kullanılması söz konusu olduğunda, boğazdaki en iyi deniz rotaları hakkında bilgi sağlayacağını da iletmişlerdir.

Bu bilgiler doğrultusunda, bölgede konuşlu ABD Donanması ve Ordusu'nun ticari gemilerin bölgeden çıkışı konusunda beklemede olacağı ve gemilere daha ziyade rota konusunda teknik destek sağlayacağı anlaşılmaktadır. Ancak ABD Ordusu, bu süreçte İran'a yönelik doğrudan bir müdahaleyi planlamamaktadır. ABD Donanması ve diğer ordu bileşenleri, ancak İran'dan bu gemilere yönelik bir saldırı gerçekleşirse müdahale edecek ve Başkan Trump'ın ifadesine göre bu müdahale oldukça sert olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı krizi nedeniyle küresel ekonomide yaşanan zorluklar, Başkan Trump ve ABD'yi harekete geçmeye zorlamış ve bu ortamda 'Özgürlük Projesi' operasyonu gündeme gelmiştir. Bu operasyon, İran tarafından bir saldırı gelmezse, başarıyla icra edilebilir ve bölgede mahsur kalan gemileri ve içerisindeki denizcileri kurtarabilir. Bu sayede, ABD küresel güç olarak bir başarı kazanacak, İran rejimi de Batı kamuoyunda sürekli şeytanlaştırılan kötü adam olmaktan kurtulabilecektir. Böyle bir ortamda taraflar arasındaki ateşkes ve barış müzakerelerinin de hızlanması beklenebilir. Ancak bu süreçte İran'dan ticari gemilere yönelik bir saldırı yaşanırsa, savaşın yeniden şiddetli bir şekilde yeniden başlaması da ihtimal dahilindedir. Bu nedenle, operasyonun başlayacağı önümüzdeki saatler son derece kritiktir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

3 Mayıs 2026 Pazar

Türk Futbolu

 

Giriş

Haziran ayında başlayacak 23. Dünya Kupası olan 2026 ABD-Kanada-Meksika FIFA Dünya Kupası'na Türkiye A Milli futbol takımının da katılacak olması sebebiyle, yakında tüm Türkiye medyasında sıklıkla gündemde olacak Türk futbolu; Osmanlı İmparatorluğu'nun uzatmaları oynadığı 19. yüzyılın son çeyreğinde kurumsallaşmaya başlamıştır. Bu yazıda, ülkemizde halkın en sevdiği spor branşı olan ve dünyada da bu alanda önde gelen ülkelerden biri olan Türkiye'de futbolun gelişimini mercek altına alarak, bu alanda Türkiye'nin kazandığı başarıları özetleyeceğim.

Türk Futbolunun Tarihsel Gelişimi

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) resmi internet sitesine göre, Türk futbolunun temelleri 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu döneminde atılmıştır. Süreç, Osmanlı modernleşmesinin doğal bir sonucu olup, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde önce gayrimüslimlerin, daha sonra da Müslüman Türk kökenli Osmanlı tebaasının İngilizlerle yakın ilişkiler kurmasıyla başlamıştır. Nitekim futbolun mucidi de olan İngilizlerin futbolu Anadolu'ya getirmesiyle başlayan Türk futbolunun hikâyesi, ilerleyen yıllarda Büyük Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından modern federasyon yapısına kadar uzanacaktır.

Türk futbolunun gelişimini farklı dönemlere ayırmak gerekirse;

1870'ler-1890'lar'da yaşanan "erken dönemde", futbol, Osmanlı topraklarına ilk kez 1870'li yıllarda İngilizler aracılığıyla girmiştir. Özellikle İstanbul ve İzmir gibi ticaret limanlarının bulunduğu varsıl şehirlerde yaşayan İngiliz aileler, bu dönemde öncelikle kendi aralarında futbol maçları yapmaya başlamış; bu da yerel gayrimüslim ve Müslüman tebaayı futbola özendirmiştir. Nitekim bu dönemde ilk Osmanlı futbol takımları kurulmaya başlanmıştır. Öncelikle İstanbul'da 1875'te Hermes Athletic and Cultural Association kulübü kurulmuş; İzmir'de kurulan ilk kulüp ise 1885 yılında kurulan Football Club Smyrna (İzmir Futbol Kulübü) olmuştur. Bu dönemde ilk Türk ve Müslüman futbolcular da sahalarda boy göstermeye başlamış; nitekim Selim Sırrı Tarcan 1898'de İzmir'de İngilizlerle maç yapan ilk Türk olarak nam salmıştır. Ayrıca Tarcan öncesinde ilk Türk futbolcusu olarak kabul edilen isim Fuat Hüsnü Kayacan'ı da bu noktada anımsatmak gerekir. Ancak Kayacan, bu dönemde Türk-Müslüman erkeklerin futbol oynaması hoş karşılanmadığı için, yakalanmamak adına maçlara "Bobby" takma adıyla çıkmıştır. Bu dönemde Türk topraklarındaki ilk resmi futbol maçı ise, 1897 yılında İzmir ve İstanbul karmaları arasında oynanmıştır. Bu sürecin devamında, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Padişah'a muhalif entelektüel ve askeri elitler arasında etkili olduğu 20. yüzyıl başlarında, Beşiktaş Jimnastik Kulübü/BJK (1903), Galatasaray Spor Kulübü/GSK (1905) ve Fenerbahçe Spor Kulübü/FB (1907) gibi ileride efsane olacak İstanbul futbol takımları kurulmuştur. Bu yıllarda İstanbul'un ardından İzmir, Ankara, Eskişehir, Bursa, Adana ve Trabzon şehirlerinde de futbol büyük bir hızla yayılmaya başlamıştır. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ise futbola iyice hız kazandırmış; kulüp ve takım sayısı hızla artarken, Türk gençleri arasında futbol en çok sevilen spor dalı haline de gelmiştir. "Üç Büyükler"in ardından 1908 yılında İstanbul'da kurulan Beykoz1908 ve Üsküdar Anadolu, 1910'da Altınörs İdmanyurdu ve Turan Sanatkarangücü'nün birleşmesiyle kurulan ve sonradan Ankara'ya taşınarak Ankaragücü Spor Kulübü adını alan Ankaragücü, İzmir'de kurulan ilk futbol kulübü olan Karşıyaka Spor Kulübü/KSK (1912) ve 1914'te İzmir futboluna katılan Altay (1914) gibi öncü kulüpleri bu noktada Türk futbolunun öncüleri olarak saymak yerinde olur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına giden Kuvayi Milliye direnişi süreciyle başlayan "kuruluş dönemi"nde modern Türk futbolunun en önemli dönüm noktası, Cumhuriyet'in ilanından hemen önce, 23 Nisan 1923 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun "Futbol Hey'et-i Müttehidesi" ismiyle kurulmasıdır. TFF, kurulur kurulmaz 21 Mayıs 1923 tarihinde 1904'te Paris'te kurulmuş olan FIFA'ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) üye olmayı başarmış ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ve tanınması öncesinde böyle önemli bir sportif ve diplomatik başarıya imza atmıştır. Bu dönemde futbol Anadolu'ya artık iyice yayılmış ve mahalli ligler daha organize bir şekilde düzenlenmeye başlanmıştır. Nitekim bu dönemde Altınordu ve Gençlerbirliği 1923'te, Göztepe 1925'te, Bucaspor ise 1928'de kurulmuştur. Bu kulüler de, Türk futbolunun öncü markaları arasında yer almayı hak eden tarihi oluşumlardır. Bu yıllarda henüz ulusal çapta bir lig organize edilememesine karşın, Türkiye Futbol Birinciliği, Türkiye Futbol Şampiyonası ve Milli Küme gibi adlarla mahallinin ötesinde bazı lig organizasyonları düzenlenmiştir. Bu dönemde Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi İstanbul takımları ile Harp Okulu SK, Gençlerbirliği ve Ankaragücü gibi Ankara takımları en önde gelen kulüpler olmuştur. Bu dönemde ayrıca 1951 yılında futbolda profesyonelliğin kabulü önemli bir adım olmuş ve bu sporun bir beden eğitimi aktivitesi olmanın ötesinde kabul görmesine olanak sağlamıştır.

1959'da başladığı kabul gören "profesyonel" dönemde ise, futbol, artık Türkiye'de profesyonel ve ulusal düzeyde düzenlenen liglerle organize bir şekilde yürütülmektedir. 1959 yılında düzenlenen Türkiye 1. Futbol Ligi'nin ilk sezonunda maçlar, 8'er takımdan oluşan Beyaz ve Kırmızı adlı iki grupta oynanmış; o tarihteki statü uyarınca Beyaz Grup'un lideri Fenerbahçe ile Kırmızı Grup'un lideri Galatasaray finalde karşılaşmıştır. İlk maçı Galatasaray 1-0, ikinci maçı ise Fenerbahçe 4-0 kazanınca, Türkiye 1. Futbol Ligi'nin ilk şampiyonu Fenerbahçe olmuştur. 1959-1960 sezonundan itibaren grup sistemi kaldırılmış ve Türkiye 1. Ligi, bugünkü statüsü ile oynanmaya başlanmıştır. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 1962 yılında UEFA'nın (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) tam üyesi olmuş ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye olmaya çalışan Türkiye'nin dış politikasına paralel olarak, Avrupa futbol ligleriyle entegre şekilde gelişmeye başlamıştır. Ligde 1987-1988 sezonuna kadar galibiyete 2 puan verilirken, bu sezondan itibaren galibiyete 3 puan verilmeye başlandı. Beraberlik ise daima 1 puanla ödüllendirilmiştir. 2002-2003 sezonunda adı Türkiye Süper Ligi olarak değiştirilen futbol ligimiz, 2005-2006 ve 2009-2010 sezonları arasında Turkcell Süper Lig adı ile, 2010-2011 ve 2018-2019 sezonları arasında ise Spor Toto Süper Lig adı ile düzenlenmiştir. 2021-2022 sezonunda tekrar Spor Toto Süper Lig olarak oynanan lig, 2022-2023 sezonundan bu yana Trendyol Süper Lig adı altında oynanmaktadır. Süper Lig'deki şampiyonluk sayılarına bakıldığında ise şöyle bir tablo oluşmaktadır:

  • Galatasaray - 25 (bu sene 26. defa şampiyon olmaları bekleniyor),
  • Fenerbahçe - 19,
  • Beşiktaş - 16,
  • Trabzonspor - 7,
  • Bursaspor - 1,
  • Medipol Başakşehir - 1.

Bu şekilde, Türkiye'de futbol, daha ziyade öncelikle "üç büyükler" arasında, daha sonrasında ise 1970'lerde Trabzonspor'un yaptığı devrimle birlikte "dört büyükler" arasında rekabetin yaşandığı bir spor branşı olmuş; ancak son yıllarda Bursaspor (2009-2010) ve Medipol Başakşehir (2019-2020) gibi farklı şampiyonların çıkması lige renk katmıştır. Ancak içerideki büyük ilgiye karşın, 1962-1963 sezonundan beri Avrupa kupası maçlarında boy gösteren Türk futbol takımlarının Avrupa başarıları oldukça sınırlı olmuştur. Bu alanda kupa kazanan tek Türk takımı Galatasaray olup, Fatih Terim'in önderliğinde sarı-kırmızılılar 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazanmış, yakın zamanda vefat eden Rumen futbol efsanesi Mircea Lucescu antrenörlüğünde ise aynı yılın ilerleyen döneminde UEFA Süper Kupa'sını müzesine götürmüştür. Ayrıca 2006 yılında Kayserispor, UEFA Intertoto Kupası'nı kazanan takımlar arasına girerek UEFA Kupası'na ikinci turdan katılmaya hak kazanmıştır. Bunların yanında, 1988-1989 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Mustafa Denizli yönetiminde yarı final oynayan Galatasaray ve 2012-2013 sezonunda Aykut Kocaman antrenörlüğünde UEFA Kupası'nda yarı final oynayan Fenerbahçe'nin başarılarından söz edilebilir. Avrupa kupalarında en yüksek sayıda maça çıkan Türk takımları ise şunlardır:

  • Galatasaray (340),
  • Fenerbahçe (300),
  • Beşiktaş (258),
  • Trabzonspor (155).

 Türkiye A Milli Futbol Takımının Başarıları

Futbolun bu kadar sevildiği ülkemizde, A Milli Futbol Takımı ise çeşitli sebeplerle bir türlü istenen başarıları gösterememiş ve genelde uluslararası alanda başarısız bir görüntü çizmiştir. 1954 İsviçre FIFA Dünya Kupası'nda ilk kez bu kapsamda bir uluslararası organizasyona katılma başarısı gösteren ayyıldızlılar, 2002 Güney Kore-Japonya FIFA Dünya Kupası'nda ise beklenmedik büyük bir başarıya imza atarak dünya 3. olmayı başarmıştır. Şenol Güneş yönetimindeki milli takımımız, bu şekilde tarihe geçecek büyük bir başarı kazanırken, bu kadar yaklaşmışken kupayı getirememesi yine de buruk bir sevince neden olmuştur. Milli takımımız 2026 FIFA Dünya Kupası'nda Haziran ayında boy göstererek bu organizasyona 3. defa katılacaktır. İtalyan antrenör Vincenzo Montella'nın yönettiği ayyıldızlılar, turnuvaya Arda Güler, Kenan Yıldız ve Hakan Çalhanoğlu gibi dünya çapında tanınan yıldızlarıyla gayet iddialı bir şekilde hazırlanmaktadır.

A Milli futbol takımımız, son yıllarda Avrupa Şampiyonaları'nda daha başarılı performans göstermekte ve sık sık bu organizasyona katılmaktadır. Nitekim ilk kez 1996'da Fatih Terim devrimi ile turnuvaya giden ama sıfır çekerek gruptan çıkamayan ayyıldızlılar, 2000 yılında Mustafa Denizli yönetiminde bu organizasyonda yalnızca ikinci kez yer almasına rağmen çeyrek finale kadar yükselmeyi başarmıştır. 2008'deki üçüncü deneyimde Fatih Terim önderliğinde en başarılı performansını sergileyen Türkiye, bu turnuvada yarı finale kadar yükselmiş ve bir anlamda 3. olmuştur. EURO 2016 ve EURO 2020'deki dördüncü ve beşinci denemelerde grup aşamasında elenen Türkiye, EURO 2024'te Vincenzo Montella önderliğinde bir kez daha üstün bir performans sergilemiş ve çeyrek finale kadar yükselmiştir. Milli takım tarihinde en fazla forma giyen değerli sporcularımız ise şu kişilerdir:

  • Rüştü Reçber: 120 maç,
  • Hakan Şükür: 112 maç,
  • Hakan Çalhanoğlu: 104 maç (Aktif),
  • Bülent Korkmaz: 102 maç,
  • Emre Belözoğlu: 101 maç,
  • Arda Turan: 100 maç,
  • Tugay Kerimoğlu: 94 maç,
  • Alpay Özalan: 90 maç,
  • Abdullah Ercan: 71 maç,
  • Nihat Kahveci: 69 maç.

A Milli takımda en çok gol atan sporcularımız ise şu kişilerdir:

Hakan Şükür

51

Burak Yılmaz

31

Tuncay Şanlı

22

Hakan Çalhanoğlu (Aktif)

22

Lefter Küçükandonyadis

21

Cenk Tosun (Aktif)

21

Metin Oktay

19

Cemil Turan

19

Nihat Kahveci

19

Arda Turan

17

Cengiz Ünder (Aktif)

16

Zeki Rıza Sporel

15

Kerem Aktürkoğlu (Aktif)

14

Arif Erdem

11

Ertuğrul Sağlam

11

Umut Bulut

10


Sonuç

Sonuç olarak, Türk futbolunun günümüze kadar sağladığı başarılar çok yüksek olmasa da, ülkemizde Avrupa standartlarında profesyonel, çok para harcanan, çok izlenen ve konuşulan, mücadeleci bir ligin var olduğu ortadadır. Bu konuda özellikle Galatasaray Spor Kulübü ile Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş gibi isimlerin efsanevi ve öncü markalar/kişiler olduğu belirtilebilir. Son yıllarda yaşanan şike ve bahis skandalı gibi olaylar ise, kuşkusuz, futbola yönelik ilgiyi azaltmaktadır. Dileğimiz, Türk takımları ve Türkiye A Milli futbol takımının çok daha büyük başarılar kazanmasıdır.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ