3 Kasım 2026 Salı

2026 ABD Ara Seçimleri: Mavi Dalga Geliyor...

 

Giriş

3 Kasım 2026 Salı günü, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) seçmenler ara seçimler için sandık başına gittiler. ABD siyasal sisteminin gereği olarak, 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi'nin tamamının yeniden seçildiği ve 100 sandalyeli Senato'nun da 35 üyesinin belirlendiği seçimlerde, ayrıca birçok eyalette üst düzey yöneticilerin seçilmesi de sağlandı. Sonuçlar, seçimden galip çıkan partinin açık farkla Demokratlar olduğunu gösterirken, Başkan Donald Trump yönetiminde Cumhuriyetçilerin özellikle İran Savaşı'nda istenilen neticenin elde edilememesi ve buna bağlı olarak gelişen ekonomik sorunlar nedeniyle halkın desteğini kısmen kaybettiğini ortaya koydu. Bu yazıda, 2026 ABD ara seçimlerinden elde edilen önemli bulgular özetlenecektir.

Temsilciler Meclisi'nde Mavi Dalga

Ara seçim gecesinin en belirgin sonucu, Demokratların Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu geri almaya çok yaklaşması ve gece ilerledikçe bu sonucun ulusal medya kuruluşlarınca projekte edilmesi oldu. Reuters, 4 Kasım günü gece geç saatlerde ABD medyasının Demokratların Meclis çoğunluğunu kazanacağını öngördüğünü bildirdi. Bu, henüz eyaletlerin resmî sertifikasyonlarının tamamlandığı anlamına gelmese de, seçim gecesinin siyasi yönünü belirleyen temel gelişmedir (Reuters; AP).

Demokratların başarısı tek bir bölgeye veya seçmen grubuna da dayanmıyor. Associated Press'in seçim gecesi değerlendirmesinde, New Jersey'de Cumhuriyetçi Tom Kean'ın, Pensilvanya'da ise Ryan Mackenzie, Scott Perry ve Rob Bresnahan'ın koltuklarını kaybettiği; Kuzey Karolina ve Kentucky'de ise açık koltukların Demokratlara geçtiği aktarıldı. Reuters'ın daha erken sayım fotoğrafında Demokratların Cumhuriyetçilerden 4 sandalye aldığı belirtilirken, AP'nin daha sonraki değerlendirmesi 6 Cumhuriyetçi sandalye kaybına dikkat çekti. Ancak farklı haber güncellemelerinin zamanlaması nedeniyle bu rakamlar nihai sandalye dağılımı gibi okunmamalı ve kesin sonuçlar beklenmelidir (Reuters; AP).

Pensilvanya'daki sonuçlar, Demokratların yalnızca büyük kentlerde değil, rekabetçi banliyö ve karma seçmen profiline sahip bölgelerde de Cumhuriyetçilerin savunma hattını aşabildiğini gösteriyor. Nitekim Ryan Mackenzie'nin yenilgisi özellikle dikkat çekiciydi; Reuters, Demokrat Bob Brooks'un bu koltuğu kazandığını bildirdi. Scott Perry ve Rob Bresnahan'ın kayıpları da eyaletteki Demokrat dalganın genişliğine işaret etti (Reuters; AP).

Kuzey Karolina'nın 11. Kongre Bölgesi'nde Jamie Ager'in Cumhuriyetçi Jennifer Balkcom'u geride bırakması, Temsilciler Meclisi'nde ilk dikkat çekici sandalye değişimlerinden biri oldu. New Jersey'deki Tom Kean yenilgisiyle birlikte, bu sonuç, Cumhuriyetçilerin ara seçim öncesinde yeniden çizdikleri seçim bölgelerinin beklenen korumayı sağlayamadığı yönündeki yorumları güçlendirdi (Reuters; AP).

Meclis çoğunluğunun Demokratlara geçmesi, Trump'ın ikinci döneminin kalan iki yılında Washington'daki güç dengesini köklü biçimde değiştirecektir. Komite başkanlıkları, bütçe ve denetim yetkileri, celp (subpoena) çıkarma kapasitesi ve soruşturma gündemini belirleme gücü Demokratların eline geçecektir. Hakeem Jeffries'in Temsilciler Meclisi Başkanı olması beklenirken, Cumhuriyetçilerin Trump'ın yasama gündemini Meclis'ten geçirmesi zorlaşacak; yönetim daha sık uzlaşma aramak veya başkanlık vetosuna dayanan bir kilitlenme ortamıyla karşılaşacaktır (Reuters; AP).

NBC'nin sabah 09:00 itibariyle yaptığı projeksiyona göre, Demokrat Parti, ABD Temsilciler Meclisi'nde 255 sandalye ile 180 sandalyede kalacak Cumhuriyetçi Parti'nin çok önünde çok farklı bir üstünlük sağlayabilecektir (NBC). Ancak rekabetçi bazı bölgelerdeki sayım nedeniyle, bu sayılarda ufak oynamalar olabileceğini de hesaba katmak gerekir.

Senato'daki Demokrat İlerleyişi Trump'ı Azil Etmeye Büyük İhtimalle Yetmeyecek

Senato tablosu, Temsilciler Meclisi'nden daha karmaşıktır. Seçim öncesinde Senato'da Cumhuriyetçiler 53-47 üstünlüğe sahipti; Demokratların çoğunluğu ele geçirebilmesi için net 4 sandalye kazanması gerekiyordu. 4 Kasım sabahı itibarıyla Demokratlar Güney Karolina ve Kuzey Karolina'da Cumhuriyetçilerin elindeki iki koltuğu çevirmiş, Georgia ve New Hampshire'da ise kendi koltuklarını korumuştur. Dolayısıyla, Senato'da da Demokratların elinde önemli bir ivme olduğu söylenebilir (Reuters; AP).

Güney Karolina'da çocuk doktoru Annie Andrews'in, Başkan Trump'ın desteklediği Darline Graham'ı yenmesi gecenin en çarpıcı sürprizlerinden biriydi. Andrews, 20 yılı aşkın süredir eyalette Senato seçimini kazanan ilk Demokrat oldu ve Güney Karolina'dan seçilen ilk kadın Senatör olma başarısını gösterdi. Bu sonuç, Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak güçlü olduğu bir eyalette dahi Trump yönetimine yönelik hoşnutsuzluğun etkili olabildiğini ortaya koydu (AP).

Kuzey Karolina'da eski Vali Roy Cooper'ın Trump destekli Michael Whatley'i yenerek Cumhuriyetçi koltuğu Demokratlara kazandırması da önemliydi. Cooper, kampanyasını gıda, enerji ve barınma maliyetleri üzerine kurdu; bağımsız seçmenlerden ve eyaletteki geniş kişisel tanınırlığından yararlandı. Bu sonuç, Cumhuriyetçi adayın Trump'a yakınlığının her zaman avantaj sağlamadığını; özellikle ekonomik memnuniyetsizlik arttığında, yerel itibarı güçlü adayların daha başarılı olabildiğini düşündürüyor (Reuters).

Georgia'da Demokrat Jon Ossoff'un yeniden seçilmesi, Cumhuriyetçilerin önemli bir hedefini boşa çıkardı. Trump'ın 2024'te az farkla kazandığı bir eyalette Ossoff'un koltuğunu koruması, Demokratların yalnızca geleneksel mavi eyaletlerde değil, başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilere yönelen rekabetçi eyaletlerde de güçlü kalabildiğini gösterdi. Nitekim New Hampshire'da Chris Pappas'ın Demokrat koltuğunu koruması da partinin savunma hattını güçlendirdi (Reuters; AP).

Bununla birlikte, Senato çoğunluğunun kaderi Teksas, Michigan, Maine, Alaska, Iowa ve Ohio gibi eyaletlerdeki yarışlara bağlı kalmaya devam etti. Reuters'ın 4 Kasım sabahı yayımladığı değerlendirme, bu eyaletlerde milyonlarca oyun henüz sayılmadığını ve yarışların henüz sonuçlanmadığını vurguluyordu. Bu nedenle, iki önemli Demokrat zaferini, Senato'nun kesin biçimde el değiştirdiği şeklinde yorumlamak için henüz erkendir (Reuters). İlerleyen saatlerde ise Teksas'ta Demokrat James Talarico'nun zaferi kesinleşirken, Michigan'da da Trump'ın hedef gösterdiği Müslüman Arap siyasetçi Abdul El-Sayed avantajlı duruma geçti. Çok çekişmeli geçen Mississippi'de de Demokrat aday Scott Colom az farkla önde gidiyor.

NBC'nin projeksiyonuna göre Demokratlar, Mississippi, Michigan ve Alaska'yı da alarak Senato'da 55-56 koltuğa ulaşabilir (NBC). Cumhuriyetçiler ise, Nebraska, Montana ve Idaho'daki zaferleriyle ancak 44 Senatör sayısına ulaşabilir. Bu sonuçlardan özellikle

Teksas ve Michigan: Senato Yarışının İki Siyasi Laboratuvarı

Teksas: Talarico'nun tarihî zaferi

Teksas yarışı, yalnızca bir senatörlük koltuğu için değil, Cumhuriyetçi Parti'nin Trump dönemindeki aday belirleme stratejisinin sonuçları açısından da önem taşıdı. Cumhuriyetçi ön seçiminde 4 dönemlik Senatör John Cornyn'in, Trump'ın desteğini alan eyalet Başsavcısı Ken Paxton karşısında kaybetmesi, parti içindeki geleneksel kanat ile MAGA hareketi arasındaki güç mücadelesini gözler önüne serdi. Paxton'ın geçmişte eyalet Temsilciler Meclisi tarafından azledilmesi, Senato'da beraat etmesi ve hakkındaki etik tartışmalar, Demokrat aday James Talarico'nun kampanyasının temel saldırı noktalarına dönüştü. Paxton suçlamaları reddetti (AP).

Talarico, ekonomik popülizm, dinî söylem ve daha ılımlı Cumhuriyetçi seçmene ulaşma stratejisini birleştirdi. Kampanyasında hayat pahalılığı, benzin fiyatları ve büyük bağışçıların siyasetteki etkisini öne çıkardı. Paxton ise Talarico'yu aşırı solcu olarak göstermeye ve Trump seçmenini sandığa taşımaya çalıştı. Talarico'nun, özellikle Collin ve Tarrant gibi Cumhuriyetçilerin de güçlü olduğu bölgelerde, erken oy sayımlarında dikkat çekici bir performans sergilemesi, Demokratlar açısından umut vericiydi.

Neticede, Teksas'ta Talarico'nun tarihi zaferi ilerleyen saatlerde kesinleşti (Houston Chronicle). Teksas'ta Demokratların 1988'den beri Senato seçimi kazanamamış olması, Talarico'nun olası zaferini tarihî bir kırılmaya dönüştürecektir. Teksas'ın önemi, sonuçtan bağımsız olarak, Cumhuriyetçilerin güvenli saydığı bir eyaletin Trump yönetiminin ekonomik ve siyasi performansı nedeniyle rekabetçi hale gelebilmesidir (AP; Texas Tribune).

Michigan: Parti içi bölünme ve seçmen koalisyonu neticesinde gelen El-Sayed zaferi

Michigan'da Demokrat Abdul El-Sayed ile Cumhuriyetçi Mike Rogers arasındaki yarış, ideolojik kutuplaşmanın ve parti içi uzlaşmazlıkların seçim performansını nasıl etkileyebileceğini gösteren bir sınav oldu. El-Sayed, Demokrat ön seçiminde parti yönetiminin desteklediği Haley Stevens'ı geride bırakarak aday olmuştu. Ancak Stevens'ın seçimden yalnızca iki gün önce Cumhuriyetçi Rogers'ı desteklemesi, Demokratlar açısından ciddi bir birlik sorunu yarattı. Bu hamle, İsrail politikası, parti içi kimlik ve adayın seçilebilirliği konularındaki gerilimi yeniden gündeme getirdi (Bridge Michigan; AP).

Michigan'daki ilk sayım verilerinde El-Sayed önde görünse de, eyaletin bağımsız ve Cumhuriyetçi eğilimli bazı ilçelerinde Rogers'ın güçlü olduğu bildirildi. Bridge Michigan, Oakland, Kent, Wayne ve Washtenaw gibi Demokratların güçlü olduğu bölgelerden gelen erken sonuçların El-Sayed'i öne taşıdığını, buna karşılık Eaton, Ottawa ve Livingston ilçelerinde Rogers'ın önde olduğunu ve Macomb'da yarışın başa baş seyrettiğini aktardı. Bu nedenle, erken liderlik, kesin zafer olarak değerlendirilmemelidir. Ancak ilerleyen saatlerde El-Sayed'in farkı açması, burayı da Demokratların kazanacağını neredeyse garantili bir sonuç haline getirmiştir (Bridge Michigan; AP).

Michigan yarışının ulusal önemi, Demokratların kendi içlerindeki ilerici-merkezci ayrışmayı aşarak geniş bir seçmen koalisyonu kurup kuramayacaklarının test edilmesidir. El-Sayed'in sağlık hizmetleri, kampanya finansmanı ve büyük servet sahiplerinin vergilendirilmesi üzerine kurduğu mesaj, genç ve ilerici seçmenleri harekete geçirmeyi amaçlıyordu. Rogers ise, Trump'la yakınlığını, üretim istihdamı ve vergi indirimleri vaatlerini öne çıkardı. Sonuç ne olursa olsun, Michigan'daki yarış 2028 Başkanlık seçimlerine giderken Demokrat Parti'nin ideolojik yönelimi açısından önemli bir gösterge olacaktır. Sabah saat 10:00 suları itibarıyla, El-Sayed'in zaferi artık kesinleşmiş gibi görünüyor. 

Diğer Kritik Senato Yarışları ve Azil Tartışması

Maine'de Cumhuriyetçi Susan Collins ile Demokrat Troy Jackson arasındaki yarış, Cumhuriyetçilerin Senato'da tutunabilmesi açısından kritik önem taşıyordu. Collins, Trump'ın 2024'te kaybettiği bir eyaleti temsil eden tek Cumhuriyetçi Senatör olduğu için Demokratların öncelikli hedefleri arasındaydı. Ancak Maine'in sıralı tercihli oy sistemi ve erken sayımın düşük oranı, ilk gece verilerinden kesin sonuçlar çıkarmayı zorlaştırıyordu. Alaska'da Mary Peltola ile Dan Sullivan arasındaki yarış da benzer biçimde yakından izleniyordu; eyaletin posta oyları ve sıralı tercihli sistemine ilişkin takvim, sonucun açıklanmasını geciktirebilirdi (Reuters; AP).

Iowa'da Cumhuriyetçi Ashley Hinson ile Demokrat Josh Turek, Ohio'da ise Cumhuriyetçi Jon Husted ile eski Demokrat Senatör Sherrod Brown arasındaki yarışlar, Demokratların Senato'da çoğunluğu elde etmesi için gereken ek kazanımlar açısından belirleyiciydi. Bu eyaletlerin tümünde Cumhuriyetçiler 2024 Başkanlık seçiminde güçlü bir performans sergilemişti. Demokratların buralarda başarı sağlaması, 2026 sonuçlarının yalnızca Trump'a tepki olarak değil, aynı zamanda daha geniş bir seçmen koalisyonu oluşturma başarısı olarak da yorumlanmasını sağlayacaktır. Ancak sayım tamamlanmadan bu yarışlar için kesin hüküm vermek mümkün değildir (Reuters; AP). Kansas'ta ise Demokrat aday Adam Hamilton, 1932 yılından bu yana (tam 94 yıl sonra) Kansas'tan Senato'ya seçilen ilk Demokrat Partili isim olarak tarih yazmıştır. Bu, Demokrat mavi dalganın gücü ve yaygınlığını anlamak açısından sembolik bir zaferdir.

Azil süreci: Meclis çoğunluğu ile görevden alma aynı şey değil

Temsilciler Meclisi'nin Demokratların kontrolüne geçmesi, Trump hakkında yeni bir azil sürecinin siyasi ve kurumsal olarak gündeme gelmesini mümkün kılacaktır. Demokratlar; İran Savaşı'nın yürütülüşü, yürütme yetkisinin kullanımı, olası çıkar çatışmaları veya yönetimin denetimden kaçınması gibi konularda soruşturma açabilir. Komite başkanlıkları ve celp yetkileri, bu soruşturmaların kapsamını genişletebilir. Bununla birlikte, soruşturma başlatılması ile azil maddelerinin kabul edilmesi farklı aşamalardır; ayrıca azil kararı verilmesi, Başkan'ın otomatik olarak görevden ayrılması anlamına da gelmez (ABD Senatosu).

ABD anayasasına göre Temsilciler Meclisi, azil (impeachment) yetkisine tek başına sahiptir. Azil maddeleri Meclis'te basit çoğunlukla kabul edilirse, Başkan hakkında azil maddeleri kabul edilmiş olur ve yargılama Senato'ya geçer. Senato'da mahkûmiyet ve görevden uzaklaştırma için oylamaya katılan üyelerin üçte ikisinin desteği gerekir. Senato'nun salt çoğunluğu, hatta 51 veya 52 sandalyelik bir Demokrat çoğunluğu, tek başına Trump'ı görevden almaya yetmez. Senato'da 100 üyenin tamamı hazır bulunursa 67 oy gerekir; dolayısıyla Demokratların olası bir çoğunlukta dahi çok sayıda Cumhuriyetçi Senatörün desteğini alması zorunludur. (ABD Senatosu). Şu an için Demokratların Senato'da 55-56 koltuğu kazanması bekleniyor; bu durumda Başkan Trump'ın azli için 10 Cumhuriyetçi Senatörün desteği gerekecektir. Bu da, şu an için o kadar da gerçekçi bir senaryo değildir. Ayrıca Trump dışında kabinesindeki tartışmalı isimlerin de azil süreçleri gündeme gelebilir. Özellikle Savaş (Savunma) Bakanı Pete Hegseth, bu konuda Demokratların hedef seçebileceği tartışmalı bir kişidir.

Seçimden Çıkarılacak Dersler

İran Savaşı'nın siyasi maliyeti

2026 ara seçimlerinin en önemli dersi, dış politikanın iç siyasetten bağımsız düşünülemeyeceğidir. ABD ve İsrail'in Şubat 2026 sonunda İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş, Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin aksaması ve enerji arzına ilişkin belirsizlikler nedeniyle ABD'li tüketicilerin gündelik yaşamına doğrudan yansıdı. Reuters, savaşın ilk haftalarında ABD'de ortalama benzin fiyatının galon başına 4 doların üzerine çıktığını ve Şubat sonundan itibaren yaklaşık yüzde 36 arttığını bildirmişti. Bu gelişme, Trump'ın enerji maliyetlerini düşürme vaadi ile savaşın yarattığı fiyat baskısı arasındaki çelişkiyi görünür kıldı (Reuters; AP-NORC).

Seçimden hemen önce yayımlanan AAA verilerine dayalı değerlendirmeye göre, 2 Kasım itibarıyla ABD'de normal benzinin ortalama fiyatı bir yıl öncesine kıyasla yaklaşık yüzde 40 daha yüksekti; 42 eyalette galon fiyatı yıllık bazda en az 1 dolar artmıştı. Dizel fiyatlarındaki ortalama artışın yüzde 71'e ulaşması, sorunun yalnızca bireysel sürücüleri değil, tarım, imalat, nakliye ve lojistik maliyetlerini de etkilediğini gösteriyordu. Bu tür artışlar, zaman içinde gıda ve diğer tüketim mallarına yansıyarak savaşın maliyetini çok daha geniş bir kesime yayar (Business Insider).

Savaşın seçmen davranışına etkisi yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı değildi. AP-NORC araştırmasına göre, seçmenlerin yaklaşık üçte ikisi İran Savaşı'nı seçim öncesinde ülkenin en önemli sorunlarından biri olarak görüyordu. Bu, Trump'ın Başkanlık seçimi öncesinde verdiği "barış" sözüne de ters bir gelişmeydi. Reuters'ın seçim gecesi aktardığı çıkış anketlerinde, seçmenlerin yarısının oyunu Trump'a tepki vermek için kullandığını, yaklaşık dörtte üçünün ülkenin gidişatından öfkeli veya memnuniyetsiz olduğunu, yüzde 70'inin ise Kongre'nin Başkan üzerinde daha güçlü bir denetim kurmasını istediğini belirtti. Bu bulgular, savaşın doğrudan oy verme motivasyonlarından biri olduğunu, ancak ekonomik memnuniyetsizlik ve Başkanlık gücünün denetlenmesi talebiyle birlikte etkili olduğunu düşündürüyor. (Reuters; AP-NORC).

Ekonomi, enflasyon ve hayat pahalılığı

Ekonomi, seçim kampanyasının belirleyici başlığıydı. Pew Research Center'ın Ekim 2026 araştırmasında, kayıtlı seçmenlerin yüzde 84'ü ekonominin oy tercihlerinde çok önemli olduğunu söyledi. Bu oran, Cumhuriyetçi adayları destekleyenlerde yüzde 82, Demokrat adayları destekleyenlerde ise yüzde 88 olarak ölçüldü. Aynı araştırmada sağlık, demokrasi, enerji politikası ve dış politika da önemli başlıklar arasında yer alsa da, seçmenin önceliği günlük yaşam maliyetleri ve ekonomik güvenlikti (Pew Research Center).

Resmî veriler de ekonomik rahatsızlığın arka planını ortaya koyuyordu. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu'na göre, Eylül 2026'da tüketici fiyatları aylık yüzde 0,6, yıllık yüzde 3,7 arttı; benzin fiyatları aynı ay yüzde 9,1 yükseldi ve enerji endeksi yıllık bazda yüzde 20,4 artış gösterdi. Ekim enflasyon verisi seçim sabahı henüz yayımlanmamıştı; dolayısıyla değerlendirmede kullanılabilecek en güncel resmî TÜFE verisi Eylül ayına aitti (BLS).

Kişisel tüketim harcamaları endeksi de benzer bir baskıya işaret ediyordu. Ekonomik Analiz Bürosu'nun 29 Ekim'de yayımladığı verilere göre, Eylül ayında PCE fiyat endeksi aylık yüzde 0,5, yıllık yüzde 3,6 arttı; gıda ve enerji hariç çekirdek PCE enflasyonu yıllık yüzde 3,1 düzeyindeydi. Aynı ay reel tüketim harcamalarının neredeyse hiç artmaması, nominal harcama artışının önemli bir bölümünün fiyat artışından kaynaklandığını düşündürüyordu. Buna karşılık, ABD ekonomisinin 2026 üçüncü çeyrekte yıllıklandırılmış yüzde 3,4 büyümesi, makroekonomik büyüme ile hanehalkının hissettiği hayat pahalılığı arasındaki farkı ortaya koydu (BEA; Reuters).

Bu ayrım siyaseten önemlidir: ekonomi toplam üretim, yatırım veya borsa performansı üzerinden ölçüldüğünde güçlü görünebilir; ancak seçmen bunu kira, market, sağlık, enerji ve kredi maliyetleri üzerinden değerlendirir. Hane halkının satın alma gücü, ücret artışlarının fiyat artışlarını yakalayıp yakalayamadığı ve geleceğe ilişkin güveni, sandık davranışında belirleyici olabilir. Trump yönetiminin büyüme rakamlarını öne çıkarması, seçmenin günlük harcama deneyimindeki baskıyı ortadan kaldırmadı. AP Voter Poll'da seçmenlerin dörtte üçünün ekonomiyi “iyi değil” veya “kötü” olarak nitelendirmesi ve yaklaşık onda sekizinin enflasyonun hane bütçesinde orta ya da ağır bir zorluk yarattığını belirtmesi, bu kopukluğu ortaya koydu (AP).

Cumhuriyetçiler açısından ikinci ders, Başkan'ın kişisel siyasi markasının her seçimde otomatik olarak partiye ve adaylara oy kazandırmamasıdır. Trump'ın mitinglere ağırlık vermesi, adayları açıkça desteklemesi ve kampanyayı kendi Başkanlığına ilişkin bir referanduma dönüştürmesi, taban mobilizasyonu sağlasa da, aynı zamanda ekonomik ve dış politika sonuçlarının sorumluluğunu da doğrudan kendisine yükledi. Özellikle Paxton gibi tartışmalı adaylara verilen destek, aday kalitesine ilişkin kaygıları ve parti içi bölünmeleri arttırmış olabilir. Demokratlar açısından ise zaferin sürdürülebilirliği, yalnızca Trump karşıtlığına değil, hayat pahalılığı, sağlık hizmetleri, istihdam ve dış politika konularında uygulanabilir öneriler geliştirmeye de bağlı olacaktır.

Sonuç

3 Kasım 2026 ara seçimleri, Donald Trump'ın ikinci Başkanlık döneminin ilk iki yılına ilişkin güçlü bir siyasi uyarı niteliği taşıyor. Temsilciler Meclisi'nde Demokratların çoğunluğu kazanmasının medya kuruluşları tarafından öngörülmesi, Cumhuriyetçilerin Kongre üzerindeki birleşik kontrolünü sona erdirecek ve Trump yönetimini daha sıkı bir denetimle karşı karşıya bırakacaktır. Pensilvanya, New Jersey, Kuzey Karolina ve Kentucky'deki rekabetçi sonuçlar, Demokratların yalnızca kendi geleneksel tabanlarını değil, farklı seçmen gruplarını da harekete geçirebildiğine işaret ediyor. Bununla birlikte, resmî sertifikasyon tamamlanana kadar sandalye dağılımı projeksiyon olarak değerlendirilmelidir (Reuters; AP).

Senato'da ise Güney Karolina ve Kuzey Karolina'daki Demokrat kazanımları, Georgia ve New Hampshire'daki Demokrat savunmasıyla birleşerek partiyi çoğunluk hedefine yaklaştırdı. Ancak Teksas, Michigan, Maine, Alaska, Iowa ve Ohio'da sayımın sürmesi nedeniyle Senato'nun kontrolü henüz kesinleşmemişti. Özellikle Teksas'ta Talarico'nun güçlü performansı ve Michigan'da El-Sayed'in ilk sayım liderliği, Demokratların ulusal ölçekteki dalgasının coğrafi sınırlarını test ediyor. Nitekim şu an için Teksas'ta Demokrat zaferi kesinleşirken, Michigan'da da olasılık çok yüksek.

Seçimlerden çıkarılacak en önemli siyasi ders, dış politikanın maliyetinin iç politikada karşılığını bulmasıdır. İran Savaşı'nın enerji piyasalarına yansıması, benzin ve dizel fiyatlarının yükselmesi, enflasyonun yeniden hızlanması ve hane halkının satın alma gücündeki aşınma, Cumhuriyetçilerin ekonomik performans anlatısını zayıflattı. Seçmenler, yönetimin askerî hedeflerinden çok savaşın ne kadar süreceğini, enerji maliyetlerini nasıl etkilediğini ve aile bütçelerine ne getirdiğini sorguladı. Ekonomik büyüme verileri olumlu olsa dahi hayat pahalılığının seçmen nezdindeki ağırlığı, ara seçim sonuçlarında belirleyici bir faktör olarak öne çıktı.

Azil tartışması ise yeni Kongre döneminin gündeminde yer alabilir; ancak Temsilciler Meclisi'nde azil maddelerinin kabulü ile Senato'da Başkan'ın mahkûm edilerek görevden uzaklaştırılması birbirinden farklı anayasal aşamalardır. Demokratların Meclis çoğunluğu Trump yönetimini soruşturma ve denetleme kapasitesini artıracaktır. Buna karşılık, Senato'daki üçte iki mahkûmiyet eşiği, görevden uzaklaştırmayı son derece zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, 2026 ara seçimlerinin en somut sonucu, Trump'ın görevden alınmasından ziyade, Başkanlığının siyasi hareket alanının daralması, Kongre denetiminin güçlenmesi ve 2028 seçimlerine giden süreçte Cumhuriyetçi Parti'nin liderlik ve politika tercihlerini yeniden tartışmak zorunda kalması olacaktır.

Sonsöz, Gazze'deki insani kriz ve İran Savaşı, 2024'te aslında çok güçlü bir destekle başa geçen Başkan Trump'ın planlarını ve popülaritesini olumsuz etkilerken, ABD'de "mavi dalga" olarak nitelendirilen Demokratların sıçramasına ve sol siyasetin yeniden güçlenmesine vesile olmuştur. Bu, ABD'den diğer ülkelere de yayılmaya sahip güçlü ve toplumsal bir dalgadır. Ancak Demokratların Barack Obama ve Joe Biden sonrasında popüler lider eksikliği şimdilik önemli bir sorundur. 2028'e kadar bu sorun aşılabilirse, Demokratlar yeniden iktidara dönebilir. Bu durumda ise, İran ve benzeri vakalarda doğrudan savaş politikaları yerine, yumuşak güç temelli uygulamaların yaygınlaşmasını beklemek yerinde olacaktır. Bu konuda şimdilik en güçlü isim ise Kaliforniya Valisi Gavin Newsom gibi görünüyor. Cumhuriyetçilerde ise, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi potansiyel adaylar olsa da, Trump döneminin enkaza dönüşmesi halinde, kuşkusuz, Cumhuriyetçi adayların 2028'deki şansları hayli azalacaktır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

2 Kasım 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ Çağında Yeni Nesil Siber Saldırılar

 

Öz: Üretken yapay zekânın yaygınlaşması, siber saldırıların maliyetini ve ölçeğini değiştirmekte; ses ve görüntü taklidi, hedefli oltalama, kimlik sahteciliği ve yapay zekâ asistanlarının manipülasyonu gibi riskleri öne çıkarmaktadır. Bu yazı, Hong Kong’daki yaklaşık 25 milyon dolarlık deepfake dolandırıcılığı, ABD’de seçim öncesinde Başkan Joe Biden’ın sesini taklit eden otomatik aramalar, uzaktan kredi başvurularında yüz değiştirme kullanımı ve kurumsal yapay zekâ asistanlarına yönelik komut enjeksiyonu gibi vakaları incelemektedir. Ayrıca, üretken yapay zekânın zararlı yazılım ve oltalama faaliyetlerinde kullanımına ilişkin güvenlik kurumlarının değerlendirmelerini ele alınacaktır. Çalışmanın temel savı, yapay zekânın çoğu durumda eski suç yöntemlerini ortadan kaldırmadığı; aksine bunları daha ikna edici, kişiselleştirilmiş ve ölçeklenebilir hâle getirdiğidir. Bu nedenle, çözüm, yalnızca yeni tespit yazılımlarına değil, çok katmanlı doğrulamaya, yetki sınırlandırmasına, insan denetimine ve kurumsal hazırlığa dayanmalıdır.

Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, Siber güvenlik, Deepfake, Sosyal mühendislik, Komut enjeksiyonu, Dezenformasyon, Dijital kimlik.

 

Giriş

Yapay zekâ (YZ), son yıllarda yalnızca ekonomik üretim, bilimsel araştırma, kamu yönetimi ve askerî planlama alanlarını dönüştüren bir teknoloji olmaktan çıkmış; dolandırıcıların, siber saldırganların ve dezenformasyon ağlarının da yararlanabildiği güçlü bir araca dönüşmüştür. Özellikle üretken yapay zekâ sistemlerinin yaygınlaşmasıyla gerçeğe yakın ses ve görüntüler üretmek, hedef kişiye özel ikna edici mesajlar hazırlamak, farklı dillerde içerik oluşturmak ve bazı teknik görevleri hızlandırmak kolaylaşmıştır.

Bu dönüşüm, siber güvenlik alanında önemli bir değişime işaret ediyor. Geçmişte saldırganların teknik bir açığı keşfetmesi, zararlı yazılım geliştirmesi veya kurbanını ikna edecek bir iletişim yöntemi geliştirmesi gerekiyordu. Günümüzde, yapay zekâ bu süreçlerin bazılarını hızlandırırken, insan psikolojisini hedef alan saldırıların inandırıcılığını arttırabilmektedir. Bir şirket yöneticisinin sesini taklit eden telefon görüşmesi, gerçeğinden ayırt edilmesi güç bir görüntülü toplantı veya yapay zekâ asistanına gizlice yöneltilmiş bir komut, klasik güvenlik anlayışının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bununla birlikte, yapay zekâ kaynaklı tehditleri değerlendirirken teknolojik yenilik ile suçun kendisini birbirinden ayırmak gerekir. Kimlik taklidi, oltalama (phishing), sosyal mühendislik, veri hırsızlığı ve siyasi manipülasyon yeni olgular değildir. Yenilik, bu yöntemlerin daha hızlı, daha kişiselleştirilmiş ve bazı durumlarda daha ikna edici bir biçimde uygulanabilmesidir. Ayrıca her yapay zekâ güvenlik vakası gerçek dünyada başarıyla gerçekleştirilmiş bir saldırı değildir: Bazıları maddi kayıp veya veri ifşasıyla sonuçlanırken bazıları araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılan güvenlik açıkları ya da kontrollü deneylerdir.

Bu inceleme, kamuya açık resmî açıklamalar ve güvenlik araştırmalarıyla belgelenmiş dikkat çekici vakaları ele almaktadır. Amaç, saldırıların teknik ayrıntılarını uygulamaya dönük bir kılavuz hâlinde sunmak değil; saldırıların nasıl işlediğini, neden başarılı olabildiğini ve hangi güvenlik derslerini ortaya çıkardığını tartışmaktır.

1. Yapay Zekâ Siber Saldırılarını Anlamak: Dört Temel Kategori

Yapay zekâ bağlantılı saldırıları en az 4 kategoriye ayırmak mümkündür. İlk kategori, yapay zekânın mevcut suç yöntemlerini güçlendirmek amacıyla kullanılmasıdır. Saldırganlar üretken modellerden ikna edici oltalama mesajları hazırlamak, hedef hakkında açık kaynaklardan toplanmış bilgileri düzenlemek veya yabancı dillerde iletişim kurmak için yararlanabilir. FBI, Mayıs 2024 tarihli kamu uyarısında suçluların yapay zekâyı oltalama, sosyal mühendislik ve ses-görüntü taklidi gibi faaliyetlerde kullanabildiğine dikkat çekmiştir.

İkinci kategori, "deepfake" teknolojileridir. Bir kişinin yüzünün, sesinin veya hareketlerinin yapay olarak taklit edilmesi, sahte içeriklerin gerçekmiş gibi sunulmasına yol açabilir. Bu yöntemler finansal dolandırıcılıkta, siyasi dezenformasyonda ve itibar suikastlarında kullanılabilir.

Üçüncü kategori, doğrudan yapay zekâ sistemlerinin hedef alınmasıdır. Büyük dil modellerine dayanan asistanlar, kendilerine verilen görevleri yerine getirirken e-posta, dosya veya internet sayfalarındaki dış içeriği de okuyabilir. Saldırganlar, modelin davranışını değiştirmeyi amaçlayan talimatlar içeren bu içeriğe yer verebilir. Bu yöntem, "prompt injection", yani "komut enjeksiyonu" olarak bilinir.

Dördüncü kategori ise yapay zekâ altyapısının güvenliğiyle ilgilidir. Eğitim verilerinin manipüle edilmesi, modelin belirli koşullarda yanlış davranacak şekilde yönlendirilmesi, hassas bilgilerin istemeden açığa çıkması ve yanlış yapılandırılmış sistemler üzerinden veri sızması bu alana girer. Bu kategoriler birbiriyle kesişebilir; ancak yapay zekânın suçta kullanılması ile yapay zekâ sisteminin bizzat saldırıya uğraması aynı şey değildir. Bu ayrım, olayların doğru sınıflandırılması ve abartılı iddialardan kaçınılması açısından önemlidir.

2. Hong Kong’da 25 Milyon Dolarlık Deepfake Dolandırıcılığı

Yapay zekâ destekli dolandırıcılığın en dikkat çekici örneklerinden biri, 2024 yılında Hong Kong’da ortaya çıkan kurumsal para transferi vakasıdır. İngiliz mühendislik ve danışmanlık şirketi Arup’un Hong Kong ofisiyle ilişkilendirilen olayda bir çalışan, şirketin üst düzey yöneticilerinin katıldığına inandığı görüntülü bir toplantıya dâhil oldu. Basına yansıyan ve Hong Kong makamlarınca doğrulanan bilgilere göre, toplantıda görülen ve duyulan kişilerin yapay zekâ ile oluşturulmuş taklitleri kullanılmıştı.

Çalışan, toplantıda kendisine iletilen talimatları gerçek kabul ederek yaklaşık 200 milyon Hong Kong doları, yani yaklaşık 25 milyon ABD doları tutarında para transferi gerçekleştirdi. Hong Kong yönetiminin Haziran 2024’te yayımladığı resmî açıklama, deepfake görüntülü toplantı dolandırıcılığında yaklaşık 200 milyon Hong Kong doları kayıp yaşandığını doğruladı. Arup da, 2024 mali raporunda sahte ses, görüntü ve imzaların kullanıldığı bir dolandırıcılık girişiminin başarılı olduğunu açıkladı.

Olayın önemi yalnızca kaybedilen paranın büyüklüğünden kaynaklanmamaktadır. Vaka, dijital iletişimde güvenilir kabul edilen görüntülü toplantıların nasıl istismar edilebileceğini göstermiştir. Bir çalışan ekranda yöneticisinin yüzünü görüyor, sesini duyuyor ve diğer yöneticilerin de toplantıda bulunduğuna inanıyorsa talebin gerçekliğini sorgulama ihtiyacı azalabilir. Dolandırıcılar bu güven mekanizmasını hedef almıştır.

Bu olay, tek bir teknik unsurun değil, birden fazla yöntemin birleşiminin önemini ortaya koymaktadır: yönetici kimliğinin taklit edilmesi, gizlilik vurgusuyla çalışan üzerinde baskı kurulması, gerçekçi görsel-işitsel içeriklerin kullanılması ve transferin birden fazla işlemle gerçekleştirilmesi. Dolayısıyla, bu vaka yalnızca bir deepfake üretim başarısı değil, planlı bir sosyal mühendislik operasyonudur. Kamuya açık kaynaklar saldırının tüm teknik ayrıntılarını ortaya koymadığından, kullanılan yazılımlar veya paranın ne kadarının geri alındığına ilişkin doğrulanmamış iddiaları kesin bilgi gibi sunmamak gerekir.

Arup vakasından çıkarılabilecek temel ders, para transferi kararlarının yalnızca görsele veya sese dayandırılmamasıdır. Büyük tutarlı işlemlerde önceden belirlenmiş ikinci bir iletişim kanalı üzerinden doğrulama yapılması, çift onay mekanizmasının uygulanması ve ‘gizlilik’ gerekçesiyle olağan prosedürlerin atlanmasına izin verilmemesi gerekir.

3. ABD Seçimleri: Joe Biden’ın Sesinin Taklit Edilmesi

Ocak 2024’te ABD’nin New Hampshire eyaletindeki ön seçimler öncesinde, seçmenlere Başkan Joe Biden’ın sesini taklit eden otomatik telefon aramaları yapıldı. Aramalarda seçmenlere ön seçimde oy kullanmamaları yönünde mesaj veriliyordu. Ses, Başkan'ın konuşmasına benzer biçimde oluşturulmuştu; ancak arama gerçek bir başkanlık mesajı değildi.

ABD Federal İletişim Komisyonu (FCC), olayın ardından yapay zekâ ile klonlanmış seslerin kullanıldığı otomatik aramaların doğurduğu risklere dikkat çekti. FCC, Şubat 2024’te yapay zekâ ile üretilen sesleri de kapsayacak şekilde, belirli otomatik aramalarda yapay veya önceden kaydedilmiş ses kullanımının mevcut telekomünikasyon kurallarına tabi olduğunu açıkladı. Kurum, daha sonra olayla bağlantılı kişiler ve telekomünikasyon altyapısı hakkında yaptırım adımları duyurdu.

Vakanın siyasi açıdan önemi, sahte sesin seçmen davranışını etkilemeyi amaçlamasından kaynaklanır. Demokratik süreçlerin sağlıklı işlemesi, vatandaşların adaylar, seçim tarihi ve oy kullanma usulleri hakkında doğru bilgiye ulaşabilmesine bağlıdır. Bir adayın veya devlet başkanının sesini taklit eden sahte mesajlar, özellikle seçim öncesindeki kısa bir zaman diliminde kafa karışıklığına yol açabilir. Böyle bir saldırının etkili olması için milyonlarca kişiyi ikna etmek şart değildir; belirli bir bölgede veya kritik bir karar anında sınırlı ölçekte oluşan yanlış bilgi de sonuçlara yol açabilir.

Bu örnek, yapay zekânın siyasi dezenformasyonu icat etmesinden çok, onu daha gerçekçi ve üretilebilir hâle getirdiğini göstermektedir. Sahte siyasi mesajlar geçmişte de vardı; ancak ses klonlama araçları, yüksek prodüksiyon kapasitesine duyulan ihtiyacı azaltabilir. Seçim dönemlerinde resmî iletişim kanallarının önceden ilan edilmesi, seçmenlere doğrulama yöntemlerinin anlatılması, medya okuryazarlığının güçlendirilmesi ve şikâyet mekanizmalarının hızlandırılması bu nedenle önemlidir.

4. Uzaktan Kredi Başvurularında Yüz Değiştirme ve Kimlik Taklidi

Hong Kong yönetiminin Haziran 2024’te yayımladığı resmî açıklamaya göre polis, 2023 yılında kişilerin kimliklerini taklit ederek çevrim içi finans kuruluşlarından kredi almak için yapay zekâ tabanlı yüz değiştirme programı kullandığından şüphelenilen bir suç ağına yönelik işlem yaptı. Açıklamada, şüpheli faaliyetlerin Eylül 2022 ile Temmuz 2023 arasında gerçekleştiği, yaklaşık 200 bin Hong Kong doları tutarında olduğu ve operasyon kapsamında 9 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.

Bu örnek, deepfake teknolojisinin yalnızca ünlü kişileri taklit etmek veya sahte videolar üretmek için kullanılmadığını göstermektedir. Dijital kimlik doğrulama sistemleri, kişinin yüzünü, hareketlerini veya canlılık belirtilerini analiz ederek başvuru sahibinin gerçekten o kişi olup olmadığını belirlemeye çalışır. Saldırganlar yüz değiştirme ve kimlik taklidi yöntemleriyle bu kontrol mekanizmalarını yanıltmayı deneyebilir.

Finansal hizmetlerde uzaktan müşteri edinimi ve dijital kredi başvuruları yaygınlaştıkça kimlik doğrulama sistemlerinin güvenilirliği daha kritik hâle gelmektedir. Fiziksel şubeye gitmeden yapılan işlemler maliyetleri düşürürken suçlulara da yeni fırsatlar sunabilir. Çalıntı kimlik bilgileri, gerçek kişilerin fotoğrafları ve yapay olarak değiştirilmiş yüzler birlikte kullanıldığında, tek bir biyometrik kontrol yeterli olmayabilir.

Daha güçlü koruma; biyometrik analizin belge kontrolü, cihaz ve oturum risk değerlendirmesi, olağandışı başvuru örüntülerinin tespiti ve gerektiğinde insan incelemesiyle desteklenmesini gerektirir. Bir sistemin yüzü tanıması, işlemi yapan kişinin hukuken yetkili olduğunu tek başına kanıtlamaz. Ayrıca biyometrik sistemlerin yanlış pozitif ve yanlış negatif sonuçları da dikkate alınmalıdır.

5. Kurumsal Yapay Zekâ Asistanlarına Karşı Gizli Komut Saldırıları

Yapay zekâ güvenliğinin en ilginç boyutlarından biri, saldırganların yalnızca insanları değil, insanların kullandığı yapay zekâ asistanlarının karar süreçlerini de hedef alabilmesidir. Büyük dil modelleri, kendilerine sunulan metinleri analiz ederek yanıt üretir; ancak model, güvenilir sistem talimatlarıyla analiz etmesi istenen dış içeriği her durumda kusursuz bir şekilde ayırt edemeyebilir. Saldırganlar, bu zayıflıktan yararlanarak bir e-postaya, internet sayfasına veya belgeye modelin davranışını etkilemeye yönelik talimatlar yerleştirebilir. Bu yaklaşım, "prompt injection", yani "komut enjeksiyonu" olarak adlandırılır.

Örneğin, bir şirket çalışanı, yapay zekâ asistanından gelen e-postaları özetlemesini isteyebilir. E-postalardan birinde, asistanı önceki talimatları göz ardı etmeye veya erişebildiği bilgileri farklı biçimde işlemeye yönlendiren ifadeler bulunabilir. Sistem yeterli korumaya sahip değilse, bu durum içerik asistanının görevini yerine getirme biçimini etkileyebilir. Asistanın kurumsal dosyalara, e-postalara veya dış araçlara erişimi varsa, risk yalnızca hatalı yanıt üretmekten daha ciddi olabilir.

Bu sınıftaki saldırılar, geleneksel siber güvenlik anlayışında değişiklikler gerektirir. Klasik e-posta güvenliği zararlı ekleri, bağlantıları, bilinen saldırı imzalarını veya şüpheli gönderenleri tespit etmeye odaklanır. Oysa komut enjeksiyonunda saldırgan, zararlı kod yerine doğal dilde yazılmış komutlardan yararlanabilir. İçerik tek başına zararsız görünebilir; risk, bu içeriğin yetkili bir yapay zekâ sistemi tarafından nasıl yorumlandığından kaynaklanır.

Bir komut enjeksiyonu açığının araştırmacılar tarafından gösterilmesi, her sistemde aynı saldırının başarıyla gerçekleştirildiği veya gerçek kullanıcı verilerinin mutlaka çalındığı anlamına gelmez. Gerçek etki; asistanın erişim yetkilerine, araç kullanımına, veri sınırlarına ve güvenlik kontrollerine bağlıdır. Bu nedenle her vaka, gösterilen etki ve teorik risk ayrımı korunarak değerlendirilmelidir.

Korunma yaklaşımı, modele yalnızca "güvenilir yanıtlar üret" demekten ibaret olamaz. Asistanın hangi verilere erişebileceği, hangi işlemleri kullanıcı onayı olmadan gerçekleştirebileceği ve dış kaynaklardan gelen talimatları hangi koşullarda reddedeceği tasarım aşamasında belirlenmelidir. En az ayrıcalık ilkesi, hassas işlemlerde insan onayı, veri erişim sınırları, kayıt tutma ve düzenli kırmızı takım testleri bu alandaki temel savunma katmanlarıdır.

6. EchoLeak: Microsoft 365 Copilot ve E-posta İçeriği Üzerinden Veri Sızdırma Riski

2025 yılında yapay zekâ güvenliği tartışmalarında öne çıkan örneklerden biri, Microsoft 365 Copilot ile ilişkilendirilen ve araştırmacılar tarafından EchoLeak adıyla duyurulan komut enjeksiyonu açığıdır. Araştırmacıların kamuya açık teknik açıklamalarına göre, belirli koşullarda hazırlanmış e-posta içeriği Copilot’ın yorumlama sürecini etkileyerek kurumsal verilerin istenmeyen biçimde açığa çıkması riskini doğurabiliyordu. Vaka, üretken yapay zekâ asistanlarının e-posta ve kurumsal içeriklerle bütünleşmesinin yeni saldırı yüzeyleri oluşturabileceğini gösterdi.

Buradaki temel mesele, e-posta içeriğinin yalnızca bir insan tarafından okunmamasıdır. Kurumsal asistan, kullanıcının talebi üzerine e-postaları ve ilgili kurumsal verileri işleyebilir. Dışarıdan gelen bir mesaj, modelin davranışını etkileyecek talimatlar taşıyorsa, asistanın bu metni sıradan içerik olarak mı yoksa uygulanması gereken bir talimat olarak mı değerlendirdiği kritik hâle gelir. Eğer sistemin güvenlik sınırları yeterince katı değilse, saldırganın hazırladığı içerik beklenmedik veri akışlarına yol açabilir.

EchoLeak gibi araştırmalar, yapay zekâ uygulamalarında güvenliğin yalnızca modelin kendi davranışına bırakılamayacağını vurgulamaktadır. Modelin erişebildiği verilere ilişkin izinler, içerik kaynaklarının güvenlik düzeyi, dışarıya veri gönderme imkânları ve hassas işlemler öncesindeki onay mekanizmaları birlikte tasarlanmalıdır. Güvenlik açığının belirli bir sürüm veya yapılandırmayla sınırlı olup olmadığı, üretici tarafından hangi önlemlerin alındığı ve olayın gerçek müşteriler tarafından kötüye kullanılıp kullanılmadığı gibi hususlar, teknik açıklamaların tarihine ve kapsamına göre ayrıca kontrol edilmelidir.

Bu vaka, yapay zekâ asistanlarının kurumlarda yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir güvenlik değerlendirme standardına ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Kurumlar, yalnızca geleneksel ağ ve uç nokta güvenliğini değil, modelin talimatları nasıl işlediğini, veriyi hangi bağlamlarda kullandığını ve araçlara hangi yetkilerle eriştiğini de test etmelidir.

7. Üretken Yapay Zekâ ve Oltalama: Saldırının Ölçeklenmesi 

Yapay zekâ destekli saldırıların her zaman manşetlere çıkan büyük bir olay olarak yer alması gerekmez. Daha az görünür fakat yaygın bir risk, oltalama mesajlarının daha iyi yazılması ve hedef kişiye göre uyarlanmasıdır. Geleneksel oltalama e-postalarında yazım hataları, tutarsız dil kullanımı veya genel ifadeler saldırının fark edilmesini kolaylaştırabiliyordu. Üretken modeller bu tür kusurları azaltabilir; mesajları hedefin dili, mesleği veya kurumsal bağlamına göre düzenlemeye yardımcı olabilir.

Bu durum, saldırının mutlaka teknik açıdan daha gelişmiş olduğu anlamına gelmez. Bir e-posta hâlâ sahte bir fatura, parola sıfırlama isteği veya acil ödeme talimatı içerebilir. Değişen unsur, mesajın daha inandırıcı görünmesi ve çok sayıda kişiye düşük maliyetle uyarlanabilmesidir. FBI ve diğer güvenlik kurumları, yapay zekânın sosyal mühendislik ve kimlik taklidi girişimlerini güçlendirmek amacıyla kullanılabileceğine ilişkin uyarılar yayımlamıştır.

Üretken yapay zekâ, saldırganların teknik bilgi gereksinimini bazı görevlerde azaltabilir; ancak bu teknoloji tek başına her saldırıyı otomatik ve başarılı hâle getirmez. Gerçek saldırıların çoğunda hedef seçimi, erişim elde etme, güvenlik kontrollerini aşma ve elde edilen erişimi kullanma gibi farklı aşamalar bulunur. Yapay zekâ bazı adımları hızlandırabilirken saldırganların altyapı, operasyonel güvenlik ve insan hatası gibi sorunlarını ortadan kaldırmaz.

Kurumlar için pratik sonuç şudur: Oltalama eğitimleri yalnızca kötü yazılmış mesajları tanımaya dayanmamalıdır. Çalışanlara acil işlem baskısı, gizlilik talebi, olağandışı ödeme hesabı, beklenmedik kimlik doğrulama isteği ve bilinen bir kişinin farklı bir kanaldan doğrulanmamış bir talebi gibi davranışsal işaretler öğretilmelidir. Güvenlik kültürü, mesajın dilinin kusursuz olup olmamasından çok, talebin iş akışına ve doğrulama kurallarına uygunluğuna odaklanmalıdır.

8. Yapay Zekâ ile Ses Klonlama: Güvenin Kendisine Yönelik Saldırı 

Ses klonlama, deepfake dolandırıcılığının özel bir biçimidir. Kısa bir ses örneğinden hareketle belirli bir kişinin konuşma özelliklerini taklit eden sistemler, saldırganların telefonda tanıdık bir kişinin sesiyle iletişim kurmasını mümkün kılabilir. Aile bireylerinin, yöneticilerin veya kamu görevlilerinin taklit edilmesi, kurban üzerinde duygusal ya da kurumsal baskı oluşturabilir.

Bu tür saldırıların en etkili olduğu durumlar, kişinin hızlı karar vermeye zorlandığı anlardır. "Acil para gönder", "kimseye söyleme", "hesabım bloke oldu" veya "bu işlemi hemen tamamlamalısın" gibi talepler, sesin tanıdık gelmesiyle birleştiğinde eleştirel değerlendirmeyi zayıflatabilir. Ancak kamuya açık her ses klonlama iddiası doğrulanmış bir vaka olarak kabul edilmemelidir. Birçok haber, belirli bir teknolojiyle mümkün olan bir senaryoyu anlatır; gerçek bir mağduriyetin yaşandığını göstermek için resmî kayıt, şirket açıklaması veya güvenilir bir soruşturma bilgisi gerekir.

Ses klonlama riskine karşı aileler ve kurumlar önceden belirlenmiş doğrulama sözcükleri kullanabilir; ancak bu yöntemin tek başına kusursuz olmadığını unutmamak gerekir. Daha güvenilir yaklaşım, bilinen bir telefon numarasını geri aramak, talebi farklı bir kanaldan doğrulamak ve para ya da hassas bilgi isteyen kişiyi yalnızca sesinden tanıdığı için yetkili kabul etmemektir. Kurumsal süreçlerde kimlik doğrulama, kişisel güvene değil, denetlenebilir prosedürlere dayanmalıdır.

9. Siyasi Dezenformasyon ve Kamusal Güven Sorunu 

Yapay zekâ destekli sahte içeriklerin etkisi yalnızca tekil dolandırıcılıklar veya seçim günü yayımlanan mesajlarla sınırlı değildir. Sahte görüntüler, uydurma açıklamalar ve taklit edilmiş sesler kriz dönemlerinde kamuoyunun gerçek olayları değerlendirme biçimini bozabilir. Özellikle çatışmalar, terör saldırıları, doğal afetler veya diplomatik krizler sırasında hızla yayılan sahte içerikler, doğrulama mekanizmaları devreye girmeden önce toplumsal gerilimi arttırabilir.

Bu bağlamda iki farklı tehlike söz konusudur. Birincisi, insanların sahte bir içeriğe inanmasıdır. İkincisi ise, gerçek bir görüntü veya ses kaydının da "yapay zekâ ile üretilmiş olabilir" denilerek reddedilmesidir. İkinci durum, kimi zaman "yalancı kâr payı" veya "liar’s dividend" olarak tartışılan soruna benzer: Sahte içeriklerin yaygınlaşması, gerçek kanıtların da kolayca inkâr edilmesine zemin hazırlayabilir.

Bu nedenle, çözüm yalnızca deepfake tespit araçlarına yatırım yapmak değildir. İçeriğin kaynağını doğrulama, dijital materyalin elde edilme zincirini koruma, birden fazla bağımsız kaynaktan teyit etme ve kamu kurumlarının kriz iletişimini hızlandırma da önemlidir. Tespit araçları hata yapabilir; yeni üretim teknikleri de mevcut tespit yöntemlerini aşabilir. Dolayısıyla, teknik tespit, gazetecilik doğrulaması ve kurumsal iletişim birbirini tamamlamalıdır.

10. Devletler ve Kurumlar İçin Güvenlik Dersleri 

İncelenen vakalar, yapay zekâ kaynaklı tehditlere karşı tek bir teknolojik çözümün olmadığını göstermektedir. Savunma yaklaşımı, insan süreçlerini, teknik kontrolleri ve yönetişimi bir araya getirmelidir.

Birincisi, kritik işlemlerde çok kanallı doğrulama uygulanmalıdır. Para transferi, ödeme hesabı değişikliği, parola sıfırlama ve hassas veri paylaşımı gibi işlemler, yalnızca görüntülü toplantı veya telefon görüşmesiyle onaylanmamalıdır. Önceden kayıtlı ve bağımsız bir kanal üzerinden teyit, özellikle yüksek tutarlı işlemlerde zorunlu hâle getirilmelidir.

İkincisi, en az ayrıcalık ilkesi benimsenmelidir. Yapay zekâ asistanları yalnızca görevlerini yerine getirmek için gereken veri ve araçlara erişmeli; hassas verileri dışarıya göndermek, ödeme yapmak veya hesap ayarlarını değiştirmek gibi işlemler için ek onay gerektirmelidir. Modelin doğru davranacağına güvenmek yerine, hata yaptığında doğabilecek zararı sınırlayacak bir sistem tasarlanmalıdır.

Üçüncüsü, yapay zekâ sistemleri gerçekçi saldırı senaryolarıyla test edilmelidir. Testler yalnızca zararlı kodu değil, dış kaynaklardan gelen talimatları, veri sızdırma girişimlerini, yetki yükseltme risklerini ve araç kullanımını da kapsamalıdır. Güvenlik ekipleri, model güncellemeleri ve yeni entegrasyonlar sonrasında bu testleri tekrarlamalıdır.

Dördüncüsü, olay müdahale planları güncellenmelidir. Bir deepfake dolandırıcılığı yaşandığında finans, hukuk, bilgi teknolojileri, iletişim ve üst yönetim arasında hızlı bir koordinasyon gerekir. Bankalarla iletişim, işlem kayıtlarının korunması, çalışanlara yönelik bilgilendirme ve gerektiğinde kolluk kuvvetlerine başvuru önceden planlanmalıdır.

Beşincisi, çalışan eğitimi sürekli hâle getirilmelidir. Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin kalitesi hızla değiştiğinden, yılda bir yapılan genel farkındalık eğitimi yeterli olmayabilir. Kısa senaryo çalışmaları, sahte yönetici talebi simülasyonları ve şüpheli işlemlerin raporlanmasını kolaylaştıran prosedürler daha etkili olabilir.

Altıncısı, kamu politikası ve uluslararası iş birliği güçlendirilmelidir. Deepfake dolandırıcılıkları sınır aşan banka hesapları, farklı ülkelerde bulunan suçlular ve küresel dijital platformlar üzerinden yürütülebilir. Delil paylaşımı, hızlı bildirim, dijital içeriklerin kaynağının belirlenmesi ve mağdurların korunması için devletler arası koordinasyon gereklidir.

11. Türkiye Açısından Değerlendirme

Türkiye açısından yapay zekâ destekli saldırılar, finansal güvenlikten seçim güvenliğine, kamu kurumlarının dijital dönüşümünden savunma sanayisine kadar geniş bir yelpazede ele alınmalıdır. Bankacılık, telekomünikasyon, enerji, sağlık ve kamu hizmetleri gibi kritik sektörlerde dijital kimlik doğrulama ve otomatik karar sistemlerinin yaygınlaşması, güvenlik tasarımının da bu dönüşüme ayak uydurmasını gerektirir.

Kamu kurumları ve özel sektör kuruluşları, yapay zekâ kullanımı için açık sorumluluklar belirlemelidir. Hangi verilerin modele gönderilebileceği, hangi hizmetlerin dış sağlayıcılar üzerinden kullanılabileceği, kritik işlemlerin nasıl onaylanacağı ve bir güvenlik olayı yaşandığında kimin müdahale edeceği önceden tanımlanmalıdır. Kurum içi yapay zekâ asistanlarının denetimsiz biçimde hassas belgelerle çalışması, veri koruma ve bilgi güvenliği risklerini arttırabilir.

Türkiye’nin siber güvenlik yaklaşımında teknik kapasitenin yanında nitelikli insan kaynağı, üniversite-sanayi iş birliği, olay bildirim mekanizmaları ve kamuoyunun dijital okuryazarlığı da önem taşımaktadır. Deepfake tespitine yönelik yerli araştırmalar desteklenmeli; ancak tespit teknolojisinin her zaman kesin sonuç vermeyeceği kabul edilmelidir. Hukuk, iletişim, bilgisayar mühendisliği ve uluslararası ilişkiler alanları arasında disiplinler arası çalışma, özellikle seçim güvenliği ve sınır aşan siber suçlarla mücadelede değerli olacaktır.

Ayrıca Türkiye’de kurumların yalnızca saldırı yaşandıktan sonra tepki veren bir anlayış yerine, düzenli tatbikatlarla hazırlık seviyesini ölçen bir yaklaşım geliştirmesi gerekir. Sahte yönetici videosu, taklit edilmiş telefon araması veya yapay zekâ asistanına yerleştirilmiş kötü niyetli içerik gibi senaryolar, gerçek para ve veri riski yaratmadan kontrollü bir şekilde test edilebilir.

Sonuç 

Dünyada yaşanan yapay zekâ bağlantılı saldırılar, siber güvenliğin yeni bir evreye girdiğini göstermektedir. Hong Kong’daki yaklaşık 25 milyon dolarlık deepfake dolandırıcılığı, dijital görüntü ve sesin kurumsal güveni istismar etmek için kullanılabileceğini ortaya koymuştur. ABD’de Başkan Joe Biden’ın sesini taklit eden otomatik aramalar, aynı teknolojinin seçim süreçlerini ve kamuoyunun bilgiye erişimini hedef alabileceğini göstermiştir. Uzaktan kredi başvurularında yüz değiştirme yönteminin kullanılması, dijital kimlik doğrulamasının yeni tehditlere karşı geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Kurumsal yapay zekâ asistanlarına yönelik komut enjeksiyonu ve EchoLeak gibi araştırmalar, tehdidin yalnızca yapay zekânın suçta kullanılmasından ibaret olmadığını; yapay zekâ sistemlerinin kendi veri erişimi ve talimat işleme mekanizmalarının da saldırı yüzeyi oluşturduğunu göstermektedir. Buna karşılık, araştırma ortamında ortaya konan bir açığı gerçek dünyada gerçekleşmiş bir saldırı olarak sunmamak gerekir. Güvenilir analiz, doğrulanmış olayları, araştırmacıların sunduğu istismar senaryolarını ve henüz kanıtlanmamış iddiaları birbirinden ayırt edebilmelidir.

Yapay zekâ saldırganlara hız, ölçek ve inandırıcılık kazandırabilir; ancak başarı hâlâ insan davranışlarına, kurumsal prosedürlere, teknik mimariye ve güvenlik kontrollerine bağlıdır. Bu nedenle etkili savunma, tek başına deepfake tespit yazılımına veya yapay zekâ filtrelerine indirgenemez. Çok kanallı kimlik doğrulama, en az ayrıcalık ilkesi, hassas işlemlerde insan onayı, sürekli güvenlik testleri, çalışan eğitimi ve uluslararası iş birliği birlikte uygulanmalıdır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında güven, yalnızca bir kişinin yüzünü ekranda görmekten veya sesini telefonda duymaktan kaynaklanamaz. Güven, doğrulanabilir süreçlere, bağımsız kanallara ve denetlenebilir sistemlere dayanmalıdır. Teknoloji ne kadar gerçekçi taklitler üretebilirse üretsin, kurumların temel savunması eleştirel değerlendirme, çok katmanlı doğrulama ve hesap verebilirlik olmaya devam edecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Kasım 2026 Pazar

Birleşmiş Milletler Yeni Genel Sekreterini Bekliyor...

 

Giriş

Birleşmiş Milletler’in yeni Genel Sekreteri için yapılan yarışta artık son düzlüğe girelirken, rekabet kilitlenmiş durumda devam ediyor. Öyle ki, 30 Ekim’deki 7. Güvenlik Konseyi yoklamasında Kosta Rikalı Rebeca Grynspan öne çıksa ve favori adaylardan Arjantinli Rafael Grossi ikinci sırada yer alsa da, daimi üyelerin veto ihtimali, Latin Amerika-Karayipler bölgesinin adayları arasındaki rekabet ve son dakika adaylıkları, sonucu hâlâ değiştirebilir. Türkiye’nin 31 Ekim’de Feridun Sinirlioğlu’nu bu koltuğa resmen aday göstermesi de bu tabloya yeni bir boyut kattı. Bu yazıda, Antonio Guterres'ten sonra BM Genel Sekreteri olacak kişi hakkında yazılanlara ve adayların tanıtımına yer verilecektir.

Bir koltuk, beş veto: seçim neden bu kadar önemli?

Portekizli BM Genel Sekreteri António Guterres’in ikinci ve son 5 yıllık görev süresi 31 Aralık 2026’da sona eriyor. Yeni Genel Sekreterin de 1 Ocak 2027’de göreve başlaması bekleniyor. Genel Sekreter, BM’nin yalnızca en üst düzey bürokratı değil; aynı zamanda krizlerde arabuluculuk yapabilen, uluslararası gündemi şekillendirebilen ve örgütün siyasi ağırlığını temsil eden başlıca kişi. Yetkileri büyük ölçüde üye devletlerin desteğine bağlı olsa da, makamın diplomatik etkisi son derece yüksek.

Bu seçim, BM tarihinde ilk kadın Genel Sekreterin göreve gelmesi ihtimali nedeniyle de tarihî önem taşıyor. Şu ana kadar yarışta öne çıkan isimlerin çoğu kadın ve Latin Amerika-Karayipler bölgesinden. Bunun arkasında yazılı bir kota değil, BM’nin bölgesel denge gözeten yerleşik teamülü bulunuyor. Bu teamül, 2027’de sıranın Latin Amerika ve Karayipler’e geldiği yönündeki beklentiyi güçlendiriyor; ancak hukuken bağlayıcı değil.

Yeni Genel Sekreterin karşısında ağır bir gündem olacak: Ukrayna ve Ortadoğu başta olmak üzere savaşlar, büyük güçler arasındaki rekabet, BM’nin finansman açığı, iklim krizi, yapay zekâ ve yeni teknolojiler, insani yardımlara erişim ve Güvenlik Konseyi reformu... Dolayısıyla, yarış, yalnızca kişilerin değil, BM’nin nasıl bir diplomatik çizgi izleyeceğinin de mücadelesi.

Seçim nasıl yapılıyor? Asıl belirleyici neden Güvenlik Konseyi?

BM Şartı’nın 97. maddesi açık: Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından atanır. Yani 193 üyeli Genel Kurul tek başına bir adayı seçip Güvenlik Konseyi’ne rağmen göreve getiremiyor. Önce 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin bir isim üzerinde uzlaşması gerekiyor.

Konsey’de 9 olumlu oy gerekli. Fakat bu da tek başına yeterli değil: 5 daimi üyeden (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık) herhangi birinin olumsuz oyu, yani veto, adayın önünü kesebiliyor. Bu nedenle, adayın yalnızca çoğunluğun değil, 5 büyük gücün de en azından itiraz etmeyeceği bir profil çizmesi gerekiyor. 10 geçici üyenin desteği önemli olsa da, daimi üyelerin veto yetkisini aşamıyor.

2026 sürecinde adaylar ülkeler tarafından resmen ilan ediliyor; Genel Kurul Başkanı ve Güvenlik Konseyi Başkanı, ortak bir mektupla adaylıkları üye devletlere duyuruyor. Adaylar, kamuya açık etkileşimli diyaloglarda vizyonlarını ve sorulara verdikleri yanıtları paylaşıyorlar. Ardından Güvenlik Konseyi kapalı kapılar ardında gayriresmî yoklamalar (straw poll) yapıyor. Bu yoklamalar resmî seçimler değil; adayların destek ve itiraz düzeyini ölçen bir ön eleme aracıdır.

Yoklamalarda üyeler adaylar için “teşvik ediyor”, “cesaretini kırıyor” veya “fikri yok” anlamına gelen oylar kullanıyor. Daimi üyelerin oyları son turlarda renkli pusulalarla ayrıştırıldı; böylece hangi olumsuz oyların veto sahibi ülkelerden geldiği daha net anlaşıldı. Ancak son 30 Ekim yoklamasında yeniden renksiz pusulaya dönülmesi, hangi daimi üyenin hangi adaya itiraz ettiğini kamuoyu açısından belirsiz bıraktı.

Güvenlik Konseyi sonunda bir adayı tavsiye eden kararı kabul ediyor. Genel Kurul da atamayı yapıyor. Uygulamada Genel Kurul aşaması çoğu zaman uzlaşılan ismin onaylanması şeklinde ilerliyor; ancak bu aşama hukuken önemsiz değil. 1946 tarihli Genel Kurul kararı, atama görüşmelerinin kapalı toplantılarda yürütülmesini ve oylama yapılırsa gizli oy kullanılmasını öngörür.

Daha önce adaylar veto edildi mi? Evet, hatta seçimler yıllarca kilitlendi

BM tarihinde daimi üyelerin vetosu birçok adayın önünü kesti. 1953’te Kanadalı Lester Pearson, Sovyet vetosuyla elendi; Dag Hammarskjöld ise ancak birkaç adayın elenmesinden sonra uzlaşma adayı olarak seçilebildi. 1971’de Avusturyalı Kurt Waldheim, çok sayıda veto ve başarısız oylamanın ardından göreve geldi. 1981’de Waldheim’ın üçüncü dönem girişimi Çin vetosuyla engellenirken, Afrika Birliği’nin desteklediği Tanzanyalı Salim Ahmed Salim de ABD vetosuyla karşılaştı. Sonunda Perulu Javier Pérez de Cuéllar üzerinde uzlaşıldı. 1996’da ABD, Mısırlı Boutros Boutros-Ghali’nin ikinci dönemini veto etti. Bunun ardından yarış yeniden şekillendi ve Ganalı Kofi Annan üzerinde uzlaşıldı. Bu örnekler, Genel Sekreterlik seçiminde bir adayın güçlü özgeçmişinin veya çok sayıda ülkenin desteğinin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bir daimi üyenin itirazı bile tüm süreci başka bir isme yönlendirebiliyor.

Daha sıra dışı bir örnek ise 1950’de yaşandı: Sovyetler Birliği, görevdeki Trygve Lie’nin yeniden atanmasını veto etti; buna rağmen Genel Kurul, Güvenlik Konseyi’nin yeni bir tavsiyesi olmadan görev süresini uzattı. Bu istisnai ve tartışmalı emsal, bugünkü sürecin otomatik olarak nasıl çözüleceğini gösteren bir kural değildir. Ancak tıkanma durumunda siyasi ve kurumsal yaratıcılığın devreye girebileceğini hatırlatıyor.

BM Genel Sekreterleri

Yarış uzarsa ne olur? Kim vekâlet eder?

BM Şartı, görev süresi bittiği halde yeni bir Genel Sekreter seçilememesi durumunda otomatik bir halefiyet zinciri veya açık bir “vekalet” mekanizması tanımlamıyor. Dolayısıyla, 1 Ocak 2027’ye kadar uzlaşma sağlanamazsa, Genel Sekreter Yardımcısının kendiliğinden ve tam yetkiyle Genel Sekreter olacağı söylenemez. Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed gibi üst düzey bir yetkilinin günlük işleyişi koordine etmesi düşünülebilir; fakat bunun hukuki ve siyasi zemininin ayrıca oluşturulması gerekir.

Önümüzdeki seçenekler arasında Güvenlik Konseyi’nin kısa süreli görev yapacak bir uzlaşma adayı üzerinde anlaşması, son dakika bir “orta yol” isminin ortaya çıkması veya üye devletlerin geçiş dönemi için özel bir düzenleme geliştirmesi bulunuyor. Görev süresinin 5 yıl olması güçlü bir teamüldür; ancak BM Şartı’nda bu süre açıkça belirtilmemiştir. Bu nedenle, daha kısa bir dönem için anlaşılması teorik olarak mümkündür. Ancak bunların hiçbiri otomatik bir sonuç değil; siyasi uzlaşma gerektiriyor.

Guterres’in görev süresinin uzatılması veya geçiş dönemine ilişkin başka bir formül de tartışılabilir; fakat 1950’deki Trygve Lie örneği istisnai olduğundan, bunun günümüzde aynen tekrarlanacağını varsaymak doğru olmaz. Kısacası, seçim uzarsa BM’nin kurumsal işleyişi durmaz; ancak Genel Sekreterlik makamının siyasi temsil ve tam yetki açısından belirsizlik yaratması söz konusu olabilir.

Öne çıkan adaylar: kim kimdir, şansları ne?

31 Ekim 2026 itibarıyla resmî adaylıkları devam eden isimler arasında 30 Ekim yoklamasında öne çıkan Grynspan ve Grossi’nin yanı sıra Carolyn Rodrigues Birkett, Lana Nusseibeh, María Fernanda Espinosa, Olara Otunnu ve Ivonne A-Baki bulunuyor. Türkiye’nin 31 Ekim’deki resmî başvurusuyla Feridun Sinirlioğlu da yarışa katıldı. Buna karşılık, Michelle Bachelet, Macky Sall ve Virginia Gamba’nın adaylıkları geri çekildi.

Rebeca Grynspan – Kosta Rika

Ekonomist ve eski Kosta Rika Devlet Başkan Yardımcısı olan Grynspan, 2021’den bu yana BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) Genel Sekreteri. Daha önce BM Kalkınma Programı’nda üst düzey görevlerde bulundu. Özellikle kalkınma finansmanı, ticaret, borç, kurumsal reform ve çok taraflı müzakere alanlarında deneyimli. Türkiye, Rusya, Ukrayna ve BM arasında yürütülen Karadeniz Tahıl Koridoru Girişimi sürecinde de BM adına önemli bir diplomatik rol üstlendi.

Grynspan, şu an yarışın en güçlü ismi. 30 Ekim’deki yedinci yoklamada 15 üyeden 11’inin desteğini, 4’ünün ise itirazını aldı. 5 daimi üyeden hangilerinin itiraz ettiği açıklanmadığı için bu sonucun tek başına seçileceği anlamına gelmiyor. Latin Amerika-Karayipler teamülü, BM sistemi içindeki tecrübesi ve uzlaşmacı profili lehine. En önemli sınavı, olumsuz oyların daimi üyelerden gelip gelmediği ve bu itirazları aşabilmesi.

Rafael Mariano Grossi – Arjantin

Arjantinli kariyer diplomatı Grossi, 2019’dan bu yana Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA/IAEA) Genel Direktörü. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, silahsızlanma, nükleer güvenlik ve kriz diplomasisi alanlarında yaklaşık 40 yıllık deneyime sahip. Arjantin’in Avusturya Büyükelçiliği ve Viyana’daki uluslararası kuruluşlar nezdindeki temsilciliği görevlerini yürüttü. Ukrayna’daki Zaporijya Nükleer Santrali ve İran’ın nükleer programı gibi dosyalarda uluslararası diplomasinin görünür aktörlerinden biri oldu.

Grossi, yarışın en ciddi iki isminden biri. İlk yoklamalarda öne çıkmış ve 30 Ekim’de 9 destek oyuyla ikinci sıraya yerleşmiş durumda. Nükleer krizlerdeki görünürlüğü ve büyük güçlerle doğrudan temas kurabilmesi önemli bir avantaj. Ancak İran ve Ukrayna gibi dosyalardaki tutumu nedeniyle büyük güçlerin değerlendirmesi belirleyici olacak. Grynspan’ın gerisinde görünse de, daimi üyelerden itiraz almaması halinde güçlü bir uzlaşma adayı olabilir.

Carolyn Rodrigues Birkett – Guyana

Birkett, Guyana’nın 2020’den bu yana BM Daimi Temsilcisi. Daha önce Guyana’da Dışişleri Bakanlığı, dış ticaret ve uluslararası işbirliği ile yerli halklardan sorumlu bakanlık görevlerinde bulundu. İnsan hakları, kalkınma, BM Şartı’nın temel ilkeleri ve küçük devletlerin uluslararası sistemdeki temsili üzerinde duruyor.

Birkett'in ikinci yoklamada birinci sıraya yükselmesi, yarışın tek bir isim etrafında şekillenmediğini göstermişti. 30 Ekim’de ise 8 destek oyuyla üçüncü sırada kaldı. BM koridorlarını ve Güvenlik Konseyi’nin çalışma biçimini yakından tanıması artı. Buna karşılık, Grynspan ve Grossi’nin gerisinde; yeniden ivme kazanması ve özellikle daimi üyelerin desteğini alması gerekiyor.

Lana Zaki Nusseibeh – Birleşik Arap Emirlikleri

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanlığı Devlet Bakanı olan Nusseibeh, 2013-2024 arasında ülkesinin BM Daimi Temsilciliğini yürüttü ve bu göreve gelen ilk kadın oldu. BAE’nin 2022-2023 Güvenlik Konseyi üyeliği sırasında iki kez Konsey başkanlığı yaptı. BM reformu, insani diplomasi, kadınların barış ve güvenlik süreçlerine katılımı ve çatışmaların erken önlenmesi başlıca çalışma alanları.

Nusseibeh, BAE’nin 21 Ekim’de aday göstermesiyle yarışa oldukça geç katıldı. 30 Ekim yoklamasında 7 destek, 6 itiraz ve 2 fikirsizlik oyu aldı. Bu sonuç, ilk aşamada güçlü bir ivme yakalayamadığını gösteriyor. Buna karşılık, BM sistemini ve Konsey diplomasisini yakından tanıması önemli. Körfez ülkelerinin ve daha geniş bir grubun desteğini bir araya getirebilirse denge adayı olabilir; ancak mevcut tabloda ilk üç ismin gerisinde.

María Fernanda Espinosa Garcés – Ekvador

Ekvador’un eski Dışişleri ve Savunma Bakanı olan Espinosa, 2018-2019 döneminde BM Genel Kurulu'nun 73. Başkanıydı. Latin Amerika ve Karayipler’den bu göreve gelen ilk kadın olarak öne çıkmıştı. Çok taraflı diplomasi, iklim, çevre, sürdürülebilir kalkınma, barış ve güvenlik başlıklarında uzun bir kamu ve diplomasi kariyeri var.

BM Genel Kurulu başkanlığı, örgütün siyasi işleyişini bilmesi bakımından önemli bir avantaj. Ancak 30 Ekim’deki yoklamada ilk üç isim kadar görünür bir destek elde ettiğine ilişkin açık veri bulunmuyor. Konseyin ilk sıralardaki adaylar üzerinde uzlaşamaması halinde, deneyimli bir uzlaşma adayı olarak gündeme gelebilir.

Olara Otunnu – Uganda

Ugandalı diplomat ve eski Dışişleri Bakanı Otunnu, Kofi Annan döneminde BM Genel Sekreter Yardımcılığı ve Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilciliği görevlerinde bulundu. BM’nin ahlaki otoritesini güçlendirme, çatışmaların önlenmesi, kalkınma kaynaklarının harekete geçirilmesi ve bölgesel örgütlerle işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde duruyor.

BM içindeki geçmişi güçlü; ancak mevcut yoklamalarda aldığı yüksek itiraz sayıları yarışın önündeki temel engel. Konsey'deki kilitlenme uzarsa, tecrübesi nedeniyle uzlaşma ismi olarak teorik bir alan bulabilir. Şu aşamada kazanma ihtimali düşük görünüyor.

Ivonne A-Baki – Ekvador

Ekvadorlu diplomat A-Baki, Fransa, Monako, ABD ve Katar gibi ülkelerde büyükelçilik görevleri yürüttü. Adaylık kampanyasında BM’nin yalnızca mevcut düzeni idare eden değil, barış üretmek ve savaşları önlemek için daha etkili çalışan bir kuruma dönüşmesi gerektiğini savunuyor. Güvenlik Konseyi reformu ve kurumsal güvenin yeniden inşası da programının parçaları.

Yarışa daha geç katılan ve 30 Ekim yoklamasında ilk sıralarda görünmeyen adaylardan. Diplomatik geçmişi ve farklı bölgelerde çalışmış olması artı olsa da, mevcut tabloda güçlü bir destek dalgası bulunmuyor. Daha çok yarışın uzaması halinde gündeme gelebilecek alternatiflerden biri.

Feridun Sinirlioğlu – Türkiye

Türkiye, eski Dışişleri Bakanı ve halen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Genel Sekreteri olan Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nu 31 Ekim 2026’da resmen aday gösterdi. 1982’de Dışişleri Bakanlığına katılan Sinirlioğlu, 1992-1996’da BM Daimi Temsilciliğinde, 2002-2007’de Tel Aviv Büyükelçiliğinde, 2009-2015 arasında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığında, 2015’te kısa süre Dışişleri Bakanlığında ve 2016-2023 arasında Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliğinde görev yaptı. Aralık 2024’ten beri AGİT Genel Sekreteri.

Türkiye’nin adaylığı, yarışta uzlaşma çıkmaması üzerine son aşamada yapılan stratejik bir hamle. Sinirlioğlu’nun BM ve AGİT tecrübesi, Rusya ve Batı başkentleriyle temasları ve arabuluculuk kapasitesi avantaj. Buna karşılık, Latin Amerika-Karayipler bölgesinden aday beklentisi, yeni adayın yoklamalara henüz girmemiş olması ve Yunanistan/İsrail gibi ülkelerle yaşanabilecek siyasi itirazlar dezavantaj. 31 Ekim itibarıyla kendisi için yayımlanmış bir Güvenlik Konseyi yoklama sonucu yok; dolayısıyla şansını sayısal olarak ölçmek mümkün değil.

Favori adaylardan Michelle Bachelet neden yarıştan çekildi?

Şili’nin eski Devlet Başkanı Michelle Bachelet, yarışın ilk döneminde en güçlü ve en görünür adaylardan biriydi. 2006-2010 ve 2014-2018 arasında iki dönem Şili Devlet Başkanlığı yaptı. 2010-2013 arasında BM Kadın Birimi’nin (UN Women) ilk icra direktörlüğünü üstlendi; 2018-2022 arasında BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri olarak görev yaptı. Bu nedenle, hem Devlet Başkanlığı, hem de BM içindeki üst düzey görev deneyimi bakımından güçlü bir profildi.

Bachelet 2 Şubat 2026’da Şili, Brezilya ve Meksika’nın ortak adaylığıyla yarışa girdi. Ancak Şili’de 11 Mart’ta göreve başlayan yeni sağ hükümet, 25 Mart’ta desteğini çekti. Cumhurbaşkanı José Antonio Kast yönetimi, adaylığın başarı şansının kalmadığını savundu. Bachelet ise Brezilya ve Meksika’nın desteğiyle bir süre daha yarışta kaldı. Son aşamada, 21 Eylül’de Brezilya ve Meksika da adaylığı geri çekti ve Bachelet’in başvurusu resmen sona erdi.

Burada önemli ayrım şu: Bachelet, Güvenlik Konseyi tarafından resmen veto edilerek elenmedi. Kamuya açıklanmış bir nihai oylama veya tek bir daimi üyenin vetosu yok. Adaylığının siyasi zemini, kendi ülkesinin desteğini kaybetmesiyle ciddi biçimde zayıfladı; daha sonra Brezilya ve Meksika’nın da çekilmesiyle süreç kapandı. Bachelet’in adaylıktan çekilmesini yalnızca kişisel yetersizlik veya BM’deki görev geçmişine ilişkin bir sorunla açıklamak doğru olmaz. Şili’deki iktidar değişimi ve bölgesel desteğin sürdürülememesi belirleyici oldu. Bu süreçte ise ABD'deki Donald Trump yönetiminin etkisinden söz etmek yerinde olabilir. 

Türkiye’nin hamlesi ve Azerbaycan’ın BAE açıklaması

Türkiye, 31 Ekim’de Feridun Sinirlioğlu’nu aday göstererek yarışa resmen girdi. Ankara’nın BM Daimi Temsilcisi Ahmet Yıldız’ın açıklamasına göre, Türkiye, Latin Amerika-Karayipler bölgesinden aday çıkması yönündeki teamülü gözeterek bir süre bekledi; ancak Güvenlik Konseyi’nde uzlaşma sağlanamaması üzerine adaylığını sundu. Bu açıklama, Ankara’nın hamlesini yalnızca ulusal bir aday çıkarma girişimi değil, tıkanan sürece katkı sunma iddiasıyla da çerçevelediğini gösteriyor.

Azerbaycan’ın BAE adayı Lana Nusseibeh’e ilişkin 27 Ekim açıklaması ise dikkat çekti. Bakü, BAE’nin aday gösterme girişimini memnuniyetle karşıladığını belirtti; adayların mesleki nitelikleri, diplomatik tecrübeleri, tarafsızlıkları ve uzlaşma kurma kapasitelerinin esas alınmasını istedi. Bu açıklama, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın ilişkilere rağmen Bakü’nün BAE adayına destek verdiği şeklinde yorumlandı. Bu konuda bir süredir devam eden Ankara-Bakü gerginliğinin yeni bir uzantısı olarak Türkiye medyasında işlendi. 

Ancak diplomatik metnin kelimelerine dikkat etmek gerekiyor: Azerbaycan açıklaması, Türkiye’nin olası adaylığını reddeden veya Sinirlioğlu’na karşı olduğunu ilan eden bir metin değil. BAE’nin adaylığını olumlu karşıladığını söylüyor; Türkiye’ye karşı açık bir pozisyon almıyor. Yine de, bu tutum, Bakü’nün dış politikada Ankara ile yakın müttefiklik ilişkilerini korurken, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini de geliştirmeye çalıştığını ve BM gibi çok taraflı platformlarda kendi diplomatik önceliklerini gözettiğini gösteriyor. BAE ile Azerbaycan'ın İsrail'in bölgedeki ender müttefiklerinden olmaları da dikkate değer bir durum.

30 Ekim yoklaması ne söylüyor? Olası senaryolar

30 Ekim sonuçlarına göre; Rebeca Grynspan 11 olumlu, 4 olumsuz oyla ilk sırada; Rafael Grossi 9 olumlu oyla ikinci; Carolyn Rodrigues Birkett 8 olumlu oyla üçüncü; Lana Nusseibeh ise 7 olumlu, 6 olumsuz ve 2 fikirsizlik oyuyla dördüncü sırada. Bu rakamlar, adayların toplam destek düzeyini gösteriyor; ancak renksiz pusula kullanıldığı için olumsuz oyların hangi daimi üyelerden geldiği açıklanmadı. Dolayısıyla, Grynspan’ın 11 oyu, otomatik olarak 0 olumlu oy şartını ve veto engelini aştığı anlamına gelmiyor.

Önümüzde üç temel senaryo var. Birincisi, Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinin kendi aralarında uzlaşarak Grynspan, Grossi veya Rodrigues Birkett’ten birinin arkasında birleşmesi. İkincisi, Sinirlioğlu gibi bölge dışından yeni adayların veya başka “sürpriz” isimlerin yarışa girerek mevcut dengeyi değiştirmesi. Üçüncüsü ise, büyük güçlerin ilk sıralardaki isimler üzerinde uzlaşamaması halinde Espinosa veya Otunnu gibi daha az kutuplaştırıcı bir adayın uzlaşma formülü olarak öne çıkması.

Benim değerlendirmem, 31 Ekim itibarıyla Grynspan’ın en güçlü aday olduğu; Grossi’nin ise en ciddi rakibi konumunu koruduğu yönünde. Bununla birlikte, Genel Sekreter seçiminde kamuoyuna yansıyan oy sayıları kadar, hatta onlardan daha fazla, 5 daimi üyenin kapalı kapılar ardındaki kabulü önem taşıyor. Sinirlioğlu’nun adaylığı da henüz yoklamaya yansımadığı için yarışın bundan sonraki seyrini değiştirebilir. Ancak bölgesel teamül ve mevcut destek dengesi dikkate alındığında, Türkiye’nin adayı için önünde kolay bir yol bulunmuyor.

Sonuç

Sonuç olarak BM Genel Sekreterliği yarışı, yalnızca yeni bir bürokratın seçilmesi değil; büyük güçlerin BM üzerindeki nüfuz mücadelesinin, bölgesel temsil beklentilerinin ve örgütün geleceğine ilişkin farklı tasavvurların kesiştiği bir süreç. Önümüzdeki haftalarda asıl soru, en çok olumlu oy alan adayın kim olacağı değil, 5 daimi üyenin veto etmeyeceği ve 193 üyeli Genel Kurulun önüne ortak bir tercih olarak götürülebilecek ismin kim olacağı.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ