12 Ağustos 2026 Çarşamba

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Ankara Ziyareti

 

Giriş

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın daveti üzerine 11-13 Ağustos 2026 tarihleri arasında başkent Ankara’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. 12 Ağustos'ta, iki lider, Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde görüşmüştür. Bu yazıda, Türkiye'nin Filistin Sorunu konusundaki politikası ve Abbas'ın ziyareti değerlendirilecektir.

Abbas'ın Ziyareti

12 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleşen Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Ankara ziyareti, Türkiye'nin Filistin Devleti'nin bağımsızlığı ve onuruna verdiği büyük önemin anlaşılması adına sembolik mesajlar da içermektedir. Öyle ki, süvarilerin, 16 Türk devletini temsil eden bayrakların, 21 pare top atışının ve Muhafız Alayı tören kıtasının yer aldığı protokolle, Ankara, Filistin'in bağımsızlığına verdiği kararlı desteği bir kez daha ortaya koymuştur. Ayrıca, törene Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç ve Ankara Valisi Yakup Canbolat da katılmış; bu şekilde Mahmud Abbas ve Filistin Devleti'ne verilen önem, en üst düzey protokolle birlikte teyit edilmiştir. Liderler, başbaşa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak bir basın toplantısı da düzenlemişlerdir.

Basın toplantısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Filistin'de kararlaştırılan yasama ve Başkanlık seçimleri kararına destek vermiş; ayrıca Mescid-i Aksa ve El-Halil'de, Hazreti İbrahim Camii başta olmak üzere Filistin topraklarındaki kutsal mekanlara yönelik saldırı, ihlal ve tahriklere karşı Filistin yönetimiyle dayanışma içerisinde olduklarını belirtmiştir. İsrail'in mevcut yönetiminin politikalarını da eleştiren Erdoğan, Netanyahu yönetiminin kaostan beslendiğini ve hiçbir koşulda barış istemediğinin altını çizerek, onlar ne yaparsa yapsın Filistin Davası'nın dünyada giderek artan şekilde destek alacağını vurgulamıştır. Tüm sindirme politikalarına karşın Filistin halkının ayakta olduğunu söyleyen Türkiye lideri, bu sorunun "insanlığın ortak bir davası" olduğunu belirtmiş; bu konuda yapılacaklar hakkında Abbas'la değerlendirmelerde bulunduklarını ifade ederek, işgal altındaki Filistin topraklarının kurtarılması için Türkiye'nin her türlü çabaya hazır olduğunu ima etmiştir. Filistinlilerin barış istediğini de ısrarla vurgulayan Erdoğan, barışı istemeyen tarafın İsrail olduğunu açıklamıştır. Erdoğan, ayrıca konuşmasında Abbas'a "değerli kardeşim" olarak hitap etmiştir.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ise, Kuran-ı Kerim'den alıntıyla başladığı konuşmasında, Türkiye'nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendilerine ve haklı davalarına daima destek olduğunu söylemiş ve Gazze konusunda Ankara'nın yaptığı insani yardımları övmüştür. Abbas, Filistinli öğrenciler ve yaralılar konusunda Türkiye'nin gösterdiği çabaları da hatırlatmış ve Ankara'ya bu vesileyle teşekkür etmiştir. Görüşmelerin çok önemli ve faydalı geçtiğini belirten Filistinli lider, ortak savunma konusunda dahi "Mekke İttifakı" süreciyle başlayan yeni dönemde bazı gelişmeler olabileceğini umduğunu söylemiştir. Filistin'de adil barışın ancak işgalin sona ermesiyle sağlanabileceğini söyleyen Abbas, uluslararası hukuka uygun olarak başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti'nin kurulması halinde sorunun çözüleceğini vurgulamıştır. Gazze'de yaşanan acı olayları anımsatan Abbas, Gazze'nin Filistin Devleti'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: "Gazze'de bir devlet olamaz; Gazze'siz bir devlet de olamaz." Abbas, İsrailli yerleşimcilerin vahşetinden yalnızca Müslümanların değil, Hıristiyanların da olumsuz etkilendiğini sözlerine eklemiştir. Abbas, "tehcir" gibi bir politikayı asla kabul etmeyeceklerini de özellikle belirtmiştir. Ek olarak, Abbas'ın ortak basın toplantısında yakasına taktığı anahtar rozeti ve Filistin bayrağı, geri dönüş hakkının (Nekbe) güçlü bir mesajı olmuştur.

Abbas'ın rozeti

Analiz

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'la sıcak diyaloğu, Ankara'nın Filistin konusundaki hassasiyetinin bir Müslüman Kardeşler (İhvan) veya Hamas desteğinden değil, tamamen uluslararası hukuk ve insancıl temellere dayandığının somut bir kanıtı olmuştur. Zira ABD'de yansıtıldığının aksine, Türkiye'nin Hamas'a desteği, bu örgütün Gazze'de yapılan seçimleri kazanmasından kaynaklanmış, dahası, aynı ölçüde destek Batı Şeria'daki Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) de verilmiştir. Nitekim şimdi Kasım ayı sonunda yapılacak seçimlerde kim sandıktan çıkarsa çıksın, Ankara'nın Filistin'e desteği sürecektir.

Açıkçası Türkiye'nin Filistin konusundaki duruşu bir Yeni-Osmanlıcı paradigmanın sonucu da değildir; bölgede sürekli gerilime, çatışmalara, terörizme, dahası ke-kendi vatandaşı olan Müslümanların ve genel olarak tüm Müslümanların radikalleşmesine yol açan Filistin Sorunu çözülmediği sürece bölgede barış ve istikrar sağlanamayacağını anlayan Ankara, bu sorunun çözümünün uluslararası hukuka uygun şekilde başarılmasını istemekte; ama her defasında iki tarafın radikallerinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle bu amacına ulaşamamaktadır. Sırf bu bile bölgede barışı ve istikrarı kimin istemediğinin net bir kanıtıdır. 

Türkiye'nin resmen tanıyan ilk Müslüman devlet olarak katkıda bulunduğu İsrail ise, son yıllarda artık tamamen evrensel ilkeler ve uluslararası hukuktan caymış ve yanlış politikalara yönelmiştir. İsrail'in huzuru ve güvenliği, bölgesindeki ülkelerle barış yapmasından geçmektedir. Bunun en gerekli ilk adımı, kuşkusuz Filistinlilerle barış yapmaktır.

Bu noktada elbette İsrail'in aşırıcı politikalarından sivillerin zarar görmesi nedeniyle, zaman zaman Müslüman dünyasında ve özellikle İslamcı çevrelerde İsrail ve Yahudileri hedef alan terör eylemleri ve örgütleri konusunda hoş olmayan bazı duyarsız yaklaşımların oluştuğu da söylenmelidir. Ancak Türkiye'nin resmi dış politikası hiçbir zaman bu doğrultuda olmamış; aksine, İsrail'le ilişkiler Filistin'le barış süreci olduğu dönemlerde daha da iyiye gitmiştir. Bu bağlamda, her konuda İsrail'i destekleyen ABD'deki Donald Trump yönetimiyle bile anlaşamayan İsrail'in artık bir özeleştiri yapması ve silahları susturarak, barış sürecine katkı sağlaması gerekmektedir. Dileğimiz, iki ülkedeki seçimler sonrasında Filistin'de yeni bir barış sürecinin başlaması ve iki devletli çözümün artık hayata geçirilmesidir. Çünkü hem toplumsal gerçeklikler, hem de uluslararası hukuk buna uygundur.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Mekke İttifakına Yönelik Tepkiler

 

Giriş

7 Ağustos 2026 tarihinde İslam dünyasının kutsal topraklarından Mekke'de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in gerçekleştirdikleri üçlü görüşme sonrasında imzalanan ve uluslararası kamuoyuna duyurulan "Mekke İttifakı" veya tam ismiyle "Mekke Ortak Savunma Anlaşması", tüm dünyada ilgiyle takip edilmiş ve son yıllarda bağımsız bir dış politika izleyen Türkiye'nin adının yeni haber ve raporlarda sıklıkla geçmesine yol açmıştır.

Bu haber ve raporların bir bölümü, Türkiye'nin son yıllardaki dış politik dönüşümünün Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve özellikle İsrail açısından riskli bulan ve benimsemeyen yaklaşımlardan oluşmakta; bir diğer bölümü ise Ankara'nın bölgesel denklemde öne çıkan hamle ve yaklaşımlarını öven analizler içermektedir. İç kamuoyunda ise, konu, hükümete yakın çevrelerce etkin ve başarılı dış politikanın yeni bir tezahürü, muhalif çevrelerce de daha ziyade Pakistan-Hindistan gerginliği ve Suudi Arabistan'a yönelik olası İran veya Yemen'deki Husilerin saldırıları durumunda Ankara'ya yönelik oluşabilecek yeni riskler bağlamında değerlendirilmiştir. Bu yazıda, özellikle diğer devletlerin bu ittifaka yönelik tepkileri özetlenecektir. 

Mekke İttifakı Hakkında Bilinenler

Öncelikle, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın da belirttiği üzere, bu ittifak Türkiye'nin dahil olduğu başka bir ittifak (örneğin NATO) yapısı ile çelişen nitelikte değil; temelde ortak savunma ve savunma sanayii iş birliğine dayalı, korumacı ve caydırıcı bir anlaşmadır. İttifak anlaşması, henüz tam metni kamuoyuna açıklanmasa da, herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almamaktadır. Bu anlamda, anlaşmanın özünde olası saldırılara karşı caydırıcılık, savunma sanayii alanında bu üç devlet arasında yoğun iş birliği, ortak askeri eğitimler, teknoloji paylaşımı ve bölgesel istikrarı güçlendirmek gibi hedefler yer almaktadır. Bu nedenle, bu anlaşmayı ABD karşıtı, İsrail karşıtı veya İran karşıtı olarak nitelendirmek hatalı olacaktır. Zira Ortadoğu'da çeşitli devlet ve devlet-dışı grupların uyguladıkları hatalı ve saldırgan politikalar nedeniyle yaşanan yoğun savaş ve çatışmalar döneminde, Ankara, Riyad ve İslamabad gibi üç kalkınma ve istikrar odaklı Sünni Müslüman devlet, bu ittifakla olası saldırılara karşı kendilerini korumayı ve saldırganları caydırmayı amaçlamaktadır. Ancak pratikte, bu anlaşmayla elbette son dönemde çatışmaya yönelik politikalar izleyen İsrail ve İran gibi devletlere karşı bu devletlerin yeni ve barışçıl bir aks oluşturmaya çalıştıkları iddia edilebilir.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan'ın ittifaka ilerleyen aylarda Mısır başta olmak üzere başka devletlerin de katılabileceğini ifade etmeleri, ittifakın büyüyebileceği algısını yaratmıştır. 

Bu bağlamda, anlaşmada yer alan temel mantıkta şu olgular yer almaktadır:

Kolektif Savunma Modeli: Üç devletten herhangi birine yönelik gerçekleştirilecek bir silahlı saldırı, ittifak gereği üç ülkenin hepsine yönelik olarak yapılmış kabul edilecektir. NATO'nun 5. maddesine benzetilen bu ilke, elbette her üç devletin onayıyla gerçekleşebilecek; yani herhangi bir ülkeye bir diğer devlet veya devlet-dışı grup tarafından yapılan saldırı otomatik olarak savaş ilanına neden olmayacaktır. 

Meşru Müdafaa Tabanı: Kolektif savunma mekanizması, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde yürütülecektir. Bu anlamda, Mekke İttifakı saldırı değil, savunma amaçlıdır. 

Tamamlayıcı Yapı: Bu ittifak, saldırgan bir askeri blok değildir; aksine bölgesel caydırıcılığı arttırmayı amaçlar. Türkiye’nin NATO dâhil mevcut uluslararası taahhütlerine bir alternatif ya da çelişki de oluşturmaz.

Ulusal Karar Mekanizmaları: Anlaşma kapsamında kuvvet kullanımı ve askeri harekat kararları, Türkiye’nin anayasal düzeni ve kendi ulusal karar mekanizmaları (TBMM onayı vb.) çerçevesinde alınmaya devam edecektir.

Diğer Devletlerin Tepkileri

7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ve "birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış sayan" Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel ve küresel aktörler arasında geniş yankı uyandırmıştır. BBC Türkçe haber servisi, anlaşmaya yönelik tepkileri şöyle derlemiştir:

İran: Tahran yönetimi, resmi düzeyde yapıcı bir dil kullanmıştır. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, "anlaşmanın kendilerine karşı olduğundan endişe etmediklerini" ve Türkiye ile dostane ilişkilerini koruduklarını belirtmiştir. Ancak Tahran, ittifakın arkasında üç ülkenin "ABD'nin güvenlik taahhütlerine artık güvenememesi" motivasyonunun yattığını savunmuştur.

İsrail: İsrail basını, Mekke İttifakı'na karşı Doğu Akdeniz dengelerine dikkat çekmiştir. Analizlerde, İsrail'in Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) ile yakınlaşmasına vurgu yapılmış; Atina ve Lefkoşa’nın da bölgede büyüyen Türk askeri etkisinden rahatsız olduğu ifade edilmiştir. Ek olarak, İsrail Tarım Bakanı Avi Dichter, bu anlaşmayı “çok, çok sorunlu bir Sünni ittifakı” olarak yorumlamıştır.

Mısır: Kahire yönetimi, Körfez ülkeleriyle güvenlik çıkarları örtüşmesine rağmen şu aşamada paktın resmi bir imzacısı olmayacağını duyurmuştur. Mısırlı kaynaklar, anlaşmaya dahil olmanın Yemen'deki Husiler veya Irak'taki İran yanlısı gruplarla doğrudan askeri çatışma riski doğurmasından endişe etmektedir.

Yunanistan: Paktın imzalanması Atina'da ciddi bir endişeyle karşılanmıştır. Yunanistan'ın, daha önce yakın ilişkiler kurduğu Suudi Arabistan'ın Türkiye ve Pakistan ile bu ölçekte derin bir savunma ortaklığına girmesinden rahatsız olduğu belirtilmektedir. Somut bir örnek vermek gerekirse, Yunanistan'da yayımlanan Kathimerini gazetesi, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Yunanistan açısından olumsuz etkileri olacağını yazmıştır.

Hindistan: Pakta en sert tepki veren devlet Hindistan olmuştur. Hindistan, nükleer caydırıcılığı ve askeri insan gücüyle pakta katılması nedeniyle, Hindistan cephesinde pakt yakından izlenmektedir. Hindistan, bu süreçte Türkiye ve Pakistan eksenine karşı İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs üçlüsü ile savunma iş birliklerini derinleştirme yoluna gitmiştir. Ayrıca bu ülkede Türkiye'ye yönelik tur ve turizm faaliyetlerinin boykotu için açıklama ve kampanyalar da düzenlenmiştir

Sonuç

Sonuç olarak, Mekke İttifakı, bugüne kadar savaşların dışında kalmayı başaran Türkiye'nin bölgesel etkinliği ve caydırıcılığını arttırmak yolunda bazı riskleri olan ama akılcı bir adımdır. Bu anlaşma vesilesiyle Türk savunma sanayiinin Suudi Arabistan ve Pakistan pazarına nüfuz etmesi, bu ülkelerle stratejik ilişkilerin geliştirilmesi ve özellikle Pakistan'ın nükleer teknolojisinden istifade edilmesi gibi hususlar ilk akla gelen stratejik kazanımlardır.

Riskler ise, Pakistan'ın ezeli rakibi Hindistan ve Suudi Arabistan'ı sevmeyen radikal Şii grupların hedefi haline gelmek olabilir. Bu anlamda, İran Devleti daha makul bir çizgide hareket etmesine karşın, Yemen'deki Husiler gibi radikal gruplar elbette Ankara'ya belli ölçüde risk oluşturmaktadır. Ancak Türkiye'nin muazzam askeri, demografik ve ekonomik gücü düşünüldüğünde, Ankara'nın ne Husilerden, ne İran'dan, ne de İsrail'den korkmasını gerektirecek bir durum yoktur. Zira bölgesel lider bir devlet olan Türkiye'nin kararlı duruşu, bölgedeki diğer tüm devletleri caydırmaya fazlasıyla yeterlidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

11 Ağustos 2026 Salı

KKTC'de Seçim Takvimi Belirlendi

 

Giriş

2025 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini federal çözüm yanlısı sosyal demokrat Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) adayı hukukçu Dr. Tufan Erhürman'ın kazanmasıyla Kıbrıs müzakerelerine dönüş yolunda güçlü sinyaller veren -yalnızca Türkiye tarafından tanınan- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC), halk, bu yıl sonunda, 6 Aralık tarihinde yerel ve genel seçimler için sandık başına gidecek.

Bu seçimlerin sonuçları, hem Kıbrıs Sorunu'nda izlenecek ağır basan yaklaşımın (federal çözüm için müzakerelere devam ya da iki devletlilik yolunda ısrar) belirlenmesi, hem de Kıbrıs Türk halkının 2022'den beri iktidarda olan sağ koalisyona yönelik yaklaşımının anlaşılması açısından kritik bir test işlevi görecek. Bu yazıda, 2026 KKTC seçimleri mercek altına alınacaktır.

2022'den Günümüze KKTC İç Politikası

Hatırlanacak olursa, 2022 yılında yapılan KKTC genel seçimlerinde, Faiz Sucuoğlu liderliğindeki Türkiye yanlısı ve Rauf Denktaş geleneğini sürdüren milliyetçi/sağ parti Ulusal Birlik Partisi (UBP), yüzde 39,54 oyla 50 sandalyeli KKTC Cumhuriyet Meclisi'nde 24 milletvekilliği kazanmış ve Ersin Tatar'ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde önemli bir seçim zaferine imza atmıştır. Şimdilerde Cumhurbaşkanı olan Tufan Erhürman'ın lideri olduğu CTP ise, yüzde 32 oyla ivmeli bir performans gösterse de, milletvekili sayısı olarak 18'de kalmış ve ana muhalefet görevini üstlenmiştir. Diğer partilerden Fikri Ataoğlu liderliğindeki merkez sağ Demokrat Parti (DP) yüzde 7,41 oyla 3 milletvekilliği, bir önceki seçimde büyük çıkış yapan ama bu seçimde düşüşe geçen akademisyen Dr. Kudret Özersay önderliğindeki merkez çizgideki Halkın Partisi (HP) yüzde 6,68 oyla yine 3 milletvekilliği ve Türkiye göçmenlerinin desteklediği ilahiyatçı akademisyen Dr. Erhan Arıklı'nın desteklediği milliyetçi-muhafazakâr Yeniden Doğuş Partisi (YDP) yüzde 6,39 oyla 2 milletvekilliği kazanmıştır.

Bu sonuçların ardından, seçimden muzaffer çıkan UBP lideri Faiz Sucuoğlu Başbakanlığında UBP-DP-YDP üçlü koalisyonuyla meclis çoğunluğunu rahatlıkla sağlayan (29/50) yeni bir hükümet kurulurken, gerek KKTC'yi her konuda destekleyen Türkiye'de yaşanan ekonomik sorunlar, gerek KKTC medyasında yer alan yolsuzluk iddiaları, gerekse de ülkenin dünyada tanınmamış olması nedeniyle yaşanan diğer toplumsal sorunlar nedeniyle artan halk tepkisi ortamında Sucuoğlu hükümeti istifa etmiş ve yerine Ünal Üstel seçilmiştir. Ancak Üstel hükümeti de, Kıbrıs Türk halkının 70 yılı aşkın süredir devam eden Kıbrıs Sorunu'na kalıcı bir çözüm bulmak yönündeki güçlü iradesine dair somut bir çözüm geliştirememiş ve zamanla yolsuzluk iddialarıyla daha da zayıflamıştır.

Bu noktada şunu hatırlatmak gerekir ki, 1974'ten beri bölünmüş durumdaki ülkede kuzey-güney yönümlü olarak bazı geçiş kapılarının açık olması, hatta son yıllarda KKTC vatandaşı çok sayıda kişinin Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi'nde eğitim alması/istihdam edilmesi ve Cumhurbaşkanı Ersin Tatar da dahil olmak üzere milliyetçi siyasetçilerin bile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin pasaportuna sahip olması gibi farklı bir düzlemde gelişen bu ülke siyaseti, Avrupa Birliği (AB) üyesi ve ekonomik olarak daha gelişmiş düzeydeki Rum Kesimi'nin etkisiyle, giderek federal çözüm yönünde ivme kazanmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin de ciddi bir engeli/tepkisiyle karşılaşmamakta; hatta geçiş kapılarının daha da sıklaştırılması konusundaki engeller genelde Rum Kesimi'nden kaynaklanmaktadır. Bu durumu anlamak önemlidir; çünkü iki devletli çözüm yönünde öngörülebilir bir gelecekte herhangi bir pozitif gelişme olmayacağının farkında olan Kıbrıs Türk halkı, Türkiye'ye yönelik tepkilerden ya da eksik Türklük/Müslümanlık bilincinden değil, nihai bir statü elde edebilmek için Kıbrıs'ta federasyon tezini desteklemektedir. Çünkü Rum inadının kırılması durumunda, daha uygulanabilir olan yegane çözüm modeli budur.

2026 Seçimleri: Genel ve Yerel Seçimler Bir Arada

2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini CTP adayı Tufan Erhürman'ın rekor oyla kazanması neticesinde KKTC'de siyasi iklim değişmiş ve federasyon tezi bağlamında umutlar yeniden güçlenmeye başlamıştır. Bu ortamda, koalisyon hükümeti Türkiye'nin desteğine sahip olmasına ve Başbakan Ünal Üstel'in sık sık Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer üst düzey Türk devlet adamlarıyla görüşmesine karşın, iki devletlilik yönünde yakın gelecekte herhangi bir müspet sonuç elde edilemeyeceğine kanaat getiren Kıbrıs Türk halkının CTP'ye yönelimi sürmüştür. Hükümetin yerel ve genel seçimlerin 6 Aralık'ta birlikte yapılacağını açıklamasıyla sandık için start verilirken, seçimlere bu ortamda iddialı giren parti haliyle sosyal demokrat CTP'dir.

Sıla Usar İncirli

Yakın zamanda Genel Başkanlığa Sıla Usar İncirli'yi getiren CTP, yıllardır KKTC siyasetinde sol kulvarda konumlanmış, adada federal çözümü ve temiz siyaseti savunan Avrupai bir partidir. Geçmişte Rum solcuları ve AKEL etkisiyle daha Batı-karşıtı ve anti-emperyalist çizgide olan CTP, kendi içerisinde kırmızı yerine yeşil kanadın ağır basmasıyla son yıllarda Avrupalılaşmış ve daha çevreci ve AB'ci bir parti haline gelmiştir. Daha önce de Sibel Siber döneminde ilk kez bir kadın Başbakanı seçmiş olan Kıbrıslı Türkler, bu seçimlerde de CTP'yi destekleyerek İncirli'yi ikinci kadın Başbakan yapabilir. İncirli, mevcut yönetimi eleştirirken, seçilir seçilmez ülkede nüfus sayımı yapılacağını, güvenlik tedbirlerinin arttırılacağını ve Kıbrıs Sorunu'nda çözüm için çaba gösterileceğini vaat etmektedir.

Ünal Üstel

UBP lideri Başbakan Ünal Üstel ise, iki seçimi bir arada yaparak masrafları azalttıklarını, Girne-Lapta Yolu gibi bazı önemli projeleri tamamladıklarını ve ana vatan Türkiye ile yakın ilişkiler kurduklarını söyleyerek, geleneksel milliyetçi çizgide siyasete devam etmektedir. UBP'liler, Rumlarla federasyon müzakerelerine de şiddetle karşı çıkmakta ve tarihsel düşman olan Kıbrıslı Rumlara asla güvenilemeyeceğini düşünmektedir.

CTP ve UBP dışında DP, HP, YDP ve sosyalist Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) gibi partilerin de seçimlerde varlık göstermesi beklenmektedir. Yıllarca DP'yi yöneten Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş ise geçtiğimiz yıl Toplumsal Adalet ve Mücadele Partisi (TAM Parti) adıyla yeni bir siyasi parti kurmuştur. Bu partilerden HP, YDP ve DP'nin birkaç milletvekilliği kazanmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Özellikle Kudret Özersay'ın HP'sinin hem CTP'nin, hem de UBP'nin olası hükümetlerinde ideal koalisyon ortağı olacağı düşünülebilir. Erhan Arıklı'nın YDP'si ise, UBP'nin olası bir hükümetinde koalisyona dahil olması beklenen bir partidir. Henüz seçime uzunca bir süre olduğu için elimizde ciddi anketler bulunmamakla birlikte, gözlemler, CTP'nin avantajlı olduğu yönündedir. 

Küçük bir devlet olan KKTC'de, yerel seçimlerde ise, siyasi partilerden daha ziyade adayların kişilikleri ve halkla kurdukları bağlar daha etkili olabilir. Örneğin, partisi çok yüksek oy alamasa da Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı olarak bir dönem büyük destek alan Mehmet Harmancı gibi yerel siyasetçiler, kişisel özellikleriyle seçim sonuçlarını etkileyebilir. Toplam 18 belediye başkanı, 220 belediye meclis üyesi, 240 muhtar ve 960 ihtiyar heyeti üyesinin seçileceği yerel seçimler hakkında öngörüde bulunmak bu nedenle daha zordur ve yerel dinamiklerle ilişkilidir.

Sonuç

Sonuçta, Kıbrıslı Türk otoritelerin genel kanısına göre genel seçimlerden hiçbir partinin tek başına hükümet kurması beklenmemekte ise de, CTP'nin Erhürman rüzgarıyla seçimleri kazanması ve yüksek bir oyla ilk sırada yer alması daha makul bir ihtimaldir. Bu noktada UBP'nin en büyük şansı ise ana vatan Türkiye'nin seçim dengelerini bozabilecek bazı hamleleri olabilir. Seçim sonucunda, benim beklentim CTP'nin tek başına veya Özersay'ın HP'siyle bir koalisyon hükümeti kurarak iktidara gelmesidir. Ancak KKTC'de Kıbrıs müzakerelerini yürütmek dışında asıl yetki hükümet ve Başbakan'da olacağı için, iktidara gelmek garip bir şekilde CTP'nin halk desteğinin zamanla azalmasına ve sonraki seçimlerde oy kaybetmesine de yol açabilir. Zira Türkiye'nin ekonomik sorunları olduğu sürece KKTC'nin de ekonomik olarak düzlüğe çıkması mümkün değildir. Kıbrıs müzakerelerinde Erhürman kanalıyla çözüm veya en azından ciddi bir aşama ve ilerleme sağlanırsa ise, elbette CTP'nin KKTC siyasetine damgasını vurma ve uzun yıllar iktidarı tekeline alma imkânı da bulunmaktadır. 

Dileğimiz, KKTC halkının en doğru tercihi yapması ve çözüm yönünde sorunların karşı taraftan kaynaklandığını bir kez daha tüm dünyaya ispat ederek, Kıbrıs Türk halkının yıllardır yaşadığı haksız izolasyon koşullarının kaldırılmasına yönelik avantajlar sağlamasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Loi-cadre approuvée par le Parlement turc

 

La « Loi-cadre » (Çerçeve Yasa), élaborée par la Turquie pour garantir le désarmement et la dissolution de l'organisation terroriste PKK dans le cadre du processus « Turquie sans terrorisme » (Terörsüz Türkiye), a été adoptée récemment à une large majorité par la Grande Assemblée nationale turque (TBMM/TGNA). Cet article résume brièvement les travaux de l'Assemblée sur cette loi-cadre.

Le processus « Turquie sans terrorisme », initié par le Parti de la justice et du développement (AKP), parti au pouvoir, et le Parti d'action nationaliste (MHP), avec le soutien de l'opposition, nécessitait une loi-cadre à la suite d'un rapport exhaustif établi par la commission parlementaire compétente. Ce projet de loi, visant à permettre aux membres du PKK de déposer les armes et de se réinsérer dans la société, a été soumis au Parlement en début de mois, approuvé par la commission compétente et mis aux voix. Il stipule que les membres du PKK n'ayant pas commis de crimes graves devront déposer les armes sous la supervision de l'État et seront libérés s'ils ne récidivent pas. Ce processus, également soutenu par la direction du PKK, vise à éradiquer complètement le terrorisme en Turquie et à promouvoir la résolution des problèmes par le dialogue au sein du Parlement et dans l'espace public. C’est précisément pour cette raison que les partis d’opposition, à l’exception du parti de droite İYİ Parti (Bon Parti), du parti islamiste radical Nouveau Parti du Bien-être (YRP) et du parti d’extrême droite/ultranationaliste Parti de la victoire (Zafer Partisi) (qui n’est pas représenté au Parlement), ne s’opposent pas ouvertement au processus. Au contraire, la direction du CHP (Parti républicain du peuple), le plus ancien parti d’opposition du pays, et celle du Yeni Parti (Nouveau Parti), principal parti d’opposition récemment créé et en voie d’institutionnalisation, soutiennent ce processus et le considèrent comme un projet d’État.

Le projet de loi, intitulé officiellement « Projet de loi sur le renforcement de la solidarité nationale et de l'intégration sociale » (Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi), a été adopté hier par la Grande Assemblée nationale turque avec 468 voix pour, après débat. On a dénombré 88 voix contre et 6 abstentions. Le président du Parlement, Numan Kurtulmuş, a déclaré à propos de cette loi : « Ce succès n'est pas celui d'un seul parti ; c'est le succès de toute la Turquie. Désormais, nous suivrons tous attentivement et scrupuleusement ce processus et nous démontrerons encore plus clairement que, en tant que nation, nous l'avons pleinement adopté. » Bien que les dirigeants du CHP et du Nouveau Parti (YP) aient annoncé leur soutien au processus, certains députés de ces deux partis n'ont pas voté pour la loi pour diverses raisons. Alors que le MHP n'a enregistré que 2 voix contre, 16 députés du CHP et 56 (la majorité) du Nouveau Parti (YP) ont voté contre ou se sont abstenus. Néanmoins, l'adoption de la loi par une majorité supérieure aux deux tiers témoigne du large soutien et de la confiance que la Grande Assemblée nationale turque accorde à cette question et renforce l'image d'une Turquie sérieuse et responsable.

Désormais, sous la supervision de l'État, il est prévu que les membres du PKK déposent les armes, rentrent au pays et reprennent une vie normale, sans commettre de crimes, comme tous les autres citoyens. On espère que cela permettra d'apaiser le climat politique tendu en Turquie et d'instaurer rapidement une atmosphère plus modérée. Ceci pourrait mener à l'adoption de nouvelles lois et à des réformes sur la question kurde et sur de nombreux autres sujets, grâce à un consensus entre les différents partis (comme l'octroi aux élèves du droit à un enseignement dans leur langue maternelle comme langue seconde), à ​​l'octroi du « droit d'espoir » aux dirigeants du PKK ayant purgé de longues peines de prison, avec possibilité d'assignation à résidence, à la libération des personnalités politiques kurdes emprisonnées pour leurs liens avec le PKK, et à des réformes de l'administration locale renforçant les pouvoirs des municipalités en Turquie.

Ce processus démontre également que la relation entre l'État turc et ses citoyens d'origine kurde, que le professeur Metin Heper, universitaire de renom, comparait il y a des années à une relation parent-enfant, peut se conclure harmonieusement si l'enfant respecte sa famille et si les parents lui permettent de réaliser ses souhaits. De toute évidence, la Turquie a aujourd'hui besoin, face aux nombreux conflits qui secouent le monde, de paix et de sérénité. Enfin, ce processus a, une fois de plus, confirmé que le gouvernement turc, comme celui de tout autre pays, ne peut être qualifié d'« extrême droite » selon les critères de la science politique. À cet égard, le rejet par le gouvernement israélien du plan de désarmement du Hamas proposé par le président américain Donald Trump, alors que la Turquie agissait en conséquence, témoigne clairement de la volonté de paix de son pays.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Framework Law Approved by the Turkish Parliament

 

The "Framework Law" (Çerçeve Yasa) prepared by Türkiye to ensure the disarmament and dissolution of the PKK terrorist organization as part of the "Türkiye Without Terrorism" (Terörsüz Türkiye) process, was passed by a large majority in the Turkish Grand National Assembly (TBMM/TGNA) the other day. This article will briefly summarize the Assembly's work on the Framework Law.

The "Türkiye Without Terror" process, initiated by Türkiye's governing AK Parti (Justice and Development Party) and MHP (Nationalist Action Party) and gaining support from the opposition, needed a framework law following a comprehensive report prepared by the relevant parliamentary committee. This bill, which aims to allow PKK members to lay down their arms and reintegrate into society, was submitted to the Parliament at the beginning of the month, passed through the relevant committee, and was put to a vote. The bill stipulates that PKK members who have not committed serious crimes will lay down their arms under state supervision and be released if they do not re-offend. With this process, which is also supported by the PKK leadership, it is hoped that terrorism will be completely eradicated in Türkiye and that the method of resolving problems through discussion within the parliament and in the public sphere will come to the forefront. Indeed, for this very reason, opposition parties, with the exception of the right-wing İYİ Parti (Good Party), the hardliner Islamist New Welfare Party (New Welfare Party), and the far-right/ultranationalist Victory Party (Zafer Partisi) (which is outside the Parliament), are not directly opposing the process. On the contrary, the leadership of the CHP (Republican People's Party), the oldest opposition party in the country, and the newly established and institutionalizing main opposition party, the Yeni Parti (New Party), support this process and consider it a state project.

The bill, officially titled "Draft Law on Strengthening National Solidarity and Social Integration" (Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi) was passed in the Turkish Grand National Assembly yesterday with 468 votes in favor, following discussions on the matter. There were 88 votes against and 6 abstentions. Parliament Speaker Numan Kurtulmuş, regarding the law, stated, "This success is not just the success of one party; this success is the success of all of Türkiye. Now, we will all carefully and meticulously follow the process from now on, and we will demonstrate even more clearly that we, as a nation, have embraced this process." Although the leaders of the CHP and the New Party (YP) announced their support for the process, some MPs from these two parties did not vote in favor of the law for various reasons. While the MHP had only 2 dissenting votes, 16 MPs from the CHP and 56 (the majority) from the New Party (YP) voted against or abstained. Nevertheless, the fact that the law passed with a majority greater than 2/3 demonstrates strong support and confidence in the Turkish Grand National Assembly on this issue and reinforces the perception of Türkiye as a serious state that knows what it is doing.

Now, under state supervision, it is envisioned that PKK members will lay down their arms, return to the country, and continue their lives without committing crimes, just like other citizens. It is hoped that this will change the harsh political climate in Türkiye and that a more moderate atmosphere will prevail in a short time. This could lead to the enactment of new laws and reforms on the Kurdish Question and many other matters through consensus among different parties (such as granting students the right to education in their native language as a second language), allowing PKK leaders, who have served long prison sentences, to benefit from the "right of hope" and move to house arrest, the release of Kurdish politicians imprisoned for their ties to the PKK, and local government reforms that would increase the powers of municipalities in Türkiye.

This process also shows that the relationship between the Turkish State and its citizens of Kurdish origin, which the veteran academician Prof. Dr. Metin Heper likened to a parent-child relationship years ago, can be happily concluded if the child respects their family and the parents allow the child to fulfill their wishes. Clearly, what Türkiye needs now, amidst so much conflict in the world, is peace and tranquility. Last word, this process has made it clear once again that the government in Türkiye, like any other country in the world, cannot be classified as "far-right" according to the political science parameters of any country. In this sense, the fact that the Israeli government rejected U.S. President Donald Trump's plan for the disarmament of Hamas while Türkiye acted in this way has been clear evidence of who wants peace.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ