18 Mayıs 2026 Pazartesi

Birleşik Krallık'ta Hükümet Krizi

 

Muhafazakâr Partili Başbakan David Cameron'ın Avrupa Birliği'nde kalınması yönünde propaganda yaptığı, ancak beklenmedik bir şekilde AB'den ayrılma ile sonuçlanan 2016 Brexit referandumu ile başlayan kaotik bir sürece giren Birleşik Krallık (İngiltere), her ne kadar bu süreci 2020 yılı başında Avrupa Birliği'nden resmi olarak ayrılarak barışçıl bir şekilde atlatsa da, bu dönemden itibaren siyasi istikrarsızlıkla anılan ve sık sık seçimlerin ve Başbakan değişikliklerinin yaşandığı bir devlet haline geldi. Öyle ki, 2016'dan bu yana, Birleşik Krallık, tam 3 genel seçim (2017, 2019, 2024) gördü ve 6 farklı Başbakan (David Cameron, Theresa May, Boris Johnson, Liz Truss, Rishi Sunak ve Keir Starmer) tarafından kısa sürelerle yönetildi. Her ne kadar demokrasilerde sandık ve iktidar değişikliği sorunlara çare olarak düşünülse de, günümüzde Birleşik Krallık'ta bir Başbakan'ın ortalama 1,6 yıl görev yapabildiği göz önünde bulundurulduğunda, bu durum siyasi sistemde ciddi bir soruna işaret etmektedir.

2024 yılı genel seçimlerinde Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi'nin yüzde 34 civarında oy almasına karşın Avam Kamarası'nda çok ciddi bir çoğunluk sağlaması, bu nedenle Birleşik Krallık'taki siyasi istikrarsızlığa son verebilecek önemli bir dönüm noktası olarak yorumlanmıştı. Ancak geçen 2 yıllık süreçte, Başbakan Starmer da iyi niyetine karşın ülkedeki siyasi kutuplaşma ve aşırı sağın yükselişinden olumsuz etkilenmişe benziyor. Daha da olumsuz bir husus ise, İşçi Partisi'nin kendi içerisinde yaşanan gelişmeler... Bu yazıda, Türkiye ve uluslararası basında yer alan haberler doğrultusunda, 2026 Birleşik Krallık hükümet krizi analiz edilecektir.

Wes Streeting

Birleşik Krallık'ta son birkaç gündür yaşanan krizi tetikleyen olay, 2026 yerel seçimlerinde İşçi Partisi'nin yaşadığı hüsran olmuştur. Öyle ki, yerel seçimlerde uluslararası gözlemcilerce göçmenlere yaklaşımı nedeniyle genelde aşırı sağcı olarak yorumlanan Nigel Farage ve Birleşik Krallık Reform Partisi-Reform UK'in başarısı, geleneksel iki partili sistemin merkezi aktörleri olan İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti cephelerinde ciddi endişelere yol açmıştır. Nitekim bu seçimlerde İşçi Partisi (Labour), İngiltere genelindeki 136 yerel yönetimde bulunan 2.403 sandalyenin 1.406'sını kaybetmiş; bu durum da parti içinde büyük bir tartışma ortamını ve çözülmeyi tetiklemiştir.

Bu sonuçların ardından Başbakan Starmer'a yönelik tepkiler, ilginç bir şekilde muhalefet partilerinden ziyade hükümetin ve partisinin içinden yükselmiştir. Starmer'ın sırtına saplanan en büyük hançer ise, kuşkusuz, partinin genç ve yükselen isimlerinden Sağlık Bakanı Wes Streeting'in istifası olmuştur. İstifa mektubunda "Starmer'ın liderliğine güvenini yitirdiğini" açıklayan Streeting, İşçi Partisi liderliğine adaylığını ilan etmiş ve yakın geçmişte yaşanan Brexit sürecinin felaket sonuçlara yol açtığını iddia etmiştir. Ancak Streeting'in parti içi bir liderlik yarışını başlatabilmesi için partinin meclis grubunun yüzde 20'sinin, yani 81 milletvekilinin istifasını sağlaması gerekmektedir. Streeting'e destek veren vekillerin sayısının ise şimdilik 44 civarında olduğu düşünülmektedir. Yaşanan bu hükümet krizinde şu ana kadar 1 Kabine Bakanı (Cabinet Minister), 4 Bakan Yardımcısı (Junior Ministers) ve 4 Bakan danışmanı (Ministerial aides/PPS) hükümetteki resmî görevlerinden istifa etmiş; milletvekilliği bazında ise 1 İşçi Partisi milletvekili (Josh Simons), Andy Burnham'ın önünü açmak için doğrudan koltuğundan istifa edeceğini açıklamıştır.

Andy Burham

Bu ortamda parti içi liderlik tartışmalarında adı geçen bir diğer isim ise partinin deneyimli isimlerinden Greater Manchester Belediye Başkanı Andy Burham'dır. Yıllardır partide üst düzey görevler üstlenen Burham da AB'ye ilerleyen yıllarda dönmeye sıcak bakmaktadır. Bu süreçte ayrıca, istifalar üzerine, Kıbrıs kökenli İşçi Partisi milletvekili Nesli Çalışkan Konut Bakanı Yardımcılığı'na atanmıştır. Başbakan Yardımcısı David Lammy ise, tüm baskılara karşın Başbakan Starmer'ın bir istifa takvimi sunmayacağını ve görevine devam edeceğini açıklamıştır. Başbakan Starmer da istifa iddialarını yalanlamıştır. Bu ortamda, eğer parti içi muhalefet gerekli çoğunluğa ulaşırsa, yakında bir İşçi Partisi kurultayı düzenlenerek bu kurultayda Andy Burnham veya aday olabilirse Wes Streeting seçilerek Başbakanlığa atanabilir. Bir diğer ihtimal, kurultayı Sir Keir Starmer'ın kazanması ve görevine devam etmesidir. Ancak şu an için seçimli kurultayın olacağına dair bir karar alınamamıştır. Bu nedenle, krizin yatışması şimdilik en güçlü senaryo olarak değerlendirilebilir. 

Nesli Çalışkan

Yaşananlar, Birleşik Krallık'ta Brexit sonrası istikrarlı bir siyasi ortamın henüz oluşmadığını düşündürmektedir. Normal takvimde sonraki genel seçimlere daha 3 yıl varken bu yaşananlar, elbette olağan değildir. Bu da, Başbakan Starmer'a duyulan güvensizliği ortaya koymaktadır. Nitekim YouGov verileri de, Başbakan'ın iyi yönetemediğine yönelik algının toplumda yüzde 70 düzeyinde olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi ise, Starmer'ın demokrat kişiliği ve gösterişsiz tarzı kadar, uluslararası siyasette Donald Trump ve Nigel Farage gibi popülist ve gösterişçi liderlerin prim yaptığı istisnai bir dönemden geçilmesi olabilir. Ayrıca son yıllarda Birleşik Krallık'ın ekonomik büyüme oranlarındaki yavaşlama (ortalama yüzde 1'in altında büyüme oranları) da bu tepkilerde etkili olabilir. Ancak aslında İşçi Partisi hükümeti işsizliği azaltmada başarılı olmuş ve yeniden işsizlik oranlarını yüzde 5'in altına indirmeyi başarmıştır. Enflasyonun da yalnızca yüzde 3 düzeylerinde olduğu ve Birleşik Krallık'ın bu yıl Hindistan'ı geçerek dünyanın en gelişmiş 5. ekonomisi haline geldiği de düşünülürse, Labour hükümetinin başarısız olduğunu iddia etmek haksızlık olur. Dahası, Birleşik Krallık, kısa süre önce Türkiye ile çok kritik mahiyette bir Stratejik Çerçeve Anlaşması'na imza atmış ve Brexit sonrasında da yalnız bir devlet olmadığını herkese göstermiştir. Bu nedenle, Birleşik Krallık'ta yaşananları geçici bir kriz olarak değerlendirmek daha doğru olabilir. Ancak elbette bu konuda İşçi Partisi içinde neler yaşanacağını zaman gösterecektir. 

Sonuç olarak, Birleşik Krallık, görünürdeki krizlere karşın, ABD-Çin denkleminde kartlarını dengeli dağıtan ve yalnızca tek bir tarafa bağımlı kalmamaya gayret eden çok stratejik ve etkili bir orta güç olmaya devam etmektedir. Bunun devamı için ise, NATO ittifakının dağılmaması ve Birleşik Krallık'ın yön gösterdiği şekilde Rusya ile Ukrayna'nın bağımsızlığı ve Avrupa'nın güvenliği için mücadeleye devam etmesi, Londra-Washington hattında sorunların giderilmesi ve stratejik müttefikliğin sürdürülmesi, ABD-Çin rekabetinde İngiltere'ye Çin kaynaklı daha yoğun yatırımların çekilmesi, yükselen güç Hindistan'la yakın ilişkilerin sürdürülmesi, Avrupa Birliği ile her alanda yakın iş birliğini garanti eden bir ilişki formülünün geliştirilmesi ve Türkiye gibi diğer etkili orta güçlerle stratejik anlaşmalar yapılması gibi siyasalar uygulanmaktadır/uygulanmalıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Kishore Mahbubani'den Yeni Söyleşi: ABD vs. Çin

 

Kishore Mahbubani (1948-), Singapurlu ünlü bir diplomat ve akademisyendir. Hint asıllı bir aileden gelen Mahbubani, ülkesi Singapur’da uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir diplomat olarak çalışmış ve ülkesi adına Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği gibi üst düzey görevlerde bulunmuştur. Mahbubani, Ocak 2001-Mayıs 2002 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevini de yürütmüştür. Diplomatlığı süresince akademik kariyerine de devam eden Mahbubani, Singapur Ulusal Üniversitesi’ne (National University of Singapore) bağlı Lee Kuan Yew Okulu’nda (Lee Kuan Yew School of Public Policy) Dekanlık yapmış ve Kamu Politikaları Profesörü olmuştur. 1991-1992 döneminde Harvard Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Merkezi’nde (Center for International Affairs) araştırmacı olarak da çalışan Singapurlu diplomat ve akademisyen, Singapur Ulusal Üniversitesi’nin Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde ders vermeye devam etmekte ve İtalya’daki Bocconi Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde de yer almaktadır.

Şu sıralar ABD Başkanı Donald Trump'ın Çin ziyareti vesilesiyle Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping'le görüşmesiyle gündeme gelen ABD-Çin ilişkileri ve Çin yükselişi konusunda dünyada en önde gelen otoritelerden biri olan Mahbubani, bu konuda The New Asian Hemisphere: The Irresistible Shift of Global Power to the East (2008), Has the West Lost It?: A Provocation (2018), Has China Won?: The Chinese Challenge to American Primacy (2020), The Asian 21st Century (2022) ve Living the Asian Century: An Undiplomatic Memoir (2024) gibi önemli kitaplara da imza atmıştır. İşte bu Mahbubani, geçtiğimiz gün katıldığı bir internet söyleşisinde ABD-Çin ilişkilerine dair güncel değerlendirmelerini dinleyiciler ve okurlarıyla paylaşmıştır. Bu yazıda, bu programda ifade edilen görüşler özetlenecektir.


15 Mayıs 2026 tarihinde Bloomberg networkü YouTube kanalında yayınlanan ve Britanyalı gazeteci Mishal Husain'in hazırlayıp sunduğu popüler "The Mishal Husain Show" programına konuk olan Mahbubani, konuşmasına ilk olarak dünya tarihinde ABD ile Çin'in günümüzdeki gelişmişlik ve güç seviyelerine ulaşan iki devletin daha önce rekabet etmediklerini söyleyerek başlamakta ve bu yönüyle 21. yüzyıldaki ABD-Çin rekabetinin Soğuk Savaş'taki ABD-SSCB rekabetinden bile daha etkili olduğunu düşünmektedir. Büyük güç rekabetinin ve jeopolitik mücadelenin asla barışçıl olmadığını düşünen ve sıfır toplamlı bu oyunda devletlerin rekabete girmelerini doğal karşılayan Mahbubani, buna karşın bu rekabetin nasıl yönetileceği konusunda farklı görüşler olabileceğini belirtmektedir. ABD'de Demokrat (Joe Biden) veya Cumhuriyetçi (Donald Trump) yönetimlerde son dönemde Çin'in yükselişinin durdurulması konusunda herhangi bir fikir ayrılığı olmadığının altını çizen Singapurlu deneyimli devlet adamı, Çin'in yükselişinin artık durdurulmasının mümkün olmadığını söyleyerek, Washington'ın bu konuda engelleyici bir tutum almasının daha olumsuz sonuçlara yol açacağını iddia etmektedir. Çin'in büyük güç rekabeti açısından yükselişinin/güçlenmesinin yavaşlatılmasının tek yolunun Pekin yönetiminin kendi halkına daha fazla yatırım yapması olduğunu düşünen Mahbubani, bu konuda Çin'in hâlen gelişmiş Batılı ülkelerden çok geride olduğunu kabul etmektedir. İklim değişikliği ve benzeri küresel sorunlarla mücadele konusunda da Çin'in desteğinin gerekli olduğunu ima eden ünlü diplomat ve yazar, bu nedenle iki süper güç arasında sert bir rekabet yerine çeşitli iş birliklerini de içeren daha düzeyli bir rekabet modelini öne çıkarmaktadır. Bunun nedeni ise günümüzde 193 devletin çeşitli düzeylerde birbirlerine bağımlı olmaları ve yalnızca kendi ulusal çıkarları temelinde hareket edememeleridir. 

Daha sonra 1993 APEC Zirvesi'nde iki ülke liderleri Bill Clinton ve Jiang Zemin'in gergin bir ortamdaki görüşmelerini aktaran Kishore Mahbubani, kendisinin de katıldığı bu görüşmede Clinton'ın Zemin'e sıcak yaklaştığını anımsatmaktadır. Seçim kampanyası döneminde, önceki Başkan George H.W. Bush'un 1989 Tiananmen Olayları sonrasında Çin'e yeterince sert davranmamasını çok sert sözlerle (Pekin'in kasapları/butchers of Beijing) eleştirmiş olmasına rağmen, Clinton'ın bu tavrının ilişkilerin normalleşmesinde önemli rol oynadığını vurgulayan Mahbubani, Soğuk Savaş döneminde asıl rakibi SSCB'yi mağlup etmek için ABD'nin Çin'le diyalog ve yakınlaşma politikası başlattığını anımsatmaktadır. Buna emsal olan ve pek bilinmeyen bir tarihsel husus olarak 1981 yılında ASEAN ülkeleri ile Çin arasındaki Kamboçya (Pol Pot) tartışmasında Washington'ın Pekin'e arka çıkması örneğini veren Singapurlu konuşmacı, ABD açısından jeopolitik rekabette demokrasi ve insan haklarının nasıl arka planda kalabileceğini de bu şekilde ifade etmektedir. 

ABD'nin günümüzde Çin'le rekabette tek taraflı ve diğer ülkeleri, hatta müttefiklerini bile pek önemsemeyen tavrını SSCB'nin Soğuk Savaş'taki hatalı politikalarına benzeten Mahbubani, o dönemde ABD toplumunun çok dinamik, Sovyet toplumunun ise statik olduğunu; şimdilerde ise ABD siyasi ve ekonomik sisteminin hantallığı ve başarısızlığı nedeniyle Amerikan halkının ekonomik refah açısından giderek geriye gittiğini açıklamaktadır. Bu nedenle Çin'le topyekun bir jeopolitik mücadeleye girmenin ABD açısından da çok vahim sonuçları doğuracağını belirten Singapurlu uzman isim, ABD'nin de Çin'e benzer şekilde toplumunun altta kalmış kesimlerinin yaşam ve refah seviyelerini yükseltmeye gayret etmesini önermektedir. Çin'in halkının sosyoekonomik seviyesini yükseltmede son birkaç on yılda inanılmaz bir başarı gösterdiğini ve yaklaşık 800 milyon insanı fakirlikten orta sınıfa çıkardığını anlatan Mahbubani, buna karşın ABD'nin de siyasal ve bireysel özgürlükler konusunda Çin'e kıyasla çok daha iyi durumda olduğunu belirtmektedir. Fakat 3000 yılı aşan Çin siyasi kültürünün ABD ve Batılı ülkelerden farklı olduğunu aktaran Singapurlu konuşmacı, Çin'de kaos ve istikrarsızlığın tarihsel olarak en olumsuz senaryo olarak değerlendirildiğini ve Çin halkının bu nedenle daha istikrarlı ama daha az özgür bir rejimi daima tercih ettiklerini/edeceklerini düşünmektedir. 

Soru üzerine, Çin'in özellikle Doğu Türkistan (Sincan) bölgesinde son yıllarda açtığı ve Batılı basın-yayın organlarında sıklıkla eleştirilen eğitim kampları hakkındaki görüşlerini de açıklayan Kishore Mahbubani, Çin'in iç düzenlemelerinin Batılı ülkelerden çok farklı olduğunu ve Çin'in Batılı perspektiften değerlendirilmemesi gerektiğini düşünmektedir. Batı'nın bu konudaki tavrını iki yüzlü bulan Mahbubani, Batı medyasında Müslümanların durumunın geliştirilmesi konusunda genelde büyük bir çaba gösterilmezken, konu Çinli Müslümanlar olunca Batılıların bir anda özgürlükleri ve insan haklarını hatırladığını da sözlerine eklemektedir. Bu nedenle, Singapurlu devlet adamı, bu konuyu daha ziyade Çin'e yönelik bir siyasi araç olarak değerlendirmektedir. Mahbubani, bu konuda Gazze'de yaşanan büyük insanlık trajedisini de gündeme getirerek görüşlerini daha da somutlaştırmaktadır. 

Yetiştiği dönemde Singapur'daki geri kalmışlığı ve yaşadığı kişisel zorlukları da anlatan Kishore Mahbubani, bu yönüyle Çin'in son derece otoriter bir sistemle ve Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğinde başardığı kalkınma konusuna verdiği azami önemin izlerini de kendi hayatı bağlamında anlatmaktadır. Bu bağlamda, Çin'in de başardığı ve Singapur'un tuvaletlerin bile olmadığı geri kalmış bir ülkeden günümüzün teknolojik, kalkınmış ve halkını refah içerisinde yaşatan bir ülkeye dönüşmesini demokrasiden ve özgürlüklerden daha önde tutan Mahbubani'nin bu görüşlere nasıl ulaştığının arka planı da daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca, Mahbubani, Lee Kuan Yew ve sonrasındaki Singapurlu devlet adamlarının ülkelerinin bağımsızlığı ve kalkınması konusunda ne derece başarılı olduklarını da ele almaktadır. 

Daha sonra yeniden ABD-Çin rekabeti ve Çin yükselişi konusuna odaklanan Kishore Mahbubani, Çin'in son birkaç on yılda adeta küçük bir kediden dev bir kaplana dönüşmesi metaforunu kullanarak, Çin'in yükselişinden komşu devletlerin rahatsız olmasının doğal olduğunu belirtmektedir. Ancak bu duruma komşu devletlerin alışması gerektiğini kaydeden Mahbubani, bütün büyük güçlerin daha buyurgan davranacağını ve diğer devletlerin bu anlamda dikkatli olmaları gerektiğini düşünmektedir. Bu doğrultuda, Çin'in aslında şaşırtıcı derecede barışçıl bir devlet olduğunu söyleyen Singapurlu deneyimli isim, Çin'in 1979'daki Vietnam Savaşı'ndan bu yana hiçbir savaşa karışmadığını hatırlatmaktadır. Bölgedeki devletlerin aslında bu durumun farkında olduklarını düşünen Mahbubani, Batılıların Çin'i küçük düşüren yaklaşımlarının Asya ülkeleri ve kültürlerinde hoş karşılanmadığını da sözlerine eklemektedir. 

Programın son bölümünde 2026 İran Savaşı'nın ABD-Çin rekabeti ve ilişkilerine etkisini değerlendiren Kishore Mahbubani, ABD'nin Ortadoğu'da ve dünya genelinde giriştiği her savaşın Çin'in yükselişini hızlandırdığını düşünmekte ve 2003 Irak Savaşı sonrasında Çin'in küresel ekonomi ve siyasette hızla artan ağırlığını buna somut bir örnek olarak göstermektedir. Henry Kissinger'ın da kabul ettiği üzere, Çinli liderlerin ABD ile ilişkiler konusunda daima uzun vadeli ve kapsamlı bir stratejiye göre hareket ettiklerini kaydeden Mahbubani, Amerikalı liderlerin ise demokratik seçimleri kazanma gereksinimleri ve popülizm fenomeni nedeniyle kısa vadeli ve tutarsız hareket edebildiklerini aktarmaktadır. Buna karşın Mahbubani, demokrasiyi de kötü bir rejim olarak değerlendirmemekte ve ABD'nin Soğuk Savaş'ta Sovyetler Birliği'ni demokratik seçimlerle yenebildiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle, asıl sorun, seçimlerden ziyade Çin'le ilişkilerde yol gösterecek kapsamlı ve tutarlı bir stratejinin olmamasıdır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

14 Mayıs 2026 Perşembe

UPA Söyleşi: Tarihsel Mirastan Stratejik Egemenliğe: Türkiye-Birleşik Krallık İlişkileri ve Alanya-Minto Aksı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 9 Mayıs 2026 tarihinde, AKSAV (Alaattin Keykubat Siber Akademi Vakfı) Başkanı Hasan Kerem Ünsal ile birlikte ve ESUPA ile TeknoForm ortaklığında "Tarihsel Mirastan Stratejik Egemenliğe: Türkiye-Birleşik Krallık İlişkileri ve Alanya-Minto Aksı" başlıklı bir söyleşi düzenleyerek, yeni kurulan ESUPA'nın (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) amaçları ve faaliyet alanı, Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinde yaşanan güncel gelişmeler ve iki ülke Dışişleri Bakanları Hakan Fidan ile Yvette Cooper arasında imzalanan Stratejik Ortaklık Çerçeve belgesi ve tarihsel vesikalar sayesinde yeni keşfedilen 4. Minto Kontu John Buchan’ın Alanya'daki faaliyetleri ve bu doğrultuda oluşan Alanya-Londra aksı hakkında görüşlerini açıkladı. Aşağıdaki videolardan bu söyleşiyi izleyebilirsiniz. 

Trump-Şi Görüşmesinden Çıkan Mesajlar

 

ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu'daki kriz durumu hâlen sürerken gerçekleştirdiği Çin ziyareti, tüm dünyada gözlerin bir anda küresel ekonominin motoru durumundaki bu iki aktörün güçlü liderlerine çevrilmesine neden oldu. Halen devam eden ziyaretteki görüşmelerin içeriği ve uzlaşılan hususlar üzerinde yorum yapmak için henüz erken olsa da, iki liderin ziyaret öncesi ve sırasında verdikleri mesajları yorumlamak, müzakerelerin içeriğine dair bize fikir verebilir.

ABD Başkanı Donald Trump'ın dün başlattığı ve iki gün (14-15 Mayıs 2026) sürecek Çin ziyareti, hem İran Savaşı'nı durdurma noktasında İran üzerinde etkili olabilecek Çin'in reaksiyonlarını görmek, hem son yıllarda artan jeopolitik rekabet nedeniyle gerilen ABD-Çin ilişkilerindeki seyri saptamak, hem de küresel ekonominin gidişatını anlamak adına çok önemli bir diplomatik etkinlik olmaktadır. Ziyaret öncesi kaleme aldığım analizimde vurguladığım gibi, gündemde İran Savaşı, ikili siyasi ve ekonomik ilişkiler, Tayvan Sorunu ve Çin'in nükleer kapasitesindeki hızlı artış gibi hususların yer alması beklenmektedir. Bu başlıklara dair yapılan/yapılacak görüşmeler sonucunda somut bir değişim-dönüşüm yaşanırsa, bunlar ilerleyen analizlerimizde açıklanacaktır. Ancak şu an için, iki kudretli liderin beden dilleri, birbirlerine yaklaşımları ve söylemleri üzerinden bir değerlendirme yapmak daha doğru olur.

İlk önemli husus, Çin tarafının ABD yanlısı kategoride değerlendirilemeyecek bir devlet olmasına karşın, ABD Başkanı Donald Trump'a büyük saygı göstermesi ve onun onuruna görkemli bir karşılama töreni hazırlaması olmuştur. Her ne kadar Çin'in diplomatik teamüller ve protokol konusundaki titizliği her devlete karşı uygulanan standart bir yaklaşım olsa da, bu defa törenin kapsamı ve içeriği dikkat çekici şekilde yüksek profilli olmuştur. Bu, kuşkusuz, Pekin'in Washington'la ilişkileri krize sokmamak konusundaki özenini ve iyi niyetini gösteren bir diplomatik jesttir. Ziyaretin 8,5 yıllık uzunca bir aradan sonra yapılması ve önceki ABD Başkanı Joe Biden'ın Çin'i hiç ziyaret etmemesi de kuşkusuz Çinlilerin bu ziyarete tarihi bir önem atfederek iyi hazırlanmalarında etkili olmuş olabilir.

ABD tarafı da bu jest karşısında altta kalmamış ve Başkan Trump, gazeteciler önünde yaptığı konuşmada Çin Devlet Başkanı Şi Cinping hakkında inanılmaz derecede olumlu ve övgü dolu ifadeler kullanmıştır. 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, kamuoyuna açık yaptığı kısa konuşmada öncelikle Şi'ye teşekkür etmiş, daha sonra da birbirlerini uzun süredir tanıdıklarını anımsatarak çok iyi anlaştıklarını ve Şi ile arkadaş olmaktan "onur duyduğunu" söylemiştir. Zaman zaman sorunları olsa bile aralarındaki doğrudan diplomasiyle bunları kısa sürede aşabildiklerini söyleyen Trump, Şi'nin büyük bir lider olduğunu ve Pekin'le ilişkilerinin fantastik olduğunu belirtmiştir. Bu, kuşkusuz, ilk Başkanlığı döneminde Çin'in Wuhan şehrinde ilk kez ortaya çıkan koronavirüs (COVID-19) krizi nedeniyle Çin'i suçlayan konuşmalar (Çin virüsü) yapan Trump'ın önceki üslubundan oldukça farklıdır. Yani Trump, Çin'le rekabetlerini daha düzeyli bir şekilde yönetmek konusunda artık daha özenli davranmaktadır. Bu da, Avrupa ve Birleşik Krallık ile Ukrayna'ya destek konusunda en başından beri zıtlaşan Başkan Trump'ın, bilhassa Britanya monarkı Kral III. Charles'ın başarılı geçen Washington DC ziyareti sonrasında belki de Rusya'ya daha fazla taviz vermeme konusunda bir karar aldığını ve bu noktada Moskova ile yürütülecek mücadele öncesinde Pekin'le ilişkilerde güven tazelediğini düşündürmektedir. Ancak elbette bu konudaki somut gelişmeler iddialarımızın doğruluğunu zaman içerisinde gösterecek ve test edecektir.

Kaynak: NTV

Başkan Trump'ın yüksek gümrük tarifelerini iptal eden Yüce Mahkeme kararı sonrasında ikili ekonomik ilişkilere daha büyük önem atfetmeye başladığı da düşünülebilir. Zira Trump, bu ziyaretinde kendisine eşlik etmesi için en büyük Amerikan şirketlerinin CEO'larını (üst düzey yöneticilerini) seçmiş ve Pekin'e ekonomik ilişkileri geliştirme konusunda net bir mesaj vermiştir. Nitekim aralarında Tesla'nın patronu Elon Musk, Apple CEO'su Tim Cook ve Nvidia'nın kurucusu Jensen Huang'ın da bulunduğu 17 dev Amerikan şirketinin temsilcilerinin yer alması, Çin tarafında da pozitif bir mesaj olarak değerlendirilmiştir.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise, basına açık bölümde yaptığı değerlendirme konuşmasında, iki devletin birbirlerini hasım değil, partner olarak görmeleri gerektiğini vurgulayarak, "Thucydides Tuzağı" ifadesiyle ilişkilerdeki çatışmacı üsluba destek vermediğini açıkça göstermiştir. Şi, küresel ekonomi ve siyasette istikrar vurgusu da yaparak, dünyanın bu iki büyük devlete ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Bunlar, Pekin tarafının da ilişkileri çatışmacı bir temelde kurgulamak istemediğini düşündürmektedir. Ancak ziyaretin başlamasına saatler kala Çin Devlet Başkanı'nın Tayvan konusunun dikkatle ele alınmazsa iki devletin ilişkilerinde çok tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini söylemesi de gözlerden kaçmamıştır. Bu, Pekin için kırmızı çizginin Tayvan olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.

30 yıldır ABD-Çin ilişkilerini çalışan CNN Pekin büro şefi Steven Jiang, gençliğinde ilişkileri yönlendiren temel konuların "3T" olarak formüle edildiğini ve bunların Tiananmen Meydanı Olayları, Tibet Sorunu ve Tayvan şeklinde sıralandığını, şimdilerde ise Tayvan konusuna 3 yeni T'nin eklendiğini, bunların da Tarifeler, Teknolojik rekabet ve Tahran (İran) olduğunu söylemiştir. Tibet Sorunu ve Tayvan ise şimdilerde artık arka sıralara kayan sorunlar hâline gelmiştir. 

BBC'den Laura Bicker ise Jiang'ın "4T" formülünü Tahran, Ticaret, Teknoloji ve Tahran şeklinde benzer şekilde yorumlayarak, bu konuların ABD ile Çin delegasyonlarının masalarında ele alınacağını belirtmiştir. Trump'ın Tahran'ın ateşkes ve barış için masaya çekilmesi konusunda Pekin'den destek isteyeceğini düşünen Bicker, ayrıca Başkan Trump'ın Çinlilerin ABD'den daha fazla ithalat yapması konusunda Şi'ye baskı yapmasını da öngörmektedir. Bicker'a göre, Çin tarafı ise, bunun karşılığında ABD'nin kritik teknolojilerine Çin'in erişimine kapı aralanmasını talep edecektir. Keza Tayvan konusunda da çetin bir pazarlık olacak; Çin, ABD'den Tayvan'a silah satışlarını durdurmasını isteyecektir. Ancak bu konuda kesin bir uzlaşı veya çözüme ulaşılması gerçekçi değildir.

Yine BBC'den Sarah Smith ise, dünyanın en güçlü iki ekonomisine yön veren iki liderin aslında birbirlerine benzeyen yönleri olduğunu ve her ikisinin de kendilerini büyük kararlar alan emperyal tipte kudretli yöneticiler olarak gördüklerini iddia etmiştir. Ancak Smith'e göre Trump dürtüsel ve hızlı değişebilen bir kişiyken, Şi Cinping çok daha gizemli ve çözülmesi zor bir kişiliğe sahiptir. Smith'e göre bu görüşmede eli daha güçlü olacak kişi ise Şi Cinping'dir; zira Trump'ın geçtiğimiz yıl denediği sertlik politikalarının Çin üzerinde ABD lehine bir sonuç üretmediğini ve Pekin'in kritik mineraller kozunu kullanarak Trump'ı tarifeler ve ticaret savaşı konusunda geri adım atmaya zorladığını kaydetmiştir. Ayrıca Trump'ın dünyada ve ABD'de fazla destek görmeyen İran Savaşı hamlesi de müzakere masasında elini zayıflatmaktadır. Üstelik, ABD tarafı, İran'la uzlaşmak noktasında da Çin'in destek ve yönlendirmesine ihtiyaç duymaktadır. 

Bugün gerçekleşen Cennet Tapınağı ziyareti sırasında da, Başkan Trump, Çin'le ilgili pozitif mesajlar vermeye devam etmiştir. "Çin'in çok güzel bir ülke olduğunu" söyleyen Trump, bu şekilde önceki döneminde yaşanılan olumsuz hatıraları unutturmaya çalışmaktadır. 

Tüm bu gelişmeler ve üslup, içerideki pazarlıkların nasıl neticelendiği henüz bilinmemesine karşın, demin de söylediğim üzere ABD'nin Çin'le ilişkilerini düzeltmek istediğini ve yeni dönemde İran Savaşı'nı yara almadan noktalayarak Rusya-Ukrayna Savaşı'na odaklanacağını düşündürmektedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

12 Mayıs 2026 Salı

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Trump-Şi Görüşmesini Tvnet'te Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mayıs 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan "19. Saat Ana Haber" programında Cüneyt Özdemir’in konuğu olarak Başkan Trump'ın Çin ziyaretini ve ABD-Çin ilişkilerindeki güncel gelişmeleri yorumladı.