3 Şubat 2026 Salı

ASPI’nin Kritik Teknolojiler Raporu: Çin, Açık Farkla Dünya Lideri

 

Giriş

Kısaca ASPI olarak bilinen Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (Australian Strategic Policy Institute)[1], Canberra merkezli ciddi ve önemli bir Avustralya düşünce kuruluşudur. Kuruluş, Avustralya’nın Çin’le yakın ilişkileri nedeniyle, özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin Halk Cumhuriyeti (Çin) arasında devam eden büyük güç rekabeti ve teknoloji yarışında öncü işlere imza atmaktadır. Öyle ki, ASPI’nin düzenli olarak yayınladığı “Critical Technology Tracker” (Kritik Teknolojiler Takibi) raporu[2], dünyadaki önemli teknolojilerde hangi ülkenin daha ağır bastığını analiz eden önemli bir veri seti girişimidir. Bu yazıda, bu raporun 2025 güncellemeleri özetlenecektir.

ASPI’nin Kritik Teknolojiler Takibi Raporu

ASPI’nin yayınladığı Kritik Teknoloji Takibi; savunma, uzay, enerji, çevre, yapay zekâ, biyoteknoloji, robotik, siber, bilgi işlem, ileri malzemeler ve önemli kuantum teknolojisi alanlarını kapsayan 74 kritik teknolojiyi içeren büyük bir veri seti projesidir. ASPI uzmanlarına göre, "bir ülkenin araştırma performansı, stratejik niyeti ve gelecekteki potansiyel bilim ve teknoloji kapasitesine ilişkin öncü bir gösterge sağlamaktadır". İlk olarak 1 Mart 2023'te başlatılan bu proje, 28 Ağustos 2024'te büyük bir genişleme yaşamış ve veri seti 5 yıldan (önceden 2018-2022) 21 yıla (2003-2023) çıkarılmıştır. 1 Aralık 2025’te yayınlanan en son güncellemede, 2005 ile 2025 yılları arasında yayınlanan 9 milyondan fazla araştırma makalesi değerlendirmeye alınmıştır. Bu raporlar ve analizler daha detaylı olarak https://techtracker.aspi.org.au sitesinden takip edilebilmektedir.

ASPI

Kritik Teknoloji Takibi, yayınlanmaya başladığından bu yana onlarca ülkede hükümet belgelerinde, stratejilerinde ve incelemelerinde, Parlamento, Senato ve Kongre tanıklıklarında ve brifinglerinde alıntılanmıştır. Ayrıca The New York Times, Wall Street Journal, Nikkei Asia, Reuters, AlJazeera, 9 News Australia ve diğer birçok Avrupa, Asya ve Avustralya medya kuruluşunda yer alarak küresel medyanın da ilgisini çekmiştir. Bu nedenle, ASPI’nin bu raporunu dikkatle incelemek, ABD-Çin rekabeti açısından da faydalı olacaktır.

2025 Raporu: Çin Hâkimiyeti Derinleşiyor

ASPI’nin Kritik Teknoloji Takibi 2025 güncellemesi raporu, ABD-Çin teknoloji ve bilim rekabetine dair önemli tespitler içermektedir. Bu bölümde, raporun temel bulguları özetlenecektir.

ASPI’nin Kritik Teknoloji Takibi, günümüzde 74 farklı alanda teknolojiye yönelik küresel araştırma çabalarını kapsamakta ve politika yapıcılar, endüstri ve ortaklara stratejik avantaj için teknoloji yarışının en net ve güncel resmini sunmaktadır. Bu genişletilmiş kapsam, Avustralya’nın ve müttefiklerinin kritik teknoloji stratejilerinin kapsamlı bir şekilde incelenmesi ve gözden geçirilmesi yoluyla belirlenen 10 yeni teknolojiyi araştırması kapsamına dahil etmiştir. Rapor, bir ülkenin kritik teknolojilerdeki genel gücünü değil, bu teknolojilerdeki araştırma performansını ölçmektedir. Bunu, en çok atıf alan araştırma makalelerinin yüzde 10’unu oluşturan yüksek etkili araştırmalara odaklanarak yapmaktadır. Bir ülkenin 2020 ile 2024 arasındaki 5 yıllık performansı, gelecekteki bilim ve teknoloji kapasitesinin öncü göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Araştırma kapsamına dahil edilen 10 yeni teknoloji ise; ileri düzeyde bilgi işlem ve iletişim, yapay zekâ ve insan-makine entegrasyonu ile ilgili yeni ortaya çıkan nöroteknolojiler de dahil olmak üzere stratejik avantajın anahtarıdır. Veri seti, doğruluk ve karşılaştırılabilirliği sağlamak için tamamen yenilenmiştir.

Bu bağlamda, 10 yeni teknoloji doğrultusunda güncellenen tablonun sonuçları çarpıcıdır. Çin’in yüksek etkili araştırmalarda olağanüstü hızlı ilerlemesi devam etmekte ve Pekin ile dünyanın geri kalanı arasındaki uçurum giderek genişlemektedir. Nitekim araştırmaya yeni eklenen 10 teknolojiden 8’inde, Çin, açık farkla liderliğe sahiptir. 4 teknoloji (bulut ve uç bilgi işlem, bilgisayar görme, üretken yapay zekâ ve şebeke entegrasyon teknolojileri) yüksek teknoloji tekel riski (TMR) derecelendirmesi taşımakta ve bu da Çin kurumlarında uzmanlığın önemli ölçüde yoğunlaştığını yansıtmaktadır. Bu yeni teknolojilere ilişkin tarihsel veriler, tanıdık bir hikâyeyi anlatmaktadır: Bu milenyumun ilk 10 yılında araştırma çıktıları konusunda erken ve genellikle ezici bir üstünlük sağlayan ABD, Çin'in temel araştırmalara yaptığı uzun vadeli ve ısrarlı yatırımlar nedeniyle bu üstünlüğünü yitirmiş ve artık çok geride kalmıştır. Toplamda, Çin, şu anda güncel şekilde takip edilen 74 teknolojiden 66’sında lider konumda, geri kalan 8’inde ise ABD lider konumdadır. Bu dengesizlik, güvenilir ortakların karşılaştırmalı avantajlardan yararlanmak, yoğunlaşma riskini azaltmak ve kritik teknolojilerin gidişatını birlikte şekillendirmek için neden birlikte hareket etmeleri gerektiğini göstermektedir. ABD, nöroprotez (orta TMR) ve jeomühendislik (düşük TMR) alanlarında yüksek etkili araştırmalarda halen liderdir. Nöroprotez, araştırmada ilk 10’da Çinli kurumların yer almadığı tek teknoloji olarak öne çıkmaktadır. Bu alanda en fazla araştırma çabası gösteren 7 kurumun tamamının ABD merkezli olması, ABD'nin liderliğini daha da güçlendirmektedir. Ancak Çin, daha önce ABD’nin lider olduğu küçük uydular alanındaki araştırmalarda artık lider konumdadır. Çin Bilimler Akademisi ise, 31 teknolojide birinci sırada yer alarak dünyanın en önde gelen teknolojik araştırma kurumu olmaya devam etmektedir. Kuantum sensörleri, yeni antibiyotikler ve antiviral ilaçlar alanlarındaki birincilik konumunu diğer Çin üniversitelerine kaptırmış olsa da, 10 yeni teknolojiden ikisinde birinci sırada yer almaktadır. Üniversiteler arasında Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi de tam 5 teknolojide birinci olarak zirvedeki yerini korumuştur. ABD’de ise Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), 10 teknolojide ilk 10’da yer alarak, Amerikan üniversiteleri arasında en üstün performansı sergilemektedir.

Diğer devletler analiz edildiğinde; Avustralya, 7 teknoloji alanında küresel olarak ilk 5 ülke arasında yer almakta, ancak son zamanlarda kritik mineral işleme, elektrikli bataryalar ve gelişmiş koruma alanlarındaki ilk 5 sıralamasını kaybetmiş durumdadır. Yeni eklenen teknolojiler arasında, iki Avustralya üniversitesi kurumları ilk 10 listesinde yer almaktadır: Tazmanya Üniversitesi jeomühendislik araştırmalarında 4., Melbourne Üniversitesi ise nöroprotez alanında 8. sırada yer almaktadır.

Bir blok olarak bakıldığında, Avrupa Birliği (AB) de önemli bir güç olmaya devam etmekte ve 74 teknolojinin 4’ünde yüksek etkili araştırmalarda lider konumda olup, ABD-Çin hâkimiyetine direnebilmektedir. Örneğin, Almanya, Avrupa'daki lider konumunu sürdürmekte ve tam 30 farklı teknolojide ilk 5 ülke arasında yer almaktadır. İtalya 14 teknolojide, Fransa ise 4 teknolojide ilk 5 arasına girmektedir. Almanya’daki Helmholtz Araştırma Merkezleri Birliği ve Hollanda’daki Delft Teknoloji Üniversitesi (TU Delft), her ikisi de 5 teknolojide küresel ilk 10'da yer alarak Avrupa’nın en güçlü performans gösterenleri arasında yer almaktadırlar. TU Delft, yüksek etkili araştırmalarıyla kuantum hesaplamada birinci olarak öne çıkmıştır.  Birleşik Krallık ise, geçen yıla kıyasla ilk 5 ülke arasında yer aldığı teknoloji sayısını 4 arttırmıştır. Ayrıca, 10 yeni teknolojinin 8’inde ilk 5’te yer almaktadır. Toplamda, Londra, 48 teknolojide ilk 5’te yer almaktadır ki, bu, geçen yılki 36’ya kıyasla büyük bir artışa ve olumlu gidişata işaret etmektedir.

Raporun 2023’teki lansmanından bu yana öne çıkan performans sergileyen Güney Kore de yükselişini sürdürmektedir. Güney Kore, bu yıl eklenen 5 teknoloji de dahil olmak üzere 32 teknolojide ilk 5’te yer almaktadır. Güney Kore, enerji için hidrojen ve amonyak alanlarında ABD’nin yerini alarak ikinci sıraya yükselmiştir. Buna karşılık, Japonya bir zamanlar 8 teknolojide ilk 5’te yer alırken, şimdi sadece 4 teknolojide bu pozisyonunu korumaktadır. Hindistan da önemli bir ivme göstererek, 50 teknoloji alanında araştırma çalışmalarında ilk 5 ülke arasına girmiştir (geçen yıl bu sayı 43’tü). Hindistan, ayrıca 5 teknoloji alanında ABD’yi geride bırakarak ikinci sıraya yükselmiştir. Singapur, yalnızca 2 teknolojide araştırma alanında ilk 5 ülke arasında yer almasına rağmen, kurumları birçok büyük devletten daha iyi performans göstermektedir. Nanyang Teknoloji Üniversitesi, genişletilmiş gerçeklikte küresel liderdir ve 14 teknolojide ilk 10’da yer alarak bazı Çin üniversiteleri dışındaki en güçlü kurum olmaktadır.

Ortadoğu coğrafyasında, İran, 8 teknolojide ilk 5 arasında yer almaya devam ederken, süper kapasitörler alanında ilk 5’ten düşmüştür. İran’ın en güçlü bilimsel-teknolojik kurumu ise Tahran’daki İslami Azad Üniversitesi’dir. Suudi Arabistan, son dönemde ciddi ilerleme kaydederek 5 teknolojide ilk 5’e girmiş ve bilhassa Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi, bilgi ve iletişim teknolojisinin 3 alanında ilk 10 kurum arasında yer almıştır. Bu da, ekonomik kaynak ayrıldığında bilimsel araştırmaların gelişebildiğinin somut bir ispatıdır. Bu bağlamda, ABD'deki Donald Trump yönetiminin üniversitelerin ödeneklerini kesme konusundaki tavrı ise, kuşkusuz, en büyük zararı ABD'ye vermektedir. 

Sonuç

Raporun sonuçları net bir mesajı pekiştirmektedir: Dünya genelindeki hükümetlerin, özellikle de bir ülkenin diğerlerine göre giderek daha fazla kritik alanda öne geçmeye devam ettiği bir dönemde, gelecekteki stratejik bağımlılıklardan kaçınmak için araştırma ve teknolojiye yatırımlarını ciddi ölçüde arttırmaları gerekmektedir. Araştırma liderliğinin gidişatı son 2 yıldır oldukça istikrarlı kalmıştır; bu da, kademeli veya marjinal politika düzenlemelerinin dengeyi değiştirmek için yetersiz olduğunu göstermektedir. Ortaklar ve müttefikler için, topluca önde kalmak için daha fazla yatırım ve daha koordineli ve iddialı iş birliği çabalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Devletler, sadece askeri harcamalarını değil, asıl bu alanı da etkileyecek olan bilimsel harcamalarını geliştirmeli ve güçlendirmelidirler. Zira öbür türlü bir ilerleme, daha ziyade dışa bağımlılık sarmalını geliştirecektir. Ne yazık ki Türkiye ise raporun hiçbir yerinde yer almamakta ve bilim-teknoloji alanında oldukça geride kalan bir görüntü sergilemektedir. Bu, ülkemizde bazı hususların iyi planlanamadığının net bir ispatı olmuştur...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] Web sitesi için; https://www.aspi.org.au/.

[2] Bakınız; https://www.aspi.org.au/programs/critical-technology-tracker/.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Loizidu Davası ve KKTC ile Türkiye’ye Olası Etkileri

Giriş

Kıbrıs’ta yarım asrı aşkın süredir devam eden Kıbrıs Sorunu’nun çözümünü gerektiren en önemli hususlardan birisi de, Türkiye’nin 1974 tarihinde adadaki demokratik düzeni restore etmek için gerçekleştirdiği haklı askeri müdahalesi (Kıbrıs Barış Harekâtı) sonrasında Kıbrıslı Rumların uluslararası hukuk garantisi altındaki mallarının gayrimeşru bir şekilde Türkiye’den gelen göçmenlere verilmesi ve Rum malların adeta gasp edilmesi sorunsalıdır. Bu sorun, bir Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan Titina Loizidu (Titina Loizidou) adlı Rum kadının bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı dava ile gündeme gelmiş ve dava sonucunda Türkiye ve KKTC’yi zor durumda bırakmıştır. Bu yazıda, bu konuda hazırlanmış bazı raporlardan ve resmi kurumların web sitelerinden bilgiler verilerek konu özetlenecektir.

Loizidu Davası Nedir?

Loizidu vs. Türkiye” davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 1996[1] ve 1998[2] tarihli kararlarıyla, Kuzey Kıbrıs üzerindeki “etkin kontrol”ü gerekçesiyle Türkiye’yi sorumlu tuttuğu ilk mülkiyet davasıdır. Bu karar, mülkiyet hakkı ihlallerinde Türkiye’ye doğrudan sorumluluk yüklenebileceğini ortaya koymuş ve yüklü tazminat ödemelerini gündeme getirerek Ankara’nın adadaki sorunun siyasi/diplomatic bağlamda çözümü yönündeki istencini pekiştirmiştir. Davada, Strasbourg merkezli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), davacı Titina Loizidou lehine maddi tazminat, manevi tazminat ve yargılama giderleri ödenmesine karar vermiştir. Toplam ödeme (faizler dâhil) 2003 yılında gerçekleştirilmiş olup, yaklaşık 1-1,1 milyon ABD doları seviyesindedir.

Loizidu Davası Sonrası Açılan Davaların Durumu

Bu davanın kararından cesaret alan Kıbrıslı Rumlar, bu olayı müteakiben tam 8.523 farklı dava açmış ve zamanla AİHM’in de bir iç hukuk mercii olarak onay verdiği KKTC merkezli Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) tarafından bu davaların şimdiye kadar 2.192 tanesi sonuçlandırılmıştır. Kıbrıs merkezli PRIO düşünce kuruluşu ve KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu’nun istatistiklerine göre[3], bu davalarda Ankara ve Kuzey Lefkoşa’nın Kıbrıslı Rum davacılara ödediği tazminat miktarı 624 milyon 198 bin 892 İngiliz sterlini düzeyindedir. Bu parayı Türk lirasına çevirdiğimizde, 37 milyar 117 milyon 593 bin 867 TL rakamına ulaşılmaktadır.

Sonuçlanan davalar incelendiğinde, ortalama bir davada tazminatın 325.000 İngiliz sterlini, yani 19 milyon 327 bin 835 TL olduğu anlaşılmaktadır. Bu ortalama, halen devam eden 6.331 dosyaya uygulanırsa, potansiyel ek mali yükün yaklaşık 2 milyar İngiliz sterlini veya 120 trilyon TL seviyesine ulaşacağı öngörülmektedir. Elbette bu rakam ortalama verilere dayalı bir hesaplama sonucu olup, gerçek tutar, dosyaların niteliğine göre artabilir veya azalabilir. Bu davaların benzeri şekilde binlerce yeni davanın da açılabileceği düşünüldüğünde, Türkiye ve KKTC’nin bu tarz bir mali külfeti üstlenmesinin oldukça zor olacağı açıktır. Bu nedenle, Kıbrıs Sorunu’nun çözümlenmesi ve Kıbrıslıların bu konuyu kendi hukuk ve ekonomik sistemleri içerisinde halletmeleri şarttır.

Davalar sonucunda davayı kazanan Kıbrıslı Rumlara ödeme yapılmaması halinde olabilecek hukuki sonuçlar ise -ki kararlarının icrası Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından denetlenmektedir- KKTC makamlarınca şu şekilde sıralanmıştır:

  • Temerrüt faizi, siyasi baskı ve ihlal prosedürü (AİHS m.46/4) gündeme gelebilir.
  • TMK’nın etkisizleştirilmesi durumunda, AİHM’in yeniden doğrudan Türkiye aleyhine karar verme ihtimali artar.
  • Uzun vadede Türkiye’ye yönelik uluslararası itibar, finansman ve yatırım riskleri oluşur.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Loizidu (Loizidou) davası, KKTC ve Türkiye açısından mülkiyet dosyalarında yapısal bir emsal yaratmıştır. KKTC’nin oluşturduğu Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK), bu riskin yönetilmesini sağlayan temel ve işlevsel bir araçtır. Ancak mevcut başvuru stoku, meselenin önümüzdeki yıllarda da Türkiye ve KKTC açısından önemli bir mali ve siyasi risk alanı olmaya devam edeceğini göstermektedir. Bu nedenle, Kıbrıs Sorunu’nun adil bir şekilde çözümlenmesi, Ankara ve Kuzey Lefkoşa açısından da oldukça faydalı ve hatta gereklidir.

Sonsöz, bu konuyu tamamen toplumu bilinçlendirme amacıyla gündeme getirenlere kumpas kurmak veya mobbing yapmak, Türkiye ve KKTC'ye fayda sağlamayacak, tam tersine ülkedeki hukuk düzeni ve demokratik sistem hakkında Avrupa'da ve dünyada daha da kötü bir algı yaratacaktır. Türk milliyetçilerinin ve güvenlik birimlerinin artık içi boş hamaset yapmak yerine düşünerek hareket etmeleri şarttır... Diğer bir seçenek ise elbette Avrupa Konseyi ve AİHS-AİHM'den çekilmek olabilir. Ama bizce bu tercih, Türkiye ekonomisine kalıcı ve daha da büyük zararlar verecektir. Karar, yüce Türk milleti ve Türk Devleti'nindir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

KAYNAKÇA

DİPNOTLAR

[1] European Court of Human Rights (1996), “CASE OF LOIZIDOU v. TURKEY”, 18.12.1996, Strasbourg, https://hudoc.echr.coe.int/eng#{%22itemid%22:[%22001-58007%22]}.

[2] European Court of Human Rights (1998), “CASE OF LOIZIDOU v. TURKEY”, 28.07.1998, Strasbourg, https://hudoc.echr.coe.int/fre#{%22itemid%22:[%22001-58201%22]}.

[3] PRIO Cyprus Property Report; KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu Resmi İstatistikleri (31.12.2025).

Kitap Tanıtımı: The Dynamics of Turkish Foreign Policy

 

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, yeni çıkan The Dynamics of Turkish Policy (2026, Peter Lang) eserini tanıtan bir video yayınladı.

31 Ocak 2026 Cumartesi

Erhürman’dan AB’ye Doğrudan Ticaret Tüzüğü Çıkışı: 21 Yıllık Gecikmenin Sorumlusu Sizsiniz!

 

KKTC 6. Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman, geçtiğimiz gün Kıbrıslı Türk basın mensuplarıyla bir araya geldiği ortamda, Avrupa Birliği’nin (kısaca AB) 2004 yılında Annan Planı referandumu öncesinde Kıbrıslı Türklere söz verdiği Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün uygulanması önerisinin 21 yıldır hayata geçirilemediğini hatırlatarak[1], Brüksel’in verdiği sözleri yerine getirme konusunda güven vermediğini ima etti. Müzakerelerin yeniden başlanmasının olası olduğu bir ortamda söylenen bu sözler, Kıbrıslı Türk siyasi liderliğinin AB’nin dürüstlüğü ve ahde vefa ilkesine bağlılığı konusunda güven vermediğini düşündürdü. Peki, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak şekilde hayata geçirilememesinin sebebi nedir ve bu sorun nasıl aşılabilir? Bu yazıda bu sorulara birlikte yanıt arayalım.

2004 yılında Kıbrıslı Rumlarla birleşmeye ve AB üyeliğine referandumda “evet” diyen, ama Kıbrıslı Rumların fanatik milliyetçi tavırları nedeniyle bunu gerçekleştirmeyen Kıbrıslı Türklere, AB Genel İşler Konseyi ve Dış İlişkiler Konseyi tarafından ekonomik izolasyonların kaldırılması taahhüdü verilmiş ve bu konuda AB Komisyonu’ndan gerekli önlemleri ve önerileri sunması talep edilmiştir. Bunun üzerine, AB Komisyonu da, Kuzey Kıbrıs menşeli malların AB gümrük bölgesine gümrük vergileri ve harçlarından muaf olarak serbest giriş ve dolaşımını sağlayan bir tercihli ticaret düzenlemesi olarak Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü (DTT) önermiştir. Ancak 2004 yılında Annan Planı’nı reddeden Kıbrıs Rumların tek taraflı olarak AB üyeliği ile ödüllendirilmesi nedeniyle, Rum siyasetçiler, bugüne kadar AB içerisindeki avantajlı pozisyonlarını kullanarak bunun hayata geçmesini engellemişlerdir.

Bu konuda hazırlanan bir raporu alıntılamak gerekirse, AB Komisyonu, 2004 yılındaki önerisinde ve hukuki görüşlerinde, 133EC maddesinin Doğrudan Ticaret Tüzüğü (DTT) için uygun hukuki dayanak olduğunu tespit etmiştir. Lizbon Antlaşması'nın ardından, 133. madde, AB Antlaşması’nın 207. maddesine aktarılmış[2] ve Lizbon Antlaşması'nın Avrupa Parlamentosu'na daha güçlü bir rol ataması nedeniyle, Doğrudan Ticaret Tüzüğü, artık Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi'nin nitelikli çoğunluk oyuyla ortak karar almasını gerektiren olağan yasama prosedürüne tabi hale gelmiştir. O zamandan beri, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün yasal dayanağı aleyhine Kıbrıslı Rumlar tarafından şiddetle itiraz edilmiştir.

Kıbrıslı Rumların bu konuda çözüm ve entegrasyon karşıtı pozisyon almalarının nedeni açıktır. Zira önceki deneyimler, Kıbrıs Rumlarına böyle bir fırsat verildiğinde, Kıbrıs Türk toplumu ile AB arasındaki her türlü etkileşimi engellemek veya bu konudaki herhangi bir önerinin niteliğini değiştirmek için ellerinden geleni yapacaklarını göstermektedir. Bu, aşağıdaki birçok örnekten de anlaşılabileceği gibi, kesin bir gerçektir:

1-) Kıbrıs Rumlarının direnişi nedeniyle 2017 yılından bu yana engellenen ve faaliyetsiz olan AB Hazırlık için İki Toplumlu Ad Hoc Komitesi;

2-) Kıbrıs Rumlarının daha fazla kısıtlama getirme ısrarı nedeniyle kapasitesinin çok altında ve ancak sınırlı bir ölçüde uygulanan Yeşil Hat Yönetmeliği;

3-) Yıllardır engellenen Doğrudan Ticaret Tüzüğü.

Kıbrıs Rumlarının bu kısıtlayıcı müdahalelerinin, Kıbrıs Türklerinin de hak sahibi olduğu AB koltukları ve unvanları kullanılarak yapılması ise KKTC kurumlarına göre son derece talihsiz bir uygulamadır. Burada, ne AB'nin, ne de uluslararası toplumun geri kalanının Kıbrıslı Türk halkının izolasyonunu talep etmediğini vurgulamak çok önemlidir; aksine, BM (Birleşmiş Milletler), AB ve Avrupalı liderler tarafından Kıbrıslı Türk halkıyla etkileşimin arttırılmasına yönelik olarak yapılmış birçok müspet açıklama ve karar bulunmaktadır. Bu bakımdan, Doğrudan Ticaret Tüzüğü, söz konusu açıklamaları ve kararları, ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için somut eylemlere dönüştürecek çok yerinde bir araçtır. DTT, istihdam olanakları yaratacak, KKTC ekonomisinin AB ile uyumlu olarak yeniden yapılandırılmasını teşvik edecek, adadaki iki taraf arasındaki ekonomik uçurumu kapatmaya yardımcı olacak, Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye yakınlaştıracak ve adanın kuzeyinde mali yardıma olan ekonomik bağımlılığı da azaltacaktır. DTT’nin Kıbrıs'ta çözüme ulaşma çabalarına olumlu yansımalarının olacağı açıktır. Hatta bu konuda, dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, UNFICYP raporunda (S/2015/17) şunları belirtmiştir: "Türk Kıbrıs toplumunun ekonomik kalkınmasını engelleyen kısıtlamaların ve engellerin kaldırılması güveni arttıracaktır. Böyle bir gelişme, Kıbrıslı Türklerin izolasyon endişelerini ve birbirine bağlı bir dünyada anlamlı bir şekilde yer alamamalarını gidermeye yardımcı olacak ve böylece Kıbrıs'ı kapsamlı bir çözüme hazırlayacaktır."

Ek olarak, AB ile Tayvan arasındaki uzun süredir devam eden ticari ilişkiler, AB ile diğer siyasi entiteler arasında ticari ilişkilerin kurulmasının tanınma tartışmalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını göstermektedir. Bu nedenle, AB, Kıbrıslı Türklerin diğer devletlerle ilişkilerini engellemek ve gelişimlerini kısıtlamak amacıyla bu tür tartışmaların kasıtlı olarak gündeme getirilmesine izin vermemelidir. Burada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in raporunda (S/2019/562) yer alan şu ifadeleri hatırlamak da önemlidir: “Topluluklar arasında daha yakın iş birliğini teşvik etme çabalarında, yerel ve uluslararası aktörler, kuzeyin statüsü ve ‘tanınma’ ile ilgili endişelerle bağlantılı zorluklar ve engellerle karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Tanınma konusundaki endişeler, iş birliğinin artırılması önünde aşılmaz bir engel teşkil etmemelidir.”  Bu bağlamda, Kıbrıs Türk halkı, AB Parlamentosu'nun DTT ile ilgili olarak Kıbrıs Türklerinin endişelerini dikkate almasını, düzenlemenin engellenmesine yol açabilecek adımlardan kaçınmasını, düzenlemeyi AB Parlamentosu'nun gündeminde tutmasını ve 2004 yılında AB tarafından Kıbrıs Türklerine verilen tercihli ticaret taahhüdünün yerine getirilmesini beklemektedir. Bu, şüphesiz Kıbrıs Türk halkına olumlu bir mesaj verecek ve AB'ye olan güvenlerini pekiştirecektir. Bu durumda, kapsamlı bir çözüme ulaşılması ihtimali de haliyle artacaktır.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erhürman’ın sözleri ve eleştirileri bizce haklıdır. Kıbrıslı Rumların sorumsuz tavırları, AB’yi Türkiye ve Kıbrıslı Türklerle karşı karşıya getirmekte ve suni bir kriz ortamı yaratmaktadır. Oysa ne Ankara, ne de Kuzey Lefkoşa, adada kapsamlı ve siyasi eşitliğe dayalı bir siyasi çözüme karşı değildir. Annan Planı ve Crans-Montana deneyimleri bunun somut ispatlarıdır. Bu nedenle, Erhürman’ın henüz kabul görmeyen 4. şartı bağlamında, DTT’nin yürürlüğe sokulması ve Kuzey Kıbrıs limanlarının AB ile ticarete açılması önerisi, yapıcı ve akılcı bir pratik çözüm formülüne dönüşebilir. Dileğimiz, Brüksel’in, fanatik Rum tutumlarından daha olgun tepkiler gösterebilecek seviyeye gelmesidir. Rumların maalesef anladığı dil güçtür ve bunun için Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Sorunu çözülene kadar Schengen bölgesinden çıkarılması da akılcı bir öneri olabilir. Sonsöz, bu ön şart konusunun eğer her iki taraf da gerçekten kapsamlı çözüm istiyorsa bu kadar önem kazanması da bizce makul değildir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n590264-erhurmandan-abye-21-yillik-hesap-kamuya-acik-sozunuz-direkt-ticaret-tuzugu-nerede.

[2] https://www.ab.gov.tr/files/pub/antlasmalar.pdf.

30 Ocak 2026 Cuma

ABD İran'ı Vuracak Mı?

 

ABD’de yeniden Başkan seçilen Donald Trump ve ekibinin, Ortadoğu bölgesindeki en önemli ABD müttefiki olan İsrail bağlamında en tehlikeli hasım devlet olarak nitelendirdiği İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik söylem ve eylemleri giderek sertleşiyor. Hatırlanacak olursa, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı ardından İsrail’in Gazze ve bölgeye yönelik müdahalelerinin ardından, iki devlet (İsrail ile İran), 2025 yılı Haziran ayı içerisinde, 12 Gün Savaşı adı verilen bir süreçte çatışma yaşamış ve hava saldırılarına dayalı olarak birbirleriyle bir tür savaş gerçekleştirmişlerdir. Ateşkesle sona eren ve kimsenin galip ilan edilmediği bu süreçte İran’ın Katar’daki ABD menşeli El Udeyd Hava Üssü’nü[1] ve İsrail’i ilk kez kendi topraklarında roketlerle vurması önemli bir gelişme olurken, İran’ın nükleer ve stratejik askeri tesislerinin vurulması da İsrail ve ABD adına önemli bir kazanım olarak not edilmiştir. Nitekim bu süreçte ABD Hava Kuvvetleri, Gece Yarısı Çekici Harekâtı ile 22 Haziran 2025 tarihinde İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer ve askeri tesislerini vurmuştur. Başkan Trump, İran’ın nükleer tesislerine büyük zarar verildiğini vurgulayarak, Tahran’ın bu süreçten dersler çıkarması gerektiği uyarısını yapmıştır.

Bu gelişmenin ardından tansiyon geçici olarak yatışırken, ABD’nin İsrail’deki aşırı sağ eğilimli hükümetin de yönlendirmesiyle İran’a müdahale isteği hiçbir zaman tamamen gündemden kalkmamıştır. Nitekim 2026 yılı başlarında İran’da gençler ve kadınların yoğun destek verdiği ve zamanla eli silahlı radikal grupların da dahil olduğu bir tür ayaklanma yaşanınca, Başkan Trump, “protestocuları öldürmesi ve idam etmesi durumunda İran’ı vurabilecekleri” tehdidini yeniden dillendirmeye başlamıştır.[2] Bu olayın ardından ise, ABD, bölgeye USS Abraham Lincoln uçak gemisi de dahil olmak üzere savaş gemilerini göndererek, olası bir savaş/müdahale için yığınak yapmaya başlamıştır.[3] Bu bağlamda, ABD-İran Savaşı ihtimali de yeniden gündeme gelmiştir.

İki devlet arasındaki gerilim hızla artarken, Washington’ın Tahran’dan talepleri 4 önemli başlıkta özetlenebilir:[4]

  1. İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu tamamen ortadan kaldırması ya da teslim etmesi,
  2. Kalan nükleer tesislerin tamamen kapatılması,
  3. İran’ın uzun menzilli füze kapasitesinden vazgeçmesi,
  4. İran kaynaklı ve İsrail’e yönelik tehditlerin ortadan kalkması.

Gerilim nedeniyle son günlerde brent petrol fiyatları Eylül 2025'ten bu yana ilk kez varil başına 70 doları aşarken[5], ABD’nin ardından Avrupa Birliği’nin de terör örgütü listesine dahil ettiği[6] İran Devrim Muhafızları, ABD’ye meydan okuyan ve savaşa hazır olduklarını belirten videolar yayınlamıştır. İran Dini Lideri Ali Hamaney ise, Uhud Savaşı ve Kuran’a referans yaparak savaşı göze aldıklarını açıklamıştır.[7]

Bu süreçte arabulucu olarak öne çıkan Türkiye ise, olası bir savaşın negatif etkilerinden çekinerek ve komşusunun ABD’ye yem edilmemesi adına, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile bir araya gelmesiyle dikkat çekmektedir.[8] ABD’nin Suriye Büyükelçisi Tom Barack ve Dışişleri Sekreteri Marco Rubio ile de sürekli temasta olan Fidan, krizi yumuşatmak ve sorunu çözmeye çalışmaktadır.[9] BBC’ye göre[10], Bakan Fidan, İranlı muhatabına şu mesajları iletmiştir:

  • Türkiye, İran'da yaşanan son dönemdeki gelişmeleri yakından takip ediyor. İran'ın güvenlik, huzur ve istikrarı Türkiye için büyük önem taşıyor.
  • Türkiye, İran'a askeri müdahalelere karşı. Böyle bir adım bölgesel ve küresel çapta riskler oluşturur.
  • Türkiye, ABD ile yaşanan gerginliğin diyalog yoluyla çözülmesi için katkı sunmaya hazır.
  • Türkiye, İran'ın nükleer programı konusunda kısa zamanda barışçıl bir çözüme ulaşılmasını destekliyor ve bu doğrultuda ihtiyaç duyulması halinde de yardım için hazır.

Bu süreçte, uluslararası basında savaşın başlamasının an meselesi olduğu yazılırken, Türkiye’de emniyet güçleri tarafından İran istihbaratına yönelik bazı operasyonların yapılması da dikkat çekmiştir.[11] Bu operasyonların İncirlik Üssü’ne yönelik keşif faaliyetleriyle alakalı olduğu açıklanmıştır. Hatırlanacak olursa, Başkan Trump’ın tehditlerinin ardından kontrolü kaybeden İran, Türkiye’deki İncirlik Üssü’nün de vurulabileceğine dair bir açıklama yapmış ve tepki çekmişti.[12]

Bundan sonraki gelişmelere dair farklı senaryolar değerlendirildiğinde, öncelikle Başkan Trump’ın İran’a yönelik yaklaşımının son derece katı ve olumsuz olduğu söylenmelidir. Nitekim ilk başkanlık döneminde Kasım Süleymani ve İranlı nükleer fizikçilere yönelik suikast operasyonlarına imza atan Trump, ikinci döneminde de bu konuda geri adım atmamaktadır. Trump, bu konuda neredeyse tamamen İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun istek ve tavsiyelerine göre hareket etmekte ve İran karşıtlığı ile Amerikan iç siyasetinde de popülarite ve desteğini arttırdığını düşünmektedir. ABD’nin İran’a yönelik olarak rejim değişikliği talebi de olmakla birlikte, bu konunun şu anda çok baskın olmadığı düşünülmektedir.[13] Bu bağlamda, asıl mesele, İran’ın İsrail’e yönelik tehdit oluşturmasının engellenmesidir.

Ancak olası bir ABD müdahalesi, bizce çok riskli olabilir. Venezuela (Maduro) Operasyonu’ndan görüldüğü üzere, ABD, artık uzun vadeli ve büyük kara operasyonlarıyla başarıya ulaşamadığını anlamıştır. Washington, bunun yerine, artık, Bin Ladin suikastı veya Maduro’nun kaçırılması gibi nokta atış operasyonlarını tercih etmektedir. Bu anlamda, bence büyük bir savaş yerine, Trump yönetimi, İran’ın nükleer tesisleri ve balistik füze sistemlerini hedef alan hava (uçak) ve roket saldırıları düzenlemeyi tercih edebilir. Ancak İran’ın buna vereceği tepkilerin sertliği de düşünülürse, olaylar zamanla kontrolden çıkarak büyük bir bölgesel savaşa dönüşebilir.

Bölgede, İran’ın kendisinden öte, Yemen’deki Husiler ve Lübnan’daki Hizbullah gibi etkili vekil güçleri bulunmaktadır. Ancak önceden Tahran’ın sahip olduğu Filistin’deki Hamas ve Irak-Suriye’deki Haşdi Şabi gibi güçler neredeyse yok edilmiştir. Hatta İsrail’in Lübnan’daki saldırıları neticesinde Hizbullah’a da çok ağır darbeler vurulmuştur. Bu nedenle, İran, günümüzde büyük ölçüde yalnız bir devlettir. Çin ve Rusya gibi büyük devletlerin İran lehinde savaşa girmesi ise bizce gerçekçi değildir. Daha ziyade, bu devletler, ABD’ye karşı İran’a ekonomik, siyasi, askeri ve istihbari destek sağlayabilecek durumdadırlar. ABD ise, İsrail ile birlikte, İran içerisindeki ve dışarısındaki muhalifler, Şah yanlıları ve PJAK mensubu Kürtler gibi desteklere sahiptir. Körfez Arap devletleri ise savaşa dahil olmak konusunda isteksizdirler. Arap devletleri arasında en İran karşıtı olan ise Ürdün’dür.[14] Ancak Ürdün’den de bir savaş hamlesi beklenmemektedir. Lakin olası bir ABD saldırısı ardından İran’ın geçmişte olduğu gibi Suudi Arabistan’ı vurması halinde[15], Riyad ve diğer bazı Arap devletlerinde de yeniden müdahaleci eğilimler başlayabilir. Bu, bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği için bizce çok tehlikeli bir tırmanma sürecine neden olabilir. O yüzden, bizim tavsiyemiz, ABD’nin İran’la mücadelesini zorlayıcı diplomasi yöntemleriyle sürdürmesi ve bir savaşa sürüklenmemesidir. Zira her ne kadar İran rejiminin birçok aşırılığı olsa da, olası bir bölgesel savaş küresel ekonomi ve bölgesel siyasi istikrarı olumsuz etkileyeceği için, tüm bölge devletleri için kaybet-kaybet koşulları yaratacaktır. Bu yaklaşım, İran yanlılığı değil, bölgesel istikrar tercihidir. Zira İran’ın nükleer programı zaten ciddi anlamda geriletilmiş ve İsrail’in güvenliği büyük ölçüde sağlanmıştır. Balistik füze programı konusu ise müzakerelerle hallolabilecek niteliktedir.

Sonuç olarak, dileğimiz, bölgede yeni bir büyük savaşın çıkmaması ve İran’ın reformlar yoluyla rejimini yumuşatarak, zaman içerisinde dünyaya açılması ve entegre olmasıdır. Zira modern ve eğitimli bir nüfus olan İran halkı bunu fazlasıyla hak etmektedir. ABD yönetimi, akılcı davranmalı ve diplomasiye ağırlık vermelidir. Türkiye’nin de savunduğu bu duruş, kesinlikle İran yanlılığı değil, dünya dengeleri adına sağduyulu ve barışçıl bir yaklaşımdır. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da reformist kanada yakın olduğu unutulmamalı ve bizce diplomasiye bir şans verilmelidir…

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/clye0445180o.

[2] https://www.7deniz.net/trumptan-irana-sert-mesaj-nukleer-silah-yok-protestoculari-oldurmeyi-birakin.

[3] https://www.dunya.com/dunya/trumptan-irana-gozdagi-guclu-gemilerimiz-yolda-kullanmak-zorunda-kalmayalim-haberi-813309.

[4] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/abd-iran-krizinde-ankaranin-sessiz-diplomasisi-uclu-gorusme-formulu-43095159.

[5] https://www.vietnam.vn/tr/gia-dau-brent-vuot-moc-70-usd-khi-cang-thang-my-iran-leo-thang.

[6] https://www.bbc.com/turkce/articles/c5y4z9k9krgo.

[7] https://www.cnnturk.com/video/dunya/iran-liderinden-uhud-hatirlatmasi-kuran-yumrugu-munafika-indi-2390680.

[8] https://www.haberturk.com/abd-iran-gerilimi-artarken-turkiye-de-kritik-gorusme-3857609.

[9] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/abd-iran-krizinde-ankaranin-sessiz-diplomasisi-uclu-gorusme-formulu-43095159.

[10] https://www.bbc.com/turkce/articles/c62v1l8vk6lo.

[11] https://www.trthaber.com/haber/gundem/mit-ve-emniyetten-casusluk-operasyonu-6-gozalti-932793.html.

[12] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/iran/140120263.

[13] https://www.hurriyet.com.tr/dunya/orta-doguda-savas-canlari-caliyor-abd-irana-saldirir-mi-bolgeyi-ne-bekliyor-uzmanlar-hurriyete-degerlendirdi-43095965.

[14] https://english.elpais.com/international/2024-04-16/jordan-the-only-arab-country-that-neutralized-irans-attack-despite-its-disputes-with-israel.html.

[15] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suudi-arabistan-aramco-saldirisinda-irani-suclamasinin-gerekcelerini-acikladi/1587704.