30 Temmuz 2026 Perşembe

2026 İsrail Genel Seçimi Ekim Ayı Sonunda Yapılacak

 

Giriş

Parlamenter sistemle yönetilen demokratik bir rejim olan İsrail’de, sonraki genel seçimin 27 Ekim 2026 tarihinde yapılması kesinleşti.[1] Seçim, İsrail meclisi Knesset’in 120 üyesiyle birlikte yeni hükümetin kompozisyonunu da belirleyecek. Zira bilindiği üzere, İsrail’in parçalı siyasi yapısının doğal bir sonucu olarak, bu ülkede hükümetler daima koalisyon şeklinde oluşmaktadır. Bu yazıda, seçime henüz üç ay kadar uzun bir süre varken seçime girecek önemli parti ve liderler takdim edilecek ve seçimler öncesinde İsrail’deki siyasi atmosfer analiz edilecektir.

Seçimin Arka Planı: İsrail’in Son Dört Yılındaki Kritik Gelişmeler

İsrail’de ilk kez 1996-1999 döneminde Başbakanlık koltuğuna oturan güçlü sağcı-milliyetçi siyasetçi Benyamin Netanyahu, 2009’dan beri küçük kesintilerle adeta Başbakanlığı tekeline almış ve partisi Likud’la birlikte ülke siyasetine yön veren en önemli aktör olmayı başarmıştır. 2021 seçimi sonrasında kurulan 8 partili koalisyon hükümeti nedeniyle koltuğunu bir süreliğine Yair Lapid-Naftali Bennett ikilisine devreden Netanyahu, 2022 genel seçimi sonrasında ise bir kez daha Başbakan olmayı başarmıştır. “Bibi” lakaplı Netanyahu, bu seçimde 7. kez Başbakan olmayı deneyecektir.

Netanyahu’nun 2022’den bu yana kurduğu 6. hükümetinde koalisyon ortağı olarak seçtiği partnerler Şas (Shas), Otzma Yehudit (Yahudi Gücü), Birleşik Tora Yahudiliği ((Yahadut HaTora), Noam ve Dini Siyonizm Partisi gibi aşırı sağcı partiler olduğu için, İsrail’de geçtiğimiz 4 yılda yaşananlar önceki dönemleri de aşan radikal nitelikte olmuştur. "Aksa Tufanı" adı verilen 7 Ekim saldırıları öncesinde İsrail’de en önemli gündem maddesi hükümetin yargı reformu projesi olurken, ülkede başlayan kitlesel halk protestoları sonrasında hükümet bu yasa önerisini bir süre askıya almak zorunda kalmıştır. Bu yasa teklifi ilerleyen aylarda Knesset tarafından onaylansa da, sonraki süreçte Anayasa Mahkemesi tarafından geri çevrilmiştir.[2]

Yargı reformu sonrasında ise İsrail siyasetini ve hatta uluslararası siyaseti kökünden sarsan bir olay yaşanmış ve 7 Ekim 2023’te Hamas’ın yaptığı beklenmedik baskın saldırısı ise İsrail tarihinde yeni bir döneme girilmiştir. İsrail’in sağının adeta ABD’deki 11 Eylül (9/11) saldırısı gibi algıladığı olay sonucunda, İsrail, başta saldırının kaynaklandığı Hamas kontrolündeki Filistin toprağı Gazze olmak üzere, Batı Şeria, Lübnan, Suriye ve son olarak da İran İslam Cumhuriyeti dahil olmak üzere pekçok farklı cephede askeri hareketlilik içerisine girmiş ve ülkede süregelen çatışmalar nedeniyle adeta sürekli bir “olağanüstü hâl” rejimi uygulanır olmuştur. İsrail’in kurulduğu günden beri yaşadığı “kuşatılmış psikolojisi” ve Holokost (Yahudi soykırımı) travmalarını tetikleyen bu olay, yalnızca Filistin’e değil, İsrail’e de büyük zarar vermiş ve bu ülkenin dengelerinin daha da sağa kaymasına neden olmuştur. Olay, İsrail’in sonraki askeri hareketliliğinde asker-sivil demeden herkesi hedef alması nedeniyle İsrail’in uluslararası sistemdeki imajına da büyük darbe vurmuş ve başta Avrupa ülkeleri ve Türkiye olmak üzere birçok devletle İsrail’in arasını açmıştır. Bu yönüyle, Hamas militanlarının İsrail’deki aşırılık yanlıları sayesinde amaçlarına ulaştıkları ve İsrail’i dünyada en sevilmeyen devletlerden biri haline getirdikleri bile iddia edilebilir.

Bu süreçte doğal olarak başlarda sertlik yöntemleriyle öne çıkan Başbakan Netanyahu, ilerleyen süreçte ise acımasızlığı ve hükümeti içerisindeki Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi skandal açıklamalar ve eylemler yapan ortakları nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi, İsrail’in en yakın ve kadim müttefiki ABD’de bile zor duruma düşmeye başlamıştır. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail’e koşulsuz desteğine karşın, İsrail hükümetinin on binlerce sivilin katledilmesini makul bulan abartılı güvenlik anlayışı, tüm dünyada insan hakları savunucularının tepkisini çekmeye başlamıştır.

7 Ekim’in ardından, Benny Gantz’ın partisi Ulusal Birlik (eski adıyla Mavi Beyaz Parti) de savaş için kurulan milli birlik hükümetine dahil olurken, bu süreçte İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot da hükümete dahil olarak ismini siyasi sahnede parlatmayı başarmıştır. Savaşın başlarında oğlunu kaybeden Eisenkot, her ne kadar ilerleyen aylarda hükümetten çekilse de, 2026 genel seçimi öncesinde Netanyahu karşıtı muhalif blok için kritik bir isim haline gelmiştir.

Bu süreçte bir diğer ilginç gelişme ise, Likud’dan ayrılan Gideon Sa’ar’ın kurduğu Yeni Umut (Tikva Hadasha) partisinin sonraki genel seçime Likud ve Netanyahu blokunda girmeyi kabul etmesi olmuştur. Bu şekilde, içeride ve dışarıdaki tepkiler nedeniyle kan kaybeden Likud bloku, yeniden iktidar olma umudunu arttırmıştır.

İsrail siyasetini 2022’den günümüze etkileyen bir diğer konu ise, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC), 21 Kasım 2024 tarihinde İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gerekçesiyle resmi olarak tutuklama emri çıkarması olmuştur.[3] Bu karara rağmen ABD yönetiminin de desteğiyle uluslararası seyahatlerini sürdüren Netanyahu, buna karşın demokratik kamuoyunda nefret edilen bir isim haline gelmiş; hatta New York’ta seçilen yeni Belediye Başkanı Demokrat Partili Zohran Mamdani, Netanyahu’yu şehrine gelmesi halinde tutuklamakla tehdit etmiştir.[4] Netanyahu ise, insan hakları savuncusu olduğunu iddia edilen Mamdani’yi anti-Semitik olmakla ve nefreti körüklemekle suçlamakta ve bunu 1930’ların Nazi eylemlerine benzetmektedir.[5]

Netanyahu hakkındaki yolsuzluk iddiaları ve yargılama süreci[6], Haredi Yahudilerin askerlik hizmetleri tartışması ve yüzde 3,25’lik seçim barajı gibi konuların da zaman zaman gündeme geldiği yakın dönem İsrail siyasetindeki en önemli parametre ise kuşkusuz, 2025 ve 2026 yıllarında ABD ile birlikte İran’la yapılan savaş ve ABD ile ilişkiler olmuştur. 2025 yılındaki On İki Gün Savaşı’nda (12 Gün Savaşı) İsrail’in ilk kez İran tarafından vurulabildiğinin ve Demir Kubbe'nin aşılabildiğinin görülmesi İsrail hükümetinin elini zayıflatırken, İran’a vurulan ağır darbeler ve özellikle Lübnan’daki Hizbullah’ın pasifize edilmesi İsrail hükümetinin başarısı olarak algılanmıştır. 2026 İran Savaşı’nda ise, İsrail, saldırıları ilk başlatan devlet olmasına karşın, sonradan öne çıkan ABD’nin arkasında kalmış ve savaş daha ziyade ABD ile İran arasında yaşanmış/yaşanmaya devam etmektedir. Savaşların ve askerlerin şehit olmasının doğal sonucu olarak İsrail’de milliyetçi ve dini duygular zirve yaparken, bunun başlangıçta hükümeti güçlendirdiği görülmüştür. Ancak zamanla savaşın bir türlü sona ermemesi, yıllar süren zor koşullar ve hayatın normalliğinin bozulması, İsrail’de de çeşitli tepkilere neden olmaya başlamış ve barış arayışları yönünde halk baskısı artmıştır.

Dahası, Başbakan Netanyahu, savaş süresince İsrail lobisi veya Yahudi lobisi olarak da bilinen Amerikalı Yahudi kuruluşlarının yoğun desteğiyle bir kez daha ABD Başkanı seçilen Donald Trump’la başlarda mükemmel bir uyum sağlamasına ve her yıl birkaç defa ABD’ye resmi ziyarette bulunmasına karşın, zamanla bu ikilinin arası Türkiye ile ilişkiler ve Lübnan’a askeri müdahale gibi sebeplerle açılmaya başlamıştır. Her ne kadar ilişkilerde bir kopma olmasa da, Netanyahu’nun sürekli askeri operasyon ve İran rejimini devirme yaklaşımının iç siyasette kendisini ve partisini zora soktuğunu ve ABD’yi dünyada Çin karşısında gerilettiğini gören Trump yönetimi, zamanla daha ölçülü adımlar atmaya başlamış; İsrail’in tepkisine rağmen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la yakın ilişkiler kurmaya gayret etmiş, İsrail’in Lübnan’daki askeri hareketliliğini durdurmaya/sınırlamaya çalışmış ve Gazze konusunda uluslararası hukuka daha uygun bir çözüm yöntemini savunmaya başlamıştır.

2026 Genel Seçimi Öncesinde Aktörler ve Anketler

26. dönem İsrail meclisini[7] belirleyecek olan 27 Ekim genel seçimi, aynı zamanda 38. İsrail hükümetinin de oluşumunu sağlayacaktır. Seçime en iddialı giren parti, kuşkusuz 1977’den beri ülkenin en önemli siyasi oluşumu olan sağcı Likud partisidir. Başbakan Netanyahu önderliğindeki parti, şu an 32 olan milletvekili sayısını koruması çok zor olsa da, 20 küsur sayıda milletvekili ve doğru ittifaklarla bir kez daha iktidar olmayı ummaktadır. İsrail’in en uzun soluklu ve en çok Başbakanlık yapan siyasetçisi olan Bibi, Polonya Yahudilerinden olan siyonist tarihçi Benzion Netanyahu’nun oğlu ve fanatik bir Yahudi (İsrail) milliyetçisidir. ABD’de eğitim alan ve mükemmel İngilizce konuşan Netanyahu, 1967’de İsrail Ordusu’nun Özel Kuvvetler birimine katılmış ve elit Sayeret Matkal özel kuvvetler biriminde takım liderliğinde yaparak militarist çevrelerde nam salmıştır. Ağabeyi Yonathan Netanyahu'yu Uganda'daki Entebbe Operasyonu'nda şehit veren Netanyahu, siyasete ilk olarak İsrail'in Washington Büyükelçiliği ve BM Daimi Temsilciliği gibi diplomatik görevlerle adım atmış, 1993 yılında ise Likud’un başına geçmiş ve Filistin Sorunu konusundaki sert tutumuyla ülkesinde sağcıların idolleştirdiği bir isim haline gelmiştir. Netanyahu’nun gençlik yıllarında Türkiye-İsrail ilişkilerini en çok destekleyen İsrailli siyasetçilerden birisi olduğunu da belirtmek gerekir. Henüz seçime oldukça uzun bir süre olmasına karşın, güncel bazı anketler, Likud’un bu seçimde yine büyük ihtimalle birinci parti olacağını, ancak bu defa milletvekili sayısının 20’lerde kalacağını göstermektedir.[8]

Bibi Netanyahu

Seçimde iddialı durumda olan ve Likud’a yakın ya da eşit sayıda Knesset koltuğu kazanması beklenen yeni bir siyasal oluşum ise Gadi Eisenkot liderliğindeki merkez-merkez sağ çizgisindeki Yashar partisidir. Özellikle Haredilerin zorunlu askerliğe alınması konusunda ısrarıyla bilinen Eisenkot ve yeni partisi, anketlere göre 20 küsur milletvekilliği kazanarak, sonraki yasama döneminde Knesset’teki en büyük veya ikinci en büyük (Likud’dan sonra) parti olmayı başarabilir.

Gadi Eisenkot

2021-2022 döneminde Başbakan Netanyahu ve Likud’u iktidardan uzaklaştırmayı başaran Naftali Bennett-Yair Lapid ikilisi ise, “Together” (Yahad-Birlikte) ittifakı çatısı altında seçime birlikte girmektedir. Yesh Atid ve Bennett 2026 partilerinin birleşimiyle ortaya çıkan bu ittifakın Başbakan adayı ise son dönemde Müslüman Kardeşler, Türkiye ve Katar karşıtı açıklamalarıyla oy tabanını genişleten genç radikal siyasetçi Naftali Bennett’tir. Güncel anketler, ittifakın 13-16 arası milletvekilliği alarak koalisyon formüllerinin kritik aktörlerinden olabileceğini göstermektedir.

Yair Lapid ve Naftali Bennett

İddialı partiler arasında sayılabilecek son oluşum ise, emekli Tümgeneral Yair Golan liderliğindeki "Sol-Siyonist ittifak"tır (sol partiler İsrail İşçi Partisi ve Meretz’in birleşimi). Son yıllarda büyük oy kaybeden İsrail solunu canlandırmayı amaçlayan ittifak, bu seçimde 9-10 milletvekilliği kazanarak önemli bir aktör olma yolunda ciddi aşama kaydedebilir.

Yair Golan

Diğer sağ/aşırı sağ partilerde ise, bu siyasi yapıların oy veren kitleleri daha ziyade fanatik hareket eden dini ve aşırı milliyetçi tabana/gruplara dayandığı için, daha stabil bir görünüm vardır. Nitekim Yitzhak Goldknopf liderliğindeki Birleşik Tora Yahudiliği’nin 9-10, Avigdor Lieberman’ın partisi İsrail Evimiz-Yisral Beitenu’nun yine 9-10, Itamar Ben-Gvir ‘in yönettiği Otzma Yehudit’in 8-9, Aryeh Deri’nin Genel Başkanı olduğu Şas’ın 7-9 ve Bezalel Smotrich’in yönettiği Dini Siyonizm Partisi-Tkuma’nın 4-5 milletvekilliği alması öngörülmektedir. Daha önceki birkaç seçimde olduğu gibi Arap partiler Hadash–Ta’al ve Balad’ın oluşturduğu Ayman Odeh önderliğindeki Birleşik Arap Listesi de 4-5 milletvekilliğini rahatlıkla kazanabilecek durumdadır. Mansur Abbas’ın Ra’am partisi de benzer şekilde 4-5 Knesset sandalyesi almaya adaydır. Bu şekilde, İsrailli Arapların da Knesset’te hatırı sayılır bir gücü olabilecektir.

Sonuç

Sonuç olarak, 7 Ekim saldırısı sonrasında sahada başarılar kazanan ama tüm dünyadaki imaj ve algı savaşını kaybeden İsrail, siyasi sorunların sadece askeri yöntemlerle çözülemeyeceğinin en somut ve kötü örneği durumunda oldukça sorunlu bir devlet durumunda olup, elbette bunun Yahudilerin yakın geçmişlerindeki travmatik olaylarla doğrudan bir ilişkisi bulunmaktadır. Bu anlamda, Filistin Sorunu’nun ilerleyen yıllarda barış içerisinde yaşayacak iki devletin kabulüyle çözümlenmesi, Filistin kadar aslında İsrail halkını da nefret ve kötülükten kurtaracak yegâne çözüm yöntemidir. Dileğimiz, bu sorunun Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerine uygun şekilde çözülmesidir. Çünkü geçmişte Nazilerin veya Kıbrıslı Rum fanatik EOKA-B’cilerin denediği şekilde bir halkı toptan yok etmeye çalışmak, asla sonuç vermeyecek beyhude ve sapkınca bir çaba ve tarih önünde affedilemeyecek büyük bir suçtur. Bu anlamda, terörle mücadele konusunda sivilleri koruyacak daha etkin yöntemler geliştirilmesi de insancıl hukuk açısından bir tercih değil, zorunluluktur. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

DİPNOTLAR

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Guterres'in Kıbrıs Temasları: Çözüm Umudu Sürüyor

 

Giriş

Görev süresinin son aylarındaki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in 3 günlük Kıbrıs ziyareti bugün sona eriyor. Yıllar sonra gerçekleşmesi sebebiyle adadaki çözüm umutlarını yeşerten ziyaret, henüz somut olumlu kazanımlara dönüşmese de, adadaki çözüm umudunun halen devam ettiğini ve özellikle uluslararası kamuoyunun çözümsüzlüğe terk ettiği Kıbrıslı Türklerin federasyon ve çözüm yanlısı duruşlarının net bir şekilde anlaşılması açısından oldukça faydalı oldu. Buna karşın, Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis'in ziyaret sırasındaki laubali tavırları özellikle Türkiye ve KKTC basınında çeşitli eleştirilere neden oldu. Bu tavır, Kıbrıslı Rumlarla asla bir çözüme ulaşılamayacağı yönündeki yaygın milliyetçi ezberlerin güçlenmesine de yol açtı. Bu yazıda, BM Genel Sekreteri'nin çabalarının yarattığı sonuçlar değerlendirilecektir.

BM Genel Sekreteri Kıbrıs'ta: Çözüm İçin Samimi Efor

BM Genel Sekreteri'nin 3 günlük Kıbrıs ziyaretinin en somut ve ciddi kazanımı, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk liderler ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantör ülkelerinin (Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık/İngiltere) katılımıyla genişletilmiş "5+1 formatında" gayriresmi bir toplantı düzenlenmesi konusunda tüm tarafların onayının alınması oldu. Toplantının yeri ve zamanı konusunda bir açıklama yapılmamasına karşın, bu onay, kuşkusuz müzakerelerin başlamasına dair ümitlerin korunmasına vesile oldu. İki liderle ayrı ayrı ve BM denetimindeki ara bölgede yer alan İyi Niyet Misyonu Ofisi'ndeki üçlü toplantıda görüşen Guterres, gerekli ilerlemelerin sağlanmasının ardından harekete geçileceğini ve bu konuda herhangi bir akıl karışıklığı yaşanmadığını açıkça belirtti. Guterres, "müzakere için müzakere" mantığına da karşı çıkarak, netice alacak şekilde genişletilmiş bir toplantı yapmayı planladıklarını da sözlerine ekledi ki, bu, KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın çizgisinin kabulü anlamına gelmektedir.

Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis'in Guterres'le görüşmesinin ardından basın karşısında elleri cebinde laubali bir şekilde çıkması eleştirilere neden oldu.

Kıbrıslı Türkler ve Türkiye adına bir diğer somut kazanım ise, günümüzde dünyada pek bilinmeyen Kıbrıslı Türklerin mücadelesinin KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman'ın uluslararası basına yansıyan ılımlı açıklamalarıyla duyulması oldu. Guterres'le görüşmesi öncesinde basına açık yapılan kısımda İngilizce yaptığı konuşmada Kıbrıslı Türklerin çözüm yönündeki güçlü iradelerini açıkça belli eden Erhürman, bu şekilde boş sözler yerine icraatla öne çıkmayı tercih ettiğini gösterdi. Ancak yakın geçmişte olduğu gibi Kıbrıslı Türklerin çözüm yanlısı girişimlerinin yine sonuçsuz kalması ve dünyadan daha da izole olmaları halinde, kuşkusuz, adadaki siyasi atmosfer hızla değişecek ve Kıbrıslı Türklerde tepkisellik artacaktır.

Görüşmelerin ve Türkiye'nin de destek açıkladığı BM Genel Sekreteri'nin çabalarının bir diğer önemli boyutunu ise güven arttırıcı önlemler ve ortak çalışmalar oluşturdu. Ek olarak, Guterres, liderlerle birlikte ara bölgede bulunan ve 1974 öncesi kayıpları arayan Kayıp Şahıslar Komitesi’nin antropoloji laboratuvarını da ziyaret etti. Ayrıca, Guterres ve beraberindeki heyet, Ledra Palace Oteli önündeki BM Barış Gücü anıtına çelenk bıraktı.

Çözüm İçin Kamuoyu Oluşturulması Şart

BM Genel Sekreteri'nin iyi niyetli çabalarına karşın, halen Türkiye ve Güney Kıbrıs'ın tutumları nedeniyle çözüm yönünde iddialı olunmasının zor olduğu söylenebilir. Bunun ilk nedeni olarak, adadaki statükodan gayet memnun olan Kıbrıslı Rumların çözüm yönünde ilerleme kaydedilmesi için bazı tavizler vermesi noktasında, soruna taraf olan Avrupa Birliği'nin hiçbir ciddi çaba içine girmemesi gösterilebilir. Kıbrıslı Rumlar üzerinde etkili olamayan Brüksel, bu nedenle çözüm çabalarının Annan Planı (2004) ve Crans-Montana (2017) süreçlerinde olduğu gibi Rumlar tarafından sabote edilmesine adeta göz yummaktadır.

İkinci önemli sorun ise, kuşkusuz, uluslararası hukuku kabul etmeyen Türkiye'deki milliyetçi ve militarist çevrelerin iktidar üzerinde yarattıkları baskı nedeniyle "iki devletlilik" tezinden vazgeçilememesidir. Siyaseti normlar, ilkeler ve hukuk üzerinden değil, top-tüfek-güç üzerinden değerlendiren bu anlayış, kabul edilmelidir ki günümüzde ABD, Rusya ve Çin gibi ülkelerde de baskın hale gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye de çözüm yönünde ikna edilmeden ciddi bir girişimin başarıyla sonuçlanması beklenmemektedir. AB'nin Türkiye üzerinde kullanabileceği çeşitli kaldıraçları olmakla birlikte, Türkiye kamuoyuna bu sorunu doğru biçimde lanse eden bir medya düzeni ve siyaset sınıfı olmadan, milliyetçi/İslamcı ezberleri doğru bilgiyle aşmak kolay değildir. Rumların aşırı milliyetçi tavrı da, bu sorunun devamı noktasında Türk milliyetçilerinin en büyük desteğini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda, AB ve uluslararası toplumun Kıbrıs Sorunu'nun çözümü konusunda güçlü bir kamuoyu oluşturması gerekmektedir. Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanabilecek pozitif gelişmeler de, kuşkusuz, bu sürece olumlu etkide bulunabilir. Kulislerde, Brüksel'in bu konuda bir hazırlık içinde olduğu söylenmekle birlikte, henüz somut bir paket ortaya çıkmamıştır. 

Sonuç

Sonuç olarak, Kıbrıs'ta 60 küsur yıldır devam eden sorunun artık bir şekilde çözümlenmesi ve özellikle dünyadan izole ve çok zor durumda olan Kıbrıslı Türklerin uluslararası topluma eklemlenmesi noktasında adeta bir zorunluluk haline gelmeye başlayan çözüm sürecinde yapılan bu ziyaret, oldukça anlamlı ve yerindedir. Bu nedenle, BM Genel Sekreteri'ne ancak teşekkür edilebilir. Ancak şurası bir gerçektir ki, BM, tarafların sorunlarını çözemez; ancak bu konuda kolaylaştırıcılık sağlayabilir. Bu nedenle, asıl sorumluluk, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklere ve onların devletlerinin hukuki garantörü olan üç büyük devlete düşmektedir. Günümüzün değişen şartları nedeniyle, AB de artık bu sorun konusunda önemli bir muhatap ve olası kolaylaştırıcıdır.

Sonsöz, dileğimiz, adanın iki yaygın halkı ve üç garantör devletin bu sorunu artık çözmesidir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Peru'da İkinci Fujimori Dönemi

Giriş

Güney Amerika kıtasının batısında yer alan önemli bir devlet olan Peru'da, ülkeyi uzunca bir dönem (1990-2000) yöneten Japon asıllı önemli devlet adamı Alberto Fujimori'nin kızı Keiko Fujimori, 7 Haziran 2026 tarihinde ikinci turu düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini az farkla (%50,1 oy ile rakibi Roberto Sanchez'in %49,9 oyuna karşılık) kazanarak, babasından sonra bu göreve gelen ikinci Fujimori oldu. 1975 doğumlu Fujimori, bu şekilde ülkesinin seçim yoluyla başa geçen ilk kadın Devlet Başkanı unvanını da kazanmış oldu. Bu yazıda, Peru hakkında temel bilgiler özetlendikten sonra, Keiko Fujimori ve Peru seçimleri hakkında bilgi verilecektir.

Peru Hakkında Temel Bilgiler

Peru, Güney Amerika veya Latin Amerika kıtasının batısında yer alan ve antik İnka medeniyetinin mirasçısı olarak zengin biyoçeşitliliği ve büyüleyici coğrafyasıyla tanınan çok ilginç ve renkli bir ülkedir. Nüfusu 34,5 milyon civarında olan Peru, yaklaşık 1.285.216 kilometrekarelik yüzölçümüyle oldukça büyük (Güney Amerika'da üçüncü) bir ülkedir. Koloni mirası nedeniyle İspanyolcanın resmî dil olduğu ülkede nüfusun yarıya yakınını (%45) yerli nüfus, kalanını da melez (%37), beyaz (%15), Çinli ve Japon nüfus oluşturmaktadır.

Latin Amerika haritasında Peru

Peru adı, Quechua dilinde "bolluk ülkesi" anlamına gelen bir kelimeden türemiştir. Bu ad, yüzyıllarca bölgeyi yöneten zengin ve son derece gelişmiş antik İnka uygarlığının yarattığı ekonomik zenginliğe bir göndermedir. Ülkenin geniş mineral, tarım ve deniz kaynakları, uzun zamandır ülkenin ekonomik gelişiminin temelini oluşturmuş ve 20. yüzyılın sonlarından itibaren turizm de Peru'nun ekonomik kalkınmasının önemli bir unsur haline gelmiştir. Nitekim uluslararası gezginlerin gözde destinasyonları arasında yer alan ve Cuzco'nun yaklaşık 80 km kuzeybatısında bulunan antik İnka kalıntıları bölgesi Machu Picchu ile Peru'nun kuzey kıyı şeridindeki antik mezarlardan çıkarılan eserleri barındıran müzeler her yıl turist akınına uğramaktadır.

Peru bayrağı

Başkenti Lima olan ve batısında Pasifik Okyanusu bulunan Peru, Ekvador, Kolombiya, Brezilya, Bolivya ve Şili ile komşu olup yaklaşık 335 milyar dolarlık, görece küçük bir ekonomiye sahiptir. Ülkenin kişi başına düşen yıllık gayri safi milli hasıla oranı ise 10.000 dolar civarında olup, bu, kıta standartlarında ilk 10'a giren ciddi bir gelişime işaret etmektedir. Ülkenin başkenti Lima, yaklaşık 11 milyon insana ev sahipliği yaparken, ülkenin diğer önemli şehirleri tarihi Cusco ve beyaz taşlı Arequipa'dır.

Peru haritası

Peru, Birleşmiş Milletler'in (BM) saygın bir üyesi olup, FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), WB (Dünya Bankası), IMF (Uluslararası Para Fonu), UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu, Örgütü veya Teşkilatı), Dünya WTO (Dünya Ticaret Örgütü), G-24 ve G-77 gibi uluslararası ekonomik platformlarda da yer almaktadır. Bölgesel ve kıtasal entegrasyon bağlamında ise, Peru, sekreterliği Lima'da bulunan And Topluluğu-CAN'un kurucu ve tam üyesi, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS/ADÖ) üyesi, Asya-Pasifik Ekonomik İş Birliği (APEC) daimi üyesi ve MERCOSUR'a (Güney Amerika Ortak Pazarı) tam üye olmadan ortak üye statüsünde dahildir. Ayrıca, Peru, OECD'ye üye olma noktasında da son aşamadadır. Ülkenin en önemli dış ticaret ortakları ise; Çin (Halk Cumhuriyeti), ABD (Amerika Birleşik Devletleri), Avrupa Birliği (AB), Hindistan, Kanada, Japonya ve Brezilya'dır.

Başkanlık tipi bir demokrasiyle yönetilen ve anayasal bir Cumhuriyet rejimi olan Peru'da, ekonomi; tarım (başta ülkenin anavatanı olduğu domates ve patates üretimi), hayvancılık (alpaka ve lüks bir meta olan alpaka yünü üretimi), madencilik (gümüş, bakır, kalay, cıva, lityum ve altın kaynakları), deniz ürünleri , kahve, şeker kamışı ve turizm gelirlerine dayanmaktadır. Ülkenin ihracatının yüzde 65'lik büyük bölümünü madencilik ürünleri oluşturur.

Ülke yönetiminde en yetkili kişi (yürütmenin başı), 5 yıllığına halk oyuyla demokratik şekilde seçilen Cumhurbaşkanı veya Devlet Başkanı'dır. Ek olarak, ülkedeki yasama işleri, tek meclisli bir yapıya sahip olan ve 130 üyeden oluşan Cumhuriyet Kongresi (Congreso de la República) tarafından yürütülmektedir. Peru, ilginç bir şekilde üniter bir devlet niteliğinde olmasına rağmen, idari olarak 25 bölgeye ayrılmıştır. Bu bölgeler, 4 yıl süreyle seçilen bölge başkanları ve yerel meclisler tarafından yönetilmektedir.

Peru'nun Siyasi Görünümü

Peru, son yıllarda kronik siyasi istikrarsızlık, sık Cumhurbaşkanı değişiklikleri ve yürütme ile yasama organları arasındaki derin çatışmalarla anılan çalkantılı bir dönemden geçmiş ve "istikrarsızlık" ile anılır olmuştur. Nitekim son 10 yılda çok sayıda Cumhurbaşkanı, yolsuzluk suçlamaları, görevden almalar veya istifalar nedeniyle koltuğunu kaybetmiştir. Bunları listelemek gerekirse; 2016-2018 döneminde görevde kalan Pedro Pablo Kuczynski, 2018-2020 döneminde başta olan Martín Vizcarra, yalnızca 5 gün başkanlık yapan Manuel Merino, 2020-2021 döneminde bir yıldan kısa iktidarda kalan Francisco Sagasti, halk oyuyla başa geçmesine karşın 2021-2022 döneminde iktidarını koruyabilen Pedro Castillo ve 2021 yılında seçilen solcu Pedro Castillo'nun 2022'de azledilip tutuklanmasının ardından yerine ve 3 yıl başta kalabilen ülkenin ilk kadın Cumhurbaşkanı Dina Boluarte'dir. Kongre tarafından seçimsiz başa geçen Boluarte'den sonra ise, Peru'da yeniden seçim dönemi başlamıştır.

Alberto Fujimori

Böyle bir ortamda, istikrarsızlık ve siyasi dağınıklıktan yaka silken Peru halkı, ülkeyi 10 yıl boyunca sertlikle ve görece istikrarlı bir ortamda yöneten eski ünlü Başkan Alberto Fujimori'yi hatırlamaya başlamıştır. İlk kez 1990 yılında seçimle iktidara gelen Japon asıllı siyasetçi, 1992 yılında ordu desteğiyle Siyaset Bilimi literatürüne "autogolpe" (öz darbe veya kendi kendine darbe, İngilizcesiyle "self-coup") olarak geçen süreçte Kongre'yi feshetmiş ve anayasayı askıya alarak otoriter yönetime geçmiştir. Bu dönemde, Marksist "Aydınlık Yol" (Shining Path-Sendero Luminoso) gerilla grubuna karşı çok sert askeri önlemler alarak ülkede terörizmin kökünü kazıyan Fujimori, İstihbarat Başkanı olan Vladimiro Montesinos ile birlikte çalışarak medya, siyaset ve ordu üzerinde sıkı bir kontrol kurmuş; muhalifleri baskı altına alarak iktidarını güçlendir ve ülkede görece istikrar sağlamayı başarmıştır. 1995 ve 2000 yıllarında iki kez daha seçim kazanan Fujimori, buna karşın sert yönetimine yönelik artan halk tepkileri ve rüşvet aldığını ispatlayan çeşitli dokümanlar nedeniyle daha sonra istifaya zorlanmıştır. İktidarını kaybetmesinin ardından yargılanan ve 25 yıl hapis cezası alan Fujimori, buna karşın 2022 yılında sağlık sorunları nedeniyle hapisten salıverilmiş, 2024 yılında da vefat etmiştir. Ancak Fujimori, tüm hatalarına karşın, istikrarsız ülkede görece istikrar sağlayabilmesi nedeniyle halk tarafından unutulmamış ve Susana Higuchi'den olan ve siyasete girmek isteyen büyük kızı Keiko, bu nedenle yakından takip edilen popüler bir isim haline gelmiştir.

Keiko Fujimori Kimdir?

1975 doğumlu Keiko Fujimori, "diktatörün kızı" olarak adlandırıldığı 1990'ların başından sonra, anne-babasının boşanmasını müteakiben, henüz 19 yaşındayken Peru'nun "first lady"si ilan edilmiştir. Bu dönemde ABD'de eğitim alan Keiko, Stony Brook, Boston ve Columbia gibi prestijli üniversitelerde öğrenim görmüştür. Babası gibi muhafazakâr sağ, aşırı sol gruplara karşı sertlik yanlısı ve ekonomide liberal tutumuyla bilinen Keiko, genç yaşlarından itibaren ülkesinin Cumhurbaşkanı olmak istediğini söylemiş ve bu yönde çaba da göstermiştir.

Keiko ve Alberto Fujimori

2006-2011 döneminde ilk kez Kongre'ye milletvekili olarak giren genç Fujimori, 2011, 2016 ve 2021 yıllarında girdiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kılpayı farklarla ikinci turda kaybetmiştir. 7 Haziran 2026'da yapılan seçimlerde ise, nihayet, solcu rakibi Roberto Sánchez'i az bir oy farkıyla geride bırakarak başkanlığı kazanmıştır. Böylelikle, yeni nesil Fujimori, 20 yıllık siyasi mücadelesinin ardından istediği konuma ulaşmıştır.

Keiko Fujimori, seçim kampanyasında El Salvador modeline benzer şekilde ülkede devasa hapishaneler inşa etmeyi ve organize suçla mücadele için hâkimlerin kimliklerini gizli tutmayı (anonim yargıçlık) vaat etmiştir. Özellikle "10 yıllık istikrarsızlığı sona erdirmek" sloganıyla seçmenden destek alan Fujimori, ekonomide ise kamu-özel sektör ortaklıklarını kolaylaştırarak altyapı yatırımlarını arttırmayı ve serbest piyasa ekonomisini güçlendirmeyi hedeflemektedir. Keiko, ayrıca ABD ile yakın ilişkilerini ve ABD Başkanı Donald Trump'la dostluğunu kullanarak ülkesini ABD ile birlikte geliştirmeyi planlamaktadır ki, ABD'nin seçim sonrasında onu ilk kutlayan devlet olduğunu da bu noktada hatırlatmak gerekir.

Sonuç

Sonuç olarak, güçlü bağlantılar, iyi eğitim ve zamanlaması iyi planlanmış doğru adımlarla demokratik rejimlerde dahi bir "diktatör kızı"nın halk oyuyla seçilebileceğini ispatlayan Keiko Fujimori, toplumsal gelişimini tamamlamamış toplumlarda demokrasinin o kadar da abartılmaması gerektiğinin son canlı örneği olmuş ve Peru gibi halkının isyankâr yapısıyla bilinen bir ülkede dahi sert sağ politikalarla başa geçmeyi başarmıştır. Dün yemin ederek görevine başlayan Keiko'nun başkent Lima'daki törenine İspanya Kralı VI. Felipe de katılmıştır. "Elitlerin zaferi" olarak da adlandırılabilecek bu süreç, tüm dünyada da diğer sağcı hareketlere ilham kaynağı olmuştur. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

27 Temmuz 2026 Pazartesi

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Temasları Başlıyor

 

Giriş

Görev süresinin son yılındaki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Portekizli siyasetçi Antonio Guterres, Genel Sekreter olmasının ardından 2017 yılında ciddi mesai harcadığı (hatta Guterres Çerçevesi de o dönemden kalmadır), ancak Nikos Anastasiades-Mustafa Akıncı ikilisi döneminde Crans-Montana'da çöken Kıbrıs müzakerelerini, adada son aylarda yaşanan gelişmeler temelinde, Nikos Hristodulidis-Tufan Erhürman ikilisiyle yeniden canlandırmak amacıyla, bugün itibarıyla 3 günlük Kıbrıs gezisine başlamıştır. 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek ziyaretinde, BM Genel Sekreteri, adanın her iki yakasındaki liderlerle görüşecektir. Dahası, 16 yıl sonra bir BM Genel Sekreteri'nin (en son, önceki BM Genel Sekreteri olan Güney Koreli Ban-ki-moon, 2010 yılında adayı ziyaret etmişti) Kıbrıs'ı ziyaret etmesi, uluslararası hukuk ve BM sisteminin tartışmalı hale geldiği bir dönemde son derece olumlu ve önemli bir mesajdır.

Arka Plan

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) ekibi ve şahsi olarak, Kıbrıslı Türklerin dünyadan izole durumlarını düzeltebilmek adına en fazla yer verdiğim konulardan biri olan Kıbrıs Sorunu bağlamında, son birkaç yılda gelişen diyalogsuzluk ve "iki devletlilik" yaklaşımının değişmesi, 2025 yılı Ekim ayında yapılacan Cumhurbaşkanlığı seçimini, adada federal çözüm yanlısı sosyal demokrat Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin (CTP) adayı hukukçu Dr. Tufan Erhürman'ın kazanmasıyla mümkün olmuştur. Erhürman'ın seçim kampanyasında söz verdiği şekilde, bazı ön şartlar temelinde Kıbrıslı Rumlarla müzakerelere ve federatif çözüme hazır olduğunu belirtmesi, Kıbrıslı Rumlarda ve Avrupa Birliği (AB) çevrelerinde heyecan yaratmış ve müzakerelerin yeniden başlayabileceği bir dönemin sinyallerini vermiştir.

Önceki KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar döneminde benimsenen "iki devletlilik" yaklaşımının Ankara tarafından desteklenmeye devam etmesi nedeniyle başlarda cılız kalan girişimler, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'a atadığı özel temsilcisi Kolombiya eski Dışişleri Bakanı Maria Angela Holguin'in temaslarıyla ise daha ciddi bir aşamaya ulaşmış; Holguin'in görüşmeleri temelinde çözümün parametreleri dahi ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu nedenle, her ne kadar Ankara'nın tavrı halen isteksiz olsa da, AB'nin gelişmeleri çok ciddiye alarak Raffaele Fitto'yu yeni temsilci olarak atadığı Kıbrıs'ta sorunun çözümü konusunda ciddi bir ivme yakalandığını belirtmek gerekir.

BM Genel Sekreteri Kıbrıs'ta

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in yıl sonunda sona erecek BM Genel Sekreterliğinin son aylarında son bir gayretle yeniden başlatmaya çalıştığı Kıbrıs müzakereleri, Guterres'in adaya ziyaretiyle yeni bir aşamaya taşınacaktır. 27-29 Temmuz 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ziyaret kapsamında, BM Genel Sekreteri, Kıbrıs Türk tarafının lideri Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve Kıbrıs Rum yönetimi lideri Nikos Hristodulidis ile makamlarında ayrı ayrı bir araya gelecektir. Guterres, her iki lideri, Çarşamba günü, Lefkoşa ara bölgede bulunan BM İyi Niyet Misyonu Ofisi'nde ilk kez üçlü bir toplantıda buluşturacaktır. Toplantının ardından bir basın toplantısı da düzenlenecektir. Program dahilinde ayrıca adadaki çeşitli sivil toplum kuruluşları, iki toplumlu teknik komite üyeleri ve Kayıp Şahıslar Komitesi Antropoloji Laboratuvarı da ziyaret edilecektir. Guterres'e, ziyaretinde, BM Siyasi ve Barış İnşası İşlerinden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Barış Operasyonlarından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Jean-Pierre Lacroix ve Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín eşlik etmektedir. 

Ziyaretin Kıbrıs Rum fanatikler tarafından eleştirilen boyutu, Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmayan KKTC'nin Cumhurbaşkanı'nın da ziyaret edilecek olmasıdır. Bu, BM'nin KKTC'nin ve Kıbrıslı Türklerin mücadelesine saygı duyduğunu gösteren sembolik bir adımdır ve BM'nin soruna bakışının sıradan bir "işgal" olmadığını göstermesi açısından da önemlidir. Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rum fanatikler ve Yunan faşistlerinin saldırıları karşısında başlattıkları varoluş mücadeleleri sonucunda, Türkiye'nin de askeri, siyasi ve ekonomik desteğiyle, bağımsız bir devlet kurmuş ve bu devletlerini tanıtmak veya federasyona dönmek yoluyla dünyada da tanınmaya çalışmaktadırlar. Bu, bir çelişki değil, aynı amaca hizmet eden iki farklı yöntemdir. 

Kıbrıs basınında yazılanlara bakılınca, Guterres'in önünde iki farklı senaryonun olduğu ve federal çözüm noktasında bunun bir "son" girişim olabileceği düşünülmektedir. Örneğin, Fileleftheros gazetesine göre; Guterres, görev süresi sona ermeden önce, başarı ihtimali bulunması halinde a-) yeni bir gayriresmi genişletilmiş 5+1 konferansı (adadaki iki taraf ve 3 garantör devlet olan Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan) düzenlemeyi ve müzakereleri olgunlaştırmayı hedeflemekte; ancak bunun mümkün olmaması durumunda (b) Kıbrıs dosyasını halefine devretmeden önce Eylül ayında BM Genel Kurulu çerçevesinde taraflarla temaslarını sürdürmeyi planlamaktadır.

Tarafların Pozisyonları

Türkiye, bu konuda şimdilik karışık sinyaller vermektedir ki, aslında içerideki tepkiler nedeniyle bu da doğaldır. Türkiye siyasi eliti (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve KKTC'den sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz), bir yandan "iki devletlilik" mesajları vererek iç kamuoyu ve KKTC'deki Türkiye yanlısı milliyetçi çevrelere destek olurken, bir yandan da müzakerelere engel oluyor ve "adayı zorla işgal ediyor" görüntüsü vermemek adına uluslararası temaslarda ve toplantılarda dengeli açıklamalar yapmaktadır.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ve Yunanistan ise müzakerelerin Crans-Montana'da kaldığı yerden devam etmesini ve Türk tarafının adadan askerî olarak çekilerek Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyesi bağımsız bir federasyon olarak yoluna devam etmesini talep etmektedir. Son dönemde AB'den de destek mesajları alan Güney Lefkoşa, bu sayede sorunu hızlıca çözmeyi ummaktadır. 

Uluslararası toplum ise, Kıbrıs'taki çözüm girişimlerine destek vermesine karşın, İran, Yemen ve Ukrayna gibi daha acil konular nedeniyle Kıbrıs'taki duruma o kadar da ilgili değildir. AB'ye duyulan tepkilerin de etkisiyle, hatta bu konuda Üçüncü Dünya'dan Türkiye ve KKTC'ye el altından verilen destekler de söz konusudur. Ancak elbette, uluslararası hukuk gereği, hiçbir devlet henüz KKTC'yi tanımaya yanaşmamaktadır. 

Değerlendirme

Nesnel bir değerlendirme yapıldığında, Jack Straw ve Lord Sharkey gibi önemli Britanyalı siyasetçilerin de daima altını çizdikleri üzere, Kıbrıs müzakereleri 60 küsur yıldır Kıbrıslı Rumların tavrı nedeniyle bir sonuca ulaşamamış ve "statüko" en iyi durum olmayı sürdürmüştür. Ancak kabul etmek gerekir ki, statükodan zararlı çıkan Kıbrıslı Türklerdir ve her geçen gün uluslararası toplumdan ve ekonomiden daha da izole olmaktadırlar. Dahası, devletin tanınmamışlığı nedeniyle adanın kuzeyinde gelişen devasa illegal sektörler (fuhuş, kayıtdışı bahis) ve suç örgütleri, burada yaşayan Türk nüfusa hayatı dar etmekte ve masum insanları zor koşullara itmektedir. Bu nedenle, Kıbrıslı Türkleri destekleyen bir kişinin müzakerelere karşı çıkması beklenmemelidir.

Bunun yanında, kabul etmek gerekir ki, garantör devlet olan Türkiye'nin kaygıları ve istekleri bir ölçüde giderilmeden müspet bir netice elde etmek de gerçekçi değildir. Ankara, AB ile üyelik süreci tıkanmasına karşın, Batı güvenliği ve özellikle de Avrupa güvenliği konusunda halen çok ciddi kartlara sahiptir. Başta Akdeniz'deki kayıtdışı göç ve suçla mücadele olmak üzere, Rusya, İran ve köktendinci terör örgütleriyle mücadele gibi konularda, Ankara, yalnızca Brüksel (AB) değil, Washington (ABD) ile ilişkilerinde de son NATO Zirvesi'nde de görüldüğü üzere çok etkili bir devlettir. Bu nedenle, BM ve AB'nin Türkiye'yi nasıl ikna edebilecekleri konusunda daha kapsamlı ve gerçekçi planlar geliştirmeleri gerekir. NATO ve AB garantileri ve gevşek federasyonda fiili iki devlet gibi öneriler yapıcı olmasına karşın, Türkiye'nin geçmişteki olaylar temelinde bazı garantiler almadan adayı terk etmesi bence ihtimal dahilinde değildir. Dahası, ülkedeki milliyetçi/İslamcı kamuoyu ve militarist çevrelerin bu konuda hukuk tanımayan bakışlarını aşmak da kolay olmayacaktır. 

Son olarak, Türkiye kamuoyu da şunu artık anlamalıdır ki, uluslararası hukuk ve BM düzeninin zayıfladığı bir dönemden geçilse de, artık bir ülkenin topraklarını hukuken geçerli olmayan bir şekilde elde tutmak kolay değildir. Türk Cumhuriyetlerinin son dönemde Güney Kıbrıs'a Büyükelçi atamaya başlamaları Ankara'nın anlaması gereken acil bir duruma işaret etmektedir. Kıbrıslı Türklerin rekor oyla federasyon yanlısı Tufan Erhürman'ı seçmeleri de, aslında Türkiye'ye soydaşları tarafından verilmiş önemli bir mesajdır. Kıbrıs Sorunu konusunda, statüko, Kıbrıslı Türklerin lehine değildir ve asla kabul edilemez.  Bu nedenle, Türkiye, KKTC konusunda daha kapsamlı ve gerçekçi politikalar geliştirmelidir. Bunun olması için de, "federasyon" seçeneğinin son kez zorlanması ve bunun Kıbrıslı Rumlar nedeniyle gerçekleşemediğinin tüm dünyaya gösterilmesi gerekmektedir. Bu seçenek kadük kalırsa ise, işte o zaman KKTC'nin tanıtılması ve AB ile ilişkilerde tüm risklerin göze alınarak iplerin atılması yolunda ciddi bir seferberlik başlatılabilir. 

Sonuç

Sonuç olarak, bence BM Genel Sekreteri Guterres'in 3 günlük tarihi Kıbrıs ziyaretinin bir diplomatik ve turistik etkinlik olarak kalmaması ve Kıbrıs Sorunu'nun çözümü konusunda ilerleme kaydedilmesi hususunda samimi bir çaba gösterilmelidir. Bu çabalar, diliyorum ki Kıbrıslı Türkleri günün birinde bir devlet sahibi yapacaktır. Türk Devleti olarak diğer Türkleri desteklemek devletimize de en yakışan tutumdur...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

24 Temmuz 2026 Cuma

Özgür Özel et les dissidents du CHP forment le « nouveau parti »

 

Suite à la décision judiciaire controversée ordonnant la réintégration de l'ancien président Kemal Kılıçdaroğlu à la tête du parti, Özgür Özel, huitième président du CHP (Parti républicain du peuple), qui tentait d'imposer la tenue d'un congrès, a démissionné du parti qu'il considérait comme sa « maison paternelle » (baba ocağı) après l'échec de ses efforts. À ce jour, Özgür Özel a déposé les formalités nécessaires à la création d'un nouveau parti politique, le « Nouveau Parti » (Yeni Parti). Face aux obstacles juridiques potentiels susceptibles d’entraver la création de ce nouveau parti, Özgür Özel et son équipe envisagent également de fonder un parti alternatif, le « Parti du changement » (Değişim Partisi).

Aujourd'hui, 24 juillet 2026, Özgür Özel, ancien président du CHP et figure montante de la gauche modérée qui a mené son parti à la victoire aux élections locales de 2024, a démissionné du CHP, accompagné de 90 autres députés. Plus tard dans la journée, après avoir quitté le CHP, dont il était membre depuis 34 ans, Özgür Özel a signé la pétition de création du Nouveau Parti, sur lequel il travaillait depuis quelque temps. Le Nouveau Parti (Yeni Parti), qui disposera de 91 sièges à la Grande Assemblée nationale de Turquie dès sa création, est ainsi devenu le principal parti d'opposition du pays. Yüksel Taşkın, député CHP d'Izmir, a annoncé que 94 députés rejoindraient le nouveau parti, ce qui devrait réduire le nombre de sièges du CHP au Parlement à 41.

En annonçant la fondation du parti par ces mots : « Puisse-t-elle être bénéfique à la patrie, à la nation, à notre parti et à nous tous » (Vatana, millete, partimize, hepimize hayırlı olsun), Özel a affiché une image de calme et de détermination. Suite à cette annonce, le nombre d'adhérents du CHP aurait diminué, passant d'environ 2 millions à 1,8 million en raison de récentes démissions. Ce nombre pourrait même tomber à 1 million dans les prochains jours. En effet, les membres du parti qui estiment que, sous la direction de Kemal Kılıçdaroğlu, le parti ne s'oppose pas efficacement à l'AKP et au président Recep Tayyip Erdoğan pourraient démissionner rapidement via le système d'administration électronique (E-Devlet) et envisager de rejoindre un nouveau parti.

Les premières ébauches du logo du nouveau parti, apparues sur les réseaux sociaux, présentent un titre inscrit sur fond blanc. Il semblerait qu'une amulette contre le mauvais œil y figure également. Toutefois, l'institutionnalisation et l'organisation du parti prendront encore plusieurs mois, et, dans le meilleur des cas, il ne pourra participer aux élections qu'à partir de mi-2027. Dans ce contexte, la possibilité que le président Erdoğan et le Parti AK convoquent des élections anticipées doit être prise en compte. Bien qu'aucun climat électoral ne règne actuellement dans le pays, il ne faut pas exclure l'hypothèse d'une avancement du scrutin par le gouvernement, par crainte d'un succès important pour Özgür Özel et le Nouveau Parti.

En conclusion, bien que ces développements ne soient pas surprenants compte tenu de la structure extrêmement centralisée et puissante du régime en Turquie, qui a même commencé à influencer l'opposition, je crois qu'une nouvelle unification du centre-gauche est tout à fait possible dans les années à venir. Cependant, d'ici là, il semble qu'une nouvelle période transitoire ait commencé, durant laquelle le CHP jouera un rôle mineur et le Nouveau Parti un rôle plus important au sein du centre-gauche.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ