20 Ağustos 2026 Perşembe

Siber Savaş

 

Giriş

21. yüzyılda iletişim ve ulaşım imkânlarının hızla artması, devletler ve toplumlar arası her türlü (siyasal, askeri, ekonomik, kültürel vs.) ilişkinin yoğunlaşması, gelişen internet ortamı ve sosyal medya platformlarının akıl almaz popülaritesi nedeniyle devletlerin de bazı faaliyetlerini (örneğin Türkiye'deki E-Devlet uygulaması) bu alana taşıması gibi sebeplerle stratejik açıdan çok önemli bir konu haline gelen siber güvenlik, son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ciddi akademik araştırmalara konu olmaya başlamıştır. Bu yazıda, Gökhan Bayraktar'ın Siber Savaş ve Ulusal Güvenlik Stratejisi (2015) kitabı temelinde siber savaş olgusunu ve bunun ulusal güvenliğe etkilerini değerlendireceğim.

Siber Savaş ve Ulusal Güvenlik Stratejisi 

Siber Güvenlik ve Siber Savaş: Terminolojik bir özet

Siber Güvenlik; bilgisayarları, ağları, programları ve hassas verileri kötü niyetli dijital saldırılardan, yetkisiz erişimlerden veya hasardan koruma sanatı veya uğraşı olarak tanımlanabilecek profesyonel faaliyetlere verilen genel isimdir. Bu alandaki ağ, bulut ve uygulama güvenliği gibi farklı unsurları içeren tüm savunma mekanizmaları için genel olarak kullanılan bir tabirdir. Bu noktada internet ortamında yer alan sistemlerin güvenlik açıklarını önlemek adına devletler, şirketler ve diğer kuruluşlar; güvenlik duvarı (firewall), şifreleme (encryption) ve çok faktörlü doğrulama (MFA) gibi çeşitli koruma yöntemlerini uygulamaktadır. Buna karşın, gerek diğer devletler, gerek terör örgütleri, gerekse de organize suç grupları ve sorunlu bireyler temelinde, günümüzde çok sayıda siber güvenlik riski yaşanmakta ve bu olaylara genel olarak siber saldırı adı verilmektedir. Keza birçok siber suç vakası da günümüzde dünyanın her ülkesinde yaşanabilmektedir.

Siber Savaş ise, klasik siber saldırı veya siber suç vakalarından farklı ve daha spesifik eylemler için kullanılan bir terimdir. Siber savaş, bir devletin ya da devlet destekli grupların başka bir ülkenin bilgisayar ağlarına, verilerine ve kritik altyapılarına zarar vermek veya bunları durdurmak için yaptığı dijital saldırılara verilen isimdir. Genelde birbirleriyle stratejik rekabet ve/veya husumet yaşayan devletler veya gruplar arasında yaşanan siber savaş, tarafların birbirlerinin bilgisayar sistemlerine ve ağlarına sızarak önemli bilgileri çalma, kritik altyapı sistemlerini bozma veya aksatmaya yönelik daha ciddi suçları içerir. Bu mânâda, siber savaş, geleneksel kara, deniz, hava ve günümüzde uzay boyutunun yanı sıra, savaşın 5. ve en az diğerleri kadar tehlikeli bir boyut oluşturur. Başta daha masum algılanabilse de, siber savaş, kritik altyapıları hedef alabilmesi, halkın günlük hayatını aksatabilmesi ve devletlere, halklara ve şirketlere ciddi ekonomik zarar vermesi bağlamında çok tehlikeli ve hayati bir meseledir.

Devletler, askeri operasyonlar, telekomünikasyon ve enerji tedariki gibi temel hizmetler için giderek daha fazla dijital sistemler ve internet ortamına bağımlı hale geldikçe, siber savaş tehdidi hükümetlerin ve güvenlik uzmanlarının ilgisini çekmiştir. Teknolojinin evrimi, devlet destekli ve başka bir ülkenin varlıklarını hedef alan siber suçlarda önemli bir artışa yol açmıştır ki, zamanla bu suçlar siber savaş eylemlerine de dönüşebilir. Siber savaşın tanımları konusunda tartışmalar mevcuttur; bazı uzmanlar bunun geleneksel savaşla yakından bağlantılı olması gerektiğini savunurken, diğerleri siber casusluk ve siber terörizmle örtüşmelerine dikkat çekmektedir.

DiLascio'ya göre, 2007'deki Estonya'ya yönelik siber saldırı ve Rusya'nın dahil olduğu çatışmalar sırasında yaşanan sonraki saldırılar gibi tarihi olaylar, siber savaşın karmaşıklığını ve etkilerini örnekleyen en önemli vakalardır. ABD askeri ve hükümet sistemlerinde yaşanan önemli ihlallerle vurgulanan saldırıların giderek artan karmaşıklığı, siber güvenlikte savunma ve saldırı stratejileri arasındaki süregelen tartışmayı ön plana çıkarmaktadır. Özellikle seçimlere müdahale ve siber operasyonların kritik rol oynadığı uluslararası çatışmalar gibi son olaylar ışığında, bazı siber faaliyetlerin savaş eylemi olarak sınıflandırılması tartışmalarını alevlendirmeye devam ediyor. Teknolojik gelişmeler çatışma ortamını şekillendirmeye devam ettikçe, siber savaşın sonuçları küresel güvenlik için önemli bir endişe kaynağı olmaya devam edecektir.

Bu noktada Gökhan Bayraktar'ın yaptığı (2015, s. 51) siber savaş-siber casusluk-siber terör- siber sabotaj kategorizasyonu faydalı olabilir:

TürMotivasyonHedef KitleYöntemler
Siber SavaşAskeri, siyasi veya ekonomik faydaKritik bilgi sistem altyapıları, askeri bilgi sistemleri, devletler, kurumlar, şirketlerSiber taarruz yöntemlerinin kullanımı
Siber CasuslukKritik bilgi elde edilmesi, askeri ve ekonomik faydaAskeri bilgi sistemleri, devletler, kurumlar, şirketlerGüvenlik açıklarının kullanımı
Siber TerörSiyasi faydaDevletlerBilgisayar tabanlı şiddet ve tatmin
Siber SabotajEkonomik fayda ve kişisel tatminDevletler, kurumlar, şirketlerİnsan faktörünün kullanımı

Siber Savaş-Klasik Savaş Farkları

Siber savaş eylemleri ile klasik savaş arasındaki farklılıkları araştıran Gökhan Bayraktar, bu konuda yazdığı kapsamlı eserinde şu hususlar üzerinde durmuştur (2015, ss. 48-50):

Saldırı kaynağı: Klasik savaşlarda saldırı kaynaklarını tespit etmek görece kolaydır. Ancak siber savaşlarda, saldırının nereden kaynaklandığını tespit etmek çok zor olabilir. Hatta hacker teknolojisi ileri devletler, saldırıları başka bir kaynaktan yapılmış gibi göstererek farklı devletlerin ilişkilerini dahi bozabilirler.

Hız: Her ne kadar savunma sanayiinde yaşanan göz kamaştırıcı ilerlemelerle füze, uçak vb. gibi çok hızlı saldırı silahları olsa da, ışık hızıyla gerçekleşen siber saldırı ve siber savaşlarla mücadele çok daha zordur.

Hasar tespiti: Klasik savaşlarda hasar tespitini yapmak görece kolay olurken, siber savaşlarda tüm sistem ve unsurların uğradığı zararların tespiti çoğu zaman imkânsızdır.

Silah sistemleri: Klasik savaşlarda bildiğimiz savunma sanayii üretimi silahlar kullanılırken, siber savaşlarda çipler, programlar, yazılımlar ve donanımlar kullanılarak daha farklı silah sistemleri kullanılmaktadır.

Teknoloji ihtiyacı: Klasik savaşlarda da artık ileri teknoloji ihtiyacı varken, yine de daha az gelişmiş devletler insan unsurunu kullanarak gelişmiş devletlere karşı başarı (ABD'nin Vietnam Savaşı'nı kaybetmesi vs.) gösterebilir. Siber savaşlarda ise bu durumun yaşanması daha zordur; çünkü az sayıda gelişmiş devletin sahip olduğu ileri teknoloji ürünü programlar, donanımlar ve yapay zekâ uygulamaları gibi unsurlar, teknolojik gelişim ve bunların sürdürülebileceği güçlü bir ekosistem gerektirdiğinden, bunu başarabilecek yeni devletlerin ortaya çıkması kolay değildir. Nitekim gelişmiş devletler, teknoloji transferi konusunda da her zaman cömert davranmayabilir.

Maliyet: Klasik savaşlar çok pahalı olabilmekte ve bu da gelişmiş devletlere zarar verebilmektedir. ABD'nin İran saldırıları nedeniyle uğradığı maddi zarar buna örnek gösterilebilir. Siber savaşlar ise görece daha ucuzdur; uygun koşullar oluşturulduğunda tek bir bilgisayarla bile ciddi saldırılar yapılabilir.

Etki: Klasik savaşlar çoğunlukla fiziksel alanda etkili olurken, siber savaşların temel etki alanı bilgi ve iletişim sistemleridir. Ancak bu sistemlerin toplumların hayatlarında önemli bir yeri olduğu için, siber savaşlar da artık insanlara ve devletlere fiziksel zarar verebilir hale gelmiştir.

Siber Terör

Siber terör; siyasi, dini veya ideolojik amaçlara ulaşmak için bilgisayar ve internet ağlarına yönelik, toplumsal korku ve panik yaratan zarar verici dijital saldırılardır. Genelde bir ülkedeki siyasi ve sosyal mercilere, kişi veya kurumlara gözdağı vermek ve baskı kurmak amacıyla kritik bilgi sistemlerine yönelik olarak yapılır. T.C. İçişleri Bakanlığı'na göre (2022), siber uzamı hedef alan ve toplumun hayatını aksatacak fiziki veya dijital sonuçlar doğuran eylemlerdir. Maddi kazanç hedefleyen siber suçlardan farklı olarak, korku ve kaos yaratmayı amaçlar. Siber terör eylemlerin genel karakteristiği ise şöyle sıralanmıştır:

  1. Toplumda güvensizlik ve panik havası yaratır.
  2. Elektrik, su, sağlık ve ulaşım gibi kritik altyapıları hedef alır.
  3. Eylemler genellikle sessiz ve görünmez başlar.

Klasik terör eylemleri ile siber terör eylemleri kıyaslandığında, şu farklılıklar (Bayraktar, 2015: ss. 77-78) ön plana çıkar:

Kullanılan araçlar: Klasik terörde silah ve bomba gibi araçlar kullanılırken, siber terör eylemlerinde çipler, bilgisayarlar, donanımlar ve yazılımlar gibi farklı cihazlar kullanılır.

Amaç: Klasik terör eylemleri, genelde siyasi bir mesajı iletmek için bir araç olarak kullanılır. Terör eylemi yapan grubun belirli siyasi amaçları vardır. Siber terörde ise bazı siyasi amaçlar olabileceği gibi, hasım bellenen devlet ve topluma yönelik toptan zarar verme güdüsü de etkili olabilir.

Etki alanı: Klasik terör, genelde saldırının yapıldığı alanla sınırlı olurken, siber terörde ulusal, hatta uluslararası çapta etkiler yaratılabilir.

Karşılaşılan risk: Klasik terörde, teröristler yaşamsal risk altında eylem yaparken, siber terör eylemleri, özellikle de gizleme yöntemleri kullanıldığında, herhangi bir ciddi risk içermeyebilir.

Denetim: Klasik terörle etkin denetim yöntemleriyle mücadele etmek nispeten daha kolaydır. Terörün yuvalandığı alanların tespiti, teröre destek veren kişilerin cezalandırılması ve halkın bilinçlendirilmesi vb. yöntemlerle, devletler, terörün fiziki boyutuyla -eğer hareket çok toplumsal bir temele dayanmıyorsa- rahatlıkla başedebilirler. Ancak siber terörün zorluğu, teröristleri tespit etmenin ve onlarla mücadele etmenin zorluğudur. Bu nedenle, siber terörizmle mücadele konusunda devletlerin bir atılım yapması gerekir.

Uygulanacak ceza: Klasik terör eylemlerinde uygulanacak ceza önceden öngörülmüş ve belirlidir. Özel durumlarda, devletler, terör örgütlerini tasfiye etmek için çeşitli özel düzenlemelerle terörün kökünü kazıma yolunda bazı stratejik adımlar da (örneğin, Türkiye'nin PKK'nın tasfiyesi için yeni çıkardığı çerçeve yasa vsb.) atabilirler. Siber terörde ise, temel zorluklardan biri, suçun niteliğine göre uygulanacak cezanın daha belirsiz, hatta bu konuda henüz yasal düzenleme yapmayan ülkelerde belirsiz olabilmesidir.

Siber Savaş Yöntemleri

Siber savaş yöntemlerinde sıklıkla kullanılan temel yöntemler şunlardır (Bayraktar, 2015: ss. 83-95):

1-) Kötücül yazılımlar: Siber suçların veya saldırıların en yaygın yöntemlerinden biridir. Siber savaş ve siber terör eylemlerinde de sıkça kullanılır. Buradaki temel mantık, gizlice hedef alınan sisteme kötücül yazılımların yerleştirilerek buradan bilgi sızdırılması veya virüs bulaştırılarak sistemin zarara uğratılmasıdır. Birçok farklı alt türü bulunmaktadır.

Bilgisayar virüsleri:Bilgisayar virüsleri, kendi kendini çoğaltabilen ve başka bilgisayarlara bulaşarak onları da etkileyen zararlı yazılımlardır. Kötücül yazılımların en sık kullanılan örneklerinden biridir. Virüslerle mücadele için anti-virüs ve koruma programları da mevcuttur.

Kurtçuk (worms): Bilgisayarların açık ve zayıf noktalarını kullanarak bilgisayardan bilgisayara kendi kopyalarını gönderebilen zararlı yazılımlardır. Virüsten farkı, başka bir dosya ya da programa ihtiyaç duymadan ağ üzerinde dolaşabilmesidir.

Truva atı: Antik Yunan mitolojisindeki "Trojan Horse" vakasından ismini alan truva atları, bir bilgisayara kullanıcının haberi olmadan kötü amaçla yerleştirilen gizli programlara verilen genel isimdir. Bu şekilde, gizli bilgiler edinilebildiği gibi, bilgisayarlara zarar da verilebilmektedir.

Tavşanlar (rabbits): Girdikleri sistem içerisinde sürekli ve hızla çoğalan, yerleştiği bilişim sisteminin belleğini ve diskteki alanı koloni kurmak suretiyle dolduran, sisteme sürekli gereksiz komutlar göndermek suretiyle yavaşlatan ve sonunda durma noktasına getiren yazılımlardır.

Mantık bombaları: Truva atının bir türüdür. Zararsız bir yazılım görünümü ile sisteme girer ve normal şekilde çalışarak herhangi bir zarar verici işlemde bulunmaz. Ancak belirli bir zamanda, bir olayla veya kullanıcı tarafından gerçekleştirilen bir işlemle tetiklenir ve önceden üretilen virüsü veya ağ solucanını etkinleştirir.

Bukalemun (chameleon):Bir tür Truva atı yazılımdır. Programın özelliklerini taklit edebilen ve bu sayede girdiği ssitemdeki verileri kopyalayıp gizli bir şekilde saklayabilen programlardır. Siber espiyonaj (siber casusluk) faaliyetlerinde sıklıkla kullanılır.

Klavye izleme (key logger): Bütün klavye hareketlerini izleyen ve kaydeden programlardır. Bu şekilde kredi kartı bilgileri veya kullanıcı bilgileri gibi kritik bilgiler toplanarak terör veya suç eylemleri gerçekleştirilebilir.

Casus yazılımlar (spyware): Kişinin bilgisi dışında bilgi sistemlerindeki bilgileri toplayan, ayarları değiştiren ve haberleşme hızını azaltarak iletişimi zorlaştıran kötücül yazılımlardır.

İstem dışı gönderilen ticari tanıtımlar (adware): Kişilerin bilgilerini, internetteki sörf alışkanlıklarını vb. toplayan ve bunları gizlice firmalara ya da devletlere satan zararlı yazılımlardır.

2-) Mikroçipler: Yazılımlarda olduğu gibi donanımların da rahatlıkla kendinden beklenen fonksiyonun dışında, son kullanıcının bilmediği bir veya birden fazla fonksiyonu yapacak şekilde tasarlanması mümkündür. Bunun için belirli bir fonksiyon için üretilmiş entegre devrelere ilave fonksiyonlar kazandırılarak, bu haliyle kullanıldığı elektronik cihazlara monte edilebilir. Bu mikroçipler sayesinde üretici firmalar, her türlü elektronik cihazı siber tehditlere açık hale getirebilir; istenildiği zaman elektronik cihazlar kontrol altına alınabilir veya devre dışı bırakılabilir.

3-) Spam mailler: İstem dışı alınan elektronik postalar yani e-maillerdir. Bir fikrin propagandası, bir bilginin yayılması amacıyla çok sayıda kişiye yayılması amacıyla yollanır. Hem internet iletişimini yavaşlatır, hem de zaman kaybına neden olabilmektedir. Bilgi toplayabilen daha zararlı ve tehlikeli versiyonları da vardır.

4-) Servis dışı bırakma saldırıları: DoS (Denial of Service attack) saldırıları olarak da bilinen, aşırı miktarda hizmet talebinde bulunarak sunucunun istekleri yavaşlatmasına veya çökmesine neden olan siber saldırılardır. Sistemin bant genişliğini ve kaynaklarını tüketen bu saldırılar, "bot" veya "zombi" denilen bilgisayarlar aracılığıyla gerçekleştirilir.

5-) Eşzamansız saldırılar: Bu tür saldırılarda sistem tüm saldırılara eşzamanlı olarak cevap veremediğinde, sistemdeki bilgiler toplanabilmekte veya değiştirilebilmektedir.

6-) Süper darbe (super zapping): Bu tür programlar, bilgisayar sistemlerinde hatalar oluştuğunda sistemin kilitlenmesi ve çalışamaz hale gelmesi durumunda yeniden eski haline getirilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Bu tarz programlar, tüm güvenlik duvarlarını aşarak sistemi ilk haline döndürebilir. Ancak yanlış kişilerin elinde bir suç aracına da dönüşebilir.

7-) Kaynak kod istismarı (code exploit): Sistemde kullanılan tüm yazılımlarda var olabilecek ara bellek taşması (buffer overflow) ve şifreleme hataları gibi yazılım kusurları, bir bilgisayar sisteminin beklenmedik bir şekilde çalışmasına veya kontrolünün ele geçirilmesine neden olabilir. Bu şekilde bilgi toplanabildiği gibi, sistemlere yönelik bir güvensizlik ortamı da oluşabilmektedir. 

8-) Veri aldatmacası (data diddling): Basit, güvenilir ve ortaya çıkarılması zor olduğu için en sık kullanılan yöntemlerden biridir. Verinin bilişim sistemlerine girilirken değiştirilmesi yani yanlış veri girilmesi olarak tanımlanabilir.

9-) Çöpe dalma (scavenging): Değerli bilgilerin ele geçirilmesi için kullanılır. Toplama olarak adlandırılan bir siber suç türüdür.

10-) Web sayfası yönlendirmesi: Bir sayfanın, kullanıcının onayı olmadan başka bir sayfaya yönlendirilmesi esasına dayanır. Ancak bu şekilde kredi kartı bilgileri veya kullanıcı bilgileri gibi kritik bilgiler edinilerek, farklı siber suçlar da işlenebilmektedir.

11-) Yemleme (phishing): Dolandırıcılık amacıyla kişi veya kurumların hassas bilgilerini ele geçirmeye yönelik eylemdir. Bunun için çeşitli programlar ve yazılımlar kullanılmaktadır.

12-) Gizlice dinleme (sniffing/monitoring): Adı üzerinde, çeşitli yazılımlar kullanılarak kişilerin konuşmalarının gizlice dinlenmesi eylemidir.

13-) Hackleme (hacking): Çok sık kullanılan bir yöntem olup, web sayfalarının saldırılar sonucu kontrolünün el değiştirilmesi eylemlerine verilen genel isimdir. Bu tarz eylemlerde, saldırganlar, kendilerini yansıtan bazı slogan veya sembollere yer verirler.

Siber Savunma Yöntemleri

Siber saldırı ve tehditlere karşı, devletler, şirketler ve kişiler, kendilerini korumak adına çeşitli savunma yöntemleri (programları) kullanmaktadırlar. Siber savunma için kullanılan temel yazılımlar ise şunlardır:

Anti-virüs yazılımları: Virüs ve benzeri yazılımları etkisiz hale getirmek ve enfekte bilgisayarları temizlemek için kullanılan özel programlardır. Virüsler sürekli çoğaldığından ve ilerlediğinden, anti-virüs programlarının da sürekli olarak geliştirilmesi gerekmektedir.

Güvenlik duvarları: "Firewall" olarak bilinen güvenlik duvarları, bilgisayar ağlarını güvenli tutmaya yönelik sistemlerdir.

Network erişim kontrolleri: Farklı tipteki kullanıcılara farklı erişim yetkileri sağlayan yazılımlardır. Kullanıcıların ağa bağlanma yetkilerini belirleyen bu yazılımlar, ağdaki en alt seviyede olarak tanımlanan kullanıcıdan, en üst seviyedeki sistem yöneticisine kadar tüm kullanıcılar için belirlenmelidir.

Saldırı tespit ve önleme sistemleri: Siber saldırıları önceden belirleyebilmek için geliştirilmiş özel programlardır. Sistemlerin açık noktalarını bularak bunları güçlendirmeyi amaçlar.

Açıklık tarayıcı yazılımlar (vulnerability scanner): Sistem yöneticisi veya kullanıcı kaynaklı zayıflıkları belirlemek amacıyla kullanılan yazılımlardır.

Geçerli kullanıcı ve şifre yönetimi: Kullanıcıların sistem üzerindeki hak ve sorumluluklarını belirleyen ve yetki alanlarını düzenleyen sistemlerdir.

Sanal özel ağ (virtual private network/VPN): Bilgisayar ağları arasında gizli ve özel bilgi akışını sağlamaya yönelik tünelleme protokolleri ve güvenlik yazılımları kullanılarak oluşturulan özel veri hatlarıdır.

Kripto cihazları: Haberleşmeyi şifreli hale getiren özel programlar veya cihazlardır.

Tuzak sistemler (honeypot): Siber saldırıları tespit etmek için oluşturulmuş aldatıcı sistemlerdir.

Siber Saldırılarla Mücadelede Karşılaşılan Zorluklar

Siber saldırılarla mücadele ederken, devlet veya bireylerin karşılaştıkları zorlukları 3 ana başlıkta toplamak mümkündür:

A-) Teknik sorunlar: İnternette iz sürmenin zor olması, IP adresleri tespit edilse dahi bunun kişinin suçlu olduğuna dair kesin bir kanıt oluşturmaması, dahası IP klonlama sistemlerinin yaygın olması gibi sebeplerle, siber suçlarla mücadelede ciddi teknik zorluklar yaşanabilmektedir. Bu tarz olayların çok sık ve genelde küçük nitelikli olması da, adli birimlerin konuya ilgisizliğine neden olmaktadır. 

B-) Hukuki sorunlar: Uluslararası sistemde bu konuda mutlak uzlaşı olmaması, devletlerin siber alanlarının tanımının yapılamaması, hukuki mevzuat ve altyapılardaki yetersizlikler, bu alandaki en ciddi meselelerdir. 

C-) Uluslararası hukuki sorunlar: Devletler arasındaki sorunlar nedeniyle, siber suçlarla mücadelede iş birliği bir yana, çoğu zaman hasım devletler birbirlerine zarar veren gruplara destek olmaktadır. Bu konuda Avrupa Konseyi Siber Suçlar Sözleşmesi gibi önemli bir belge olsa da, henüz tam bir iş birliği ortamı ve uyumlu mevzuat oluşturulamamıştır. 

Siber Savaş ve Ulusal Güvenlik

Realist perspektifte ulusal güvenlik, her şeyin üzerinde tutulan en önemli konudur. Devletlerin anarşik uluslararası sistemde var olma amaçları güvenlikli kalabilmek ve ulusal çıkarlarını maksimize edebilmektir. Bu anlamda, Clausewitzçi bir yaklaşımla, siber alan da diğer mücadele alanları gibi politikanın farklı şekillerde yürütüldüğü bir ortamdır. Bu yüzden, devletler, güvenlikleştirilen bu alanda da daha fazla söz sahibi olmak ve alanı kontrol etmek istemektedirler. Bu, kuşkusuz siber suçlar ve tehditlerle mücadele açısından olumlu bir gelişme olacaktır.

Ancak devletlerin bu tür alanları tekellerine almalarına yönelik bazı eleştiriler de vardır. Bunun temel sebebi, özellikle demokratik olmayan devletlerde, bu yetkilerin genelde farklı düşünen ve hareket eden muhalif grupların gözetlenmesi ve cezalandırılması için hukuk-dışı şekilde kullanılması riskidir. Böyle bir durumda, devletler farklı düşünen herkesi tehdit gibi algılayarak onlara zarar vermeye çalışabilir ve eşit yurttaşlığın ötesinde, bazı vatandaşlarını sakıncalı olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden, tüm konularda olduğu gibi, siber güvenlik alanında da ciddi hukuki düzenleme ve sınırlamaların getirilmesi şarttır. Bunun için de, insanların eğitilmesi ve gerekli mevzuatın çıkarılması gerekmektedir. Keza ilgili faaliyetler için profesyonel kurumların oluşturulması da bir diğer zaruriyettir. 

Siber terör ve siber savaşlar konusunda ise, devletlerin bunlara yönelik hazırlık yapmaları, ilgili yeni askeri birimler oluşturmaları, klasik askeri mantığın ötesinde yeni şeylere açık ve hazırlıklı olmaları gereklidir. ABD, bu konuda oldukça gelişmiş bir ülke durumundayken, Türkiye'de de son yıllarda ciddi bir atılım söz konusudur.

Sonuç

Sonuç olarak, 21. yüzyılın en önemli konularından biri olacak olan siber güvenlik alanında daha fazla çalışma ve araştırma yapmak şarttır. Türkiye, bu konuda emin adımlarla ilerlemektedir. Ancak bu konuda üniversiteler ve düşünce kuruluşlarında yeni ve uzmanlaşma amacındaki özel birimlerin oluşturulması durumunda, kuşkusuz, ilerlemeler daha hızlı sağlanabilir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Türkiye ile İsrail'in Suriye Gerilimi

 

Giriş

Son yıllarda, her iki ülkede de iç siyasete damga vuran kudretli sağcı liderler Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye) ile Benyamin Netanyahu (İsrail) etkisiyle birçok konuda (Filistin Sorunu, İran'la ilişkiler, Hamas'ın statüsü, Hizbullah'a yaklaşım, Lübnan'a yönelik müdahaleler vs.) açık anlaşmazlık yaşayan Ortadoğu bölgesindeki iki önemli ABD (Amerika Birleşik Devletleri) müttefiki Türkiye ve İsrail, son dönemde bir diğer anlaşmazlığı da Suriye konusunda yaşamaktadır. Öyle ki, İsrail'in 18 Ağustos 2026 tarihinde (dün) Suriye'nin İdlib kenti yakınlarında bulunan stratejik Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'ne yönelik 8 hava saldırısı düzenlemesi, bölgede askeri mevcudiyeti olan ve bu ülke geleceğinde söz sahibi olmak isteyen Türkiye'ye yönelik bir uyarı gibi algılanmıştır. Bu yazıda, Türkiye ile İsrail'in Suriye'deki gerginlikleri analiz edilecektir.

Suriye'nin Mevcut Durumu

Türkiye'nin en uzun kara sınırına sahip olduğu komşusu Suriye, 2024 yılının sonundaki kapsamlı muhalif saldırısı ve kimilerince "devrim" olarak adlandırılan süreç sonrasında, Beşar Esad liderliğindeki Baas Partisi rejiminin devrilmesiyle birlikte köklü bir siyasi değişim sürecine girmiş ve hâlen bir geçiş yönetimi altında bulunmaktadır. Bu süreçle birlikte, oldukça radikal bir geçmişe sahip olmasına karşın tüm dünyada Suriye'nin istikrarı adına kabul gören önemli bir devlet adamı haline gelen Ahmed el-Şara geçici Devlet Başkanı (Cumhurbaşkanı) olarak görev yapmaya başlarken, başkent Şam'da Başbakan Muhammed el-Beşir liderliğindeki bir geçiş hükümeti de kurulmuştur. Ayrıca, yeni yönetimde Türkiye'de eğitim almış ve Türkiye'deki AK Parti hükümetiyle yakın ilişkileri olan Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî gibi isimlerin görev alması, Ankara'nın Suriye'nin geleceğinde önemli bir rol oynayacağı düşüncesini uyandırmıştır.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî 

Buna karşın, 13 yılı aşkın süreyle devam eden iç savaş nedeniyle ülkenin millî birliğinin bozulmuş olması ve eli silahlı farklı grupların ülkede de facto olarak bazı bölgelerde baskın olması nedeniyle, ülkenin parlak geleceğine dair soru işaretleri de sürmüştür. Dahası, kuzeyde bazı askeri mevzileri bulunan Türkiye'nin yanı sıra İsrail'in de bu ülkeye yönelik askeri harekâtları, Suriye'nin geleceği konusundaki soru işaretlerini derinleştirmiştir. Mart 2025'te geçici anayasanın ilanı sonrasında, Ekim 2025'te sınırlı katılımla da olsa ilk meclis seçimleri yapılan Suriye'de yeni Halk Meclisi, Temmuz 2026'da görev yapmaya başlamıştır. Ülkede, halkın doğrudan katılımıyla düzenlenecek kalıcı genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ise 2028 yılında yapılması öngörülmektedir. Ancak seçimlerin Suriye'nin sorunlarına ne ölçüde çözüm olabileceği de bir muammadır.

Devrim sürecinde öne çıkan ve Devlet Başkanı Şara'nın da dahil olduğu Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütü ile farklı Sünni İslami grupların oluşturduğu ittifak, ülkedeki en önemli siyasi güç durumundadır. Rejimin devrilmesinde başı çeken Askeri Operasyonlar Komutanlığı ittifakının öncüsü olan HTŞ ve paydaşları, Türkiye'nin desteklediği Suriye Milli Ordusu (SMO) (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu-ÖSO) ile de yakın temas içindedir. SMO, Türkiye'nin DEAŞ (DAEŞ/IŞİD) terör örgütüne karşı başarılı askeri operasyonlar gerçekleştirdiği bölgelerde etkin durumdadır. Ülkedeki üçüncü önemli silahlı grup ise, PKK'nın Suriye kolu olan PYD/YPG gibi örgütlerin farklı Arap gruplarıyla birleşerek ABD'nin isteğiyle oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapılanmasıdır. Washington tarafından eğitilen ve iyi teçhiz edilen bu grup, ülkenin kuzey doğusunda (Fırat'ın doğusunda) geniş bir alanı fiilen yönetmektedir. Esad rejiminde ülkedeki hâkim etnik unsur olan ve nüfusu Akdeniz kıyısında yoğunlaşan Nusayriler ise, rejimin devrilmesinin ardından yeni yönetimle uyumlu hareket etmeye çalışmaktadır. Nusayriler, Şebbiha milis güçlerini de tasfiye etmişlerdir. Ayrıca ülkenin güneyindeki Dera ve Süveyda gibi bazı bölgelerde, resmi komuta kademelerine tam bağlı olmayan bazı yerel Sünni ve Dürzi milis grupları bulunmaktadır. Bu gruplardan özellikle Dürzilerin İsrail ile yakın ilişkileri bulunmakta olup, bu gruplar Tel Aviv (Kudüs) tarafından da korunmaktadır. Son olarak, Türkiye ve müttefiklerin operasyonlarıyla yok edilmiş olmasına karşın, ülkede hâlen küçük bir DEAŞ kalıntısından da söz edilmektedir ki, kuşkusuz bu grupların yeniden güçlenmesi ve operasyonel hale gelmesi, ülkedeki gergin ortamı daha da riskli hale getirebilir. Ayrıca ülkenin güneyindeki Dera ve Süveyda gibi bazı bölgelerde, resmi komuta kademelerine tam bağlı olmayan bazı yerel Sünni ve Dürzi milis grupları bulunmaktadır. Bu gruplardan özellikle Dürzilerin İsrail ile yakın ilişkileri bulunmakta olup, bu gruplar Tel Aviv (Kudüs) tarafından da korunmaktadır. Son olarak, Türkiye ve müttefiklerin operasyonlarıyla yok edilmiş olmasına karşın, ülkede hâlen küçük bir DEAŞ kalıntısından da söz edilmektedir ki, kuşkusuz bu grupların yeniden güçlenmesi ve operasyonel hale gelmesi, ülkedeki gergin ortamı daha da riskli hale getirebilir.

Suriye'deki mevcut durum

Yeşil: Rejim güçleri

Sarı: Kürt bölgesi

Kahverengi: Dürzi bölgesi

Lacivert: İsrail'in girdiği bölgeler

Ülkedeki en kritik meseleler, kuşkusuz, yabancı devletlerin (Türkiye ve İsrail) askeri güçlerinin ülkenin normale dönmesi sonrasında sınırlardan dışarı çekilmesi ve özellikle merkezi yönetimle ilişkileri sorunlu olabilecek Kürt bölgesinin merkezle ilişkilerinin yeniden düzenlenmesidir. 10 Mart 2025'te Şara yönetimi ile SDG arasında 8 maddelik bir entegrasyon anlaşması imzalanmış; bu mutabakat metniyle Fırat’ın doğusundaki sivil ve askeri kurumların kademeli olarak Suriye devlet yapısına dahil edilmesi öngörülmüştür. Anlaşma uyarınca ayrıca, sınır kapıları, havalimanları ve petrol ile doğalgaz sahalarının kontrolünün Şam’daki merkezi devlete devredilmesi kararlaştırılmış; bu süreçte SDG lideri Mazlum Abdi ile PYD/SDG yöneticisi İlham Ahmed, Şam’a giderek Şara yönetimiyle doğrudan temas kurmuşlardır.

Mazlum Abdi ile Ahmed el-Şara arasında imzalanan 10 Mart mutabakatı, Suriye tarihi için önemli bir dönüm noktası olabilir

Ancak bu uzlaşıya rağmen, hem ülkenin ekonomik ve güvenlik sorunları, hem de iki taraf arasındaki bazı anlaşmazlıklar devam etmektedir. Örneğin, Şam hükümeti SDG’yi tamamen Suriye Ordusu'na bağlamak isterken, SDG kendi komuta kademesini ve özerk yapısını koruyarak orduya eklemlenmeyi talep etmektedir. Ayrıca, Şara yönetimi, güvenli ve istikrarlı bir ortam olmadığı gerekçesiyle SDG kontrolündeki Haseke ve Rakka gibi bölgeleri genel seçimlerin kapsamı dışında bırakırken, SDG ve özerk yönetim bu kararı "kapsayıcı ve demokratik olmadığı" gerekçesiyle protesto etmiştir. Ek olarak, Şara, geçmiş açıklamalarında PKK/PYD’nin DEAŞ tehdidini ABD desteğini arkasına almak ve kendi varlığını meşrulaştırmak için bir "şantaj malzemesi" olarak kullandığını savunmuş; bu açıklamalar üzerine iki taraf arasında bazı polemikler yaşanmıştır. Her şeyden önemlisi, Suriye'nin istikrarına katkı sağlayacağı düşünülen Türkiye'den farklı olarak, Dürzileri korumak amacıyla bölgeye giren İsrail'in bu ülkedeki mevcut yönetimin İslamcı yapısı nedeniyle istikrarlı bir yönetim kurmasına sıcak yaklaşmadığı bilinmektedir. Nitekim İsrail, zaman zaman rejim kontrolündeki stratejik bölgelere yönelik hava saldırıları düzenlemektedir.

18 Ağustos Saldırıları

Daha önce de Suriye'de rejimin kontrol ettiği bölgelere bazı saldırılar yapan İsrail, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye'nin İdlib kenti yakınlarında bulunan stratejik Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'ne yönelik 8 hava saldırısı düzenlemiştir. İsrail Başbakanlığı, saldırının amacının Suriye'nin bu üsse Türk askerlerini konuşlandırmasını ve bölgedeki askeri statükoyu ihlal etmesini önlemek olduğunu açıkça ifade etmiştir. Saldırının bir Türk heyetinin üssü ziyaretinden hemen sonra gerçekleştirilmesi de bu iddiayı daha da güçlendirmiştir. T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından Anadolu Ajansı'na (AA) aktarılan açıklamada, İsrail Başbakanlık Ofisi'nin iddialarının “İsrail'in Suriye'nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan hukuksuz hava saldırılarını meşrulaştırmayı amaçladığı” belirtilmiş ve saldırılar kınanmıştır.

18 Ağustos saldırıları nedeniyle ABD de İsrail'i kınadı

İsrail'in bölgedeki en güçlü müttefiki olan ABD bile, Suriye'nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur askeri havaalanının vurulduğu saldırılardan ötürü İsrail'i eleştirmiş; nitekim ABD Başkanı'nın Suriye ve Irak Özel Temsilcisi de olan Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, saldırıyı "gereksiz" olarak nitelendirmiştir. Barrack, ayrıca operasyonu bölgesel istikrara katkı sunmayan "gereksiz bir tırmanma" olarak yorumlamış ve Türkiye ile İsrail arasında olası bir çatışmayı önlemek adına ivedilikle bir "çatışmasızlık mekanizması" kurulması gerektiğini vurgulamıştır. Bu noktada şunu da hatırlamak gerekir ki, toprak fakiri olan İsrail için, Suriye'den Golan Tepeleri ve bazı bölgeleri koparmak ve İsrail topraklarına katmak çok kritik bir husustur. ABD, Donald Trump'ın birinci döneminde bu toprakların İsrail'e ait olduğunu tanıdığına dair bir karar da almıştır. Böyle bir durumda, İsrail'in Suriye'deki kazanımlarını korumak adına daha makul davranması beklenmelidir. Ancak İsrail'in sürekli Türkiye'yi geren söylem ve eylemlere yönelmesi, çok vahim ve tehlikeli bir sorumsuzluk örneğidir. 

Likud afişindeki 4 düşman: Hamaney, Mamdani, Erdoğan ve Kasım

Bu bağlamda şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye, İsrail'de artık bir dış tehdit konusu olmasının yanında iç politikada bir popülist sağ malzeme haline de gelmiştir. Öyle ki, Ekim ayı sonunda yapılacak genel seçimler öncesinde düzenlenen parti ön seçimleri içinBaşbakan Netanyahu ve Likud Partisi'nin sokaklardaki reklam panolarına astırdığı bazı afişlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York City Belediye Başkanı Zohran Mamdani, İran'ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney ve Hizbullah lideri Naim Kasım ile birlikte "Netanyahu'nun kaybetmesini isteyen" düşmanlar gibi lanse edilmektedir. Bu afişte İran Dini Lideri ve Hizbullah liderinin yer alması elbette İsrail açısından anlaşılabilir bir durum olmasına karşın, İsrail'i ilk tanıyan Müslüman devletin Cumhurbaşkanı ile İsrail'in en büyük müttefiki olan ABD'nin popüler bir belediye başkanının nasıl Likud ve Netanyahu karşıtı olarak öne çıkarıldığı izaha muhtaç bir durumdur. Bence burada anlaşılması gereken temel husus, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve New York Belediye Başkanı gibi kişilerin Netanyahu'ya yönelik muhalefetlerinin İsrail veya Yahudi karşıtlığından değil, İsrail'in acımasız politikalarından kaynaklanmasıdır. Yani İsrail insan haklarına saygılı normal bir devlet gibi hareket eder ve Gazze'deki trajedinin sona ermesi konusunda sorumlu davranırsa, bu kişiler de diğer birçok devlet adamı gibi Netanyahu ve İsrail hükümetine karşı daha sıcak yaklaşabilecektir. 

Bu bağlamda, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Tom Barrack'ın daha önce söylediği "Hazar Denizi'nden Akdeniz'e kadar bir iş birliği-hizalanma göreceksiniz. İsrail ve Türkiye savaşmayacak." sözlerini hatırlamakta fayda vardır. Yani Suriye'deki istikrarsızlık ortamı ve güvenlik riskleri, ilerleyen aylarda ve yıllarda artık neredeyse komşu devletler haline gelen Türkiye ile İsrail'i gönülsüz bir iş birliği sürecine de -ABD'nin zorlamasıyla- sürükleyebilir. Ancak bu, kuşkusuz iyimser bir senaryodur ve konuya kötümser yaklaşılırsa, giderek artan polemik konuları ve çatışan çıkarlar, iki devleti giderek daha da düşman haline getirebilir. Bu konuda, özellikle İsrail'deki mevcut aşırı sağ eğilimli ve militarist hükümetin her türlü çılgınlığı yapma potansiyeline sahip olması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Türkiye'nin de bölgede lider bir devlet olma güdüsüyle çoğu zaman geri adım atmaktan imtina etmesi nedeniyle, ilişkilerin çatışma aşamasına varması bile artık çeşitli analizlerde olası senaryolara dahil edilmeye başlanmıştır. 20 yıl öncesi düşünülmesi bile mümkün olmayan Türkiye-İsrail Savaşı, bu bağlamda artık Ortadoğu'da konuşulması meşru bir senaryo haline gelmiştir... Ancak bu, kuşkusuz her iki devlet için de ölümcül bir hata olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, 14 yıldır acıların dinmediği Suriye'de halkın artık bir nebze rahatlaması adına tüm devletlerin sorumlu davranmaları ve çatışmaları körüklemek yerine daha makul hareket etmeleri gerekmektedir. Bu bağlamda Suriye dışında en çok sorumluluk düşen devletler ABD, Türkiye, Irak ve İsrail'dir. Bu dört devletin iş birliği ve uzlaşısıyla, Suriye’de terör riskleri ortadan kaldırılıp barışçıl ve istikrarlı bir rejime dönüştürülebilir. Bu şekilde, İsrail, Golan'ın bazı bölgelerini alarak topraklarını genişletebilir ve İran'a bağlı bir Suriye yerine Türkiye, Irak ve ABD'ye yakın Şara rejimini tercih edebilir. Bu, bölgesinde kalkınma arayışında olan ve ABD desteğiyle güçlenebilecek Türkiye için de bir avantaj olabilir. Ancak bu noktada Erdoğan ve Netanyahu'nun (ya da yerine geçecek yeni İsrail Başbakanı'nın) birbirlerini nefret objesi haline getirmemeleri ve İsrail'in de Gazze'de insancıl normlara uygun hareket etmesi gerekmektedir. Bu noktada Trump yönetiminin tavrı belirleyici olabilir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Uluslararası Silah Ticaretinde Güncel Trendler

 

Küresel ekonominin güvenlik politikalarıyla kesiştiği en önemli ve stratejik alanlardan biri olan uluslararası silah ticaretindeki güncel trendler, dünya siyasetinin gidişatını anlamak için önemli bir göstergedir. Bu bağlamda, özellikle Stockholm (İsveç) merkezli Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI), silahlı çatışma, askeri harcamalar, silah ticareti, silahsızlanma ve silah kontrolü konularında yayınladığı veri, analiz ve tavsiyeler, daima ilgi çeken ve tartışma yaratan dokümanlardır. Bu yazıda, SIPRI'nin 2025 yılı uluslararası silah ticaretindeki güncel trendler raporu temelinde uluslararası silah ticaretine ilişkin bazı güncel veri ve bilgileri sizlerle paylaşacağım.

Mathew George, Katarina Djokic, Zain Hussain, Pieter D. Wezeman ve Siemon T. Wezeman tarafından hazırlanan "Trends in International Arms Transfers, 2025" (Uluslararası Silah Ticaretinde Trendler, 2025) başlıklı SIPRI raporu, kurumun önceki birikimi ve prestiji bağlamında dikkatle incelenmesi gereken bir metindir. Rapora göre, ilk önemli tespit, dünya genelinde silahlanmanın arttığı ve bu anlamda yeni çatışma ve savaş risklerinin yükseldiği yönündedir. Öyle ki, 2016-2020 dönemine kıyasla, 2021-2025 döneminde uluslararası silah ticareti yoğunluğunda yüzde 9,2'lik bir artış yaşanmıştır (SIPRI, 2026: 1).

Bu bağlamda, ilgili süreçte, özellikle Avrupa ülkelerinde silah satışlarıyla ilgili rekor düzeyde bir artış (yüzde 210) yaşanmıştır (SIPRI, 2026: 1). Diğer kıtalarda ise, Afrika'da yüzde 41'lik azalma, Asya ve Okyanusya'da yüzde 20'lik düşüş, Ortadoğu'da yüzde 13'lük azalma ve Kuzey ve Güney Amerika'da yüzde 12'lik artış yaşanmıştır (SIPRI, 2026: 1). Bu doğrultuda ikinci önemli tespit, Rusya'nın Ukrayna saldırganlığı ve ABD'deki Donald Trump yönetiminin bu konuda güven vermeyen tavrı nedeniyle, Avrupalı devletlerin kendi güvenliklerini kendileri sağlamak adına ciddi şekilde ve giderek daha yoğun olarak silahlandıklarıdır. Bu ise, kuşkusuz, Avrupa'daki sol ve liberal partiler yerine silahlanma konusunda daha şevkli olan sağ ve aşırı sağ partileri öne çıkarma potansiyeline sahiptir.

Rapora göre dünyada en yoğun silahlanan ülke, tahmin edilebileceği üzere Rusya ile savaşa devam eden Ukrayna'dır. Kiev, bu süreçte toplam satışların neredeyse yüzde 10'unu (yüzde 9,7) gerçekleştirmiştir (SIPRI, 2026: 1). Ancak Ukrayna, bu silah alımlarının önemli bir bölümünü ABD ve Avrupa ülkelerinden hibe veya borçlanma yoluyla almaktadır. Yani üçüncü önemli tespit, Ukrayna'nın bir silah deposuna dönüştüğü ve Rusya ile savaşmak için hâlâ gerekli imkânlara sahip olduğu gerçeğidir.

Dördüncü olarak, uluslararası silah ticaretinde en yoğun iş yapan devletler ve pazar payları aşağıdaki gibi oluşmuştur (SIPRI, 2026: 2):

SıraÜlke2021-2025 dönemindeki pazar payı (%)
1ABD42
2Fransa9,8
3Rusya6,8
4Almanya5,7
5Çin5,6
6İtalya5,1
7İsrail4,4
8Birleşik Krallık3,4
9Güney Kore3
10İspanya2,3
11Türkiye1,8
12Hollanda1,2
13Norveç1
14Polonya1
15İsveç0,9
16Kanada0,7
17Çekya0,4
18Güney Afrika0,4
19Danimarka0,3
20İsviçre0,3

Beşinci olarak yorumladığımızda, tablo, ABD’nin uluslararası silah piyasasına damgasını vuran en büyük silah tüccarı olduğunu göstermektedir. Bir dönemler (Soğuk Savaş ve sonrasındaki yıllar) ABD ile rekabet edebilir düzeyde olan Rusya ise, son 5 yıldaki kısmi atılımına rağmen, sıralamada Fransa'nın arkasına -3. sıraya- gerilemiş ve uluslararası pazar payı yüzde 7'nin altına inmiştir. Fransa ise, Emmanuel Macron dönemindeki hızlanma süreciyle neredeyse yüzde 10'luk bir pazar payına ulaşmış ve Avrupa'nın lider devleti haline gelmiştir. Bu konuda Almanya, Çin, İtalya ve İspanya gibi devletler de atılım sürecindedir. Birleşik Krallık ise bu konuda gücüne ve tarihsel mirasına yakışmayacak ölçüde geride kalmış durumdadır. 

Altıncı olarak, bizim açımızdan ilginç bir husus, Türkiye'nin de yüzde 1,8'lik payla 11. sıraya yerleşmesi ve artık ilk 10'u zorlar duruma gelmesidir. Türkiye'nin özellikle iha/drone (insan hava aracı) alanındaki atılımı, tüm dünyada haberlere ve esprilere dahi konu olan reel bir durum ve gerçek bir gurur kaynağıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki, savunma sanayiindeki atılımına karşın, Türkiye, başka hiçbir devletle savaşta olmayan ve barış halindeki bir ülkedir. 

Sonuç olarak, bu veriler bize şunu göstermektedir; uluslararası silah pazarına hâkim devlet olan ABD, kendi çıkarları gereği bazı bölgelerde çatışmayı destekleyebilir. ABD'nin adeta oyununa gelen Rusya, bu tuzağa düşmüş ve komşusu ve kardeşi Ukrayna ile yıllardır süren kanlı bir savaşa tutuşarak çok zayıflamıştır. Ayrıca bu süreçle ABD aslında bir taşla iki taş vurmuş; hem Rusya'yı zayıflatmış, hem de Avrupa ülkelerini Rusya korkusuyla silahlanmaya iterek kendisine yeni pazarlar açmış; dahası bu kıtadaki demokrasilerin dengesini bozmuştur. Bu anlamda, ilerleyen aylarda ABD'nin desteklediği aşırı sağcı hareketlerin Avrupa ülkelerinde birer birer iktidara gelme riski (Almanya'da AFD, Birleşik Krallık'ta Nigel Farage, Fransa'da Marine Le Pen vs.) ciddi bir tehlikedir. Türkiye ise hem uluslararası silah piyasasında hızla yükselen, hem de iç huzurunu ve barış ortamını koruyan bir devlet olarak, en başarılı yönetilen ülkelerden biri olarak dikkat çekmektedir. 


Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Ahmet T. Kuru'dan 'İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık'

 

Giriş

Son yıllarda İslam dininin modernizm, laiklik ve geri kalmışlıkla ilişkisine dair yazılmış en özgün ve dikkat çeken çalışmalardan biri, Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun yayınladığı ve Türkçe'ye de çevrilen Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment (İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık) adlı eserdir. 2019 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanan çalışma, Amerikan Siyaset Bilimi Derneği (APSA) tarafından ödüllendirilmiş ufuk açıcı bir eserdir. Kitap, Müslüman çoğunluklu ülkelerin dünya ortalamasına kıyasla neden daha yüksek otoriterlik ve daha düşük sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyelerine sahip olduğunu tarihsel ve küresel bir perspektifle incelemektedir. Kitap, Türkçe'ye de çevrilmiş ve İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık adıyla yayımlanarak entelektüel/akademik camiada ciddi ilgi görmüştür. Bu yazıda, San Diego Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olarak çalışan Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun bu kitabının temel görüşleri özetlenecektir.

Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment

İslam Dünyasının Geri Kalmışlığına Dair Yeni Bir Tez: Ulema-Devlet İttifakı

Yazara göre, genel olarak İslam dünyasının ve Müslüman çoğunluklu devletlerin Batılı Hıristiyan çoğunluklu toplumlardan neden ekonomik ve demokratik açıdan geride kaldıklarına dair günümüzde yayılan iki temel görüş vardır: özcü fikirler ve dış etkenler görüşü.

Oryantalist olarak da adlandırılabilecek olan özcü (essentialist) görüşler, tahmin edilebileceği üzere, İslam dininin içsel karakteristikleri ve inanç yapısının Müslüman toplumları gelişime kapalı hale getirdiğini; nitekim kadın hakları, dine uygun olmayan aykırı ve farklı davranış, görüş ve yaşam tarzları gibi pek çok konu üzerinden Batılı toplumlar gelişir ve zenginleşirken, Müslüman toplumların katı kurallar ve gelenekler nedeniyle geride kaldıklarını vurgulayan klasik bir yaklaşımdır. Günümüzde ABD ve Avrupa'daki aşırı sağcı İslamofobik çevrelerde hâlâ oldukça yaygın olan bu görüş, kuşkusuz ön yargılı ve abartılıdır. Zira tarihsel süreçte İslam dünyası ve Müslümanların Hıristiyan toplumlardan çok daha gelişmiş, müreffeh ve hoşgörülü oldukları dönemler de olmuştur. 

Dış etkenler argümanı diyebileceğimiz ikinci görüş ise, ilk görüşün tam zıttı şekilde, İslam toplumlarının içsel dinamiklerini göz ardı eden ve tamamen Batı dünyasının Haçlı Seferleri ile başlayan, Keşifler Çağı ile devam eden kolonicilik, sömürgecilik ve emperyalizm dönemlerinin Müslüman toplumları zayıf, pasif ve güçsüz hale dönüştürdüğünü iddia eder. Bu süreçte Müslüman devletleri darmadağın eden Moğol istilası dönemi de kuşkusuz etkili olmuştur. Bu bağlamda, Batı ile ilişkilerin sorunlu olduğu dönemlerde Müslüman devletlerin liderlerinin ve entelektüellerinin sıklıkla bu tarihsel görüşü işledikleri ve kendi geri kalmışlık ve başarısızlık durumlarını genelde Batılıların tarihsel süreçleriyle ilişkilendirerek sorumluluktan kaçmaya çalıştıkları görülmektedir.

Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun özgün yaklaşımı ise, aslında ilk bakışta bir detay olarak düşünülebilecek olan, ancak yazarın kitabı boyunca örneklendirmeye ve izah etmeye çalıştığı üzere, tüm Müslüman yoğunluklu toplumların devlet yapılarını ve yaşam tarzlarını etkileyen ulema-devlet ittifakı görüşüne dayanmaktadır. Bu mânâda, kitabın temel hipotezi, Müslüman dünyasındaki gerilemenin temel nedeninin ilk kez 11. yüzyılda kurulan ve giderek tüm Müslüman devletlerde kurumsallaşan "ulema-devlet ittifakı" olduğudur.

Yazara göre, İslam dinin kurumsallaşmaya başladığı erken dönemde, 8 ila 12. yüzyıllar arasında, Müslüman toplumlar oldukça dinamik ve hatta Batılı toplumlardan felsefe, ilim ve ticaret alanlarında daha ileri bir konuma sahipti. Bu dönemde bağımsız tüccarlar ve filozoflar toplumsal hayatı çeşitlendirebiliyor; ulema kaynaklı farklı fikirlere devlet yöneticilerince saygı duyuluyor ve bunlara dayalı olarak bazı düzeltmelere gidilebiliyordu. Müslüman topluluklardaki devlet yöneticilerinin dini otoriteye mutlak hükmedememesi de bu toplumlardaki çoğulcu yapıyı güçlendiriyordu. Bu nedenle, Kuru, 8.-11. yüzyılları İslam dünyasının "altın çağı" olarak değerlendirmektedir. Nitekim bu dönemde tesadüfi değildir ki İslam dünyasında Ebû Hanîfe ve Buhârî gibi bağımsız alimler yetişmiş; bu kişiler siyasi otoriteden bağımsız kalarak ve ticaretle geçinerek fikirlerini de derinleştirebilmişlerdir. Bu görece özerk durum da, Müslüman toplumlara felsefe, bilim ve ekonomik hayatta canlılık sağlamış; din adamları ile tüccar sınıf arasındaki dayanışma, devlet tekeline karşı bir denge unsuru da oluşturabilmiştir. 

Ancak 11. yüzyılda İslam tarihi ve felsefesi için önemli bir kırılma yaşanmış; Gazali'nin öncülük ettiği dini ortodoksi, Selçukluların askerî/iktisadi modeli (ikta sistemi) ve Nizamiye Medreseleri ile devlet ve din sınıfı tek bir ittifakta birleşmiştir. Bu şekilde Müslüman toplumlarda siyasi ve askerî otoriteler ile ulema arasındaki farklılıklar ortadan kaldırılmış, tekçi (monist) bir yapı oluşturulmuş ve bu ortamda farklı fikir ve yaklaşımların doğması ve gelişmesi engellenmeye başlanmıştır. Ulema-asker ittifakı, iktidarı eleştirebilecek filozofları ve bağımsız zengin tüccarları dışlamış veya marjinalleştirmiş; bu nedenle giderek Müslüman toplumlarda durağanlık durumu ortaya çıkmıştır. Bu ortamda bilimsel ve ekonomik yaratıcılığın devlet tekeline girmesi, uzun vadeli bir entegrasyon ve kalkınma krizi yaratmış; İslam dünyasının geri kalmışlığının temelleri de bu şekilde atılmıştır. Yine şaşırtıcı değildir ki, Avrupa'daki zenginleşmek isteyen burjuvazi benzeri tarihsel açıdan ilerici bir sınıf Müslüman toplumlarda ortaya çıkamamış; zira devlet tarafından bastırılmış ve engellenmişlerdir. Bu da, iktisadi açıdan da Müslüman devletlerin geride kalmalarına yol açmıştır. Bunun sonucu ise, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği'nin durumuna benzetilebilecek olan devletçi, durağan, tekçi, otoriter ve geri kalmış bir düzendir.  

Yazar, eserinde günümüzde 49 farklı İslam devletinin sosyo-ekonomik verilerini, otoriter yönetim biçimlerini ve siyasi şiddet sarmalını küresel endeksler temelinde ispatlarken, bunun bir tesadüf sonucu olmadığını ve hakikaten de İslam dünyasının birçok açıdan Batı'dan geri kaldığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yazar, Müslüman devlet ve toplumlardaki gelişme eksikliğini klasik argümanlardan arındırarak, ortaya yepyeni bir fikirle çıkmaktadır. Bu fikir, başta bir detay gibi görünse de, İslam'ın Müslüman toplumların organize olmasındaki merkezi rolü ve İslam ülkelerinde devletin tekelci gücü düşünüldüğünde üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir hipotezdir. Nitekim kitabı değerlendiren birçok uluslararası eleştirmen, Müslüman toplumların sorunlarını çözebilmesi için dış güçleri suçlamayı bırakıp derin bir özeleştiri yapmaları gerektiğini savunması açısından eseri çok beğenmişlerdir. Bu anlamda, çalışma, entelektüel ve ekonomik yaratıcılığın yeniden canlanması için dini sınıf (elit) ile siyasi elitin birbirinden ayrılması ve özerk sivil sınıfların (bilim insanları, girişimciler) yeniden alan kazanması gerektiğini ileri sürerek demokratik düşüncenin gelişimini de savunmaktadır. 

Ancak Ahmet T. Kuru'nun bu özgün ve yaratıcı argümanı ve çalışmasına yönelik bazı eleştiriler de bulunmaktadır. En temel eleştiri konusu, ulema-devlet veya ulema-asker ittifakı gibi minör bir konunun herşeyin merkezinde en temel mesele gibi yorumlanarak tarihsel indirgemecilik yapılmasıdır. Zira bir toplumun gelişimini etkileyen binlerce parametre arasında ulemanın devletle ilişkisi, yalnızca bir ölçüde etkili olabilecek bir husustur. İkinci eleştiri konusu, asırlarca fiziki olarak Batılılar tarafından kontrol edilen ve yerüstü ile yeraltı kaynakları sömürülen Batı dışı toplumların geri kalmışlıklarını yalnızca içsel dinamiklerle açıklama yanılgısı üzerinedir. Zira Müslüman toplumlar bağımsızlıklarını daha erken bir dönemde kazanabilseler ve kendi kurumlarını oluşturabilselerdi, belki de gelişme ve kalkınma süreçleri çok daha erken bir dönemde başlayabilir ve Batı ile birçok konudaki mesafe kapanabilirdi. Üçüncü olarak, Batı tipi demokratik sistem ve temel kalkınma parametrelerini tek ölçüt olarak almak da hatalı olabilir. Günümüzde nasıl Çin Halk Cumhuriyeti gibi Batı-dışı bir devlet Batılı ülkelerden çok daha farklı bir şekilde gelişebildiyse, Müslüman toplumlar da kendi modelleriyle zaman içerisinde daha başarılı ve gelişmiş hale gelebilirler. Nitekim istatistiki veriler de kanıtlamaktadır ki, aslında Müslüman toplumlar hızla gelişmekte ve kalkınmaktadırlar. Ancak bu bağlamda demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda halen yaygın eksikliklerin olduğu ortadadır. 

Sonuç

Sonuç olarak, Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun bu eseri, yıllar önce okuduğum hâlde hâlen bana ilginç ve yaratıcı gelen, tarihsel örneklerle daha da geliştirilebilecek özgün bir yaklaşım sunmaktadır.  Bu bağlamda, genç araştırmacıların bu çalışmayı okumaları ve İslam tarihi adına daha kapsamlı çalışmalar yapmaları en büyük dileğimdir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Türkiye'de Tarikat ve Cemaatler

 

Giriş

Geçtiğimiz gün Süleymancılar olarak bilinen grubun lideri olduğu lanse edilen Alihan Kuriş'e yönelik operasyonla bir kez daha gündeme gelen Türkiye'deki tarikat ve cemaatler gerçeği, bugüne kadar daha ziyade siyasi alanın konusu olmuş ve akademik açıdan yeterince irdelenmemiştir. Bu konuda Prof. Dr. Şerif Mardin'in Bediüzzaman Said Nursi Olayı gibi uluslararası çapta ses getirebilmiş ciddi bir bilimsel çalışması olsa da, diğer tarikat ve cemaatleri değerlendiren popüler akademik kitaplarda eksiklikler görülmektedir. Bir diğer önemli sorun ise, Türkiye'deki laik-İslamcı ikilemi nedeniyle bu konunun araştırılmasının yalnızca İslamcı-muhafazakâr kesimle ilişkilendirilmesi ve bu nedenle sınırlı kalmasıdır. Bu bağlamda belirtilmesi gereken ve bu yazıda faydalanacağım ciddi diğer eserler ise, Abdülkadir Gölpınarlı'nın yazdığı 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler (1969) ve Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler (2019, 9. baskı) kitaplarıdır. Bu çalışmada, Gölpınarlı'nın eserleri ve bazı internet kaynakları doğrultusunda Türkiye'deki tarikat ve cemaat gerçeği özetlenecektir.

Bu konunun duayen isimlerinden Gölpınarlı'nın önemli bir eseri: 'Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler'

Türkiye'de Tarikat ve Cemaatlerin Yasal Statüsü ve Gelişimi

Türkiye'deki İslami tarikat ve cemaatler, Osmanlı'dan devralınan köklü tasavvufi mirasın üzerine inşa edilmiş; ancak hem Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde bu gruplar içinde yaşanan dejenerasyon nedeniyle oluşan olumsuz algılar, hem de modern bir devlet kurmak amacıyla Büyük Atatürk'ün yaptığı uluslaşma ve laikleşme yolundaki reformlar kapsamında 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu nedeniyle yasaklanmışlardır. Bu kanuna rağmen, İslami tarikat ve cemaatler, tek-parti döneminde daha ziyade gizli bir şekilde, sosyolojik birer realite olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bunda, kuşkusuz, tarikat ve cemaatlere verilen toplumsal destek ile devletin bu konudaki tolerans politikası etkili olmuştur. Bu anlamda, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, tarikat ve cemaatlerin ülkemizde aslında yasal bir statüsü bulunmamakta; ancak inanç özgürlüğü gibi uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınmış evrensel haklar temelinde (örneğin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18. maddesi), siyasi parti, şirket, dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşu gibi kurumlar aracılığıyla İslami yapıların faaliyetlerini sürdürmesine devlet tarafından izin verilmektedir. 

1950'de ülkemizde düzenlenen ilk demokratik seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) tek-parti iktidarını yıkan ve Adnan Menderes-Celal Bayar gibi kendilerine itimat edilen eski CHP'lilerin kurduğu Demokrat Parti'nin (DP) iktidara gelmesi ve dini yapılar ile kişiler üzerindeki baskıların azalmasıyla birlikte, İslami tarikat ve cemaatler, yavaş yavaş daha görünür hale gelmeye başlamıştır. Menderes'in Said Nursi ile yakınlığı o dönemde ciddi eleştiri ve tepkilere neden olurken, bu süreçle birlikte halkın sözünün daha fazla geçmeye başlamasıyla Türkiye'de adeta "İslami rönesans" dönemi başlamıştır. Bu sürecin devamında, Süleyman Demirel'in Adalet Partisi (AP) döneminde de süren köyden kente göç, hızlı nüfus artışı ve kent çeperlerinde yaşanan ekonomik sorunlar temelinde, tarikat ve cemaatler zamanla sosyoekonomik sorunları olan gençler ve kişilerin hayatlarında müspet rol oynayan önemli toplumsal aktörler haline gelmiştir. Bu dönemlerden itibaren demokrasi Türkiye'de İslamcı gruplara, sağ siyasete ve özellikle tarikat ve cemaatlere yaramış; bilhassa sağ partilerin oy kaygılarının da etkisiyle siyasi iktidarlara istediklerini yaptırmakta pek de zorlanmayan İslami tarikat ve cemaatler, bu şekilde yıllar içerisinde iyice güçlenmiş ve yasalara rağmen ülkemizin siyasal, ekonomik ve toplumsal bir gerçekliği haline gelmişlerdir. 

Tarikat ve cemaatler, günümüzde vakıf, dernek, şirket ve eğitim kurumları çatısı altında yasallaşarak büyük sosyoekonomik ve siyasi aktörler haline gelmiş organize yapılardır. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye'de 30'dan fazla tarikatın 400'den fazla alt kolu bulunmakta ve yaklaşık 2,6 milyon kişinin bu yapılarla bağlantısı olduğu tahmin edilmektedir. Yakın zamanda yaşanan FETÖ hadisesi ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi nedeniyle bu konuda toplumsal ve siyasi bir duyarlılık oluşsa da, hem insanların İslam inancına yönelmelerindeki müspet rolleri, hem de devletin karşılayamadığı ekonomik sorumlulukları üstlenmeleri nedeniyle, tarikat ve cemaatlerin gücü 21. yüzyılda istikrarlı bir şekilde artmış ve bu konudaki eleştiriler giderek zayıflamıştır. Kuşkusuz, Türkiye'nin 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve Turgut Özal iktidarı döneminden itibaren istikrarlı biçimde dışa açılması ve yaşanan uluslararasılaşma süreciyle de, yurt dışında önemli yatırımlar gerçekleştiren ve diğer Müslüman topluluklarla güçlü bağlar inşa eden İslami tarikat ve cemaatler, daha enternasyonalist bir vizyonla siyaset ve ekonomide ülke içerisindeki daha yerli ve milli grupların önüne geçmeyi başarmıştır.

Bu noktada devletin belirlemesi gereken ideal demokratik tavır şu olmalıdır: Tarikat ve cemaatlerin şeffaf, tüzel ve kurumsal temelde yasal olarak örgütlenmeleri talep edilmeli ve devletten ziyade özel sektörde ve sivil toplum alanında etkin olmaları sağlanmalıdır. Bunun sebebi ise muhafazakâr-İslami yaşam tarzına olumsuz yaklaşan ideolojik bir tercihin sonucu değil; kendi içsel hiyerarşisi ve dinamikleri olan bu organize yapıların devletin işleyişinde yaratabileceği sorunlara karşı alınan bir önlemdir.

Terminoloji

Bu noktada, konuya aşina olmayan okurlarımız için Gölpınarlı'dan alıntılayarak bazı terminolojik bilgiler vermekte fayda vardır. Mezheb veya mezhep, Arapça kökenli bir sözcük olup "gidilen yol" anlamına gelir. Hz. Peygamber döneminde olmayan mezhepler, zamanla İslam tarihinde yaşanan çeşitli siyasi ve sosyolojik gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmış ve çeşitli itikadi ve siyasi farklılıklar temelinde asırlardır toplumsal bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu anlamda, İslam dünyasında iki ana mezhep bulunmaktadır: Sünnilik ve Şiilik.

Sünnilik ve Şiilik, Hz. Muhammed'in 632 yılındaki vefatından sonra ortaya çıkan devlet yönetimi (Hilafet) ve liderlik konusundaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle ortaya çıkmıştır. İlk ayrılıklar Hz. Osman'ın şehit edilmesi, Cemel ve Sıffın savaşları gibi erken dönem siyasi olaylarla şekillenmiş; zamanla da bu farklılıklar, Kerbela Olayı gibi tarihsel vakaların etkisiyle, inanç ve fıkıh temelli iki ana gelenek haline gelmiştir. İslam dünyasının yaklaşık yüzde 90'ını oluşturan ana eksen olan Sünnilik veya Ehl-i Sünnet mezhebi, Hz. Muhammed ve sahabenin yolunu izleyen çoğunluktur. Sünnilik; inançta 2, amelde ise 4 hak mezhebe ayrılır.

İnanç temelindeki iki mezhep Mâtürîdîlik ve Eş'arîlik'tir. Mâtürîdîlik, İmâm Mâtürîdî'nin görüşlerine dayanır. Aklın rolüne daha fazla önem verir. Genellikle Hanefiler bu inanç kolundadır. Eş'arîlik ise, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nin görüşlerini izler. Nakli (vahyi) akıldan üstün tutar. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlerin çoğu bu anlayıştan yanadır.

Amel (fıkıh) açısından ise Sünnilikte 4 mezhep vardır:

1-) Hanefîlik, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin yoludur. Türkiye, Orta Asya, Balkanlar, Hindistan ve Pakistan'da yaygındır.

2-) Şâfiîlik, İmâm Şâfiî'nin görüşleridir. Mısır, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Endonezya ve Malezya'da sık görülür.

3-) Mâlikîlik, İmâm Mâlik'in mezhebidir. Kuzey Afrika ve Batı Afrika'da yaygındır.

4-) Hanbelîlik, Ahmed bin Hanbel'in görüşleridir. Daha çok Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde görülür.

Şia (Şiilik) ise İslam dininin diğer önemli mezhebidir. Hz. Peygamber'in ardından liderliğin (imamet) Hz. Ali ve soyuna ait olduğunu savunan İslâm kolu olan Şiilik, bilhassa İran ve Farsi toplumlarda çok yaygın ve baskındır. Tarih süreçte imam sayısına ve görüşlere göre, Şiilik, 3 ana kola ayrılmıştır: İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılar), İsmaililik (Yediciler) ve Zeydilik.

1-) İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılık / Caferilik): En kalabalık Şii koludur. Hz. Ali'den sonra gelen 12 imamı kabul eder. Son imam Muhammed el-Mehdi'nin gaybubette (gizlilikte) olduğuna inanılır. Fıkhi görüşleri Caferilik olarak bilinir; İran, Irak ve Azerbaycan'da yaygındır.

2-) İsmailiyye (Yedicilik): Cafer el-Sadiq'ten sonra imameti büyük oğlu İsmail'e veya onun soyuna bağlayan koldur. Tarihte Fatimiler Devleti ve Haşhaşiler bu inanca dayanmıştır. Günümüzde daha çok Nizari koluyla Hindistan, Pakistan ve Batı ülkelerinde varlığını sürdürür.

3-) Zeydilik: Hz. Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd bin Ali'yi imam kabul eden gruptur. İtikadi ve fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'e en yakın Şii mezhebidir. Günümüzde daha çok Yemen'de taraftarı vardır.

Tarikat ise, mezhepten daha farklı bir anlamda kullanılır. Tarikat, usûl yani dini inanç, amel ve muamelât hakkında ayrı bir sisteme sahip değildir. Tarikat, kulu Allah'a ulaştıran zevk, neşe, irfan, aşk ve cezbe yoludur. Bu yolu tutan kişi, sûfilere göre varlığını Allah'a verir; herşeyde onun kudret ve hikmetini görür. En kısa ifadeyle, mezhep ilim yoludur, tarikat ise irfan yolu. Tarikatların esası ise tasavvuftur.

Tarikat ile cemaat arasındaki farkları anlamak da bu noktada önemlidir. İslami terminolojide, cemaat, kelime anlamı olarak "toplamak ve bir araya getirmek" demektir. Terim olarak, ortak bir inanç, fikir, ibadet veya amaç etrafında bir araya gelen Müslüman toplulukları ifade eder. Cemaat, fıkhi anlamıyla namazı bir imamın arkasında birlikte kılan müminler topluluğudur. Genel ve Şer'i anlamda ise, Hz. Muhammed’in ve ashabının yolundan giden, Müslümanların birlik ve beraberliğini temsil eden ana ümmet gövdesidir. Sosyolojik-tasavvufi anlamıyla ise, cemaat, belirli bir âlimin, şeyhin, fikrin veya hizmet hareketinin etrafında kümelenen organize İslami gruplardır. Tarîkatların başında silsilesi ve icâzetnâmesi olan bir şeyh bulunur. Cemaatlerin başında yalnızca dinî bir lider bulunur. Tarîkatlarda bazı eğitim usulleri vâsıtasıyla müridin belli manevî mertebelere ulaşması esastır. Cemaatlerde ise böyle manevî mertebeler yoktur.

Tarikat ve Cemaatler: Bilinenlerin Özeti

Abdülkadir Gölpınarlı'nın aktardığına göre, Sûfiler için, 12 temel tarikat vardır: Kadirilik, Rıfailik, Bedevilik, Desûkiyye (Desukilik), Sâdiyye (Sa'dilik),  Şâzeliyye (Şâzilik), Halvetilik, Mevlevilik, Bektaşilik, Bayramilik, Celvetilik, Nakşibendilik. Ancak zamanla birçok başka tarikat da ortaya çıkmış ve geniş toplumsal kesimlere ulaşmıştır.

Türkiye'de en yaygın tabana sahip olan cemaat ve tarikatlar ise şunlardır:

Nakşibendilik (Nakşibendiyye): Türkiye'de en geniş mensup ve kol sayısına sahip, Sünni-tasavvufi geleneğin en büyük halkası olan köklü ve tarihî bir harekettir. Kökenleri, 14. yüzyılda Orta Asya'da Buhara yakınlarında yaşayan Bahaeddin Nakşibend'e dayanan, İslam dünyasının en köklü ve yaygın tasavvufi yollarından birisidir. Aslında, bu tarikat, daha eski bir gelenek olan ve 12. yüzyılda sistemleşen Hâcegân silsilesinin devamı ve gelişmiş halidir. Ayrıca, Yusuf el-Hemedânî, Abdülhalik Gücdevânî ve Bahaeddin Nakşibend gibi tarihsel önderleri olan kapsamlı ve felsefi derinliği olan bir harekettir. Adıyaman merkezli Menzil Cemaati (Nakşiliğin Hâlidilik koluna dayanır ve çok geniş bir ekonomik ve sosyal ağa sahiptir); İstanbul merkezli İsmailağa Cemaati (Çarşamba semtinde merkezi bulunan, fıkhi ve medrese eğitimine ağırlık veren, giyim tarzı ve idari yapısıyla bilinen güçlü bir koldur); İstanbul merkezli İskenderpaşa Cemaati (Fatih'te bulunan İskenderpaşa Camii merkezli, bürokrasi, iş dünyası ve siyasette etkili olan mutedil/entelektüel bir Nakşi koludur, uzun süre Milli Görüş hareketinin kurucu lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın şeyhi olan Mehmet Zahid Kotku tarafından yönetilmiştir); yine İstanbul merkezli Erenköy Cemaati (Erenköy merkezli, daha çok eğitim, vakıf ve hayır işleriyle ön plana çıkan bir diğer Nakşi halkasıdır) ve Hakkani Kolu (Kuzey Kıbrıs'ta Lefke ilçesinde karizmatik imam Şeyh Nazım Kıbrısi ile özdeşleşen ve çok sayıda yabancı müridi bulunan etkili bir koldur) en önemli Nakşi hareketleridir.

Nurcular (Nurculuk): İttihat ve Terakki döneminde ilk kez tanınan Said Nursî’nin Risale-i Nur külliyatına dayanan, geleneksel tekke yapısından ziyade bir fikir ve okuma cemaati olarak yapılanan yeni bir akımdır. İçerisinde Yazıcılar ve Okuyucular (metinlerin orijinal yazımına ve okunma usullerine göre kendi içinde ayrılan geleneksel gruplar), Yeni Asya Grubu (siyasi ve demokratik çizgide yayın yapan meşhur kol) ve Fethullahçı Yapı (FETÖ) (2016 yılındaki darbe girişiminin ardından devlet kurumlarından tasfiye edilen ve terör örgütü ilan edilen illegal yapılanma) gibi farklı kolları bulunmaktadır. Türkiye menşeli olmasına karşın kısa sürede İslam dünyasında birçok ülkede örgütlenmiş ve bu bağlamda özellikle Fethullah Gülen kolu, bir dönem uluslararası siyasette bile etkili bir özne haline gelmiştir.

Kadirilik (Kadiriyye): Abdülkâdir-i Geylânî tarafından 12. yüzyılda Bağdat'ta kurulan ve zamanla pek çok kola ayrılan köklü bir tasavvuf yoludur. Türkiye'de ve Anadolu'da öne çıkan, tarihi kökenleri veya günümüzdeki faaliyetleri ile bilinen başlıca Kadiri kolları şunlardır: Eşrefiyye (Kurucusu İznikli Eşrefoğlu Rumi'dir. 15. yüzyılda Hacı Bayram-ı Veli'nin müridi olan Eşrefoğlu Rumi'nin Anadolu'ya taşıyıp yaymasıyla Kadiriliğin en köklü yerli kollarından biri haline gelmiştir.); Rûmiyye (İsmail Rûmî Kolu) (Anadolu, İstanbul ve Rumeli bölgelerinde Kadiriliğin yayılmasında çok büyük rol oynayan koldur.); Halisiyye (Kerküklü Abdurrahman Halis Talebânî tarafından kurulmuştur. Türkiye'ye Urfa üzerinden -Dede Osman Avni Baba vesilesiyle- girmiş, Doğu Anadolu'dan batıya yayılarak günümüzde de en faal Kadiri kollarından biri kabul edilmiştir.); Galibiler (Galibiyye) (Günümüzde Türkiye'de etkin olan, kökeni ve esasları itibarıyla Kadiri-Rufai çizgide şekillenmiş modern yapılanmalardandır.); İcmalciler (Prof. Dr. Haydar Baş'ın öncülük ettiği, görüşlerini ve kültürel faaliyetlerini bu silsileye dayandıran gruptur.) ve Tillocular (Siirt/Tillo merkezli manevi gelenekle bilinen, Güneydoğu Anadolu'da varlık gösteren bir Kadiri koludur.).

Süleymancılar: Kökeni Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye koluna dayanan, Süleyman Hilmi Tunahan’ın görüşleri temelinde gelişen; özellikle Kuran kursları, yurt hizmetleri ve yaygın eğitim faaliyetleri üzerinden örgütlenen köklü ve kapalı bir cemaat yapısıdır. Tunahan sonrasında Kemal Kaçar, Arif Ahmet Denizolgun ve Alihan Kuriş gibi liderler başa geçmiştir. Süleymancılar, Avrupa'da bilhassa Almanya'da İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) gibi çatı kuruluşlar aracılığıyla da örgütlenmiştir. Kuriş'in tutuklanmasının ardından haklarındaki hukuki süreçler devam etmektedir.

Rufailik: Ahmed er-Rifâî tarafından 12. yüzyılda Irak'ta kurulan, Ehl-i Sünnet çizgideki cehrî (sesli) zikri ve fütüvvet gelenekleriyle bilinen köklü bir İslâm tasavvuf yoludur. Anadolu ve İstanbul'da da zamanla yayılan tarikatın kolları, esasen farklı itikadi veya fıkhi ekollerden ziyade, tarikatı farklı bölgelerde yayan veya temsil eden önemli halife ve seyyidlerin isimlerine dayanır. Türkiye'de Sayyâdiyye (Sayyâdîlik), Harîriyye, İmâdiyye ve Keyyâliyye gibi farklı kolları vardır.

Halvetilik: Kökeni Ömer el-Halvetî'ye dayanan ve Osmanlı döneminde Anadolu ile Balkanlar'da çok geniş bir yayılım alanı bulan en büyük tasavvufi yollardan biridir. Çok sayıda alt kola ayrıldığı için tasavvuf tarihinde "tarikat fabrikası" olarak anılır. Türkiye ve Osmanlı coğrafyasında öne çıkan ana kolları ve şubeleri şunlardır: Cemâliyye, Rûşeniyye, Ahmedîye, Şemsîye ve Uşşakîlik. Ayrıca bir dönem İstanbul-Karagümrük merkezli olarak sanat camiasına hitap eden ve çok sayıda ünlü müridi bulunan -tarihsel olarak temellerini Nureddin Cerrahi'nin attığı- Cerrahi tarikatı (Cerrâhiyye-Cerrahiler) da çok etkili olmuş ve bu gruba dahil edilen bir yapıdır. Cem Karaca, Mazhar Alanson, Gökhan Özoğuz ve Ahmet Özhan gibi sanat dünyasından çok sayıda kişiyle anılan bu yol, postnişinlik görevindeki Ömer Tuğrul İnançer ismiyle tanınmaktadır.

Mevlevilik: Melevilikte ayrı, bağımsız "kollar" veya mezhepsel bölünmeler yoktur; tarikat, merkezî bir teşkilatlanma ile Konya'daki Âsitâne-i Aliyye-Mevlânâ Dergâhı'na bağlı şubeler (mevlevihaneler) şeklinde yürütülmüştür. Türkiye coğrafyasındaki yapılanma coğrafi merkezler ve Asitane adı verilen ana dergâhlar üzerinden şekillenmiştir. Konya Mevlânâ Dergâhı, İstanbul Mevlevihaneleri (Galata, Yenikapı, Kasımpaşa ve Beşiktaş/Bahariye), Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Gelibolu (Çanakkale) Mevlevihanesi, Manisa Mevlevihanesi, Kütahya Mevlevihanesi ve Antalya Mevlevihanesi şeklinde yapılandırılmıştır. 1925 Kanunu nedeniyle, Mevlevihaneler, günümüzde musiki ve terbiye ocağı olarak faaliyet göstermektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, İslam toplumlarındaki bir gerçeklik olduğu yadsınamayacak olan İslami tarikat ve cemaatler, toplumların tarihsel mirasları, itikadi eğilimleri ve toplumsal ihtiyaçları temelinde oluşmuş organik yapılardır. Bu yapıları devleti tehdit eder noktaya geldikleri aşamada devlet gücüyle kısıtlamak ve yasaklamak mümkündür. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk dönemi veya 15 Temmuz/FETÖ sürecinde olduğu gibi, bu, bazen devletin ve milletin birliği ve dirliği adına bir zorunluluk haline de gelebilir. Ancak bu durumlar dışında, tek-parti dönemindeki yasaya rağmen, ülkemizde ve diğer tüm Müslüman toplumlu devletlerde İslami hareket ve yapıların varlığı olağan ve alışılagelmiş bir durumdur. 

Bu bağlamda, devletin düzeni adına kendi içlerinde güçlü hiyerarşileri olan bu tip yapıların, devlet dışarısında şeffaf örgütlenmelerini talep etmek ve bu yönde politikalar geliştirmek makul bir öneridir. Lakin toplumda başka organize grupların (mason locaları, askeri örgütlenme vs.) da olduğu düşünülürse, toplumda önemli bir nüfusa karşılık gelen bu tip yapıların devlette de temsili kaçınılmazdır. Nitekim demokratik bir devlet olan ABD'de de Hıristiyan dindar organize gruplar (en bilineni Mormonlar ve Evanjelist hareket) devlet kademelerinde, özellikle Cumhuriyetçi Parti iktidarlarında, yaygın şekilde yer alabilmektedir.

Bu bağlamda, Türkiye'de asıl konuşulması gereken husus, bu konuda bir dengenin var olması ve hiçbir kesim veya grubun diğerini yok edebilecek kadar aşırı güce sahip olamamasıdır. Bu konularda laik ve Atatürkçü kesimlerin tek-parti dönemini çağrıştıran söylemleri ise bence zamanın ruhuna uygun değildir; zira bireysel özgürlüklerin bu kadar arttığı ve herkesin cep telefonuyla kendi dünyasını inşa ettiği bir çağda, insanları zorla dönüştürmek ve inançlarını değiştirmek mümkün değildir. Yapılması gereken, bunun diğer toplumsal gruplar ve devletle sorun yaşamasını engellemek olmalıdır. Dahası, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, toplumun tarihinde, mayasında ve kökünde olan bir şeyi yok saymaya ve unutturmaya çalışmak gerçekçi değildir; bunun yerine, o inanç ve eğilimi modern yaşamla bütünleştirmeye çalışmak için fikir üretmek ve bu konuyu akademik anlamda incelemek, bence daha akılcı bir tavır olacaktır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

  • Gölpınarlı, Abdülkadir (1969), 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler, Gerçek Yayınevi.
  • Gölpınarlı, Abdülkadir (2019), Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler, İnkılâp Kitabevi.
  • TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/.