10 Ağustos 2026 Pazartesi

Trump Etkisiyle Latin Amerika'nın Sağa Kayışı Sürüyor: Kolombiya'da Abelardo de la Espriella Dönemi

 

45. ve 47. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın ideolojik kaygılarla ve kendisine sol çevrelerde pek sıcak yaklaşılmadığı için dünya genelinde sol hükümetlere ve liderlere karşı çıktığı bilinmektedir. Ancak pragmatist bir lider olan Trump, kendisi ve ülkesiyle iyi geçinen Meksika eski Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador (AMLO), Slovakya Başbakanı Robert Fico ve Çekya eski Cumhurbaşkanı Miloš Zeman gibi bazı sol siyasetçilerle yakın ilişkiler de kurmayı başarmıştır.

Başkan Trump, Latin Amerika özelinde ise, bu kıtadaki solcu hareket ve liderlerin anti-Amerikancı duruş ve söylemleri nedeniyle neredeyse tamamen sağ ve aşırı sağ muhafazakâr hareketleri desteklemektedir. Nitekim Venezuela'daki solcu popülist Nicolas Maduro rejimini fiili bir operasyonla deviren ve Maduro'yu paketleyerek yargılanması için ABD'ye getirten Trump, Küba'daki komünist rejimi ambargo ve abluka uygulamalarıyla yıkıma sürüklemeye çalışmakta; ayrıca Latin Amerika kıtasındaki tüm seçimlerde sağcı liderlerin kazanması için elinden geleni yapmaktadır. Kısa süre önce Arjantin'de Javier Milei'nin yeniden seçilmesinde ciddi pay sahibi olan Trump, yaklaşan Brezilya seçimlerinde de açıkça sağcı Falvio Bolsonaro'yu -popüler Başkan Lula da Silva'nın karşısında- desteklemektedir. Trump etkisiyle iktidarın kısa süre önce soldan sağa geçtiği bir diğer Latin Amerika ülkesi ise Kolombiya olmuş ve 21 Haziran 2026 tarihinde yapılan Başkanlık seçimlerini sağcı aday Abelardo de la Espriella kazanmıştır. Bu yazıda, 2026 Kolombiya seçimleri ve Abelardo de la Espriella fenomeni incelenecektir.

Abelardo de la Espriella

2026 Kolombiya Başkanlık seçimlerini, 31 Mayıs ve 21 Haziran'daki iki tur sonunda oyların yüzde 49,66'sını alan (toplam 12.959.542 oy) aşırı sağcı avukat ve siyasetçi Abelardo de la Espriella kıl payı kazanmıştır. Donald Trump'ın resmi desteğini alan ve "Kaplan" lakabıyla tanınan de la Espriella, Ağustos 2026'da yemin ederek göreve başlamıştır. Seçime katılımın yüzde 63,6 düzeyinde olduğu ikinci tur seçimde, de la Espriella, yüzde 48,7'de kalan solcu rakibi Iván Cepeda'yı kıl payı geçmeyi başarmış ve Kolombiya'nın yeni Devlet Başkanı olmuştur. İlk turu da yüzde 43,74 oyla ilk sırada tamamlayan de la Espriella, bu şekilde, Trump'la zıtlaşma yaşayan solcu Başkan Gustavo Petro'nun ardından, Kolombiya'da yönetimi sağ/aşırı sağ güçlerin tekeline almış ve Latin Amerika'daki sağ dalgayı daha da güçlendirmiştir. Peki, seçimleri zar zor kazanabilen ve uluslararası medya kuruluşlarında daha ziyade "Trumpçı" yaftasıyla lanse edilen Abelardo de la Espriella kimdir ve Kolombiya'ya dair projeleri nelerdir?

31 Temmuz 1978'de Bogota'da doğan Abelardo de la Espriella (tam ismiyle Abelardo Gabriel de la Espriella Otero), Kolombiya, İtalya ve ABD olmak üzere üç ülkenin vatandaşı olan ilginç bir kişiliktir. Espriella, Sergio Arboleda Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş ve Ceza ve İdare Hukuku alanlarında uzmanlaşmıştır. Espriella, Ana Lucía Pineda ile evli ve 4 çocuk babasıdır. Genç siyasetçi, gençlik yıllarında uzun süre ateist olduğunu belirtmiş, sonradan ise Katolikliğe geçmiştir. Espriella, ayrıca geleneksel Kolombiya halk müziği (vallenato) söylemesiyle ve yayınladığı albümlerle tanınan ünlü bir müzisyendir. Abelardo de la Espriella, siyasete girmeden önce ülkenin en ünlü ve tartışmalı ceza avukatlarından biriydi. Nitekim 2002 yılında kurduğu De La Espriella Lawyers hukuk firmasının Bogota, Medellin ve Miami gibi şehirlerde ofisleri bulunmaktadır. Bu dönemlerde Espriella'nın hukuk firması, paramiliter gruplarla bağlantılı olarak hüküm giyen eski kongre üyelerini, ülkenin en büyük finans skandallarından biri olan DMG'nin kurucusu David Murcia Guzmán'ı ve ABD'de yargılanan iş insanı Alex Saab gibi bazı isimleri savunmuş; bu durum ülkede siyasi tartışma yaratmıştır. Ek olarak, Espriella'nın şarap, rom, lüks giyim ve gayrimenkul sektörlerine yönelik yatırımları bulunmaktadır. Lüks yaşam tarzını ve saat koleksiyonlarını sergilemeyi seven bir figür olan Espriella, bu anlamda Trump'a benzeyen bazı karakteristik özelliklere sahiptir. 

Seçim kampanyası döneminde -şöhretini de kullanarak- ekonomik büyüme, yeni istihdam yaratma, yasadışı göçü durdurma, suç ve uyuşturucu ticaretiyle sert mücadele ve "hukuk ve düzen" vaatleriyle sağ popülist bir kampanya yürüten de la Espriella, dünya genelinde Javier Milei, Nayib Bukele ve Donald Trump gibi sağ/aşırı sağ liderlere hayranlığını gizlememekte ve siyaset tarzını "neoliberal" iktisat ile "demir yumruk" güvenlik politikalarına dayandırmaktadır. Ülkede bir dönem devleti kontrol eder hale gelen çetelere ve uyuşturucu kartellerine karşı mega hapishaneler inşa etmeyi, silah taşımayı yasallaştırmayı ve sol gerillalarla barış süreçlerini bitirerek üzerlerine bomba yağdırmayı planlayan Espriella, ekonomide ise vergileri düşürmeyi, bürokrasiyi azaltmayı ve hükümet küçülmesini (kamu harcamalarında %40 tasarruf) savunmaktadır. Genç Devlet Başkanı, ayrıca petrol ve doğalgaz arama sözleşmelerini yenileyerek madenciliği canlandırmak istemektedir. Dış politikada ABD ile mutlak iş birliği, dost ve müttefik olarak gördüğü İsrail ile diplomatik ilişkilerin yeniden tesisi ve bazı uluslararası kurumlardan çekilmeyi destekleyen de la Espriella, bu yönleriyle de tam bir "küçük Trump"tır. Abelardo de la Espriella, ek olarak, Bogota'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı (Casa de Nariño) müzeye dönüştüreceğini açıklamış; ülkeyi merkeziyetçilikten uzaklaştırarak Barranquilla, Cali ve Medellin olmak üzere üç farklı bölgesel merkezden yöneteceğini vaat etmiştirEspriella'nın seçim zaferi gecesinde, üzerine Kolombiya milli forması giyerek sahneye çıkması da -halen Dünya Kupası oynanırken- popülist kişiliğinin bir yansıması olmuştur

Tipik bir sağcı popülist ve şovmen olan Abelardo de la Espriella'nın bu söylediklerinin ne kadarını gerçekleştirebileceği ve ne kadarında ciddi olduğu elbette tartışmaya açıktır. Ancak şurası kesindir ki, Trump etkisiyle Güney Amerika'daki pembe dalga solmaktadır. Bu anlamda Ekim ayı başlarındaki Brezilya seçimleri, sol adına yeniden toparlanma fırsatı olabileceği gibi sağın kesin üstünlüğünün tesis edileceği kritik bir dönüm noktası da olabilir. Bir diğer kritik konu ise kuşkusuz Küba'nın Trump'ın baskılarına ne kadar direnebileceği olacaktır. Dileğimiz, Latin Amerika'nın barışçıl ve demokratik çizgisini korumasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

8 Ağustos 2026 Cumartesi

WSJ: ABD istihbaratına göre, Putin, sınırlı bir müdahaleyle NATO'nun kararlılığını test edebilir

 

Giriş

6 Ağustos 2026 tarihinde Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde Lara Seligman ve Yoko Kubota imzasıyla yayımlanan "U.S. Intel Finds Putin Could Test NATO’s Resolve With Limited Incursion" başlıklı haber, 2021 yılı sonlarında Amerikan istihbarat kuruluşu CIA ile İngiliz istihbarat kuruluşu MI6'in, henüz savaş başlamadan Rusya'nın Ukrayna'ya saldıracağını öngörmeleri nedeniyle dikkat çekti ve özellikle Avrupa ülkelerinde endişe uyandırdı. 

Haberin İçeriği

Washington kaynaklı bir habere göre, ABD istihbarat raporları, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in önümüzdeki birkaç ay veya yıl içinde müttefik bir ülkeye yönelik sınırlı bir saldırıyla NATO'nun kararlılığını test etmeye çalışabileceğini öne sürüyor. Bu raporlar, siber saldırıdan küçük ölçekli kara harekâtına kadar çeşitli olası saldırı senaryolarını ortaya koyuyor. ABD yetkilileri tarafından açıklanan bu değerlendirmeler, ilginçtir ki, ABD Ordusu'nun gelecekteki olası bir savaşta Rusya veya Çin ile mücadele etmek için ihtiyaç duyacağı bazı kritik mühimmatlarda yaşanan eksikliklerin konuşulduğu bir ortamda geliyor. Zira ABD ve NATO üyesi bazı Avrupalı devletler, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra Ukrayna'ya yapılan hibe ve transferler nedeniyle silah stoklarında ciddi bir erime yaşadılar. Yetkililer, risk altındaki stoklar arasında uzun menzilli hassas vuruş füzeleri ve ordu taktik füze sistemlerinin yanı sıra, kısa menzilli Stinger karadan havaya füzelerinin de bulunduğunu belirtiyorlar. 

NATO'nun kıdemli askeri sözcüsü Martin O'Donnell, gizli istihbarat değerlendirmeleri hakkında yorum yapmaktan kaçınırken, NATO'nun "her türlü senaryoyu sürekli olarak düşünüp hazırladığını" söylüyor. O'Donnell, "NATO izliyor; gerektiğinde caydırmaya ve savunmaya hazırız, bunu göstermeye devam ediyoruz" diye devam ediyor.

Yorum

Hatırlanacak olursa, son birkaç yılda Rusya'nın NATO topraklarına yönelik benzer bazı örnekler gerçekten yaşanmıştır. Örneğin, bu yılın Mayıs ayında, Rus güçleri yakındaki bir Ukrayna limanına saldırırken, patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı da Romanya'daki bir apartman binasına isabet ederek iki kişiyi yaralamıştır. Bu olay, Avrupa Birliği (AB) yetkilileri tarafından da kınanmıştır. Geçen yıl Eylül ayında ise, NATO savaş uçakları, Ukrayna'ya yapılan bir saldırı sırasında Polonya hava sahasını ihlal eden çok sayıda Rus insansız hava aracını düşürmüş ve bu taciz hakkında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından resmi bir açıklama yapılmıştır. Bu hafta ise, Amerikalı bir savunma yetkilisi, CNN'e verdiği demeçte, Çarşamba gecesi Almanya'daki bir havaalanında bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının Rus istihbarat servisine ait olduğunun değerlendirildiğini söylemiştir. Yetkili, insansız hava aracının askeri sınıf patlayıcılar taşıdığını belirtmiş ve insansız hava aracının kargo uçuş operasyonlarının güvenli bir bölgesinde bir havaalanı personeli tarafından bulunduğunu bildirmiştir. 

Bu örneklere de bakıldığında, demokratik Batılı devletlerden daha farklı bir rasyoneli olan Rusya'nın 32 üyeli NATO'ya karşı mütecaviz bir tutum içine girmesi başlangıçta mantıksız gözükse de, hem içeride Ukrayna Savaşı'nın devamı için gerekli olan militarist ve milliyetçi ruhu canlı tutmak, hem de Rusya'yı Batı'ya karşı savaşan Küresel Güney veya Üçüncü Dünya'nın lideri olarak göstererek Batı-dışı toplumlardan destek alabilmek adına, Rus liderliği bu tarz büyük savaşa dönüşmeyebilecek hamleler yapmayı gerçekten düşünülebilir. Rusya'nın bu tavrı, kuşkusuz Batılı rasyonel askeri mantığı ve demokratik düşünceyi iyi bilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim zaten zengin ve gelişmiş olan Batılı devletler için statükoyu korumak, büyük bir savaş başlatmaktan daha akıl kârı bir politikadır. Bunun tam zıttı şekilde, yıllardır savaş halinde ve mobilize durumda olan ve Ukrayna'nın şehirlerini vurmaya başlayan saldırılarıyla rahatsız olan Rusya, bu tarz hamlelerle Batı'yı da rahatsız etmeye çalışabilir. Rusya, özellikle ABD'deki Donald Trump çizgisinin Avrupa'da da güç kazanması neticesinde Ukrayna'ya yönelik desteğin azalmasını ve bu sayede toprak tavizlerini içeren bir anlaşmayı Kiev rejiminin imzalamasını ummaktadır.

Batı dünyası ise, Avrupa kanadı itibarıyla Ukrayna'ya yönelik desteğini Putin rejimini sona erdirecek veya en azından taviz verdirecek bir aşamaya getirme amacındadır. Hatta ABD'deki Demokrat muhaliflerin çizgisi de Avrupalılara benzerdir. ABD'deki mevcut yönetim ve Washington'a daha bağımlı Avrupalı devletler ise, Başkan Trump etkisiyle, Rusya-Ukrayna Savaşı konusunda geçtiğimiz yıl Alaska'da yapılan görüşmelere destek vermektedir.

Böyle bir ortamda, ABD yönetimi ve NATO için en akılcı politika, kuşkusuz, olası bir büyük savaşa hazır olmak, bu yönde tüm eksiklikleri gidermek; ama bir yandan da diplomasiyi kullanarak Rusya'yı masada, Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne ve tarafsız statüsüne razı olacağı bir anlaşmaya zorlamak olmalıdır. Sınır güvenliği konusunda daha gelişmiş uyarı sistemleri ve NATO-içi dayanışma da kuşkusuz faydalı olacaktır.

Daha büyük resme baktığımda ise, düşüncem, ABD ve NATO'nun Asya-Pasifik'te Çin'i dengelemesini engellemek/geciktirmek adına Rusya'nın Ukrayna müdahalesi ve İsrail'in Ortadoğu hamlelerinin yapıldığı; aslında arka planda küresel siyaset ve ekonominin gidişatına yön veren devletin Çin Halk Cumhuriyeti olabileceği şeklindedir. Zira bu şekilde çatışmaları başka coğrafyalarda tutmayı başaran Çin, Tayvan Sorunu konusunda 2049'a kadar gerçekleştirmeyi düşündüğü yeniden birleşme politikasının temellerini atmaktadır. Bu konuda Pekin'in eli çok kuvvetlidir; zira hem uluslararası hukuka göre Çin ile Tayvan tek bir devletin parçalarıdır, hem de askeri olarak Çin'in bölgede büyük bir üstünlüğü bulunmaktadır. Bu sürecin önlenmesi adına yapılabilecek en akılcı hamle ise, kuşkusuz, Çin'in askeri gücünü dengelemek olacaktır ki, mevcut Japonya yönetiminin (Sanae Takaichi) mantığı da aslında emperyal Japonya'ya dönmek değil, Tayvan konusunda Çin'i caydırabilecek güce erişmektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Ağustos 2026 Cuma

Mekke İttifakı

 

Giriş

Mekke İttifakı veya resmi adıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in bugün (7 Ağustos 2026) Mekke’de gerçekleştirdikleri üçlü zirvenin ardından imzalanarak resmen yürürlüğe giren yeni bir savunma paktıdır. Bu yazıda, Türk Dış Politikası, Ortadoğu güvenlik mimarisi ve İslam dünyası adına çok önemli bir gelişme olan bu pakt hakkında yazılanlar özetlenecektir.

Sünni Eksende Kutsal İttifak

Ortadoğu coğrafyasında, İran ve Şii ekseni ile ABD/İsrail ve bazı Sünni devletlerin gruplaşmasıyla ortaya çıkan anti-İran bloku arasındaki çatışma ortamından olumsuz etkilenen Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, barışçıl dış politikalarını ve kalkınma odaklı gelişimlerini sürdürmek adına temkinli davranmayı sürdürmüş; geçtiğimiz yıl yaşanan 12 Gün Savaşı ve bu yıl yaşanan ABD/İsrail-İran Savaşı'nda (İran Savaşı) tarafsız kalarak her iki blokla da ilişkilerini sürdürmüşlerdir. Bu Sünni üçlü, Umman ve Katar gibi devletlerle birlikte savaşın durdurulması ve İran'la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda da çeşitli düzeylerde roller üstlenmiş; bu konuda özellikle Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Pakistan Savunma Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asim Munir, başta ABD ve İran olmak üzere tüm taraflardan takdir toplayan başarılı girişimlerde bulunmuşlardır. Ayrıca, Sünni İslam inancı temelinde karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı tarihsel ilişkileri olan bu üçlü, İran ve Şiilik karşıtı olmadan, bu yıl içerisinde üçlü bir ittifak arayışına da hız vermişlerdir.

Bu kapsamda ilk olarak 17 Eylül 2025 tarihinde, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile Suudi Arabistan Krallığı Veliaht Prensi Muhammed bin Salman arasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da imzalanan savunma iş birliği anlaşması dikkatleri çekerken, Pakistan'ın nükleer silah teknolojisine sahip olması ve Suudi Arabistan'ın nükleer girişimleri nedeniyle bu anlaşma, bölge güvenlik mimarisi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Bu sürecin ardından, Bloomberg'in duyurduğu bir gelişme ile Türkiye'nin de bu pakta dahil olmak istediği iddia edilmiştir. Hatta bu gelişmelerin, özellikle Ortadoğu'da nükleer tekelini korumak isteyen İsrail güvenlik birimlerince dikkatle takip edildiği de iddia edilmiştir. İşte bu gelişmelerin ardından, bugün kutsal Mekke şehrinde imzalanan üçlü savunma anlaşması, bu haberlerin gerçek olduğunu ortaya koymuştur

Mekke Ortak Savunma Anlaşması

Kısaca "Mekke İttifakı" olarak adlandırılan Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlü ittifakının temel amaçları, işleyişi ve öne çıkan stratejik özellikleri şu şekilde özetlenebilir

Kolektif Savunma Modeli: Üç devletten herhangi birine yönelik gerçekleştirilecek bir silahlı saldırı, ittifak gereği üç ülkenin hepsine yönelik olarak yapılmış kabul edilecektir.

Meşru Müdafaa Tabanı: Kolektif savunma mekanizması, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde yürütülecektir.

Tamamlayıcı Yapı: Bu ittifak, saldırgan bir askeri blok değildir; aksine bölgesel caydırıcılığı arttırmayı amaçlar. Türkiye'nin NATO dâhil mevcut uluslararası taahhütlerine bir alternatif ya da çelişki de oluşturmaz.

Ulusal Karar Mekanizmaları: Anlaşma kapsamında kuvvet kullanımı ve askeri harekat kararları, Türkiye’nin anayasal düzeni ve kendi ulusal karar mekanizmaları (TBMM onayı vb.) çerçevesinde alınmaya devam edecektir.

Anlaşmayı imzalayan tarafların birbirlerini tamamlayıcı nitelikte devletler olması, anlaşmanın içi boş bir sözleşme olmasını da engeller niteliktedir. Öyle ki, enerji zengini Suudi Arabistan ittifaka yüklü miktarda ekonomik katkı sağlayabilecek bir devletken, Pakistan nükleer enerjisi ve geniş nüfusuyla önemli bir Sünni Müslüman gücüdür. Türkiye ise, laik Sünni Müslüman çizgisi, güçlü ordusu ve askeri/savunma sanayii alanındaki birikimleriyle ittifakın seviyesini yükseltebilecek bir ülkedir. Bu anlamda, üçlü ittifak, birbirlerini tamamlayan ve geliştirebilecek devletler arasında kurulduğu için, uygun bir ortamda işlevsel ve başarılı olabilir. 

İttifakın temel amaçları ise; a-) bölgedeki ticaret ve istikrar ortamını bozan savaş ve çatışmaların sonlandırılması, b-) bu konuda saldırgan ve hatalı olan devletin durdurulmasına yönelik bir güç dengelemesi yapılması, c-) bu üç devlet arasında siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda iş birliğinin derinleştirilmesi ve ç-) büyük devletlere angaje olmadan, bölgesel iş birliği temelinde siyasi sorunlara çözüm bulunması olarak özetlenebilir. Bu, kuşkusuz, barışa ve istikrara hizmet edebilecek önemli bir girişimdir. Ancak bunun henüz bir ilk adım olduğunu ve bu tarz ittifakların ancak uzun vadede güvene dayalı ilişkiler tesis edilebilirse geçerli hale geleceğini her daim akılda tutmak gerekir.

Sonuç

Sonuç olarak, Ukrayna-Rusya Savaşı, Gazze krizi, ABD/İsrail-İran Savaşı ve Tayvan Sorunu gibi jeopolitik mücadeleler temelinde işlerin kızıştığı bir ortamda üç Sünni İslam devletinin bir araya gelerek hiçbir üçüncü tarafı hedef almadan bir iş birliği anlaşması imzalamaları, bu ülkelerin bölgelerinde istikrar ve barış ortamı istediklerinin açık bir kanıtıdır. Bu, Türkiye'nin artık yalnızca büyük bir devlet ya da bir bloka yaslanmayan, özerk ve bağımsız, çok boyutlu bir dış politikasının yeni bir veçhesidir. Bu anlamda, ittifak, NATO'ya veya Avrupa Birliği'ne bir alternatif de değildir...


Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

6 Ağustos 2026 Perşembe

Çerçeve Yasa TBMM'de Yasama Sürecinde

 

Türkiye'nin "Terörsüz Türkiye" girişimi kapsamında ve TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan kapsamlı rapor doğrultusunda şekillendirilen PKK terör örgütünün tasfiyesine yönelik "çerçeve yasa" teklifi (Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi), 5 Ağustos 2026 tarihinde AK Parti, MHP, DEM Parti ve CHP milletvekillerinin ortak imzasıyla Adalet Komisyonu'na sunuldu. Bu dört parti dışında, TBMM'deki ana muhalefet partisi durumundaki Yeni Parti'nin de destek verdiği kanun teklifinin birkaç gün içinde onaylanması bekleniyor. Peki, yasa teklifinde neler var?

12 maddelik yasa önerisi, öncelikle, Türkiye'nin iç istikrarını sağlaması ve 40 yılı aşkın süredir devam eden terör sürecinin tamamen sona erdirilmesi bağlamında, siyasi düzenlemeler içeren bir reform paketi değil; terör örgütünün silah bırakmasını ve mensuplarının hayata karışabilmelerini sağlayan teknik bir hukuki düzenlemedir. Bu anlamda, yasa teklifi, Kürt Sorunu olarak adlandırılan meseleyi çözmek değil, terör sorununu çözme amacındadır. Ancak terör sorununun sonlanmasını müteakiben, kuşkusuz, hükümetten bu yönde de müspet adımlar atılması beklenmektedir. Teklifin 1. maddesinde yasa teklifinin amacı, 2. maddesinde ise tanımlar açıklanmaktadır. 3. maddede, bazı özel şartlar (1/6/2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar hariç olmak üzere) temelinde, PKK mensuplarına, üst sınırı 15 yıl veya daha az cezayı gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarının 5 yıl, 15 yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasım gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmaların ise 10 yıl süreyle ertelenmesi teklif edilmektedir. Bu anlamda, yasa, PKK lideri Abdullah Öcalan ve diğer üst yönetim kadrosuna yönelik özel bir düzenleme içermemektedir. 4. madde de bu sürecin hukuki yetkili makamlar tarafından yürütüleceği açıklanmakta, 5. maddede ise bu süreçte salıverilecek kişilerin, yeniden suç işlememeleri halinde cezalarını çekmiş sayılacakları; yeniden suç işlemeleri hâlinde ise kovuşturma sürecinin yeniden başlayacağı aktarılmaktadır. 6. madde, bu durumu (ceza infazının ertelenmesi) detaylandırmakta; 7. maddede ise bu sürecin koordinasyonuna ilişkin olarak Cumhurbaşkanı Yardımcısı'nın başkanlığında, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri'nden oluşan bir Kurul'un görev yapacağı açıklanmaktadır. 8. maddede silah ve malzeme teslimi düzenlenmekte, 9. maddede ise 6 aylık bir zaman dilimi belirtilmektedir. 10. madde görev ve sorumluluğu düzenlerken, 11. ve 12. maddelerde yürürlük esası açıklanmaktadır. 

Bu anlamda, yasa teklifi, kimilerinin lanse ettiği gibi Türkiye'yi bölünmeye götürecek bir süreç olmadığı gibi, tam tersine, devletin 40 yıldır başaramadığı PKK'nın silah bırakması hususunu başarıyla gerçekleştirmeye yönelik somut ve teknik hukuki bir adımdır. Bu nedenle, bizce, sorun, Kürt Sorunu veya Güneydoğu Sorunu olarak adlandırılan Türkiye'nin ciddi meselesini çözmeye yönelik kapsamlı bir süreç değilse de, bu yönde silahların susmasına ve barış ortamı içerisinde demokratik siyasi tartışmalar yapılmasına olanak sağlayacak doğru ve zamanlı bir adımdır. Bu yasanın kabulü sonrasında, dileğimiz, bu konuda TBMM içi ve dışında kapsamlı tartışmalar ve araştırmalar yapılarak, Kürt kökenli yurttaşlarımızın devlete aidiyetlerini arttıracak gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu, Türkiye'yi bütünleştirecek ve Türk milleti anlayışını güçlendirecek yegane makul politikadır. Ek olarak, bu sürecin başarıyla icrası durumunda, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın umut hakkı yoluyla hapisten çıkarak bir evde yaşayabilmesi ve tutuklu Kürt siyasal hareketi önderlerinin de salıverilmesi gayet mümkündür. 

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, terörden zarar görmüş kişi ve ailelerin bu süreçte desteklenmesi kritik bir konudur; bu konuda gerekli düzenlemeler ve iyileştirmeler de bizce mutlaka yapılmalıdır. Zira ancak bu şekilde, bu konu, ülkede birleştirici ve ulvi bir amaca hizmet edebilir. Bu konudaki cesur duruşu nedeniyle tüm partilerimizi ve özellikle MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli'yi can-ı gönülden kutluyor ve barış isteyen sorumlu devlet adamı duruşuyla kendisinin tarihe geçeceğini düşünüyoruz.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Une étape critique du processus « Turquie sans terrueur »

 

Introduction

Cette semaine marque une étape cruciale du processus « Turquie sans terreur » (Terörsüz Türkiye), initié par le Dr Devlet Bahçeli, président du MHP (Parti d'action nationaliste). Ce processus vise à mettre fin au conflit ethnique qui ravage la Turquie depuis plus de 40 ans, notamment par le démantèlement et le dépôt des armes de l'organisation terroriste PKK. La loi-cadre (çerçeve yasa), indispensable à la poursuite de ce processus, devrait être adoptée cette semaine par la Grande Assemblée nationale de Turquie (TBMM). Cet article résumera brièvement le processus « Turquie sans terreur » et analysera la phase relative à la loi-cadre.

Bref historique du processus

Le processus « Turquie sans terreur » (Terörsüz Türkiye) a débuté le 1er octobre 2024 par une surprise de taille : Devlet Bahçeli, chef du MHP, parti nationaliste turc, a serré la main à des députés du DEM, parti pro-kurde. S’en est suivie une proposition choquante : Abdullah Öcalan, fondateur du PKK et emprisonné depuis des années, devrait dissoudre son organisation, venir s’exprimer devant la Grande Assemblée nationale de Turquie et bénéficier de son « droit à l’espoir » (umut hakkı).

À la suite de cela, le chef emprisonné du PKK, Abdullah Öcalan, a également lancé un appel historique à la paix le 9 juillet 2025. Incarcéré à la prison d'İmralı sur l'île du même nom, Öcalan, en tant que fondateur du PKK, a exhorté les militants du PKK à déposer les armes et à faire la paix avec l'État turc. Il a déclaré : « Je crois au pouvoir de la politique et de la paix sociale, et non à celui des armes, et je vous appelle à mettre ce principe en pratique. La mise en place d'un mécanisme de désarmement fera progresser le processus. Nous sommes passés volontairement de la lutte armée à la démocratie et au droit. Il ne faut pas y voir une perte, mais un gain historique. Les modalités du dépôt des armes seront définies et mises en œuvre rapidement. »

En réaction à cet appel, le PKK a commencé à déposer les armes le 11 juillet 2025. La cérémonie symbolique s'est déroulée à Souleimaniye, une ville du nord de l'Irak contrôlée par le gouvernement régional du Kurdistan (GRK). Ainsi, 30 combattants du PKK, dont quatre commandants, ont brûlé leurs armes dans la grotte de Casana, lors d'une cérémonie symbolique visant à manifester le soutien de l'organisation terroriste au processus de paix.

Cette étape a été suivie d'un long travail de parlementaires turcs pour élaborer un rapport exhaustif, dans le cadre des études et recherches menées par la « Commission pour la solidarité nationale, la fraternité et la démocratie » (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) au sein du parlement turc (TBMM). Le rapport a été publié et a reçu le soutien de la quasi-totalité des partis politiques représentés au Parlement turc. Pour progresser davantage, l'État turc avait toutefois besoin d'une loi pour éliminer le PKK et finaliser le processus de paix.

Loi-cadre (Çerçeve Yasa)

La proposition de « Loi-cadre », élaborée dans le cadre du nouveau processus intitulé « Turquie sans terrorisme » (Terörsüz Türkiye), a été inscrite à l’ordre du jour de la Grande Assemblée nationale turque (TBMM) à compter d’août 2026. Elle vise à réglementer le statut juridique des membres du PKK, ainsi que sa dissolution et sa démobilisation. Ce texte, qui devrait être adopté avant la suspension des travaux de l’Assemblée (au plus tard mi-août), n’est pas une loi d’amnistie générale, mais il établit un cadre juridique pour le retour progressif et le jugement des membres de l’organisation qui déposent les armes.

Les principales orientations du projet de loi, telles qu’elles ressortent des discussions en coulisses, sont les suivantes :

Portée unique et temporaire : La loi ne constituera pas une réglementation permanente, mais sera appliquée une seule fois, selon un calendrier précis.

Définition d’« organisation dissoute » : La proposition stipule que le processus de dissolution de l’organisation, y compris le dépôt des armes, sera déterminé et confirmé par les institutions étatiques compétentes.

Délai de dépôt de six mois : Les membres d’organisations terroristes officiellement dissoutes disposeront d’un délai de six mois pour déposer une demande. Ceux qui se rendront dans ce délai pourront bénéficier des dispositions de la réglementation.

Exemptions de poursuites et conditions : Les membres de l’organisation qui déposeront une demande dans le délai imparti ne seront pas poursuivis pour des infractions telles que l’appartenance à une organisation, la propagande et la complicité.

Période de probation de trois ans : Les membres de l’organisation qui n’ont pas commis de crimes graves, tels que le meurtre et la torture, seront placés sous probation pendant trois ans. Durant cette période, ils ne pourront pas exercer d’activité politique et seront privés de certains droits civiques. Les dossiers des personnes qui ne commettent aucune nouvelle infraction pendant trois ans seront classés sans suite.

Mécanisme de renseignement et de surveillance : Les processus de désarmement et de restitution des armes seront supervisés par l’Organisation nationale du renseignement turc (MİT), et le Parlement sera régulièrement informé.

Statut d’Öcalan et des dirigeants de l’organisation : Selon des sources internes, la loi ne prévoit ni statut juridique direct pour le chef du PKK, Abdullah Öcalan, ni amnistie pour les dirigeants. Il a été indiqué qu’Öcalan, par l’intermédiaire de la délégation d’İmralı, a fait savoir que la loi devait être abordée « positivement, et non négativement ».

Le parti au pouvoir (AKP/AK Parti) prévoit de soumettre le projet de loi-cadre avec une signature commune, en tenant compte des sensibilités sociales et en intégrant les points de vue des partis d’opposition. Parallèlement, un ensemble de mesures de soutien social est soumis au Parlement. Ce texte vise à étendre les droits individuels, le soutien social et les possibilités d’emploi public (notamment en levant les restrictions concernant les enfants de martyrs) aux familles de martyrs et aux anciens combattants (şehit ve gazi aileleri) qui réclament justice depuis longtemps à Ankara. Il est également indiqué que les lois d'harmonisation relatives au Code pénal turc (TCK) et à la loi antiterroriste (TMK), qui doivent être promulguées, pourraient être reportées jusqu'à la nouvelle session législative qui débutera le 1er octobre.

Conclusion

En conclusion, comme en témoigne la récente rencontre entre le ministre des Affaires étrangères Hakan Fidan et Jonathan Powell, conseiller à la sécurité nationale du Royaume-Uni et acteur clé de la dissolution de l'IRA, la Turquie est déterminée à surmonter ce conflit vieux de quarante ans, et bénéficie d'un large soutien populaire. Pour que ce processus réussisse, tous les acteurs et entités politiques doivent agir avec responsabilité et dans le respect des principes de la politique d'État. Car une Turquie qui surmonte ce problème peut réaliser des progrès significatifs en matière de démocratie, d'État de droit et d'économie. Il est donc essentiel d'adopter une approche constructive et de faire confiance à l'État, tout en améliorant les conditions de vie des victimes du terrorisme, tout en comprenant qu'un mouvement terroriste aussi ancien et étendu ne peut survivre sans fondements légitimes.

En dernier mot, le peuple turc, et le monde entier, doivent remercier Devlet Bahçeli, instigateur de ce processus, le gouvernement Erdoğan qui le soutient, et les partis d'opposition qui ne l'ont pas saboté, d'avoir donné une chance à la paix. Car notre droit le plus naturel est de vivre dans un monde où nos enfants ne meurent pas inutilement.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ