22 Şubat 2026 Pazar

Nükleer Yayılma Riski Artıyor

 

Giriş

İngilizce “nuclear proliferation” adı verilen nükleer yayılma veya nükleer çoğalma[1], uluslararası güvenlik literatüründeki en önemli konu olmaya devam etmektedir. Bunun sebebi, nükleer silahlar ve genel olarak nükleer enerjinin klasik askeri yöntemler ve silahlardan çok daha öldürücü ve tehlikeli nitelikte olmasıdır. Bu bağlamda, son yıllarda yaşanan birkaç gelişme, nükleer yayılma tehlikesinin Soğuk Savaş’ın gergin anlarından bu yana daha önce hiç olmadığı kadar yükselmesine neden olmuştur. Bu yazıda, nükleer yayılmanın tarihçesi ve nükleer silah sahibi ülkeler hakkında kısaca bilgi verildikten sonra, nükleer yayılmanın neden günümüzde bu derece riskli bir seviyeye geldiği izah edilecektir.

Dünyada Nükleer Yayılmanın Kısa Tarihçesi

Dünyada nükleer silah yapımı için nükleer enerjiye yönelim, Naziler, Amerikalılar ve Sovyetlerin (Rusların) bu konuda çalışmalara başladıkları 1930’larda hızlanmıştır. Bu nedenle, 1938-1962 dönemine, literatürde, “nükleer çağın başlangıcı” adı verilir.[2] 1930’ların sonlarında, yeni bilimsel keşifler nükleer silahların üretilmesini mümkün kılmış ve sert ideolojiler bağlamında devletler arasında gelişen jeopolitik rekabet de bunların yayılmasına olanak sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve müttefikleri, Naziler başta olmak üzere demokrasi düşmanı radikal rejimlerin nükleer silah teknolojisini kendilerinden önce ele geçirmesinden endişe ediyordu. Sonuç olarak, Başkan Franklin D. Roosevelt döneminde, 1942 yılında ABD hükümeti tarafından başlatılan gizli bir araştırma projesi olan Manhattan Projesi kapsamında, Amerikalılar, nükleer silah üretmek için çalışmalara başladılar. Manhattan Projesi’nin başarısı ve savaşın sonlarında 1945 yılı Ağustos ayı başlarında Japonya’ya karşı iki defa nükleer silahların (atom bombasının) kullanılması ise, artık “nükleer çağ”ın resmen başladığını işaret ediyordu.

Savaşın ardından, 1949 yılında Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombasını başarıyla test etmesiyle, nükleer yarış ve nükleer savaş tehdidi de ufukta belirmiş oldu. Bu bağlamda, Başkan Dwight D. Eisenhower’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki 1953 tarihli “Atoms for Peace” konuşmasıyla[3] bu konuda denetim çalışmaları da hızla gelişmeye başladı. Nitekim 1957’de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı/Kurumu - IAEA (International Atomic Energy Agency) kuruldu.[4] 1962-1963 dönemindeki Küba Füze Krizi olayıyla ise, ilk kez dünyada nükleer bir felaketin nelere yol açabileceği konusunda uzman ve askerlerin ötesinde siyasetçiler ve halkın da bilgi sahibi olduğu bir tür bilinçlenme (uyanış) dönemi yaşandı. Bu sayede, nükleer silahların ve silah teknolojisinin yayılmasını önlemek, nükleer enerjinin barışçıl kullanımı için uluslararası iş birliğini teşvik etmek ve nükleer silahsızlanma hedefini ilerletmek amacıyla Birleşmiş Milletler’in çalışmaları sonucunda 1968 yılında imzaya açılan ve 1970’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) önemli bir dönüm noktası oldu. Günümüzde 19o civarında devlet tarafından imzalanan NPT (Nuclear Non-Proliferation Treaty) anlaşmasını[5] imzalamayan ülkeler İsrail, Pakistan, Hindistan, Kuzey Kore ve Güney Sudan’dır.

Gorbaçov ile Reagan 1987’de INF Anlaşması’nı imzalıyorlar

Ayrıca, nükleer silahlanmanın başını çeken iki süper güç statüsündeki devlet olan ABD ile SSCB (Rusya) arasında da bu tarihten itibaren nükleer savaş riskini azaltmak adına çeşitli görüşmeler başlamıştır. Bu görüşmeler neticesinde, 1971-1972 döneminde iki devlet arasında Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (Strategic Arms Limitation Talks-SALT) yapılmış ve anti-balistik füze sistemleri için karşılıklı ikişer tesise izin veren bir uzlaşı sağlanmıştır. 1972-1974 döneminde ise, SALT II süreciyle, Washington ile Moskova, çoklu savaş başlığı taşıyan füzelerin rakamsal tavanı konusunda bir uzlaşmaya varmışlardır. Ancak Ronald Reagan döneminde, ABD, Sovyetlerin kurallara uymadığını söyleyerek bu anlaşmadan caymıştır. Bunu müteakiben, 1987 yılında, iki devlet, Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması veya INF Anlaşması’na (Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) imza atarak, orta menzilli füzelerin yok edilmesinde uzlaşmış ve nükleer savaş başlıklarını yüzde 4 oranında azaltmak konusunda mutabık kalmışlardır. Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1991 yılında, iki nükleer devlet, START I (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması I) süreciyle stratejik saldırı silahlarının azaltılması ve sınırlandırılması konusunda da uzlaşmayı başarmışlardır. Bu anlaşma, nükleer başlıkları 1/3 oranında azaltması nedeniyle oldukça önemlidir. 1992’de, Sovyet ardılı ülkelerden Beyaz Rusya (Belarus), Kazakistan ve Ukrayna nükleer silahlarından vazgeçmeyi ve bunu Rusya’ya anlaşma koşullarında uzlaşarak devretmeyi kararlaştırmışlar ve bu sayede nükleer silahların yayılmaması yönünde yine bir eşik aşılmıştır. Bir diğer büyük dönüm noktası olan 1993’te ise, START II anlaşmasıyla (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması II), ABD ile Rusya arasında karşılıklı olarak nükleer başlıkların 3.000-3.500 seviyesine indirilmesi kararlaştırılmıştır. 2010 yılında, bu anlaşma, iki tarafın da rızasıyla uzatılmıştır. Son olarak, 2017 yılında, Birleşmiş Milletler Konferansı, nükleer silahsızlanmayı teşvik etmek için tarihi bir uluslararası girişim olan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı (TPNW) kabul etmiştir. O zamandan bu yana, nükleer silahların geliştirilmesini, test edilmesini, üretilmesini, stoklanmasını, konuşlandırılmasını, transferini, kullanımını ve kullanım tehdidini yasaklayan bu anlaşmayı yaklaşık 100 ülke imzalamıştır.

Nükleer Silah Sahibi Devletler

Dünyada nükleer silah teknolojisi, çok az ülkede bulunan nadir bir stratejik askeri ve teknolojik kapasitedir. Günümüzde, dünyada yalnızca 9 ülkede nükleer silahı üretimi mümkün olup, toplamda 12.331 civarında nükleer başlık bulunmaktadır.[6] 5.459 nükleer başlıkla Rusya en büyük nükleer güç durumundadır.[7] Rusya’yı 5.277 başlıkla ABD, 600 başlıkla Çin, 290 başlıkla Fransa, 225 başlıkla Birleşik Krallık (İngiltere), 180 başlıkla Hindistan, 170 başlıkla Pakistan, 90 başlıkla İsrail ve 50 civarında başlıkla Kuzey Kore (Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti) takip etmektedir.[8] 

Son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti de nükleer enerji alanında yaptığı atılımla dikkat çekmiş ve uranyum zenginleştirme faaliyetleri sayesinde kendi imkânlarıyla nükleer silah yapımına oldukça yaklaşmıştır. Ancak İran’daki rejimin teokratik (İslamcı) niteliği ve Batı ve İsrail karşıtı duruşu nedeniyle, buna dünyada genelde sıcak bakılmamakta ve ABD ile İsrail’in yıllardır devam eden sabotaj faaliyetleri ve geçtiğimiz yıl gerçekleştirdikleri 12 Gün Savaşı (İran-İsrail Savaşı) kapsamındaki saldırılar dolayısıyla programda aksamalar ve gerilemeler yaşanmaktadır. Zira İran, günün birinde nükleer silah yapımını başarırsa, dünyada bu alanda gelişmiş teknolojiye sahip yalnızca 10 ülkeden biri haline gelecek ve stratejik anlamda büyük güç kazanacaktır.

Nükleer silahları olan 9 devlet

Nükleer silaha sahibi 9 ülke dışında, 5 ülkenin ise, kendi nükleer silah kapasiteleri olmasa da, ülkelerinde -NATO komutasında- nükleer silahlar konuşludur. Bu ülkeler; 35 nükleer başlıkla İtalya, 20 başlıkla Türkiye, 15 başlıkla Belçika, 15 başlıkla Almanya ve yine 15 başlıkla Hollanda’dır.[9] Bu NATO üyesi ülkeler dışında, bir ihtimal Rusya sayesinde halen nükleer başlıkları olabilecek bir devlet de Belarus veya Beyaz Rusya’dır. Bu ülkelerin de bir ölçüde nükleer koruma altında oldukları söylenebilir. Ancak elbette, komutanın kendi askeri kadrolarında olmaması, bu ülkeleri nükleer silah sahibi ülkelere kıyasla daha etkisiz kılan bir faktördür.

Topraklarında nükleer başlıklar bulunan 5 devlet

Güncel Riskler

Günümüzde, nükleer yayılma konusunun hararetle gündemde tutulmasının çok ciddi sebepleri bulunmaktadır. Bunları kısaca özetlemek gerekirse, şu başlıklar öne çıkacaktır:

1-) Kuzey Kore’nin NPT’den çekilmesi: Kuzey Kore, oldukça sert ve katı bir komünist rejime sahip olup, 2003 yılından beri NPT anlaşmasından çekilmiş durumdadır. Nükleer testleri ve balistik füze denemelerine devam eden Pyongyang rejimi, diğer devletlere neredeyse sıfır bağımlılık düzeyi olan otarşik yapısı nedeniyle, günümüzde dünyadaki en büyük nükleer risklerden birisini oluşturmaktadır.

2-) İran nükleer programı: İran, Şahlık döneminde başlatılan nükleer programını -devlet devamlılığı bağlamında- İslam Devrimi sonrasında da sürdürmüş ve 2020’lerde atom bombası yapacak uranyum zenginleştirme seviyesine yaklaşmıştır. 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında JCPOA anlaşması imzalanmış ve bu konuda bir uzlaşıya ulaşılmıştır. Ancak Donald Trump’ın ilk Başkanlık döneminde, ABD, İsrail baskısıyla bu anlaşmadan çekilmiş, İran da bu durumda nükleer çalışmalarına ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine hız vermiştir. Geçtiğimiz yıl yapılan İsrail ve ABD saldırılarıyla İran’ın bu konudaki kapasitesinin kapasitesinin azaldığı düşünülse de, bu konuda kesin bir yargıya varmak zordur. İran’ın radikal rejimi nedeniyle, Tahran’ın atom bombaları yapması, kuşkusuz İsrail, ABD ve diğer bölge ülkeleri için oldukça riskli bir gelişme olacaktır. Dahası, İran’ın nükleer silahlara ulaşması, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi başka iddialı bölge ülkelerini de bu konuda cesaretlendirebilir.

3-) Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattında riskli gelişmeler: Son birkaç aydır konuşulan ve söz konusu devletlerce reddedilmeyen bir husus, bu üç devlet arasında nükleer silahları olan Pakistan’ın desteğiyle, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de nükleer silah yapımına başlamasıdır. Bu konu henüz açıkça dillendirilmese de, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın nükleer silah yapımına sıcak baktığı bilinmektedir. Türkiye'nin bölgesel heveslerinin diğer bölge ülkelerince hoş karşılanmaması bağlamında, genel olarak uluslararası kamuoyunda Ankara'nın barışsever bir devlet olduğu düşünülse de, bunun bölgesel jeopolitik riskleri arttıracağı öngörülmektedir. Benzer şekilde, oldukça sert bir rejimi olan Suudi Arabistan'ın nükleer silahlara erişiminin de bölgesel riskleri tetiklemesi beklenebilir.

4-) ABD-Rusya anlaşmalarının süresinin dolması: Şubat 2026 itibariyle, ABD ile Rusya arasındaki START anlaşmasının süresi dolmuş[10] ve bilindiği kadarıyla henüz yeni bir anlaşma imzalanmamıştır. Ancak son dönemde bazı kaynaklar, bu konuda bir ön uzlaşının sağlandığını ve yakında anlaşmanın imzalanabileceğini iddia etmektedir.[11] Dünyanın iki en büyük nükleer gücünün yeniden bu konuda bir yarışa başlaması, kuşkusuz jeopolitik riskleri hızla arttıracaktır.

5-) Çin'in hızla nükleer başlıklarının sayısını arttırması: SIPRI’ye göre, birçoklarınca gelecekte ABD’nin yerine süper güç olması beklenen Çin, son bir yılda nükleer başlıklarını yüzde 20 seviyesinde arttırmış ve yalnızca bir senede 500’den 600 başlık seviyesine yükseltmiştir.[12] Çin, bu şekilde ihtiraslı olarak nükleer başlık üretmeye devam ederse, yakında diğer büyük güçlerin de bu konuda hareketlenmesi ihtimal dahilindedir.

Sonuç

Sonuç olarak, bu tablo, bize, bu konuda ilerleyen aylarda/yıllarda diplomatik girişimlere ciddiyetle ağırlık verilmesi gerektiğini göstermektedir. Öncelikle, süper güç olmaya doğru giden Çin’in de dahliyle, ABD-Rusya-Çin arasında nükleer başlıklar konusunda üçlü bir anlaşma yapılması daha doğru olabilir. Zira bu konuda Soğuk Savaş döneminden beri iki süper güç varken, Çin’in yükselişi nedeniyle ileride 3 büyük güçten söz etmek daha doğru olacaktır. Bu trendin farkında olarak, şimdiden üçlü bir uzlaşı ve anlaşmaya varmak daha doğru olabilir.

İkinci olarak, nükleer yayılmayı önlemek ve Ortadoğu’yu bir nükleer cephaneliğe çevirmemek adına, İran nükleer programı kısıtlanmalı ve benzer şekilde Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de nükleer silah yapımı teşvik edilmemelidir. Bunun yerine, bu ülkelere güven ve barış içerisinde yaşayabilecekleri bir düzen vaat etmek bizce daha doğru olacaktır. Çünkü istikrarsız ve demokratik olmayan rejimleriyle ve bir kısmı fakir olan toplumlarıyla, Ortadoğu devletleri, nükleer silah konusunda güvenilebilecek aktörler değillerdir. 

Üçüncü ve son olarak, İsrail’in, ülkedeki radikal sağcı fanatiklerin “Samson seçeneği[13] fantezilerinden kurtarılarak, Ortadoğu’da güvenliği sağlanmış ve komşularıyla iyi ilişkiler kuran demokratik ve barışçıl bir devlet haline getirilmesi şarttır. Bu bağlamda, Abraham Anlaşmaları’nın devamı ve Hamas’ın kontrolü dışında bir Filistin Devleti’nin kurulması bizce faydalı olacaktır. Bunlar, nükleer yayılma tehlikesi karşısında acilen yapılması gereken işlerdir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


DİPNOTLAR

[1] https://education.cfr.org/learn/timeline/history-nuclear-proliferation.

[2] https://education.cfr.org/learn/timeline/history-nuclear-proliferation.

[3] https://www.youtube.com/watch?v=oxGSfOd1Dpc.

[4] https://www.iaea.org/.

[5] https://treaties.un.org/pages/showDetails.aspx?objid=08000002801d56c5.

[6] https://www.icanw.org/nuclear_arsenals.

[7] A.g.e.

[8] A.g.e.

[9] A.g.e.

[10] https://www.dw.com/tr/abd-rusya-anla%C5%9Fmas%C4%B1-bitti-n%C3%BCkleer-s%C4%B1n%C4%B1rlar-ortadan-kalkt%C4%B1/a-75801784.

[11] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/axios-abd-ve-rusya-arasindaki-suresi-dolan-new-start-nukleer-anlasmasi-yenilendi/3821737.

[12] https://breakingdefense.com/2025/06/chinas-nuclear-arsenal-surges-20-in-one-year-reaching-over-600-warheads-sipri/.

[13] https://progressive.org/latest/the-samson-option-israels-plan-to-nuke-its-opponents-dilawar-20240624/.

20 Şubat 2026 Cuma

Macaristan, Nisan Ayında Sandık Başına Gidiyor

 

Giriş

Son yıllarda Viktor Orban Başbakanlığında (2010-) Avrupa ve dünya siyasetinde adından sıkça söz ettirmeyi başaran Macaristan'da, genel seçimler, bu yıl 12 Nisan'da düzenlenecek. Bu şekilde, 199 sandalyeli Macaristan parlamentosunun yeni mensupları ve yeni hükümet belirlenecek. Anketler, bu defa muhalefetin daha şanslı olduğunu ortaya koymasına karşın, Donald Trump, Vladimir Putin, Recep Tayyip Erdoğan ve Benyamin Netanyahu güçlü sağ liderlerle kurduğu yakın dostluklar ve ülkesinde muhalif basına yönelik baskıcı politikalarıyla bilinen popülist lider Viktor Orban, bizce yine bir yolunu bulup seçimi kazanmaya en yakın adaydır. Ancak bu defa Orban'ın işi oldukça zordur; çünkü yalnızca ülke içerisindeki muhalefet değil, Avrupa ve Batı dünyasındaki demokratlar da Orban'ın aleyhine olabilecek bazı gelişmeleri tetiklemektedirler. Bu yazıda, 2026 Macaristan seçimleri kısaca analiz edilecektir.

Viktor Orban: Popülist Sağın Zirve İsmi

1963 doğumlu Macaristan Başbakanı Viktor Orban, 2003 yılından beri milliyetçi-muhafazakâr çizgideki Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisinin lideridir. Komünist yönetim döneminde 1963 yılında Segeşvahervar'da doğan Orban, 1987 yılında Eötvös Loránd Üniversitesi'nde Hukuk okuyup mezun olmuştur. Daha sonra bir süre Pembroke Koleji'nde politika eğitimi alan Orbán, ülkesi Macaristan'da başlayacak olan 1989 Devrimleri öncesinde ülkesine dönmüş ve Macar Yurttaş Birliği (Fidesz) adlı siyasi öğrenci oluşumuna katılmıştır. Kısa sürede karizmatik kişiliği ve hitabet yeteneğiyle öne çıkan ve öğrenci hareketinin lideri haline gelen Orban, Fidesz'i yıllar içerisinde başlangıçtaki klasik liberal ve Avrupacı ideolojisinden çıkararak, popülist sağ ve milliyetçi-muhafazakâr bir çizgiye doğru kaydırmayı başarmıştır.

Viktor Orban

İlk kez 1998 genel seçimlerinde henüz 35 yaşındayken Fidesz'i zafere taşıyan ve András Hegedüs ile birlikte tarihin en genç Macar Başbakanı olan Orban, bu ilk Başbakanlığı (1998-2002) döneminde acemiliğinin kurbanı olmuş ve Amerikan silah şirketi Lockheed Martin'le alakalı bir skandal ve basın-yayın organlarına yönelik baskı politikalarının ABD ve Avrupa'da eleştirilmesi nedeniyle istediği kadar başarılı olamamıştır. Nitekim 2002 seçimlerini de partisi birinci sırada tamamlamasına karşın, Orban, seçim sonrasında Başbakanlığı muhalefetin adayı Péter Medgyessy'e kaptırmıştır. 2003 yılında partisinin başına geçen Orban, 2006 seçimlerinde de muhalefetin adayı Ferenc Gyurcsány'e geçilmiş ve yine çok istediği Başbakanlık koltuğuna oturmayı başaramamıştır.

Viktor Orban, siyasi çizgisini daha belirgin hale getirdiği ve adeta oyunun kurallarını iyice öğrendiği bu dönemde yaşadığı yenilgilerden dersler çıkarmış ve 2010 yılından itibaren adeta bir seçim kazanma makinesine dönüşerek, Macaristan liderliğini tekeline almıştır. Öyle ki, Orban ve partisi Fidesz, 2010 seçimlerini yüzde 52,73, 2014 seçimlerini yüzde 44,87, 2018 seçimlerini yüzde 49,27 ve 2022 seçimlerini yüzde 54,13 düzeyinde oy oranlarıyla ilk sırada tamamlamış ve Orban, üstüste 4 defa daha demokratik şekilde Başbakan seçilmiştir. Orban, bu yıllarda Avrupa sağı ve Avrupa şüphecisi popülizm akımının adeta sembol isimlerinden biri haline gelmiş ve dünya çapında popüler bir lidere dönüşerek, birçok ülkedeki popülist sağ lidere de ilham kaynağı olmaya başlamıştır.

2010'da yeniden başlayan Başbakanlığı döneminde NATO ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkesini Rusya ve Türkiye gibi güçlü bağımsız devletlerin kudretli liderleriyle kurduğu "özel ilişkiler" temelinde daha da etkili bir konuma getiren Orban, o güne kadar dünya siyasetinde çok da bilinmeyen Macaristan'da marka bir isim haline gelerek halkın gönlünde taht kurmayı başarmıştır. Bu doğrultuda popülist mesajlar ve eylemlerle sivrilen Orban, yurt dışında yaşayan Macarlardan ve özellikle kırsal kesimden yoğun destek alarak gücünü ve popülaritesini daima korumuştur.

2026 Macaristan Seçimleri

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, 2026 genel seçimlerinde Başbakan Orban ve Fidesz'in işi hiç de kolay değildir. Çünkü 2022'de büyük bir blok halinde seçime girmesine karşın hüsran yaşayan muhalefet, bu defa seçimlere çok iyi hazırlanmış ve karizmatik bir aday bularak sandıkta etkili olmaya çalışmaktadır. Dahası, Avrupa Birliği (AB) ve Ukrayna kaynaklı olarak yaşanan bazı jeopolitik gelişmeler de Orban hükümeti için olumlu nitelikte değildir. 

12 Nisan 2026 tarihinde yapılacak olan seçimlere henüz hayli vakit olmasına karşın, 2026 Şubat ayı başında yapılan güncel bazı anketlere göre, bu seçimde Orban karşıtı muhalefetin birleştiği merkez-merkez sağ çizgideki popülist TISZA (Saygı ve Özgürlük) Partisi, genç ve karizmatik siyasetçi Peter Magyar liderliğinde seçimi ilk sırada bitirmek için daha güçlü bir adaydır. Öyle ki, 21 Kutatóközpont, IDEA ve Publicus gibi bazı saygın kamuoyu araştırma şirketlerinin güncel bulgularında, TISZA, Fidesz'in anlamlı bir farkla önünde seçimi kazanmak için favori parti durumundadır. Ancak Nézőpont'un araştırması da, Fidesz ve Başbakan Orban'ı muhalefetin halen kısmen önünde ve birinci sırada göstermektedir. Bu durum, seçimin oldukça yakın sonuçlanabileceğini ve her iki partinin de yüksek oy oranlarına ulaşacağını düşündürmektedir. 

Peter Magyar

1981 doğumlu genç bir siyasetçi olan Magyar, eski bir Fidesz mensubu ve Başbakan Orban'ın taktiklerini çok iyi bilen bir isimdir. Dahası, Magyar, uzunca bir süre Macaristan Adalet Bakanı olarak görev Judit Varga'nın eski kocası ve ülke çapında tanınan popüler bir siyasetçidir. Bir skandal sonrası Fidesz'den istifa ederek, 2024 yılında, 2020 yılında Attila Szabo liderliğinde kurulmuş olan TISZA'ya katılan ve kısa sürede partinin başına geçen Magyar, 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde partisiyle yüzde 30 civarında oy alarak dikkatleri üzerine çekmiş ve muhalefetin yeni umudu haline gelmiştir. TISZA, Avrupa'nın merkez sağ partilerinin üye olduğu Avrupa Halk Partisi (EPP) çatı partisine mensup merkezi bir parti olmakla birlikte, son aylarda ulusal çıkarlar nedeniyle AB-Mercosur ticaret anlaşması ve benzeri bazı konularda EPP ile sorunlar yaşamakta ve giderek Orban ve Fidezs'e benzemektedir.

Seçimler öncesinde TISZA adına bazı olumlu gelişmelerin yaşandığını da bu noktada belirtmek gerekir. Öncelikle, Peter Magyar'ın eski bir kız arkadaşıyla ilişki yaşarken gizlice çekildiği anlaşılan seks kasedinin basına sızdırılması, ilginç bir şekilde TISZA ve Magyar'ın halk desteğinin artmasına yol açmıştır. Magyar, "bal tuzağı" olarak nitelendirdiği olay nedeniyle polise suç duyurusunda bulunurken, koyu Katolik kesimler dışında bu olayın Magyar ve partisine ciddi bir zarar vermesi beklenmemektedir. İkinci önemli gelişme ise Ukrayna ile alakalıdır. Budapeşte, Rusya-Ukrayna Savaşı'nda Moskova'yı kollayan tutumu nedeniyle Kiev yönetiminden büyük eleştiri alırken, Ukrayna, kısa bir süre önce Macaristan'a petrol sevkiyatını durdurma kararı almıştır. Bu, seçimler öncesinde Macaristan'da petrol fiyatlarının yükselmesine ve seçmen memnuniyetsizliğinin artmasına neden olabileceği için, Fidesz adına iyi bir gelişme değildir. Bunun üzerine, Başbakan Orban da, Avrupa Birliği'nin Ukrayna'ya yapacağı 90 milyar avro (euro) düzeyindeki kredi paketini bloke edeceklerini açıklamıştır. Ukrayna'yı "şantaj" yapmakla suçlayan Orban yönetimi, Druzhba boru hattı üzerinden Ukrayna'dan Macaristan’a petrol transitinin yeniden başlamasını blokajı kaldırmak için şart koşmuştur. Üçüncü ve son olarak, Orban ve sağ popülizmin Avrupa'nın merkezi ülkelerinde ve Brüksel'de son dönemde giderek AB'nin geleceği adına abartılı bir tehdit gibi algılanmasının yarattığı risklerden de söz edilebilir. Oysa özünde bir popülist olan Orban ne ülkesini AB'den çıkarmaya çalışmakta, ne de Batı blokunun politikalarına büyük bir engel teşkil etmektedir. 

Orban ve Donald Trump

Ancak elbette tüm gelişmeler Orban ve Fidesz aleyhine de değildir. Öncelikle, ABD'deki Donald Trump yönetiminin Orban'a desteği ortadadır. İlk Başkanlık döneminde de Orban'ı daima öven Trump, bu seçim öncesinde de iktidara olan desteğini açıkça ilan etmiştir. Hatta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, ABD yönetiminin kritik genel seçimlerde Macaristan Başbakanı Victor Orban'ın başarısına "derinden bağlı" olduklarını açıklamıştır. Rubio, ABD-Macaristan ilişkilerinin "altın çağ dönemi"nden geçtiğini de söyleyerek, Başkan Trump'ın Başbakan Orban'ın başarısını kendi başarısı gibi gördüğünün altını çizmiştir. Bu durum, Arjantin'de Javier Milei'nin Trump desteğiyle kısa süre önce kazandığı sandık zaferi de hatırlanırsa, Fidesz adına güzel bir haber olabilir. İkinci olarak, Macaristan uzmanı Türk akademisyen Doç. Dr. Emre Saral'ın Uluslararası Politika Akademisi (UPA) okurları için verdiği görüşe göre, iyi bir taktisyen olan ve güçlü bir PR (halkla ilişkiler) ekibiyle çalışan Orban, seçim öncesinde yine "woke" karşıtı popülist bir söylemle desteğini arttırabilir. Saral, yurt dışındaki Macar diyasporası ve kırsal kesimde Orban'ın daha etkili olmasını da bu noktada Fidesz adına olumlu faktörler olarak öne çıkarmaktadır. 

Sonuç

Sonuç olarak, 10 milyona yakın kısıtlı nüfusu ve mütevazı bütçesine karşın Viktor Orban'ın karizmatik popülist liderliği ile son yıllarda uluslararası siyasetin eksen ülkelerinden biri haline gelmeye başlayan Macaristan'da, 12 Nisan 2026 genel seçimleri kıyasıya bir rekabete sahne olacaktır. Seçim sonucunu öngörmek elbette mümkün değildir; ancak Şubat 2026 itibariyle muhalefet biraz daha avantajlı gözükmektedir. Buna karşın, Macaristan uzmanları, Başbakan Orban ve partisi Fidesz'in son düzlükte atak yaparak seçimi kazanabileceklerini vurgulamaktadır. Her ne olursa olsun, Türk dostu ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gözlemci üyesi Macaristan'ın başarılı olması ve demokrasisini ve ekonomisini daha da geliştirmesi en büyük dileğimizdir.

Kapak fotoğrafı: Atlatszo

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

17 Şubat 2026 Salı

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun 2026 Münih Güvenlik Konferansı Konuşması

 

Giriş

Donald Trump döneminde ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki çatlağın derinleşmesi ve Transatlantik ilişkilerin sorunlu hale gelmesi uluslararası basın ve akademik yayınlarda sıklıkla tartışılan güncel ve popüler bir konudur. Başkan Trump'ın Danimarka Krallığı'na bağlı Grönland'ı zorla kendi topraklarına katmak istemesi gibi somut sebepler üzerinden yükselen Washington-Brüksel gerilimi, geçtiğimiz yıl 61.si düzenlenen ve artık uluslararası siyaset ve dünya jeopolitiği bağlamında bir marka kabul edilen Münih Güvenlik Konferansı'nda Trump'ın Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in yaptığı şok edici konuşmayla ayyuka çıkmıştır. O yüzden, bu yıl ABD adına yapılacak konuşma büyük önem kazanmış ve bu konuşmayı yapması için de daha az popülist ve oldukça ciddi ve realist bir siyasetçi olarak sivrilen Dışişleri Bakanı (Sekreteri) Marco Rubio seçilmiştir.

Rubio'dan Daha Ilımlı Mesajlar: Transatlantik İttifak Devam Edecek ama Bize Uymalısınız!

Uzun yıllar Florida Senatörlüğü yapan ve ABD'de Dışişleri Bakanlığı makamına yükselen ilk Hispanik siyasetçi olarak ünlenen Marco Rubio, 22 dakikalık konuşmasında ABD-AB ilişkilerinin geleceğine dair daha iyimser bir perspektif ortaya koymaya çalışmış ve ilişkilerin düzelmesi yönünde geçtiğimiz yıl Avrupalıların medeniyet kaybından söz eden Vance'e kıyasla daha ılımlı ama yine de eleştirel mesajlar vermiştir. Bu anlamda, Rubio'nun konuşması Washington'ın biraz vites küçülttüğü ama kesinlikle geri adım atmadığı düşüncesini uyandırmıştır.

Konuşmasına, ABD-Avrupa ilişkilerini "dünyayı değiştiren tarihsel bir ittifak" olarak nitelendirerek başlayan Rubio, Berlin Duvarı'nın inşa edilmesi ve Küba Füze Krizi sonrasında 1963'te Münih Güvenlik Konferansı ilk kez düzenlendiğinde Almanya'nın ikiye bölünmüş olduğunu hatırlatarak, komünizm (SSCB) ile özgürlük (ABD) arasındaki mücadelenin eksen ülkesi haline gelmiş olan Almanya'nın o günlerden günümüze ne kadar büyük ilerleme kaydettiğini ifade etti. Bu başarıda yalnızca Almanya'nın değil, NATO üyesi ve ABD müttefiki bütün devletlerin katkılarının olduğunu hatırlatan Amerikalı Dışişleri Bakanı, ABD-Avrupa iş birliğinde komünizm tehlikesinin bertaraf edildiğini ve özgürlük yanlılarının bu büyük mücadeleyi kazandığını söyledi. Soğuk Savaş'ı kazanarak insanlık medeniyetini yeniden bütünleştirmeyi başardıklarını belirten Rubio, konuşmasının açılış bölümünde son olarak eski ABD Başkanı Ronald Reagan'ı anımsatırcasına "şeytani bir imparatorluk" (evil empire) olarak nitelediği SSCB'nin yıkılmasının Washington'ın Avrupa ile kurduğu ittifak sayesinde başarıldığını anımsattı ve bu ittifakın tarihsel arka planı ve önemini açıklamaya çalıştı.

Daha sonra bu zaferin ardından Avrupa ve Amerika'da bazı kimselerin zafer sarhoşluğuyla hayalperest bir ruha büründüğünü kaydeden ABD Dışişleri Bakanı, SSCB'nin ardından dünyadaki tüm devletlerin ABD ve Avrupa ülkeleri gibi serbest ticaret, piyasa ekonomisi, demokrasi, insan hakları ve hukuk devletine dayalı liberal bir dönüşümden geçeceğinin umulduğu ve kurallara dayalı liberal uluslararası sistem ve küreselleşme sayesinde milliyetçilik yerine dünya vatandaşlığının oluşacağının beklendiği bu dönemin gerçekleşmediğini, zira 5.000 yıllık kayıtlı insanlık tarihinin ve insan doğasının buna uygun olmadığını iddia etmektedir. Dogmatik ve hayalperest bu küresel liberal vizyon nedeniyle ABD'nin ciddi zarar gördüğünü düşünen Amerikan Dışişleri Sekreteri, serbest ticaret uygulamaları nedeniyle Batılı ülkelerin yıllar içerisinde sanayisizliğe mahkum edildiğini ve otoriter rejimlerin küresel ekonomi ve ticarette daha başarılı hale geldiğini de vurguladı. Bu düzen nedeniyle kritik ham madde ve tedarik zincirlerinin ABD ve demokrasi karşıtı güçlerin kontrolüne geçtiğinin altını çizen Marco Rubio, ayrıca sınırsız dünya hayali nedeniyle ABD ve Batılı devletlerin topraklarını milyonlarca kayıt dışı göçmene açtığı ve bunun da birçok toplumsal soruna neden olduğunu vurgulamaktadır. Kendisi de bir göçmen olmasına karşın aşırı göçün toplumsal uyumu bozduğunu düşünen Amerikalı devlet adamı, bunun kültürel devamlılık ve gelecek nesiller açısından ciddi tehditler olduğunu düşünmektedir. Bu hataları ABD ile Avrupa'nın birlikte yaptığını vurgulayan Rubio, şimdi bunlarla yüzleşmek ve gelecek adına stratejik adımlar atmak gerektiğini ifade etmektedir.

Daha sonra 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump'ın yaptıklarını anlatmaya başlayan Amerikalı konuşmacı, Washington'ın geçmişte olduğu gibi gelecekte de egemen ve güçlü bir Batı dünyasını inşa etmekte kararlı olduğunu ve her ne kadar bunu Avrupalılarla birlikte yapmak isteseler de, gerekirse bunu tek başlarına yapmaya da hazır olduklarını söylemiştir. Amerika ile Avrupa'nın birbirlerine ait olduğunu da belirten Rubio, bu sene 250. yıldönümünü kutlayan ABD'nin köklerinin Avrupa'dan geldiğini ve özellikle Hıristiyanlık bağlamında iki kıta arasında sarsılmaz bağların olduğunu da sözlerine eklemiştir. Bu bağlamda, ABD ile Avrupa'yı "tek medeniyet" veya "ortak medeniyet" olarak tanımlayan Marco Rubio, bunun adını da "Batı Medeniyeti" olarak belirtmektedir. Dil, aile kökleri, dini değerler ve ortak tarih ve kültür gibi çok köklü bağlar nedeniyle iki kıtanın asla ayrılamayacağını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, Başkan Trump'ın Avrupa'nın geleceğini çok önemsemesi nedeniyle bazen fazla direk, uyarıcı ve sorumlulukları paylaşmaya yönelik söylem ve tavırlar içerisine girebildiğini ifade etmektedir. ABD ile Avrupa rasındaki bağların yalnızca askeri, siyasi ve ekonomik olmadığını ve bunun ruhani ve kültürel boyutlarının da olduğunu söyleyen Amerikalı devlet adamı, kendilerinin yalnızca kader ortağı olarak gördükleri Avrupa'nın güçlü olmasını istediklerini iddia etmektedir. Bu noktada sözleri alkışlarla kesilen Rubio, Avrupa'nın kaderinin Amerika'yı da etkileyeceği için bu konuda ilgisiz/sorumsuz davranamayacaklarını ısrarla belirtmektedir.

Daha sonra bu köklü konferansın çıkış noktası da olan "ulusal güvenlik" konusuna odaklanan Marco Rubio, bunun sadece nerede ne kadar asker ve silah konuşlanacağı gibi önemli teknik meseleler olmadığının altını çizerek, temel meselenin savundukları değerlerin belirlenmesi olduğunu kaydetmektedir. Orduların soyut olgular için değil, halkları/milletleri ve yaşam tarzları gibi somut hususlar için savaştığını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, geleceğe güvenle bakmak adına kendi ekonomik ve siyasi kaderlerini kendilerinin çizmesi gerektiğini belirtmektedir. Avrupa'nın bu bağlamda geçmişte hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve üniversiter gelişim gibi konularda öncü roller oynadığını anımsatan Rubio, Mozart, Dante, Shakespeare, Beethoven, Michelangelo, Leonardo Da Vinci, The Beatles ve The Rolling Stones gibi bazı Avrupalı efsanevi sanatçıları/grupları da saygıyla anmaktadır.

İlerleyen bölümde endüstrisizleşme/sanayisizleşmenin kaçınılmaz olmadığını vurgulayarak bu konuya odaklanan Marco Rubio, bu durumun yakın geçmişteki hatalı politikalardan kaynaklandığını ve kendilerini günümüzde kırılgan hale getirdiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde kitlesel göçün de hatalı politikalar nedeniyle şimdilerde ülkelerin iç istikrarını bozan bir faktöre dönüştüğünü kaydeden Hispanik Amerikalı siyasetçi, yeni dönemde yeniden endüstrileşmeye ve kalkınmaya odaklanmaları gerektiğini söylemektedir. Bu bağlamda özellikle yeni teknolojilere odaklanmaları gerektiğini belirten Rubio, dinamik toplumlarıyla 21. yüzyılı yeni bir "Batı yüzyılı" yapmak istediklerini vurgulamaktadır. Rubio, bu bağlamda yapay zekâ, otomasyon, kritik mineraller gibi hususları öne çıkarmakta ve tedarik zincirlerinde Batı-dışı toplumlara mahkum olmamak zorunda olduklarını altını çizmektedir. Ayrıca yeniden ülkelerinin sınırlarını kontrol altına almaları gerektiğini belirten Amerikalı devlet adamı, bunun yabancı düşmanlığı değil, devletin ve ulusal egemenliğin tanımında olan temel bir husus olduğunu belirtmektedir. Bu duruma çözüm getirilmemesi halinde bir medeniyet ve varoluş krizi yaşayabileceklerini iddia eden Rubio, son olarak kendilerinin yaratıcısı olduğu küresel sistemin aleyhlerine çalışması durumunda buna da göz yummak zorunda olmadıklarını da sözlerine eklemektedir. Bunun, uluslararası anlaşmalar ve iş birliklerine kapıyı kapatmak olmadığını ifade eden Amerikalı muhafazakâr siyasetçi, kendilerinin oluşturduğu uluslararası kuruluşların günümüzde reforme edilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda özellikle Birleşmiş Milletler'in (BM) büyük potansiyeline atıfta bulunan Rubio, buna karşın günümüzdeki örgütün ciddi uluslararası sorunlar karşısında etkisiz kaldığına dikkat çekmektedir. Örneğin, Gazze'deki insani krizi BM'nin değil, ABD yönetiminin çözdüğünü hatırlatan Rubio, benzer şekilde Ukrayna konusunda da BM'nin değil Amerikan yönetiminin sorunu çözmek ve çatışmayı durdurmak için gayret gösterdiğini anımsatmaktadır. Aynı şekilde, İran'daki radikal Şii din adamlarının nükleer bomba yapmasını önlemek noktasında da BM'nin etkisiz kaldığını düşünen Amerikan Dışişleri Sekreteri, ancak kendilerinin attıkları bombalarla İran'ın nükleer programının durdurulabildiğini söylemektedir. Rubio, son olarak Venezuela'daki Maduro yönetimini "narkoterörist bir diktatörlük" olarak tanıtarak, bu konuda da BM'nin değil, kendilerinin harekete geçerek çözümü sağladıklarını ifade etmektedir. İdeal bir dünyada bu sorunları diplomatların çözmesinin gerektiğini kabul eden Amerikalı Cumhuriyetçi Partili siyasetçi, ancak mükemmel bir dünyada yaşamadıklarını ve ulusal güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde derhal kararlılıkla harekete geçeceklerini vurgulamaktadır.

Son 5 asırdır Batı dünyasının sürekli genişlediğini ve güçlendiğini belirten Marco Rubio, ancak 1940'lardan sonra Batı'nın düşüşe geçtiğini, bunun da Avrupa'yı harabeye çeviren İkinci Dünya Savaşı ve Avrupa'nın yarısının üzerine inen "demir perde"den (komünizm) kaynaklandığını hatırlatmaktadır. Bu dönemden itibaren Batı dünyasının üstünlüğünün sorgulanmaya başladığını söyleyen Amerikalı konuşmacı, ancak kendilerinin atalarının bu gerilemeyi kabul etmediğini ve derhal harekete geçerek ABD'yi ve Batı dünyasının yeniden üstün güç haline getirdiklerini anlatmaktadır. ABD Başkanı Donald J. Trump'ın günümüzde de benzer bir yaklaşım sergilediğini kaydeden Rubio, birlikte yeniden Batı dünyasını güçlendirmek istediklerini ve bu nedenle Avrupalı müttefiklerini de güçlendirmek için çaba gösterdiklerini açıklamaktadır. Batı'nın düşüşünü asla kabullenmeyeceklerini de sözlerine ekleyen ABD Dışişleri Bakanı, amaçlarının ABD-Avrupa arasını açmak değil, tarihsel bir müttefikliği canlandırmak olduğunun altını kalınca çizmektedir. Bu doğrultuda, medeniyetsel silinme yerine yeniden eski görkemli günlerine dönebileceklerini iddia eden Rubio, Transatlantik ilişkilerin yeni dönemde zayıflamayacağını, tam tersine "Avrupa'nın bir çocuğu" olarak ABD'nin güçlenmeye devam edeceğini sözlerine eklemektedir. Rubio'nun bu sözleri salondan ise büyük alkış almaktadır. 

Konuşmasının son bölümünde, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Amerikan tarihinde Avrupalı kaşif ve yerleşimcilerin oynadıkları pozitif rolü hatırlatarak, Amerikan tarihi ve kalkınmasındaki Avrupa etkisine dair somut örnekler (ilk İngiliz yerleşimciler, İskoç İrlandalılar, Davy Crockett, Mark Twain, Teddy Roosevelt, Neil Armstrong, ülkedeki bira kalitesini de yükselten ve Orta Amerika'yı kalkındıran Alman köylüler ve zanaatkârlar, Fransa-İspanya-İtalya etkisi, New Amsterdam şehri vs.) vermektedir. Bu şekilde, Amerika ile Avrupa'nın tarihlerinin ve kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu vurgulayan Marco Rubio, bu nedenle Transatlantik bağların kopmayacağını ve geleceklerinin birlikte şekilleneceğini anlatmaktadır. 

Yorum

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konuşması, geçtiğimiz yıl yaşanan J.D. Vance krizi sonrasında Washington'ın Avrupa'ya yaklaşımında daha ılımlı bir ton benimsediğini ortaya koymasına karşın, iki taraf arasındaki temel uyuşmazlıkların giderilemediği de açıkça ortadadır. Zira Amerikan tarafının benimsediği medeniyet değerlerine dayalı sert sağ ton ile Avrupa'nın sosyal, liberal ve Hıristiyan değerleri arasındaki makas giderek açılmaktadır. Bu, ilişkilerde bir kopma getirmese de, ilişkilerin Soğuk Savaş dönemindeki güven ortamını yeniden yakalaması da kolay değildir. Zira Amerikan sağ giderek aşırı bir yönelime doğru ilerlerken, Avrupa da stratejik özerklik arayışlarına hız vermektedir. Bu, yönetilebilir bir kriz olmakla birlikte, gelecek adına iyi bir sinyal değildir. Her iki tarafın da bazı konularda haklılık payları olsa da, Başkan Trump ve ekibinin Avrupalıları küçümser tavrı kesinlikle yanlış ve kabadır. Bu, Rubio tarzı ılımlı siyasetçilerce kolaylıkla düzeltilebilir; ancak stratejik ayrışmaları aynı şekilde düzeltmek kolay olmayacaktır. Bu bağlamda, ABD-AB ilişkileri ve Transatlantik ittifakın süreceği ama daha zorlu bir döneme hazır olmak gerekir. Nitekim konuşmada tek bir kez bile NATO'dan bahsedilmemesi de durumun zorluğunu gösteren bir anekdottur.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

13 Şubat 2026 Cuma

Dr. Nikolaos Stelgias Röportajı: Erdoğan-Miçotakis Görüşmesi ve Kıbrıs'ta Güncel Gelişmeler

 

Dr. Nikolaos (Nikos) Stelgias (Stelya), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki siyasi partileri 1918-1938 döneminde merceği altına altığı doktora çalışmasını Yunanistan Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünde 2011 yılında tamamlayan Stelya, 2012-2023 döneminde İngilizce, Helence, Türkçe ve İngilizce olmak üzere birçok akademik makale ve kitaba imza attı. Stelya, şimdilerde bilimsel uğraşlarının yanı sıra Kıbrıs Haber Ajansı'nda ve The Levant Files internet sitesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürüyor. Akademik alanda ise, Stelya’nın yeni dönemde Yunanistan Komünist Partisi’nin tarihine odaklanan bir Türkçe kitap çalışması ve doktora sonrası Türkiye-İran ilişkilerinin güncel gelişimini incelediği bir çalışması sürüyor. 

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 13 Şubat 2026 tarihinde Dr. Stelgias ile Erdoğan-Miçotakis zirvesi gölgesinde Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs Sorunu ve yeniden başlaması olası barış müzakereleri ve ABD/İsrail-İran ilişkilerinde yaşanması muhtemel gelişmeler hakkında bir röportaj gerçekleştirdi. 

11 Şubat 2026 Çarşamba

Erdoğan-Miçotakis Görüşmesi: Krizsiz, Daha Sakin Bir Dönemin Sinyalleri

 

Giriş

11 Şubat 2026 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis arasında gerçekleşen ve 6. Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısını da içeren görüşme, diplomasi tarihine geçen önemli ve başarılı bir ziyaret olarak dikkat çekti. Bu yazıda, bu görüşmeden bazı notlar ve görüşme sonrasında yapılan basın toplantısından edindiğim gözlemleri size aktaracağım. Unutulmamalıdır ki, diplomaside bir kelime ve jest bile anlamlı ve önemlidir. Bu bağlamda, yakın gelecekte ilişkilerin nasıl şekilleneceğini öngörmek bağlamında bu tarz görüşme ve temaslar dikkatle incelenmelidir.

11 Şubat Zirvesi: İki Güçlü Liderin Dostluk Mesajları ve İmzalanan Yeni Anlaşmalar

Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in Türkiye ziyareti vesilesiyle toplanan ve birçok üst düzey siyasetçi ve bürokratın da katıldığı 6. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Heyetlerarası Görüşme Oturumu sonrasında, iki devlet arasında birçok yeni anlaşmaya imza atıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Miçotakis, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Yunanistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Ortak Bildiri'yi imzalarken, Bakanların imza koyduğu diğer anlaşmalar ise şöyle sıralanabilir:

  • Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi ile Yunanistan Yatırım ve Dış Ticaret Ajansı Arasındaki İşbirliği Hakkında Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Burak Dağlıoğlu ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • İzmir Limanı ile Selanik Limanı Arasında Ro-Ro Seferlerinin Başlatılmasının Teşvik Edilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Çerçevesinde İşbirliğinin Güçlendirilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • Depreme Hazırlık Konusunda İkili İşbirliğinin Güçlendirilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile Yunanistan İklim Krizi ve Sivil Koruma Bakanı Ioannis Kefalogiannis),
  • Kültür Alanında İşbirliği Hakkında Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Yunanistan Kültür Bakanı Lina Mendoni),
  • Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Yunanistan Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığı Arasında Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliğine Dair Ortak Niyet Beyanı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ile Yunanistan Kalkınma Bakanı Takis Theodorikakos).

Ortak Bildiri'nin yanı sıra imzalanan bu 6 yeni anlaşma, ikili ilişkilerdeki geleneksel sorunları çözmekten uzaksa da, Atina ile Ankara'nın yeni dönemde ilişkilerini yeniden ısındırmak ve "pozitif gündem" yaklaşımını sürdürmek niyetinde olduklarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Nitekim bu yaklaşımın izlerini basın toplantısında her iki liderin yaptığı açıklamalardan da anlamak mümkündür.

Basın Toplantısına Dair Gözlemler

İki lider arasında yaklaşık 18 dakika kadar süren basın toplantısına dair gözlem ve yorumlarım ise şöyledir:

1. Her iki lider de, geçtiğimiz yıl itibariyle 7 milyar dolar seviyesinde olan ikili ticareti yıllık 10 milyar dolar seviyesine getirme hedefini vurguladılar. Bu, ekonomik ilişkileri geliştirme ortak idealini açıkça ortaya koyduğu için, iki güçlü devletin barışçıl bir gelecek tahayyül ettiklerini idrak etme noktasında son derece önemli ve anlamlıdır. 

2. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "yapıcı diyalog", "diyalog kanallarını açık tutma", "çözüm iradesi" sözleri ve "Atina Bildirgesi" hatırlatması ile iki devlet arasındaki her sorunu uluslararası hukuk temelinde çözmenin mümkün olduğunu belirten pozitif bir açıklama yaparken, Başbakan Miçotakis de Cumhurbaşkanı Erdoğan'a destek vermiş, Türk heyetinin misafirperverliğini övmüş, Atina Bildirgesi'nde vurgulanan "pozitif gündem", "karşılıklı saygı", "diyalog" ve "güven arttırıcı önlemleri" hatırlatmış ve tarihsel uyuşmazlık konularını (Ege Sorunları) çözebilmek adına bu meseleleri gerekirse uluslararası yargı makamlarına taşımayı önermiştir.

3. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Sorunu'na hiç değinmeyerek ve Kıbrıs adasında "iki devletlilik" olgusundan hiç söz etmeyerek misafirini kameralar önünde gücendirmek istemezken, Başbakan Miçotakis de Kıbrıs'ta yeniden başlaması muhtemel barış müzakerelerinin Yunanistan'ın şimdilerde geçici üyesi olduğu Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda şekilleneceğini ısrarla vurgulamış ve Ankara'yı rencide edecek bir ifadeden (işgal vs.) uzak durmuştur.

4. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunanistan'da yaşayan bir Müslüman azınlık halk olan Batı Trakya Türklerinin eğitim başta olmak üzere çeşitli alanlarda yaşadıkları zorlukları gündeme getirirken, Yunanistan Başbakanı da çoğu Yunan siyasetçisi gibi Türkleri "Müslüman Yunanlar" ve "eşit vatandaşlar" olarak anmış ve bu konuda Lozan Antlaşması'nı işaret ederek kendisini haklı konuma getirmeye çalışmıştır. Miçotakis, Türkiye Rumlarının da Ankara açısından önemli bir renk olduğunu sözlerine eklemiştir.

5. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) eksenli savunma girişimlerine (SAFE programı) Türkiye'nin dahil edilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.

6. Her iki lider de İsrail-Filistin Sorunu konusunda "barış" ve "iki devletlilik" vurgusu yapmış ve bu konuda inisiyatif alacaklarını belli etmişlerdir.

7. İlginçtir ki, kameralar önünde Heybeliada Ruhban Okulu konusu gündeme getirilmemiştir. Anlaşılan, bu konuda bir anlaşmazlık olup olmadığı veya konunun hassasiyeti nedeniyle dikkatli davranılıp davranılmadığı ilerleyen günlerde anlaşılacaktır.

8. Başbakan Miçotakis, kısa süreli vize uygulamalarını överek, bunun Ege'nin iki yakasındaki halkları yakınlaştırdığını ve Yunanistan turizmine katkı sağladığını vurgulamıştır. AB ile anlaşarak hayata geçirilen bu uygulamayı sürdürmek istediklerini kaydeden Yunan lider, ayrıca yasadışı göçle mücadele konusunda iki devlet arasındaki iş birliğini de övmüş ve bunun güçlendirilmesi gerektiğini sözlerine eklemiştir. Miçotakis, karşılıklı yatırımlar ve iklim kriziyle mücadelede iş birliği gibi konuları da konuşmasında kısaca gündeme getirmiştir. 

Sonuç

Sonuç olarak, diyebiliriz ki, önümüzdeki dönemde iki komşu ve NATO müttefiki devlet arasında ticaret ve diyalog artacak ve çatışma ihtimali ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca, Kıbrıs'ta müzakerelerin yeniden başlaması konusunda pozitif bir atmosfer oluştuğu iddia edilebilir. Ancak bu konuda iddialı yorumlar yapmak için henüz erkendir. Son olarak, ziyaretin hasmane tarihsel ilişkileri yumuşatma ve geliştirme bağlamında oldukça başarılı olduğu ve her iki liderin de tavır ve açıklamalarıyla pozitif, iyi niyetli ve yapıcı oldukları belirtilebilir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ