11 Haziran 2026 Perşembe

Kıbrıs'ta Siyasi Çözüm İçin 'Yaz Diplomasisi'

 

Onlarca yıldır ilgili taraflar arasında devam eden federasyon müzakerelerinde bir türlü olumlu netice elde edilemeyen Kıbrıs'ta, son yıllarda baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. Bu yazıda, Kıbrıs'ta son yıllarda yaşanan önemli gelişmeleri kısaca hatırlattıktan sonra, bu yaz aylarında başlaması muhtemel diplomasi sürecini anlatacağım.

Kıbrıs'ta günümüzdeki statükoyu yol açan gelişmeleri kısaca özetlemek gerekirse, şu hususlar üzerinde durulabilir; 2000'lerden itibaren Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi'nin çeşitli devletlerle yaptığı deniz yetki alanı anlaşmaları, benzer şekilde büyük enerji şirketleriyle yaptığı enerji anlaşmaları ve bütün adayı temsilen Avrupa Birliği (AB) tam üyesi olarak başlattığı dış politika açılımıyla yakaladığı ivmeli grafik, KKTC ve Türkiye'nin 2020'lerde "iki devletlilik" formülünü gündeme getirmesiyle birlikte Güney Lefkoşa'nın diplomaside giderek daha meşru ve etkili bir aktör haline gelmesine yol açtı. Öyle ki, o güne kadar geçmişte Kıbrıslı Rum fanatiklerin Kıbrıslı Türklere yaptığı katliamlar nedeniyle mağdur durumda olan ve uluslararası kamuoyunda da genelde bu şekilde algılanan Türk tarafı, "iki devletlilik" tezinin yaygın şekilde dillendirilmeye başlamasıyla birlikte barış ve çözüm sürecini tıkayan aktör olarak dünyadan tepki görmeye başladı. Hatta bu durum, Kıbrıslı Rumların Türkiye'nin soydaşlık bağıyla yakın ilişkileri olan Türk devletleriyle bile ilişkilerini stratejik seviyeye yükseltmesine imkân sağladı. Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı demokratik gerileme ve AB ile bozulan ilişkiler de bu süreçte Rumların elini kuvvetlendirirken, Türkiye'de bürokratik kurumların (silahlı kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı) esneklikten uzak katı yaklaşımları da Ankara'ya sürekli bir güç kaybı olarak yansıdı. Bu şekilde, "iki devletli çözüm" diye yola çıkan Ankara, Kıbrıs Rum Kesimi'nin tarihinin en güçlü ve meşru haline getirmeyi başardı!

Kıbrıs'ta devam eden sorun, günümüzde yalnızca Türkiye-AB ilişkilerini bozmanın da ötesinde, Batı'nın en önemli iki ittifakı olan NATO ile AB arasında bilgi paylaşımının yapılmasına bile engel olacak düzeyde önemli bir problem haline geldi. Bu nedenle, Kıbrıs'taki sorunun çözümü noktasında stratejik vizyon sahibi kişilerin sayısı da giderek artmaya başladı. Tesadüfi değildir ki, Kıbrıslı Türkler de gidişatı fark ederek, geçtiğimiz yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde açıktan federasyonu savunan Tufan Erhürman'ı yeni liderleri seçtiler. Türkiye de, bürokrasinin gerçekliklerden uzak tavırlarının ötesinde, yeni sistemin tek merkezi olan T.C. Cumhurbaşkanlığı kanalıyla müzakerelere yeşil ışık yakan mesajlar vermeye başladı. Bu, elbette Ankara'nın milli davalardaki zayıf duruşundan değil, AB kanalıyla uygulanan uluslararası baskıdan kaynaklanıyor. Zira Türkiye'nin en yoğun ticari ilişkileri olan AB ile ilişkilerinin Kıbrıs nedeniyle kopma noktasına gelmesi, ekonomik durumun zaten iyi olmadığı bir ortamda felaket senaryolarına neden olabilir. Bu nedenle, Ankara, Kıbrıs'taki müzakere sürecini kullanarak Batı ile güven tazelemeyi, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi ve T.C. vatandaşlarına vize muafiyeti gibi bazı hakları elde etmeyi ve bir ihtimal AB üyelik sürecini yeniden canlandırmayı istemektedir. 

Bu noktada, geçtiğimiz aylarda BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve onun Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin'in girişimleriyle başlayan Hristodulidis-Erhürman görüşmeleri, bu yaz aylarında garantör devletleri de içerecek yeni bir formatta ilerleyecek ve federal çözüm seçeneği ciddiyetle masaya yatırılacak gibi görünüyor. Kıbrıs Rum basını,  Rum lider Nikos Hristodulidis'in görüşmeler için "hazır", Erhürman'ın ise "mütereddit" olduğunu yazarken, Holguin'in yaz aylarında garantör devletleri de içeren 5+1 görüşmeleri için Ankara, Atina ve Londra'yı ziyaret edeceği belirtiliyor. Bunun için Temmuz veya Ağustos ayları işaret edilirken, kapsamlı müzakerelerin de sonbahar aylarında (Eylül veya Ekim) başlayabileceği öngörülüyor. Bu şekilde, Kıbrıs konusunda sıcak bir "yaz diplomasisi" bizleri beklerken, Türkiye'nin meseleyi kendi kamuoyuna doğru şekilde lanse etmesinin artık kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiği görülüyor. 

Dileğimiz, KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı'nın Türkiye ile uyumlu şekilde federasyonu samimiyetle müzakere ederek, barışa engel olanın Türk tarafı olmadığını ispatlaması ve bu sayede ya federal çözüme ya da Erhürman'ın metodolojisinde dile getirdiği bazı açılımlara kapı aralamasıdır. Çünkü her şeyi başarmaya muktedir olan Kıbrıslı Türklere yapılabilecek en büyük kötülük, onları çözümsüzlük ve çaresizliğe mahkum etmektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

10 Haziran 2026 Çarşamba

Macaristan Başbakanı Peter Magyar'ın İlk İcraatları

 

Orta Avrupa'nın etkili ülkesi Macaristan'da, 16 yıllık güçlü Viktor Orban iktidarını yıkarak ülkenin yeni Başbakanı olan genç siyasetçi Peter Magyar, bu tarihten itibaren uluslararası gözlemcilerin ve demokrasi yanlılarının dikkatle takip ettiği yeni bir siyasi figür haline geldi. Bu anlamda, Magyar'ın ülkesinde iktidara geldikten sonra uyguladığı politikalar ve yaptığı ilk icraatlar, birçok kesim tarafından ilgiyle takip edilmektedir.

Başbakan seçildikten sonra ilk yurt dışı ziyaretlerini Varşova (Polonya) ve Viyana’ya (Avusturya) gerçekleştiren Magyar, ülkesinin dondurulmuş Avrupa Birliği (AB) fonlarını serbest bırakmaya ikna etmek üzere Brüksel'i de ziyaret etmeyi planlamaktadır. Magyar, ayrıca Vişegrad Grubu ile ülkesinin ilişkilerini geliştirmeyi ve Orban dönemine kıyasla daha Avrupa-merkezli bir dış politika belirlemeyi planlamaktadır. Ek olarak, Macaristan'ın genç Başbakanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tutuklama kararlarına saygı duyulacağını ve yasadışı göçe karşı güney sınır çitinin korunarak eksikliklerin giderileceğini belirtmiştir.

Magyar, oldukça merakla beklenen Ukrayna politikası konusunda ise, Kiev ile ilişkilerin iyileştirilmesini desteklemiş, ancak Macaristan'ın bu ülkeye silah veya asker göndermeme politikasını sürdüreceğini ifade etmiştir. Magyar, bunun yanı sıra, Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne de destek veren bazı açıklamalar yapmıştır. Magyar'ın bu sene Temmuz ayı başlarında Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ne katılması ve bu şekilde önemli devlet adamlarıyla ilk kez birlikte poz vererek dünya liderleri arasına katılması beklenmektedir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile Mayıs ayı sonunda Brüksel'de bir araya gelen Magyar'a, bu görüşmede Rutte tarafından bu önemli zirvenin hazırlıkları hakkında bizzat bilgi verilmiştir. Görüşmenin temel amacı, müttefiklerin savunma yatırımlarını arttırma, savunma üretimini hızlandırma ve Ukrayna'ya yönelik yardımları sürdürme gibi taahhütlerini Ankara'da somut sonuçlara dönüştürmesini sağlamaktır. Magyar da, bu doğrultuda ülkesinin müttefiklere olan desteğini vurgulamıştır.

Magyar, ülke içerisinde ise, seçim kampanyasında vurguladığı şekilde yolsuzlukla mücadele, kurumların yeniden güçlendirilmesi ve şeffaflık vaatlerini hayata geçirebilmek için bazı somut adımlar atmıştır. Örneğin, kısa süre önce milletvekili maaşlarını yüzde 40 oranında azaltma yönünde bir karar alan Magyar, bu şekilde ekonomik sorunların olduğu ülkesinde temiz siyaset ve mütevazı duruş mesajlarıyla halkın gönlünde taht kurmayı başarmıştır. En önemlisi, 16 yılın ardından ülkede yeniden demokrasi ve rekabet kanallarını işletmeye başlayan Magyar, bu yönüyle Macaristan'a ve genel olarak Avrupa'ya büyük bir dinamizm kazandırmıştır.

Tüm bu nedenlerle, Peter Magyar'ın ülkesi Macaristan'da henüz yeni başlayan liderliği, büyük değişim ve dönüşümlere gebe görünmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

9 Haziran 2026 Salı

Güney Kıbrıs-Fransa Savunma İş Birliği Anlaşması İmzalandı

 

Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçtiğimiz günlerde, 23 Nisan 2026 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla bilinen Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne yaptığı ziyarette temelleri atılan ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran garanti anlaşmalarına aykırı olarak asker bulundurmasını içeren savunma iş birliği anlaşması, önceki gün atılan resmi imzalarla birlikte hayata geçirildi. Türkiye'nin tepkisini çeken ve uluslararası hukuka aykırılık teşkil eden anlaşma, belki de Kıbrıs'ta yeniden "iki devletlilik" formülü yönünde gelişmeleri tetikleyebilecek önemli bir adım. Bu yazıda, bu anlaşmayı mercek altına alacağım.

8 Haziran 2026 tarihinde başkent Lefkoşa'da düzenlenen Avrupa Birliği (AB) Savunma Bakanları gayriresmi toplantısını müteakiben, Birliğin iki üye devleti olan Fransa ile Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) Savunma Bakanları Catherine Vautrin ile Vasilis Palmas, kısaca SOFA (Statü Kuvvetler Anlaşması) olarak nitelendirilen bir askeri düzenlemeye imza attılar. "Kuvvetlerin Düzenlenmesine İlişkin Anlaşma" başlıklı belge, askeri kuvvetlerin birbirlerinin topraklarında konuşlandıkları durumlardaki hak ve yükümlülüklerini belirlemekte; operasyonel koordinasyonu ve ikili savunma iş birliğini geliştirmenin yasal zeminini sağlamaktadır. Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis tarafından da duyurulan bu anlaşma, Fransız askeri unsurlarının Güney Kıbrıs topraklarında konuşlandırılmasına ve adadaki askeri altyapının kullanılmasına yasal bir zemin hazırlamaktadır.

Anlaşmayı yorumlayan uzmanlar, SOFA kapsamında Fransa'nın artık askeri personeli ve unsurlarını belirli şartlar çerçevesinde Güney Kıbrıs'ta konuşlandırılabileceğinin altını çiziyor. Bu bağlamda, Kıbrıs'ta var olan Kıbrıs Rum, Kıbrıs Türk, Türkiye, İngiltere (Birleşik Krallık) ve Yunan askeri unsurlarının yanı sıra, Fransa da yeni bir askerî güç olarak adaya yerleşiyor. Türk basın-yayın organlarında yer alan haberler, anlaşmanın yalnızca askeri konuşlanmayı değil, iki taraf arasında savunma alanındaki iş birliğini de kapsadığını belirtirken, askeri teknoloji paylaşımı, ortak tatbikatların düzenlenmesi ve stratejik diyalog mekanizmalarının geliştirilmesi gibi başlıklar da anlaşmanın içeriğinde yer alıyor. Anlaşmanın arka planında ABD/İsrail-İran Savaşı sırasında Kıbrıs'ın güneyine İran kaynaklı bir insansız hava aracının düşmesinin etkili olduğu belirtilirken, son aylarda Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile diplomaside atağa kalkan Kıbrıslı Rumların, Türkiye ve yalnızca Ankara'nın tanıdığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni diplomaside yalnızlaştırarak zora sokmak istediği de ortada. Bu mânâda, Hürriyet'in haber analizine göre, SOFA anlaşmasıyla, Paris yönetimi, Rumların Mari kasabasındaki askeri limanı ile Baf kentindeki Andreas Papandreu askeri üssünü kullanmayı istiyor. Rum yönetimi de, Türkiye’ye karşı cephe oluşturmak amacıyla Batı ülkelerine topraklarını açıyor. Bu şekilde, Fransa'nın Cumhurbaşkanı Macron ile sınırlı kalabileceği düşünülen Kıbrıs politikasının da sürdürülebilir bir zemine oturtulduğu söylenebilir. 

Türkiye ve KKTC ise anlaşmaya sert tepki göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve KKTC yetkilileri, bu adımın 1960 Garanti Anlaşmaları'na açıkça aykırı olduğunu belirtmektedir. Yapılan açıklamalarda, adadaki hassas dengeleri bozan bu tür tek taraflı askeri hamlelerin Doğu Akdeniz'deki istikrarı tehdit ettiği ve Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesindeki çözüm çabalarını olumsuz etkilediği vurgulanmaktadır.

Bu gelişmeler, kuşkusuz Ankara'nın hoşuna gitmemekle birlikte, Kıbrıs'ta bugüne kadar açıktan Türkiye karşıtı bir çizgiye yönelmemiş olan Fransa'nın soruna müdahil olması, orta ve uzun vadede Kıbrıs'ta yeniden "iki devletlilik" yönünde gelişmeleri tetikleyebilir. Zira bu yaz aylarında son bir kez şans verilmesi düşünülen "federasyon" veya "federal çözüm" konusunda adanın iki asli unsuru olan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında bir kez daha anlaşma sağlanamazsa, bu durumda AB ile Türkiye arasında ciddi bir stratejik krize ve hatta ilerleyen yıllarda bir tür askeri çatışmaya neden olabilecek Kıbrıs Sorunu'nun bir şekilde hallolması ihtimali yeniden gündeme gelebilir. Bu ise, kuşkusuz, Türkiye'nin Batılı kurumlara (NATO, Avrupa Konseyi ve AB) bağlılığı veya stratejik iş birliği temelinde KKTC'nin NATO üyesi Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından korunmasını daha makul bir zemine taşıyabilir. Zira Türkiye ve TSK'nın Avrupa'nın kayıt dışı göçten, organize suç gruplarından ve terör örgütlerinden korunması konusunda da ciddi faydaları bulunmaktadır. Bu da, Fransa gibi etkili Batılı ülkelerin stratejistlerinin gayet yakından bildiği bir husus. 

Sonuç olarak, Fransa-Güney Kıbrıs yakınlaşmasının Cumhurbaşkanı Macron'la sınırlı kalmayacağının anlaşılması açısından önemli olan bu gelişme, Fransa'ya Kıbrıs'ta asker bulundurma ve askeri üsleri kullanma hakkı tanıyarak adadaki dengeleri yeniden oluşturabilir. Kartların yeniden dağıtıldığı böyle bir ortamda ise, farklı düzeylerde iş birliği ve anlaşmalar için şartlar oluşabilir. Ancak bunun için federasyon formülünün bu yaz aylarında BM gözetiminde son bir kez denenmesi gerekmektedir ki, bu süreç, kuşkusuz Kıbrıslıların geleceği adına son derece kritik olacaktır. 

Kapak fotoğrafı: Fransa Silahlı Kuvvetler Bakanı Catherine Vautrin ile Rum Savunma Bakanı Vasilis Palmas anlaşmayı imzalarken.

Kaynak: https://www.bagimsiz.com/guney-kibris-ile-fransa-arasinda-savunma-is-birligi-anlasmasi-imzalandi

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Haziran 2026 Cuma

Edward Fishman'dan 'Chokepoints'

 

Giriş

Son yıllarda uluslararası siyasette süregelen jeopolitik mücadelenin dinamiklerine dair kapsamlı bir açıklama içeren zihin açıcı eserlerden biri, Edward Fishman'ın kaleme aldığı Chokepoints adlı kitaptır. Tam ismi Chokepoints: American Power in the Age of Economic Warfare (Darboğazlar: Ekonomik Savaş Çağında Amerikan Gücü) olan eser, 2025 yılında Portfolio tarafından yayımlanmıştır. 560 sayfalık eser, şimdiden önemli bir klasik olmaya adaydır. 

Yazar: Edward Fishman

Kitabın yazarı Edward Fishman, ekonomi yönetimi ve yaptırımlar konusunda önde gelen bir uzmandır. Fishman, Columbia Üniversitesi Uluslararası ve Kamu İşleri Okulu'nda ders vermekte ve Küresel Enerji Politikası Merkezi'nde kıdemli araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca, şirketlere jeopolitik strateji konusunda danışmanlık yapmakta ve erken aşama teknoloji girişimlerine yatırım yapmaktadır. Yazar, daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı'nda Dışişleri Bakanı'nın Politika Planlama Ekibi üyesi, Pentagon'da Genelkurmay Başkanı'na danışman ve ABD Hazine Bakanlığı'nda Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı'na özel asistan olarak görev yapmıştır. Yazıları ve analizleri düzenli olarak The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post, Foreign Affairs, Politico ve NPR gibi yayın organlarında yayımlanmaktadır. Yale Üniversitesi'nden Tarih lisans derecesi, Cambridge Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler yüksek lisans derecesi ve Stanford Üniversitesi'nden MBA derecesine sahiptir. 

Darboğazlar (Chokepoints)

Kitabın öncelikle üzerinde durduğu husus, küresel ticarette önemli olan deniz taşımacılığında etkili olan geçiş noktalarıdır. Geleneksel geçiş noktaları, küresel gemi trafiğinin büyük hacimlerde geçmek zorunda kaldığı dar deniz kanallarıdır. Küresel ticarette kritik mahiyette olmaları, bu geçiş noktalarını çatışma, korsanlık ve ablukalara karşı son derece savunmasız hale getirir. Dünyada bu bağlamda öne çıkan birkaç kritik darboğaz bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir;

Hürmüz Boğazı: Şimdilerde ABD ile İran arasında ciddi bir gerginlik konusu olan Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi'ni açık okyanusa bağlamakta ve dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin taşınmasına aracılık etmektedir. Bu nedenle, Hürmüz'ün kontrolünün İran'a geçmesi, bu ülkeyi ciddi anlamda bir bölgesel güç haline getirecektir. Hürmüz Boğazı, normalde seyrüsefer serbestisi ilkesi doğrultusunda tüm ticari gemilerin geçişine açıktır; ancak 2026 yılında yaşanan ABD/İsrail-İran Savaşı sonrasında, Hürmüz, serbest ve koşulsuz geçiş usulü yerine İran'ın onayına ve kayıt sistemine bağlanmıştır. Bu nedenle, artık buradan geçiş yapmak isteyen tüm gemilerin ve kaptanların geçiş öncesinde İran makamlarına başvurarak izin alması zorunludur.

Malakka Boğazı: Malakka Boğazı, Hint Okyanusu'nu Pasifik Okyanusu'na bağlar ve Asya, Avrupa ve Ortadoğu arasında birincil nakliye kanalı görevi görür. Boğaz, tek bir ülkenin kontrolünde değildir. Stratejik önemi nedeniyle uluslararası bir su yolu statüsünde olan bu boğaz, kıyıdaş devletler Endonezya, Malezya ve Singapur'un ortak sorumluluğunda ve denetimindedir. Malakka, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (UNCLOS) göre tüm gemiler için serbest transit geçişe tabidir ve buradan geçiş ücreti alınması yasaktır.

Süveyş Kanalı: Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan, Avrupa ve Asya arasında en kısa deniz yolunu sağlayan, insan yapımı bir Mısır su yolu olan Süveyş Kanalı, 1869 yılında İngiliz ve Fransız şirketlerince yapılmış; ilerleyen dönemde ise 1956 yılındaki millileştirilmesinden bu yana tamamen Mısır devletinin kontrolüne geçmiştir. Küresel deniz ticareti için hayati bir geçiş noktası olan kanal, uluslararası sözleşmeler gereği barış ve savaş zamanlarında tüm ülkelerin ticaret ve savaş gemilerinin serbest geçişine açıktır.

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan hayati bir kanal olan Panama Kanalı, Amerika kıtaları arasında nakliye sürelerini önemli ölçüde kısaltır. Panama Kanalı, normalde serbest geçişe açıktır; ancak kuraklık dönemlerinde uygulanan su tasarrufu önlemleri ve özel geçiş programları nedeniyle geçişler sıkı planlamalara tabidir. Gemilerin kanalı kullanabilmesi için önceden Panama Kanalı Transit Rezervasyon Sistemi üzerinden resmi geçiş randevusu alması gerekmektedir. Ayrıca son dönemde ABD'nin Çin'le girdiği jeopolitik rekabet nedeniyle, Washington'ın baskısıyla Hong Kong merkezli CK Hutchison firmasının Panama'daki liman imtiyazlarının Panama Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle birlikte, Çinli şirket, liman hisselerini BlackRock liderliğindeki bir konsorsiyuma devretme yoluna girmiş ve Kanal üzerinde ABD etkisi artmıştır. 

Bab el Mendeb: Yemen ve Afrika Boynuzu arasında yer alan ve Kızıldeniz'in güney girişini koruyan bir boğaz olan Bab el Mendeb veya Babülmendep, Türkçede "Gözyaşı Kapısı" ya da "Hüzün Kapısı" anlamına gelir. Burası, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne (ve dolayısıyla Hint Okyanusu'na) bağlayan, Afrika kıtası ile Arap Yarımadası'nı birbirinden ayıran uluslararası bir su yoludur. Tek bir devletin veya gücün mutlak kontrolünde olmayan Bab el Mendeb Boğazı'nda, fiili güvenlik ve askeri denge üç ana aktör arasında paylaşılmaktadır. İlk olarak, Yemen'deki Husiler, Boğaz'ın doğusunda yer alan Yemen kıyılarını ve boğazdaki rotaları tehdit edebilecek stratejik adaları kontrol etmektedir. Husiler, bölgeden geçen uluslararası ticari gemilere yönelik füze ve drone saldırıları düzenleyebilmektedir. İkincil olarak, Yemen hükümetine bağlı askeri unsurlar (Devler Tugayları gibi) ve adadaki yerel topluluklar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli olarak Boğazın bazı bölgelerinde Husilere karşı konuşlanmıştır. Son olarak, ABD öncülüğündeki Küresel Koalisyon, seyrüsefer serbestisini sağlamak amacıyla bölgede devriye gezmekte ve Husilerin saldırılarını engellemeye çalışarak denge unsuru olmaktadır.

Bu bağlamda, kitabın işlediği ilk önemli husus, küresel deniz taşımacılığı, özellikle de enerji ticareti bağlamında önemli olan bu kritik su yollarıdır. 

Modern ve Görünmez Geçiş Noktaları

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer husus, modern ve görünmez geçiş noktalarıdır. 21. yüzyılda, jeopolitik veya jeopolitika, "görünmez geçiş noktalarına" doğru kaymıştır. Yani uluslararası güç mücadelesinde kritik alanlar hâkim (başat) konumdadır. Tek bir devlet veya küçük bir koalisyon tarafından askeri güç kullanılmadan silah haline getirilebilen bu unsurlar şöyle sıralanabilir:

ABD (Amerikan) Doları: Dolar, küresel döviz işlemlerinin yaklaşık yüzde 90'ını tekabül ettiği için, ondan kopmak uluslararası işletmeler için varoluşsal zorluklar yaratır. Bu nedenle, BRICS'in yerel para birimini teşvik etmesi, ABD'nin küresel liderliği açısından risklidir. 

Gelişmiş Mikroçipler: Günümüzde, yüksek teknoloji tedarik zincirleri ve yarı-iletken üretimi oldukça yoğunlaşmıştır. Bu da, ihracat kontrollerini etkili bir stratejik kaldıraç haline getirir. ABD'nin Tayvan politikasının belirlenmesinde bile, mikroçip teknolojisinin ciddi etkisi vardır. 

Finansal Takas Ağları: SWIFT gibi mesajlaşma sistemleri ve uluslararası ticaret altyapıları, küresel ticarete kimin katılabileceğini belirleyen merkezi düğümler görevi görür. Bu nedenle, bu tarz platformların kontrolü ABD ve Batı dünyası ya da karşısındaki blok açısından kritik mahiyettedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2025 yılının başlarında yayımlanan bu eser, küreselleşmenin nasıl bir silah haline geldiğini ve jeopolitiğin yeni kurallarını incelemektedir. Eser, ABD ve müttefiklerinin; Rusya, Çin ve İran gibi rakiplerine karşı askeri güç kullanmak yerine küresel ekonomideki görünmez "darboğazları" (kilit geçiş noktalarını) nasıl birer savaş silahı olarak kullandığını anlatmaktadır. Yazar, kitaba ismini veren "darboğaz" (chokepoint) kavramını yalnızca coğrafi boğazlar (Süveyş, Hürmüz, İstanbul Boğazı vb.) olarak ele almaz. Kitapta asıl odaklanılan kilit noktalar; başta enerji alım-satımları olmak üzere küresel ticarette en yaygın kullanılan para birimi olan ABD (Amerikan) doları, uluslararası para transferlerine aracılık eden SWIFT sistemi, teknoloji ürünleri üretiminde kritik bir unsur olan gelişmiş mikroçip teknolojisi ve küresel enerji tedarik zincirleridir.

Yazarın önceki ABD Başkanlarından Barack Obama döneminde Dışişleri ve Hazine Bakanlığı yaptırım yetkilisi olması, kitaba müthiş bir arka plan ve gerçekçilik katmaktadır. Kitap, Financial Times Business Book of the Year ödüllerinde de finale kalmıştır. Bu nedenle, bu kitabın okunulmasında fayda vardır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Rum Lider Hristodulidis'in Kazakistan Çıkarması

 

Giriş

Son dönemde Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis önderliğinde dış politikada daha atak bir profil çizmeye başlayan Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti), Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin muazzam askeri gücünü dengelemek için oluşturduğu Yunanistan-İsrail-Fransa-Avrupa Birliği (AB) ekseninin yanı sıra, Orta Asya Türk devletleriyle de yakın ilişkiler kurmaya başladı. Öyle ki, Rum lider Hristodulidis, 2-4 Haziran 2026 tarihleri arasında Kazakistan'a ülkesinin tarihteki ilk resmi Devlet Başkanı ziyaretini gerçekleştirdi. Bu yazıda, Güney Lefkoşa'nın Türk devletleri açılımı mercek altına alınacaktır.

AB'nin Orta Asya Türk Devletleri Açılımı

Lider Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik destek ve saygılarından ötürü, Ankara'nın husumet yaşadığı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ülkelerle yakın ilişkiler kurmaktan yakın zamana kadar imtina eden Orta Asya Türk devletleri, son dönemlerde ise çeşitli sebeplerden ötürü giderek Avrupa Birliği (AB) ve bu Birliğe üye olan, Türkiye ile sorunları olan bazı devletlerle yakın ilişkiler tesis etmeye başlamıştır.

Bu konuda dönüm noktası Nisan 2025 tarihinde AB'nin yaptığı Orta Asya açılımı olmuş ve Birinci AB-Orta Asya Zirvesi sonrasında, AB’nin Küresel Geçit yatırım programı kapsamında Orta Asya bölgesine yönelik olarak 13,2 milyar dolarlık (12 milyar euro/avro) destek paketi taahhüdü karşılığında, Orta Asya Türk devletleri de, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları uyarınca Kıbrıs'ta iki devletlilik tezini desteklemekten vazgeçerek, resmi ilişkiler kurdukları Güney Kıbrıs'a, birbirlerinin peşi sıra Büyükelçi atamaya başlamışlardır. Aynı Türk devletlerinin baskısıyla, yine Mayıs 2025'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Zirvesi'nde ilan edilen Budapeşte Bildirisi'nde de, Türk devletleri, Kıbrıs Sorunu'nda "iki devletli çözüm" formülüne yönelik herhangi bir destek ifadesine yer vermemiş; bunun yerine, adadaki mevcut gerçeklere uygun şekilde "müzakere edilmiş ve karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm planı"nı savunmuşlardır.

Kazakistan'ın Rum Yakınlaşması

Orta Asya Türk devletlerinden özellikle Kazakistan, son dönemde Kıbrıs Rum Kesimi ile kurduğu yakın ilişkilerle dikkat çekmektedir. Kazakistan, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev  liderliğinde, aslında son dönemde hem Türkiye ile stratejik iş birliğini geliştirmekte, hem de Kıbrıs Rum Kesimi ile yakın ilişkiler tesis etmektedir. Öyle ki, Rum Cumhurbaşkanı Hristodulidis'in Haziran 2026 ziyaretinde, Kazakistan'ın başkenti Astana'da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Büyükelçilik binasının resmi açılışını gerçekleştirilmiş, iki ülke arasındaki ilk doğrudan uçuş seferleri başlamış, iki ülke arasında 2028 yılına kadar uzanan bir ekonomik iş birliği yol haritası ile hükümetler arası bir ticaret komisyonu ve iş konseyi kurulmasını kararlaştırılmış ve dahası, Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine sunduğu katkılardan dolayı Hristodulidis'e Kazakistan'ın en yüksek devlet ödüllerinden biri olan 1. Derece Devlet Dostluk Nişanı'nı (Dostık) takdim etmiştir. İki Devlet Başkanı arasında imzalanan mutabakat zaptında (MoU) ise şu konular yer almaktadır:

  • Yükseköğrenim ve bilimsel araştırma,
  • Kültür ve spor,
  • Bilgi teknolojileri, siber güvenlik ve dijital yönetim.

Görüşmelerde, ayrıca, Kazakistan, Güney Kıbrıs'ı Doğu Akdeniz'de önemli bir lojistik merkez olarak gördüğünü belirterek, Orta Asya'yı Avrupa'ya bağlayan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru (Trans-Caspian Corridor) projesine Güney Kıbrıs'ın da entegre olmasını önermiştir. Tokayev, ek olarak, Kıbrıs Sorunu'nun Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları ve uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesine yönelik olarak ülkesinin desteğini yinelemiştir. Rum lider Hristodulidis de, Tokayev'in tavrını övmüş ve ülkesinin Kıbrıs Sorunu'ndaki tutumu, egemenliği ve toprak bütünlüğüne verdiği destek nedeniyle teşekkürlerini sunmuştur.

Türkiye'nin Tepkisi

Türkiye kamuoyunda pek de hoş karşılanmayan bu gelişmeler üzerine, Türk basınında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Kazakistan'a yapacağı ziyaretin iptal edildiği yönünde bazı haberler yapılmış; ancak Ankara bu iddiaları reddetmiştir. Deneyimli Türk gazeteci Ardan Zentürk, Kazakistan'ın bu tavrını ve politikasını sert bir şekilde eleştirmiş ve bunu "Türk'ün sırtındaki hançer" olarak değerlendirmiştir. Türkiye'de yayınlanan bazı basın-yayın organlarında da bu konuda eleştirel haberler yapılmıştır. Hakikaten de, kendi toprak bütünlüğü adına Kazakistan'ın uluslararası hukuk ve BM düzenine desteği anlaşılır olmakla birlikte, Rum Kesimi ve onun lideri ile bu derece yakın ilişkiler kurmanın neden gerektiği konusundaki muammaya bir açıklık -en azından şimdilik- getirilememiştir. Bu da, haliyle, Türkiye kamuoyunda tepkilere neden olmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, Avrupa Birliği'nin dışında kalmış ve Kıbrıs Sorunu'nu bugüne kadar çözmeyi başaramamış Türkiye'nin ileride yaşayabileceği daha ciddi sorunlara da işaret eden Kazakistan-Kıbrıs Rum Kesimi yakınlaşması, uluslararası siyasette çıkarların önemini ve uluslararası hukukun etkisini göstermektedir. Devletler, kendi toprak bütünlüklerini ve çıkarlarını korumak adına, genelde BM Güvenlik Konseyi kararlarına uygun hareket etmeye çalışmakta ve riskli alanlara ve politikalara girmekten kaçınmaktadırlar. Bu da, Ankara'nın Kıbrıs politikası konusundaki çözümsüzlüğün Türk dış politikasına verdiği zararı açıkça ortaya koymaktadır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ