15 Ağustos 2026 Cumartesi

Ahmet T. Kuru'dan 'İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık'

 

Giriş

Son yıllarda İslam dininin modernizm, laiklik ve geri kalmışlıkla ilişkisine dair yazılmış en özgün ve dikkat çeken çalışmalardan biri, Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun yayınladığı ve Türkçe'ye de çevrilen Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment (İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık) adlı eserdir. 2019 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanan çalışma, Amerikan Siyaset Bilimi Derneği (APSA) tarafından ödüllendirilmiş ufuk açıcı bir eserdir. Kitap, Müslüman çoğunluklu ülkelerin dünya ortalamasına kıyasla neden daha yüksek otoriterlik ve daha düşük sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyelerine sahip olduğunu tarihsel ve küresel bir perspektifle incelemektedir. Kitap, Türkçe'ye de çevrilmiş ve İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık adıyla yayımlanarak entelektüel/akademik camiada ciddi ilgi görmüştür. Bu yazıda, San Diego Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olarak çalışan Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun bu kitabının temel görüşleri özetlenecektir.

Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment

İslam Dünyasının Geri Kalmışlığına Dair Yeni Bir Tez: Ulema-Devlet İttifakı

Yazara göre, genel olarak İslam dünyasının ve Müslüman çoğunluklu devletlerin Batılı Hıristiyan çoğunluklu toplumlardan neden ekonomik ve demokratik açıdan geride kaldıklarına dair günümüzde yayılan iki temel görüş vardır: özcü fikirler ve dış etkenler görüşü.

Oryantalist olarak da adlandırılabilecek olan özcü (essentialist) görüşler, tahmin edilebileceği üzere, İslam dininin içsel karakteristikleri ve inanç yapısının Müslüman toplumları gelişime kapalı hale getirdiğini; nitekim kadın hakları, dine uygun olmayan aykırı ve farklı davranış, görüş ve yaşam tarzları gibi pek çok konu üzerinden Batılı toplumlar gelişir ve zenginleşirken, Müslüman toplumların katı kurallar ve gelenekler nedeniyle geride kaldıklarını vurgulayan klasik bir yaklaşımdır. Günümüzde ABD ve Avrupa'daki aşırı sağcı İslamofobik çevrelerde hâlâ oldukça yaygın olan bu görüş, kuşkusuz ön yargılı ve abartılıdır. Zira tarihsel süreçte İslam dünyası ve Müslümanların Hıristiyan toplumlardan çok daha gelişmiş, müreffeh ve hoşgörülü oldukları dönemler de olmuştur. 

Dış etkenler argümanı diyebileceğimiz ikinci görüş ise, ilk görüşün tam zıttı şekilde, İslam toplumlarının içsel dinamiklerini göz ardı eden ve tamamen Batı dünyasının Haçlı Seferleri ile başlayan, Keşifler Çağı ile devam eden kolonicilik, sömürgecilik ve emperyalizm dönemlerinin Müslüman toplumları zayıf, pasif ve güçsüz hale dönüştürdüğünü iddia eder. Bu süreçte Müslüman devletleri darmadağın eden Moğol istilası dönemi de kuşkusuz etkili olmuştur. Bu bağlamda, Batı ile ilişkilerin sorunlu olduğu dönemlerde Müslüman devletlerin liderlerinin ve entelektüellerinin sıklıkla bu tarihsel görüşü işledikleri ve kendi geri kalmışlık ve başarısızlık durumlarını genelde Batılıların tarihsel süreçleriyle ilişkilendirerek sorumluluktan kaçmaya çalıştıkları görülmektedir.

Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun özgün yaklaşımı ise, aslında ilk bakışta bir detay olarak düşünülebilecek olan, ancak yazarın kitabı boyunca örneklendirmeye ve izah etmeye çalıştığı üzere, tüm Müslüman yoğunluklu toplumların devlet yapılarını ve yaşam tarzlarını etkileyen ulema-devlet ittifakı görüşüne dayanmaktadır. Bu mânâda, kitabın temel hipotezi, Müslüman dünyasındaki gerilemenin temel nedeninin ilk kez 11. yüzyılda kurulan ve giderek tüm Müslüman devletlerde kurumsallaşan "ulema-devlet ittifakı" olduğudur.

Yazara göre, İslam dinin kurumsallaşmaya başladığı erken dönemde, 8 ila 12. yüzyıllar arasında, Müslüman toplumlar oldukça dinamik ve hatta Batılı toplumlardan felsefe, ilim ve ticaret alanlarında daha ileri bir konuma sahipti. Bu dönemde bağımsız tüccarlar ve filozoflar toplumsal hayatı çeşitlendirebiliyor; ulema kaynaklı farklı fikirlere devlet yöneticilerince saygı duyuluyor ve bunlara dayalı olarak bazı düzeltmelere gidilebiliyordu. Müslüman topluluklardaki devlet yöneticilerinin dini otoriteye mutlak hükmedememesi de bu toplumlardaki çoğulcu yapıyı güçlendiriyordu. Bu nedenle, Kuru, 8.-11. yüzyılları İslam dünyasının "altın çağı" olarak değerlendirmektedir. Nitekim bu dönemde tesadüfi değildir ki İslam dünyasında Ebû Hanîfe ve Buhârî gibi bağımsız alimler yetişmiş; bu kişiler siyasi otoriteden bağımsız kalarak ve ticaretle geçinerek fikirlerini de derinleştirebilmişlerdir. Bu görece özerk durum da, Müslüman toplumlara felsefe, bilim ve ekonomik hayatta canlılık sağlamış; din adamları ile tüccar sınıf arasındaki dayanışma, devlet tekeline karşı bir denge unsuru da oluşturabilmiştir. 

Ancak 11. yüzyılda İslam tarihi ve felsefesi için önemli bir kırılma yaşanmış; Gazali'nin öncülük ettiği dini ortodoksi, Selçukluların askerî/iktisadi modeli (ikta sistemi) ve Nizamiye Medreseleri ile devlet ve din sınıfı tek bir ittifakta birleşmiştir. Bu şekilde Müslüman toplumlarda siyasi ve askerî otoriteler ile ulema arasındaki farklılıklar ortadan kaldırılmış, tekçi (monist) bir yapı oluşturulmuş ve bu ortamda farklı fikir ve yaklaşımların doğması ve gelişmesi engellenmeye başlanmıştır. Ulema-asker ittifakı, iktidarı eleştirebilecek filozofları ve bağımsız zengin tüccarları dışlamış veya marjinalleştirmiş; bu nedenle giderek Müslüman toplumlarda durağanlık durumu ortaya çıkmıştır. Bu ortamda bilimsel ve ekonomik yaratıcılığın devlet tekeline girmesi, uzun vadeli bir entegrasyon ve kalkınma krizi yaratmış; İslam dünyasının geri kalmışlığının temelleri de bu şekilde atılmıştır. Yine şaşırtıcı değildir ki, Avrupa'daki zenginleşmek isteyen burjuvazi benzeri tarihsel açıdan ilerici bir sınıf Müslüman toplumlarda ortaya çıkamamış; zira devlet tarafından bastırılmış ve engellenmişlerdir. Bu da, iktisadi açıdan da Müslüman devletlerin geride kalmalarına yol açmıştır. Bunun sonucu ise, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği'nin durumuna benzetilebilecek olan devletçi, durağan, tekçi, otoriter ve geri kalmış bir düzendir.  

Yazar, eserinde günümüzde 49 farklı İslam devletinin sosyo-ekonomik verilerini, otoriter yönetim biçimlerini ve siyasi şiddet sarmalını küresel endeksler temelinde ispatlarken, bunun bir tesadüf sonucu olmadığını ve hakikaten de İslam dünyasının birçok açıdan Batı'dan geri kaldığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yazar, Müslüman devlet ve toplumlardaki gelişme eksikliğini klasik argümanlardan arındırarak, ortaya yepyeni bir fikirle çıkmaktadır. Bu fikir, başta bir detay gibi görünse de, İslam'ın Müslüman toplumların organize olmasındaki merkezi rolü ve İslam ülkelerinde devletin tekelci gücü düşünüldüğünde üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir hipotezdir. Nitekim kitabı değerlendiren birçok uluslararası eleştirmen, Müslüman toplumların sorunlarını çözebilmesi için dış güçleri suçlamayı bırakıp derin bir özeleştiri yapmaları gerektiğini savunması açısından eseri çok beğenmişlerdir. Bu anlamda, çalışma, entelektüel ve ekonomik yaratıcılığın yeniden canlanması için dini sınıf (elit) ile siyasi elitin birbirinden ayrılması ve özerk sivil sınıfların (bilim insanları, girişimciler) yeniden alan kazanması gerektiğini ileri sürerek demokratik düşüncenin gelişimini de savunmaktadır. 

Ancak Ahmet T. Kuru'nun bu özgün ve yaratıcı argümanı ve çalışmasına yönelik bazı eleştiriler de bulunmaktadır. En temel eleştiri konusu, ulema-devlet veya ulema-asker ittifakı gibi minör bir konunun herşeyin merkezinde en temel mesele gibi yorumlanarak tarihsel indirgemecilik yapılmasıdır. Zira bir toplumun gelişimini etkileyen binlerce parametre arasında ulemanın devletle ilişkisi, yalnızca bir ölçüde etkili olabilecek bir husustur. İkinci eleştiri konusu, asırlarca fiziki olarak Batılılar tarafından kontrol edilen ve yerüstü ile yeraltı kaynakları sömürülen Batı dışı toplumların geri kalmışlıklarını yalnızca içsel dinamiklerle açıklama yanılgısı üzerinedir. Zira Müslüman toplumlar bağımsızlıklarını daha erken bir dönemde kazanabilseler ve kendi kurumlarını oluşturabilselerdi, belki de gelişme ve kalkınma süreçleri çok daha erken bir dönemde başlayabilir ve Batı ile birçok konudaki mesafe kapanabilirdi. Üçüncü olarak, Batı tipi demokratik sistem ve temel kalkınma parametrelerini tek ölçüt olarak almak da hatalı olabilir. Günümüzde nasıl Çin Halk Cumhuriyeti gibi Batı-dışı bir devlet Batılı ülkelerden çok daha farklı bir şekilde gelişebildiyse, Müslüman toplumlar da kendi modelleriyle zaman içerisinde daha başarılı ve gelişmiş hale gelebilirler. Nitekim istatistiki veriler de kanıtlamaktadır ki, aslında Müslüman toplumlar hızla gelişmekte ve kalkınmaktadırlar. Ancak bu bağlamda demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda halen yaygın eksikliklerin olduğu ortadadır. 

Sonuç

Sonuç olarak, Prof. Dr. Ahmet T. Kuru'nun bu eseri, yıllar önce okuduğum hâlde hâlen bana ilginç ve yaratıcı gelen, tarihsel örneklerle daha da geliştirilebilecek özgün bir yaklaşım sunmaktadır.  Bu bağlamda, genç araştırmacıların bu çalışmayı okumaları ve İslam tarihi adına daha kapsamlı çalışmalar yapmaları en büyük dileğimdir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Türkiye'de Tarikat ve Cemaatler

 

Giriş

Geçtiğimiz gün Süleymancılar olarak bilinen grubun lideri olduğu lanse edilen Alihan Kuriş'e yönelik operasyonla bir kez daha gündeme gelen Türkiye'deki tarikat ve cemaatler gerçeği, bugüne kadar daha ziyade siyasi alanın konusu olmuş ve akademik açıdan yeterince irdelenmemiştir. Bu konuda Prof. Dr. Şerif Mardin'in Bediüzzaman Said Nursi Olayı gibi uluslararası çapta ses getirebilmiş ciddi bir bilimsel çalışması olsa da, diğer tarikat ve cemaatleri değerlendiren popüler akademik kitaplarda eksiklikler görülmektedir. Bir diğer önemli sorun ise, Türkiye'deki laik-İslamcı ikilemi nedeniyle bu konunun araştırılmasının yalnızca İslamcı-muhafazakâr kesimle ilişkilendirilmesi ve bu nedenle sınırlı kalmasıdır. Bu bağlamda belirtilmesi gereken ve bu yazıda faydalanacağım ciddi diğer eserler ise, Abdülkadir Gölpınarlı'nın yazdığı 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler (1969) ve Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler (2019, 9. baskı) kitaplarıdır. Bu çalışmada, Gölpınarlı'nın eserleri ve bazı internet kaynakları doğrultusunda Türkiye'deki tarikat ve cemaat gerçeği özetlenecektir.

Bu konunun duayen isimlerinden Gölpınarlı'nın önemli bir eseri: 'Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler'

Türkiye'de Tarikat ve Cemaatlerin Yasal Statüsü ve Gelişimi

Türkiye'deki İslami tarikat ve cemaatler, Osmanlı'dan devralınan köklü tasavvufi mirasın üzerine inşa edilmiş; ancak hem Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde bu gruplar içinde yaşanan dejenerasyon nedeniyle oluşan olumsuz algılar, hem de modern bir devlet kurmak amacıyla Büyük Atatürk'ün yaptığı uluslaşma ve laikleşme yolundaki reformlar kapsamında 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu nedeniyle yasaklanmışlardır. Bu kanuna rağmen, İslami tarikat ve cemaatler, tek-parti döneminde daha ziyade gizli bir şekilde, sosyolojik birer realite olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bunda, kuşkusuz, tarikat ve cemaatlere verilen toplumsal destek ile devletin bu konudaki tolerans politikası etkili olmuştur. Bu anlamda, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, tarikat ve cemaatlerin ülkemizde aslında yasal bir statüsü bulunmamakta; ancak inanç özgürlüğü gibi uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınmış evrensel haklar temelinde (örneğin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18. maddesi), siyasi parti, şirket, dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşu gibi kurumlar aracılığıyla İslami yapıların faaliyetlerini sürdürmesine devlet tarafından izin verilmektedir. 

1950'de ülkemizde düzenlenen ilk demokratik seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) tek-parti iktidarını yıkan ve Adnan Menderes-Celal Bayar gibi kendilerine itimat edilen eski CHP'lilerin kurduğu Demokrat Parti'nin (DP) iktidara gelmesi ve dini yapılar ile kişiler üzerindeki baskıların azalmasıyla birlikte, İslami tarikat ve cemaatler, yavaş yavaş daha görünür hale gelmeye başlamıştır. Menderes'in Said Nursi ile yakınlığı o dönemde ciddi eleştiri ve tepkilere neden olurken, bu süreçle birlikte halkın sözünün daha fazla geçmeye başlamasıyla Türkiye'de adeta "İslami rönesans" dönemi başlamıştır. Bu sürecin devamında, Süleyman Demirel'in Adalet Partisi (AP) döneminde de süren köyden kente göç, hızlı nüfus artışı ve kent çeperlerinde yaşanan ekonomik sorunlar temelinde, tarikat ve cemaatler zamanla sosyoekonomik sorunları olan gençler ve kişilerin hayatlarında müspet rol oynayan önemli toplumsal aktörler haline gelmiştir. Bu dönemlerden itibaren demokrasi Türkiye'de İslamcı gruplara, sağ siyasete ve özellikle tarikat ve cemaatlere yaramış; bilhassa sağ partilerin oy kaygılarının da etkisiyle siyasi iktidarlara istediklerini yaptırmakta pek de zorlanmayan İslami tarikat ve cemaatler, bu şekilde yıllar içerisinde iyice güçlenmiş ve yasalara rağmen ülkemizin siyasal, ekonomik ve toplumsal bir gerçekliği haline gelmişlerdir. 

Tarikat ve cemaatler, günümüzde vakıf, dernek, şirket ve eğitim kurumları çatısı altında yasallaşarak büyük sosyoekonomik ve siyasi aktörler haline gelmiş organize yapılardır. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye'de 30'dan fazla tarikatın 400'den fazla alt kolu bulunmakta ve yaklaşık 2,6 milyon kişinin bu yapılarla bağlantısı olduğu tahmin edilmektedir. Yakın zamanda yaşanan FETÖ hadisesi ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi nedeniyle bu konuda toplumsal ve siyasi bir duyarlılık oluşsa da, hem insanların İslam inancına yönelmelerindeki müspet rolleri, hem de devletin karşılayamadığı ekonomik sorumlulukları üstlenmeleri nedeniyle, tarikat ve cemaatlerin gücü 21. yüzyılda istikrarlı bir şekilde artmış ve bu konudaki eleştiriler giderek zayıflamıştır. Kuşkusuz, Türkiye'nin 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve Turgut Özal iktidarı döneminden itibaren istikrarlı biçimde dışa açılması ve yaşanan uluslararasılaşma süreciyle de, yurt dışında önemli yatırımlar gerçekleştiren ve diğer Müslüman topluluklarla güçlü bağlar inşa eden İslami tarikat ve cemaatler, daha enternasyonalist bir vizyonla siyaset ve ekonomide ülke içerisindeki daha yerli ve milli grupların önüne geçmeyi başarmıştır.

Bu noktada devletin belirlemesi gereken ideal demokratik tavır şu olmalıdır: Tarikat ve cemaatlerin şeffaf, tüzel ve kurumsal temelde yasal olarak örgütlenmeleri talep edilmeli ve devletten ziyade özel sektörde ve sivil toplum alanında etkin olmaları sağlanmalıdır. Bunun sebebi ise muhafazakâr-İslami yaşam tarzına olumsuz yaklaşan ideolojik bir tercihin sonucu değil; kendi içsel hiyerarşisi ve dinamikleri olan bu organize yapıların devletin işleyişinde yaratabileceği sorunlara karşı alınan bir önlemdir.

Terminoloji

Bu noktada, konuya aşina olmayan okurlarımız için Gölpınarlı'dan alıntılayarak bazı terminolojik bilgiler vermekte fayda vardır. Mezheb veya mezhep, Arapça kökenli bir sözcük olup "gidilen yol" anlamına gelir. Hz. Peygamber döneminde olmayan mezhepler, zamanla İslam tarihinde yaşanan çeşitli siyasi ve sosyolojik gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmış ve çeşitli itikadi ve siyasi farklılıklar temelinde asırlardır toplumsal bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu anlamda, İslam dünyasında iki ana mezhep bulunmaktadır: Sünnilik ve Şiilik.

Sünnilik ve Şiilik, Hz. Muhammed'in 632 yılındaki vefatından sonra ortaya çıkan devlet yönetimi (Hilafet) ve liderlik konusundaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle ortaya çıkmıştır. İlk ayrılıklar Hz. Osman'ın şehit edilmesi, Cemel ve Sıffın savaşları gibi erken dönem siyasi olaylarla şekillenmiş; zamanla da bu farklılıklar, Kerbela Olayı gibi tarihsel vakaların etkisiyle, inanç ve fıkıh temelli iki ana gelenek haline gelmiştir. İslam dünyasının yaklaşık yüzde 90'ını oluşturan ana eksen olan Sünnilik veya Ehl-i Sünnet mezhebi, Hz. Muhammed ve sahabenin yolunu izleyen çoğunluktur. Sünnilik; inançta 2, amelde ise 4 hak mezhebe ayrılır.

İnanç temelindeki iki mezhep Mâtürîdîlik ve Eş'arîlik'tir. Mâtürîdîlik, İmâm Mâtürîdî'nin görüşlerine dayanır. Aklın rolüne daha fazla önem verir. Genellikle Hanefiler bu inanç kolundadır. Eş'arîlik ise, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nin görüşlerini izler. Nakli (vahyi) akıldan üstün tutar. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlerin çoğu bu anlayıştan yanadır.

Amel (fıkıh) açısından ise Sünnilikte 4 mezhep vardır:

1-) Hanefîlik, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin yoludur. Türkiye, Orta Asya, Balkanlar, Hindistan ve Pakistan'da yaygındır.

2-) Şâfiîlik, İmâm Şâfiî'nin görüşleridir. Mısır, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Endonezya ve Malezya'da sık görülür.

3-) Mâlikîlik, İmâm Mâlik'in mezhebidir. Kuzey Afrika ve Batı Afrika'da yaygındır.

4-) Hanbelîlik, Ahmed bin Hanbel'in görüşleridir. Daha çok Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde görülür.

Şia (Şiilik) ise İslam dininin diğer önemli mezhebidir. Hz. Peygamber'in ardından liderliğin (imamet) Hz. Ali ve soyuna ait olduğunu savunan İslâm kolu olan Şiilik, bilhassa İran ve Farsi toplumlarda çok yaygın ve baskındır. Tarih süreçte imam sayısına ve görüşlere göre, Şiilik, 3 ana kola ayrılmıştır: İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılar), İsmaililik (Yediciler) ve Zeydilik.

1-) İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılık / Caferilik): En kalabalık Şii koludur. Hz. Ali'den sonra gelen 12 imamı kabul eder. Son imam Muhammed el-Mehdi'nin gaybubette (gizlilikte) olduğuna inanılır. Fıkhi görüşleri Caferilik olarak bilinir; İran, Irak ve Azerbaycan'da yaygındır.

2-) İsmailiyye (Yedicilik): Cafer el-Sadiq'ten sonra imameti büyük oğlu İsmail'e veya onun soyuna bağlayan koldur. Tarihte Fatimiler Devleti ve Haşhaşiler bu inanca dayanmıştır. Günümüzde daha çok Nizari koluyla Hindistan, Pakistan ve Batı ülkelerinde varlığını sürdürür.

3-) Zeydilik: Hz. Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd bin Ali'yi imam kabul eden gruptur. İtikadi ve fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'e en yakın Şii mezhebidir. Günümüzde daha çok Yemen'de taraftarı vardır.

Tarikat ise, mezhepten daha farklı bir anlamda kullanılır. Tarikat, usûl yani dini inanç, amel ve muamelât hakkında ayrı bir sisteme sahip değildir. Tarikat, kulu Allah'a ulaştıran zevk, neşe, irfan, aşk ve cezbe yoludur. Bu yolu tutan kişi, sûfilere göre varlığını Allah'a verir; herşeyde onun kudret ve hikmetini görür. En kısa ifadeyle, mezhep ilim yoludur, tarikat ise irfan yolu. Tarikatların esası ise tasavvuftur.

Tarikat ile cemaat arasındaki farkları anlamak da bu noktada önemlidir. İslami terminolojide, cemaat, kelime anlamı olarak "toplamak ve bir araya getirmek" demektir. Terim olarak, ortak bir inanç, fikir, ibadet veya amaç etrafında bir araya gelen Müslüman toplulukları ifade eder. Cemaat, fıkhi anlamıyla namazı bir imamın arkasında birlikte kılan müminler topluluğudur. Genel ve Şer'i anlamda ise, Hz. Muhammed’in ve ashabının yolundan giden, Müslümanların birlik ve beraberliğini temsil eden ana ümmet gövdesidir. Sosyolojik-tasavvufi anlamıyla ise, cemaat, belirli bir âlimin, şeyhin, fikrin veya hizmet hareketinin etrafında kümelenen organize İslami gruplardır. Tarîkatların başında silsilesi ve icâzetnâmesi olan bir şeyh bulunur. Cemaatlerin başında yalnızca dinî bir lider bulunur. Tarîkatlarda bazı eğitim usulleri vâsıtasıyla müridin belli manevî mertebelere ulaşması esastır. Cemaatlerde ise böyle manevî mertebeler yoktur.

Tarikat ve Cemaatler: Bilinenlerin Özeti

Abdülkadir Gölpınarlı'nın aktardığına göre, Sûfiler için, 12 temel tarikat vardır: Kadirilik, Rıfailik, Bedevilik, Desûkiyye (Desukilik), Sâdiyye (Sa'dilik),  Şâzeliyye (Şâzilik), Halvetilik, Mevlevilik, Bektaşilik, Bayramilik, Celvetilik, Nakşibendilik. Ancak zamanla birçok başka tarikat da ortaya çıkmış ve geniş toplumsal kesimlere ulaşmıştır.

Türkiye'de en yaygın tabana sahip olan cemaat ve tarikatlar ise şunlardır:

Nakşibendilik (Nakşibendiyye): Türkiye'de en geniş mensup ve kol sayısına sahip, Sünni-tasavvufi geleneğin en büyük halkası olan köklü ve tarihî bir harekettir. Kökenleri, 14. yüzyılda Orta Asya'da Buhara yakınlarında yaşayan Bahaeddin Nakşibend'e dayanan, İslam dünyasının en köklü ve yaygın tasavvufi yollarından birisidir. Aslında, bu tarikat, daha eski bir gelenek olan ve 12. yüzyılda sistemleşen Hâcegân silsilesinin devamı ve gelişmiş halidir. Ayrıca, Yusuf el-Hemedânî, Abdülhalik Gücdevânî ve Bahaeddin Nakşibend gibi tarihsel önderleri olan kapsamlı ve felsefi derinliği olan bir harekettir. Adıyaman merkezli Menzil Cemaati (Nakşiliğin Hâlidilik koluna dayanır ve çok geniş bir ekonomik ve sosyal ağa sahiptir); İstanbul merkezli İsmailağa Cemaati (Çarşamba semtinde merkezi bulunan, fıkhi ve medrese eğitimine ağırlık veren, giyim tarzı ve idari yapısıyla bilinen güçlü bir koldur); İstanbul merkezli İskenderpaşa Cemaati (Fatih'te bulunan İskenderpaşa Camii merkezli, bürokrasi, iş dünyası ve siyasette etkili olan mutedil/entelektüel bir Nakşi koludur, uzun süre Milli Görüş hareketinin kurucu lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın şeyhi olan Mehmet Zahid Kotku tarafından yönetilmiştir); yine İstanbul merkezli Erenköy Cemaati (Erenköy merkezli, daha çok eğitim, vakıf ve hayır işleriyle ön plana çıkan bir diğer Nakşi halkasıdır) ve Hakkani Kolu (Kuzey Kıbrıs'ta Lefke ilçesinde karizmatik imam Şeyh Nazım Kıbrısi ile özdeşleşen ve çok sayıda yabancı müridi bulunan etkili bir koldur) en önemli Nakşi hareketleridir.

Nurcular (Nurculuk): İttihat ve Terakki döneminde ilk kez tanınan Said Nursî’nin Risale-i Nur külliyatına dayanan, geleneksel tekke yapısından ziyade bir fikir ve okuma cemaati olarak yapılanan yeni bir akımdır. İçerisinde Yazıcılar ve Okuyucular (metinlerin orijinal yazımına ve okunma usullerine göre kendi içinde ayrılan geleneksel gruplar), Yeni Asya Grubu (siyasi ve demokratik çizgide yayın yapan meşhur kol) ve Fethullahçı Yapı (FETÖ) (2016 yılındaki darbe girişiminin ardından devlet kurumlarından tasfiye edilen ve terör örgütü ilan edilen illegal yapılanma) gibi farklı kolları bulunmaktadır. Türkiye menşeli olmasına karşın kısa sürede İslam dünyasında birçok ülkede örgütlenmiş ve bu bağlamda özellikle Fethullah Gülen kolu, bir dönem uluslararası siyasette bile etkili bir özne haline gelmiştir.

Kadirilik (Kadiriyye): Abdülkâdir-i Geylânî tarafından 12. yüzyılda Bağdat'ta kurulan ve zamanla pek çok kola ayrılan köklü bir tasavvuf yoludur. Türkiye'de ve Anadolu'da öne çıkan, tarihi kökenleri veya günümüzdeki faaliyetleri ile bilinen başlıca Kadiri kolları şunlardır: Eşrefiyye (Kurucusu İznikli Eşrefoğlu Rumi'dir. 15. yüzyılda Hacı Bayram-ı Veli'nin müridi olan Eşrefoğlu Rumi'nin Anadolu'ya taşıyıp yaymasıyla Kadiriliğin en köklü yerli kollarından biri haline gelmiştir.); Rûmiyye (İsmail Rûmî Kolu) (Anadolu, İstanbul ve Rumeli bölgelerinde Kadiriliğin yayılmasında çok büyük rol oynayan koldur.); Halisiyye (Kerküklü Abdurrahman Halis Talebânî tarafından kurulmuştur. Türkiye'ye Urfa üzerinden -Dede Osman Avni Baba vesilesiyle- girmiş, Doğu Anadolu'dan batıya yayılarak günümüzde de en faal Kadiri kollarından biri kabul edilmiştir.); Galibiler (Galibiyye) (Günümüzde Türkiye'de etkin olan, kökeni ve esasları itibarıyla Kadiri-Rufai çizgide şekillenmiş modern yapılanmalardandır.); İcmalciler (Prof. Dr. Haydar Baş'ın öncülük ettiği, görüşlerini ve kültürel faaliyetlerini bu silsileye dayandıran gruptur.) ve Tillocular (Siirt/Tillo merkezli manevi gelenekle bilinen, Güneydoğu Anadolu'da varlık gösteren bir Kadiri koludur.).

Süleymancılar: Kökeni Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye koluna dayanan, Süleyman Hilmi Tunahan’ın görüşleri temelinde gelişen; özellikle Kuran kursları, yurt hizmetleri ve yaygın eğitim faaliyetleri üzerinden örgütlenen köklü ve kapalı bir cemaat yapısıdır. Tunahan sonrasında Kemal Kaçar, Arif Ahmet Denizolgun ve Alihan Kuriş gibi liderler başa geçmiştir. Süleymancılar, Avrupa'da bilhassa Almanya'da İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) gibi çatı kuruluşlar aracılığıyla da örgütlenmiştir. Kuriş'in tutuklanmasının ardından haklarındaki hukuki süreçler devam etmektedir.

Rufailik: Ahmed er-Rifâî tarafından 12. yüzyılda Irak'ta kurulan, Ehl-i Sünnet çizgideki cehrî (sesli) zikri ve fütüvvet gelenekleriyle bilinen köklü bir İslâm tasavvuf yoludur. Anadolu ve İstanbul'da da zamanla yayılan tarikatın kolları, esasen farklı itikadi veya fıkhi ekollerden ziyade, tarikatı farklı bölgelerde yayan veya temsil eden önemli halife ve seyyidlerin isimlerine dayanır. Türkiye'de Sayyâdiyye (Sayyâdîlik), Harîriyye, İmâdiyye ve Keyyâliyye gibi farklı kolları vardır.

Halvetilik: Kökeni Ömer el-Halvetî'ye dayanan ve Osmanlı döneminde Anadolu ile Balkanlar'da çok geniş bir yayılım alanı bulan en büyük tasavvufi yollardan biridir. Çok sayıda alt kola ayrıldığı için tasavvuf tarihinde "tarikat fabrikası" olarak anılır. Türkiye ve Osmanlı coğrafyasında öne çıkan ana kolları ve şubeleri şunlardır: Cemâliyye, Rûşeniyye, Ahmedîye, Şemsîye ve Uşşakîlik. Ayrıca bir dönem İstanbul-Karagümrük merkezli olarak sanat camiasına hitap eden ve çok sayıda ünlü müridi bulunan -tarihsel olarak temellerini Nureddin Cerrahi'nin attığı- Cerrahi tarikatı (Cerrâhiyye-Cerrahiler) da çok etkili olmuş ve bu gruba dahil edilen bir yapıdır. Cem Karaca, Mazhar Alanson, Gökhan Özoğuz ve Ahmet Özhan gibi sanat dünyasından çok sayıda kişiyle anılan bu yol, postnişinlik görevindeki Ömer Tuğrul İnançer ismiyle tanınmaktadır.

Mevlevilik: Melevilikte ayrı, bağımsız "kollar" veya mezhepsel bölünmeler yoktur; tarikat, merkezî bir teşkilatlanma ile Konya'daki Âsitâne-i Aliyye-Mevlânâ Dergâhı'na bağlı şubeler (mevlevihaneler) şeklinde yürütülmüştür. Türkiye coğrafyasındaki yapılanma coğrafi merkezler ve Asitane adı verilen ana dergâhlar üzerinden şekillenmiştir. Konya Mevlânâ Dergâhı, İstanbul Mevlevihaneleri (Galata, Yenikapı, Kasımpaşa ve Beşiktaş/Bahariye), Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Gelibolu (Çanakkale) Mevlevihanesi, Manisa Mevlevihanesi, Kütahya Mevlevihanesi ve Antalya Mevlevihanesi şeklinde yapılandırılmıştır. 1925 Kanunu nedeniyle, Mevlevihaneler, günümüzde musiki ve terbiye ocağı olarak faaliyet göstermektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, İslam toplumlarındaki bir gerçeklik olduğu yadsınamayacak olan İslami tarikat ve cemaatler, toplumların tarihsel mirasları, itikadi eğilimleri ve toplumsal ihtiyaçları temelinde oluşmuş organik yapılardır. Bu yapıları devleti tehdit eder noktaya geldikleri aşamada devlet gücüyle kısıtlamak ve yasaklamak mümkündür. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk dönemi veya 15 Temmuz/FETÖ sürecinde olduğu gibi, bu, bazen devletin ve milletin birliği ve dirliği adına bir zorunluluk haline de gelebilir. Ancak bu durumlar dışında, tek-parti dönemindeki yasaya rağmen, ülkemizde ve diğer tüm Müslüman toplumlu devletlerde İslami hareket ve yapıların varlığı olağan ve alışılagelmiş bir durumdur. 

Bu bağlamda, devletin düzeni adına kendi içlerinde güçlü hiyerarşileri olan bu tip yapıların, devlet dışarısında şeffaf örgütlenmelerini talep etmek ve bu yönde politikalar geliştirmek makul bir öneridir. Lakin toplumda başka organize grupların (mason locaları, askeri örgütlenme vs.) da olduğu düşünülürse, toplumda önemli bir nüfusa karşılık gelen bu tip yapıların devlette de temsili kaçınılmazdır. Nitekim demokratik bir devlet olan ABD'de de Hıristiyan dindar organize gruplar (en bilineni Mormonlar ve Evanjelist hareket) devlet kademelerinde, özellikle Cumhuriyetçi Parti iktidarlarında, yaygın şekilde yer alabilmektedir.

Bu bağlamda, Türkiye'de asıl konuşulması gereken husus, bu konuda bir dengenin var olması ve hiçbir kesim veya grubun diğerini yok edebilecek kadar aşırı güce sahip olamamasıdır. Bu konularda laik ve Atatürkçü kesimlerin tek-parti dönemini çağrıştıran söylemleri ise bence zamanın ruhuna uygun değildir; zira bireysel özgürlüklerin bu kadar arttığı ve herkesin cep telefonuyla kendi dünyasını inşa ettiği bir çağda, insanları zorla dönüştürmek ve inançlarını değiştirmek mümkün değildir. Yapılması gereken, bunun diğer toplumsal gruplar ve devletle sorun yaşamasını engellemek olmalıdır. Dahası, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, toplumun tarihinde, mayasında ve kökünde olan bir şeyi yok saymaya ve unutturmaya çalışmak gerçekçi değildir; bunun yerine, o inanç ve eğilimi modern yaşamla bütünleştirmeye çalışmak için fikir üretmek ve bu konuyu akademik anlamda incelemek, bence daha akılcı bir tavır olacaktır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

  • Gölpınarlı, Abdülkadir (1969), 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler, Gerçek Yayınevi.
  • Gölpınarlı, Abdülkadir (2019), Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler, İnkılâp Kitabevi.
  • TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/.


14 Ağustos 2026 Cuma

Siber Güvenliğe Giriş

 

Giriş

Yeni kurduğumuz AKSAV'a bağlı, Alanya-Antalya merkezli düşünce kuruluşu ESUPA'nın (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) ana çalışma alanlarından biri olarak kararlaştırdığı siber güvenlik konusuna giriş niteliğinde bir yazı ile, bu konuda bilgi sahibi olmayan okurlarımızı aydınlatmak isterim. Bu bağlamda, alanın Türkiye'deki uzman isimlerinden biri olan Dr. Salih Bıçakçı'nın 21. Yüzyılda Siber Güvenlik kitabı temelinde, bu yazıda internet teknolojisinin ortaya çıkışı, Soğuk Savaş döneminde internet teknolojisinin gelişimi ve Soğuk Savaş sonrası dönemde internet teknolojisi ile sosyal medyanın gelişimiyle ortaya çıkan siber güvenlik gereksinimi konuları ele alınacaktır.

İnternetin Ortaya Çıkışı

İnternetin ilk kez ortaya çıkması, 1960'lı yıllarda askeri ve akademik veri paylaşımını güvenli hale getirmek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Savunma veya Savaş Bakanlığı (Pentagon) bünyesindeki ARPA tarafından geliştirilen ARPANET projesiyle gerçekleşmiştir. O dönemde SSCB (Sovyetler Birliği) ile her alanda muazzam bir rekabet içerisinde olan ABD, 1957 yılında Sovyetlerin dünya yörüngesine ilk yapay uyduyu yerleştirmesi ve ardından aynı yılın ilerleyen aylarında bir canlı köpekle birlikte Sputnik II'yi uzaya göndermesiyle yarışta geride kaldığı hissine kapılmış; dönemin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'ın talimatıyla da ABD'nin rekabet gücünü artırmaya yönelik İleri Araştırma Projeleri Ajansı (Advanced Research Projects Agency-ARPA) kurulmuştur. Temel görevi SSCB'yi teknoloji alanında geçmelerini sağlayacak projeler geliştirmek olan ARPA, balistik füze ve nükleer silah gibi alanların yanı sıra bilgisayar projeleriyle de yakından ilgilenmiştir. 

ARPANET

Ancak o yıllarda bilgisayar işlemcilerinin çok sayıda kullanıcının bilgisayar sistemine girişini desteklememesi araştırmaların zaman almasına yol açmaktaydı. Buna yönelik bir çözüm olarak 1962 yılında geliştirilen ARPANET, ARPA ve NASA'ya bağlı araştırmacıların birbirleriyle rahatça haberleşebilmeleri ve dosya paylaşabilmeleri amacıyla kurulmuş, dünyanın ilk ciddi bilgisayar ağı sistemidir. Bu sistem sayesinde, ABD'nin yanı sıra, İngiltere'deki Ulusal Fizik Laboratuvarı (National Physical Laboratory) ve Fransa'daki "Cyclades" ağlarıyla da etkileşime geçilmiş ve zamanla tek bir sisteme entegre olunmuştur. Tek bir merkezden yönetilmeyen ve paket anahtarlama teknolojisine dayanan bu ilk ağ, zamanla küresel bir iletişim sistemine dönüşecektir. ARPANET üzerinden ilk etkileşim, 1969 yılında ABD'deki dört farklı üniversite (UCLA, Stanford, UC Santa Barbara ve Utah Üniversitesi) arasında yapılan ilk veri iletimiyle sağlanmıştır.

Creeper'ın meşhur mesajı

Ancak ilk ağın oluşmasıyla ilk "hacking" faaliyetleri de ortaya çıkmış ve 1971 yılında BBN Technologies'de çalışan Bob Thomas'ın yazdığı "Creeper" adlı program, kısa sürede ARPANET'teki tüm bilgisayarlara bulaşmıştır. "Reaper" adlı program yazılıp Creeper durdurulsa da, gelecekte ortaya çıkabilecek ciddi tehlikelerin ilki bu şekilde anlaşılmıştır. Bu dönemde kısaca FTP (File Transfer Protocol) adı verilen dosya aktarım protokolü de oluşturulmuş ve anonim dosyalar üzerinden müttefik devletlerin bilim insanlarının müşterek çalışabilmeleri daha kolay hale gelmiştir. İletişimin dönemin teknolojik imkânlarıyla zor olması nedeniyle zamanla TCP (Transmission Control Protocol) adlı gönderim kontrol protokol sistemi de devreye alınmıştır. Bu dönemde Birleşik Krallık da sürece dahil olmuş ve 26 Mart 1976'da, Kraliçe II. Elizabeth, Kraliyet Sinyal ve Radar Kurumu'ndan ilk e-postayı (e-mail) göndermiştir.

Kraliçe II. Elizabeth, Birleşik Krallık tarihindeki ilk e-postayı gönderiyor (26.03.1976, Malvern, Worcestershire)

Ayrıca yine 1970'lerde, kısaca "PC" (personal computer) olarak bilinen kişisel bilgisayarlar ABD'de üretilmeye ve satılmaya başlanmıştır. Bu dönemin meşhur popüler bilgisayarı ise Altair 8800'dür. MITS firması tarafından 1974 yılı sonunda duyurulan ve 1975'te satılmaya başlanan Intel 8080 işlemcili ilk başarılı mikrobilgisayar örneği olan Altair 8800, PC devrimini başlatan makine olmuş ve Bill Gates ve Paul Allen gibi girişimcilerin Microsoft için ilk yazılımlarını geliştirmesine vesile olmuştur. Ayrıca bu dönemde yaşanan bir diğer kritik gelişme, 1983 yılında MILNET adıyla askeri personelin kullandığı ağ sisteminin ARPANET'ten ayrılması ve ARPANET sivil bilim insanlarının kontrolünde bağımsız bir yapı haline gelmesidir. Özünde verimlilik amacıyla yapılsa da, bu durum, askeri ve sivil alanın ayrılmasına yönelik demokratik gelişime de katkı sağlamıştır. 

Altair 8800

Sonuç olarak, henüz keşfedildiği bu ilk dönemde, internet, devletlerin ve genelde devletlerin güvenlik birimleri ile akademik elitlerin elinde olmuş, halka pek duyurulmamış ve geleceğe yatırım adına yavaş bir şekilde geliştirilmeye çalışılmıştır. İnternet teknolojisinin ortaya çıkışındaki temel motivasyon kaynağı ise, yayılmacı komünist faaliyetleri destekleyen Sovyetler Birliği'ni teknolojik olarak geçmek güdüsü olmuş ve bu doğrultuda bilim insanlar ve askerlerin haberleşmeleri adına ağ teknolojileri geliştirilmiştir. Ek olarak, 1983'ten itibaren ARPANET ile MILNET'in ayrılmasıyla, bu alanda askerlerin ayrı bir teknolojisinin (ağ sisteminin) olması ve diğer alanda sivillerin üstünlüğünün kabul edilmesi anlayışı -ABD ve demokratik ülkelerde- benimsenmiştir. 

Soğuk Savaş Döneminde İnternet

Soğuk Savaş döneminin sonlarında, zaman zaman yaşanan detant (yumuşama) süreçlerine karşın ABD ile Sovyetler Birliği ve genel olarak Batı (demokrasi, liberalizm, piyasa ekonomisi) ile Doğu (öncü parti, komünizm, kumanda ekonomisi) dünyaları arasında amansız bir rekabet sürdüğü için, internetin kullanımı da daha ziyade güvenlik kaygıları temelinde bilimsel gelişim gösterebilmiş ve diğer alanlara kapalı kalmıştır. Ancak 1980'lerden itibaren ARPANET'e dahil olan bilgisayarların sayıca hızla artması, internet güvenliği meselesini de ilk kez ciddiyetle gündeme taşımıştır. Nitekim 27 Ekim 1980 tarihinde ARPANET mesajlarına bulaşan bir virüs nedeniyle, sistem, 72 saatliğine durmuştur. Yine 1982 yılında, Rich Skrenta adında Amerikalı 15 yaşında bir lise öğrencisi tarafından şaka amaçlı yazılan Elk Cloner virüsü, Creeper hadisesi sonrasında ilk ciddi virüs krizi olmuştur. 1983 yılında ise, ARPANET'teki tüm bilgisayarların farklı bilgisayar ağlarının birbirleriyle sorunsuz konuşabilmesi için oluşturulan TCP/IP (Transmission Control Protocol / Internet Protocol) düzenlemesine geçmeleriyle ilk kez modern anlamda "internet" (interconnected networks) yapısı ortaya çıkmıştır.

Rich Skrenta ve Elk Cloner vakası

Bu dönemin bir diğer ilginç gelişmesi ise, özellikle markalaşan Hollywood sayesinde sinema alanında hızla gelişen ABD'de internet ve siber güvenlikle ilgili kültürel öğelerin de yazılmaya ve popüler olmaya başlanmasıdır. Örneğin, 1982 yılında bilimkurgu yazarı William Gibson, Burning Chrome eserinde yeni gelişen siber alan için "siber uzay" ifadesini ilk kez kullanmış, keza 1984'te yazdığı Neuromancer romanında kavramı detaylı şekilde izah etmeye çalışmıştır.

Neuromancer

Bu dönemdeki bir diğer çok önemli kültürel öğe ise 1983 tarihli "War Games" (Savaş Oyunları) filmidir. Dönemin genç yıldızı Matthew Broderick'in başrolde olduğu ve John Badham tarafından yönetilen iddialı film, ABD ve tüm dünyada hacker kültürünün anlaşılmasına ve kısmen de özendirilmesine katkı sağlamıştır. Hatta tesadüfi değildir ki, filmden etkilenen Milwaukee, Wisconsinli bir grup hacker, 414s koduyla o dönemde ABD'deki birçok önemli kamu ve özel kuruluşunu hackleyerek bilgisayar korsanlığının ilk tehlikeli örneklerini sergilemiştir. Nitekim bu grubun yaptıklarının ardından, ABD'deki ilk yasal düzenleme olan "Computer Fraud and Abuse Act 18 USC 1030" yasası çıkarılmıştır. Yasa ile, özellikle adalet, savunma ve ulusal güvenlik konularındaki devlet bilgisayarların korunmasına dikkat edilmiştir. Bu dönemde bilgisayar korsanlığı ve teknoloji, 1960'lar ve 1970'lerdeki hippi hareketinin devamı niteliğinde; özgürlükleri kısıtlamaya çalışan devletlere karşı devrimci bir eylem olarak algılanmış ve kimi çevrelerde yüceltilmiştir. Hatta 1975'ten itibaren birçok etkili hacker, müşterek bir manifesto oluşturarak görüşlerini tutarlı bir bütün hâline getirmeye gayret etmişlerdir.

414S

Bu döneme dair bir diğer kritik husus ise, ABD'nin Soğuk Savaş koşullarında Varşova Paktı üyesi veya komünist rejime yakın rejimlerle teknolojik ve ticari ilişkilerini kısıtlayan 1947 tarihli COCOM (Çok Taraflı İhraç Kontrol Komitesi - Committee for Multilateral Export Controls) etkisiyle Doğu toplumlarıyla etkileşimlerin sınırlı kalmasıdır. Örneğin, Çin'le ilişkiler bu nedenle uzun süre geliştirilememiş; ancak 1983'te Karlsruhe Üniversitesi'nden Werner Zorn ile Çin'deki Prof. Wang Jungfeng'in çabalarıyla 1987'den itibaren Çin'le de elektronik posta (email) yoluyla iletişime geçilmiştir. Çin'den gelen 14 Eylül 1987 tarihli ilk emailde ise şu ifade geçmektedir: "Über die große Mauer erreichen wir alle Ecken der Welt" (Çin Seddi üzerinden dünyanın her köşesine ulaşıyoruz). Hatta bu dönemde Phil Zimmermann adlı bir Amerikalı programcının yazdığı PGP isimli bir şifreleme programının diğer devletlere satılması nedeniyle ülkesi ABD'de yargılanması da internet teknolojisinin gelişimi adına önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Çin'den Almanya'ya ilk email (1987)

Soğuk Savaş Sonrası Dönem: Her Alanda İnternet ve Siber Güvenlik Gereksinimi

Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle tüm dünyada liberal ve demokratik değerler hızla yayılmaya başlarken, tüm dünya ülkelerinin ABD ve Avrupa ülkeleri gibi olacağı yönündeki iyimser görüş gerçeğe dönüşemese de, kuşkusuz, tüm devletler ve halklar arasındaki etkileşim, gelişen ulaşım ve iletişim imkânlarının da etkisiyle inanılmaz ölçüde artmıştır. Bu ortamda devletlerin tekeli de kırılmaya başlanmış ve Joseph S. Nye'ın meşhur TED konuşmasında söylediği üzere, güç, Batı'dan Doğu'ya ve devletlerden sivil alanlara (şirketler, sivil toplum kuruluşları ve diğer devlet dışı aktörler vs.) kaymaya başlamıştır. Bu ortamda, 1990'larda "World Wide Web" (WWW) sistemi ve "http" protokolünün ortaya çıkmasıyla internetin ve özellikle 2000'lerde sosyal medya uygulamalarının yaygınlaşması ve bunların cep telefonu teknolojisiyle entegre olmasıyla, dünyada artık tam anlamıyla "dijital çağ"a girilmiş; demokratik seçimlerden günlük alışverişe, evliliklerden devlet işlerine ve yayıncılıktan siyasete kadar her konuda internet en önemli boyut haline gelmiştir.

Ancak bu sürecin ticareti hızlandırması, toplumları kaynaştırması, ön yargıları aşması vs. gibi olumlu etkilerine karşın, 1-) terör örgütleri ve kriminal grupların da bu teknolojileri kullanarak faaliyetler (siber suçlar, siber terör saldırıları vs.) gerçekleştirmeye başlamaları ve 2-) devletlerin bu konularda rekabet halinde oldukları diğer devletlere yönelik saldırgan politikalara yönelmeleri gibi iki olumsuz trend yaşanmaya başlamıştır. Özellikle Sovyetler Birliği'nin ardılı olarak halen ciddi bir teknolojik birikimi olan Rusya'nın, yeni yetiştirdiği hackerları kullanarak 1990'lardaki Çeçenistan müdahalesi sırasında ilk kez görülen bazı siber saldırılar gerçekleştirmesi ve sonrasında Gürcistan, Estonya ve Ukrayna gibi ülkelerle girişilen siyasi bilek güreşinde bu ülkelerin NATO ile ilişkilerini gerekçe göstererek kapsamlı saldırılar yapması, bu ülkeye internet teknolojileri alanında kötü bir şöhret kazandırmıştır. Benzer şekilde, Çin hükümetinin resmi bir bağlantıları olmadığını iddia ettiği Çinli hackerlar da zaman zaman Batılı devletlerin resmi kurumlarına ve şirketlerine internet üzerinden çeşitli saldırılar gerçekleştirerek web sitelerini ve faaliyetlerini aksatmaya çalışmışlardır. Örneğin, 2010 yılındaki STUXNET hadisesinden en olumsuz etkilenen ülkenin İran olması -ki saldırıda İran'ın Natanz nükleer tesisindeki uranyum zenginleştirme santrifüjleri de hedef alınmıştır- bu konuda İsrail ve ABD'yi ön plana çıkarmıştır. Batılı devletler de, kuşkusuz, benzer şekilde hasımlarına yönelik saldırı ve propaganda faaliyetlerine girişmişlerdir. Ancak Batılı ülkelerde demokratik rejimlerin ve çeşitli kontrol mekanizmalarının bulunması, bu konuda biraz daha makul hareket edilebileceği algısını yaratmaktadır. 

Böyle bir ortamda, kuşkusuz, internet ve siber uzayın daha fazla regüle edilmesi, devletlerin bu alanlarda çeşitli koruma mekanizmaları ve hukuksal düzenlemeler oluşturmaları gibi bir ihtiyaç doğmuştur. Keza, uluslararası ortamda da benzeri bir ihtiyaç vardır. Bu yönde siber suçlarla mücadele için Budapeşte Sözleşmesi'nin (Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi) hazırlanması müspet bir gelişme olurken, Milletlerarası Akitlerde Elektronik İletişimin Kullanımına Dair BM Sözleşmesi olan UNCITRAL ve UNCITRAL Model Kanunları ile Birleşmiş Milletler (BM) de sürece dahil olmuştur.

Bu doğrultuda günümüzde en önemli husus kuşkusuz siber güvenliktir. Siber güvenlik, bilgisayarları, telefonları, ağları, programları ve gizli bilgileri kötü amaçlı dijital saldırılardan koruma eylemlerine verilen genel isimdir. Amaç, verilerin çalınmasını veya sistemlerin bozulmasını önlemektir. Siber güvenlik, temel olarak şu boyutlardan oluşmaktadır:

  • Ağ güvenliği: Bilgisayar ağlarını dış tehditlerden korumak,
  • Uygulama güvenliği: Yazılımlardaki açıkların kapatılması,
  • Veri güvenliği: Gizli ve özel bilgilerin saklanması,
  • Kullanıcı eğitimi: İnsanları sahte mesajlara karşı uyarmak.

Bu şekilde, veri hırsızlığını durdurmak, sistemlerin kapanmasını önlemek, para kayıplarının önüne geçmek ve gizli bilgileri güvende tutmak gibi, devlet açısından ulvi ve güvenlik bağlamında kimi zaman gerçekten gerekli amaçlar güdülmektedir.

Dijital Vatan

Türkiye de diğer gelişmiş devletler gibi bu konuda hızla düzenlemelere gitmekte ve gerekli altyapıyı oluşturmaya ve oturtmaya gayret etmektedir. Bir NATO üyesi olan Türkiye, kendisine saldırgan yaklaşmayan tüm devletlerle diplomatik olarak iyi ilişkiler kurmaya gayret ederken, bir yandan da NATO yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Merkeziyetçi, yerli teknoloji odaklı ve yasal olarak bağlayıcı bir yapıya sahip olan "Dijital Vatan" anlayışı doğrultusunda yakın zamanda kurulan ve doğrudan T.C. Cumhurbaşkanlığı'na bağlı T.C. Siber Güvenlik Başkanlığı, 7545 Sayılı Siber Güvenlik Kanunu, Siber Güvenlik Kurulu ve Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı (2024-2028), bu alanda Türkiye hakkında araştırma yapacakların incelemesi gereken konulardır. Ek olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin TSK Siber Savunma Komutanlığı ile TSK Siber Savunma Merkezi-SİSAMER de bu konuda askeri alanda önemli girişimlerdir.

Sonuç

Sonuç olarak, hâlâ devam eden bir süreç olan siber güvenlik olgusunun Türkiye ve dünyadaki gelişimi, çok daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç duyan karmaşık bir meseledir. Ancak önce bu konuda yapılmış önceki çalışmalar iyice değerlendirilmeli, ardından yeni ve ihtiyaç duyulan çalışmalara yönelinmelidir. Bu konudaki çalışmalarımız artarak sürecektir... Bu yazı, bu bağlamda gençlere ilk bilgileri aktarmak amacıyla hazırlanmıştır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

Calendrier électoral déterminé en RTCN

 

Introduction

En République turque de Chypre du Nord (RTCN), État de facto reconnu uniquement par la Turquie, la victoire du candidat du Parti républicain turc (CTP), avocat et social-démocrate partisan d'une solution fédérale, Tufan Erhürman, à l'élection présidentielle de 2025, a fortement suggéré une reprise des négociations sur Chypre. Les citoyens se rendront aux urnes le 6 décembre pour des élections locales et générales. Les résultats de ces élections seront déterminants pour l'orientation du conflit chypriote (poursuite des négociations en vue d'une solution fédérale ou maintien d'une solution à deux États) et pour comprendre l'attitude des Chypriotes turcs à l'égard de la coalition de droite au pouvoir depuis 2022. Cet article analysera les élections de 2026 en RTCN.

Tufan Erhürman

Politique intérieure de la RTCN de 2022 à nos jours

Pour rappel, lors des élections législatives de 2022 en RTCN, le Parti de l'unité nationale (UBP), nationaliste et pro-turc dirigé par Faiz Sucuoğlu et héritier de la tradition de Rauf Denktaş, a remporté 24 des 50 sièges au Parlement de la RTCN avec 39,54 % des voix, signant ainsi une victoire électorale significative lors de l'élection d'Ersin Tatar. Le Parti républicain turc (CTP), quant à lui, dirigé par l'actuel président Tufan Erhürman, a réalisé un bon score avec 32 % des suffrages, mais n'a obtenu que 18 sièges, s'imposant comme le principal parti d'opposition. Parmi les autres formations politiques, le Parti démocrate (DP), de centre-droit, dirigé par Fikri Ataoğlu, a remporté 3 sièges avec 7,41 % des voix. Le Parti populaire centriste (HP), dirigé par l'académicien Kudret Özersay, a remporté 3 sièges parlementaires avec 6,68 % des voix, et le Parti de la Renaissance nationaliste-conservateur (YDP), dirigé par le théologien et universitaire Dr. Erhan Arıklı et soutenu par les immigrants turcs, a remporté 2 sièges parlementaires avec 6,39 % des voix.

À la suite de ces résultats, un nouveau gouvernement a été formé sous la direction de Faiz Sucuoğlu, chef de l'UBP, vainqueur des élections à la tête d'une coalition UBP-DP-YDP qui a facilement obtenu la majorité parlementaire (29/50). Cependant, face à un mécontentement populaire croissant, alimenté par les difficultés économiques en Turquie (qui a toujours soutenu la RTCN), par les enquêtes pour corruption visant les médias de la RTCN et par d'autres problèmes sociaux liés au manque de reconnaissance internationale du pays, le gouvernement Sucuoğlu a démissionné et Ünal Üstel a été élu à sa place. Selon certains observateurs locaux, la perception d'une ingérence turque dans la chute du gouvernement Sucuoğlu a terni le prestige de l'UBP auprès des électeurs chypriotes turcs. De plus, le gouvernement Üstel n'a pas réussi à apporter de solution concrète au conflit chypriote ni aux difficultés économiques persistantes, et a été davantage fragilisé par les enquêtes pour corruption.

Il est important de rappeler que Chypre, divisée depuis 1974, a vu s'ouvrir certains points de passage frontaliers entre le nord et le sud. Ces dernières années, de nombreux Chypriotes turcs ont pu étudier ou travailler au sein de l'administration chypriote grecque (officiellement la République de Chypre), et même des représentants nationalistes, comme le président Ersin Tatar, possèdent un passeport chypriote. Ce contexte politique particulier, influencé par le statut de la partie chypriote grecque en tant que membre de l'Union européenne (UE) et par l'économie plus développée de cette partie, favorise de plus en plus une solution fédérale. Cette situation ne constitue pas un obstacle majeur et ne suscite pas de réaction de la part de la Turquie ; en réalité, les obstacles à un renforcement du contrôle aux frontières proviennent généralement de la partie chypriote grecque. Il est essentiel de comprendre cela, car les Chypriotes turcs, conscients qu'aucune évolution positive vers une solution à deux États n'est envisageable dans un avenir proche, soutiennent l'idée d'une fédération à Chypre non par ressentiment envers la Turquie ni par manque d'identité turque ou musulmane, mais pour obtenir un statut définitif et internationalement reconnu. Car si l'intransigeance des Chypriotes grecs est brisée, c'est le seul modèle de solution véritablement viable.

Élections de 2026 : Élections générales et locales simultanées

Suite à la victoire historique du candidat du CTP, Tufan Erhürman, à l’élection présidentielle de 2025, le climat politique en RTCN a évolué et l’espoir d’une fédération a refait surface. Dans ce contexte, malgré le soutien de la Turquie au gouvernement de coalition et les rencontres fréquentes du Premier ministre Ünal Üstel avec le président turc Recep Tayyip Erdoğan et d’autres hauts responsables turcs, la population chypriote turque, convaincue qu’aucune issue positive vers une solution à deux États n’est envisageable à court terme, a continué de se tourner vers le CTP. L’annonce par le gouvernement de la tenue d’élections générales et locales simultanées le 6 décembre marque le lancement officiel de la campagne électorale, et le parti le plus ambitieux dans ce contexte est naturellement le CTP social-démocrate.

Le Parti républicain turc (CTP), qui a récemment élu Sıla Usar İncirli à sa tête, se situe depuis longtemps à l'aile gauche de la politique chypriote turque. Il prône une solution fédérale et une politique intègre à l'échelle de l'île, et défend une perspective européenne. Si, par le passé, influencé par la gauche chypriote grecque et l'AKEL, le CTP adoptait une position plus anti-occidentale et anti-impérialiste, la montée en puissance de son aile verte, au détriment de son aile rouge, a conduit ces dernières années à une orientation plus européanisée, plus soucieuse de l'environnement et plus pro-UE. Ayant déjà élu leur première femme Première ministre, Sibel Siber, en 2013, les Chypriotes turcs pourraient soutenir le CTP lors de ces élections, ce qui pourrait faire d'İncirli leur deuxième femme à ce poste. Tout en critiquant l'administration actuelle, İncirli promet de mener un recensement, de renforcer les mesures de sécurité et de travailler à une solution au problème chypriote dès son élection.

Le chef de l'UBP et Premier ministre, Ünal Üstel, poursuit quant à lui sa ligne politique nationaliste traditionnelle, affirmant que l'organisation de deux élections simultanées a permis de réduire les coûts, que d'importants projets, comme la route Girne-Lapta, ont été menés à bien et que des relations étroites ont été établies avec la Turquie. Les membres de l'UBP s'opposent fermement aux négociations de fédération avec les Chypriotes grecs et estiment que ces derniers, leurs ennemis historiques, ne sont en aucun cas dignes de confiance. Dans ce contexte, le ministre des Affaires étrangères de l'UBP, Tahsin Ertuğruloğlu, a particulièrement attiré l'attention par ses récentes critiques acerbes à l'encontre du président Erhürman.

Tahsin Ertuğruloğlu

Outre le CTP et l'UBP, des partis comme le DP, le HP, le YDP et le Parti socialiste de la démocratie communale (TDP) devraient également être présents lors de ces élections. Serdar Denktaş, fils de Rauf Denktaş, qui a longtemps dirigé le DP, a fondé l'an dernier un nouveau parti politique, le Parti de la justice sociale et de la lutte (Parti TAM). Il est quasiment certain que le HP, le YDP et le DP remporteront plusieurs sièges au Parlement. Le HP de Kudret Özersay, en particulier, est perçu comme un partenaire de coalition idéal pour d'éventuels gouvernements CTP et UBP. Le YDP d'Erhan Arıklı devrait également rejoindre une coalition au sein d'un éventuel gouvernement UBP. Bien qu'aucun sondage sérieux ne soit encore disponible et que les élections soient encore loin, les observations suggèrent que le CTP est en position de force.

Dans le petit État de la République turque de Chypre du Nord (RTCN), les élections locales peuvent avoir une influence plus importante sur la personnalité des candidats et leurs liens avec la population que sur les partis politiques eux-mêmes. Par exemple, des personnalités politiques locales comme Mehmet Harmancı, qui a bénéficié d'un soutien important durant son mandat de maire de la municipalité turque de Nicosie, même si son parti n'a pas obtenu un score très élevé, peuvent influencer les résultats électoraux grâce à leurs qualités personnelles. Prédire l'issue de ces élections locales, où seront élus 18 maires, 220 conseillers municipaux, 240 chefs de village et 960 notables, est donc plus complexe et dépend des dynamiques locales.

Conclusion

En conclusion, bien que les autorités chypriotes turques s'accordent à dire qu'aucun parti ne devrait former un gouvernement seul lors des élections générales, le CTP est le plus susceptible de l'emporter, fort de la dynamique instaurée par Erhürman et en arrivant en tête avec un nombre important de voix. À ce stade, la meilleure chance de l'UBP réside dans certaines initiatives de la Turquie continentale susceptibles de bouleverser l'équilibre électoral. Je m'attends à ce que le CTP accède au pouvoir, soit seul, soit au sein d'une coalition avec le HP d'Özersay. Cependant, étant donné que le pouvoir principal en RTCN, outre la conduite des négociations sur Chypre, reposera entre les mains du gouvernement et du Premier ministre, l'accession au pouvoir pourrait paradoxalement entraîner une baisse de la popularité du CTP au fil du temps et une perte de voix lors des prochaines élections. En effet, tant que la Turquie connaîtra des difficultés économiques, la stabilité économique demeurera impossible pour la RTCN. Si une solution, ou du moins une avancée significative, est trouvée dans les négociations chypriotes sous l'égide d'Erhürman, le CTP aura alors l'occasion de marquer durablement la politique de la RTCN et de monopoliser le pouvoir pendant de nombreuses années.

Nous souhaitons que le peuple de la RTCN fasse le bon choix et prouve une fois de plus au monde entier que les problèmes viennent de l'autre côté, obtenant ainsi des avantages qui mettront fin à l'isolement injuste que subit le peuple chypriote turc depuis des années.

Photo de couverture : la dirigeante du CTP, Sıla Usar İncirli, la dirigeante du HP Kudret Özersay et la dirigeante de l'UBP Ünal Üstel

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Terörsüz Türkiye ve Çağdaş Yönetişim

 

Türkiye'de bazı muhalif çevrelerin "Terörsüz Türkiye" süreci gibi, terör örgütü PKK'nın tasfiyesini gerçekleştirecek, ciddi suçlar işlememiş PKK'lıların topluma yeniden dönmelerini sağlayacak ve devletin temel ilkelerinden hiçbir taviz vermeden gerçekleştirilecek bir sürece bile tepki göstermeleri, ülkemizin çağdaş yönetişim mantığından ne kadar uzakta kaldığının anlaşılması açısından manidardır. Bu durum, ülkemizin kurulduğu 20. yüzyıl başlarındaki dönemi için yerinde ve oldukça başarılı yönetim mantığının, bazı çevrelerce zamanın ruhu ve güncel koşullar hiç değerlendirilmeden aynen kabullenildiğinin anlaşılması açısından önemlidir. Bu yazıda, "Terörsüz Türkiye" süreci ve devletin vatandaşlarını kendi kimlikleriyle kabul etmesinin çağdaş yönetişim mantığı açısından neden faydalı olduğunu örneklerle izah etmeye çalışacağım.

Yönetişim; bir devletin, kurumun veya organizasyonun kurallar, süreçler ve ilkeler bütünüyle nasıl yönetildiğini ifade eder. Klasik tek taraflı "yönetim" anlayışından farklı olarak, "yönetişim", "başkaları vasıtasıyla iş görmek" yerine "başkalarıyla birlikte iş görmeyi", yani yetki ve sorumlulukların paydaşlarla ortaklaşa paylaşılmasını amaçlar. Çağdaş yönetişim, vatandaşları değiştirmeye çalışmadan, onların farklı kimliklerini, kültürlerini ve taleplerini olduğu gibi kabul eden bir yaklaşımı benimser. Bu yaklaşım, devleti yönetenlerin tek tip insan yaratma çabasını bırakıp, toplumsal çeşitliliği ve farklılıkları bir zenginlik olarak görmesini sağlar.

Çağdaş yönetişimin temel ilkeleri;

a-) Kapsayıcılık: Her kesimin sesini duyurması,

b-) Çeşitlilik: Farklı yaşam tarzlarına saygı,

c-) Katılım: Karar süreçlerinde halkın yer alması ve

ç-) Saydamlık: Açık ve dürüst yönetim olarak özetlenebilir. 

Bu mantıkta, en önemli hususlar ise şunlardır:

  • Tek Tip Olmama: İnsanları belli bir kalıba sokmamak,
  • Hak Temelli Yaklaşım: Bireylerin kimliklerini koruyarak hak verilmesi,
  • Dinleme ve Anlama: Vatandaşın sorunlarını onların perspektifinden dinlemek,
  • Eşitlik: Farklılıkları dışlamadan eşit saymak.

Klasik yönetim mantığında, devlet veya düzenleyici kurum, insanları dar kalıplar içine sokmak ve tek tip yetiştirmek için büyük bir kaynak ve efor sarf ederken, bunun yarattığı toplumsal sorunları da genellikle devletin Weberyan mantıktaki "şiddet tekeli" yetkisini kullanarak çözmeyi dener. Yönetişim mantığında ise, devlet, vatandaşlarının toplumsal birlik ve bütünlüğü bozmayacak ölçüde farklı olmasını tolere eder ve sınırlı kaynaklarını onları zorla diğerlerine benzetmeye çalışmak yerine, genel olarak vatandaşlara ve John Rawls'un söylediği gibi, özellikle dezavantajlı gruplara yönelik hizmet kalitesini arttırmak için kullanır. Bu da, bu tarz devletlerin daha müreffeh, huzurlu ve başarılı olmasını sağlar. 

Bu genel ilkeleri Türkiye'ye uyarladığımızda; Büyük Atatürk'ün yıkılmış Osmanlı İmparatorluğu sonrası tüm dünyada etkili olan ulus-devletler çağında "Türk milleti" mantığıyla bir millet oluşturması ve bunu korumak için devlet gücünü kullanması kuşkusuz akılcı ve yerindedir. Zira o dönemde millet anlayışının temelleri atılamamış olsaydı, kısa sürede yeni devlet yıkılabilir, ya da parçalanabilirdi. Oysa şimdilerde artık 104. yılına girecek ülkemizde, millet bilinci ve anayasal vatandaşlık fazlasıyla yerleşmiş ve oturmuş durumdadır. Bugün ihtiyacımız olan, bu nedenle, devletin bütünlüğü ve milletin birliğini bozmayacak şekilde, Kürt kökenli yurttaşlarımızın, veya benzer şekilde Alevilerin toplumsal yaşamda daha mutlu ve millete ait hissetmelerini sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirilmesidir. 

Bu konuyu içselleştirmek açısından 28 Şubat döneminde uygulanan başörtüsü yasağını ve İslamcı olarak kabul edilen yurttaşlarımıza geçmişte yaşatılan zorlukları anlamak önemli ve yerinde olacaktır. Büyük Atatürk'ün temellerini sağlam attığı laik Türkiye Cumhuriyeti'nin, İslamcı esaslara göre yönetilen Müslüman çoğunluklu ülkelerden farkını koruyabilmek adına laiklik konusunda aşırı hassasiyet gösteren sonraki yönetimler, hatırlanacak olursa, İslamcı parti ve hükümetlerin güçlendikleri dönemlerde Türk kadınlarının önemli bir bölümünün gerek gelenek, gerekse inanç gereği taktıkları başörtüsünü (türban) bile rejime yönelik bir tehdit olarak değerlendirmişler; bu durum da ülkemizdeki mütedeyyin kesimlerin devlet ve özellikle ordudan soğumalarına ve millet birliğinin bozulmasına neden olmuştur. Ülkemizi çok zayıf düşüren bu sorun, 12. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan sayesinde çözülünce ise, Türkiye'nin 21. yüzyılda şaha kalkabileceği uygun koşullar oluşmuştur. 

Bu benzer mantık, aslında tüm diğer kitleselleşmiş sorunlar için de geçerlidir. Nasıl ki 28 Şubat sürecinde kadınlarımızın zorla başını açtırmak ve açmayanları üniversitelere eğitim hakkından mahrum bırakarak içeri almamak yanlış bir mantık idiyse, günümüzde Kürt asıllı olduğunu düşünen ve ana dili Kürtçe'yi öğrenmek ve çocuklarına öğretmek isteyen yurttaşlarımızı engellemeye çalışmak da aynı derecede hatalı ve verimsizdir. Hatalıdır; çünkü insanlara zorla bir şeyi yaptırmak çok daha olumsuz sonuçlara neden olabilir ve devletin bütünlüğü ve milletin birliğini yaralayabilir. Verimsizdir; çünkü devletin sınırlı kaynaklarını insanları zorla bir mantığa ve kimliğe oturtmak için harcaması sonuçsuz kalabilir. Bunun yerine, Türklük bilincini halkımıza anayasal yurttaşlık temelinde verecek; isteyen diğer kimliklerin ikincil kimlik ve kültür olarak öğrenilmesi ve yayılmasına hak tanıyan bir siyasal düzen ve eğitim sistemi çok daha başarılı ve verimli olacaktır. Bu şekilde, nasıl ki İslamcı denilen yurttaşlarımız devlete entegre olup, hatta bugün devlet kadrolarının çoğunu oluşturur hale geldilerse, Kürt asıllı veya Alevi yurttaşlarımız da devlet ve millete aidiyetlerini daha da arttırabileceklerdir. Bu konuyu diğer toplumsal kimlik ve sorunlar için de genişletebiliriz...

Sonuç olarak, muhalefetin bazı küçük aşırı sağ partiler dışında zaten genel mantığından ziyade Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden seçilmesini engellemek adına desteklemeye yanaşmadıkları "Terörsüz Türkiye" süreci, ülkemizin en vahim sorunlarından birini çözmek adına önemli ve tarihi bir fırsattır. Bu süreçle birlikte PKK'nın tasfiyesi sağlanabilirse, Türkiye'nin hukuk devleti ve demokrasiye dönüşü için uygun koşullar yeniden oluşabileceği gibi, çağdaş yönetişim mantığının gelişmesiyle diğer bazı kitlesel sorunların çözümü için toplumsal farkındalık da artabilir. Alevilerin durumu, gayrimüslim hakları, engelli hakları, farklı cinsel yönelimlerden olan yurttaşlarımızın durumu ve daha birçok kitlesel mesele, bu mantıkla kısa sürede çözülebilir. Bu nedenle, umutlu olmak ve sürecin içinde kalmak önemlidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ