6 Kasım 2026 Cuma

Chatham House'da Düzenlenen 'Chasing China' Paneli: Çin'in Rekabetçi Yükselişine Karşı İngiltere ve Avrupa Birliği Ne Yapmalı?

 

Giriş

1920 yılında kurulan Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü), 27 Ekim 2026 tarihinde “Chasing China: How should the UK and EU respond to China’s competitive threat?” (Çin’in Peşinden Koşmak: İngiltere ve Avrupa Birliği Çin’in Rekabetçi Tehdidine Nasıl Yanıt Vermeli?) başlıklı bir panel düzenlemiştir. Londra’da hibrit formatta gerçekleştirilen ve yaklaşık 78 dakikalık video kaydı yayımlanan etkinlik, Çin’in teknolojik yenilik, ileri imalat ve devlet destekli yatırım alanlarında ulaştığı ölçeğin Avrupa ekonomileri üzerindeki etkilerini ele almıştır. Panelin temel sorusu, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin Çin’le ekonomik ilişkilerini tamamen koparmadan kendi sanayi ve teknoloji kapasitelerini nasıl güçlendirebilecekleridir.

David Lubin’in moderatörlüğünü üstlendiği panele Chatham House Asya-Pasifik Programı Çin ve Dünya Kıdemli Araştırmacısı James Kynge, China-Britain Business Council Kamu İlişkileri Başkanı Jie Latham ve Bruegel Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Ignacio García Bercero katılmıştır. Etkinlik; ileri teknoloji rekabeti, kritik sektörlerde dışa bağımlılık, araştırma güvenliği, yatırım denetimi, sanayi politikası ve İngiltere-AB koordinasyonu gibi başlıkları bir araya getirmiştir. Bu yazıda panelin ilan edilen tartışma çerçevesi, konuşmacıların kamuya açık değerlendirmelerinden doğrulanabilen noktalar ve etkinliğin ortaya koyduğu temel politika ikilemleri özetlenerek değerlendirilecektir.

Panel kaydına ilişkin kamuya açık kısa kesitlerde öne çıkan en dikkat çekici değerlendirmelerden biri James Kynge’ye aittir. Kynge, Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü’nün (ASPI) takip ettiği 74 ileri araştırma alanının 66’sında Çin’in ABD’yi geride bıraktığına ve Çin’in STEM alanlarında yetiştirdiği doktora mezunu sayısının da ABD’nin üzerine çıktığına işaret etmiştir. Bu değerlendirme, rekabetin artık yalnızca ucuz üretim veya ihracat fazlası üzerinden açıklanamayacağını; bilimsel araştırma, insan kaynağı ve teknolojik kapasitenin de güç dengelerinin merkezine yerleştiğini göstermektedir.

Çin’in Teknolojik Yükselişi: Rekabetin Yeni Cephesi

Çin’in küresel ekonomi içerisindeki konumu son 20 yılda önemli ölçüde değişmiştir. Ülke, başlangıçta düşük maliyetli üretim ve küresel tedarik zincirlerine entegrasyon sayesinde öne çıkarken, bugün elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, güneş panellerinden telekomünikasyona, robotikten yapay zekâya ve ileri malzemelere kadar geniş bir alanda rekabet etmektedir. Bu dönüşüm, Çin’in yalnızca dünyanın üretim merkezi olma niteliğini değil, teknoloji standartlarını ve geleceğin sanayi ekosistemlerini şekillendirme kapasitesini de arttırmaktadır.

Kynge’nin 74 araştırma alanının 66’sına ilişkin vurgusu, bu değişimin bilimsel temelini ortaya koymaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, tek bir endeksin bütün teknolojik üstünlük ölçütlerini temsil etmediğidir. Bununla birlikte, söz konusu veri, Çin’in araştırma kapasitesinin belirli ileri teknoloji alanlarında ne ölçüde genişlediğini göstermesi bakımından önemlidir. Bilimsel yayın, patent, doktora mezunu, laboratuvar altyapısı, ticarileştirme kapasitesi ve küresel pazara erişim birlikte değerlendirildiğinde Çin’in rekabet gücünün çok boyutlu bir karakter kazandığı görülmektedir.

Çin’in avantajı yalnızca kamu kaynaklarının belirli sektörlere yönlendirilmesinden ibaret değildir. Büyük iç pazar, yoğun üretim kümeleri, gelişmiş lojistik ağları, ölçek ekonomileri, mühendislik insan kaynağı ve tedarikçiler arasındaki coğrafi yakınlık da bu avantajı beslemektedir. Bir ürünün tasarımından bileşen üretimine, montajından ihracatına kadar uzanan süreçlerin aynı sanayi ekosistemi içerisinde yürütülebilmesi, maliyetleri azaltırken yeniliklerin pazara aktarılma hızını da arttırmaktadır.

Bu nedenle, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca Çin menşeli ürünlerin fiyat rekabeti değildir. Daha temel sorun, Avrupa şirketlerinin yeni teknolojileri geliştirme, ölçeklendirme ve küresel pazarlarda ticarileştirme hızının Çin’deki rakipleriyle karşılaştırıldığında yetersiz kalabilmesidir. Avrupa’nın bilimsel birikimi ve yüksek nitelikli iş gücü önemli avantajlar olmakla birlikte, araştırma sonuçlarının sanayiye aktarılması, risk sermayesine erişim, enerji maliyetleri ve parçalı pazar yapısı gibi alanlarda yapısal güçlükler bulunmaktadır.

Devlet Destekli Sanayi Politikası ve Avrupa’nın İkilemi

Panelin ana tartışma eksenlerinden biri, Çin’in devlet destekli sanayi modelinin Avrupa açısından ne anlama geldiğidir. Çin’de merkezi ve yerel yönetimlerin stratejik sektörlere sağladığı finansman, altyapı yatırımları, kamu alımları, vergi teşvikleri ve uzun vadeli planlama, firmaların küresel rekabet içerisinde hızlı biçimde büyümesine katkıda bulunmaktadır. Bu modelin verimliliği ve maliyetleri konusunda farklı değerlendirmeler yapılabilse de, devletin ekonomik dönüşümdeki rolünün Batı Avrupa’daki daha piyasa merkezli yaklaşımlardan ayrıldığı açıktır.

Avrupa Birliği açısından temel ikilem, Çin’in uyguladığı politikaları birebir taklit etmek ile piyasa ekonomisinin kurallarını korumak arasında değildir. Asıl mesele, stratejik sektörlerde kamu desteğinin hangi araçlarla ve hangi ölçüde kullanılacağıdır. Yarı iletkenler, bataryalar, kritik mineraller, temiz enerji teknolojileri, yapay zekâ altyapısı ve savunma sanayii gibi alanlarda yalnızca piyasa sinyallerine güvenmek, uzun vadeli kapasite kaybı riskini beraberinde getirebilir. Buna karşılık, aşırı ve koordinasyonsuz sübvansiyonlar da kamu kaynaklarının verimsiz kullanımına ve üye ülkeler arasında rekabetin bozulmasına yol açabilir.

Avrupa’nın sanayi politikası bu nedenle üç hedefi aynı anda gözetmek zorundadır: üretim kapasitesini güçlendirmek, yenilikçiliği hızlandırmak ve ortak pazarın bütünlüğünü korumak. Almanya, Fransa, İtalya ve diğer üye ülkelerin ulusal öncelikleri arasında farklılıklar bulunması, ortak bir Avrupa stratejisinin uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Büyük mali kapasiteye sahip ülkelerin kendi şirketlerine daha fazla destek sağlayabilmesi, daha küçük ekonomiler açısından eşitsiz bir rekabet ortamı yaratabilir. Dolayısıyla, Avrupa ölçeğinde ortak finansman, ortak araştırma programları ve sınır ötesi sanayi kümeleri önem kazanmaktadır.

İngiltere’nin Brexit sonrasında Avrupa Birliği dışında bulunması da tartışmaya ayrı bir boyut eklemektedir. Londra, finans, üniversiteler, bilimsel araştırma, hizmetler ve küresel yatırım ağları bakımından güçlü bir konuma sahiptir. Ancak Avrupa pazarından kurumsal olarak ayrılması, sanayi politikası ve teknoloji standartları alanlarında koordinasyon ihtiyacını ortadan kaldırmamıştır. Çin’in ölçeği karşısında İngiltere ile AB’nin ayrı ayrı hareket etmesi, her iki tarafın da pazarlık gücünü ve yatırım çekme kapasitesini sınırlayabilir.

Ticaret, De-risking ve Ekonomik Güvenlik

Etkinliğin önemli politika sorularından biri, Çin’le ekonomik ilişkilerde açıklık ile güvenlik arasında nasıl bir denge kurulacağıdır. Son yıllarda Avrupa ve diğer Batılı aktörlerin söyleminde öne çıkan “de-risking” yaklaşımı, Çin’le bütün ekonomik ilişkileri kesmeyi ifade eden “decoupling” politikasından ayrılmaktadır. De-risking, özellikle ulusal güvenlik açısından kritik kabul edilen sektörlerde aşırı bağımlılıkların azaltılmasını, tedarik kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve hassas teknolojilerin korunmasını amaçlamaktadır.

Bu ayrım önemlidir; zira Çin, Avrupa’nın en büyük ticaret ortaklarından ve küresel üretim ağlarının merkezlerinden biridir. İlaç hammaddeleri, elektronik bileşenler, nadir toprak elementleri, batarya girdileri ve çeşitli ara mallar bakımından Çin’le bağlantılı tedarik zincirlerinin kısa sürede ikame edilmesi kolay değildir. Tüm ilişkileri koparmaya yönelik bir politika, Avrupa şirketlerinin maliyetlerini arttırabilir, tüketicilere zarar verebilir ve küresel ticarette yeni bloklaşmaları hızlandırabilir.

Bununla birlikte, belirli alanlarda yüksek bağımlılıkların ekonomik baskı aracına dönüşebilmesi de göz ardı edilemez. Kritik minerallerin işlenmesi, ileri yarı iletken ekipmanları, telekomünikasyon altyapısı, veri güvenliği ve çift kullanımlı teknolojiler bu açıdan hassas başlıklardır. Avrupa’nın hedefi, her ürünü kendi sınırları içerisinde üretmek değil; kriz anlarında alternatif tedarikçilere, yeterli stoklara, yerli üretim kabiliyetine ve güvenilir ortaklarla kurulmuş ağlara sahip olmaktır.

Bu çerçevede, yatırım taraması ve ihracat kontrolleri de gündeme gelmektedir. Yabancı yatırımların güvenlik boyutunun incelenmesi, stratejik altyapıların kontrolünün korunması ve hassas araştırma sonuçlarının kötüye kullanımının önlenmesi meşru politika araçlarıdır. Ancak bu araçların kapsamı belirsiz ve aşırı geniş tutulursa bilimsel iş birliğini, girişimciliği ve yabancı yatırımları caydırabilir. Dolayısıyla, güvenlik değerlendirmelerinin açık ölçütlere, orantılı uygulamaya ve düzenli gözden geçirmeye dayanması gerekmektedir.

Araştırma Güvenliği ve Teknolojik İş Birliği

Panelin gündemindeki bir diğer kritik başlık, araştırma güvenliğinin uluslararası bilimsel iş birliğiyle nasıl bağdaştırılacağıdır. Üniversiteler ve araştırma merkezleri doğaları gereği uluslararası ağlara dayanır. Bilim insanlarının dolaşımı, ortak laboratuvarlar, akademik yayınlar ve teknoloji şirketleriyle kurulan ortaklıklar yeniliğin temel unsurlarıdır. Çin’in bilimsel kapasitesinin yükselmesi de Avrupa üniversiteleri açısından hem fırsatlar hem de riskler yaratmaktadır.

Fırsat boyutunda, iklim değişikliği, sağlık, enerji depolama, temiz teknoloji ve temel bilimler gibi alanlarda Çinli kurumlarla ortak çalışma yürütülmesi küresel sorunların çözümüne katkıda bulunabilir. Risk boyutunda ise hassas araştırmaların askeri amaçlarla kullanılma ihtimali, fikri mülkiyet ihlalleri, araştırma verilerinin güvenliği ve akademik ortaklıkların siyasi baskı araçlarına dönüşmesi gibi kaygılar bulunmaktadır.

Bu nedenle, araştırma güvenliği politikası, ülke veya köken temelli genel yasaklar yerine araştırmanın niteliğine, teknolojinin kullanım alanına, ortaklığın finansmanına ve veri erişim koşullarına odaklanmalıdır. Üniversitelerin risk değerlendirme kapasitesinin artırılması, araştırmacıların bilinçlendirilmesi, fikri mülkiyet sözleşmelerinin güçlendirilmesi ve hassas alanlarda şeffaf denetim mekanizmalarının kurulması daha dengeli bir yaklaşım sunabilir. Aksi takdirde bilimsel açıklığı koruma amacıyla kurulan kurumlar, farkında olmadan teknolojik güvenlik açıkları yaratabilir; aşırı kısıtlamalar ise Avrupa’nın yenilik kapasitesini zayıflatabilir.

İngiltere-AB Koordinasyonu ve Avrupa’nın Rekabet Stratejisi

Etkinliğin başlığında İngiltere ve Avrupa Birliği’nin birlikte anılması tesadüf değildir. Çin’in ekonomik ve teknolojik ölçeği karşısında Avrupa ülkelerinin tek tek hareket etmesi, hem iç pazarın parçalanmasına hem de uluslararası pazarlıklarda etkilerinin azalmasına neden olabilir. İngiltere ile AB arasında araştırma, standart belirleme, yatırım taraması, kritik mineraller ve tedarik zinciri güvenliği konularında daha yakın eşgüdüm kurulması, Avrupa’nın toplam kapasitesini artırabilir.

Bununla birlikte, koordinasyon, İngiltere’nin AB’ye yeniden kurumsal olarak yaklaşması veya iki tarafın bütün düzenlemelerde aynı çizgiye gelmesi anlamına gelmek zorunda değildir. Esas ihtiyaç, ortak çıkarların bulunduğu alanlarda düzenli diyalog ve pratik iş birliği mekanizmaları geliştirmektir. Üniversiteler arası ortak programlar, araştırma fonlarına erişim, kritik altyapı standartları, yatırım denetimi konusunda bilgi paylaşımı ve tedarik zinciri erken uyarı mekanizmaları bu iş birliğinin somut örnekleri olabilir.

Avrupa’nın başarılı bir rekabet stratejisi geliştirebilmesi için savunmacı ticaret önlemlerinin ötesine geçmesi gerekmektedir. Çin’den gelen rekabet baskısına tarifelerle yanıt vermek bazı sektörlerde kısa vadeli rahatlama sağlayabilir; fakat verimlilik, yenilik ve yatırım sorunlarını tek başına çözemez. Uzun vadeli strateji; enerji maliyetlerinin düşürülmesini, sermaye piyasalarının derinleştirilmesini, araştırma sonuçlarının ticarileştirilmesini, nitelikli iş gücünün yetiştirilmesini ve Avrupa ölçeğinde şirketlerin büyümesini desteklemelidir.

Ayrıca Avrupa’nın kendi iç pazarındaki düzenleyici engelleri azaltması önemlidir. Yeni teknoloji şirketlerinin farklı ulusal mevzuatlarla karşılaşması, ölçek ekonomisi yaratmalarını güçleştirebilir. Dijital hizmetler, yapay zekâ, enerji ve sermaye piyasalarında daha bütünleşik bir pazar, Avrupa firmalarının küresel ölçekte rekabet edebilmesine katkı sağlayacaktır. Bu noktada düzenleme kalitesi ile düzenleme yoğunluğu arasındaki farkı gözetmek gerekir: Güvenilir kurallar yenilikçiliği destekleyebilir; karmaşık ve öngörülemez kurallar ise yatırımı başka bölgelere yönlendirebilir.

Türkiye Açısından Değerlendirme

Chatham House panelinde tartışılan meseleler Türkiye açısından da doğrudan önem taşımaktadır. Türkiye, Avrupa sanayi ekosistemine güçlü biçimde entegre olmuş, Çin’le ticari ilişkileri genişleyen ve aynı zamanda kendi savunma, otomotiv, enerji ve teknoloji kapasitesini geliştirmeye çalışan bir ülkedir. Avrupa’nın Çin’e karşı rekabet stratejisi, Türkiye’nin dış ticaretini, yabancı yatırım çekme potansiyelini ve küresel değer zincirlerindeki konumunu etkileyebilir.

Türkiye açısından ilk fırsat, Avrupa’nın tedarik zincirlerini çeşitlendirme arayışında güvenilir bir üretim ve lojistik ortağı olabilmektir. Coğrafi yakınlık, sanayi altyapısı, Gümrük Birliği ilişkisi, genç iş gücü ve bazı sektörlerdeki üretim deneyimi Türkiye’ye avantaj sağlayabilir. Otomotiv, elektrikli araç bileşenleri, batarya, makine, savunma sanayii, elektronik ve yenilenebilir enerji ekipmanları bu açıdan değerlendirilebilecek alanlardır. Ancak bu fırsatın kalıcı bir rekabet avantajına dönüşmesi, yalnızca düşük maliyetli üretime değil, teknoloji geliştirme ve yüksek katma değer yaratma kapasitesine bağlıdır.

İkinci olarak, Türkiye, Çin’le ilişkilerinde ekonomik fırsatları korurken, stratejik bağımlılık risklerini dikkatle yönetmelidir. Çin yatırımlarının üretim, teknoloji transferi, ihracat ve yerel tedarikçi geliştirme bakımından sağlayacağı katkı somut biçimde değerlendirilmelidir. Yalnızca iç pazara satış veya kısa vadeli finansman sağlayan yatırımlar ile Türkiye’yi bölgesel üretim ve ihracat merkezi haline getirebilecek yatırımlar birbirinden ayrılmalıdır.

Üçüncü olarak, araştırma güvenliği ve teknoloji politikası Türkiye için de önem kazanmaktadır. Üniversiteler, teknoparklar ve özel sektör arasında geliştirilecek uluslararası ortaklıklar, fikri mülkiyetin korunması ve kritik teknolojilerin güvenliğiyle birlikte ele alınmalıdır. Türkiye’nin hem Avrupa, hem Asya ile bilimsel ve ticari bağlarını sürdürmesi mümkündür; ancak bu ilişkilerin şeffaf sözleşmelere, kurumsal risk analizine ve uzun vadeli ulusal teknoloji hedeflerine dayanması gerekir.

Son olarak, Türkiye, Avrupa’nın stratejik özerklik ve tedarik zinciri güvenliği tartışmalarını yalnızca dışarıdan izlememelidir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, yeşil dönüşüm standartlarına uyum, karbon düzenlemeleri, dijital ticaret ve kritik hammaddeler gibi konularda Avrupa ile daha sistematik diyalog kurmak, Türkiye’nin rekabet gücünü arttırabilir. Çin ile ekonomik ilişkiler ve Avrupa ile kurumsal bütünleşme, zorunlu olarak birbirini dışlayan tercihler değildir; doğru sanayi politikasıyla iki yönlü ilişkiler birbirini tamamlayabilir.

Sonuç

Chatham House’un “Chasing China” başlıklı paneli, Çin’in yükselişinin artık yalnızca dış ticaret dengeleri veya jeopolitik nüfuz üzerinden değil, teknolojik üretim kapasitesi ve sanayi politikası üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. James Kynge’nin ileri araştırma alanlarına ilişkin değerlendirmesi, rekabetin bilimsel bilgi, insan kaynağı ve yenilik ekosistemleri düzeyine taşındığını göstermektedir. Bu tablo karşısında İngiltere ve Avrupa Birliği’nin temel sorunu, Çin’e karşı hangi ticari önlemi alacaklarından daha geniştir: Kendi üretkenliklerini, araştırma kapasitelerini ve stratejik sektörlerdeki dayanıklılıklarını nasıl artıracaklarıdır.

Panelin ortaya koyduğu politika çerçevesinde üç sonuç öne çıkmaktadır. Birincisi, Çin’le ekonomik ilişkileri tümüyle koparmak gerçekçi olmadığı gibi Avrupa’nın çıkarlarına da hizmet etmeyebilir; bunun yerine kritik alanlarda risk azaltma ve tedarik çeşitlendirmesi izlenmelidir. İkincisi, ekonomik güvenlik politikaları araştırma özgürlüğünü ve uluslararası iş birliğini gereksiz yere kısıtlamadan, hedefli ve orantılı biçimde uygulanmalıdır. Üçüncüsü, İngiltere ile AB’nin sanayi, teknoloji, yatırım ve araştırma güvenliği alanlarında daha yakın koordinasyon kurması, Avrupa’nın küresel rekabet gücünü artırabilir.

Panelin ortaya koyduğu politika çerçevesinde üç sonuç öne çıkmaktadır. Birincisi, Çin’le ekonomik ilişkileri tümüyle koparmak gerçekçi olmadığı gibi Avrupa’nın çıkarlarına da hizmet etmeyebilir; bunun yerine kritik alanlarda risk azaltma ve tedarik çeşitlendirmesi izlenmelidir. İkincisi, ekonomik güvenlik politikaları araştırma özgürlüğünü ve uluslararası iş birliğini gereksiz yere kısıtlamadan, hedefli ve orantılı biçimde uygulanmalıdır. Üçüncüsü, İngiltere ile AB’nin sanayi, teknoloji, yatırım ve araştırma güvenliği alanlarında daha yakın koordinasyon kurması, Avrupa’nın küresel rekabet gücünü arttırabilir. Bu bağlamda, ilerleyen yıllarda Breturn (Birleşik Krallık'ın AB'ye dönmesi) konusu da önem kazanabilir. 

Sonuç olarak, “Çin’in peşinden koşmak”, yalnızca Çin’in hızına yetişmeye çalışmak anlamına gelmemelidir. Asıl hedef, Avrupa’nın ve ortaklarının kendi teknolojik geleceklerini şekillendirebilecek kapasiteyi yeniden inşa etmeleridir. Bu da korumacı reflekslerden çok, uzun vadeli yatırım, verimlilik, yenilikçilik ve uluslararası koordinasyon gerektirmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


Kitap Analizi: Cybersecurity for NGOS

 

Giriş

Dijitalleşmenin hızlanması, sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) faaliyetlerini dönüştürürken, bu kuruluşları yeni ve çoğu zaman görünmez güvenlik riskleriyle de karşı karşıya bırakmaktadır. İnsani yardım, insan hakları, sağlık, eğitim, çevre, mülteci desteği ve demokratik katılım gibi alanlarda çalışan kuruluşlar; üyelerine ve yardımda bulundukları kişilere ilişkin hassas verileri toplamakta, bağışçılarıyla dijital kanallar üzerinden iletişim kurmakta ve çoğu zaman çatışma bölgelerinde ya da siyasi açıdan kırılgan ortamlarda faaliyet göstermektedir. Bu nedenle, bir siber saldırı, yalnızca bilgisayar sistemlerinin devre dışı kalması veya verilerin çalınması anlamına gelmemekte; yardım faaliyetlerinin kesintiye uğraması, savunmasız kişilerin kimliklerinin açığa çıkması ve toplumsal güvenin zedelenmesi gibi doğrudan insani sonuçlar doğurabilmektedir.

Siber güvenlik, yapay zekâ, siber suçlar ve dezenformasyonla mücadele alanlarında tanınan küresel bir güvenlik uzmanı ve yönetici olan Stéphane Duguin’in 2026 yılında John Wiley & Sons tarafından yayımlanan Cybersecurity for NGOs: Attack Prevention and Threat Response (STK'lar için Siber Güvenlik: Saldırıları Önleme ve Tehditlere Müdahale) başlıklı eseri, bu sorunu teknik güvenlik literatürünün dar sınırlarının ötesine taşıyarak ele almaktadır. Protect.ngo’nun CEO’su olan Duguin, kitabında siber güvenliği nihai bir amaç olarak değil, insani ve toplumsal misyonların sürdürülebilmesini sağlayan bir araç olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, eserin temel düşünsel eksenini oluşturmaktadır: siber uzayda STK’ları korumak, aynı zamanda bu kuruluşların hizmet sunduğu insanları, hakları ve demokratik değerleri de korumaktır.

Kitap, 4 temel bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde sivil toplum kuruluşlarının neden hedef haline geldiği ve saldırıların insani etkileri açıklanmaktadır. İkinci bölüm, kimlik avı, fidye yazılımı, casus yazılım, yönetici taklidi, bilgi manipülasyonu ve yapay zekâ destekli tehditleri incelemektedir. Üçüncü bölüm, devletlerin siber alandaki sorumluluklarını ve saldırgan ekosisteminin hesap verebilirlik sorununu tartışmaktadır. Dördüncü ve son bölüm ise, NIST Siber Güvenlik Çerçevesi’ni STK’ların kaynak ve kapasite koşullarına uyarlayarak uygulanabilir bir dayanıklılık modeli önermektedir. Bu yazıda, önce kitabın temel argümanları ve bölümleri özetlenecek, ardından eserin Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler ve Siber Güvenlik literatürüne katkıları eleştirel biçimde değerlendirilecektir.

1. Yazar ve Eser Hakkında Genel Bilgiler

Stéphane Duguin, kariyerini siber suçların ve teknolojinin kötüye kullanımının izlenmesine adamış Fransız bir uzmandır. Kitabın girişinde, Avrupa Birliği’nin kolluk kuvveti Europol bünyesindeki çalışmaları da dahil olmak üzere yaklaşık 30 yıllık deneyiminin, siber güvenlik sorunlarının yalnızca teknik değil kurumsal ve insani boyutlarını anlamasını sağladığını belirtmektedir. Duguin, Protect.ngo’nun (önceki adıyla CyberPeace Institute) yöneticisi olarak sivil toplum kuruluşlarının dijital güvenliğini güçlendirmeye yönelik çalışmaları koordine etmektedir.

Eserin Önsöz bölümünde, Justin Spelhaug, sivil toplum kuruluşlarının yoksulluk, yerinden edilme, eğitim ve sağlık gibi alanlarda hayati hizmetler sunduğunu, buna karşılık dijital tehditler karşısında çoğu zaman yeterli kaynak ve uzmanlığa sahip olmadığını vurgular. Önsözde Protect.ngo’nun son 4 yılda kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yönelik 155.993 siber saldırı tespit ettiği; email temelli tehditlerin yüzde 35,2, kimlik bilgilerini hedefleyen oltalama girişimlerinin ise yüzde 50,4 arttığı bilgisi aktarılmaktadır. Bu rakamlar, kitabın yayımlandığı dönemdeki tehdit ortamını göstermesi bakımından önemlidir; ancak belirli bir veri toplama dönemi ve Protect.ngo’nun izleme kapasitesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Duguin’in eseri, yalnızca bir teknik el kitabı değildir. Yazar, çalışmayı bir başvuru kaynağı, sözlük, stratejik rehber ve eylem çağrısı olarak tasarlamıştır. Nitekim metin boyunca STK yöneticilerinin, çalışanların, gönüllülerin, bağışçıların, devlet temsilcilerinin ve siber güvenlik uzmanlarının deneyimlerine yer verilmektedir. Saldırıya uğrayan kuruluşların ve kişilerin kimlikleri, güvenliklerini korumak amacıyla açıklanmaz; saldırganlar da sansasyon yaratmamak ve saldırı yöntemlerini özendirmemek amacıyla belirli örneklerde isimlendirilmez. Yazarın metodoloji bölümüne göre, çalışma, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca kaynaklara dayalı masa başı araştırmasını; STK’larla anket, görüşme, odak grup ve tanıklıklar yoluyla kurulan doğrudan teması bir araya getirmektedir. Ayrıca, siber güvenlik şirketlerinin raporları, tehdit istihbaratı veri tabanları, resmi kurum yayınları, akademik çalışmalar ve açık kaynaklı haberler kullanılır.

Bu yöntem, kitabın uygulamaya dönük niteliğini güçlendirir. Bununla birlikte, Duguin, tek tek kuruluşların güvenlik denetimi yaptığını iddia etmez; analizlerin sektör genelindeki riskler ve kamuya açık göstergeler üzerinden yürütüldüğünü açıkça belirtir. Dolayısıyla, eser, belirli bir STK’nın teknik güvenlik açığını teşhis eden bir denetim raporu değil, sivil toplum alanının ortak kırılganlıklarını ve çözüm seçeneklerini ortaya koyan bir politika ve uygulama rehberidir.

2. Kitabın Özeti

Bölüm 1: Kimler, Neden Hedef Alınıyor?: Kitabın ilk bölümü, siber saldırıların sivil toplum kuruluşları açısından neden sistematik bir sorun haline geldiğini açıklamaktadır. Duguin, “sivil toplum kuruluşu” kavramını geniş biçimde kullanır; kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, hükümet dışı örgütler, yardım kuruluşları, dernekler ve kamu yararına çalışan diğer yapılar bu kapsama dahildir. Sağlık, yoksullukla mücadele, temiz suya erişim, enerji, kadın hakları, eğitim, insani yardım, kalkınma, insan hakları, iklim, göç ve barış gibi alanlarda çalışan bu kuruluşlar, devletin veya piyasanın yeterince karşılayamadığı ihtiyaçlara yanıt vermektedir.

Yazara göre, STK’ların dijital risklerini arttıran ilk unsur, kurumsal işleyiş biçimleridir. Bu kuruluşlar, çoğu zaman acil bir toplumsal ihtiyaca yanıt vermek üzere hızla örgütlenir ve insan kaynağı ile mali kaynaklarını doğrudan saha faaliyetlerine yöneltir. Yönetim, muhasebe, bilgi teknolojileri ve siber güvenlik gibi destek işlevleri ikinci planda kalabilir. Çalışanların birden fazla görevi üstlenmesi, gönüllülere bağımlılık, uzman personeli işe alma ve elde tutma güçlüğü, eski sistemlerin kullanılması ve güvenilir olmayan altyapılar bu kırılganlığı derinleştirir. Bağışların belirli projelere tahsis edilmesi de siber güvenlik gibi kurumsal kapasite yatırımlarına ayrılabilecek esnek bütçeyi daraltmaktadır.

Duguin, bu durumu “siber açıdan yoksul, hedef açısından zengin” (cyber-poor and target-rich) ifadesiyle özetler. STK’lar çoğu zaman yeterli güvenlik önlemlerine sahip değildir; buna karşılık önemli miktarda bağış fonunu yönetir ve hassas kişisel veriler barındırır. Kitapta aktarılan araştırmaya göre, kâr amacı gütmeyen kuruluşların yalnızca onda biri çalışanlarına düzenli siber güvenlik eğitimi vermekte, dörtte biri ağlarını izlemekte ve beşte biri yazılı bir siber güvenlik planına sahip olmaktadır. Bu oranlar, kuruluşların savunma kapasitesindeki yapısal açığı göstermektedir.

STK’ların hedef seçilmesinin ikinci nedeni, yürüttükleri faaliyetlerin siyasi ve ideolojik sonuçlarıdır. İnsan hakları ihlallerini belgeleyen, yolsuzluğu araştıran, çatışma bölgelerinde yardım ulaştıran veya dezenformasyon kampanyalarını açığa çıkaran kuruluşlar, bazı devletlerin, siyasi grupların ya da çıkar ağlarının faaliyetlerini zorlaştırabilir. Bu nedenle, saldırılar yalnızca mali kazanç amacı taşımaz; bir kuruluşun misyonunu engellemek, bilgi toplamak, çalışanları korkutmak, itibarını zedelemek veya belirli bir topluluğa yardım ulaştırılmasını engellemek de hedeflenebilir. Yazar, Ukrayna’ya yardım sağlayan sivil toplum kuruluşlarına gönderilen ve kötü amaçlı yazılım içeren sahte resmi belge örneğini bu bağlamda kullanmaktadır.

Bölümün önemli bir katkısı, saldırının etkisini yalnızca teknik hasar ve maddi kayıpla ölçmemesidir. Bir kuruluşun sistemlerine erişememesi, yardımın gecikmesine veya tamamen durmasına yol açabilir. Veri ihlalleri, yararlanıcıların kimliklerini, sağlık bilgilerini, konumlarını veya insan hakları savunucularının ilişkilerini açığa çıkarabilir. Baskıcı yönetimlerin eline geçen veriler fiziksel takip, şantaj, kaçırma veya başka ağır ihlaller için kullanılabilir. Duguin, Cemal Kaşıkçı vakasını casus yazılımın dijital gözetim ile fiziksel güvenlik arasındaki bağlantısını göstermek üzere anmaktadır.

Saldırıların çalışanlar üzerindeki psikolojik etkisi de önemlidir. Hatalı bir bağlantıya tıklayan personelin suçlanması veya cezalandırılması, gelecekte saldırıların gizlenmesine yol açabilir. Oysa güvenlik kültürünün gelişmesi, hataların erken bildirilmesini ve olaylara kurumsal öğrenme perspektifiyle yaklaşılmasını gerektirir. Uzun vadede ise, itibar kaybı, bağışçı güveninin azalması ve finansman kanallarının daralması, kuruluşun toplumsal etkisini yıllarca zayıflatabilir.

Duguin, son yıllardaki gelişmeleri üç ana başlıkta toplar. COVID-19 salgını, STK’ların dijital araçlara bağımlılığını hızlandırmış ve yeni güvenlik açıkları yaratmıştır. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, siber operasyonların savaşın ve jeopolitik rekabetin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini göstermiştir. Son olarak, yapay zekâ, saldırıların ölçeğini, ikna ediciliğini ve uyarlanabilirliğini arttırmıştır. Yazarın “nexus” kavramı, siber saldırılar ile bilgi manipülasyonunun stratejik kesişimini ifade eder. Bu birleşik tehditler, veri ihlali, casusluk, propaganda ve psikolojik baskıyı aynı operasyonel çerçevede buluşturabilmektedir.

Bölüm 2: Dayanıklılık ve Saldırıların Anatomisi: İkinci bölüm, STK’lara yönelik başlıca saldırı türlerini ve bunlara karşı alınabilecek önlemleri incelemektedir. Duguin’in yaklaşımı, saldırıların teknik işleyişini açıklamakla sınırlı kalmaz; her tehdidin kuruluşun misyonu ve hizmet sunduğu insanlar üzerindeki etkisini de ortaya koyar.

Kimlik avı (phishing), bölümde en yaygın tehdit olarak ele alınır. Saldırganlar, güvenilir bir kurumdan veya kişiden geliyormuş izlenimi veren emailler göndererek çalışanları bağlantıya tıklamaya, dosya açmaya ya da parola paylaşmaya yönlendirir. Kimlik avı, çoğu zaman saldırının nihai amacı değil, sisteme giriş sağlayan ilk aşamadır. Ele geçirilen kimlik bilgileri daha sonra veri hırsızlığı, fidye yazılımı veya kurumsal ağ içinde ilerleme amacıyla kullanılabilir. Hedefli kimlik avı (spear phishing), belirli bir çalışan veya yönetici hakkında önceden bilgi toplanarak daha inandırıcı mesajlar hazırlanmasıyla ayırt edilir. Yazar, çalışanların düzenli olarak eğitilmesini, çok faktörlü kimlik doğrulamanın kullanılmasını, email güvenliğinin güçlendirilmesini ve şüpheli mesajların doğrulanmasını temel savunma adımları olarak sunar.

Fidye yazılımı (ransomware), kuruluşun dosyalarını şifreleyerek veya sistemlerine erişimini engelleyerek fidye talep eden bir saldırı türüdür. Ancak günümüzde tehdit yalnızca verilerin şifrelenmesiyle sınırlı değildir; saldırganlar çaldıkları bilgileri yayımlamakla tehdit ederek çift yönlü şantaj uygulayabilir. STK’lar açısından bu durum özellikle ağırdır; çünkü veriler yalnızca kurumsal belgelerden değil, korunması gereken kişilerin hassas bilgilerinden de oluşabilir. Duguin’in önerileri arasında çevrimdışı veya ayrı ortamlarda yedekleme, sistemlerin güncel tutulması, erişim yetkilerinin sınırlandırılması, olay müdahale planlarının hazırlanması ve saldırı sonrasında uzman desteği alınması yer almaktadır. Fidye ödemek, verilerin geri geleceğini veya saldırının sona ereceğini garanti etmez.

Casus yazılım (spyware), bölümde yalnızca bir veri toplama aracı olarak değil, aynı zamanda bir sindirme ve sansür mekanizması olarak da değerlendirilir. Özellikle gazeteciler, insan hakları savunucuları, aktivistler ve hassas dosyalar üzerinde çalışan STK personeli hedef alınabilir. Casus yazılım, mesajlara, konum bilgilerine, fotoğraflara ve iletişim ağlarına erişebilir. Böylece, dijital gözetim, kişinin kaynaklarını ve temaslarını açığa çıkararak fiziksel güvenliğini tehdit edebilir. Yazar, şüpheli cihazın kullanılmaya devam edilmemesi, uzman desteği alınması, cihazın güvenli biçimde incelenmesi ve yüksek riskli çalışanlar için ek koruma tedbirleri uygulanması gerektiğini vurgular.

CEO dolandırıcılığı (CEO fraud) veya yönetici taklidi, üst düzey yöneticinin ya da güvenilir bir çalışanın kimliğine bürünerek para transferi veya hassas bilgi talep edilmesine dayanır. Bu saldırılar, kuruluşların bağış ve ödeme süreçlerini, kamuya açık mali raporlarını ve yöneticilerinin görünürlüğünü istismar edebilir. Yapay zekâ destekli ses ve görüntü üretimi, sahte talimatların inandırıcılığını arttırmaktadır. Duguin’in önerdiği temel yöntem, para transferi ve veri paylaşımı taleplerinin ikinci bir iletişim kanalı üzerinden doğrulanması, tek kişinin onayına dayalı süreçlerden kaçınılması ve aciliyet baskısına karşı kurumsal prosedürlerin uygulanmasıdır.

Bilgi manipülasyonu, kitabın teknik güvenlik ile demokratik dayanıklılık arasındaki bağlantıyı en açık biçimde kurduğu başlıklardan biridir. Yanlış bilgi (misinformation) kasıt unsuru olmaksızın yayılan hatalı bilgiyi, dezenformasyon (disinformation) ise kasıtlı biçimde üretilen veya dolaşıma sokulan yanıltıcı içeriği ifade eder. Sivil toplum kuruluşları, yürüttükleri faaliyetleri itibarsızlaştırmak, bağışçıların güvenini sarsmak veya yararlanıcı toplulukları birbirine düşürmek amacıyla hedef alınabilir. Sahte belgeler, bağlamından koparılmış görseller, duygusal tepki üretmek üzere tasarlanmış içerikler ve koordineli çevrimiçi kampanyalar bu sürecin araçlarıdır.

Yazar, bilgi manipülasyonuna karşı aceleci ve duygusal tepkiler yerine doğrulama, şeffaf iletişim ve uzun vadeli güven inşasını önerir. Kuruluşların iddiaları kaynaklarıyla birlikte kontrol etmesi, çalışanlarını bilişsel önyargılar ve manipülasyon teknikleri konusunda eğitmesi, güvenilir ortaklarla eşgüdüm sağlaması ve yanlış içeriğin dolaşımını büyütecek tepkilerden kaçınması önemlidir. Kurumsal itibarın korunması, yalnızca kriz anında yapılan açıklamalara değil, kriz öncesinde kurulmuş güven ilişkilerine bağlıdır.

Bölümün son başlığı, gelişen teknolojilerin kötüye kullanımı ve özellikle yapay zekâdır. Yapay zekâ, saldırganların daha ikna edici oltalama mesajları üretmesine, sahte ses ve görüntüler hazırlamasına, hedefler hakkında bilgi toplamasına ve saldırı süreçlerini otomatikleştirmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte yazar, yapay zekâyı yalnızca tehdit olarak görmez; savunma, izleme ve tehdit istihbaratı faaliyetlerinde de kullanılabileceğini kabul eder. Asıl sorun, teknolojinin kurumsal yönetişim, insan denetimi ve risk değerlendirmesi olmadan kullanılmasıdır. Bu nedenle STK’ların yapay zekâ araçlarını kullanırken hangi verilerin sisteme yüklendiğini, bu verilerin nasıl işlendiğini ve hangi kararların insan denetiminde kalması gerektiğini belirlemesi gerekir.

Bölüm 3: Hesap Verebilirlik, Devlet Sorumluluğu ve Saldırgan Ekosistemi: Üçüncü bölüm, kitabın siyasal ve hukuki boyutunu oluşturur. Duguin, sivil toplumun siber uzayda korunmasının yalnızca kuruluşların kendi önlemlerine bırakılamayacağını savunur. Devletlerin iki yönlü bir yükümlülüğü vardır: bir yandan sivil toplumu siber saldırılara karşı korumak, diğer yandan kendi kurum ve araçlarıyla bu kuruluşlara zarar vermemek. Bu ayrım, devletlerin siber güvenlik alanındaki sorumluluğunu değerlendirmek açısından temel önemdedir.

Yazar, uluslararası normların ve sözleşmelerin varlığının tek başına yeterli olmadığını belirtir. Hukuki çerçeveler, somut kurumlara, yetkilere, bütçelere, soruşturma süreçlerine ve denetlenebilir uygulamalara dönüşmediği takdirde sembolik kalabilir. Duguin’in “hukuk tiyatrosu” olarak nitelendirdiği risk, devletlerin sorumlu davranış ilkelerini destekler görünürken uygulamada etkili koruma sağlamamasıdır. Bir başka deyişle, normların kabul edilmesi ile bunların operasyonel hale getirilmesi arasında ciddi bir boşluk bulunmaktadır.

Devletin koruma yükümlülüğü, siber suçların soruşturulmasını, mağdurların desteklenmesini, sınır aşan iş birliğinin geliştirilmesini ve sivil toplumun güvenli biçimde faaliyet gösterebilmesini gerektirir. Buna karşılık “zarar vermeme” yükümlülüğü, devletlerin gözetim, sızma, veri erişimi ve siber operasyon yetkilerini hukuka uygun, gerekli ve orantılı biçimde kullanmasını gerektirir. Devletlerin insan hakları savunucularını, gazetecileri veya sivil toplum kuruluşlarını hedef alan araçlar geliştirmesi ya da kullanması, koruma iddiasıyla çelişir.

Birleşmiş Milletler Siber Suç Sözleşmesi tartışması, yazarın çerçeve ile uygulama arasındaki gerilimi somutlaştırdığı örneklerden biridir. Duguin, uluslararası iş birliği için oluşturulan mekanizmaların siber suçlarla mücadeleyi güçlendirmesi gerektiğini, fakat yeterli insan hakları güvenceleri ve denetim mekanizmaları bulunmadığında bu araçların baskıcı uygulamalara da kapı aralayabileceğini ileri sürer. Bu nedenle, uluslararası düzenlemeler yalnızca soruşturma yetkilerini genişletmekle kalmamalı; ifade özgürlüğü, mahremiyet, örgütlenme özgürlüğü ve etkili başvuru yollarını da güvence altına almalıdır.

Bölümün diğer temel tartışması, atıf (attribution) ve sorumluluk ilişkisidir. Bir siber saldırının teknik olarak hangi altyapıdan veya aktörden kaynaklandığını belirlemek, her zaman saldırının arkasındaki siyasi sorumluluğu kanıtlamak anlamına gelmez. Saldırganlar, farklı ülkelerdeki sunucuları, aracı grupları ve suç ağlarını kullanabilir. Devlet destekli aktörlerle bağımsız suç grupları arasındaki sınırlar bulanıklaşabilir. Bu durum, devletlerin saldırganlarla ilişkilerini inkâr etmesini veya soruşturma süreçlerinin sonuçsuz kalmasını kolaylaştırabilir.

Duguin’e göre, hesap verebilirlik yalnızca saldırganın kimliğinin kesin biçimde tespit edilmesine indirgenmemelidir. Devletlerin kendi yetki alanlarında faaliyet gösteren ve tekrar tekrar zarar veren ağlara karşı bilerek hareketsiz kalması da sorumluluk tartışmasının parçasıdır. Bu yaklaşım, teknik atıf güçlüğünün siyasi ve kurumsal eylemsizlik için otomatik bir mazeret olarak kullanılmasına karşı çıkar. Devletlerin kanıta dayalı atıf yapması, hukuki ve diplomatik araçları koordine etmesi, kötüye kullanıma açık altyapıları denetlemesi ve bağımsız gözetim mekanizmaları kurması gerekir.

Bölüm, saldırgan ekosisteminin çok aktörlü niteliğine de dikkat çeker. Siber suçlular, devlet destekli gruplar, ideolojik amaçlarla hareket eden hacktivistler, aracılar, barındırma hizmetleri ve finansal ağlar aynı tehdit ortamının parçaları olabilir. Bu nedenle tek tek kuruluşların kendi başlarına savunma geliştirmesi yeterli değildir. Olay bilgilerinin güvenli biçimde paylaşılması, ortak göstergelerin toplanması, saldırı örüntülerinin birleştirilmesi ve uluslararası iş birliği, hesap verebilirliği güçlendirebilir. Yazarın temel sonucu, sorumluluğun yalnızca normatif bir beyan değil, somut ve ölçülebilir bir operasyonel yükümlülük olması gerektiğidir.

Bölüm 4: Sivil Topluma Uygun Bir Güvenlik Çerçevesi: Son bölüm, kitabın en pratik ve çözüm odaklı kısmıdır. Duguin, ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST) tarafından geliştirilen Siber Güvenlik Çerçevesi’ni (Cybersecurity Framework) STK’ların koşullarına uyarlamaktadır. NIST modeli temel olarak beş işlevden oluşur: Identify (Tanımla), Protect (Koru), Detect (Tespit Et), Respond (Müdahale Et) ve Recover (İyileş). Duguin, sivil toplumun yapısal sorunlarını dikkate alarak bu modele iki tamamlayıcı boyut ekler: Empower (Güçlendir) ve Enable (Olanak Sağla).

Identify işlevi, kuruluşun hangi varlıklara, verilere ve sistemlere sahip olduğunu, bunların hangilerinin kritik olduğunu ve hangi risklere maruz kaldığını belirlemeyi amaçlar. Kuruluşun veri envanterini çıkarması, erişim yetkilerini tanıması, üçüncü taraflarla ilişkilerini değerlendirmesi ve riskleri önceliklendirmesi gerekir. Ne korunacağının bilinmediği bir ortamda etkili güvenlik stratejisi kurmak mümkün değildir.

Protect işlevi, belirlenen varlıkları korumaya yönelik önlemleri kapsar. Çok faktörlü kimlik doğrulama, güçlü parola ve erişim yönetimi, yazılım güncellemeleri, güvenli yapılandırma, personel eğitimi, veri şifreleme, yedekleme ve ağların bölümlendirilmesi bu çerçevede önem kazanır. Duguin, STK’ların karma teknoloji ortamları ve gönüllü çalışanları nedeniyle standart kurumsal çözümleri doğrudan uygulamakta zorlanabileceğini belirtir. Bu nedenle, güvenlik önlemleri kuruluşun büyüklüğüne, faaliyet alanına ve risk profiline uyarlanmalıdır.

Detect işlevi, saldırı veya güvenlik ihlalinin zamanında fark edilmesine odaklanır. Ağların ve hesapların izlenmesi, sızdırılmış verilerin kontrol edilmesi, tehdit istihbaratından yararlanılması ve güvenlik olaylarının kaydedilmesi erken uyarı kapasitesini arttırır. Yazar, Shadowserver Foundation, Cyber Threat Alliance ve Tracer gibi girişimleri örnek gösterir. Bu tür hizmetler, kendi uzman ekibini kuramayan kuruluşların dış kaynaklı bilgi ve izleme kapasitesinden yararlanmasına olanak sağlar.

Respond, bir olay tespit edildiğinde zararı sınırlamak ve saldırının yayılmasını önlemek için uygulanacak adımları ifade eder. Her kuruluşun kimin karar vereceğini, hangi sistemlerin izole edileceğini, hangi dış uzmanlara başvurulacağını, çalışanların ve yararlanıcıların nasıl bilgilendirileceğini önceden belirlemesi gerekir. Olay müdahale planı, yalnızca teknik personelin değil yönetimin, iletişim biriminin ve gerektiğinde hukuk danışmanlarının da rolünü tanımlamalıdır. FIRST, NGO-ISAC ve NetHope gibi ağlar, kuruluşların birbirlerinin deneyimlerinden yararlanmasına yardımcı olabilecek yapılar olarak sunulur.

Recover işlevi, saldırı sonrasında normal faaliyetlere dönmeyi ve yaşanan olaydan kurumsal dersler çıkarmayı hedefler. Yedeklerden geri yükleme, hizmetlerin öncelik sırasına göre yeniden başlatılması, etkilenen kişilerin bilgilendirilmesi, itibarın onarılması ve güvenlik planının güncellenmesi bu sürecin parçalarıdır. Özellikle insani yardım ve sağlık gibi kesintinin doğrudan insan hayatını etkileyebileceği alanlarda iyileşme planı, teknik sistemlerin yeniden açılmasından daha geniş düşünülmelidir.

Duguin’in modele eklediği Empower boyutu, insan kaynağı sorununa yanıt vermektedir. STK’ların çoğu, büyük şirketlerle rekabet ederek deneyimli siber güvenlik uzmanlarını istihdam edemez. Bu nedenle, gönüllü uzman ağları, ortak hizmet modelleri, burs ve staj programları, siber güvenlik klinikleri ve kamu-özel sektör iş birlikleri önem taşır. Protect.ngo’nun "Builders" programı, farklı uzmanlıklara sahip gönüllüleri sivil toplum kuruluşlarının ihtiyaçlarıyla buluşturan örneklerden biridir. Bu model, teknik uzmanlığı tek tek kuruluşların bünyesinde toplamak yerine ortak bir kapasite olarak değerlendirmektedir.

Enable boyutu ise finansman sorununu merkeze alır. Siber güvenlik, kısa süreli proje hibelerinin tali bir kalemi olarak görülmemeli; kuruluşların sürdürülebilir faaliyetlerinin temel unsuru olarak finanse edilmelidir. Bağışçıların yalnızca görünür saha faaliyetlerini değil, veri güvenliği, personel eğitimi, altyapı bakımı ve olay müdahale kapasitesini de desteklemesi gerekir. Duguin, kısıtlayıcı ve kısa vadeli fonlama biçimlerinin siber savunma ekosistemini zayıflattığını; esnek ve uzun vadeli kaynakların ise uzmanların ve altyapıların sürekliliğini sağlayabileceğini savunur.

Bölüm boyunca Protect.ngo Builders, Hack4Values, Global Cyber Alliance, siber güvenlik klinikleri, Shadowserver ve çeşitli uluslararası ağlar gibi uygulama örnekleri sunulur. Bu örnekler, STK’ların tek başına pahalı güvenlik teknolojileri satın almak zorunda olmadığını; gönüllü uzmanlık, ortak bilgi paylaşımı ve bağışçı desteği yoluyla daha erişilebilir bir koruma modeli geliştirebileceğini göstermektedir. Böylece, güvenlik, yalnızca kuruluşun kendi teknik kapasitesi değil, daha geniş bir dayanışma ve destek ekosistemi olarak düşünülür.

3. Eleştirel Analiz

3.1. Eserin Güçlü Yönleri ve Literatüre Katkıları

Kitabın en önemli katkısı, siber güvenlik tartışmasını teknik sistemlerin korunmasıyla sınırlamayıp insani güvenlik, insan hakları ve sivil toplumun demokratik işlevleriyle ilişkilendirmesidir. Duguin, saldırıya uğrayan bir STK’nın yalnızca kendi verilerini değil, hizmet verdiği toplulukların güvenliğini de riske attığını ikna edici örneklerle göstermektedir. Bu yaklaşım, siber güvenliğin ulusal güvenlik ve kritik altyapı literatüründe sıklıkla devlet ve büyük şirket merkezli ele alınmasına karşı önemli bir tamamlayıcı perspektif sunar.

İkinci güçlü yön, tehditlerin çeşitliliğini bir arada değerlendirmesidir. Kimlik avı ve fidye yazılımı gibi bilinen saldırı türlerinin yanında casus yazılım, yönetici taklidi, bilgi manipülasyonu ve yapay zekâ destekli sahtekârlıkların aynı kurumsal risk ortamının parçaları olduğu ortaya konur. Özellikle dijital saldırılar ile dezenformasyonun birleştiği “nexus” yaklaşımı, günümüz hibrit tehditlerini anlamak bakımından işlevseldir.

Üçüncü katkı, devlet sorumluluğu ve hesap verebilirlik tartışmasıdır. Kitap, siber saldırıların kaynağını teknik olarak belirlemenin zorluğunu kabul etmekle birlikte, bu zorluğun devletleri sorumluluktan bütünüyle kurtarmaması gerektiğini savunur. Devletlerin hem koruma hem de zarar vermeme yükümlülükleri bulunduğu fikri, uluslararası hukuk ve insan hakları perspektifini siber güvenlik politikalarına dahil etmektedir.

Dördüncü güçlü yön, çözüm önerilerinin STK’ların gerçek kaynak koşullarına göre tasarlanmasıdır. NIST modelinin beş temel işlevine Empower ve Enable boyutlarının eklenmesi, teknik güvenliğin insan kaynağı ve finansmandan ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Bu öneri, yalnızca teknoloji satın almayı değil, kurumsal kapasiteyi, gönüllü ağları, sürdürülebilir fonlamayı ve ortak savunmayı esas alır.

Son olarak, kitap, akademik tartışmayı saha deneyimleriyle birleştirmektedir. STK yöneticileri, güvenlik uzmanları, bağışçılar ve gönüllülerin tanıklıkları, soyut ilkelerin pratikte nasıl karşılık bulduğunu göstermektedir. Bu yönüyle eser, hem akademisyenlere, hem de uygulayıcılara hitap eden disiplinlerarası bir çalışma niteliğindedir.

3.2. Sınırlılıklar ve Eleştirel Değerlendirme

Eserin uygulamaya dönük gücü, bazı analitik sınırlılıkları da beraberinde getirmektedir. Öncelikle kitap, siber güvenlik alanında faaliyet gösteren Protect.ngo’nun deneyimlerinden ve çalışma ağından yoğun biçimde yararlanmaktadır. Bu durum, sahaya yakınlık ve pratik bilgi bakımından avantaj sağlarken, sunulan çözüm modellerinin belirli bir kurumsal ekosistemin yaklaşımını yansıtması ihtimalini de doğurur. Farklı bölgelerdeki STK’ların hukuki, mali ve teknolojik koşulları aynı değildir. Afrika’da kırsal alanda çalışan küçük bir yardım kuruluşu ile Avrupa’da faaliyet gösteren uluslararası bir insan hakları örgütünün ihtiyaçları önemli ölçüde farklılaşabilir. Bu nedenle, önerilen çerçevenin yerel bağlamlara uyarlanması gerekir.

İkinci olarak, kitapta verilen istatistikler tehdit ortamının ciddiyetini ortaya koymakla birlikte, veri toplama yöntemleri ve örneklem sınırları dikkate alınarak yorumlanmalıdır. Saldırıların sayısı, tespit kapasitesi ve raporlama eğilimleri arasında ilişki vardır. Daha güçlü izleme kapasitesine sahip kuruluşlar daha fazla olayı kayda geçirebilir; düşük kapasiteye sahip kuruluşlarda ise saldırılar fark edilmeyebilir veya raporlanmayabilir. Bu nedenle sektör genelindeki eğilimleri karşılaştırmak için ortak tanımların, şeffaf veri setlerinin ve uzun dönemli ölçüm yöntemlerinin geliştirilmesi önemlidir.

Üçüncü olarak, devlet sorumluluğu bölümü güçlü bir normatif çerçeve sunsa da uluslararası sistemde bu yükümlülüklerin nasıl uygulanacağı sorusu daha fazla açılabilir. Siber operasyonlarda atıf sorunu, devletlerin farklı hukuki yorumları, istihbarat faaliyetlerinin gizliliği ve büyük güç rekabeti, hesap verebilirlik mekanizmalarının kurulmasını zorlaştırmaktadır. Kitap bu sorunları teşhis etmekte; ancak devletlerin hangi koşullarda hangi yaptırımlarla karşılaşacağı, uluslararası soruşturma mekanizmalarının nasıl işletileceği ve mağdurların hangi başvuru yollarına sahip olacağı konularında daha ayrıntılı bir kurumsal tasarım tartışmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Dördüncü sınırlılık, teknolojik değişimin hızıdır. Eser 2026 yılında yayımlanmış olsa da yapay zekâ, otomatik saldırı araçları, sentetik medya ve bulut tabanlı hizmetlerdeki gelişmeler çok kısa süre içinde yeni riskler yaratabilir. Bu nedenle kitabın önerileri sabit bir kontrol listesi olarak değil, düzenli güncellenmesi gereken bir kurumsal öğrenme çerçevesi olarak okunmalıdır. Yapay zekâ kullanımında veri mahremiyeti, model sağlayıcılarının sorumluluğu, algoritmik önyargı ve otomatik kararların denetlenmesi gibi başlıklar gelecekte daha kapsamlı biçimde ele alınabilir.

Son olarak, STK’ların güvenliği yalnızca teknik ve mali kapasite meselesi değildir. Otoriterleşme, çatışma, hukukun üstünlüğündeki gerileme ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılar, kuruluşların dijital risklerini doğrudan etkiler. Bu bağlamda siber güvenlik politikaları, örgütlenme özgürlüğü ve demokratik alanın korunmasıyla birlikte değerlendirilmelidir. Duguin’in kitabı bu bağlantıyı kurmakta; ancak farklı rejim türleri ve bölgesel siyasal koşullar arasında daha sistematik bir karşılaştırma, eserin siyaset bilimi boyutunu daha da derinleştirebilirdi.

Sonuç

Stéphane Duguin’in Cybersecurity for NGOs: Attack Prevention and Threat Response adlı eseri, sivil toplum kuruluşlarının dijital güvenliğini teknik bir uzmanlık alanının ötesinde, insani yardımın, insan haklarının ve demokratik dayanıklılığın temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir. Kitabın ana mesajı açıktır: siber saldırıların hedefi yalnızca kuruluşların bilgisayarları veya veri tabanları değildir; bu kuruluşların korumaya çalıştığı insanlar ve toplumsal değerler de saldırının sonuçlarından doğrudan etkilenmektedir.

Eser, STK’ların neden hedef alındığını açıklarken kaynak yetersizliği, uzman personel eksikliği, hassas veri birikimi ve siyasi açıdan tartışmalı faaliyetlerin bir araya gelerek yapısal bir kırılganlık yarattığını göstermektedir. Kimlik avı, fidye yazılımı, casus yazılım, yönetici taklidi ve bilgi manipülasyonu gibi tehditlerin farklı biçimleri bulunsa da bunların ortak sonucu, kuruluşların faaliyetlerini aksatmak ve güven ilişkilerini zedelemektir. Yapay zekâ, bu tehditlerin ölçeğini ve inandırıcılığını arttırırken, savunma tarafında da yeni imkânlar yaratmaktadır.

Kitabın en dikkat çekici kuramsal ve politika katkılarından biri, devletlerin siber uzayda hem koruma hem de zarar vermeme yükümlülüğüne sahip olduğunu vurgulamasıdır. Uluslararası normların ve sözleşmelerin etkili olabilmesi için somut uygulama, denetim ve hesap verebilirlik mekanizmalarıyla desteklenmesi gerekir. Teknik atıf güçlüğü, saldırgan ağlara karşı eylemsizliğin sürekli gerekçesi haline gelmemelidir.

Duguin’in NIST modelini STK’lara uyarlayarak Empower ve Enable boyutlarını eklemesi ise kitabın pratik değerini arttırmaktadır. Kuruluşların risklerini tanımlaması, sistemlerini koruması, tehditleri tespit etmesi, olaylara müdahale etmesi ve faaliyetlerini yeniden işler hale getirmesi kadar; uzman insan kaynağına ve sürdürülebilir finansmana erişmesi de gereklidir. Bu yaklaşım, siber güvenliği tekil bir teknoloji yatırımı değil, ortak sorumluluk ve dayanışma alanı olarak ele almaktadır.

Uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında, eser, siber uzaydaki güç ilişkilerinin yalnızca devletler ve askeri kurumlar arasında şekillenmediğini; uluslararası sivil toplumun, özel sektörün, bağışçıların, gönüllü uzman ağlarının ve uluslararası kuruluşların da bu alanın aktörleri olduğunu ortaya koymaktadır. Büyük güç rekabetinin, bölgesel çatışmaların ve bilgi operasyonlarının yoğunlaştığı bir dönemde STK’ların korunması, yalnızca insani bir tercih değil, uluslararası sistemde güven ve iş birliğinin sürdürülebilmesi bakımından da stratejik bir gerekliliktir.

Sonuç olarak, Cybersecurity for NGOs, sivil toplum kuruluşlarının dijital çağda karşılaştığı tehditleri anlaşılır bir dille açıklayan, devletlerin sorumluluğunu tartışmaya açan ve uygulanabilir bir dayanıklılık çerçevesi sunan önemli bir başvuru kaynağıdır. Kitabın temel yaklaşımı, “koruyanları korumak” fikrinde özetlenebilir. Dijital güvenliğin güçlendirilmesi, insani yardımın ve demokratik katılımın devamlılığı için vazgeçilmezdir. Bu nedenle, eser; siber güvenlik uzmanlarının yanı sıra Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi, insan hakları, insani yardım ve sivil toplum çalışmaları alanlarında çalışan akademisyenler, karar alıcılar ve uygulayıcılar için de yararlı bir kaynak niteliğindedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

  • Duguin, Stéphane (2026), Cybersecurity for NGOs: Attack Prevention and Threat Response, Hoboken, New Jersey: John Wiley & Sons, ISBN: 978-1-394-40123-9.

4 Kasım 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ozan Örmeci'den Yeni Kitap: Turkish-British Relations: History and Current Trends

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinin tarihçesini, modern dönemdeki gelişmeleri ve güncel olaylarını incelediği yeni kitabı Turkish-British Relations: History and Current Trends yayımlandı. Amazon Kindle Direct Publishing tarafından yayımlanan 85 sayfalık kısa eserin e-kitap ve basılı versiyonları Amazon üzerinden sipariş edilebiliyor. Kitapta, Andy Burnham'ın Başbakan olmasının ardından Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinde yaşanabilecek olası gelişmeler de değerlendiriliyor.

Turkish-British Relations: History and Current Trends (e-kitap versiyonunun kapağı)


Paperback versiyonu ön ve arka kapağı

Kitabı sipariş edebileceğiniz bazı linkler;

Amazon.com (Kindle)

Amazon.com (Paperback)

Amazon.uk

3 Kasım 2026 Salı

2026 ABD Ara Seçimleri: Mavi Dalga Geliyor...

 

Giriş

3 Kasım 2026 Salı günü, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) seçmenler ara seçimler için sandık başına gittiler. ABD siyasal sisteminin gereği olarak, 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi'nin tamamının yeniden seçildiği ve 100 sandalyeli Senato'nun da 35 üyesinin belirlendiği seçimlerde, ayrıca birçok eyalette üst düzey yöneticilerin seçilmesi de sağlandı. Sonuçlar, seçimden galip çıkan partinin açık farkla Demokratlar olduğunu gösterirken, Başkan Donald Trump yönetiminde Cumhuriyetçilerin özellikle İran Savaşı'nda istenilen neticenin elde edilememesi ve buna bağlı olarak gelişen ekonomik sorunlar nedeniyle halkın desteğini kısmen kaybettiğini ortaya koydu. Bu yazıda, 2026 ABD ara seçimlerinden elde edilen önemli bulgular özetlenecektir.

Temsilciler Meclisi'nde Mavi Dalga

Ara seçim gecesinin en belirgin sonucu, Demokratların Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu geri almaya çok yaklaşması ve gece ilerledikçe bu sonucun ulusal medya kuruluşlarınca projekte edilmesi oldu. Reuters, 4 Kasım günü gece geç saatlerde ABD medyasının Demokratların Meclis çoğunluğunu kazanacağını öngördüğünü bildirdi. Bu, henüz eyaletlerin resmî sertifikasyonlarının tamamlandığı anlamına gelmese de, seçim gecesinin siyasi yönünü belirleyen temel gelişmedir (Reuters; AP).

Demokratların başarısı tek bir bölgeye veya seçmen grubuna da dayanmıyor. Associated Press'in seçim gecesi değerlendirmesinde, New Jersey'de Cumhuriyetçi Tom Kean'ın, Pensilvanya'da ise Ryan Mackenzie, Scott Perry ve Rob Bresnahan'ın koltuklarını kaybettiği; Kuzey Karolina ve Kentucky'de ise açık koltukların Demokratlara geçtiği aktarıldı. Reuters'ın daha erken sayım fotoğrafında Demokratların Cumhuriyetçilerden 4 sandalye aldığı belirtilirken, AP'nin daha sonraki değerlendirmesi 6 Cumhuriyetçi sandalye kaybına dikkat çekti. Ancak farklı haber güncellemelerinin zamanlaması nedeniyle bu rakamlar nihai sandalye dağılımı gibi okunmamalı ve kesin sonuçlar beklenmelidir (Reuters; AP).

Pensilvanya'daki sonuçlar, Demokratların yalnızca büyük kentlerde değil, rekabetçi banliyö ve karma seçmen profiline sahip bölgelerde de Cumhuriyetçilerin savunma hattını aşabildiğini gösteriyor. Nitekim Ryan Mackenzie'nin yenilgisi özellikle dikkat çekiciydi; Reuters, Demokrat Bob Brooks'un bu koltuğu kazandığını bildirdi. Scott Perry ve Rob Bresnahan'ın kayıpları da eyaletteki Demokrat dalganın genişliğine işaret etti (Reuters; AP).

Kuzey Karolina'nın 11. Kongre Bölgesi'nde Jamie Ager'in Cumhuriyetçi Jennifer Balkcom'u geride bırakması, Temsilciler Meclisi'nde ilk dikkat çekici sandalye değişimlerinden biri oldu. New Jersey'deki Tom Kean yenilgisiyle birlikte, bu sonuç, Cumhuriyetçilerin ara seçim öncesinde yeniden çizdikleri seçim bölgelerinin beklenen korumayı sağlayamadığı yönündeki yorumları güçlendirdi (Reuters; AP).

Meclis çoğunluğunun Demokratlara geçmesi, Trump'ın ikinci döneminin kalan iki yılında Washington'daki güç dengesini köklü biçimde değiştirecektir. Komite başkanlıkları, bütçe ve denetim yetkileri, celp (subpoena) çıkarma kapasitesi ve soruşturma gündemini belirleme gücü Demokratların eline geçecektir. Hakeem Jeffries'in Temsilciler Meclisi Başkanı olması beklenirken, Cumhuriyetçilerin Trump'ın yasama gündemini Meclis'ten geçirmesi zorlaşacak; yönetim daha sık uzlaşma aramak veya başkanlık vetosuna dayanan bir kilitlenme ortamıyla karşılaşacaktır (Reuters; AP).

NBC'nin sabah 09:00 itibariyle yaptığı projeksiyona göre, Demokrat Parti, ABD Temsilciler Meclisi'nde 255 sandalye ile 180 sandalyede kalacak Cumhuriyetçi Parti'nin çok önünde çok farklı bir üstünlük sağlayabilecektir (NBC). Ancak rekabetçi bazı bölgelerdeki sayım nedeniyle, bu sayılarda ufak oynamalar olabileceğini de hesaba katmak gerekir.

Senato'daki Demokrat İlerleyişi Trump'ı Azil Etmeye Büyük İhtimalle Yetmeyecek

Senato tablosu, Temsilciler Meclisi'nden daha karmaşıktır. Seçim öncesinde Senato'da Cumhuriyetçiler 53-47 üstünlüğe sahipti; Demokratların çoğunluğu ele geçirebilmesi için net 4 sandalye kazanması gerekiyordu. 4 Kasım sabahı itibarıyla Demokratlar Güney Karolina ve Kuzey Karolina'da Cumhuriyetçilerin elindeki iki koltuğu çevirmiş, Georgia ve New Hampshire'da ise kendi koltuklarını korumuştur. Dolayısıyla, Senato'da da Demokratların elinde önemli bir ivme olduğu söylenebilir (Reuters; AP).

Güney Karolina'da çocuk doktoru Annie Andrews'in, Başkan Trump'ın desteklediği Darline Graham'ı yenmesi gecenin en çarpıcı sürprizlerinden biriydi. Andrews, 20 yılı aşkın süredir eyalette Senato seçimini kazanan ilk Demokrat oldu ve Güney Karolina'dan seçilen ilk kadın Senatör olma başarısını gösterdi. Bu sonuç, Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak güçlü olduğu bir eyalette dahi Trump yönetimine yönelik hoşnutsuzluğun etkili olabildiğini ortaya koydu (AP).

Kuzey Karolina'da eski Vali Roy Cooper'ın Trump destekli Michael Whatley'i yenerek Cumhuriyetçi koltuğu Demokratlara kazandırması da önemliydi. Cooper, kampanyasını gıda, enerji ve barınma maliyetleri üzerine kurdu; bağımsız seçmenlerden ve eyaletteki geniş kişisel tanınırlığından yararlandı. Bu sonuç, Cumhuriyetçi adayın Trump'a yakınlığının her zaman avantaj sağlamadığını; özellikle ekonomik memnuniyetsizlik arttığında, yerel itibarı güçlü adayların daha başarılı olabildiğini düşündürüyor (Reuters).

Georgia'da Demokrat Jon Ossoff'un yeniden seçilmesi, Cumhuriyetçilerin önemli bir hedefini boşa çıkardı. Trump'ın 2024'te az farkla kazandığı bir eyalette Ossoff'un koltuğunu koruması, Demokratların yalnızca geleneksel mavi eyaletlerde değil, başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçilere yönelen rekabetçi eyaletlerde de güçlü kalabildiğini gösterdi. Nitekim New Hampshire'da Chris Pappas'ın Demokrat koltuğunu koruması da partinin savunma hattını güçlendirdi (Reuters; AP).

Bununla birlikte, Senato çoğunluğunun kaderi Teksas, Michigan, Maine, Alaska, Iowa ve Ohio gibi eyaletlerdeki yarışlara bağlı kalmaya devam etti. Reuters'ın 4 Kasım sabahı yayımladığı değerlendirme, bu eyaletlerde milyonlarca oyun henüz sayılmadığını ve yarışların henüz sonuçlanmadığını vurguluyordu. Bu nedenle, iki önemli Demokrat zaferini, Senato'nun kesin biçimde el değiştirdiği şeklinde yorumlamak için henüz erkendir (Reuters). İlerleyen saatlerde ise Teksas'ta Demokrat James Talarico'nun zaferi kesinleşirken, Michigan'da da Trump'ın hedef gösterdiği Müslüman Arap siyasetçi Abdul El-Sayed avantajlı duruma geçti. Çok çekişmeli geçen Mississippi'de de Demokrat aday Scott Colom az farkla önde gidiyor.

NBC'nin projeksiyonuna göre Demokratlar, Mississippi, Michigan ve Alaska'yı da alarak Senato'da 55-56 koltuğa ulaşabilir (NBC). Cumhuriyetçiler ise, Nebraska, Montana ve Idaho'daki zaferleriyle ancak 44 Senatör sayısına ulaşabilir. Bu sonuçlardan özellikle

Teksas ve Michigan: Senato Yarışının İki Siyasi Laboratuvarı

Teksas: Talarico'nun tarihî zaferi

Teksas yarışı, yalnızca bir senatörlük koltuğu için değil, Cumhuriyetçi Parti'nin Trump dönemindeki aday belirleme stratejisinin sonuçları açısından da önem taşıdı. Cumhuriyetçi ön seçiminde 4 dönemlik Senatör John Cornyn'in, Trump'ın desteğini alan eyalet Başsavcısı Ken Paxton karşısında kaybetmesi, parti içindeki geleneksel kanat ile MAGA hareketi arasındaki güç mücadelesini gözler önüne serdi. Paxton'ın geçmişte eyalet Temsilciler Meclisi tarafından azledilmesi, Senato'da beraat etmesi ve hakkındaki etik tartışmalar, Demokrat aday James Talarico'nun kampanyasının temel saldırı noktalarına dönüştü. Paxton suçlamaları reddetti (AP).

Talarico, ekonomik popülizm, dinî söylem ve daha ılımlı Cumhuriyetçi seçmene ulaşma stratejisini birleştirdi. Kampanyasında hayat pahalılığı, benzin fiyatları ve büyük bağışçıların siyasetteki etkisini öne çıkardı. Paxton ise Talarico'yu aşırı solcu olarak göstermeye ve Trump seçmenini sandığa taşımaya çalıştı. Talarico'nun, özellikle Collin ve Tarrant gibi Cumhuriyetçilerin de güçlü olduğu bölgelerde, erken oy sayımlarında dikkat çekici bir performans sergilemesi, Demokratlar açısından umut vericiydi.

Neticede, Teksas'ta Talarico'nun tarihi zaferi ilerleyen saatlerde kesinleşti (Houston Chronicle). Teksas'ta Demokratların 1988'den beri Senato seçimi kazanamamış olması, Talarico'nun olası zaferini tarihî bir kırılmaya dönüştürecektir. Teksas'ın önemi, sonuçtan bağımsız olarak, Cumhuriyetçilerin güvenli saydığı bir eyaletin Trump yönetiminin ekonomik ve siyasi performansı nedeniyle rekabetçi hale gelebilmesidir (AP; Texas Tribune).

Michigan: Parti içi bölünme ve seçmen koalisyonu neticesinde gelen El-Sayed zaferi

Michigan'da Demokrat Abdul El-Sayed ile Cumhuriyetçi Mike Rogers arasındaki yarış, ideolojik kutuplaşmanın ve parti içi uzlaşmazlıkların seçim performansını nasıl etkileyebileceğini gösteren bir sınav oldu. El-Sayed, Demokrat ön seçiminde parti yönetiminin desteklediği Haley Stevens'ı geride bırakarak aday olmuştu. Ancak Stevens'ın seçimden yalnızca iki gün önce Cumhuriyetçi Rogers'ı desteklemesi, Demokratlar açısından ciddi bir birlik sorunu yarattı. Bu hamle, İsrail politikası, parti içi kimlik ve adayın seçilebilirliği konularındaki gerilimi yeniden gündeme getirdi (Bridge Michigan; AP).

Michigan'daki ilk sayım verilerinde El-Sayed önde görünse de, eyaletin bağımsız ve Cumhuriyetçi eğilimli bazı ilçelerinde Rogers'ın güçlü olduğu bildirildi. Bridge Michigan, Oakland, Kent, Wayne ve Washtenaw gibi Demokratların güçlü olduğu bölgelerden gelen erken sonuçların El-Sayed'i öne taşıdığını, buna karşılık Eaton, Ottawa ve Livingston ilçelerinde Rogers'ın önde olduğunu ve Macomb'da yarışın başa baş seyrettiğini aktardı. Bu nedenle, erken liderlik, kesin zafer olarak değerlendirilmemelidir. Ancak ilerleyen saatlerde El-Sayed'in farkı açması, burayı da Demokratların kazanacağını neredeyse garantili bir sonuç haline getirmiştir (Bridge Michigan; AP).

Michigan yarışının ulusal önemi, Demokratların kendi içlerindeki ilerici-merkezci ayrışmayı aşarak geniş bir seçmen koalisyonu kurup kuramayacaklarının test edilmesidir. El-Sayed'in sağlık hizmetleri, kampanya finansmanı ve büyük servet sahiplerinin vergilendirilmesi üzerine kurduğu mesaj, genç ve ilerici seçmenleri harekete geçirmeyi amaçlıyordu. Rogers ise, Trump'la yakınlığını, üretim istihdamı ve vergi indirimleri vaatlerini öne çıkardı. Sonuç ne olursa olsun, Michigan'daki yarış 2028 Başkanlık seçimlerine giderken Demokrat Parti'nin ideolojik yönelimi açısından önemli bir gösterge olacaktır. Sabah saat 10:00 suları itibarıyla, El-Sayed'in zaferi artık kesinleşmiş gibi görünüyor. 

Diğer Kritik Senato Yarışları ve Azil Tartışması

Maine'de Cumhuriyetçi Susan Collins ile Demokrat Troy Jackson arasındaki yarış, Cumhuriyetçilerin Senato'da tutunabilmesi açısından kritik önem taşıyordu. Collins, Trump'ın 2024'te kaybettiği bir eyaleti temsil eden tek Cumhuriyetçi Senatör olduğu için Demokratların öncelikli hedefleri arasındaydı. Ancak Maine'in sıralı tercihli oy sistemi ve erken sayımın düşük oranı, ilk gece verilerinden kesin sonuçlar çıkarmayı zorlaştırıyordu. Alaska'da Mary Peltola ile Dan Sullivan arasındaki yarış da benzer biçimde yakından izleniyordu; eyaletin posta oyları ve sıralı tercihli sistemine ilişkin takvim, sonucun açıklanmasını geciktirebilirdi (Reuters; AP).

Iowa'da Cumhuriyetçi Ashley Hinson ile Demokrat Josh Turek, Ohio'da ise Cumhuriyetçi Jon Husted ile eski Demokrat Senatör Sherrod Brown arasındaki yarışlar, Demokratların Senato'da çoğunluğu elde etmesi için gereken ek kazanımlar açısından belirleyiciydi. Bu eyaletlerin tümünde Cumhuriyetçiler 2024 Başkanlık seçiminde güçlü bir performans sergilemişti. Demokratların buralarda başarı sağlaması, 2026 sonuçlarının yalnızca Trump'a tepki olarak değil, aynı zamanda daha geniş bir seçmen koalisyonu oluşturma başarısı olarak da yorumlanmasını sağlayacaktır. Ancak sayım tamamlanmadan bu yarışlar için kesin hüküm vermek mümkün değildir (Reuters; AP). Kansas'ta ise Demokrat aday Adam Hamilton, 1932 yılından bu yana (tam 94 yıl sonra) Kansas'tan Senato'ya seçilen ilk Demokrat Partili isim olarak tarih yazmıştır. Bu, Demokrat mavi dalganın gücü ve yaygınlığını anlamak açısından sembolik bir zaferdir.

Azil süreci: Meclis çoğunluğu ile görevden alma aynı şey değil

Temsilciler Meclisi'nin Demokratların kontrolüne geçmesi, Trump hakkında yeni bir azil sürecinin siyasi ve kurumsal olarak gündeme gelmesini mümkün kılacaktır. Demokratlar; İran Savaşı'nın yürütülüşü, yürütme yetkisinin kullanımı, olası çıkar çatışmaları veya yönetimin denetimden kaçınması gibi konularda soruşturma açabilir. Komite başkanlıkları ve celp yetkileri, bu soruşturmaların kapsamını genişletebilir. Bununla birlikte, soruşturma başlatılması ile azil maddelerinin kabul edilmesi farklı aşamalardır; ayrıca azil kararı verilmesi, Başkan'ın otomatik olarak görevden ayrılması anlamına da gelmez (ABD Senatosu).

ABD anayasasına göre Temsilciler Meclisi, azil (impeachment) yetkisine tek başına sahiptir. Azil maddeleri Meclis'te basit çoğunlukla kabul edilirse, Başkan hakkında azil maddeleri kabul edilmiş olur ve yargılama Senato'ya geçer. Senato'da mahkûmiyet ve görevden uzaklaştırma için oylamaya katılan üyelerin üçte ikisinin desteği gerekir. Senato'nun salt çoğunluğu, hatta 51 veya 52 sandalyelik bir Demokrat çoğunluğu, tek başına Trump'ı görevden almaya yetmez. Senato'da 100 üyenin tamamı hazır bulunursa 67 oy gerekir; dolayısıyla Demokratların olası bir çoğunlukta dahi çok sayıda Cumhuriyetçi Senatörün desteğini alması zorunludur. (ABD Senatosu). Şu an için Demokratların Senato'da 55-56 koltuğu kazanması bekleniyor; bu durumda Başkan Trump'ın azli için 10 Cumhuriyetçi Senatörün desteği gerekecektir. Bu da, şu an için o kadar da gerçekçi bir senaryo değildir. Ayrıca Trump dışında kabinesindeki tartışmalı isimlerin de azil süreçleri gündeme gelebilir. Özellikle Savaş (Savunma) Bakanı Pete Hegseth, bu konuda Demokratların hedef seçebileceği tartışmalı bir kişidir.

Seçimden Çıkarılacak Dersler

İran Savaşı'nın siyasi maliyeti

2026 ara seçimlerinin en önemli dersi, dış politikanın iç siyasetten bağımsız düşünülemeyeceğidir. ABD ve İsrail'in Şubat 2026 sonunda İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş, Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin aksaması ve enerji arzına ilişkin belirsizlikler nedeniyle ABD'li tüketicilerin gündelik yaşamına doğrudan yansıdı. Reuters, savaşın ilk haftalarında ABD'de ortalama benzin fiyatının galon başına 4 doların üzerine çıktığını ve Şubat sonundan itibaren yaklaşık yüzde 36 arttığını bildirmişti. Bu gelişme, Trump'ın enerji maliyetlerini düşürme vaadi ile savaşın yarattığı fiyat baskısı arasındaki çelişkiyi görünür kıldı (Reuters; AP-NORC).

Seçimden hemen önce yayımlanan AAA verilerine dayalı değerlendirmeye göre, 2 Kasım itibarıyla ABD'de normal benzinin ortalama fiyatı bir yıl öncesine kıyasla yaklaşık yüzde 40 daha yüksekti; 42 eyalette galon fiyatı yıllık bazda en az 1 dolar artmıştı. Dizel fiyatlarındaki ortalama artışın yüzde 71'e ulaşması, sorunun yalnızca bireysel sürücüleri değil, tarım, imalat, nakliye ve lojistik maliyetlerini de etkilediğini gösteriyordu. Bu tür artışlar, zaman içinde gıda ve diğer tüketim mallarına yansıyarak savaşın maliyetini çok daha geniş bir kesime yayar (Business Insider).

Savaşın seçmen davranışına etkisi yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı değildi. AP-NORC araştırmasına göre, seçmenlerin yaklaşık üçte ikisi İran Savaşı'nı seçim öncesinde ülkenin en önemli sorunlarından biri olarak görüyordu. Bu, Trump'ın Başkanlık seçimi öncesinde verdiği "barış" sözüne de ters bir gelişmeydi. Reuters'ın seçim gecesi aktardığı çıkış anketlerinde, seçmenlerin yarısının oyunu Trump'a tepki vermek için kullandığını, yaklaşık dörtte üçünün ülkenin gidişatından öfkeli veya memnuniyetsiz olduğunu, yüzde 70'inin ise Kongre'nin Başkan üzerinde daha güçlü bir denetim kurmasını istediğini belirtti. Bu bulgular, savaşın doğrudan oy verme motivasyonlarından biri olduğunu, ancak ekonomik memnuniyetsizlik ve Başkanlık gücünün denetlenmesi talebiyle birlikte etkili olduğunu düşündürüyor. (Reuters; AP-NORC).

Ekonomi, enflasyon ve hayat pahalılığı

Ekonomi, seçim kampanyasının belirleyici başlığıydı. Pew Research Center'ın Ekim 2026 araştırmasında, kayıtlı seçmenlerin yüzde 84'ü ekonominin oy tercihlerinde çok önemli olduğunu söyledi. Bu oran, Cumhuriyetçi adayları destekleyenlerde yüzde 82, Demokrat adayları destekleyenlerde ise yüzde 88 olarak ölçüldü. Aynı araştırmada sağlık, demokrasi, enerji politikası ve dış politika da önemli başlıklar arasında yer alsa da, seçmenin önceliği günlük yaşam maliyetleri ve ekonomik güvenlikti (Pew Research Center).

Resmî veriler de ekonomik rahatsızlığın arka planını ortaya koyuyordu. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu'na göre, Eylül 2026'da tüketici fiyatları aylık yüzde 0,6, yıllık yüzde 3,7 arttı; benzin fiyatları aynı ay yüzde 9,1 yükseldi ve enerji endeksi yıllık bazda yüzde 20,4 artış gösterdi. Ekim enflasyon verisi seçim sabahı henüz yayımlanmamıştı; dolayısıyla değerlendirmede kullanılabilecek en güncel resmî TÜFE verisi Eylül ayına aitti (BLS).

Kişisel tüketim harcamaları endeksi de benzer bir baskıya işaret ediyordu. Ekonomik Analiz Bürosu'nun 29 Ekim'de yayımladığı verilere göre, Eylül ayında PCE fiyat endeksi aylık yüzde 0,5, yıllık yüzde 3,6 arttı; gıda ve enerji hariç çekirdek PCE enflasyonu yıllık yüzde 3,1 düzeyindeydi. Aynı ay reel tüketim harcamalarının neredeyse hiç artmaması, nominal harcama artışının önemli bir bölümünün fiyat artışından kaynaklandığını düşündürüyordu. Buna karşılık, ABD ekonomisinin 2026 üçüncü çeyrekte yıllıklandırılmış yüzde 3,4 büyümesi, makroekonomik büyüme ile hanehalkının hissettiği hayat pahalılığı arasındaki farkı ortaya koydu (BEA; Reuters).

Bu ayrım siyaseten önemlidir: ekonomi toplam üretim, yatırım veya borsa performansı üzerinden ölçüldüğünde güçlü görünebilir; ancak seçmen bunu kira, market, sağlık, enerji ve kredi maliyetleri üzerinden değerlendirir. Hane halkının satın alma gücü, ücret artışlarının fiyat artışlarını yakalayıp yakalayamadığı ve geleceğe ilişkin güveni, sandık davranışında belirleyici olabilir. Trump yönetiminin büyüme rakamlarını öne çıkarması, seçmenin günlük harcama deneyimindeki baskıyı ortadan kaldırmadı. AP Voter Poll'da seçmenlerin dörtte üçünün ekonomiyi “iyi değil” veya “kötü” olarak nitelendirmesi ve yaklaşık onda sekizinin enflasyonun hane bütçesinde orta ya da ağır bir zorluk yarattığını belirtmesi, bu kopukluğu ortaya koydu (AP).

Cumhuriyetçiler açısından ikinci ders, Başkan'ın kişisel siyasi markasının her seçimde otomatik olarak partiye ve adaylara oy kazandırmamasıdır. Trump'ın mitinglere ağırlık vermesi, adayları açıkça desteklemesi ve kampanyayı kendi Başkanlığına ilişkin bir referanduma dönüştürmesi, taban mobilizasyonu sağlasa da, aynı zamanda ekonomik ve dış politika sonuçlarının sorumluluğunu da doğrudan kendisine yükledi. Özellikle Paxton gibi tartışmalı adaylara verilen destek, aday kalitesine ilişkin kaygıları ve parti içi bölünmeleri arttırmış olabilir. Demokratlar açısından ise zaferin sürdürülebilirliği, yalnızca Trump karşıtlığına değil, hayat pahalılığı, sağlık hizmetleri, istihdam ve dış politika konularında uygulanabilir öneriler geliştirmeye de bağlı olacaktır.

Sonuç

3 Kasım 2026 ara seçimleri, Donald Trump'ın ikinci Başkanlık döneminin ilk iki yılına ilişkin güçlü bir siyasi uyarı niteliği taşıyor. Temsilciler Meclisi'nde Demokratların çoğunluğu kazanmasının medya kuruluşları tarafından öngörülmesi, Cumhuriyetçilerin Kongre üzerindeki birleşik kontrolünü sona erdirecek ve Trump yönetimini daha sıkı bir denetimle karşı karşıya bırakacaktır. Pensilvanya, New Jersey, Kuzey Karolina ve Kentucky'deki rekabetçi sonuçlar, Demokratların yalnızca kendi geleneksel tabanlarını değil, farklı seçmen gruplarını da harekete geçirebildiğine işaret ediyor. Bununla birlikte, resmî sertifikasyon tamamlanana kadar sandalye dağılımı projeksiyon olarak değerlendirilmelidir (Reuters; AP).

Senato'da ise Güney Karolina ve Kuzey Karolina'daki Demokrat kazanımları, Georgia ve New Hampshire'daki Demokrat savunmasıyla birleşerek partiyi çoğunluk hedefine yaklaştırdı. Ancak Teksas, Michigan, Maine, Alaska, Iowa ve Ohio'da sayımın sürmesi nedeniyle Senato'nun kontrolü henüz kesinleşmemişti. Özellikle Teksas'ta Talarico'nun güçlü performansı ve Michigan'da El-Sayed'in ilk sayım liderliği, Demokratların ulusal ölçekteki dalgasının coğrafi sınırlarını test ediyor. Nitekim şu an için Teksas'ta Demokrat zaferi kesinleşirken, Michigan'da da olasılık çok yüksek.

Seçimlerden çıkarılacak en önemli siyasi ders, dış politikanın maliyetinin iç politikada karşılığını bulmasıdır. İran Savaşı'nın enerji piyasalarına yansıması, benzin ve dizel fiyatlarının yükselmesi, enflasyonun yeniden hızlanması ve hane halkının satın alma gücündeki aşınma, Cumhuriyetçilerin ekonomik performans anlatısını zayıflattı. Seçmenler, yönetimin askerî hedeflerinden çok savaşın ne kadar süreceğini, enerji maliyetlerini nasıl etkilediğini ve aile bütçelerine ne getirdiğini sorguladı. Ekonomik büyüme verileri olumlu olsa dahi hayat pahalılığının seçmen nezdindeki ağırlığı, ara seçim sonuçlarında belirleyici bir faktör olarak öne çıktı.

Azil tartışması ise yeni Kongre döneminin gündeminde yer alabilir; ancak Temsilciler Meclisi'nde azil maddelerinin kabulü ile Senato'da Başkan'ın mahkûm edilerek görevden uzaklaştırılması birbirinden farklı anayasal aşamalardır. Demokratların Meclis çoğunluğu Trump yönetimini soruşturma ve denetleme kapasitesini artıracaktır. Buna karşılık, Senato'daki üçte iki mahkûmiyet eşiği, görevden uzaklaştırmayı son derece zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, 2026 ara seçimlerinin en somut sonucu, Trump'ın görevden alınmasından ziyade, Başkanlığının siyasi hareket alanının daralması, Kongre denetiminin güçlenmesi ve 2028 seçimlerine giden süreçte Cumhuriyetçi Parti'nin liderlik ve politika tercihlerini yeniden tartışmak zorunda kalması olacaktır.

Sonsöz, Gazze'deki insani kriz ve İran Savaşı, 2024'te aslında çok güçlü bir destekle başa geçen Başkan Trump'ın planlarını ve popülaritesini olumsuz etkilerken, ABD'de "mavi dalga" olarak nitelendirilen Demokratların sıçramasına ve sol siyasetin yeniden güçlenmesine vesile olmuştur. Bu, ABD'den diğer ülkelere de yayılmaya sahip güçlü ve toplumsal bir dalgadır. Ancak Demokratların Barack Obama ve Joe Biden sonrasında popüler lider eksikliği şimdilik önemli bir sorundur. 2028'e kadar bu sorun aşılabilirse, Demokratlar yeniden iktidara dönebilir. Bu durumda ise, İran ve benzeri vakalarda doğrudan savaş politikaları yerine, yumuşak güç temelli uygulamaların yaygınlaşmasını beklemek yerinde olacaktır. Bu konuda şimdilik en güçlü isim ise Kaliforniya Valisi Gavin Newsom gibi görünüyor. Cumhuriyetçilerde ise, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi potansiyel adaylar olsa da, Trump döneminin enkaza dönüşmesi halinde, kuşkusuz, Cumhuriyetçi adayların 2028'deki şansları hayli azalacaktır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ