11 Ağustos 2026 Salı

KKTC'de Seçim Takvimi Belirlendi

 

Giriş

2025 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini federal çözüm yanlısı sosyal demokrat Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) adayı hukukçu Dr. Tufan Erhürman'ın kazanmasıyla Kıbrıs müzakerelerine dönüş yolunda güçlü sinyaller veren -yalnızca Türkiye tarafından tanınan- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC), halk, bu yıl sonunda, 6 Aralık tarihinde yerel ve genel seçimler için sandık başına gidecek.

Bu seçimlerin sonuçları, hem Kıbrıs Sorunu'nda izlenecek ağır basan yaklaşımın (federal çözüm için müzakerelere devam ya da iki devletlilik yolunda ısrar) belirlenmesi, hem de Kıbrıs Türk halkının 2022'den beri iktidarda olan sağ koalisyona yönelik yaklaşımının anlaşılması açısından kritik bir test işlevi görecek. Bu yazıda, 2026 KKTC seçimleri mercek altına alınacaktır.

2022'den Günümüze KKTC İç Politikası

Hatırlanacak olursa, 2022 yılında yapılan KKTC genel seçimlerinde, Faiz Sucuoğlu liderliğindeki Türkiye yanlısı ve Rauf Denktaş geleneğini sürdüren milliyetçi/sağ parti Ulusal Birlik Partisi (UBP), yüzde 39,54 oyla 50 sandalyeli KKTC Cumhuriyet Meclisi'nde 24 milletvekilliği kazanmış ve Ersin Tatar'ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde önemli bir seçim zaferine imza atmıştır. Şimdilerde Cumhurbaşkanı olan Tufan Erhürman'ın lideri olduğu CTP ise, yüzde 32 oyla ivmeli bir performans gösterse de, milletvekili sayısı olarak 18'de kalmış ve ana muhalefet görevini üstlenmiştir. Diğer partilerden Fikri Ataoğlu liderliğindeki merkez sağ Demokrat Parti (DP) yüzde 7,41 oyla 3 milletvekilliği, bir önceki seçimde büyük çıkış yapan ama bu seçimde düşüşe geçen akademisyen Dr. Kudret Özersay önderliğindeki merkez çizgideki Halkın Partisi (HP) yüzde 6,68 oyla yine 3 milletvekilliği ve Türkiye göçmenlerinin desteklediği ilahiyatçı akademisyen Dr. Erhan Arıklı'nın desteklediği milliyetçi-muhafazakâr Yeniden Doğuş Partisi (YDP) yüzde 6,39 oyla 2 milletvekilliği kazanmıştır.

Bu sonuçların ardından, seçimden muzaffer çıkan UBP lideri Faiz Sucuoğlu Başbakanlığında UBP-DP-YDP üçlü koalisyonuyla meclis çoğunluğunu rahatlıkla sağlayan (29/50) yeni bir hükümet kurulurken, gerek KKTC'yi her konuda destekleyen Türkiye'de yaşanan ekonomik sorunlar, gerek KKTC medyasında yer alan yolsuzluk iddiaları, gerekse de ülkenin dünyada tanınmamış olması nedeniyle yaşanan diğer toplumsal sorunlar nedeniyle artan halk tepkisi ortamında Sucuoğlu hükümeti istifa etmiş ve yerine Ünal Üstel seçilmiştir. Ancak Üstel hükümeti de, Kıbrıs Türk halkının 70 yılı aşkın süredir devam eden Kıbrıs Sorunu'na kalıcı bir çözüm bulmak yönündeki güçlü iradesine dair somut bir çözüm geliştirememiş ve zamanla yolsuzluk iddialarıyla daha da zayıflamıştır.

Bu noktada şunu hatırlatmak gerekir ki, 1974'ten beri bölünmüş durumdaki ülkede kuzey-güney yönümlü olarak bazı geçiş kapılarının açık olması, hatta son yıllarda KKTC vatandaşı çok sayıda kişinin Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi'nde eğitim alması/istihdam edilmesi ve Cumhurbaşkanı Ersin Tatar da dahil olmak üzere milliyetçi siyasetçilerin bile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin pasaportuna sahip olması gibi farklı bir düzlemde gelişen bu ülke siyaseti, Avrupa Birliği (AB) üyesi ve ekonomik olarak daha gelişmiş düzeydeki Rum Kesimi'nin etkisiyle, giderek federal çözüm yönünde ivme kazanmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin de ciddi bir engeli/tepkisiyle karşılaşmamakta; hatta geçiş kapılarının daha da sıklaştırılması konusundaki engeller genelde Rum Kesimi'nden kaynaklanmaktadır. Bu durumu anlamak önemlidir; çünkü iki devletli çözüm yönünde öngörülebilir bir gelecekte herhangi bir pozitif gelişme olmayacağının farkında olan Kıbrıs Türk halkı, Türkiye'ye yönelik tepkilerden ya da eksik Türklük/Müslümanlık bilincinden değil, nihai bir statü elde edebilmek için Kıbrıs'ta federasyon tezini desteklemektedir. Çünkü Rum inadının kırılması durumunda, daha uygulanabilir olan yegane çözüm modeli budur.

2026 Seçimleri: Genel ve Yerel Seçimler Bir Arada

2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini CTP adayı Tufan Erhürman'ın rekor oyla kazanması neticesinde KKTC'de siyasi iklim değişmiş ve federasyon tezi bağlamında umutlar yeniden güçlenmeye başlamıştır. Bu ortamda, koalisyon hükümeti Türkiye'nin desteğine sahip olmasına ve Başbakan Ünal Üstel'in sık sık Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer üst düzey Türk devlet adamlarıyla görüşmesine karşın, iki devletlilik yönünde yakın gelecekte herhangi bir müspet sonuç elde edilemeyeceğine kanaat getiren Kıbrıs Türk halkının CTP'ye yönelimi sürmüştür. Hükümetin yerel ve genel seçimlerin 6 Aralık'ta birlikte yapılacağını açıklamasıyla sandık için start verilirken, seçimlere bu ortamda iddialı giren parti haliyle sosyal demokrat CTP'dir.

Sıla Usar İncirli

Yakın zamanda Genel Başkanlığa Sıla Usar İncirli'yi getiren CTP, yıllardır KKTC siyasetinde sol kulvarda konumlanmış, adada federal çözümü ve temiz siyaseti savunan Avrupai bir partidir. Geçmişte Rum solcuları ve AKEL etkisiyle daha Batı-karşıtı ve anti-emperyalist çizgide olan CTP, kendi içerisinde kırmızı yerine yeşil kanadın ağır basmasıyla son yıllarda Avrupalılaşmış ve daha çevreci ve AB'ci bir parti haline gelmiştir. Daha önce de Sibel Siber döneminde ilk kez bir kadın Başbakanı seçmiş olan Kıbrıslı Türkler, bu seçimlerde de CTP'yi destekleyerek İncirli'yi ikinci kadın Başbakan yapabilir. İncirli, mevcut yönetimi eleştirirken, seçilir seçilmez ülkede nüfus sayımı yapılacağını, güvenlik tedbirlerinin arttırılacağını ve Kıbrıs Sorunu'nda çözüm için çaba gösterileceğini vaat etmektedir.

Ünal Üstel

UBP lideri Başbakan Ünal Üstel ise, iki seçimi bir arada yaparak masrafları azalttıklarını, Girne-Lapta Yolu gibi bazı önemli projeleri tamamladıklarını ve ana vatan Türkiye ile yakın ilişkiler kurduklarını söyleyerek, geleneksel milliyetçi çizgide siyasete devam etmektedir. UBP'liler, Rumlarla federasyon müzakerelerine de şiddetle karşı çıkmakta ve tarihsel düşman olan Kıbrıslı Rumlara asla güvenilemeyeceğini düşünmektedir.

CTP ve UBP dışında DP, HP, YDP ve sosyalist Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) gibi partilerin de seçimlerde varlık göstermesi beklenmektedir. Yıllarca DP'yi yöneten Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş ise geçtiğimiz yıl Toplumsal Adalet ve Mücadele Partisi (TAM Parti) adıyla yeni bir siyasi parti kurmuştur. Bu partilerden HP, YDP ve DP'nin birkaç milletvekilliği kazanmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Özellikle Kudret Özersay'ın HP'sinin hem CTP'nin, hem de UBP'nin olası hükümetlerinde ideal koalisyon ortağı olacağı düşünülebilir. Erhan Arıklı'nın YDP'si ise, UBP'nin olası bir hükümetinde koalisyona dahil olması beklenen bir partidir. Henüz seçime uzunca bir süre olduğu için elimizde ciddi anketler bulunmamakla birlikte, gözlemler, CTP'nin avantajlı olduğu yönündedir. 

Küçük bir devlet olan KKTC'de, yerel seçimlerde ise, siyasi partilerden daha ziyade adayların kişilikleri ve halkla kurdukları bağlar daha etkili olabilir. Örneğin, partisi çok yüksek oy alamasa da Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı olarak bir dönem büyük destek alan Mehmet Harmancı gibi yerel siyasetçiler, kişisel özellikleriyle seçim sonuçlarını etkileyebilir. Toplam 18 belediye başkanı, 220 belediye meclis üyesi, 240 muhtar ve 960 ihtiyar heyeti üyesinin seçileceği yerel seçimler hakkında öngörüde bulunmak bu nedenle daha zordur ve yerel dinamiklerle ilişkilidir.

Sonuç

Sonuçta, Kıbrıslı Türk otoritelerin genel kanısına göre genel seçimlerden hiçbir partinin tek başına hükümet kurması beklenmemekte ise de, CTP'nin Erhürman rüzgarıyla seçimleri kazanması ve yüksek bir oyla ilk sırada yer alması daha makul bir ihtimaldir. Bu noktada UBP'nin en büyük şansı ise ana vatan Türkiye'nin seçim dengelerini bozabilecek bazı hamleleri olabilir. Seçim sonucunda, benim beklentim CTP'nin tek başına veya Özersay'ın HP'siyle bir koalisyon hükümeti kurarak iktidara gelmesidir. Ancak KKTC'de Kıbrıs müzakerelerini yürütmek dışında asıl yetki hükümet ve Başbakan'da olacağı için, iktidara gelmek garip bir şekilde CTP'nin halk desteğinin zamanla azalmasına ve sonraki seçimlerde oy kaybetmesine de yol açabilir. Zira Türkiye'nin ekonomik sorunları olduğu sürece KKTC'nin de ekonomik olarak düzlüğe çıkması mümkün değildir. Kıbrıs müzakerelerinde Erhürman kanalıyla çözüm veya en azından ciddi bir aşama ve ilerleme sağlanırsa ise, elbette CTP'nin KKTC siyasetine damgasını vurma ve uzun yıllar iktidarı tekeline alma imkânı da bulunmaktadır. 

Dileğimiz, KKTC halkının en doğru tercihi yapması ve çözüm yönünde sorunların karşı taraftan kaynaklandığını bir kez daha tüm dünyaya ispat ederek, Kıbrıs Türk halkının yıllardır yaşadığı haksız izolasyon koşullarının kaldırılmasına yönelik avantajlar sağlamasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Loi-cadre approuvée par le Parlement turc

 

La « Loi-cadre » (Çerçeve Yasa), élaborée par la Turquie pour garantir le désarmement et la dissolution de l'organisation terroriste PKK dans le cadre du processus « Turquie sans terrorisme » (Terörsüz Türkiye), a été adoptée récemment à une large majorité par la Grande Assemblée nationale turque (TBMM/TGNA). Cet article résume brièvement les travaux de l'Assemblée sur cette loi-cadre.

Le processus « Turquie sans terrorisme », initié par le Parti de la justice et du développement (AKP), parti au pouvoir, et le Parti d'action nationaliste (MHP), avec le soutien de l'opposition, nécessitait une loi-cadre à la suite d'un rapport exhaustif établi par la commission parlementaire compétente. Ce projet de loi, visant à permettre aux membres du PKK de déposer les armes et de se réinsérer dans la société, a été soumis au Parlement en début de mois, approuvé par la commission compétente et mis aux voix. Il stipule que les membres du PKK n'ayant pas commis de crimes graves devront déposer les armes sous la supervision de l'État et seront libérés s'ils ne récidivent pas. Ce processus, également soutenu par la direction du PKK, vise à éradiquer complètement le terrorisme en Turquie et à promouvoir la résolution des problèmes par le dialogue au sein du Parlement et dans l'espace public. C’est précisément pour cette raison que les partis d’opposition, à l’exception du parti de droite İYİ Parti (Bon Parti), du parti islamiste radical Nouveau Parti du Bien-être (YRP) et du parti d’extrême droite/ultranationaliste Parti de la victoire (Zafer Partisi) (qui n’est pas représenté au Parlement), ne s’opposent pas ouvertement au processus. Au contraire, la direction du CHP (Parti républicain du peuple), le plus ancien parti d’opposition du pays, et celle du Yeni Parti (Nouveau Parti), principal parti d’opposition récemment créé et en voie d’institutionnalisation, soutiennent ce processus et le considèrent comme un projet d’État.

Le projet de loi, intitulé officiellement « Projet de loi sur le renforcement de la solidarité nationale et de l'intégration sociale » (Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi), a été adopté hier par la Grande Assemblée nationale turque avec 468 voix pour, après débat. On a dénombré 88 voix contre et 6 abstentions. Le président du Parlement, Numan Kurtulmuş, a déclaré à propos de cette loi : « Ce succès n'est pas celui d'un seul parti ; c'est le succès de toute la Turquie. Désormais, nous suivrons tous attentivement et scrupuleusement ce processus et nous démontrerons encore plus clairement que, en tant que nation, nous l'avons pleinement adopté. » Bien que les dirigeants du CHP et du Nouveau Parti (YP) aient annoncé leur soutien au processus, certains députés de ces deux partis n'ont pas voté pour la loi pour diverses raisons. Alors que le MHP n'a enregistré que 2 voix contre, 16 députés du CHP et 56 (la majorité) du Nouveau Parti (YP) ont voté contre ou se sont abstenus. Néanmoins, l'adoption de la loi par une majorité supérieure aux deux tiers témoigne du large soutien et de la confiance que la Grande Assemblée nationale turque accorde à cette question et renforce l'image d'une Turquie sérieuse et responsable.

Désormais, sous la supervision de l'État, il est prévu que les membres du PKK déposent les armes, rentrent au pays et reprennent une vie normale, sans commettre de crimes, comme tous les autres citoyens. On espère que cela permettra d'apaiser le climat politique tendu en Turquie et d'instaurer rapidement une atmosphère plus modérée. Ceci pourrait mener à l'adoption de nouvelles lois et à des réformes sur la question kurde et sur de nombreux autres sujets, grâce à un consensus entre les différents partis (comme l'octroi aux élèves du droit à un enseignement dans leur langue maternelle comme langue seconde), à ​​l'octroi du « droit d'espoir » aux dirigeants du PKK ayant purgé de longues peines de prison, avec possibilité d'assignation à résidence, à la libération des personnalités politiques kurdes emprisonnées pour leurs liens avec le PKK, et à des réformes de l'administration locale renforçant les pouvoirs des municipalités en Turquie.

Ce processus démontre également que la relation entre l'État turc et ses citoyens d'origine kurde, que le professeur Metin Heper, universitaire de renom, comparait il y a des années à une relation parent-enfant, peut se conclure harmonieusement si l'enfant respecte sa famille et si les parents lui permettent de réaliser ses souhaits. De toute évidence, la Turquie a aujourd'hui besoin, face aux nombreux conflits qui secouent le monde, de paix et de sérénité. Enfin, ce processus a, une fois de plus, confirmé que le gouvernement turc, comme celui de tout autre pays, ne peut être qualifié d'« extrême droite » selon les critères de la science politique. À cet égard, le rejet par le gouvernement israélien du plan de désarmement du Hamas proposé par le président américain Donald Trump, alors que la Turquie agissait en conséquence, témoigne clairement de la volonté de paix de son pays.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Framework Law Approved by the Turkish Parliament

 

The "Framework Law" (Çerçeve Yasa) prepared by Türkiye to ensure the disarmament and dissolution of the PKK terrorist organization as part of the "Türkiye Without Terrorism" (Terörsüz Türkiye) process, was passed by a large majority in the Turkish Grand National Assembly (TBMM/TGNA) the other day. This article will briefly summarize the Assembly's work on the Framework Law.

The "Türkiye Without Terror" process, initiated by Türkiye's governing AK Parti (Justice and Development Party) and MHP (Nationalist Action Party) and gaining support from the opposition, needed a framework law following a comprehensive report prepared by the relevant parliamentary committee. This bill, which aims to allow PKK members to lay down their arms and reintegrate into society, was submitted to the Parliament at the beginning of the month, passed through the relevant committee, and was put to a vote. The bill stipulates that PKK members who have not committed serious crimes will lay down their arms under state supervision and be released if they do not re-offend. With this process, which is also supported by the PKK leadership, it is hoped that terrorism will be completely eradicated in Türkiye and that the method of resolving problems through discussion within the parliament and in the public sphere will come to the forefront. Indeed, for this very reason, opposition parties, with the exception of the right-wing İYİ Parti (Good Party), the hardliner Islamist New Welfare Party (New Welfare Party), and the far-right/ultranationalist Victory Party (Zafer Partisi) (which is outside the Parliament), are not directly opposing the process. On the contrary, the leadership of the CHP (Republican People's Party), the oldest opposition party in the country, and the newly established and institutionalizing main opposition party, the Yeni Parti (New Party), support this process and consider it a state project.

The bill, officially titled "Draft Law on Strengthening National Solidarity and Social Integration" (Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi) was passed in the Turkish Grand National Assembly yesterday with 468 votes in favor, following discussions on the matter. There were 88 votes against and 6 abstentions. Parliament Speaker Numan Kurtulmuş, regarding the law, stated, "This success is not just the success of one party; this success is the success of all of Türkiye. Now, we will all carefully and meticulously follow the process from now on, and we will demonstrate even more clearly that we, as a nation, have embraced this process." Although the leaders of the CHP and the New Party (YP) announced their support for the process, some MPs from these two parties did not vote in favor of the law for various reasons. While the MHP had only 2 dissenting votes, 16 MPs from the CHP and 56 (the majority) from the New Party (YP) voted against or abstained. Nevertheless, the fact that the law passed with a majority greater than 2/3 demonstrates strong support and confidence in the Turkish Grand National Assembly on this issue and reinforces the perception of Türkiye as a serious state that knows what it is doing.

Now, under state supervision, it is envisioned that PKK members will lay down their arms, return to the country, and continue their lives without committing crimes, just like other citizens. It is hoped that this will change the harsh political climate in Türkiye and that a more moderate atmosphere will prevail in a short time. This could lead to the enactment of new laws and reforms on the Kurdish Question and many other matters through consensus among different parties (such as granting students the right to education in their native language as a second language), allowing PKK leaders, who have served long prison sentences, to benefit from the "right of hope" and move to house arrest, the release of Kurdish politicians imprisoned for their ties to the PKK, and local government reforms that would increase the powers of municipalities in Türkiye.

This process also shows that the relationship between the Turkish State and its citizens of Kurdish origin, which the veteran academician Prof. Dr. Metin Heper likened to a parent-child relationship years ago, can be happily concluded if the child respects their family and the parents allow the child to fulfill their wishes. Clearly, what Türkiye needs now, amidst so much conflict in the world, is peace and tranquility. Last word, this process has made it clear once again that the government in Türkiye, like any other country in the world, cannot be classified as "far-right" according to the political science parameters of any country. In this sense, the fact that the Israeli government rejected U.S. President Donald Trump's plan for the disarmament of Hamas while Türkiye acted in this way has been clear evidence of who wants peace.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Trump Etkisiyle Latin Amerika'nın Sağa Kayışı Sürüyor: Kolombiya'da Abelardo de la Espriella Dönemi

 

45. ve 47. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın ideolojik kaygılarla ve kendisine sol çevrelerde pek sıcak yaklaşılmadığı için dünya genelinde sol hükümetlere ve liderlere karşı çıktığı bilinmektedir. Ancak pragmatist bir lider olan Trump, kendisi ve ülkesiyle iyi geçinen Meksika eski Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador (AMLO), Slovakya Başbakanı Robert Fico ve Çekya eski Cumhurbaşkanı Miloš Zeman gibi bazı sol siyasetçilerle yakın ilişkiler de kurmayı başarmıştır.

Başkan Trump, Latin Amerika özelinde ise, bu kıtadaki solcu hareket ve liderlerin anti-Amerikancı duruş ve söylemleri nedeniyle neredeyse tamamen sağ ve aşırı sağ muhafazakâr hareketleri desteklemektedir. Nitekim Venezuela'daki solcu popülist Nicolas Maduro rejimini fiili bir operasyonla deviren ve Maduro'yu paketleyerek yargılanması için ABD'ye getirten Trump, Küba'daki komünist rejimi ambargo ve abluka uygulamalarıyla yıkıma sürüklemeye çalışmakta; ayrıca Latin Amerika kıtasındaki tüm seçimlerde sağcı liderlerin kazanması için elinden geleni yapmaktadır. Kısa süre önce Arjantin'de Javier Milei'nin yeniden seçilmesinde ciddi pay sahibi olan Trump, yaklaşan Brezilya seçimlerinde de açıkça sağcı Falvio Bolsonaro'yu -popüler Başkan Lula da Silva'nın karşısında- desteklemektedir. Trump etkisiyle iktidarın kısa süre önce soldan sağa geçtiği bir diğer Latin Amerika ülkesi ise Kolombiya olmuş ve 21 Haziran 2026 tarihinde yapılan Başkanlık seçimlerini sağcı aday Abelardo de la Espriella kazanmıştır. Bu yazıda, 2026 Kolombiya seçimleri ve Abelardo de la Espriella fenomeni incelenecektir.

Abelardo de la Espriella

2026 Kolombiya Başkanlık seçimlerini, 31 Mayıs ve 21 Haziran'daki iki tur sonunda oyların yüzde 49,66'sını alan (toplam 12.959.542 oy) aşırı sağcı avukat ve siyasetçi Abelardo de la Espriella kıl payı kazanmıştır. Donald Trump'ın resmi desteğini alan ve "Kaplan" lakabıyla tanınan de la Espriella, Ağustos 2026'da yemin ederek göreve başlamıştır. Seçime katılımın yüzde 63,6 düzeyinde olduğu ikinci tur seçimde, de la Espriella, yüzde 48,7'de kalan solcu rakibi Iván Cepeda'yı kıl payı geçmeyi başarmış ve Kolombiya'nın yeni Devlet Başkanı olmuştur. İlk turu da yüzde 43,74 oyla ilk sırada tamamlayan de la Espriella, bu şekilde, Trump'la zıtlaşma yaşayan solcu Başkan Gustavo Petro'nun ardından, Kolombiya'da yönetimi sağ/aşırı sağ güçlerin tekeline almış ve Latin Amerika'daki sağ dalgayı daha da güçlendirmiştir. Peki, seçimleri zar zor kazanabilen ve uluslararası medya kuruluşlarında daha ziyade "Trumpçı" yaftasıyla lanse edilen Abelardo de la Espriella kimdir ve Kolombiya'ya dair projeleri nelerdir?

31 Temmuz 1978'de Bogota'da doğan Abelardo de la Espriella (tam ismiyle Abelardo Gabriel de la Espriella Otero), Kolombiya, İtalya ve ABD olmak üzere üç ülkenin vatandaşı olan ilginç bir kişiliktir. Espriella, Sergio Arboleda Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş ve Ceza ve İdare Hukuku alanlarında uzmanlaşmıştır. Espriella, Ana Lucía Pineda ile evli ve 4 çocuk babasıdır. Genç siyasetçi, gençlik yıllarında uzun süre ateist olduğunu belirtmiş, sonradan ise Katolikliğe geçmiştir. Espriella, ayrıca geleneksel Kolombiya halk müziği (vallenato) söylemesiyle ve yayınladığı albümlerle tanınan ünlü bir müzisyendir. Abelardo de la Espriella, siyasete girmeden önce ülkenin en ünlü ve tartışmalı ceza avukatlarından biriydi. Nitekim 2002 yılında kurduğu De La Espriella Lawyers hukuk firmasının Bogota, Medellin ve Miami gibi şehirlerde ofisleri bulunmaktadır. Bu dönemlerde Espriella'nın hukuk firması, paramiliter gruplarla bağlantılı olarak hüküm giyen eski kongre üyelerini, ülkenin en büyük finans skandallarından biri olan DMG'nin kurucusu David Murcia Guzmán'ı ve ABD'de yargılanan iş insanı Alex Saab gibi bazı isimleri savunmuş; bu durum ülkede siyasi tartışma yaratmıştır. Ek olarak, Espriella'nın şarap, rom, lüks giyim ve gayrimenkul sektörlerine yönelik yatırımları bulunmaktadır. Lüks yaşam tarzını ve saat koleksiyonlarını sergilemeyi seven bir figür olan Espriella, bu anlamda Trump'a benzeyen bazı karakteristik özelliklere sahiptir. 

Seçim kampanyası döneminde -şöhretini de kullanarak- ekonomik büyüme, yeni istihdam yaratma, yasadışı göçü durdurma, suç ve uyuşturucu ticaretiyle sert mücadele ve "hukuk ve düzen" vaatleriyle sağ popülist bir kampanya yürüten de la Espriella, dünya genelinde Javier Milei, Nayib Bukele ve Donald Trump gibi sağ/aşırı sağ liderlere hayranlığını gizlememekte ve siyaset tarzını "neoliberal" iktisat ile "demir yumruk" güvenlik politikalarına dayandırmaktadır. Ülkede bir dönem devleti kontrol eder hale gelen çetelere ve uyuşturucu kartellerine karşı mega hapishaneler inşa etmeyi, silah taşımayı yasallaştırmayı ve sol gerillalarla barış süreçlerini bitirerek üzerlerine bomba yağdırmayı planlayan Espriella, ekonomide ise vergileri düşürmeyi, bürokrasiyi azaltmayı ve hükümet küçülmesini (kamu harcamalarında %40 tasarruf) savunmaktadır. Genç Devlet Başkanı, ayrıca petrol ve doğalgaz arama sözleşmelerini yenileyerek madenciliği canlandırmak istemektedir. Dış politikada ABD ile mutlak iş birliği, dost ve müttefik olarak gördüğü İsrail ile diplomatik ilişkilerin yeniden tesisi ve bazı uluslararası kurumlardan çekilmeyi destekleyen de la Espriella, bu yönleriyle de tam bir "küçük Trump"tır. Abelardo de la Espriella, ek olarak, Bogota'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı (Casa de Nariño) müzeye dönüştüreceğini açıklamış; ülkeyi merkeziyetçilikten uzaklaştırarak Barranquilla, Cali ve Medellin olmak üzere üç farklı bölgesel merkezden yöneteceğini vaat etmiştirEspriella'nın seçim zaferi gecesinde, üzerine Kolombiya milli forması giyerek sahneye çıkması da -halen Dünya Kupası oynanırken- popülist kişiliğinin bir yansıması olmuştur

Tipik bir sağcı popülist ve şovmen olan Abelardo de la Espriella'nın bu söylediklerinin ne kadarını gerçekleştirebileceği ve ne kadarında ciddi olduğu elbette tartışmaya açıktır. Ancak şurası kesindir ki, Trump etkisiyle Güney Amerika'daki pembe dalga solmaktadır. Bu anlamda Ekim ayı başlarındaki Brezilya seçimleri, sol adına yeniden toparlanma fırsatı olabileceği gibi sağın kesin üstünlüğünün tesis edileceği kritik bir dönüm noktası da olabilir. Bir diğer kritik konu ise kuşkusuz Küba'nın Trump'ın baskılarına ne kadar direnebileceği olacaktır. Dileğimiz, Latin Amerika'nın barışçıl ve demokratik çizgisini korumasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

8 Ağustos 2026 Cumartesi

WSJ: ABD istihbaratına göre, Putin, sınırlı bir müdahaleyle NATO'nun kararlılığını test edebilir

 

Giriş

6 Ağustos 2026 tarihinde Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde Lara Seligman ve Yoko Kubota imzasıyla yayımlanan "U.S. Intel Finds Putin Could Test NATO’s Resolve With Limited Incursion" başlıklı haber, 2021 yılı sonlarında Amerikan istihbarat kuruluşu CIA ile İngiliz istihbarat kuruluşu MI6'in, henüz savaş başlamadan Rusya'nın Ukrayna'ya saldıracağını öngörmeleri nedeniyle dikkat çekti ve özellikle Avrupa ülkelerinde endişe uyandırdı. 

Haberin İçeriği

Washington kaynaklı bir habere göre, ABD istihbarat raporları, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in önümüzdeki birkaç ay veya yıl içinde müttefik bir ülkeye yönelik sınırlı bir saldırıyla NATO'nun kararlılığını test etmeye çalışabileceğini öne sürüyor. Bu raporlar, siber saldırıdan küçük ölçekli kara harekâtına kadar çeşitli olası saldırı senaryolarını ortaya koyuyor. ABD yetkilileri tarafından açıklanan bu değerlendirmeler, ilginçtir ki, ABD Ordusu'nun gelecekteki olası bir savaşta Rusya veya Çin ile mücadele etmek için ihtiyaç duyacağı bazı kritik mühimmatlarda yaşanan eksikliklerin konuşulduğu bir ortamda geliyor. Zira ABD ve NATO üyesi bazı Avrupalı devletler, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra Ukrayna'ya yapılan hibe ve transferler nedeniyle silah stoklarında ciddi bir erime yaşadılar. Yetkililer, risk altındaki stoklar arasında uzun menzilli hassas vuruş füzeleri ve ordu taktik füze sistemlerinin yanı sıra, kısa menzilli Stinger karadan havaya füzelerinin de bulunduğunu belirtiyorlar. 

NATO'nun kıdemli askeri sözcüsü Martin O'Donnell, gizli istihbarat değerlendirmeleri hakkında yorum yapmaktan kaçınırken, NATO'nun "her türlü senaryoyu sürekli olarak düşünüp hazırladığını" söylüyor. O'Donnell, "NATO izliyor; gerektiğinde caydırmaya ve savunmaya hazırız, bunu göstermeye devam ediyoruz" diye devam ediyor.

Yorum

Hatırlanacak olursa, son birkaç yılda Rusya'nın NATO topraklarına yönelik benzer bazı örnekler gerçekten yaşanmıştır. Örneğin, bu yılın Mayıs ayında, Rus güçleri yakındaki bir Ukrayna limanına saldırırken, patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı da Romanya'daki bir apartman binasına isabet ederek iki kişiyi yaralamıştır. Bu olay, Avrupa Birliği (AB) yetkilileri tarafından da kınanmıştır. Geçen yıl Eylül ayında ise, NATO savaş uçakları, Ukrayna'ya yapılan bir saldırı sırasında Polonya hava sahasını ihlal eden çok sayıda Rus insansız hava aracını düşürmüş ve bu taciz hakkında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından resmi bir açıklama yapılmıştır. Bu hafta ise, Amerikalı bir savunma yetkilisi, CNN'e verdiği demeçte, Çarşamba gecesi Almanya'daki bir havaalanında bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının Rus istihbarat servisine ait olduğunun değerlendirildiğini söylemiştir. Yetkili, insansız hava aracının askeri sınıf patlayıcılar taşıdığını belirtmiş ve insansız hava aracının kargo uçuş operasyonlarının güvenli bir bölgesinde bir havaalanı personeli tarafından bulunduğunu bildirmiştir. 

Bu örneklere de bakıldığında, demokratik Batılı devletlerden daha farklı bir rasyoneli olan Rusya'nın 32 üyeli NATO'ya karşı mütecaviz bir tutum içine girmesi başlangıçta mantıksız gözükse de, hem içeride Ukrayna Savaşı'nın devamı için gerekli olan militarist ve milliyetçi ruhu canlı tutmak, hem de Rusya'yı Batı'ya karşı savaşan Küresel Güney veya Üçüncü Dünya'nın lideri olarak göstererek Batı-dışı toplumlardan destek alabilmek adına, Rus liderliği bu tarz büyük savaşa dönüşmeyebilecek hamleler yapmayı gerçekten düşünülebilir. Rusya'nın bu tavrı, kuşkusuz Batılı rasyonel askeri mantığı ve demokratik düşünceyi iyi bilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim zaten zengin ve gelişmiş olan Batılı devletler için statükoyu korumak, büyük bir savaş başlatmaktan daha akıl kârı bir politikadır. Bunun tam zıttı şekilde, yıllardır savaş halinde ve mobilize durumda olan ve Ukrayna'nın şehirlerini vurmaya başlayan saldırılarıyla rahatsız olan Rusya, bu tarz hamlelerle Batı'yı da rahatsız etmeye çalışabilir. Rusya, özellikle ABD'deki Donald Trump çizgisinin Avrupa'da da güç kazanması neticesinde Ukrayna'ya yönelik desteğin azalmasını ve bu sayede toprak tavizlerini içeren bir anlaşmayı Kiev rejiminin imzalamasını ummaktadır.

Batı dünyası ise, Avrupa kanadı itibarıyla Ukrayna'ya yönelik desteğini Putin rejimini sona erdirecek veya en azından taviz verdirecek bir aşamaya getirme amacındadır. Hatta ABD'deki Demokrat muhaliflerin çizgisi de Avrupalılara benzerdir. ABD'deki mevcut yönetim ve Washington'a daha bağımlı Avrupalı devletler ise, Başkan Trump etkisiyle, Rusya-Ukrayna Savaşı konusunda geçtiğimiz yıl Alaska'da yapılan görüşmelere destek vermektedir.

Böyle bir ortamda, ABD yönetimi ve NATO için en akılcı politika, kuşkusuz, olası bir büyük savaşa hazır olmak, bu yönde tüm eksiklikleri gidermek; ama bir yandan da diplomasiyi kullanarak Rusya'yı masada, Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne ve tarafsız statüsüne razı olacağı bir anlaşmaya zorlamak olmalıdır. Sınır güvenliği konusunda daha gelişmiş uyarı sistemleri ve NATO-içi dayanışma da kuşkusuz faydalı olacaktır.

Daha büyük resme baktığımda ise, düşüncem, ABD ve NATO'nun Asya-Pasifik'te Çin'i dengelemesini engellemek/geciktirmek adına Rusya'nın Ukrayna müdahalesi ve İsrail'in Ortadoğu hamlelerinin yapıldığı; aslında arka planda küresel siyaset ve ekonominin gidişatına yön veren devletin Çin Halk Cumhuriyeti olabileceği şeklindedir. Zira bu şekilde çatışmaları başka coğrafyalarda tutmayı başaran Çin, Tayvan Sorunu konusunda 2049'a kadar gerçekleştirmeyi düşündüğü yeniden birleşme politikasının temellerini atmaktadır. Bu konuda Pekin'in eli çok kuvvetlidir; zira hem uluslararası hukuka göre Çin ile Tayvan tek bir devletin parçalarıdır, hem de askeri olarak Çin'in bölgede büyük bir üstünlüğü bulunmaktadır. Bu sürecin önlenmesi adına yapılabilecek en akılcı hamle ise, kuşkusuz, Çin'in askeri gücünü dengelemek olacaktır ki, mevcut Japonya yönetiminin (Sanae Takaichi) mantığı da aslında emperyal Japonya'ya dönmek değil, Tayvan konusunda Çin'i caydırabilecek güce erişmektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ