28 Şubat 2026 Cumartesi

ABD ve İsrail İran'ı Vurdu

 

Giriş

Uzun süredir ABD'nin Ortadoğu'ya yaptığı askeri yığınak nedeniyle gündemde olan olası bir ABD-İran Savaşı, bugün (28 Şubat 2026) sabah erken saatlerinde önce İsrail, daha sonra da ABD güçlerinin yaptığı hava saldırılarıyla başladı. İran da bu saldırılara yoğun karşılık verirken, özellikle Bahreyn'de (Manama) konuşlu ABD 5. Filosu'na yapılan saldırıların ciddi hasara yol açtığı düşünülüyor. İlerleyen saatler ve günlerde tansiyonun düşmemesi ve askeri hareketliliğin devamı halinde, bölgesel kapsamlı bir savaş riski ise gündemde kalmaya devam ediyor. Bu anlamda, geçtiğimiz yıl yaşanan ve daha ziyade kontrollü tırmandırma stratejisine dayanan 12 Gün Savaşı'nın ötesinde, bu defa daha ciddi bir bölgesel savaş riskinin olduğunu belirtmek gerekir. Bunun sebebi ise, ABD Donanması'nın bölgede konuşlu olması ve İran'ın bu defa saldırılar karşısında çok daha sert reaksiyonlar vermesi.

Bu yazıda, bu sabah yaşananları kısaca özetledikten sonra, ABD ve İsrail ile İran arasında çatışmaya neden olan konuları ve bundan sonra yaşanması muhtemel gelişmeleri sizlere aktarmaya çalışacağım. Ancak bir Siyaset Bilimi Profesörü olmanın ötesinde, bu konuda özel olarak araştırma yapmış bir İran ve bölge uzmanı olmadığımı da bu noktada belirtmek isterim. Bu nedenle, okurlarımıza, bölge uzmanı kişilerin görüşlerini de dikkatle okumalarını ve dinlemelerini tavsiye ederim.

28 Şubat 2026: Yeni Bir Savaşın Miladı Mı? 

Sabah erken saatlerde uluslararası basın-yayın organlarına düşen Tahran'ın vurulduğu haberleri, eşzamanlı olarak İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın ülkesinin İran'a yönelik önleyici bir saldırı başlattığını açıklamasıyla, Ortadoğu'da yeni bir savaş korkularını doğrulayan olumsuz bir gelişme oldu. İlerleyen dakikalarda Başkan Donald Trump'ın İran yönetimine silahlarını bırakması yönündeki çağrısıyla birlikte, Amerikan güçlerinin de saldırılara katıldığı anlaşıldı. BBC İran muhabirlerine göre, başkent Tahran'da Cumhuri ve Hasan Abad meydanlarında dumanların yükseldiği gözlemlenirken, İsfahan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirleri de benzer şekilde Amerikan ve İsrail güçlerince hava saldırılarında hedef alındı. İran hava sahası derhal uçuşlara kapatılırken, saldırılarda İran'daki İslami teokratik rejimin kilit kişilerinin hedef alındığı düşünülüyor. BBC, İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney'in konutunun yakınlarında bir saldırı gerçekleştiğini doğrularken, ABD Başkanı Donald Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada, İran rejiminden kaynaklanan tehditlere karşı Amerikan vatandaşlarını korumak amacıyla ABD Ordusu'nun gerçekleştirdiği kapsamlı saldırıları doğruladı. Trump, 1979 İran İslam Devrimi sonrası yaşanan rehine krizi ve 1983 Beyrut saldırısını anımsatarak, Tahran'daki molla rejiminin acımasız ve "Amerikan düşmanı" olduğunu da vurguladı. Trump, İran rejiminin Ortadoğu'da birçok ülke ve bölgede teröristleri eğitip desteklediğini de sözlerine ekledi.

Tahran'da bu sabah dumanlar yükseldi ve ABD ile İsrail, İran'ın stratejik bazı tesis ve kişilerini hedef aldılar

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da, İsrail'in İran saldırısından yaklaşık bir saat sonra video kaydı olarak yayınladığı açıklamada, İsrail ile ABD'nin ortaklaşa İran'a yönelik bir harekât başlattığını duyurarak, operasyonun adının "Aslan Kükremesi" (Lion's Roar) olduğunu açıkladı. İran rejiminin Amerikalılar ve İsraillilere karşı oluşturduğu ciddi tehdit/risklere karşı İsrail Ordusu-IDF'nin İran'ın balistik füze tesislerine yönelik saldırılar gerçekleştirdiğini kaydeden İsrail Başbakanı, ihtiyaç olursa saldırıların devam edeceğini belirterek, Tahran'daki "47 yıllık şeytani rejim" olarak nitelendirdiği İran'ın bugüne kadar yaptığı saldırıları özetledi. İran'ın nükleer programının yarattığı risklerden de bahseden Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump'a teşekkür etmeyi de unutmadı. Reuters'a konuşan bir İsrail yetkilisi ise, saldırıların aylar öncesinde ABD ile koordineli olarak planlandığını ifade etti. Bu anlamda, geçtiğimiz günlerde taraflar arasında gerçekleştirilen görüşmelerin samimiyeti de şüpheli hale geldi.

İran'ın Manama'da ABD 5. Filosu'na yönelik saldırılarında ciddi hasar oluşmuş olabilir

Bir süredir olası bir çatışmaya hazırlanan İran İslam Cumhuriyeti ise, muhtemelen önceden belirlenen plan doğrultusunda, ABD Deniz Kuvvetleri 5. Filosu'nun bulunduğu Bahreyn'in başkenti Manama başta olmak üzere, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Kuveyt, Irak ve İsrail gibi Amerikan askeri güçlerinin bulunduğu bölge ülkelerine yönelik füze saldırıları gerçekleştirdi. Bahreyn dışındaki saldırılarda bölge ülkelerinin hava savunma sistemleri nedeniyle çok ciddi bir hasar durumu oluşmazken, Katar Savunma Bakanlığı, El Udeid Hava Üssü'ne yönelik füzelerle yapılan saldırıların önlendiğini duyurdu. Ancak Manama'dan çekilen bazı fotoğraflar, özellikle ABD 5. Filosu'nu hedef alan bu saldırılarda ciddi hasar oluşmuş olabileceğini düşündürdü. Keza daha sonra gerçekleşen Irak-Erbil saldırılarında da ciddi hasarın oluşabileceğine dair fotoğraflar Türk basınında öne çıkarıldı. Ayrıca, İran basın-yayın organları, saldırılarda bir ilkokulun hedef alınmasını öne çıkararak, bu saldırılarda 50'nin üzerinde çocuğun hayatını kaybetmesini eleştirdi. İran ve Türkiye'deki muhafazakâr çevreler, ayrıca, mübarek Ramazan ayında gerçekleşen bu saldırıları şiddetle kınarken, bunu bütün İslam dünyasına yapılmış bir saldırı olarak lanse etmeye gayret ettiler. İran basını, ek olarak, İran Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan'ın hayatta olduğuna dair haberleri de geçti. Ali Hamaney'in durumuna dair ise henüz bir açıklama yapılmadı. İran, ayrıca, BM'ye olağanüstü toplantı çağrısında da bulundu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi (Arakçi-Erakçi) ise, ABD ve İsrail'e "hak ettikleri dersi vereceklerini" açıkladı.

Türkiye ise, TC Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla olayların sona ermesi yönünde barışçıl bir çağrıda bulunurken, Türk televizyonlarına konuşan sağduyulu isimler, Ankara'nın arabuluculuk faaliyetleri için devreye girmesi gerektiğinin altını çizdiler. TC Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı da, Başkan Burhanettin Duran'ın açıklamasıyla, vatandaşlara, provokasyon ve bilgi kirliliğine karşı dikkatli olunması uyarısını yaparken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın daima bölgesel barış ve istikrardan yana olduğunu vurguladı. Türkiye'den bölgeye yönelik uçuşlar iptal edilirken, hava yolları ve turizm firmalarının da süreçten olumsuz etkilendikleri belirtiliyor. 

ABD/İsrail-İran Gerginliğinin Temel Sebepleri 

İran İslam Devrimi öncesinde Şahlık döneminde Ortadoğu bölgesinde İsrail ve Türkiye ile birlikte en güvenilir Batı müttefiki kabul edilen İran, 1979 Devrimi sonrasında ise, rehber Humeyni'nin belirlediği teokratik ve Batı karşıtı ideoloji doğrultusunda ABD'yi "başdüşman" veya Humeyni'nin kendi ifadesiyle "büyük şeytan" olarak ("küçük şeytan" da İsrail oluyor) değerlendirmiştir. Bu bağlamda, 1979 rehine krizi, 1983 Beyrut saldırısı ve sonrasındaki gelişmeler, eski müttefikler ABD ile İran'ı, adeta birbirlerinin "can düşmanı" haline getirmiştir.

ABD dış politikasına yön veren Council on Foreign Relations-Dış İlişkiler Konseyi'nin (kısaca CFR) bu konudaki dosyasına bakıldığında, Amerikan tarafının en kritik konu olarak İran nükleer programını gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak aslında taraflar bu konuyu 2015 yılında Barack Obama'nın Başkanlığı döneminde çözmüşler ve BM Güvenlik Konseyi üyesi 5 devlet ve Almanya ile (P5+1) ile İran arasında imzalanan JCPOA anlaşmasıyla, İran'ın nükleer programına bir sınır çekilmiştir. Ancak ilk Başkanlığı döneminde, 2018 yılında bu anlaşmayı fesheden Donald Trump, İran'ın anlaşmasız koşulda uranyum zenginleştirme faaliyetleriyle ilerleyen programını durdurmak için, geçtiğimiz yıl yaşanan 12 Gün Savaşı'ndan anlaşıldığı üzere, askeri güçle sonuç alma stratejisini benimsemiştir. Bu şekilde, ABD tarafı, geçtiğimiz yıl yapılan saldırılarla İran'ın nükleer tesislerinin yok edildiğini iddia etmiştir. Nükleer program konusu bu nedenle günümüzde ilişkilerdeki en önemli mesele olmaktan çıkmıştır.

Bunun yerine, ABD ve özellikle İsrail, İran'ın balistik füze stoğunu en ciddi bölgesel sorun olarak değerlendirmekte ve bu konuda Tahran'dan tavizler koparmaya çalışmaktadırlar. Önceden ciddi bir sorun olan İran'ın Şii vekil güçler (proxy forces) aracılığıyla Irak, Suriye ve Lübnan gibi Arap devletlerini yönetmesi sorunu da, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı sonrasında İsrail'in yaptığı kapsamlı operasyonlarla ciddi ölçüde çözülmüştür. Dolayısıyla, taraflar arasında İran'ın balistik füze sistemlerinin İsrail'i ve bölgedeki Amerikan hedeflerini tehdit etmesi dışında acil bir güvenlik riski kalmamıştır denilebilir.

Peki, öyleyse bu çatışma neden şimdi yaşanıyor? Kuşkusuz, halk desteği zayıf olan üç liderin de (ABD: Trump, İsrail: Netanyahu, İran: Hamaney) bu süreçte geniş halk kitlelerini milliyetçilik güdüsüyle rejim ve devletin safında tutmaya çalıştıkları açıktır. Zira Başkan Trump'ın başlarda yüksek olan onaylanma oranı giderek düşerken, İsrail'de Netanyahu da seçim senesinde hem yolsuzluk soruşturmaları, hem muhalefet, hem de halk gösterileriyle başa çıkmak zorundadır. Keza İran'da da, molla rejimi, bu yıl başında yaşanan büyük ve kanlı sonuçlanan halk gösterileri ve olaylar nedeniyle köşeye sıkışmış durumdadır. Böyle bir ortamda, herkes, bir felakete dönüşme riski olan bir savaşı kendi açısından faydalı görme hatasına düşebilir. Ancak İran'ın İsrail ve ABD saldırılarına sert karşılık vermesi ve Amerikan askerlerinin/vatandaşlarının bu saldırılarda hayatlarını kaybetmesi durumunda, küresel ekonomi ve bölgesel siyaseti derinden etkileyebilecek bir bölgesel savaş, kuşkusuz en kötü senaryo olarak karşımıza çıkma ihtimali olan çok riskli bir durumdur. Bu nedenle, liderlerin ve ekiplerinin sağduyulu ve akılcı hareket etmeleri gerekiyor.

Bundan Sonrası?

Çatışmaların birinci gününün sonuna doğru gidilirken, en ciddi risk, yeni bir tırmanma sürecinin başlamasıdır. Bu tarz olaylarda rejimin meşruiyeti adına geri adım atılmaması, çatışmanın sürekli yeniden üretilen bir kriz haline dönüşmesine yol açabilmektedir. Ancak geçtiğimiz yıl yaşanan 12 Gün Savaşı'nda olduğu gibi, eğer ABD ile İsrail ulaşmak istedikleri askeri hedeflere ulaştılarsa, çatışmanın daha da büyümeden sönümlenmesi ihtimali bulunmaktadır. Zira İran'ın saldırıları da, şimdilik, kısmen Manama ve Erbil dışında, bölgedeki Amerikan varlığına ciddi bir zarar vermemiş gibi algılanmaktadır. Bunun sebebi, kuşkusuz, bölge ülkelerinde çeşitli hava savunma sistemlerinin bulunması ve aktif durumda olmasıdır. Nitekim bu sayede, çatışmalardan ciddi bir zarar görmeyen bölgedeki Arap devletleri de, bu çatışmaya dahil olmak yönünde henüz herhangi bir isteklilik göstermemektedirler.

İran'a yönelik hava saldırılarının gerçekleştiği şehirler (BBC)

Ancak ilerleyen saat ve günlerde çatışmaların devamı ve kızışması halinde, İran'ın vereceği daha sert tepkiler, örneğin bölgedeki Amerikan gemileri ya da uçak gemilerine yönelik saldırılar, Başkan Trump'ın da daha sert tepkiler vermesine yol açabilecek riskli bir hamle olabilir. Zira ABD, savaş için hazırlıklarını önceden yapmış ve bölgede ciddi bir askeri yığınak oluşturmuştur. İran da, 12 Gün Savaşı'ndan farklı olarak, bu defa ilk günden daha sert tepkiler vermektedir. Rusya ve Çin gibi ABD karşıtı güçlerin savaşa dahil olmaları beklenmemesine karşın, bu ülkelerin İran rejimini arkadan çeşitli şekillerde destekleyecekleri bilinmektedir. Keza İran saldırıları karşısında bazı Arap devletlerinin de çatışmaya dahil olmaları halinde, ABD/İsrail-İran çatışması, kısa sürede bölgesel bir savaşa dönüşme riskine sahiptir. Böyle bir durumda ise, kuşkusuz, bölgenin lider Sünni-Körfez devleti Suudi Arabistan'ın tavrı kritik olacaktır.

İran'ın karşı saldırı yaptığı ülkeler ve bölge haritası (BBC)

Sonuç

Sonuç olarak, 28 Şubat 2026 tarihinde yaşanan ABD/İsrail-İran çatışması, bir savaş olarak adlandırılabilecek ciddi ve ölümcül bir tırmanma sürecine sahne olmaktadır. Ramazan ayında gerçekleşmesi oldukça talihsiz olan bu olay, dinci fanatik rejimlerin ülkeleri ve halklarını felakete sürüklemelerinin yeni bir örneği olup, eşzamanlı olarak Afganistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışma da, Türkiye ve Azerbaycan gibi laik devletlerin bölgesek istikrar için ne derece kıymetli olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Dileğimiz ise, savaşsız, barışçıl, müreffeh, istikrarlı ve özgür bir Ortadoğu'dur...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

27 Şubat 2026 Cuma

Yeni Makale: "How Ready Are Turkish Cypriots for EU Membership?"

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin "How Ready Are Turkish Cypriots for EU Membership?" adlı makalesi, UPA Strategic Affairs dergisinin Mart 2026 tarihli 7. cilt 1 nolu sayısında yayımlandı. Aşağıdaki linklerden bu makaleyi okuyabilirsiniz.


    26 Şubat 2026 Perşembe

    CSIS'in 'Şi Cinping'in Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nda Gerçekleştirdiği Tasfiyeler' Raporu

     

    Giriş

    1962 yılında kurulmuş olan Washington DC merkezli Amerikan düşünce kuruluşu CSIS - Center for Strategic and International Studies (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi), güvenlik alanında uzmanlaşmış önemli bir kuruluş statüsündedir. CSIS, geçtiğimiz günlerde "Assessing Xi’s Unprecedented Purges of China’s Military: Key Developments and Potential Implications" (Şi'nin Çin Ordusu'nda Gerçekleştirdiği Benzeri Görülmemiş Tasfiyelerin Değerlendirilmesi: Temel Gelişmeler ve Potansiyel Etkiler) adıyla Bonny Lin, Brian Hart, Thomas J. Christensen, John Culver, Jonathan A. Czin, Suyash Desai, M. Taylor Fravel, Allie Matthias ve Joel Wuthnow imzalı kapsamlı bir rapor yayınlamış ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in geçtiğimiz aylarda Çin Halk Kurtuluş Ordusu yönetim kademesinde yaptığı kapsamlı değişiklikler analiz edilmiştir. Bu yazıda, bu rapor özetlenecektir. 

    CSIS logosu

    Raporun Çeviri Özeti

    Raporun "Giriş" bölümünde, 24 Ocak 2026 tarihinde Çin Ulusal Savunma Bakanlığı'nın ordunun en üst düzey generallerinden Zhang Youxia (Çang Youşia) ve Genelkurmay Başkanı Liu Zhenli'nin ciddi disiplin ve yasal ihlaller nedeniyle soruşturma altına alındığını duyurmasıyla başlayan "tasfiye" (purge) süreci açıklanarak, bunun Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in ülke yönetimini merkezileştirme ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun kontrolü dışında işleyen bir yapı olmasını önleme yönündeki en kapsamlı hamlesi olduğu belirtilmektedir. Nitekim Zhang, Liu ve diğer birkaç generalin Merkezi Askeri Komisyon'dan (CMC) uzaklaştırılmasıyla, Şi'nin yanında Çin'in en üst düzey askeri karar alma organında şimdilerde sadece bir General, Zhang Shengmin kalmıştır. Ancak CMC içindeki tasfiyeler buzdağının sadece görünen kısmıdır; zira 2022'den bu yana, silahlı kuvvetlerin neredeyse tüm alanlarından 100'den fazla üst düzey subay da görevden alınmış ​​veya ortadan kaybolmıştır. Bu da, Çin Ordusu'nda daha önce eşi benzeri görülmemiş bir tasfiyeye işaret etmektedir. Bu tasfiye operasyonlarının kapsamı ve derinliği, Şi'nin Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nu yenileme, yolsuzluğu ortadan kaldırma, iddialı askeri modernizasyon hedeflerinin önündeki engelleri kaldırma ve mutlak siyasi sadakati sağlama konusundaki kararlılığını ortaya koymaktadır. Ancak bu kapsamlı tasfiye operasyonu, Çin Ordusu'nun mevcut hazırlık durumu ve gelecekte neler olabileceği konusunda ciddi soruları da gündeme getirmektedir. Bu anlamda, CSIS imzalı rapor, bu yaşananları anlamak adına, Çin Halk Kurtuluş Ordusu konusunda önde gelen uzmanları bir araya getirmektedir. Bu rapordaki analizler, Suyash Desai'nin önemli katkıları ve Brookings Enstitüsü'nden Jonathan A. Czin, Allie Matthias ve John Culver'ın desteğiyle CSIS Çin Güç Projesi tarafından geliştirilen çığır açan 2026 CSIS Çin Askeri Tasfiyeleri Veritabanı'na dayanmaktadır.

    John Culver imzalı "The Historical Context Behind Xi’s Unprecedented Military Purges" (Şi'nin Benzeri Görülmemiş Askeri Tasfiyelerinin Tarihsel Bağlamı) başlıklı bölümde, öncelikle Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in uzun süredir Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) tarihine kişisel önceliğini koymuş, yayınları denetlemiş ve resmi parti tarihi araştırma organlarını yakından kontrol ettiği hatırlatılarak, ÇKP general kadrosundaki güncel tasfiyelerin de ÇKP liderliğinin sivil-askeri ilişkileri sınayan önemli krizlerden çıkardığı dersler bağlamında değerlendirmek gerektiği vurgulanmaktadır. Yani, kısaca özetlemek gerekirse; Uzun Yürüyüş, Mao Zedong'un ÇKP üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kullandığı Yan'an ve Gutian konferansları, Kültür Devrimi'nin çalkantıları ve özellikle 1989 Tiananmen Meydanı krizi ve sonrasında yaşananlar... Anımsamak gerekirse, 1989 Haziran'ındaki demokrasi yanlısı gösterilere yönelik askeri baskı, parti liderliğini bölen ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun bütünlüğünü parçalayan üç aylık bir kargaşanın ardından gelmiştir. 3 Haziran 1989'un sonlarında birlikler nihayet Tiananmen Meydanı'na doğru ilerlediğinde, halka karşı güç kullanma kararı, haftalarca süren iç ordu direnişinin ardından gelmiş ve devrimci dönemden kalma kıdemli generaller ve görevdeki üst düzey komutanlar başlangıçta askeri müdahaleye karşı çıkmışlardı. Kitlesel ölümlerin ve uluslararası kınamaların ardından, Çin Halk Kurtuluş Ordusu içindeki gerilimler daha da artmıştır. Rakip üst düzey kamplar ordunun kontrolünü ele geçirmek için mücadele ederken, bir fraksiyon—Başkan ve Merkez Askeri Komisyonu (CMC) Başkan Yardımcısı Yang Shangkun ve üvey kardeşi, CMC Genel Sekreteri Yang Baibing liderliğinde—başlangıçta ordunun müdahalesine karşı çıkan kilit generalleri tasfiye etmek veya kenara itmek için manevralar yapmıştır. Haziran 1989 ile 1992 ortaları arasında, bunun sonucunda, yedi askeri bölge komutanından altısının değiştirilmesi, CMC'nin on üyeden (başkan ve dokuz PLA subayı) sadece dörde indirilmesi ve Merkez Komite'deki ordu temsilinin tamamen değişmesi oldu. Yang kardeşler fraksiyonu ile başlangıçta 1989'daki ordu müdahalesine karşı çıkan yaşlılar ve üst düzey subayları içeren Deng Xiaoping fraksiyonu arasında çekişmeli geçen bu değişim, ancak 14. Parti Kongresi arifesinde, her iki Yang kardeşin de tüm askeri görevlerinden alınmasıyla sona erdi. Bu büyük ölçekli kampanya, kapsam, CMC üyeliği üzerindeki etkisi (üye sayısı on kişiden dörde düşmüştü) ve askeri bölge komutanlığı düzeyindeki etkisi açısından Şi'nin mevcut kampanyasıyla karşılaştırılabilir nitelikteydi. Ancak Şi'nin kampanyası, hizmet şefi ve müdür yardımcısı düzeylerinde daha yoğundu. Nitekim CMC temsilcilerinin bulunduğu eski genel müdürlüklerle, Şi'nin CMC sistemi altındaki ve çoğunun tam CMC üyesi olmadığı bugünkü müdürlükleri karşılaştırmak zordur. İronik bir şekilde, 14. Parti Kongresi'nden sonra ortaya çıkan Çin Halk Kurtuluş Ordusu üst düzey subaylarının büyük çoğunluğu, ordunun 1989 müdahalesine karşı çıkan gruplarla bağlantılıydı. Bu grup ve Şi döneminden önceki halefleri, Çin'i dış düşmanlara karşı savunmak için modernleşmeyi savunmuşlardır. Ancak 2002'den sonra yolsuzluk derinleştikçe, Çin Ordusu, ÇKP yönetiminden giderek daha fazla bağımsız hale geldi; bu da muhtemelen Şi'nin 2010 yılında Hu Jintao'nun yerine parti Genel Sekreteri, Çin Devlet Başkanı ve CMC Başkanı olmadan iki yıl önce, CMC'ye Birinci Başkan Yardımcısı olarak atanmasıyla karşılaştığı duruma yol açtı. Günümüzde Şi'nin üst düzey Çin Halk Kurtuluş Ordusu pozisyonlarındaki tasfiyeleri, 1989-1992 yılları arasındaki tasfiyeleri aşarak, daha kapsamlı bir amacını ortaya koyuyor: Sadece diğer aktif ve emekli üst düzey etkili kişilerin "guanxi" (gayriresmi himaye ve sadakat) ağlarını bozmak değil, aynı zamanda ordunun tamamen Çin Komünist Partisi'nin kontrolüne bağlı ve ona karşı duyarlı olmasını sağlamak. Yani Şi'nin eylemleri önümüzdeki birkaç yıl içinde ordunun hazırlık ve muharebe etkinliğine zarar verebilecek olsa da, aynı zamanda gücün ve ordu üzerindeki kontrolün siyasi olarak daha güvenilir ve merkezi olmasını da sağlıyor. Bu ise, sadece olası bir savaş durumunda değil, 1989'da yaşanan Tiananmen Olayları gibi iç karışıklık olaylarına karşı da parti liderliği ve Devlet Başkanı'nın güçlendirilmesi mantığına dayanıyor. Tasfiyenin nedenlerine baktığımızda ise, ABD-Çin ilişkilerinin Çin Halk Kurtuluş Ordusu komuta kademesindeki iç hamlelere etkisi konusunda temkinli olmak gerekir. Gerilimler azalmış olsa da, ilişkiler son derece anormaldir ve olaylara veya ilgili otokratların öfkesine bağlı olarak büyük dalgalanmalara maruz kalmaktadır. Şi'nin orduya karşı yaptığı şey, rapora göre aslında ABD ile ilgili değildir. Tayvan veya ABD askeri güç konusunda kırmızı çizgiyi aşarsa, Çin'in cezalandırmak, ders vermek ve kendi "zaferini" ilan etmek için birçok seçeneği vardır ve bu seçenekler, işgal veya tam, açık uçlu bir abluka dışında, son derece tutarlı bir komuta koordinasyonu gerektirmez. Yani bu tasfiye, ABD ile alakalı bir gelişme olarak görülmemelidir. 

    M. Taylor Fravel imzalı "Xi’s Purge and the PLA’s Leadership Void" (Şi'nin Tasfiyesi ve Halk Kurtuluş Ordusu'ndaki Liderlik Boşluğu) başlıklı bölümde, bu tasfiye dalgasının eşi benzeri görülmemiş ölçekte olduğu vurgulanarak, Çin Silahlı Kuvvetleri'ni denetleyen Çin Komünist Partisi Merkez Askeri Komisyonu'nun (CMC) bu süreçte örgütsel olarak tasfiye edildiği vurgulanmıştır. Öyle ki, 2022'de CMC'ye atanan 6 generalden sadece biri kalmıştır. Ayrıca, bu kişi kariyeri askeri operasyonlar ve eğitimden ziyade disiplin ve personel konularına odaklanmış bir siyasi komiserdir. Ancak, CSIS Çin Güç ekibi tarafından toplanan yeni verilerin gösterdiği gibi, bu tasfiye turunun önemi, CMC'nin çok ötesine uzanarak tüm ordu liderliğini etkilemektedir. Halk Kurtuluş Ordusu'nun organizasyon yapısında, bir subayın rütbesinden ziyade derecesi daha önemlidir ve genellikle komuta ettiği, denetlediği veya yönettiği birimin derecesine veya seviyesine karşılık gelir. CMC'nin altında, bir subayın sahip olabileceği en yüksek derece, dört hizmetin ve beş bölgesel komutanlığın komutanlarını ve siyasi komiserlerini, ayrıca CMC içindeki kilit departmanların direktörlerini içeren tiyatro komutanlığı lideridir. Bir sonraki en önemli derece, yukarıdaki pozisyonların birden fazla yardımcısını, ilgili genelkurmay başkanlarını, CMC içindeki diğer departmanların direktörlerini ve diğer pozisyonları içeren tiyatro komutanlığı yardımcı lideridir. Rütbelere odaklanıldığında, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) liderliğinin yaklaşık 176 kademe veya pozisyondan oluştuğu görülmektedir. TextOre'nin 2025 PLA Askeri Liderlik Rehberi'ne göre, 6 CMC pozisyonuna (iki başkan yardımcısı ve dört üye) ek olarak, bunlar 25 bölgesel komutanlık lideri pozisyonu ve 145 bölgesel komutanlık yardımcı lider pozisyonunu içermektedir. CSIS Çin Askeri Tasfiyeleri Veritabanı, CMC, bölgesel komutanlık veya bölgesel komutanlık yardımcılığı kademelerinde görev yapan 101 üst düzey subayın görevden alındığını veya kaybolduğunu göstermektedir. PLA Roket Kuvvetleri komutanı gibi birden fazla tasfiyenin gerçekleştiği pozisyonlar hesaba katıldığında, PLA liderliğindeki pozisyonların yaklaşık yüzde 52'si etkilenmiştir. Bu rakam, çarpıcı ve olağanüstü olup, Şi'nin kampanyasının derinliğini ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) liderliğindeki benzeri görülmemiş değişimi göstermektedir. Bu durum, her bir kuvvetin (Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Füze Kuvvetleri) ve her bir harekat bölgesinin komutanlarını ve siyasi komiserlerini, ayrıca 6 CMC departmanının direktörlerini ve diğer birçok üst düzey liderlik pozisyonunu ve yardımcı liderlik pozisyonlarını etkilemiştir. Başka bir deyişle, CSIS verilerinde ölçüldüğü üzere, tüm CMC pozisyonları ve harekat bölgesi komutanlığı seviyesindeki pozisyonlar tasfiyeye uğramıştır. Ve tüm harekat bölgesi komutanlığı yardımcı liderlik pozisyonlarının yaklaşık yüzde 38'inde tasfiyeler yaşanmıştır. Bu analizden birkaç sonuç çıkarılabilir. Birincisi, tasfiyenin derinliği, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) liderliğinin performansından duyulan memnuniyetsizliğin (yolsuzluk, siyasi sadakat, askeri özerklik, askeri itaat veya politika farklılıklarına ilişkin endişelere ek olarak) Şi'nin hesaplamalarında önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. İkinci olarak, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) liderliğinin yeniden inşası zaman alacaktır. Bölge komuta kademesinde büyük bir boşluk bulunmaktadır; bu kademede görev yapan 38 subay ya görevden alınmış ya da ortadan kaybolmuştur. Bunların yerine ancak bölge komutan yardımcılığı kademesinde görev yapan subaylar getirilebilir; ancak bu kademede görev yapan 56 subayın görevden alınmasıyla, bölge komuta kademesine terfi edebilecek potansiyel subay havuzu üçte birden fazla azalmıştır. Dahası, daha yüksek bir kademeye terfi etmek için bir subayın genellikle mevcut kademesinde üç ila beş yıl görev yapması gerekmektedir; bu da liderlik pozisyonlarının yenilenmesi çabalarını daha da karmaşık hale getirmektedir. Üçüncüsü, tasfiye, Çin Halk Kurtuluş Ordusu liderliğinin, Tayvan'a abluka veya amfibi saldırı gibi büyük ölçekli askeri operasyonlar yürütmede, boş kadrolarla veya yeni terfi eden ve yeni rollerinde deneyimsiz subaylarla karşılaşacağı zorlukların altını çizmektedir. Tasfiye edilen tiyatro komutanlığı düzeyindeki subayların yaklaşık yarısı (yüzde 53) komuta kademesinden gelirken, bu oran tiyatro komutan yardımcılığı düzeyinde yaklaşık üçte ikiye (yüzde 68) yükselmekte ve ordunun iddialı modernizasyon hedeflerine ulaşmakta karşılaşacağı zorluğu vurgulamaktadır.

    Zhang Youxia (Çang Youşia)

    Thomas J. Christensen imzalı "What Does Zhang Youxia’s Arrest Mean?" (Zhang Youxia'nın Tutuklanması Ne Anlama Geliyor?) başlıklı bölümde, Zhang Youxia'nın tutuklanmasının Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) tarihindeki en büyük tasfiye serisinin doruk noktası olduğu belirtilerek, Merkez Askeri Komisyonu'nda sadece bir general kaldığının altı çizilmektedir. Ortak Kurmay Başkanlığı Başkanı, bölgesel muharebe komutanlıklarının komutanları, roket kuvvetleri komutanı ve eski bir satın alma şefi ve Milli Savunma Bakanı da dahil olmak üzere diğer üst düzey subaylar ise görevden alınmışlardır. General Zhang, yolsuzlukla suçlanmaktadır. Bu ise rapora göre bir yanıltmacadır; Çin Ordusu'nun tamamı uzun zamandır yolsuzluk içindedir ve bu hiyerarşinin en üst kademesindeki herkes ya rüşvet kullanmış, rüşvet almış ve/veya rüşvete tanık olmuş ve buna göz yummuştur. Farklı olan husus, Zhang'ın başka suçlarla da suçlanmasıdır. Nitekim Merkezi Askeri Komisyon "başkan sorumluluk sistemi"ni çiğnemekle suçlanmıştır ki, bu, Şi Cinping'in askeriye üzerindeki sivil liderliğine saygı duymadığı anlamına gelen karmaşık bir ifadedir. Şi, onu ya doğrudan siyasi bir tehdit olarak görmüş, ya da Zhang'ın Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) için Şi'nin hedeflerinde yeterli ilerleme kaydedememesinin sadakatsizlik anlamına geldiğine inanmaktadır. Bu ikisinden hangisinin daha önemli olduğu konusunda halen bir tartışma var; ancak iki kategori o kadar örtüşüyor ki, bu aslında yanlış bir tartışma olabilir. Zhang, ayrıca Çin'in nükleer sırlarıyla ilgili olarak CIA için casusluk yapmakla da suçlanmıştır. Bu suçlama muhtemelen asılsızdır. İhanet, Şi'nin saygın bir komutanın neden görevden alındığını diğer subaylara açıklamak için kullanabileceği siyasi açıdan faydalı bir suçlamadır. Zira Zhang bir hain olarak kabul edilirse, görevden alınmasından kimse şikâyetçi olamaz. Zhang'ın görevden alınması ve bunun bir parçası olduğu daha geniş kapsamlı tasfiye, ABD politikası açısından da önemli sonuçlar doğuruyor. Şi'nin ordusunun 2027'ye kadar hazır olmasını emrettiği bildirilen Tayvan'a yönelik amfibik bir işgal, özellikle Tayvan, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya'nın böyle bir işgale karşı önlemler oluşturmak için yoğun çaba sarf ettiği göz önüne alındığında, inanılmaz derecede karmaşık ve riskli bir operasyondur (2027 hedefi görünüşe göre eylem için bir son tarih değil, kapasite geliştirmek için bir hedeftir). İşgal, Şi için siyasi olarak da riskli olacaktır; çünkü başarısız bir işgal zafer olarak gösterilemez ve bu nedenle rejimin meşruiyeti ve Şi'nin kişisel siyasi mirası için bir felaket olabilir. Diğer askeri eylemler siyasi olarak daha az belirleyici olabilir; ancak daha sonra iptal edilebilir ve yine de Tayvan'a karşı başarılı bir zorlayıcı cezalandırma olayı olarak gösterilebilir. Amerikan kamuoyunda, genelde, Şi'nin ordusuna duyduğu güvensizliğin ABD ve Tayvan açısından bir işgali caydırmak için iyi bir işaret olduğu düşünülüyor. Ne yazık ki, iyi haberler burada sona eriyor. Bir işgalin aksine, Tayvan'a abluka uygulamak Çin için nispeten kolay olur ve Tayvan veya ABD'nin bunu askeri olarak durdurmak için yapabileceği pek az şey var. Dahası, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin Ağustos 2022'deki talihsiz Tayvan ziyaretinden bu yana, Çin, Tayvan yakınlarında karmaşık abluka eylemleri uygulama fırsatı bulmuş ve bu konuda deneyim kazanmıştır. Pekin, gerilimleri tetiklemekten ABD'yi sorumlu tutarak, bu tür saldırgan tatbikatların diplomatik maliyetlerini en aza indirmeyi başarmıştır. Dolayısıyla, Şi'nin işgal emri verecek kadar Çin Halk Kurtuluş Ordusu'na güveni olmasa bile, abluka veya karantina oluşturma konusunda büyük bir güveni vardır. Zhang Youxia'nın görevden alınmasının, işgal dışında bu tür askeri seçenekler üzerinde hiç etkisi olmayabilir. Bu nedenle, Zhang'ın görevden alınmasının önümüzdeki bir veya iki yıldaki caydırıcılık üzerindeki etkileri gerçek, ancak sınırlıdır. Çin, Tayvan'a saldırmak ve bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm planlarını alt üst etmek konusunda hâlâ oldukça kabiliyetlidir. Şi Cinping'in ilerleyen dönemde karşı karşıya kalacağı sorunlardan biri ise, yeni terfi eden askeri subaylardan dürüst tavsiyeler alıp alamayacağıdır. Eğer Merkez Askeri Komisyonu'ndaki üst düzey generallerin tutuklanmasının nedenlerinden biri, Şi'nin 2027 hazırlık hedeflerine ulaşma yeteneği konusunda gerçekçi şüpheler dile getirmeleri ve böylece Şi'nin güvensizliğini artırmaları ise, gelecekteki subaylar sadece iyi haberleri Başkan'a iletmek için güçlü bir teşvike sahip olacaklardır. Bu, kriz yönetimi açısından oldukça tehlikelidir; çünkü Şi'nin gelecekteki acil durumlarda ordusunun yeteneklerine gerçekçi olmayan bir güven duymasına neden olabilir.

    Joel Wuthnow'un kaleme aldığı "Short-Term Disruption Could Lead to a More Powerful PLA" (Kısa Vadeli Aksaklıklar Daha Güçlü Bir PLA'ya Yol Açabilir) adlı bölüm, ilk evvela bu tasfiyelerin kısa vadede Çin Ordusu'nun gücünü zayıflatacağı vurgulanarak, Merkezi Askeri Komisyon'un etkili bir karar alma organı olmaktan çıktığı ve sadece Şi Cinping ve yolsuzlukla mücadele sorumlusu Zhang Shengmin'den oluşan bir yapıya indirgendiği açıklanmaktadır. Çin askeri tasfiyeleri üzerine CSIS Veritabanı'nın da açıkça gösterdiği üzere, alt kademelerde de birçok önemli operasyonel ve idari pozisyon boş veya yakın zamanda doldurulmuştur. Bunlar arasında bölgesel komutanlıklar, hizmet karargâhları ve eğitim ve ortak kurmay gibi önemli ulusal düzeydeki departmanlar da yer almaktadır. Bu tür bir aksama, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA), Şi'nin 2027'deki yüzüncü yıl dönümüne kadar çatışmaya hazır olma yönündeki iddialı hedeflerine ulaşma yeteneğini zorlaştıracaktır. Kongre tarafından görevlendirilen Çin Ordusu hakkındaki son raporda açıklandığı gibi, bu hedefler arasında Tayvan'a karşı "stratejik kesin bir zafer" elde etmek, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı "stratejik bir denge" oluşturmak ve savaş zamanında Çin için sorun yaratabilecek diğer düşmanlara karşı "stratejik caydırma ve kontrol" sağlamak yer almaktadır. Liderliğin zayıflaması, ordunun bu hedefler için planlama ve eğitim yapmasını zorlaştıracak ve eğer birlikler savaşa gönderilirse, kıdemli komutanlar pozisyonlarında yeni olacaklardır. Bu faktörler, Şi'nin bu süreleri birkaç yıl ertelemesine yol açabilir. Örgütsel bozulma, çoğu zaman katalizör görevi görür. Şi'nin 2015-16 yıllarında Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA) komuta yapısında yaptığı reformlar ve 2020 pandemisi de yıkıcıydı; ancak ordu bu deneyimlerden daha güçlü çıktı. Yeni bir başlangıç ​​yapmak, Şi'nin önemli rolleri doldurmak için ordunun yükselen yıldızları arasından seçim yapmasına olanak tanıyacaktır. Bu subaylar, seleflerine göre daha iyi eğitimli, teknik olarak daha bilgili ve daha fazla operasyonel deneyime sahip olacaklar. Ayrıca, ABD ve ordusunun gerileme içinde olduğu anlatısıyla yükselen bir Çin'de büyüyen, daha özgüvenli bir subay kuşağını temsil ediyorlar. Muhtemelen kapsamlı bir incelemeden geçmiş olacaklar ve eski muhafızların güçlü üyelerinden daha çok Şi tarafından güvenilebilirler. Yeni bir liderlik, 2030'lu yıllarda Çin'in rakipleri için riskler yaratacaktır. Şi'nin ordunun başında sağlam bir şekilde kalması varsayımıyla, yeni üst düzey komutanlar, bölgesel rakiplere karşı sınırları zorlamak ve Tayvan'a karşı saldırganlığı arttırmak için gerekli uzmanlığa ve özgüvene sahip olabilirler. Ayrıca, seleflerinin satın alma sisteminden geçirdiği ve şimdi envantere giren etkileyici donanımı da devralacaklar; bunlar arasında büyük miktarda insansız hava aracı ve hassas uzun menzilli füzeler de bulunuyor; bunların birçoğu Eylül ayında Pekin'de sergilendi. Bu personel değişiklikleri, Şi'ye Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun Tayvan Savaşı konusunda daha parlak bir geleceğe sahip olacağına inanması için neden verebilir. Ekonomik yıkım tehdidi ve ABD karşısında olası bir askeri yenilgi gibi faktörler ise Şi'yi kısıtlayabilir, ancak yolsuzluğu nihayet kontrol altına aldığına ve gerçek profesyonelleri göreve getirdiğine inandığı bir kampanyanın sonuçları tam tersi yönde bir itici güç de olabilir. En endişe verici olanı ise, Şi'nin Putin'i Gürcistan ve Ukrayna'ya saldırmaya ikna eden aynı savaş iyimserliğini beslemesi durumunda, yeni generallerin kendilerinden önceki generallere göre daha zayıf bir konumda olmalarıdır. Bu nedenle, Çin'in rakipleri son dönemdeki aksaklıklardan pek teselli bulmamalı ve bu daha endişe verici gelecek senaryolarına hazırlanmalıdır.

    Bonny Lin'in yazdığı "Xi’s Purges Undermine the PLA’s Near-Term Readiness for Taiwan" (Şi'nin tasfiyeleri, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun Tayvan'a yönelik kısa vadeli hazırlığını zayıflatıyor) başlıklı raporun bölümü, Çin'in Tayvan'a karşı askeri operasyonlar yürütme yeteneğini ne ölçüde etkilediğini analiz etmektedir. Lin'e göre, kısa vadede, Çin'in Tayvan'a karşı büyük askeri harekâtlar başlatması son derece zor olacaktır. Bu eşiğin altında bile, tasfiyelerin Çin'in 2025'te Tayvan çevresindeki tatbikatlarını olumsuz etkilediğine dair kanıtlar bulunmaktadır. Çin Halk Kurtuluş Ordusu (ÇHK) içindeki tasfiyeler, Mart-Aralık 2025 tarihleri ​​arasında 9 aylık bir süre boyunca yalnızca Doğu Cephesi Komutanı'nın bulunmamasına yol açmakla kalmadı, aynı zamanda kuvvet genelinde önemli boşluklar da yarattı. Bazı durumlarda, daha az deneyime sahip geçici liderler göreve geldi. Bu durum, önemli ulusal seferberlik ve farklı askeri hizmetleri ve harekat komutanlıklarını içeren entegre ortak operasyonlar gerektiren Tayvan'a karşı büyük ölçekli bir askeri harekât yürütme çabalarını zorlaştıracaktır. Argümanlar şunlardır:

    - Merkezi Askeri Komisyon (CMC) içinde operasyonel bir lider kalmadı. Başkan Yardımcısı Zhang Shengmin siyasi bir komiser ve ortak ve bölgeler arası operasyonları denetlemek için yetersiz donanıma sahiptir. 

    - CMC'nin alt kuruluşlarında Ortak Kurmay Başkanlığı direktörü yok. Ortak Operasyonlar Komuta Merkezi, Lojistik Destek Dairesi ve Ulusal Savunma Seferberlik Dairesi'ndeki kilit pozisyonlar ya boş ya da geçici liderlerle doldurulmuş durumda.

    - Şi Cinping'in yeni lider atadığı tek iki bölge komutanlığı Doğu ve Orta Bölge Komutanlıklarıdır.

    - Çin Halk Kurtuluş Ordusu Hava Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Füze Kuvvetleri ve Silahlı Polis Komutanlarının tamamı ise geçici veya vekaleten görev yapıyor. Ortak Lojistik Destek Kuvvetleri Komutanlığı pozisyonu da boş kalmaya devam ediyor.

    2025 askeri tatbikatları için planlamada aksaklıklar yaşandı. Büyük ölçekli askeri harekâtların eşiğinin altında, Çin, Tayvan'a karşı gri bölge askeri faaliyetlerinin düzenli sayısını büyük ölçüde korudu veya arttırdı. Örneğin, 2025 yılında Çin, Tayvan çevresinde rekor seviyede hava ve deniz faaliyetleri gerçekleştirdi ve ada çevresinde iki büyük askeri tatbikat düzenleme eğilimini sürdürdü. Ancak, liderlikteki eksiklikler, Çin'in 2025 yılında Tayvan çevresinde büyük tatbikatlar yapma yeteneğini geciktirmiş olabilir. 2024 yılında Çin, Tayvan'dan gelen "sorunlu" davranışlara üç ila dört gün içinde tepki vererek Mayıs ve Ekim aylarında iki Ortak Kılıç tatbikatı başlattı. Buna karşılık, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA) Nisan 2025'te büyük ölçekli bir tatbikat başlatması 19 gün, Aralık 2025'te ise 12 gün sürdü. Her iki tatbikatın da siyasi nedenlerle ertelenmiş olması mümkün olsa da, Nisan 2025'teki Strait Thunder-2025A tatbikatı, daha önceki adlandırılmış askeri tatbikatların kalitesine veya büyüklüğüne uymuyordu. Birincisi, Çin bunu bir askeri tatbikat (演练) olarak adlandırdı. Buna karşılık, Ortak Kılıç serisi ve Adalet Misyonu 2025, tanım gereği daha büyük ve daha karmaşık olan tatbikatlardı (演习). Tatbikatlar genellikle bir tatbikatta bulunmayan senaryolar, karşıt bir güç ve planlama ve organizasyon için bir tatbikat direktörü departmanı gibi bileşenleri içerir. İkincisi, bazı değerlendirmelere göre, Strait Thunder-2025A, "aralarında minimal bağlantı bulunan çeşitli ayrı eğitim faaliyetleri içeriyordu ve bu nedenle bir tatbikatla ilişkilendirilen karmaşıklığın gerisinde kalıyordu." Tatbikat bileşenlerinin bazıları da Tayvan'ı içeren gerçekçi senaryoları yansıtmıyordu ve tatbikattaki birçok faaliyet, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun daha önce gerçekleştirdiği operasyonları yansıtıyordu. Üçüncüsü, tatbikatın duyurulması sorunluydu. Adı, tatbikatın ikinci gününde geç bir şekilde açıklandı. Basın bülteni kısaydı ve tatbikatın siyasi amacını açıklayan tipik cümleyi içermiyordu. Doğu Tiyatro Komutanlığı (ETC) da herhangi bir özel tatbikat bölgesi açıklamadı. Genel olarak, bu durum, 2024 tatbikatlarına kıyasla neredeyse iki hafta daha uzun sürmesine rağmen, Boğaz Şimşeği-2025A'nın aceleyle organize edildiğini ve iyi planlanmadığını göstermektedir. Merkez Askeri Komisyonu (CMC) ve ETC'deki kilit liderliğin kaybı, Boğaz Şimşeği-2025A'nın planlamasını ve yürütülmesini muhtemelen etkiledi. Ocak 2025 sonlarında, ETC Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Kong Jun'un görevden alınması muhtemeldir. Mart 2025'te, ETC Komutanı General Lin Xiangyang gözaltına alındı ​​ve ETC Komutan Yardımcısı ve ETC Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Wang Zhongcai'nin de o sıralarda görevden alınması olasıdır. Bu, Tayvan çevresindeki askeri tatbikatların düzenlenmesinde büyük rol oynayan CMC Başkan Yardımcısı He Weidong'un son kez kamuoyunda görüldüğü ay ile aynı zamana denk gelmektedir ve muhtemelen o zaman da görevden alınmıştır. Belki de geçmişteki hatalardan ders çıkaran Şi, 22 Aralık 2025'te ETC Komutan Yardımcısı Yang Zhibin'i komutanlığa terfi ettirdi. Yedi gün sonra, ETC daha büyük ve iyi planlanmış bir askeri tatbikat olan Adalet Misyonu 2025'i gerçekleştirdi.

    Suyash Desai imzalı "Operational Continuity on the China-India Border Despite Purges" (Tasfiye Operasyonlarına Rağmen Çin-Hindistan Sınırında Operasyonel Süreklilik) adlı bölümde, siyaset bilimcilerin Çin'in Hindistan ile olan sınır anlaşmazlığının askeri planlamasının merkezi odağı olmaktan ziyade "ikincil bir stratejik yön" oluşturduğunu savundukları belirtilmektedir. Bununla birlikte, 2017 Doklam gerginliği ve her iki tarafta da can kayıplarına yol açan 2020 Galwan çatışmaları, ardından gelen uzun süreli çatışma benzeri askeri konuşlandırmalarla birlikte, Çin Halk Cumhuriyeti'nin bu anlaşmazlığa artan bir stratejik önem verdiğini göstermektedir. Daha yakın zamanlarda, Çin'in son askeri tasfiyelerine rağmen bu bölgelerdeki askeri tatbikat ve eğitimlerin sürekli temposu, son iki yılda fiili kontrol hattı boyunca gerilimlerin azalmasına ve geri çekilmeye rağmen bu önceliğin devam ettiğini göstermektedir. Batı Tiyatro Komutanlığı (WTC), Tibet Askeri Bölgesi (TMD), Sincan Askeri Bölgesi (XMD) ve Yunnan, Kunming merkezli Güney Tiyatro Komutanlığı'nın 75. Grup Ordusu, Tibet ve Güney Sincan bölgelerindeki Hint birliklerinin yönetiminden sorumludur. CSIS Çin Askeri Tasfiyeleri Veritabanı'nın gösterdiği gibi, en önemli baskı 2024 ve 2025 yıllarında gerçekleşti ve bu dönemde WTC, XMD ve TMD'den altı üst düzey yetkili tasfiye edildi; bunlar arasında komutanlar, komutan yardımcıları, komiserler, komiser yardımcıları ve genelkurmay başkanları yer alıyordu. Ancak baskı, liderlik seviyesinin ötesine uzanarak WTC, XMD ve TMD içindeki operasyonlar, bürokrasi, eğitim ve yönetim dahil olmak üzere birçok katmanı kapsadı. Ayrıca, tiyatro komutanlıkları ve askeri bölgelerdeki hizmet şefleri ile bölgesel Ortak Operasyonel Komuta Merkezi yetkilileri de kayboldu. Beklenenin aksine, bu tasfiye operasyonlarına rağmen, son üç dört yıldır WTC, XMD ve TMD genelinde yıllık askeri tatbikat ve eğitim sayısı büyük ölçüde sabit kalmıştır. Bu faaliyetler, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA) her takvim yılının başında yaptığı yıllık askeri tatbikatları içerir; bu tatbikatlar, Merkezi Askeri Komisyon Başkanı Şi Cinping'in birlikleri seferber etme emrinin ardından başlamıştır. Ayrıca, birliklerin iklimlendirilmesi için sert Tibet kışlarının başlangıcında PLA tarafından yapılan mevsimsel eğitim tatbikatları ve bölgedeki yabancı ordularla yapılan ortak ikili tatbikatlar da bu faaliyetler arasındadır. Daha da önemlisi, bu tatbikatlar, 2022'den beri bu bölgelerdeki birliklerin yıllık olarak gerçekleştirdiği en az beş özel askeri tatbikatı, ortak operasyon eğitimini ve tatbikatını ve acil duruma özgü tatbikatı da içermektedir. Bu durum üç temel bulguyu ortaya koymaktadır. Birincisi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) bir kurum olarak, onu yöneten personelden daha güçlüdür. Son tasfiyeler, en azından WTC, XMD ve TMD'de askeri eğitim, tatbikat ve hazırlık miktarını azaltmamıştır. İkincisi ve daha önemlisi, bu dönemdeki tatbikat sayısındaki tutarlılık -Çin'in gelişen operasyonel duruşu, çift kullanımlı altyapıya yaptığı yatırım, bu tiyatro komutanlıklarına ve askeri bölgelere son zamanlarda gösterilen ayrıcalıklı muamele ve acil durum odaklı askeri modernizasyonla birleştiğinde- Pekin'in son zamanlardaki gerilimlerin nispeten azalmasına rağmen Hindistan ile olası bir sınır çatışmasına öncelik vermeye devam ettiğini göstermektedir. Dahası, özellikle Doklam ve Galwan çatışmalarının ardından, Çin'in Hindistan ile olan anlaşmazlığı askeri stratejik hesaplamalarında artık ikincil bir konu olarak görmediğini vurgulamaktadır. Üçüncüsü, bu bölgedeki eğitim tatbikatları ve egzersizlerinin sayısındaki tutarlılığa rağmen, bu çalkantılı dönemde PLA tarafından yürütülen tatbikatların kalitesiyle ilgili önemli endişeler devam etmektedir. İki zıt olasılık vardır: bozulma veya yoğunlaşma. Tasfiyeler ve liderlik istikrarsızlığı ortamında bu askeri tatbikatların kalitesi düşmüş olabilir. Siyasi açıdan gergin bir ortamda, bu komutanlıkların komutanları ve operasyonel başkanları riskten kaçınır hale gelmiş olabilir; bu da siyasi doğruluğa ve yenilik yerine rutine öncelik verilmesine yol açmış olabilir. Herhangi bir yenilikçi girişim dikkat çekeceğinden, yeni girişimlerde bulunma eğilimi azalmış ve tatbikatlar daha robotik ve senaryolu hale gelmiş olabilir. Sürekli korku ve güvensizlik, askeri tatbikatların, eğitimin ve hazırlığın kalitesini etkileyebilir. Bu senaryoda, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA), ÇKP liderliğinin "Barış Hastalığı" (和平病, heping ping) ve "Beş Yetersiz" sorunu (五个不会, wu ge buhui) olarak adlandırdığı duruma geri dönme riskiyle karşı karşıyadır. Basitçe ifade etmek gerekirse, Çin liderliğine göre bunlar, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) yetkililerinin durumsal değerlendirme, niyet ve operasyonel karar alma yeteneklerindeki sınırlamalardır; tam da Şi'nin askeri reformlarının ardından gerçekçi, yüksek yoğunluklu ve senaryosuz askeri tatbikatlar ve eğitimlerle düzeltilmesi amaçlanan eksikliklerdir. Aksine, daha fazla siyasi denetim ve daha sıkı standartlar altında, subayların sadakat ve disiplinin bir işareti olarak titizliği göstermeye çalışması da mümkündür; bu ilkeler Şi'nin temel askeri öncelikler olarak vurguladığı ilkelerdir. Askeri eğitim daha çok denetim odaklı olabilir, böylece direktiflere daha sıkı uyum sağlanabilir. Ancak bu, bu bölgeye özgü olmayan genel bir olgudur. Dolayısıyla, net etki belirsizdir: Tasfiyeler eğitim gerçekçiliğini ve yeniliğini azaltabilir, disiplini ve uyumu iyileştirebilir veya her ikisini de yapabilir. Bu nedenle, son tasfiyelere rağmen, PLA'nın bu bölgedeki sürekli askeri tatbikatları, operasyonel temposunun bozulmadan kaldığını ve Hindistan ile sınır anlaşmazlığının Çin'in stratejik-askeri hesaplamalarındaki artan önemini vurgulamaktadır. Ancak tasfiye operasyonlarının sonuçları, Hindistan-Çin sınırındaki ön cephe komutanlarının eğitim kalitesinde ve risk değerlendirmelerinde görülebilir.

    Jonathan A. Czin ve Allie Matthias imzalı "Xi Renovates the High Command with a Sledgehammer" (Şi, Yüksek Komuta Merkezini Balta ile Yeniledi) başlıklı bölüm, Şi Cinping'in belirli bir üst düzey subayı devirmesinin kesin nedenleri belirsizliğini korurken, verilerin bu tasfiyenin kapsamının ve ölçeğinin emsalsiz olduğunu gösterdiği tespitiyle başlıyor. Buna göre, Şi'nin neredeyse tüm bir nesil üst düzey Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) subayını tasfiye ettiğini vurgulanarak, John Culver ve Jonathan A. Czin'in Foreign Affairs'teki yazılarında savundukları gibi, Şi'nin mevcut liderlik kuşağındaki askeri liderlerin neredeyse hiçbirinin, onlara verdiği iki görevi yerine getiremeyeceği sonucuna vardığı vurgulanıyor: (1) ordunun tamamen siyasallaştırılmasını ve iç karışıklıklarla karşı karşıya kalması durumunda parti yönetiminin nihai garantörü rolünü yerine getirmeye istekli olmasını sağlamak ve (2) Şi'nin ihtiyaç duyması halinde ABD Ordusu da dahil olmak üzere yabancı düşmanlarla savaşabilecek güçlü bir ordu inşa etmek. Çin Komünist Partisi, en yüksek askeri organı olan Merkezi Askeri Komisyonu'nu (CMC) neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Öyle ki, Şi ile birlikte, eski CMC meslektaşlarının tümünü kapsayan soruşturmaları denetleyen Başkan Yardımcısı General Zhang Shengmin dışında kimse yerinde kalamamıştır. Zhang bile, Mao sonrası dönemde emsal teşkil eden bir durumun aksine, Politbüro'da eş zamanlı bir koltuğa sahip olmama gibi alışılmadık ve muhtemelen rahatsız edici bir konumda bulunuyor. Çin Halk Kurtuluş Ordusu yüksek komutanlığında, en az 36 üst düzey subay resmi olarak ihraç edildi veya görevden alındı ​​ve fiilen 101 subayın görevden alınmış olabileceği tahmin ediliyor. 7 CMC üyesi ve başkan yardımcısından beşi tasfiye edildi: eski CMC Başkan Yardımcıları General Zhang Youxia ve General He Weidong, eski Genelkurmay Başkanlığı Direktörü General Liu Zhenli, eski Siyasi İşler Dairesi Direktörü Miao Hua ve eski Milli Savunma Bakanı General Li Shangfu. Bir alt kademede, tiyatro komutanı rütbesindeki 13 subay resmen görevden alındı, ancak 38 subayın ortadan kaybolduğu ve soruşturma altına alındığı veya görevden alındığı tahmin ediliyor. Doğrulanmamış yoklukların nihayetinde doğrulanması durumunda, CMC'ye bağlı askeri bürokrasilerin liderliğinin neredeyse tamamen ortadan kaybolduğu, iki tiyatro komutanlığı ve hizmet lideri dışında hepsinin kayıp olduğu anlamına gelecektir. 2022'de 20. Merkez Komitesi için seçilen 44 PLA subayından en az 16'sı görevden alındı; ancak bu sayı 37'ye kadar çıkabilir ve bu da Merkez Komitesindeki tüm PLA subaylarının yüzde 84'ünü temsil eder. CMC'nin ortadan kaldırılması, Şi'nin bu kurumu nasıl yeniden oluşturacağına dair geniş bir olasılık yelpazesi açıyor; tıpkı on yıl önce Şi'nin PLA'nın organizasyonunu yeniden düzenleyip CMC'yi yeniden yapılandırdığı gibi. Şi'nin on yıl önce yaptığı değişiklikler sezgiseldi; çünkü PLA'nın kara kuvvetleri dışındaki yeteneklerini modernize etmesi ve önemli ölçüde genişletmesi nedeniyle uzun zamandır gecikmişti; ancak bugün Şi'nin bunun yerine ne tür bir yapıyı tercih edebileceği konusunda sadece spekülasyon yapabiliriz. Temel soru sadece CMC'ye kimin katılacağı değil, nasıl yapılandırılacağıdır. Tarihi boyunca, CMC, 21. yüzyıl içinde bile dalgalanan personel sayılarıyla birden fazla yeniden yapılanma geçiren, oldukça esnek bir kurum olmuştur. 2004 yılında, hizmet başkanlarının ve PLA Roket Kuvvetleri'nin selefi kuruluşunun başkanının eklenmesiyle CMC 11 üyeye genişledi. O dönemdeki CMC'de, uzun süredir PLA'ya hâkim olan dört Genel Dairenin başkanlarının yanı sıra iki başkan yardımcısı ve başkanlık görevini üstlenen genel sekreter de yer alıyordu. 2016'da, Şi, CMC'yi toplam yedi üyeye indirdi: başkan, iki başkan yardımcısı ve işlevsel departmanların başkanları olan dört üye - Ortak Kurmay Başkanlığı Başkanı, Siyasi Çalışma Dairesi Müdürü, Disiplin Denetleme Komisyonu Müdürü ve Milli Savunma Bakanı. Operasyonel olarak bu, komuta zincirinin, hizmetler ve dört eski Genel Daire üzerinden değil, CMC'den harekat komutanlıklarına açıkça aktığı anlamına geliyordu. Bu yeni yapı aynı zamanda Şi'nin parti kontrolüne ve disiplinine verdiği önemi de gösterdi. Şi'nin CMC'nin ötesindeki yüksek komuta kademelerinde açtığı büyük boşluk, en üstteki pozisyonları doldurabileceği subay havuzunun önemli ölçüde daha küçük olduğu anlamına geliyor. Kaybolmaların ve tasfiyelerin boyutuna bakıldığında, Şi'nin PLA liderliğini yeniden oluşturmak için helikopter terfilerini kullanması ve tiyatro komutanlığı rütbesindeki subaylardan yararlanması gerekecek. Ve muhtemelen bu hamlelere, liderliğin zaten önemli bir değişimden geçmesi planlanan bir sonraki Parti Kongresi'nden sadece 18 ay önce başlamak zorunda kalacak. Tiyatro komutanlıkları arasında, CMC'ye terfi için uygun rütbeye sahip, dokunulmamış tek subaylar Doğu Tiyatrosu Komutanı General Yang Zhibin (杨志斌), Merkez Tiyatrosu Komutanı General Han Shengyan (韩胜延) ve muhtemel Doğu Tiyatrosu Siyasi Komiseri General Zhang Jichun'dur (pozisyonu henüz resmi medya tarafından doğrulanmamıştır). Ancak bu subayların hiçbiri Merkez Komite üyesi veya yedek üyesi bile değildir. CSIS'in veri setine göre, PLA'dan Merkez Komite'nin 23 yedek üyesinden sadece 10'u kayıp veya görevden alınmıştır. Ancak geri kalanların çoğunun durumu belirsizliğini koruyor ve eğer gerçekten gittilerse, bu Şi'nin seçenek havuzunu daha da daraltacaktır. Bu arada, doğrudan CMC'ye bağlı merkezi askeri bürokrasilerin birçok müdür yardımcısının da görevden alındığı veya kayıp olduğu söylentileri dolaşıyor ve bu da Şi'yi potansiyel bir yetenek havuzundan daha mahrum bırakıyor. CMC Ortak Kurmay Başkanlığı'nın dört müdür yardımcısı ya görevden alındı ​​ya da kayıp ve CMC Teçhizat Geliştirme Dairesi'nin bir müdürü de kayıp. CMC Siyasi Çalışma Dairesi'nin yürütme müdür yardımcısı, Siyasi ve Hukuk İşleri Komisyonu sekreteri ve Ortak Operasyon Komuta Merkezi'nin yürütme müdür yardımcısının görevden alındığı veya uzaklaştırıldığı doğrulandı. Sonuç olarak, Şi'nin yüksek komutanlığın üst kademelerini yeniden doldurmaya başlamak için CMC organlarının komutan yardımcısı veya kolordu seviyesine ulaşması gerekecektir. CMC'de herhangi bir değişiklik yapmak için Şi'nin Merkez Komitesi'nin bir genel kurulunu toplaması gerekecektir. Aslında, Çin Komünist Partisi anayasası, Merkez Askeri Komisyonu'nda hangi pozisyonların temsil edilmesi gerektiğini belirtmemektedir; sadece Merkez Komitesi'nin Merkez Askeri Komisyonu'na yeni üyeler seçme yetkisine sahip organ olduğunu belirtmektedir. Neyse ki, Şi, bu siyasi döngüde Merkez Komitesi'nin üçüncü genel kurul toplantısını 2023'ten 2024'e erteleyerek bir genel kurul toplantısını atlamış oldu ve bu nedenle, tıpkı 2018'de başkanlık görev süresi sınırlarını kaldırdığında yaptığı gibi, bu yıl fazladan bir genel kurul toplantısı düzenleyebilir. Şi'nin, Merkez Askeri Komisyonu'na bir nebze de olsa rasyonel bir işlevsellik kazandırmak için bunu en kısa zamanda yapması gerekebilir.

    Brian Hart imzalı ve "What Factors Will Influence Xi’s Decisionmaking as He Reconstitutes the PLA High Command?" (Şi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu Yüksek Komutanlığını yeniden yapılandırırken karar alma süreçlerini hangi faktörler etkileyecek?) başlıklı raporun son bölümünde, Şi'nin tasfiyeler sonrasındaki hareket tarzı öngörülmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda Çin liderine göre ilk ve en önemli konu siyasi sadakattir. Bu noktada Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA) devlete değil, Çin Komünist Partisi'ne sadık olduğu gerçeğini tekrar vurgulamakta fayda vardır. En temel düzeyde, Şi ve ÇKP liderliği orduyu rejim güvenliği merceğinden görüyorlar. Şi, mesleki deneyim gibi diğer niteliklerden ziyade kendisine ve vizyonuna olan sadakati önceliklendirecektir - ancak bunlar da büyük önem taşımaktadır. Bu durum, üst düzey pozisyonlara atayacağı bireylerin türleri açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Bir yandan, birimlere girip sorunlarını kökten çözebilecek ve onları düzene sokabilecek son derece yetenekli ve ateşli liderler isteyebilir. Şi, önemli konularda hızlı hareket etmeyi hedefliyorsa bu özellikle önemli olacaktır. Öte yandan, Şi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) içindeki hizipçilik veya rakip güç tabanlarından endişe duyuyorsa –ki bazıları Zhang Youxia'nın tasfiyesinin bunu gösterdiğini düşünüyor– cesur ve güçlü liderleri terfi ettirmekten çekinebilir, çünkü bu liderler kendi güç tabanlarını kurarak sonunda Şi'nin etkisini zayıflatabilirler. Bu durumda, Şi bunun yerine kendisine son derece sadık olacak, başlarını öne eğecek ve işi bitirmeye odaklanacak uygulayıcıları görevlendirmeyi önceliklendirebilir. İlgili bir faktör de parti-askeri ilişkilerin geleceği olacaktır. Örgütsel ve kültürel DNA'sına sivil kontrolü yerleştirmiş olan ABD Ordusu'nun aksine, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA), Çin'in siyasi sistemi içinde birçok açıdan ayrı ve güçlü bir yapıdır. Merkez Askeri Komisyonu Başkanı olarak, Şi, partinin silahlı kuvvetler üzerindeki kontrolünü uyguladığı merkezi bağlantı noktasıdır. Ordunun üst kademelerinde başka sivil bulunmamaktadır. Şi, bunu gelecekte değiştirebilir. Eğer PLA'nın sadakatinden derinden endişe duyuyorsa veya PLA'nın sorunlarının o kadar kökleşmiş olduğuna ve kendi kendini düzeltemeyeceğine karar verdiyse, daha derin bir sivil kontrol uygulamak için yeni adımlar atmaya karar verebilir. Bu, PLA için temel bir değişim olur ve yeni, öngörülemeyen zorluklar ortaya çıkarabilir, ancak kesinlikle değerlendirmeye alınabilir. Bir diğer başlık ise halefiyet politikasıdır. Eğer Şi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) saflarında daha fazla sivil etki kurmak isteseydi, açık bir adım, Merkez Askeri Komisyonu'nun başkan yardımcılığına bir sivili atamak olabilirdi. Ancak tarihsel olarak, bir sivili CMC başkan yardımcılığına atamak, Çin'in en üst düzey lideri olacak bir halef seçmekle eşdeğer olmuştur. Şi'nin kendisi de 2010 yılında, ÇKP Genel Sekreteri olmadan iki yıl önce başkan yardımcısı olmuştu. Büyük bir kara kuğu olayı yaşanmadığı takdirde, Şi'nin 2027'deki bir sonraki parti kongresinde pozisyonunu koruyacağı ve en az 2032'ye kadar parti lideri olarak kalacağı kesindir. Bu nedenle, Şi'nin bu zaman diliminden çok önce, yakın vadede bir sivili CMC başkan yardımcısı olarak ataması şaşırtıcı olurdu. Geriye dönüp bakıldığında, halefiyet politikası muhtemelen Şi'nin PLA liderliğindeki genel tasfiyelerinde bir faktör olmuştur. Şi, PLA'yı kontrol etmenin uzun vadeli siyasi geleceği için çok önemli olduğunu iyi biliyor. Eski lider Jiang Zemin parti liderliğinden çekildiğinde, iktidarın dizginlerini halefi Hu Jintao'ya tamamen devretmedi. Jiang, iki yıl daha Merkez Askeri Komisyonu başkanlığı görevini sürdürerek, siyaseti etkileyebileceği bir konum elde etti ve Hu'nun kendi güç tabanını önemli ölçüde zayıflattı. Şi, en üst pozisyondan ayrıldıktan sonra bile iktidar mekanizmalarını etkileyebileceğinden emin olmak isteyecektir. Bir nesil askeri lideri bir kenara bırakıp sonunda yeni bir nesil getirerek, Şi'nin bunu, kendisine Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) üzerinde kalıcı bir etki sağlayacak şekilde yapmaya odaklandığı şüphesizdir. Son önemli husus ise deneyimdir. Siyasetin ötesine geçerek, Şi, aynı zamanda iddialı askeri modernizasyon hedeflerine ulaşabilecek ve daha da önemlisi, bir çatışma çıkması durumunda galip gelebilecek yetkin liderleri göreve getirmeye de odaklanacaktır. Analistler, uzun zamandır Çin için gerçek dünya savaş deneyimine sahip komutanları göreve getirmenin önemini vurguluyorlar. Çin için sorun şu ki, Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) 1979'dan beri tam ölçekli bir savaş yapmadığı için, bugün Çin'deki komutanların çok azı savaş alanı deneyimine sahiptir. Ve bu deneyime sahip olanların sayısı, Şi'nin tasfiyeleri nedeniyle hızla azalıyor. Zhang Youxia ve Liu Zhenli, kısmen savaş alanında savaşma konusundaki nadir deneyimleri sayesinde CMC'deki görevlerine yükseldiler. Onların düşüşü, bu deneyimi CMC'den sildi. Tasfiye edilmemiş kıdemli subayların azalan havuzunda, Doğu Cephesi Komutanı General Yang Zhibin (杨志斌) ve Merkez Cephesi Komutanı General Han Shengyan (韩胜延) terfi için potansiyel adaylar olarak öne çıkarıldı. Ancak ikisinin de savaş deneyimi yok: Her ikisi de 1979 Çin-Vietnam Savaşı'ndan sonra askere katılmışlardır. Bu anlamda, Çin Ordusu, savaş tecrübesi konusunda olumsuz bir konuma sürüklenebilir.

    Değerlendirme

    Sonuç olarak, son birkaç on yılda yaşadığı muazzam ekonomik ve teknolojik dönüşüm ile tüm dünyada sosyal bilimcilerin odak konusu haline gelen Çin Halk Cumhuriyeti, Şi Cinping liderliğinde büyük bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. İçeride gücünü konsolide etmeyi başaran ve anayasaya kendi düşünce sistematiğini bile yazdıran Şi, kuşkusuz Mao'dan bu yana en güçlü Çinli liderdir ve Çin'in yükselişi konusunun dünyanın en önemli siyasi araştırma konularından biri haline gelen dönemde başa geçtiği için, Çin halkı tarafından bir başarı hikâyesi ve iyi bir lider olarak değerlendirilmektedir. Şi, uluslararası toplumda da ciddiyeti, serbest ticaret, piyasa ekonomisi ve küreselleşmeye verdiği destek, Kuşak Yol Projesi (BRI) gibi vizyoner altyapı hamleleri ve saldırgan olmayan üslubuyla genelde takdir toplamaktadır. Zaten ABD'nin Çin'i kötü göstermek için bu kadar yoğun gayret gösterdiği bir dönemde bile Çin'in görece iyi bir imaja sahip olması, Şi Cinping ve ÇKP liderliğinin bu konudaki muazzam başarısını ortaya koymaktadır. 

    Şi Cinping'in böyle başarılı bir geçmişin ardından neden şimdi orduda tasfiyelere giriştiği Batı dünyasında merak konusu olsa da, aslında Çinli liderin devrimci ve kararlı kişiliğini bilenler, bunun yolsuzlukla mücadele ve merkezi yönetimin güçlendirilmesi konusunda atılan stratejik adımlar olduğunun farkındadırlar. Bu, Çin devleti ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) içerisindeki kontrol edilemeyen yapıların elimine edilmesi sürecidir. Bu, elbette farklı görüş ve hiziplerin yer aldığı demokratik devlet modelinden farklıdır; zira Çin, piyasa ekonomisini kalkınmak için kullanan -halen- komünist bir devlettir. Leninist-komünist-Maoist devlet modelinde ise, "demokratik merkeziyetçilik" ilkesi esastır. Bu doğrultuda, Çin Komünist Partisi-ÇKP'nin devletin en kılcal hücrelerine kadar mutlak kontrol sağlaması esası uygulanmaktadır. Şi, dürüst kişiliği ve devrimciliğinin mutlaklığına inanılan bir kişi olarak, Çin'i süpergüç haline getirecek bu köklü değişimi gerçekleştirecek kişi olarak seçilmiş ve bu yönde stratejik adımlar atmaya devam etmektedir. Bu süreç, elbette kısa vadede orduda görece güç kaybına neden olabilir; ancak zaten barışçıl yükselme hedefi olan Çin için, bu, yönetim ve modelinin pekişmesi bağlamında yine de faydalı görülebilir. Elbette bu konuda nihai kararı zaman gösterecektir. Ancak Çin'in halen yüzde 5 düzeyindeki ekonomik büyümesi, Pekin'de işlerin o kadar da kötü gitmediğinin net bir kanıtı olsa gerek. 

    Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

    Dr. Aurelien Denizeau Mülakatı: Fransa'da Güncel Gelişmeler

     

    Dr. Aurélien Denizeau, doktorasını Paris INALCO - Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Enstitüsü’nden (Institut National des Langues et Civilisations Orientales) almış olan bir Tarih, Jeopolitika ve Uluslararası İlişkiler uzmanıdır. Denizeau’nun doktora tezi, Türkiye’de Siyasal İslam’ın iktidardayken geliştirdiği stratejik doktrin üzerinedir. Araştırmacı, Türkiye’yi düzenli olarak ziyaret etmektedir. Denizeau’nun bilgi sahibi olduğu diğer araştırma konuları; Ortadoğu ve Kafkasya’daki stratejik dengeler, modern Türkiye tarihi, Türkiye-İran ilişkileri ve Türkiye’nin Afrika politikasıdır. Dr. Aurélien Denizeau, aynı zamanda Fransa’nın en ünlü ve prestijli düşünce kuruluşu IFRI – Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Institut français des relations internationales) için çalışmaktadır. Denizeau, ayrıca Prof. Dr. Ozan Örmeci ile birlikte Turkish-French Relations: History, Present, and the Future (2022, Springer) kitabının editörlüğünü yapmıştır.

    23 Şubat 2026 Pazartesi

    Rapport de la Commission du Parlement turc sur la solidarité nationale, la fraternité et la démocratie

     

    Suite à la victoire du président Recep Tayyip Erdoğan et de son Parti de la justice et du développement (AKP/AK Parti), alliés au Parti d'action nationaliste (MHP), lors des élections présidentielles et législatives de 2023, le 1er octobre 2024, le Dr Devlet Bahçeli, dirigeant du MHP, parti des nationalistes turcs, a fait une annonce surprenante : il proposait qu'Abdullah Öcalan, fondateur du PKK et emprisonné depuis 1999, déclare la dissolution de l'organisation terroriste et prenne la parole lors de la réunion du groupe du parti pro-kurde DEM.

    Bien que cette offre ait initialement suscité la surprise, l'évolution géopolitique en Syrie a progressivement mis en évidence la nécessité pour la Turquie d'établir un dialogue stratégique avec le PKK et le parti DEM afin d'empêcher les Kurdes de chercher des alternatives hors de Turquie. Dans ce contexte, le 12e président, Recep Tayyip Erdoğan, soutenant les déclarations de Bahçeli, a officiellement lancé le processus « Turquie sans terrorisme » (Terörsüz Türkiye) lors de son discours historique du 12 juillet 2025. Suite à ce discours, la « Commission nationale pour la solidarité, la fraternité et la démocratie » (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) a été créée sous l'égide du président de la Grande Assemblée nationale de Turquie (TGNA), Numan Kurtulmuş, avec la participation des partis politiques représentés au Parlement, à l'exception du Bon Parti (İYİ Parti).

    Tandis que la commission poursuivait ses travaux, l'organisation terroriste PKK, à l'appel de son chef emprisonné Abdullah Öcalan, a symboliquement déposé les armes en juillet 2025 et a déclaré son soutien au processus. En février 2026, ladite commission a publié son rapport sur cette question à l'issue d'une étude approfondie. Cet article résume ce rapport.

    Le rapport

    Ce rapport, un court ouvrage de 110 pages, se compose de sept sections, outre l’introduction et la conclusion. Ces sections sont les suivantes : « Travaux de la Commission », « Principaux objectifs de la Commission », « Racines historiques et droit de fraternité entre Turcs et Kurdes », « Points d’accord entre les personnes entendues par la Commission », « Dissolution et désarmement du PKK », « Propositions de réglementation juridique du processus » et « Propositions relatives à la démocratisation ».

    Dans l’« Introduction », signée par le Président de la Grande Assemblée nationale de Turquie, Numan Kurtulmuş, il est indiqué que ce rapport, élaboré avec soin et en concertation avec le Parlement, vise à garantir la paix sociale et l’unité nationale en Turquie. Ce processus est indispensable pour mettre fin au terrorisme qui, depuis des années, constitue un obstacle majeur au développement et à la démocratisation du pays. Il est précisé que cette action est pleinement dans l’intérêt de la Turquie, dans un contexte de risques géopolitiques croissants et de tentatives de déstabilisation de la région par les puissances mondiales, et que la commission est consciente du caractère historique du travail qu’elle accomplit. Dans ce contexte, il est également indiqué qu’un nouveau modèle de paix et d’unité nationale, désigné comme le « modèle turc », sera présenté dans cette section.

    Dans la première section, intitulée « Travaux de la Commission », les efforts déployés par les responsables politiques qui ont œuvré par le passé à la résolution du problème du terrorisme sont salués. Il y est affirmé que la Turquie, qui a perdu des dizaines de milliers de personnes à cause du terrorisme, souhaite désormais parvenir à une conclusion définitive et régler ce problème. Cette section souligne que le processus a en réalité débuté non pas avec le discours du chef du MHP, Devlet Bahçeli, mais avec les allocutions du président Erdoğan à Ahlat et Malazgirt les 25 et 26 août 2024, ainsi qu'avec son discours du Jour de la Victoire, le 30 août 2024. Après ces discours, la déclaration historique du chef du MHP, Devlet Bahçeli, est incluse, indiquant qu'il n'existe aucun désaccord au sein de la coalition au pouvoir sur cette question. Il est à noter qu'outre l'AKP, le MHP et le DEM, le CHP soutient également ce processus. Il est souligné que la commission a rencontré le ministre de la Défense nationale et le chef de l'Organisation nationale du renseignement, conformément aux autorités étatiques responsables de la sécurité. Il a été précisé que la mise en place de cette commission sous l'égide de la Grande Assemblée nationale de Turquie (TBMM), représentant la volonté de la nation, et sous la direction de son président, témoigne de sa légitimité démocratique. Le processus est guidé par une approche démocratique, inclusive et participative. Il a également été affirmé que la commission opère dans une perspective nationale et originale et œuvre pour la paix que mérite le peuple turc.

    Dans la deuxième section, intitulée « Principaux objectifs de la Commission », il est souligné que l’objectif premier de la Commission est d’éradiquer complètement le terrorisme, de renforcer l’intégration sociale, de consolider l’unité et la fraternité nationales et de réaliser des progrès dans les domaines de la liberté, de la démocratie et de l’État de droit. Il est également précisé que la Commission respecte et adhère à la philosophie fondatrice, à la constitution, au fonctionnement démocratique et à la structure étatique unitaire de la République de Turquie. La Commission souligne son ambition de créer, par son action, une nouvelle conception, appelée « modèle turc ». Dans ce contexte, l’objectif principal est d’identifier et de mettre en œuvre les réglementations administratives et juridiques nécessaires à la réinsertion des membres d’organisations terroristes qui déposent les armes, tout en préservant l’ordre public. À cet égard, il est indiqué que les relations interethniques turco-kurdes doivent être améliorées, ce qui explique que cette fraternité séculaire a été mise à mal par le terrorisme. Dans ce contexte, il est expliqué que la fraternité turco-kurdo-arabe, soulignée par le président Erdoğan lors de son discours historique, est essentielle à la paix en Turquie et dans la région. Il a été affirmé que ce processus concerne directement la nation turque et que ceux qui, depuis des années, interprètent la politique à travers le prisme sécuritaire et étatique, n'ont pas su résoudre ce problème. De plus, il a été souligné que le terrorisme constitue une menace majeure pour le développement et la prospérité économique. Des calculs ont révélé que le terrorisme cause chaque année entre 140 et 240 milliards de dollars de dommages au pays, et il a été avancé que ce phénomène contribuerait également positivement à l'économie turque. Enfin, il a été souligné que ce processus est crucial, notamment pour les jeunes, afin de leur permettre d'envisager l'avenir avec espoir.

    Le troisième chapitre, intitulé « Racines historiques et loi de fraternité entre Turcs et Kurdes », affirme d'emblée que le problème du PKK n'est pas qu'une simple question de sécurité, mais un enjeu complexe et multiforme. Malgré les racines historiques de la fraternité turco-kurde et la vaste expérience de gouvernance développée par les États turcs, des périodes seldjoukide et ottomane à nos jours, il est constaté que la « loi de fraternité » (kardeşlik hukuku) entre les peuples s'est affaiblie durant la période de terrorisme, et qu'il existe une volonté de raviver ce concept. Il est souligné que le bonheur des uns ne saurait reposer sur la souffrance des autres, et que des efforts sont déployés pour mettre en place un processus permettant à toutes les composantes de la société – Turcs, Kurdes, Arabes, Alévis et Sunnites – de s'épanouir. Dans ce contexte, l'accent est mis sur les valeurs partagées, telles que celles de Saladin Ayyubi, de Nur al-Din Zengi, du sultan Alp Arslan et du sultan Sencer, et sur la nécessité d'élaborer des projets communs pour un avenir partagé, fondés sur un passé commun. Enfin, il est avancé que la mise en œuvre de ces projets permettra d'instaurer la paix sociale.

    Le quatrième chapitre, intitulé « Points d’accord parmi les personnes entendues par la Commission », souligne que la recherche, fondée sur l’analyse de contenu des transcriptions des discours et des entretiens menés au sein de la Commission, et conforme à la définition du « loi de fraternités », révèle la ferme volonté des différents segments et de leurs représentants de résoudre ce problème. Dans cette perspective, le « loi de fraternités » est présenté non pas comme un concept abstrait et émotionnel, mais comme une ressource conceptuelle et un fondement solide du « modèle turc ». Dans ce contexte, il est également indiqué qu’il existe un large consensus social sur cette question et que le processus ne vise pas uniquement l’élimination de l’organisation terroriste, mais plutôt la création d’un « modèle turc » par une approche globale. En conséquence, il est noté que des questions telles que la réglementation juridique et administrative et la démocratisation ont également été abordées, soulignant ainsi l’importance du sujet.

    Le cinquième chapitre du rapport, intitulé « Dissolution et désarmement du PKK », souligne d'emblée que ce processus sera mené avec sérieux, en s'appuyant sur les conclusions des forces de sécurité, et explique ensuite qu'il se poursuivra grâce aux dispositions administratives et juridiques nécessaires. Le rapport met l'accent sur la réinsertion sociale des anciens terroristes désarmés, en insistant sur l'importance de l'éducation, de l'emploi, du soutien psychologique, des programmes de développement et de la coopération avec la société civile. Dans ce contexte, le rapport justifie sa démarche par le slogan « Protéger l'honneur du Kurde et la fierté du Turc ».

    Dans le sixième chapitre, intitulé « Propositions de réglementation juridique concernant le processus », le rapport expose les principes fondamentaux qui guideront les démarches législatives. Selon ce rapport, le pouvoir, l'expérience et la structure représentative de la Grande Assemblée nationale de Turquie (TBMM) constituent le rempart le plus efficace contre les provocations. L'élément essentiel pour contrer les manœuvres internes et externes est la structure démocratique pluraliste de la Turquie. Dans ce contexte, les études ont pris en compte non seulement les acteurs politiques, mais aussi divers groupes et structures sociales. La commission a pour mission principale de définir le cadre juridique permettant de gérer les situations découlant du processus de désarmement de l'organisation. À cet égard, suite aux évaluations des partis politiques au sein de la commission, il est apparu possible de mener des études et d'élaborer une réglementation dans les domaines suivants :

    1. Seuil critique : Le désarmement de l'organisation. L'étape la plus critique du processus est la constatation, par les services de sécurité de l'État, et la confirmation que l'organisation terroriste PKK a déposé les armes, ainsi que tous ses éléments, et s'est dissoute. La réussite du processus d'identification et de vérification marquera non seulement la fin de la menace que représente cette organisation armée, mais constituera également le point de départ de la mise en œuvre du cadre juridique et politique requis par la nouvelle situation. Le mécanisme d'identification et de vérification doit fonctionner selon des critères objectifs, mesurables, transparents et vérifiables, et en coordination avec les institutions étatiques compétentes. Il existe un consensus général au sein de la commission quant à la nécessité d'adopter des dispositions légales en cas de dissolution complète de l'organisation et de remise des armes.

    2. Réglementation juridique pour renforcer l'intégration sociale : Afin de garantir le renforcement de l'intégration sociale, une réglementation juridique distincte, indépendante et temporaire est nécessaire pour gérer le processus de désarmement et ses conséquences. Il est recommandé que cette loi, élaborée parallèlement au processus de désarmement, soit suffisamment exhaustive pour éliminer complètement les conséquences de ce dernier et consolider les fondements de la démocratie. L'objectif de cette loi devrait être la réintégration sociale des personnes qui rejettent les armes et la violence, l'élimination définitive des armes et de la violence, ainsi que le traitement juridique et politique complet de la question. À cet égard, la loi ne devrait pas se limiter à déterminer le statut juridique des membres de l'organisation après leur désarmement. Elle devrait également viser une intégration juste, sûre et saine de ces personnes au sein de la société. La loi devrait tenir compte de la conscience publique et des sensibilités sociales, et son champ d'application devrait être clair, exhaustif et compréhensible, sans ambiguïté.

    3. Statut des membres de l'organisation : Il est envisagé que, parallèlement à la législation indépendante et temporaire susmentionnée, un règlement puisse être élaboré en s'appuyant sur les dispositions du droit pénal afin de traiter la situation de ces personnes, et que des poursuites judiciaires soient engagées à leur encontre. La réglementation ne doit pas engendrer un sentiment d'impunité ni d'amnistie au sein de la société.

    4. Intégration sociale : L'objectif du processus en cours est d'accompagner les membres de l'organisation dans leur transformation et leur intégration sociale, notamment par le dépôt des armes. Ce processus doit donc inclure un travail préparatoire visant à faciliter leur adaptation à l'ordre public et leur intégration sociale, notamment par des mesures leur permettant de subvenir à leurs besoins. La réussite de ce processus d'intégration sociale repose sur une conception inclusive et l'élaboration de politiques fondées sur la justice et l'égalité pour tous les segments de la société, et sur l'inclusion de chaque individu dans un avenir commun, avec des chances égales pour tous. L'amélioration des perspectives économiques et sociales doit être une priorité pour renforcer la capacité d'adaptation de la société. Dans ce contexte, il est prévu que les investissements réalisés jusqu'à présent dans la région, ainsi que les programmes économiques et sociaux, continueront d'être développés, étendus et enrichis.

    5. Mécanisme de suivi et de compte rendu : La loi exige la création, au sein du pouvoir exécutif, d'un mécanisme de suivi et de compte rendu du processus auquel sont soumis les membres de l'organisation. L'identification et la vérification de ce mécanisme permettront de contrôler l'efficacité de la mise en œuvre et le niveau d'atteinte des objectifs. Ainsi, il sera possible de s'assurer du bon déroulement du processus et de prendre sans délai les mesures nécessaires. Le public sera informé à chaque étape. Dans le cadre des pouvoirs conférés par la loi au pouvoir exécutif, la coordination entre les institutions et organisations publiques doit être assurée afin de garantir la mise en œuvre effective du processus. Cette coordination est jugée nécessaire pour concrétiser les procédures et les principes de mise en œuvre du processus par le biais de réglementations secondaires, éviter toute confusion quant aux compétences et garantir l'uniformité des pratiques administratives. Il est jugé nécessaire que le pouvoir exécutif soumette les rapports établis à ce sujet à la Grande Assemblée nationale de Turquie.

    6. Protection juridique des personnes impliquées dans le processus : Il est proposé que les personnes impliquées dans le processus en cours, y compris celles qui participent aux réunions de la Commission nationale de solidarité, de fraternité et de démocratie et qui formulent des avis, des suggestions et des évaluations, ainsi que celles qui participent aux travaux de la Commission et ses fonctionnaires, bénéficient d’une protection juridique pour leurs activités.

    Le septième et dernier chapitre, intitulé « Propositions relatives à la démocratisation », présente des propositions en matière de démocratisation. Il souligne que le terrorisme et la violence constituent les problèmes les plus graves pour la démocratie et que ce processus contribuera à la cohésion sociale. Dans ce contexte, il est précisé que renforcer la cohésion sociale ne consiste pas à uniformiser les individus autour de pensées et d'identités communes. Il est avancé que la cohésion sociale se renforcera au sein d'une structure qui permet la coexistence de différentes opinions sur la base de valeurs démocratiques partagées, préserve le pluralisme et maintient la compétition politique. Dans ce contexte, les différences sont perçues comme une source de richesse plutôt que de conflit. Les propositions formulées dans ce cadre sont les suivantes :

    1. Arrêts de la Cour européenne des droits de l'homme (CEDH) et de la Cour constitutionnelle : Conformément à la Constitution de la République de Turquie, les arrêts de la Cour constitutionnelle sont incontestablement contraignants pour les pouvoirs législatif, exécutif et judiciaire, les autorités administratives, ainsi que pour les autres institutions et les personnes physiques. De plus, le taux d'exécution des arrêts de la Cour européenne des droits de l'homme, dont la compétence est reconnue par la Turquie, est d'environ 90 %. Le taux d'exécution des États membres du Conseil de l'Europe est d'environ 80 %. Malgré ce taux élevé, le respect intégral des arrêts de la CEDH et de la Cour constitutionnelle est essentiel au renforcement de l'État de droit en République de Turquie. Par conséquent, les mécanismes existants visant à garantir le respect intégral des arrêts de la CEDH et de la Cour constitutionnelle doivent être renforcés et de nouveaux mécanismes efficaces mis en place. Dans ce cadre, il est recommandé de lever les obstacles liés aux formalités administratives et au fonctionnement du pouvoir judiciaire.

    2. Réglementation relative au procès et à l'exécution des peines :

    • Il est recommandé de réexaminer la législation relative à l'exécution des peines à la lumière de la jurisprudence de la CEDH et de la Cour constitutionnelle de Turquie, ainsi que des conventions internationales auxquelles nous sommes parties, et de la repenser en privilégiant la justice dans l'exécution.

    • En particulier, les modalités d'exécution des peines, notamment les conditions de libération conditionnelle et la durée des peines, devraient être abordées selon une approche plus juste, équitable et globale, dans le respect des principes universels du droit pénal.

    • Le système de sursis à l'exécution des peines devrait être réévalué, en tenant compte du fait que le droit à la vie prime sur tous les autres droits des détenus et des condamnés malades ou âgés.

    • La structure et les processus décisionnels de l'administration pénitentiaire et des commissions de surveillance devraient être revus afin d'identifier les lacunes constatées dans la pratique.

    • Conformément aux principes universels du droit et à la jurisprudence constante de la CEDH et de la Cour constitutionnelle de Turquie, il convient de veiller à ce que le jugement sans détention soit le fondement de toute procédure judiciaire. La législation doit être révisée en adoptant le principe que la détention est une exception, tout en respectant les conditions de détention prévues par la loi.

    3. Réglementation relative à l'extension des droits et libertés :

    • La législation devrait être révisée afin de supprimer les obstacles au plein exercice des droits et libertés fondamentaux, qui sont inhérents, inviolables et inaliénables, et constituent une composante essentielle de la dignité humaine.

    • Il est proposé de réviser la loi sur les réunions et les manifestations afin d’étendre les droits et libertés tout en préservant leur essence.

    • L'Institution turque des droits de l'homme et de l'égalité devrait être restructurée afin d'accroître son efficacité.

    • Aucun acte non violent ne devrait être qualifié de crime terroriste, et les actions relevant de la liberté d'expression ne devraient pas être considérées comme des crimes terroristes.

    • Dans ce contexte, il est proposé de réviser le Code pénal turc, la loi antiterroriste et la législation connexe afin de renforcer la liberté d'expression, conformément au principe de sécurité juridique.

    • Tout en luttant efficacement contre l’incitation à la violence, les discours de haine et la propagande terroriste, les lois relatives à la presse et à l’audiovisuel devraient être révisées afin de garantir que toutes les critiques, objections et revendications, dans le respect des limites légales, soient protégées en tant que partie intégrante de la vie démocratique.

    • Les prises de position qui ne dépassent pas les limites de la communication et relèvent de la critique ne constituent pas un délit. Les lois qui, dans la pratique, restreignent la liberté de la presse devraient être réexaminées au regard des principes de sécurité et de prévisibilité juridiques.

    • Conformément aux principes de transparence, de participation démocratique, de démocratie interne aux partis, de pluralisme et de justice représentative, et en application de l’article 79 de la Constitution, il est proposé d’élaborer, par consensus entre les partis politiques, une nouvelle loi sur les partis politiques et de nouvelles lois électorales, afin de réglementer les procédures judiciaires générales et la justice électorale conformément aux principes de sécurité et de légalité.

    • L’identité institutionnelle des partis politiques, éléments indispensables à la vie politique démocratique, devrait être protégée, et leurs lacunes et pratiques erronées devraient être examinées.

    • Il est proposé d'élaborer une loi relative à l'éthique politique.

    4. Collectivités locales :

    • Il est possible d’organiser le système administratif de manière à le rendre plus démocratique et à lui conférer un cadre juridique plus rigoureux, afin de consolider les fondements de la démocratie.

    • Il est proposé de modifier la législation afin de garantir que le pouvoir de contrôle administratif conféré par la Constitution soit exercé conformément aux exigences d’une société démocratique ; et que, dans les cas où le maire est destitué pour les motifs prévus par la loi, seules les élections municipales soient organisées.

    La conclusion du rapport résume à nouveau les travaux de la Commission, en soulignant que ce rapport vise à contribuer à la paix et au développement de la Turquie.

    Conclusion

    En conclusion, ce rapport restera dans l'histoire comme un document politique bien intentionné, élaboré par les partis politiques de la Grande Assemblée nationale turque. Il convient de souligner les efforts considérables déployés pour son élaboration, ainsi que les suggestions concrètes qui en ont découlé. Celles-ci, ayant le consensus des partis politiques contributeurs, méritent un examen approfondi et doivent être détaillées par des universitaires experts. Nous souhaitons que ce processus aboutisse et que la Turquie devienne un pays plus pacifique et prospère, un modèle de démocratie pour toutes les sociétés musulmanes.

    Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ