5 Eylül 2026 Cumartesi

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG) Yayın Hayatına Başladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) ekibince, Prof. Dr. Ozan Örmeci önderliğinde, AKSAV (Alaaddin Keykubat Siber Akademi Vakfı) bünyesinde ve vakıf Başkanı Hasan Kerem Ünsal'ın destekleriyle kurulan Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) adlı düşünce kuruluşu, UPA ile beraber Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG) adlı yeni akademik dergiyi yayımlamaya başladı. Aşağıda, USSG hakkındaki bilgilere erişebilirsiniz.

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG)

USSG, 2026 yılı Eylül ayında Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) tarafından kurulan hakemli bir akademik e-dergidir. Derginin kurucuları, ESUPA’nın da kurucuları olan Prof. Dr. Ozan Örmeci ve AKSAV Başkanı Hasan Kerem Ünsal’dır. Dergi, Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin 2012’de başlattığı Uluslararası Politika Akademisi (UPA) akademik platformu tarafından da desteklenmektedir.

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG), Sosyal Bilimlerin temel branşları olan Siyaset Bilimi, Kamu Yönetimi, İktisat, İşletme, Uluslararası Ticaret, Lojistik ve Uluslararası İlişkiler gibi disiplinlerle Türkiye’de yeni gelişmeye başlayan Siber Güvenlik, Dijital Teknolojiler, Yapay Zekâ ve Otomasyon Çalışmaları gibi alanları harmanlayarak, Türkiye’nin “Siber Vatan” doktrini doğrultusunda ve T.C. Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Siber Güvenlik Başkanlığı önderliğinde 21. yüzyılda atacağı adımlara akademik açıdan öncülük etmek için oluşturulmuştur. Bu nedenle, derginin yayınları devlet kurumlarına da iletilecek ve Türkiye’nin teknoloji politikasına katkı sağlanması amaçlanacaktır. Bunun yanında, dergi, hiçbir siyasi ve ideolojik motivasyon ya da husumet içermeden, Türkiye’nin tüm kesimlerinden ve diğer tüm devletlerden Türkiye’ye hasmane duygular beslemeyen tüm araştırmacı ve akademisyenlere açık bir yayın organı olacaktır.

Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG), yılda iki defa (Haziran ve Aralık aylarında) yayımlanacaktır. Derginin yayın dilleri Türkçe ve İngilizce olarak belirlenmiştir. Dergi hakkındaki tüm bilgilere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

USSG

Macron'un Londra Çıkarması ve Paris-Londra Hattında Esen Sıcak Rüzgarlar

 



Günümüzde Avrupa Birliği (AB) çatısı altında barış içerisinde ortak bir gelecek kurma hedefine kenetlenmelerine karşın, Avrupalı devletlerin tarihleri, birbirlerine yönelik savaşlar, tehditler ve husumetlerle dolu oldukça çatışmalı ve kanlı bir süreçtir. Bu bağlamda, Brexit süreciyle AB'den ayrılan, ancak Brüksel ve üye devletlerle ilişkilerini iyi seviyede sürdüren Birleşik Krallık ile AB'nin siyasi lideri konumundaki Fransa arasındaki ilişkiler daha da ilginçtir. Öyle ki, Paris ile Londra arasındaki ilişki, bir tür sevgi-nefret ilişkisine (love and hate relationship) benzetilebilir. Karşılıklı olarak birbirinin diline, kültürüne, mutfağına ve yaşam tarzına duyulan ilgi ve hayranlığın yanında, tarihsel rekabetle şekillenen ciddi bir rekabet ve husumet algısı da güçlüdür. Bu ambivalans, bir ölçüde haklı ve doğaldır; zira uzun yıllar dünya hâkimiyeti için rekabet eden bu iki eski emperyal güç, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş gibi ciddi jeopolitik süreçlerde daima müttefik olmuşlardır. Bu ikili ruh hali, örneğin Brexit sürecinde ciddi rakiplerinden İngiltere'yi AB dışında bırakan Fransa'da ciddi bir memnuniyet uyandırırken, İngiltere'nin özel ilişkilere sahip olduğu ABD ile yakınlaşması ve kıta Avrupası'nın istikrarına yardımcı olmaması durumunda ciddi bir telaşa da neden olabilmektedir. Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçtiğimiz gün gerçekleştirdiği iki günlük Londra ziyareti oldukça önemli ve semboliktir. Bu yazıda, bu ziyaretin detayları özetlenecektir.

Kral III. Charles ile Macron (2021)

Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un İngiltere ziyareti, hem siyasi, hem de kültürel bazı hedeflerle temellendirilmiştir. 2 Eylül Çarşamba günü başlayan ziyaret, Macron'un Birleşik Krallık monarkı Kral III. Charles ile görüşerek, Orta Çağ’a ait ünlü Bayeux Halısı'nın (Bayeux İşlemesi) 900 yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez İngiltere’ye getirilmesi vesilesiyle British Museum'da özel bir sergi açılması vesilesiyle olmuştur. 10 Eylül'de halka açılacak serginin özel ön gösterimi için bir araya gelen iki Devlet Başkanı, Orta Çağ'ın en önemli eseri kabul edilen ve 1066 yılındaki Hastings Muharebesi ile sonuçlanan Normanlar'ın İngiltere'yi fethini konu alan bu esere ve genel olarak birbirlerinin geçmiş ve kültürlerine duydukları saygıyı bu şekilde bir kez daha göstermişlerdir. Yaklaşık 1000 yıl sonra İngiltere'ye getirilen ve normalde Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Bayeux şehrinde bulunan Musée de la Tapisserie de Bayeux'de sergilenen eser nedeniyle Paris'in yaptığı jesti karşılıksız bırakmayan Londra da, Sutton Hoo hazineleri ve Lewis satranç taşlarını sergilenmesi için Fransa'ya göndermiştir. Kral Charles da, bu vesileyle yaptığı konuşmada iki devletin yakınlığının en iyi göstergesi olan bu süreci övmüş ve Fransa ile ilişkilerin iyi seviyede olduğunu vurgulamıştır.

Bayeux İşlemesi (Halısı)

Macron, bu görüşmenin ardından, 3 Eylül Perşembe günü ise Birleşik Krallık'ın yeni Başbakanı Andy Burnham ile Downing Sokağı 10 numaradaki Başbakanlık konutunda görüşmüş ve bunu yapan ilk yabancı lider olmuştur. Macron, Burnham görüşmesi, hem dış politikada henüz pek deneyimli olan yeni İngiliz Başbakan'ın koltuğuna alışması, hem de kritik bazı konuların görüşülmesi anlamında önemlidir. Nitekim önemli haber kuruluşlarının analizlerine göre, görüşmede, Manş Denizi'nde yaşanan düzensiz göç hadiseleri, Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin farklı boyutlarıyla geliştirilmesi ve Ukrayna ve İran'da devam eden çatışmalar gibi konular ele alınmıştır. Görüşmeden somut olarak Manş Denizi'ndeki düzensiz göç olaylarını önlemek adına Fransa'nın kuzey kıyılarında 45 ek polis memurunun görevlendirilmesi gibi somut bir kazanım elde edilmiştir. Ek olarak, iki lider, İngiliz teknolojisini kullanarak Ukrayna'da SCALP uzun menzilli füzeleri için bir montaj hattı kurulması yönündeki sonraki adımları ele almışlardır.

Andy Burnham ile Emmanuel Macron Downing Sokağı 10 numarada

Bu bağlamda, Paris ile Londra'nın bu tarz kritik konularda son dönemlerde benzer tepkiler vermeleri ve ABD'den ziyade birbirlerine yakın olmaları dikkat çekicidir. Öyle ki, ABD'deki Donald Trump yönetimi Ukrayna'ya verilen desteği azaltarak Rusya'nın lehine olabilecek hızlı bir barışı tercih ederken, Fransa, Birleşik Krallık ve neredeyse tüm diğer Avrupa devletleri Ukrayna'nın savaşta üstün geleceği ana kadar Kiev'e verilen desteğin arttırılarak sürdürülmesinden yanadır. Keza İran konusunda da, ABD, İsrail etkisiyle daha şahin bir görüntü çizer ve rejim değişikliği temelli bir politika takip ederken, İngiltere ve Fransa için savaşın bir an önce sonlandırılması ve küresel ekonominin düzlüğe çıkarılması daha acil bir ihtiyaçtır. Bu bağlamda, daha ekonomi odaklı bu iki devlet için NATO ve kollektif Batı'nın temel hasmı Rusya iken, ABD'de küresel liderlik bağlamında daha ciddi bir rakip olarak görülen Çin'in dengelenmesi stratejisi Rusya'nın yarattığı risklere kıyasla daha ön plandadır.

Sonuç olarak, AB'den ayrılmasına karşın Londra-Paris hattında ilişkilerde bir gerilim olmadığının görüldüğü bu ziyaret, daha ziyade kültürel boyutuyla (Baeyux İşlemesi) dikkat çekse de, tarihsel düşmanlıkların çok geride kaldığı ve Birleşik Krallık-Fransa ve Birleşik Krallık-Avrupa ilişkilerinde iş birliklerinin artacağı ve yoğunlaşacağı yeni bir dönemin başladığının anlaşılması adına önemli ve semboliktir. 


Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

4 Eylül 2026 Cuma

Dr. Nikolaos Stelgias Mülakatı: Kıbrıs'ta Hareketli Günler ve Olaylar

 

Dr. Nikolaos (Nikos) Stelgias (Stelya), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki siyasi partileri 1918-1938 döneminde merceği altına aldığı doktora çalışmasını Yunanistan’daki Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünde 2011 yılında tamamlayan Stelya, 2012-2023 döneminde İngilizce, Helence, Türkçe ve İngilizce olmak üzere birçok akademik makale ve kitaba imza attı. Stelya, şimdilerde bilimsel uğraşlarının yanı sıra Kıbrıs Haber Ajansı‘nda ve The Levant Files internet sitesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürüyor. Akademik alanda ise Stelya’nın yeni dönemde Yunanistan Komünist Partisi’nin tarihine odaklanan bir Türkçe kitap çalışması ve Türkiye-İran ilişkilerinin güncel gelişimini incelediği bir çalışması devam ediyor.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 4 Eylül 2026 tarihinde, Dr. Stelgias ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde geçtiğimiz gün yaşanan feribot kazası, yaklaşan KKTC yerel ve genel seçimleri, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ziyaretiyle yeniden gündeme oturan Kıbrıs müzakereleri ve Türk-Yunan ilişkileri hakkında bir mülakat yaptı.

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün 25. Yıldönümü Kırgızistan Zirvesi'nde Kutlandı

 

Giriş

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Devlet Başkanları Zirvesi, örgütün kuruluşunun 25. yıldönümünde 31 Ağustos - 1 Eylül 2026 tarihleri arasında Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te gerçekleştirildi. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov'un başkanlık ettiği zirve, "ŞİÖ'nün 25 Yılı: Sürdürülebilir Barış, Kalkınma ve Refah İçin Birlikte" temasıyla düzenlendi ve başarıyla tamamlandı. Zirveye, üye devletler (1) Belarus/Beyaz Rusya (2024'te katıldı), (2) Çin Halk Cumhuriyeti (Kurucu Üye), (3) Hindistan (2017'de katıldı), (4) İran İslam Cumhuriyeti (2023'te katıldı), (5) Kazakistan (Kurucu Üye), (6) Kırgızistan (Kurucu Üye), (7) Özbekistan (2001'de katıldı), (8) Pakistan (2017've katıldı), (9) Rusya Federasyonu (Kurucu Üye) ve (10) Tacikistan'ın Devlet Başkanlarının yanı sıra (Kurucu Üye), Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, ŞİÖ'nün diyalog ortağı statüsündeki Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yine örgütün diyalog ortaklarından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev katılmışlardır. Bu yazıda, ŞİÖ'nün Bişkek Zirvesi temelinde, örgütün bugüne kadar başardıkları değerlendirilecektir. 

ŞİÖ haritası

25. Yılında ŞİÖ

Hükümetlerarası bir uluslararası bölgesel kuruluş statüsündeki ŞİÖ veya İngilizce SCO (Shanghai Cooperation Organization), kuruluşunun ardından geçen 25 yıllık süreçte önemli bazı işler başarmıştır. Bu mânâda yapılacak ilk önemli tespit, örgütün Avrasya coğrafyasında en kritik devletleri ya tam üye, ya diyalog ortağı, ya da gözlemci üye yaparak, -bir şekilde- bu bölgedeki en önemli uluslararası platformlardan biri haline gelmeyi başarmasıdır. Bu şekilde neredeyse tüm Avrasya coğrafyasına yayılmayı başaran örgüt, yalnızca 10 tam üyesiyle değerlendirildiğinde bile 3,5 milyar civarında devasa bir insan grubunu kapsayan ve Birleşmiş Milletler ile BRICS'in ardından dünyanın en büyük uluslararası kuruluşu hüviyetindedir. Gözlemci üyeler ve diyalog ortakları da hesaba katılırsa, ŞİÖ'nün BRICS'le birlikte dünyanın en büyük uluslararası kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır. Bu, kuşkusuz, etki alanı ve insanlara ulaşabilme açısından önemli bir kazanımdır. Bu iş birliği, kuşkusuz üye devletlerin halkları arasında sağladığı yakınlaşma nedeniyle ekonomik çarpan etkisini de tetiklemektedir.

ŞİÖ logosu

İlk kez 1996 yılında Şanghay Beşlisi adıyla kurulan ŞİÖ, genişlemenin yanı sıra, derinleşme ve sorun çözme anlamında da bazı somut başarılar elde etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden alıntılamak gerekirse: "Örgütün en somut ilk başarısı, Çin ile eski Sovyet Cumhuriyetleri (Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) arasındaki uzun yıllara dayanan sınır anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla tamamen çözüme kavuşturmasıdır." Bu şekilde, üye devletlerin sınır sorunlarının çözülmesiyle sınır bölgelerindeki askeri güçlerin silahsızlandırılması ve/veya azaltılması sağlanarak, örgüt sayesinde bölgesel istikrarın zemini oluşturulmuş ve askeri kaynakların daha efektif kullanımı için uygun koşullar sağlanmıştır. 

ŞİÖ'nün Bölgesel Terörle Mücadele Kuruluşu (RATS)

Örgüt adına önemli bir girişim ise, Taşkent merkezli olarak 2004 yılında faaliyete geçen Bölgesel Terörle Mücadele Kuruluşu'nun (kısaca RATS), örgütün en işlevsel yapılarından biri olarak kurulmasıdır. Bu yapı sayesinde bugüne kadar binlerce terör eylemi engellenmiş; üye devletler arasında suçluların iadesi ve istihbarat paylaşımı yapılarak stratejik iş birliği kurumsallaştırılmıştır. ŞİÖ, bölgedeki istikrarı tehdit eden üç unsur olarak "terörizm, ayrılıkçılık ve aşırılıkçılık" unsurlarına karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilemiş; bu sayede bu bölgede, Ortadoğu bölgesine kıyasla, görece daha istikrarlı bir ortam oluşmasını sağlamıştır. Bölgedeki aşırıcı bazı akımların toplumsal gücü de düşünüldüğünde, RATS'ın üye devletlerin istikrarına olumlu etkide bulunduğu açıktır. 

ŞİÖ sayesinde elde edilen bir diğer önemli kazanım, üye ülkeler arasında askeri koordinasyonu ve savunma kapasitesini arttırmak amacıyla düzenli olarak büyük ölçekli ortak askeri tatbikatların gerçekleştirilmesi, üye ülkeler arasında askeri alanda standartlaşmanın sağlanması ve iş birliğinin artmasıdır. 

ŞİÖ Enerji Kulübü

ŞİÖ adına çok önemli bir diğer girişim ise ŞİÖ Enerji Kulübü olup, bu alt kuruluşun temel amaçları; üye ve ortak ülkeler arasında enerji stratejilerini uyumlu hale getirmek, enerji güvenliğini güçlendirmek ve bölgesel iş birliğini teşvik etmektir. İlk olarak 2006 yılında Rusya'nın önerisi ve Kazakistan'ın girişimleriyle temelleri atılan kulüp, resmi olarak 2013 yılında faaliyete geçen ŞİÖ Enerji Kulübü, Türkiye'nin 2017 yılında kuruluşun dönem başkanlığını üstlenmesi nedeniyle oldukça dikkat çekmiş ve dünya çapında konuşulmuştur. ŞİÖ Enerji Kulübü, enerji iş birliği ve yeni enerji rotalarının belirlenmesinde kritik roller üstlenebilecek önemli bir diğer kazanımdır. 

Örgüt adına yapılabilecek son önemli tespit ise, ŞİÖ sayesinde ortak bir platform oluşturan demokrasi-dışı, otoriter eğilimli devletlerin (bu bağlamda Hindistan bir istisnadır), örgütün sağladığı kalkan sayesinde ABD ve Avrupalı devletlerle ilişkilerinde daha güçlü bir pozisyonda olmaya çalışmasıdır. Bu şekilde tek seçeneklerinin Batı olmadığını göstermeyi başaran ŞİÖ üyeleri, Batı ile ilişkilerinde daha cazip koşullar oluşturmayı da başarmaktadır.

Örgüt adına yapılabilecek en temel eleştiri ise, Batı dünyasıyla genelde sorunlu ilişkileri olan ve Hindistan dışında demokrasiden uzak devletlerin bir araya gelmesiyle oluşan bu platformun Batı kamuoyunda "diktatörler kulübü" olarak algılanmasıdır. Nitekim üye devletlerin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti gibi konulardaki düşük performansları, bu eleştirilerin haksız olmayabileceğini düşündürmektedir. 

2026 Bişkek Zirvesi: Örgütün Derinleşme Sürecinde Diğer Liderlerden Rol Çalan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

ŞİÖ'nün 25. yıldönümünde düzenlenen Bişkek Zirvesi ise, bazı açılardan dikkat çeken ve önemli anlaşmaların imzalandığı bir zirve olarak tarihe geçmiştir. Öncelikle, Zirve kapsamında tam 28 belgenin imzalanması dikkat çekicidir. Pakistan'ın Lahor şehrinin 2026-2027 dönemi için Turizm ve Kültür Başkenti ilan edilmesine de karar verilen Zirvede, terörle mücadele, yapay zekâ, uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele, enerji ve diğer alanlarda iş birliğine ilişkin farklı belgeler imzalanarak, üye devletlerin ilişkilerinin derinleştirilmesi ve kurumsallaştırılması amaçlanmıştır. Bu belgeler arasında özellikle uyuşturucuyla mücadele konusuna büyük önem verilmesi dikkat çekmiş ve üye devletlerin bu konudaki kamu sağlığı temelindeki duyarlılıklarını ortaya koymuştur.

Zirvede en çok dikkat çeken husus ise, daha birkaç hafta önce başkent Ankara'da çok önemli ve tarihi bir NATO Zirvesi'ne başarıyla ev sahipliği yapan ŞİÖ'nün diyalog ortağı Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın örgüte yönelik sıcak yaklaşımları, buradaki temasları ve açıklamaları olmuştur. Zirvede huzur, barış, istikrar ve refah mesajları veren Erdoğan, enerji arzı güvenliği ve güvenli ulaşım koridorları gibi konularda ŞİÖ'nün önemli roller üstlenebileceğini vurgulamış; bu bağlamda Doğu (Avrasya)-Batı (Avrupa) yönümlü ekonomik ve ulaşım ilişkilerinin güçlendirilmesi gerektiğinin altını çizerek, Batı karşıtı bir imaj çizmemeye gayret etmiş; hatta tam tersine ilişkileri geliştirme yönünde katkı sağlamaya çalışan yapıcı bir görüntü sergilemiştir. Erdoğan, ŞİÖ'yü "yükselen bir yıldız" olarak tanımlayarak, örgüte sıcak yaklaştığını da açıkça ortaya koymuştur. Daha önce örgüte tam üyelikten söz ederek Batı dünyasından eleştiriler alan Erdoğan (ki bu eleştiriler NATO üyesi Türkiye'nin askeri boyutu olan ŞİÖ'ye tam üyeliği halinde oluşabilecek güvenlik risklerine ve istihbarat açıklarına dayanıyordu), bu defa tam üyelik yerine derinleşen iş birliği olgusunu öne çıkarmıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Beyaz Rusya Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le samimi görüntüleri ile yine Putin'le ikili görüşmesinde yaptığı ilginç açıklamalar, Türkiye medyası ve uluslararası kamuoyunda oldukça dikkat çekmiştir. Putin'le görüşmesinde Rus lidere verdiği önemi belirten Erdoğan, Türk-Rus ilişkilerinin önceki dönemlere kıyasla çok daha iyi durumda olduğunu söylerken, özellikle yaz aylarında Türkiye'yi sıklıkla ziyaret eden Rus turistlere vurgu yapmış ve Antalya'nın turizm sektörünün gelişmesinde Rusya'nın katkılarından övgüyle söz etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ayrıca Mersin-Akkuyu Nükleer Santrali'nin iki ülke ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olacağını vurgulamış ve santralin artık bitirme aşamasına geldiğini belirtmiştir. Erdoğan, bu santral sonrasında yeni santraller konusunda da Moskova ile iş birliği yapılabileceği mesajını verirken, tarım ve enerji alanlarını da potansiyel iş birliği alanları olarak işaret etmiştir. Bu şekilde, Erdoğan, tarihi NATO Zirvesi sonrasında da Rusya ile ilişkileri bozma niyetinde olmadığını göstermiştir. Buna karşın, Türkiye'nin Ukrayna ile savaş konusunda Moskova ile aynı görüşte olmadığını vurgulamak gerekir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Türkiye ile ikili ilişkileri sıklıkla gözden geçirdiklerini söylerken, Türkiye'nin Rusya için öncelikli ve imtiyazlı bir ekonomik partner olduğunu vurgulamış ve ekonomik ilişkilerin çok iyi bir seviyede olduğunu ifade etmiştir. Putin de, Erdoğan gibi, Akkuyu Nükleer Santrali'ne vurgu yaparken, Rosatom'a verilen talimat uyarınca santralin yıl sonuna kadar tamamlanacağını belirtmiştir. Kültürel alanda da ilişkilerin çok iyi olduğunu belirten Rus lider, Rus turistlerin son birkaç yılda Türkiye'yi rekor düzeyde ziyaret ettiklerini hatırlatarak, tüm bu konuları ikili görüşmelerde ele alacaklarını vurgulamış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'la görüşmekten memnuniyet duyduğunu ifade etmiştir. Bu şekilde, iki devletin Suriye ve Ukrayna gibi ciddi bazı konularda yaşadıkları ihtilaflara karşın çatışma niyetinde olmadıkları bir kez daha teyit edilmiştir. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Bişkek açıklamaları ve temasları, Türkiye'nin çok boyutlu dış politikasında devam ettiğini ve NATO Zirvesi ile Batı cephesini güvence altına aldıktan sonra Doğu cephesini tahkim ettiğini ortaya koymaktadır. Bu, çatışmalara aktif olarak girmeden gelişmek ve büyümek isteyen Ankara'nın stratejisine uygun bir yöntemdir. Ancak burada kritik unsur, Batılı devletler veya onların bölgesel uzantılarıyla (örneğin İsrail) aktif çatışmaya girmemektedir. Bunun için de, ABD ile koordinasyon ve uyum sağlanması şarttır ki, Türkiye, özellikle Donald Trump yönetimiyle bunu kısmen başarmıştır.

Sonuç

Sonuç olarak, 25. yıldönümünde gelişmeye devam eden ŞİÖ'nün tarihi Bişkek Zirvesi'nde, tüm diğer liderlerden rol açan örgütün diyalog ortağı Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik yoğun ilgi, Türkiye'nin gücü ve çok boyutlu dış politikasındaki başarısını ortaya koymaktadır. Bu başarının eksik kısmı ise ekonomik refah, demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki gerekli atılımlardır. Bunlar da sağlanırsa, Türkiye zaten Avrupalı devletlerin çok ötesinde bir gelişmişlik düzeyine erişmiş ve hem Batı, hem de Doğu ile yakın iş birliği geliştirebilen çok güçlü bir devlet haline gelecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Eylül 2026 Salı

Mekke İttifakı Birinci Zirvesi İstanbul'da Yapıldı

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de gerçekleştirdikleri üçlü zirvenin ardından imzalanarak resmen yürürlüğe giren yeni bir savunma paktı olan Mekke İttifakı veya resmi adıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç Sünni Müslüman devleti ilginç ve yeni bir düzlemde bir araya getiren çok ilginç bir platform olarak yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da ciddi ses getirmiştir. Sünni İslam dünyasının en gelişmiş ve en güçlü orduya sahip devleti olan Türkiye, İslam aleminde en zengin mali kaynaklara ve en yoğun enerji rezervlerine sahip devletlerinden biri olan Suudi Arabistan ve Müslüman dünyanın tek nükleer gücü olan Pakistan gibi üç başat devletin girişimiyle oluşturulan ittifak, ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesinin ve Hint Pasifik'e yönelmesinin konuşulduğu bir düzlemde, bizce çok zamanlı ve doğru bir adımdır. İttifakın diğer ittifak girişimlerine (örneğin, Türkiye'nin dahil olduğu NATO ittifakı) karşıt bir unsuru olmadığı gibi, müzakere ve diyaloğa dayalı -NATO'nun 5. maddesini anımsatan- kollektif güvenlik anlayışı da herhangi bir saldırı halinde otomatik devreye giren nitelikte değildir. Ayrıca ittifakın herhangi bir üçüncü ülkeye karşı yapılmadığı da (İsrail veya İran gibi) Türk makamlarınca defalarca dile getirilmiştir.


Harita üzerinde Mekke İttifakı'nın oluşturduğu stratejik üçgen

Buna karşın, Türkiye'nin güçlenmesinden rahatsız olan odaklar, her zamanki gibi bu konuyu da iç politik perspektiften değerlendirme hatasına düşmüş ve Türkiye'nin İslam dünyasında bir ittifaka önderlik etmesini laiklikten sapmak olarak yorumlamaya çalışmışlardır. Oysa Hıristiyan devletlerin dahi jeopolitik ve jeoekonomik çıkarları gereği yoğun ve yakın ilişkiler kurdukları İslam devletleriyle, Müslüman nüfusu yoğun laik bir devlet olan Türkiye'nin yakın ilişkiler geliştirmemesi kuşkusuz ciddi bir eksiklik olacaktır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, yıllar öncesinde belirttiğim üzere, Türkiye'nin yeni ve çok boyutlu dış politikasında artık tek öncelik Batı ittifakı, Türk Dünyası (Türk Devletleri Teşkilatı), İslam dünyası, Balkanlar, Afrika ülkeleri, Avrasyacı blok veya Latin Amerika vb. değil; bunların hepsidir. Elbette NATO ittifakı içerisinde askeri niteliğin ve güvenlik kaygılarının ön planda olması ve yine Avrupa devletleri ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yoğun ekonomik ilişkileri nedeniyle, Türkiye için öncelik hâlen Batı dünyası olmakla birlikte, Ankara için 21. yüzyılda tek bir çıpaya bağlı kalmamak ve tek bir rotaya odaklanmamak, ulusal çıkarlarını maksimize etmek yolunda en önemli unsurdur. Sadece şu örnekler bile yeni dönem Türkiye'sinin dış politika çapının genişliğini anlatmaktadır: Daha birkaç hafta önce Ankara'da tarihi bir NATO Zirvesi'ne başarıyla ev sahipliği yapan Türkiye, dün Mekke İttifakı'nın ilk toplantısını İstanbul'da düzenlerken, bugün de (1 Eylül 2026) diyalog ortağı olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Kırgızistan Zirvesi'nde en üst düzeyde (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aracılığıyla) temsil edilmekteydi. Tesadüfi değildir ki, Türkiye'nin PKK terör örgütünü tasfiye etmek ve Kürt meselesini demokratik yollarla çözmek için attığı stratejik adımları (Terörsüz Türkiye süreci) içeride haksız şekilde eleştiren çevreler, sürecin Türkiye ile sınırlı olmayıp Suriye'de de benzer şekilde bir jeopolitik trend ve zorunluluk olduğunu anladıklarında, Ankara'nın planlarının küresel siyasetle ne derece uyumlu olduğunu -geç de olsa- idrak edebilmişlerdir.

Konumuza dönmek gerekirse, Mekke İttifakı'nın ilk Zirvesi İstanbul'da düzenlenirken, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından temsil edilen Türkiye'nin öncülüğünde, İttifak içerisinde Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi'nin çalışmaları doğrultusunda kalıcı ve kurumsal bir güvenlik mekanizmasına dönüşmek için şu ana başlıklar ele alınmıştır:

  • Savunma Kapasitesi ve Uyum: Üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasında birlikte çalışabilirliğin arttırılması.
  • Savunma Sanayii İş Birliği: Ortak Ar-Ge faaliyetlerinin, teknoloji paylaşımının ve ortak üretim imkânlarının derinleştirilmesi.
  • Kurumsallaşma: İttifak faaliyetlerini yürütecek bir resmi Sekretarya'nın kurulması ve yol haritasının netleştirilmesi.
  • Terörle Mücadele: Bölgesel tehditlere karşı müşterek çabaların güçlendirilmesi.

Zirveye Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Dışişleri ve Savunma Bakanları ile askeri komuta kademeleri katılım sağlamıştır. Üst düzey konuklar arasında Türkiye'den Hakan Fidan, Yaşar Güler ile birlikte Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu; Suudi Arabistan'dan Prens Faysal bin Ferhan, Prens Halid bin Salman ve Orgeneral Fayyadh bin Hamed Al Ruwaili; Pakistan'dan ise İshak Dar, Khawaja Muhammad Asıf ve Mareşal Syed Asım Münir yer almıştır.

İttifaka dair en önemli gündem, bunun diğer Müslüman devletleri de bünyesine dahil ederek kapsamlı bir ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Başta Mısır olmak üzere birçok Müslüman devletin bu ittifaka dahil olması, İttifakı çok etkin ve güçlü bir hale dönüştürebileceği gibi, İttifakı gevşek, dağınık, hantal ve etkisiz bir bünye haline de getirebilir. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) örneğinde görülen bu durum, örgüt çok genişlerse Mekke İttifakı için de geçerli olabilir.

Bir diğer ciddi konu, Türkiye ile çeşitli sorunları olan bölgesel devletlerin ve ABD ile Avrupa Birliği (AB) gibi yapıların tepkileridir. Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi, şimdilik bu konuda en tedirgin ülkeler arasında yer almaktadır. Bunun sebebi, Doğu Akdeniz'de Türkiye karşıtı hayalci bir ittifaka yönelen bu üçlünün İslam dünyasıyla karşı karşıya gelmeleri riskini yakından hissetmeye başlamalarıdır. ABD ise, Ortadoğu'dan çekildiği bir düzlemde, Türkiye'nin bölgede güçlenmesinden -İsrail'le polemikleri aşan ciddi bir sürtüşme ve çatışma içerisine girmediği sürece- gayet memnundur. Bu konuda özellikle mevcut Donald Trump yönetimi Ankara adına oldukça destekleyici bir pozisyon almaktadır. Ancak elbette İttifakın nükleer teknoloji paylaşımı boyutu devreye girerse, bu konuda Washington'dan farklı ve daha eleştirel yaklaşımlar gelebilir. Washington, İran, Çin veya Rusya etkisi altına girecek bir Ortadoğu'dan ziyade NATO üyesi Türkiye'nin bölgede güçlenmesini rahatlıkla destekleyebilir. Bunun tek kriteri ise Türkiye'nin bölgedeki ABD müttefikleriyle uyumlu hareket etmesidir. 

Sonuç olarak, Mekke İttifakı, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ile birlikte Türkiye'nin 21. yüzyılda taşlarını yeni döşediği ciddi bir girişim olma potansiyeline sahip ve Ankara'nın çok boyutlu dış politik heveslerini yansıtan önemli bir girişimdir. Bu girişimin tarihi başarılar kazanacak kritik bir platform olup olmayacağını elbette zaman gösterecektir. Ancak gidişat, kesinlikle olumludur...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ