24 Nisan 2023 Pazartesi

Doç. Dr. Ozan Örmeci Harici İçin Yazdı: Polonya İzlenimleri (Nisan 2023)

 


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Doç. Dr. Ozan Örmeci, 17-21 Nisan 2023 döneminde yaptığı Polonya ziyaretini, Tunç Akkoç'un Genel Yayın Yönetmeni olduğu dış politika analiz sitesi Harici.com.tr için değerlendirdi. Aşağıda bu yazıyı okuyabilirsiniz. Yazının orijinaline ise buradan ulaşabilirsiniz.

***********************************************************************************************************

17-21 Nisan 2023 tarihlerinde Avrupa Birliği’nin üye ve üyeliğe aday ülkeler kapsamında geliştirdiği Erasmus+ akademik hareketlilik programı burslusu olarak 5 gün süreyle Polonya’da Lublin ve Varşova şehirlerinde bulunarak hem akademik faaliyetler gerçekleştirme, hem de bu ülke tarihi, kültürü, insanları ve siyaseti hakkında daha fazla bilgi edinme şansı yakaladım. Öncelikle ekonomik açıdan zor bir dönemde bunu yapabilmemi sağlayan Avrupa Birliği’nin bu programının ne kadar önemli ve gerekli olduğunu belirtmem gerekiyor. Zira Türk lirasının son yıllardaki muazzam değer kaybı nedeniyle Türkiye’den akademisyenlerin ekonomik açıdan herhangi bir destek almadan artık Avrupa’ya giderek kültür seyahati gerçekleştirmeleri veya akademik temaslarda bulunmaları kolay değil.

Bu yazıda, beğenerek takip ettiğim Harici.com.tr için Polonya izlenimlerimi yazıya dökmek ve bu yeni ve başarılı dış politika portalına farklı bir katkı sunmak istedim. Yazıyı, kendi koordine ettiğim dış politika inisiyatifi olan Uluslararası Politika Akademisi’nden de paylaşarak, bu değerli girişimin tanınmasına katkıda bulunmayı planlıyorum. Hiç şüphesiz ki, 21. yüzyılın küresel Türkiye’sini yaratmak için, dünyadaki siyasi, diplomatik ve ekonomik gelişmeleri daha iyi anlamamıza yardımcı olan bu tarz girişimlere fazlasıyla ihtiyaç var.

Erasmus+ Programı

Avrupa Birliği’nin 2021-2027 döneminde üye ve üyeliğe aday ülkelere yönelik olarak çeşitli projeler aracılığıyla hibe faaliyetleri gerçekleştirmesini sağlayan Erasmus+ programı, yaklaşık 28,4 milyar avroluk bütçesiyle Türkiye ve diğer aday ülkelerden insanlar için çok önemli bir kaynak sunmaktadır. Erasmus+ akademik hareketlilik programı ise, bu doğrultuda yükseköğretim sektöründeki öğrenci, idari personel ve akademik personelin yeterliliklerinin geliştirilmesi ve bu kişilere yurt dışında mesleki gelişim fırsatları sunulmasını amaçlayan bir programdır. Türkiye’deki üniversitelerimiz, son yıllarda Avrupa’daki muhatap kurumlarla iyi ilişkiler geliştirerek pek çok Erasmus+ anlaşması imzalamış ve bu sayede Türk öğrenci ve yükseköğretim personelinin Avrupa’ya gidişlerinde ciddi bir artış yaşanmıştır. Benzer şekilde, Avrupa ülkelerinden öğrenciler ve yükseköğretim personelinin ülkemize gelişlerinde de gözle görülür bir artış yaşanmaktadır.

İşte benim Polonya’da Lublin’deki II. Jean Paul Katolik Üniversitesi veya kısa ismiyle KUL’a gidişimi sağlayan da, Erasmus+ akademik hareketlilik programı kapsamında kazandığım burs olmuştur. Bu ortak proje nedeniyle Avrupa Birliği ve Türkiye’yi kutlamak gerekirken, verilen hibenin (yaklaşık 751 avro) çok yeterli olmadığını ve hayat pahalılığı nedeniyle bu paranın ancak uçak ve otel masraflarına yettiğini, bu anlamda kişinin kendisinin de -ziyaretin hakkını verebilmek ve önemli akademik ve kültürel merkezleri ziyaret edebilmek adına- ciddi bir harcama yapması gerektiğini belirtmek zorundayım. Ancak Türkiye’nin bu programı sürdürmesi bence her şekilde faydalı; zira Türk öğrenci ve akademisyenlerin gelişimi açısından Osmanlı’dan başlayan bir gelenek olan Avrupa’daki ilerlemelerin yakından gözlemlenmesi hususu çok önemli ve dahası gerekli. Bu bağlamda, Brexit süreciyle Avrupa Birliği’nden ayrılan Birleşik Krallık/İngiltere’nin kendi Commonwealth ülkelerine özgü Alan Turing programını başlatması güzel bir girişim olsa da, Erasmus+ programından ayrılmanın Avrupa’daki gelişmelerin takibi açısından ciddi bir dezavantaj yaratacağını da belirtmek gerekir. Umarız Türkiye bu konuda aday statüsünü korur ve Türk öğrenciler ve idari ve akademik personel Erasmus+ programından faydalanmaya devam eder. Ancak bunun yanında, kuşkusuz, çok boyutlu dış politikanın hakkını verebilmek adına Türk dünyası ülkeleri ve keza İslam dünyası ülkeleriyle de benzer programların geliştirilmesi son derece faydalı olabilir.

Lublin ve II. Jean Paul Katolik Üniversitesi

17 Nisan akşamı Varşova’ya inişimden sonra direk geçtiğim Polonya’nın doğusundan Lublin şehri, yaklaşık 350.000 kişinin yaşadığı küçük bir şehir olmasına karşın, akademik faaliyetler ve özellikle de öğrencilik hayatı açısından ideal bir yer. 2023 yılı için Avrupa gençlik başkenti (European youth capital) seçilen Lublin, Ukrayna sınırına yakın olması sebebiyle son dönemde Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında askeri-stratejik açıdan da önem kazanmıştır. Polonya’nın en büyük 9. şehri olduğu ifade edilen Lublin, Polonya’nın doğusundaki en büyük şehir olmasının yanı sıra, Lublin Voyvodalığı’nın da başkenti durumundadır. Sosyal ve ilahi bilimlerde iyi konumda olan KUL ve Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi başta olmak üzere tam 5 üniversitenin bulunduğu Lublin, bu anlamda tam bir öğrenci ve üniversite şehridir. Ben de bağlantılarımı kullanarak Türk üniversitelerinin burada yeni bağlantılar kurması ve anlaşmalar yapmasına yardımcı olmaya çalışacağım.

Lublin, demografik anlamda küçük bir şehir olmasına karşın, ülkemiz ve Avrupa’da büyük şehirlerde olan her türlü aktivitenin varlığıyla da dikkat çeken ve beğeni toplayan bir yer. Tipik bir Avrupa kenti olan Lublin, güzel mimarisi, tarihi zenginliği ve hareketli yaşamıyla dikkat çekiyor. Çok sayıda Polonyalı ve uluslararası öğrencinin varlığı şehri çok hareketli hale getirirken, Katolisizm’in yoğun etkisine karşın insanların oldukça özgür olduğu ve diledikleri gibi yaşayabildiklerini de belirtmek lazım. Nitekim içki ve tütün ürünlerinin rahatlıkla bulunabildiği, çok sayıda restoran, eğlence yerleri ve hatta casinoların bulunduğu, bu anlamda gençlere ve turistlere eğlence imkânları sunan Lublin, bunun yanı sıra isteyenler için tarihi kiliseleriyle dindar bir hayat inşa edebilme olanağı da sağlıyor. Türkiye’de de belki de en çok ihtiyacını duyduğumuz şey, insanların birbirlerini hor görmeden ve aşağılamadan özgürce yaşayabilmelerini sağlayacak demokratik bir düzen ve açık bir piyasa sistemi. Bunu Katolik dünyası başarabilmişken, İslam dünyasının geride kalması ise çok üzücü.

18 Nisan günü KUL Üniversitesi’ndeki derslerim ve konferansım için sabah erkenden üniversitenin kapısına geliyorum. Ne mutlu ki, Uluslararası Ofis’ten görevli arkadaşlar beni gayet iyi şekilde karşıladılar ve tüm süreçle yakından ilgilendiler. Benzer şekilde, görevli bir personel sayesinde üniversitenin kampüsü ve tarihçesi hakkında da son derece detaylı ve önemli bilgiler edindim. 1918 yılında kurulan ve 5 yıl önce 100. yıldönümünü kutlayan II. Jean Paul Katolik Üniversitesi veya kısa ismiyle KUL, komünist dönemde çeşitli baskılara rağmen varlığını sürdürebilmiş ve bu nedenle Polonya’da siyasi etkisi güçlü olan bir kurum. Vatikan ve dünya Katoliklerinin siyasi ve ekonomik olarak desteklediği bir özel üniversite olan KUL, buna karşın Polonya’nın komünizmden kurtulması ve demokratikleşmesi yönünde gösterdiği çabalar nedeniyle sonradan devlet üniversitesi statüsü de kazanmış olan farklı ve özel bir yükseköğretim kurumu. Yaklaşık 20.000 öğrencisi olan kurumda, Vatikan ve Katolik Kilisesi’nin burslusu olarak eğitim alan çok sayıda öğrenci de bulunuyor. Papa II. Jean Paul’un geçmişte senelerce bizzat ders verdiği ve bu anlamda özellikle Teoloji alanında önemli bir kurum olan KUL’un bahçesinde, Polonyalı Papa II. Jean Paul’un etkileyici bir heykeli de bulunuyor. 1980’lerin başında aşırı milliyetçi terörist Mehmet Ali Ağca’nın suikast düzenlemeye çalıştığı Jean Paul, Polonya’da ve Katolik dünyasında halen çok sevilen ve sayılan bir isim ve üniversitenin gelişimine de büyük katkı sağlamış. Bu bağlamda, Jean Paul’ün vefatı öncesinde üniversitenin bahçesinde heykelinin dikildiğini de gördüğünü belirtmem gerekiyor.

Bir dönem uzun süre askeri tesis olarak kullanılan üniversite bahçesinin ise manastır havası olan son derece dingin bir yer olduğunu söylemem gerekir. Nitekim öğrenciler de sıcak günlerde bu bahçede ders yapılmasını çok seviyorlarmış. KUL’da Erasmus+ programı ile üniversiteye gelen bazı Türk öğrenciler de mevcutmuş. Ancak benim ziyaretim sırasında Türk öğrencilere rastlayamadım.

Üniversitedeki derslerim ve konferansım gayet başarılı geçerken, Rektör Yardımcısı olan ve daha önce İstanbul’u iki defa ziyaret eden değerli meslektaşım ve arkadaşım Beata Piskorska ile Polonya ve üniversitenin durumu hakkında da görüş alışverişi yapma imkânı buldum. Türkiye ile ilişkiler ve Avrupa Komşuluk Politikası hakkında oldukça bilgi sahibi bir akademisyen olan Piskorska, Uluslararası Politika Akademisi’ne ve editörlüğünü yaptığım uluslararası kitap projelerine de zaman zaman katkı yapıyor. Onun gayretleriyle üniversitede onuruma verilen öğlen yemeği ise tek kelimeyle muhteşemdi. Polonyalı dostlarımız, Türkiye’den gelen misafirlerin alışık olmayabilecekleri domuz eti kokusunu da düşünerek yemekleri tavuk etiyle hazırlamayı dahi düşünmüşlerdi. Konferansta Türkiye’nin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sürecinde takip ettiği dış politikayı anlatmayı çalıştım. Derslerimde ise Küba Füze Krizi konusunu işledim. Zira kısa bir süre önce 2022 yılı Kasım ayında Lublin şehri dışına iki füze düşmüş ve bu konu ciddi bir krize neden olmuştu. Daha önemlisi, şimdilerde Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin izlediği dış politikaya benzer şekilde Rus tehdidi nedeniyle ABD’ye çok yakın bir politika izleyen Polonyalı dostlarımıza, bunun iyi ve kötü olası etkilerini Türkiye örneğinden yola çıkarak anlatmaya çalıştım. Bu bağlamda, Batı kamuoyunda gördüğüm temel eksiklik, Rusya’nın Ukrayna işgaline yönelik tepkilerin rasyonellik temelinden ziyade duygusallık temelinde gelişmesi. Elbette Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmak en doğal hakkımız ve hatta görevimiz olmalı; ancak önemli bir askeri güç ve hatta bir nükleer süper güç olan Rusya’ya yönelik karşıtlığı mantıksal düzlemden kopmadan götürmek gerekiyor. Ayrıca Rusya’ya olan karşıtlığın Rusya kültürü ve insanına karşı değil, Moskova’nın politikalarına yönelik olduğunun da altını kalınca çizmek gerekiyor. Ancak tarihsel-kültürel sebeplerin de etkisiyle, Polonya’daki Rus karşıtlığının çok güçlü ve duygusal maddi temelleri mevcut. Bu anlamda, ülkede milyonlarca Ukraynalı mültecinin bulunması da bu konudaki duyarlılıkları artırıyor. Nitekim Lublin ve Varşova’da pek çok yerde destek amacıyla asılmış Ukrayna bayraklarını görmek ve Ukraynalı öğrenci ve çalışanlara rast gelmek olası.

Ziyaretim kapsamında Lublin’de kurulmuş olan yeni bir düşünce kuruluşu (think-tank) olan Institute of Central Europe’u (Instytut Europy Srodkowej) da ziyaret etme fırsatım oldu. Hükümet destekli bir düşünce kuruluşu olan kurum, Türkiye’den de Prof. Dr. Hüseyin Bağcı gibi duayen bir isimle ilişkiler geliştirmeyi başarmış ve kendisini daha önce birçok aktivitelerine dahil etmiş. KUL ve Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’nden uzmanları olan kurum, daha çok Avrupa, NATO, Rusya ve Balkanlar konularında uzmanlaşmaya gayret ediyor. Kurumun genel çizgisinin Batıcı ve ABD’ye yakın olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca kurumun 2022 yılı içerisinde Türkiye’nin Balkanlar’daki etkisi hakkında bir policy paper yayınlamış olması da takdire değer. Umuyoruz bu kurumla Türkiye’deki düşünce kuruluşları arasında da yakın ilişkiler geliştirilebilir. Zira Polonya ve Türkiye, çok farklı gözükmelerine karşın aslında birbirlerine benzeyen ülkeler. ABD ve Rusya ile ilişkilerdeki zor denklem ve nüfusun bir bölümünün dindar (Katolik vs. Sünni İslam farkına rağmen) olması gibi konularda iki ülkenin ortak özellikleri olduğunu söylemek mümkün.

Lublin’deki son günümde Lublin Kalesi içerisinde oldukça kapsamlı müzeyi de gezme fırsatı buldum. Bana rehberlik eden ve daha önce İstanbul’da ağırladığımız Polonyalı akademisyen dostum Prof. Dr. Krzysztof Motyka’ya da bu vesileyle teşekkür ediyorum. Kale içerisinde Avrupa sanat tarihi açısından önemli sayılabilecek çok güzel bazı portreler ve sanat eserleri gördüğümü belirtmeliyim. Ayrıca müze içerisinde benim “Küçük Ayasofya” adını verdiğim muhteşem bir tarihi şapel de var. Burayı Lublin’e gelen herkes ziyaret etmeli; zira inanılmaz bir akustiği ve etkileyiciliği olan bir yapı. Erasmus ziyaretlerini sadece ders verme ve yeme-içmeden farklı kılan işte bu tip kültürel aktiviteler. Bu nedenle, ülkelerin elitleri ve halkları arasındaki bağları kuvvetlendirmek için, bu gibi aktiviteler daha yoğun yapılmalı ve finansal açıdan daha iyi desteklenmeli. Müzenin özellikle Polonyalı sanatçılar koleksiyonu ise tek kelimeyle muhteşemdi ve daha önce hiç duymadığım bazı ünlü ressamların ve tabloların adlarını ve stillerini öğrenmemi sağladı. Ek olarak, Osmanlı tarihi ders kitaplarında adı geçen Polonya Kralı III. Jan Sobieski’nin de müzede birkaç güzel portresinin bulunduğunu söyleyebilirim.

Sonuç olarak, KUL’a çok yakın olan Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’ni de kısa süre gezme imkânı bulduğum Lublin, gerçekten de tipik bir Avrupa şehri olarak gelişim ve başarı isteyen öğrencileri ve girişimcileri çekmesi muhtemel ve geleceği daha parlak olabilecek bir şehir. Ancak elbette Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bazı olumsuz etkilerini de şehirde hissetmek mümkün. Örneğin, çok sayıda Ukraynalı’nın ülkeye gelmesi neticesinde -Polonya’da yaklaşık 1,5 milyon Ukraynalının kaldığı tahmin ediliyor- konut fiyatlarının ve enflasyonun çok artması, göçmen Ukraynalıların yaşadıkları ekonomik zorluklar ve Rusya’nın Ukraynalı nüfus yoğunluğu olan Polonya şehirlerine yönelik istihbarat faaliyetleri yürütmeye başlaması gibi sorunlar gerçekten mevcut. Bu bağlamda, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar sorununa benzeyen bir sorunun ilerleyen aylarda Polonya’da gelişmesi -ki bu yönde sinyaller başlamış bile- ve aynı Türkiye’deki göçmen karşıtı akımlar gibi Ukraynalı karşıtı eğilimlerin artması riski de mevcut. Ayrıca halkın genel olarak yardımsever olduğu ve çok sayıda öğrenci olması sebebiyle İngilizce konuşmaya alıştığını da söylemek mümkün. Ayrıca şehirde tek tük de olsa Türkler görmek mümkün ki, Türkler genelde gastronomi (kebap) sektöründe iş yapıyorlar.

Varşova

20 Nisan gününü geçirdiğim Varşova ise, Polonya’nın başkenti olarak elbette daha görkemli ve büyük bir şehir. Yaklaşık 1,8 milyon nüfusu olan Varşova, Warszawa Centralna adı verilen Varşova Merkez Tren İstasyonu’ndan çıkar çıkmaz ihtişamlı binalarıyla sizi karşılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda şehrin tamamen yıkılmış olması nedeniyle genelde komünist dönemde yapılan bu binalar, mimari açıdan kuşkusuz harikulade. Şehirde çok güzel kilise ve binalar mevcut. Ayrıca çok sayıda turist ve yabancının gelmesi nedeniyle Lublin’e kıyasla daha büyük oteller var. Ancak ilginç bir şekilde halk İngilizce konuşmak konusunda ya daha isteksiz, ya da daha yetersiz. Zira sokakta adres sorduğum birçok insan yanıt vermekten imtina ediyordu. Ancak özellikle gençlerin İngilizceleri iyi seviyede. Ayrıca tren istasyonundan iner inmez Ukrayna’ya destek amacıyla bağış kampanyası düzenleyen genç kızlar karşınıza çıkıyor. Ukrayna konusunun ülkenin en önemli dış politika sorunu olduğu su götürmez bir gerçek.

Varşova’da yemek yemek ve aileme hediyeler almak için girdiğim Złote Tarasy adlı alışveriş merkezi ise bu tarz modern veya postmodern denebilecek yapıların her yerde aynı olduğunu düşündürdü. Zira İstanbul’daki birçok avm’de de benzer bir iç düzenleme görmek mümkün. Ayrıca bizdeki BiTaksi programına benzeyen Bolt programı burada çok popüler ve oldukça iyi işliyor. Bu sayede hemen ihtiyacınız olan taksiyi çağırabiliyor ve dahası, kilometre hesabına göre ne kadar ödemeniz gerektiğini önceden görerek ve ödemeyi de baştan yaparak içiniz rahat seyahat edebiliyorsunuz. Ayrıca Varşova merkezde bir Türk marketi görünce de mutlu olduğumu belirtmeliyim. Ayrıca hem Lublin, hem de Varşova’da her yerde Zabka marketleri olduğunu söylemeliyim.

Maalesef yalnızca 1 gün geçirebildiğim Varşova’yı keşfetmeyi sonraki seyahatlerime bırakarak 21 Nisan sabahı Türkiye’ye dönmek için yola çıkıyorum. Elbette çok güzel anıları geride bırakarak…

Polonyalılar ve Polonya

Türkiye’de pek bilinmeyen bir halk olan Polonyalılar, Türkiye’ye yönelik olarak özel bir sevgi ya da ön yargısı olmayan bir Katolik Avrupa halkı. Yaklaşık 40 milyon nüfusu olan Polonya’nın Avrupa’nın geleceğinde önemli bir yeri olacağı muhakkak. Ancak elbette Avrupa’nın en gelişmiş veya demokratik ülkesinden söz etmediğimizi de hatırlatmak gerekir. Polonyalılar, Slav ve Avrupa halklarının karışımı olarak değerlendirilebilecek genelde beyaz tenli ve sarışın insanlar. İlk intiba olarak, insanların Türkiye’ye kıyasla biraz daha az sosyal ve kendi işlerine odaklı olduğunu söylemek mümkün. Çok uzun boylu insanlar olduğu gibi, genelde boy ortalaması sanki Türkiye’ye benzer.

Polonya dili benim kulağıma oldukça melodik gelen ve biraz Rusça’yı anımsatan bir dil olsa da, bu dil hakkında çeşitli ön yargı ve şakalar da mevcut. Örneğin, bir meslektaşımın anlattığı fıkraya göre, Polonya dilini duyan yabancılar, bu dili konuşan insanların birilerine suikast planlamaya çalıştığı düşüncesine kapılabilirler! Ülkemizde pek bilinmeyen Polonya tarihini öğrenmek isteyenler kısa süre önce Türkçe’ye çevrilen ve Alfa Yayınları’nca yayımlanan Anna J. Prazmowska imzalı “Polonya Tarihi” adlı kitabı okuyabilirler.

Genelde ırkçılıkla itham edilen bir halk olan Polonyalıların turist ve ülkelerinde yaşayan yabancılardan sanki “Roma’da yaşayacaksan Romalı gibi davranman gerekir” beklentisi içerisinde olduğunu düşünüyorum. Zira eskiden Fransa’da olduğu gibi İngilizce sorulara yanıt vermeme ya da isteksiz davranma durumu sıklıkla gözlemlenebiliyor. Ayrıca ülkede Müslüman, Hintli ve Afrika kökenli öğrenci ve çalışanlar görmek de mümkün ki, bu sayede ırkçılığın azalması da mümkündür. Zira daha birkaç sene öncesinde Legia Varşova maçlarında Afrikalı oyunculara yönelik olarak sahaya muz kabuğu atıldığı günler çok da uzakta değil. Ancak gelişmekte olan bir ülke olan Polonya’nın geleceğinde ırkçılık ve yobazlığın etkisinin daha az olacağı kanaatindeyim.

Rusya-Ukrayna Savaşı’na Bakış ve Ukraynalı Mülteciler

Polonya izlenimlerimin diplomatik açıdan en önemli unsuru, kuşkusuz, Rusya-Ukrayna Savaşı veya daha doğru ifadeyle Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline yönelik bakış konusudur. Polonyalılar, neredeyse tamamen Ukrayna’yı destekleseler, bu ülkenin toprak bütünlüğünü ve halkın haklı direnişini savunsalar da, kuşkusuz, bu politikalarının ne ölçüde doğru olduğunu konusunda bir yandan da kendilerini sorguluyorlar. ABD’ye yönelik yakınlık ve sempati ve dahası tarihsel husumet nedeniyle Rusya karşıtlığı çok yüksek seviyelerde olsa da, NATO’nun genişlemesi yönünde Moskova’ya daha önce verilen sözlerin tutulmadığı yönündeki eleştiriler de burada dikkate alınıyor. Ancak akademik dünyadaki genel kanı, Rusya’nın otoriter siyasi sistemi ve kötü ekonomik düzeni nedeniyle müttefiklerini giderek kaybettiği ve bu ülkelerin Batı dünyası kurumlarıyla (Avrupa Birliği ve NATO) ilişkiler geliştirebilme haklarının olduğu yönünde. Bu anlamda, Polonyalılar, Ukrayna’nın savaşı kazanmasını ve topraklarını geri kazanmasını istiyorlar. Bu bağlamda ABD ve AB’nin desteğine ek olarak Türkiye’nin de sürece aktif katkı sunması da onlar için çok önemli. Nisan ayı sonunda veya Mayıs ayında Ukrayna’nın topraklarını geri kazanmak için Rusya’ya karşı büyük bir taarruz başlatması da beklenen bir gelişme.

Ukraynalı mülteciler konusunda da genel olarak son derece ılımlı ve hoşgörülü bir tavır olsa da, mültecilerin zor yaşam koşulları nedeniyle suça yönelmeleri neticesinde, ilerleyen aylarda/yıllarda savaşın çok uzaması durumunda mülteci/sığınmacı karşıtlığı bu ülkede de artabilir yönünde haklı endişeler mevcut. Nitekim Lublin ve Varşova’da konuştuğum bazı insanlar daha şimdiden Ukraynalılardan şikâyet ediyor ve onların güvenilmez olduklarını ifade ediyorlardı. Oysa elbette burada asıl mesele Ukraynalıların güvenilmezliğinden ziyade mültecilerin içerisinde bulundukları zor koşullar olsa gerek.

Tarihte birçok defa Rus işgaline uğrayan Polonya, bu ülkeye yönelik olarak tarihsel bir husumet besliyor. Bu anlamda, Türkiye’ye benzer şekilde tarihin iki ülke ilişkileri açısından olumsuz bir faktör olduğunu söylemek mümkün. Lakin günümüzde, tarihsel husumetten ziyade Rusya’nın uluslararası hukuka aykırı tutumları daha ön planda. Ayrıca Katolisizm’in tarihsel olarak ve komünizmin yıkılışı sürecinde çok etkin olduğu Polonya’da, Ortodoks Rusya’ya bakış da elbette Katolik halklara yaklaşım kadar yakın olmayabilir. Bu durumu Moskova açısından da söylemek mümkün.

Sonuçta, Polonya’nın Ukrayna konusundaki desteğinin devam edeceği ve bu konuda ABD ve AB ile uyumlu politikalar geliştirilerek, Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye’ye benzer şekilde bir anlamda NATO’nun “kanat ülkesi” olunacağı beklenebilir. Bu durumda ise, kuşkusuz, askeri-güvenlik kültürünün artacağı yeni bir dönemi öngörmek yerinde olur. Ancak Lublin’de beklentimin aksine sokaklarda dolaşan eli silahlı askerler ve tanklar görmediğimi de belirtmem gerekiyor. Bu gruplar, şimdilerde daha çok Beyaz Rusya (Belarus) sınırına konuşlanmış durumdaymış.

Türkiye’ye Bakış

Daha önce de belirttiğim üzere, Polonya’da Türkiye’ye yönelik olarak özel bir sempati veya antipatinin olmadığını söyleyebilirim. Polonyalılar, Türkiye’yi önemli bir medeniyetin temsilcisi olarak görüyor ve ciddiye alıyorlar. Tarihsel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Lehistan’ın paylaşılmasını tanımaması olumlu bir etken. Günümüzde Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik büyük bir beklenti ve desteğin olduğunu ise söyleyemem. Ancak Türkiye’nin Batı kampında tutulması gerektiği yönündeki görüş de bu ülke akademik dünyasında ağır basıyor. Fakat bu bağlamda Türkiye’nin Ukrayna işgaline rağmen Rusya ile yakın ilişkilerini sürdürmeye devam etmesi genelde eleştiriler alıyor. Nitekim konferans ve dersimde en çok sorulan konulardan birisi bu oldu. Ben de, Türkiye’nin enerji bağımlılığı, Rusya’nın daha da saldırganlaşmasını önlemek ve küresel etkileri olabilecek büyük bir gıda krizini “tahıl anlaşması” sayesinde önlemek gibi saiklerle hareket ettiğini ve aslında siyaseten Ukrayna’yı desteklediğini açıklamaya çalıştım.

Bir diğer sorulan konu ise Kürt Sorunu oldu. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Polonya’da da Kürt nüfus var ve bunlar genelde Türkiye’deki rejime muhalif ve ülkemizden kaçan insanlardan oluşuyor. Bu bağlamda, Kürt Sorunu’nun Türkiye’ye bakışı Avrupa’da olumsuz etkileyen en önemli konulardan birisi olduğu aşikâr. Polonya üzerinde çok etkili bir ülke olan ABD’nin son yıllarda çok Kürt yanlısı politikalar geliştirmesi de bu konuda Polonyalıları etkiliyor olsa gerek. Ancak yakın zamanda Türkiye’den drone (siha) satın alan Polonya’nın genel anlamda Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen bir devlet olduğu söylenebilir.

Elbette sıklıkla sorulan bir diğer konu da 14 Mayıs’taki Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri oldu. Polonyalı meslektaşlarımız, benim yorumlarımı dikkatle dinlerken, muhalefetin seçimleri kazanabileceği konusundaki şüphelerini de açıkça belirttiler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü liderliğine vurgu yaptılar. Ayrıca muhalefetin dış politikaya yaklaşımı ve özellikle de Rusya-Ukrayna Krizi’ne bakışları Polonyalı muhataplarımızın merakını uyandırdı ve ilgisini çekti.

Varşova Gettosu İsyanı’nın 80. Yıldönümü

Gerek Lublin, gerekse Varşova’da bulunduğum süreçte en çok dikkatimi çeken olaylardan birisi de, dindar şekilde giyinmiş olan kalabalık Yahudi topluluklarını görmem oldu. Tarihsel olarak Yahudi nüfusu olan bir ülke olsa dahi, bu kadar yoğun dindar Yahudi toplulukları görmem tam da beni şaşırtacaktı ki, yerel gazetelerden bu yılın Nazi birliklerine karşı 1943 yılında çıkarılan Varşova Gettosu Ayaklanması’nın 80. yıldönümü olduğunu öğrendim. Bu nedenle, birçok kişi, Yahudi halkına destek amacıyla yakalarına sarı renkte özel bir sembol takmışlardı. Çok istememe rağmen, zaman sıkıntısı nedeniyle Lublin’deki Majdanek toplama kampı müzesi ve Varşova’daki Ayaklanma Müzesi’ni ise gezme imkânım olmadı. Bunları inşallah bir sonraki ziyaretimde gezeceğim. Ancak Yahudiler konusunda ülke genelinde epey duyarlılığın olduğunu söylemek mümkün.

Sonuç

Sonuç olarak, 2023 yılı Nisan ayındaki Polonya ziyaretim, benim açımdan oldukça eğlenceli ve öğretici oldu. Bu anlamda tüm öğrenci, akademisyen ve idari personele Erasmus+ programına katılım konusunda daha aktif olmalarını tavsiye ediyorum. Ayrıca Türkiye ile Polonya arasındaki yükseköğretim kurumları arasındaki ilişkileri geliştirmek konusunda da elimden geleni yapacağım ve kişisel bağlantılarımı kullanacağım. Daha iyi ilişkiler konusunda kilit konu ise Rusya’nın Ukrayna politikasına yönelik ortak tepkiler geliştirebilmek olacaktır ki, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in seçim öncesinde Akkuyu Nükleer Santrali’nin açılışına katılmasının beklendiği bir ortamda bunun kolay olmadığını da samimiyetle belirtmem gerekiyor.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

İstanbul Kent Üniversitesi Öğretim Üyesi

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü

www.ozanormeci.com / politikaakademisi.org

ozanormeci@gmail.com / ozan.ormeci@kent.edu.tr


18 Nisan 2023 Salı

Yeni Konferans: “Turkish Foreign Policy during Russia’s Invasion of Ukraine”

 


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Doç. Dr. Ozan Örmeci, 18 Nisan 2023 tarihinde Erasmus+ personel hareketliliği ile gittiği Polonya'da Lublin şehrindeki II. Jean Paul Lublin Katolik Üniversitesi'nde (The John Paul II Catholic University of Lublin) "Russia-Ukraine War: Impact on the Foreign and Security Policy in the World" başlıklı bir konferansa katılarak "Turkish Foreign Policy during Russia's Invasion of Ukraine" adlı sunumunu gerçekleştirdi. Aşağıda, bu konferansta Örmeci'nin yaptığı sunumu ve konferansta çekilen bazı fotoğrafları bulabilirsiniz.

Sunum (PPT)

II. Jean Paul Lublin Katolik Üniversitesi Rektör Yardımcısı Doç. Dr. Beata Piskorska ile Doç. Dr. Ozan Örmeci

Konferanstan bir kare

Doç. Dr. Ozan Örmeci II. Jean Paul Lublin Katolik Üniversitesi'ni gezerken 

Üniversitenin sembolü olan Papa II. Jean Paul heykeli önünde 








16 Nisan 2023 Pazar

Prof. Dr. Herbert Reginbogin Mülakatı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Doç. Dr. Ozan Örmeci, 16 Nisan 2023 tarihinde Amerikan Katolik Üniversitesi'nden (Catholic University of America) Prof. Dr. Herbert Reginbogin ile bir mülakat gerçekleştirdi. Aşağıdaki linkten İngilizce olarak yapılan bu mülakatı izleyebilirsiniz.






13 Nisan 2023 Perşembe

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Çin Ziyareti


Giriş

Ülkesinde emeklilik yaşını 62'den 64'e yükseltmesi nedeniyle ciddi protestolarla karşılaşan ve popülaritesinde azalma yaşayan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz günlerde Çin Halk Cumhuriyeti'ne resmi bir devlet ziyaretinde bulundu. Ziyaret kapsamında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'le de bir araya gelen Macron'un, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında Çin'in şeytanlaştırılmaya ve dışlanmaya çalışıldığı bir dönemde bu ziyareti gerçekleştirmesi ve daha önemlisi, ziyareti sırasında Tayvan konusunda ilginç çıkışlar yapması, Amerikan kamuoyu başta olmak üzere bazı Batılı basın-yayın organlarında tepki topladı. Bu yazıda, Fransa iç politikasında yaşanan güncel gelişmeleri ve Macron'un Çin gezisiyle ne yapmaya çalıştığını analiz edeceğim.

Fransa İç Politikasındaki Güncel Gelişmeler

2022 yılında düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı sağcı rakibi Marine Le Pen karşısında ikinci turda yüzde 58 destekle rahat bir zafer kazanan ve 2027'ye kadar 5 yıl daha Elize Sarayı'nda Cumhurbaşkanı olarak görev yapmaya hak kazanan genç ve liberal siyasetçi Emmanuel Macron, buna karşın Haziran ayındaki parlamento seçimlerinde Fransız Ulusal Meclis'indeki çoğunluğunu kaybetmiş ve ikinci beş yıllık iktidarında zorluklarla yüzleşeceği ortaya çıkmıştır.

Bu zorlu duruma karşın, Fransa'nın geleceği dizayn etmek ve güvence altına almak için piyasa reformlarını kararlılıkla sürdüren Macron, Mart ayında ülkesinde büyük tepkilere neden olan bir emeklilik reformu kararı aldı. Bu doğrultuda, emekli olma yaşını 62'den 64'e yükselttiren Macron, büyük tepkilere rağmen kararından geri adım atmadı. Macron, 2030'larda 20 milyon civarında emeklinin olacağı ülkesinde rekabetçi piyasa koşullarının devam etmesi ve işgücü piyasasının canlı tutulması adına bu reformun gerekli olduğunu savunurken, ülkenin birçok kentindeki grev, kitlesel protesto ve yaşanan şiddet olayları nedeniyle zor bir konjonktürle karşı karşıya kaldı. Öyle ki, Macron'un onaylanma oranı yüzde 28'le iktidara geldiğinden bu yana en düşük seviyesine geriledi. Bu reform, Macron'un istediği yasayı Fransız anayasasında yer alan 49. madde doğrultusunda mecliste onaylanmadan doğrudan geçiren Başbakan Elisabeth Borne'un da desteğinde kayda değer düşüşe neden oldu. İşte Macron, Çin ziyaretini biraz da iç politikada ciddi baskıyla karşı karşıya kaldığı böyle bir ortamda gerçekleştirdi.

Macron'un Çin Ziyareti: Fransız Lider Ne Amaçlıyor Olabilir?

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, iç siyasette yaptığı reformlar nedeniyle ülkesinde ciddi tepkilere maruz kaldığı bir dönemde Çin'e beklenmedik bir ziyaret gerçekleştirerek, uluslararası basında adından sıklıkla söz ettirdi. Bu bölümde, Macron'un bu ziyaretiyle neler yapmaya çalıştığına dair bazı gözlem ve fikirlerimi ifade edeceğim.

Macron'un Çin ziyaretiyle ilgili en temel amacı, hiç şüphesiz, Rusya üzerindeki nüfuzu nedeniyle Rusya-Ukrayna Savaşı'nı durdurabilecek belki de yegâne ülke olan Çin'i bu konuda daha sorumlu ve atak davranması için teşvik etmek istemesiydi. 5-7 Nisan 2023 tarihlerindeki üç günlük Çin ziyareti süresince -daha önceki bazı ziyaretlerinde olduğu gibi- Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'i de yanına alan Macron, Avrupa Birliği'ni (AB) temsil eder bir şekilde Rusya'nın Ukrayna işgalini durdurmak amacıyla Pekin'i oyuna sokmaya teşvik etmek istedi. Macron'un bu konudaki girişiminin iyi niyetli ve mantıksal temeli olan bir yaklaşım olduğunu söylemek mümkün. Zira kısa bir süre önce Suudi Arabistan ile İran arasında bir uzlaşıya aracılık ederek adından övgüyle söz ettiren Çin yönetimi, bir süre önce Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın sona ermesi için de 12 maddelik bir öneri dizisi açıklamıştı. Bu öneriler şöyleydi:

  1. Bütün ülkelerin egemenlik hakkına yeniden saygı duyulması,
  2. Soğuk Savaş’ın geride bırakılması,
  3. Çatışmaların durdurulması,
  4. Barış masasına geri dönülmesi,
  5. İnsani krizin aşılması,
  6. Sivillerin ve savaş esirlerinin korunması,
  7. Nükleer tesislerin korunması,
  8. Stratejik risklerin azaltılması,
  9. Tahıl ihracatının devam ettirilmesi,
  10. Tek taraflı yaptırımların durdurulması,
  11. Sınai ve ekonomik ilişkilerin aktif hale getirilmesi,
  12. Ülkenin yeniden inşa edilmesi gerektiği.

Bu bağlamda, dünya siyasetinde serbest ticaretle yükselen bir güç olan Çin için, kuşkusuz, ekonomik ilişkilerinin çok iyi seviyede olduğu (ikili ticaret hacmi 2022 yılında 190 milyar dolar seviyesindeydi) ve kritik bir enerji tedarikçisi olan Rusya ile Batı dünyasında yaşanan restleşmenin serbest ticarete olumsuz etkilerde bulunması pozitif bir gelişme olmayacaktır. Şimdiye kadar Ukrayna konusunda Rusya'yı kınamak konusunda isteksiz davranan Çin, buna karşın Moskova'nın işgal politikasına destek verir yönde açıklamalar yapmaktan da kaçınmış ve uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) düzenine vurgu yapmıştır. Bu nedenle, Macron'un Çin'i oyuna daha aktif şekilde dahil ederek, Pekin'in Moskova üzerindeki baskısını artırmasını istemesi makul bir yaklaşımdır.

Ziyarete dair ikinci önemli motivasyon kaynağı, iyi bir Avrupa Birliği destekçisi olan Macron'un, Birliğin bütünleşmesi ve özerk bir siyasi varlık haline gelmesi yönünde zaman zaman engelleyici tutumlar takınan Washington'a yönelik tepkisini göstererek Amerikan karşıtı çevrelerden destek almak istemesiydi. Seçildiğinden bu yana daima AB'nin stratejik özerkliğini (stratejik otonomisini) vurgulayan ve AB'yi ABD ve Çin'le birlikte üçüncü süpergüç yapmak isteyen Macron, bu ziyaret kapsamında da Avrupa'nın ABD ile Çin arasında Tayvan konusunda yaşanacak bir çatışmaya sürüklenmemesi gerektiğini açıklayarak, Washington'a yönelik tepkisel duruşunu gözler önüne serdi. Macron'un ABD'ye yönelik güvensizliğinde Washington'ın Birleşik Krallık (İngiltere) ile birlikte Fransa'ya AUKUS paktı ile attığı kazık ve Avustralya ile yapılan denizaltı anlaşmasını sabote etmesinin olduğunu söylemek de mümkün. Zira milyar dolarlık bu anlaşmanın feshiyle büyük ekonomik kayba uğrayan Fransa, tepkisinin ciddiyetini göstermek için -hatırlanacağı üzere- ABD ve Avustralya'daki Büyükelçilerini geri çekmişti. Bu anlamda, Macron'un incinen Fransız onurunu kurtarmaya çalıştığı ve bu şekilde adeta ABD'ye meydan okuyarak halkının desteğini almaya çalıştığı belirtilebilir.

Bu bağlamda, üçüncü bir sebep olarak Macron'un iç kamuoyunda azalan desteğini diplomasideki başarılarıyla kapatmak istemesi de bir gerekçe olarak öne sürülebilir. Zira Fransız ve uluslararası kamuoyunda zaman zaman tepki çeken ama gündem yaratan sözleriyle ön plana çıkan (daha önce NATO konusundaki "beyin ölümü" açıklaması da benzer bir etki yaratmıştı) Macron, uluslararası siyasetteki etkisini göstererek ve AB'nin lideri gibi davranarak, kişisel siyasi kariyerinde kalıcı bir etki bırakmaya çalışıyor olabilir.

Dördüncü bir husus olarak ise, kuşkusuz, Fransa'nın 1,4 milyarlık Çin pazarında daha etkin olmak istemesi öne çıkarılabilir. Zira yakın gelecekte dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenen Çin'in en yakın dış ticaret ortakları arasında yer almayan Fransa, bu ülkeyle siyasi ve ekonomik ilişkilerini geliştirmesi durumunda, yakın gelecekte Pekin'e daha büyük oranda ihracat yapmayı başarabilir. Nitekim bu ziyaret sırasında iki ülke arasında birçok ekonomik temelli anlaşmanın imzalanması, Paris ve Brüksel'in Pekin'e Washington gibi stratejik bir hasım gibi yaklaşmayabileceklerini ve ekonomik ilişkileri ilerletmek isteyebileceklerini gösteriyor. Macron bu konuda yalnız da sayılmaz; zira kısa bir süre önce Almanya Başbakanı Olaf Scholz da Çin'i ziyaret etmiş ve ılımlı mesajlar vermişti. Ancak elbette AB'nin ABD'ye olan yakınlığı da devam ediyor. Nitekim Macron'un Çin ziyareti sırasında Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Çin'e yönelik eleştirel açıklamaları bir anlamda bu durumu gösteriyor ve bir tercih durumunda Brüksel'in yapacağını net biçimde ortaya koyuyor.

Ziyarete Yönelik Tepkiler

Macron'un Çin ziyaretine yönelik tepkiler gecikmemiş ve özellikle ABD'den kısa sürede eleştirel sesler yükselmiştir. Örneğin, önceki ABD Başkanı Donald Trump, "Macron Şi'nin kıçını öptü" diyerek Fransız lidere olan tepkisini göstermiştir. İngiliz The Guardian gazetesi için ziyareti değerlendiren Jennifer Rankin ise, Macron'un özellikle Tayvan konusundaki yorumlarının hem Washington'da, hem de Brüksel'de tepkilere ve endişelere neden olduğunu yazmıştır. Macron'un ABD ile ilişkiler konusunda "müttefik olmak, kul (vasal) olmak değildir" şeklinde bir çıkışta bulunması basın-yayın organlarının dikkatini çekerken, Fransız Le Monde gazetesi Macron'un açıklamalarına yönelik Avrupa'nın tepkisinin iki farklı cephede oluştuğunu kaydetmiştir. The New York Times gazetesinden Roger Cohen, Macron'un "çok kutupluluk" ve "Soğuk Savaş mantığından çıkış" gibi sözleriyle Çin yanlısı bir retorik benimsediğini iddia ederken, bu durumun Varşova'dan Washington'a kadar müttefikleri endişelendirdiğini yazmıştır. Çin merkezli Global Times ise Macron'un önerilerini desteklemiştir

Sonuç

Sonuç olarak, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un 2023 Nisan ayındaki Çin ziyareti, Batı dünyasında son dönemde ortaya çıkan uyumsuzluğu gösteren bir gelişme olmuştur. Bu uyumsuzluk ise, Batı dünyasının Rusya ve Çin gibi konularda ortak politikalar geliştirememesiyle yakından alakalıdır. Avrupa ülkelerinin ve Türkiye'nin Rusya ile ticaret yapılmadan enerji ihtiyaçlarının nasıl karşılanabileceği gibi sorunlar devam ettiği müddetçe, kuşkusuz, bu uyumsuz tablo Batı'da hâkim olmaya devam edecek ve bu da en çok yükselen güç Çin'in işine yarayacaktır. ABD'de Joe Biden yönetiminin ise henüz bu konuları çözme noktasında yeterince aktif olamadıkları gözlerden kaçmamaktadır. Bir diğer konu ise Çin'in Tayvan konusunda giderek artan iştahıdır ki bu anlamda 2024 Tayvan Başkanlık seçimlerini Demokratik İlerici Parti adayının kazanması durumunda meselelerin sertleşmesi riski bulunmaktadır. Bu nedenle, Pekin, muhtemelen KMT (Kuomintang) adayını destekleyecektir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 



7 Nisan 2023 Cuma

Yeni kitap-içi bölüm: “United Kingdom - China Relations in the Post-Brexit Era”

 

Doç. Dr. Ozan Örmeci ile Dr. Sina Kısacık'ın 2021 yılında TASAM tarafından düzenlenen 7. İstanbul Güvenlik Konferansı için hazırladıkları "United Kingdom - China Relations in the Post-Brexit Era" adlı bildiri, TASAM Yayınları'nın 2023 yılında yayınladığı Post-Güvenlik Jeopolitik: Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve NATO adlı kitapta yer aldı. Aşağıdaki linkten bu bölümü okuyabilirsiniz.


2 Nisan 2023 Pazar

Discours en ligne sur le problème de Chypre à ILERI

 

Introduction

Bonsoir à tous. Je suis très heureux d’être parmi vous aujourd’hui et de vous présenter également un cours en ligne à propos du problème de l’île de Chypre. Je tiens, tout d’abord,  à remercier mon cher ami Dr. Aurélien Denizeau pour m’avoir permis cette opportunité. Aurélien est une personne formidable et un savant considérablement distingué dans son domaine. A mon avis, il deviendra bientôt le « Kylian Mbappé » de l’académie française en ce qui concerne les relations franco-turques. 

Aujourd’hui, je vais vous donner une courte conférence sur l’histoire du problème de Chypre ainsi que sur la situation actuelle et les différents acteurs des deux côtés de l’île. Dans la dernière partie de mon discours, j’évoquerai également les scénarios possibles pour l’avenir de Chypre. Merci encore de m’avoir invité ce soir.

Avant de commencer, je dois vous signaler que malheureusement mes compétences en français ne sont plus parfaites puisque j’utilise l’anglais dans ma carrière universitaire et que je n’avais parlé en français depuis 23 ans.

Bref historique du problème

Le Chypre a été capturée par l’Empire ottoman en 1571. À partir de cette date, les Turcs ottomans ont commencé à gouverner toute l’île dans le cadre de leur empire et ont gouverné toutes les différentes ethnies existant tel que les Grecs, Turcs, Arméniens, Maronites, etc. dans une atmosphère relativement pacifique. Cependant, après l’indépendance de la Grèce de l’Empire ottoman en 1821, les Grecs de Chypre ont commencé à se regrouper et à suivre une politique plutôt nationaliste envers la question de l’appartenance ethnique ainsi que politique de l’île. De ça part, l’empire Ottoman a dû prêter Chypre à la Grande-Bretagne en 1878 mais la situation était plus compliqué. Théoriquement, l’île était encore un territoire sous la souveraineté  ottoman mais en réalité, la période du règne du colon britannique avait déjà commencé à se procurer d’une certaine dominance sur terrain. Lorsque les Ottomans sont entrés dans la Première Guerre mondiale à côté de l’Allemagne, la Grande-Bretagne a officiellement déclaré Chypre comme son territoire colonial.

Au début du XXe siècle, le Chypre a échappé aux conflits et atrocités externes entre la population grecque et turque pendant la guerre gréco-turque ainsi que le fameux échange de population de 1923 entre la Grèce et la Turquie. La Turquie, sous Mustafa Kemal Atatürk, n'a revendiqué aucun droit sur Chypre et l'a laissé à la Grande-Bretagne. Cependant, certains Chypriotes grecs ont continué à maintenir  une voie nationaliste et à réaliser leurs rêves d’établir le plan du l’unification avec la terre mère Grèce, notamment formellement connus sous la nomenclature « Enosis ». En ce qui concerne les Chypriotes turcs, ils se sont tout de suite constamment opposés à l’idée d’une union de Chypre avec la Grèce. Alors que le XXe siècle s’était progressivement transformé en un siècle d’extrêmes et d’États-nations, les demandes d’Enosis chez les Chypriotes grecs ont augmenté en fonction du temps. En revanche, les Chypriotes turcs ont été passifs et fidèles à Londres pendant de longues décennies. C’est bien dans les années 1950 que les premiers affrontements ethniques se sont déclenchés entre deux communautés dans une rivalité intense et claire sur la question de l’identité de l’île. Objectivement parlant, ce sont les Chypriotes grecs qui ont attaqué en premier les forces coloniales et les Chypriotes turcs, ce qui à engendrer la formation des groupements armées pour défendre les intérêts des deux communautés sur l’île. Alors que l’EOKA a été créée en 1955 par les Grecs afin d’assurer la plausibilité du plan de l’unification, les Chypriotes turcs ont fondé, de leurs parts, l’Organisation de la résistance turque (TMT) en 1958. Les services de renseignement turcs ont également secrètement aidé les Chypriotes turcs en envoyant l’officier militaire turc Rıza Vuruşkan sur l’île.

Deux ans après, en 1960, le Chypre a obtenu son indépendance de la Grande-Bretagne ce qui a été à l’origine de multiples changement additionnels. En fait, le Chypre était sous un organisme d’un État fédéral partagé entre deux grandes communautés ethniques sans avoir vraisemblablement reconnu son fédéralisme. Depuis l’indépendance, la nouvelle structuralisation du système politique a imposé qu’un store de parité entre les deux communautés soit abordé. De ce fait, l’archevêque Makarios a été élu président et son vice-président était un Chypriote turc, Fazıl Küçük. Il y avait un équilibre de 7 contre 3 dans la bureaucratie dans le but d’empêcher les Chypriotes turcs d’être la cible du nationalisme fanatique grec. De plus, la Turquie, la Grande-Bretagne et la Grèce sont devenues trois États garants de l’île et ont obtenu le droit d’intervenir en cas d’effondrement de l’ordre constitutionnel. En 1963, les Grecs ont proposé des modifications à la constitution. Suite à cette évolution, les Chypriotes turcs se sont retirés du gouvernement et du parlement. Entre-temps, les attaques contre les Turcs se sont intensifiées et un terrible événement appelé « Bloody Noel » (Noël sanglant) a eu lieu. Suite à ces développements, les Turcs ont résisté et de nouveaux incidents de confrontement militaire en fait que de combats intercommunautaires se déroule de plus. En 1964, les Nations Unies ont envoyé une force de maintien de la paix à Chypre. Cependant, aucune solution n’a été trouvée. En 1974, les Grecs extrémistes (EOKA-B) ont organisé un coup d’État contre le gouvernement civil. L’archevêque Makarios a été renversé et s’est enfui à l’étranger. EOKA-B a commencé à attaquer les Turcs. Craignant un nettoyage ethnique envers la communauté turque, la Turquie a décidé d'intervenir. En utilisant son droit de garantie, l’armée turque est intervenue dans l’île à deux reprises en 1974. La première opération a été largement saluée par les puissances occidentales et il n’y avait pas de grande opposition à la décision turque. Cependant, après la deuxième opération qui visait à créer un État bicommunautaire et bizonal en séparant les Turcs et les Grecs les uns des autres, de nombreux pays occidentaux ont commencé à critiquer la position de la Turquie à ce propos.

Après l’opération militaire de la Turquie, Chypre a été fondamentalement divisée. Des réfugiés des deux côtés ont traversé la frontière entre les deux découpages territoriaux de Chypre. Pendant ce temps, les extrémistes sont tombés du pouvoir et en décembre 1974, l’archevêque Makarios est revenu d’exil. Il est décédé en 1977. En 1975, la partie turque s’appelait l’État fédéré turc de Chypre et il semblait qu’une sorte de fédération des deux parties serait possible. Cependant, en 1983, la partie turque de Chypre a déclaré son indépendance totale. Elle s’appelait la République turque de Chypre du Nord ou KKTC en turc en abrégé. Cet État n’était jusqu’à présent reconnu que par la Turquie. Cependant, il dispose de 26 missions diplomatiques dans 19 pays différents. En outre, il est membre observateur du Conseil des États turcs et de l’Organisation de coopération islamique.

En 2004, une proposition des Nations Unies pour résoudre le différend chypriote appelée le « Plan Annan » a été soumise à un référendum avant l’adhésion des Chypriotes grecs à l’Union européenne. La proposition était de restructurer la République de Chypre pour devenir la « République unie de Chypre », une fédération de deux États. Il a été révisé à plusieurs reprises avant d’être soumis au peuple chypriote lors d’un référendum en 2004 et a été soutenu par 65 % des Chypriotes turcs, mais seulement 24 % des Chypriotes grecs.

À partir de 1974, le Conseil de sécurité des Nations Unies a adopté de nombreuses résolutions déclarant que tous les États devaient respecter la souveraineté, l’indépendance et l’intégrité territoriale de Chypre. En ce sens, la présence turque dans l’île est considérée comme une « invasion » par certains. Cependant, comme je l’expliquerai bientôt, la situation n’est pas si simple. Les forces armées turques ont une force militaire au niveau du corps de 40 000 soldats à Chypre sous le nom de commandement des forces de paix turques. Dans un avenir proche, la Turquie souhaite également construire une base de drones à Geçitkale et s’installer militairement de manière permanente dans le nord de Chypre. Depuis les années 1960, les pourparlers parrainés par l’ONU sur le problème de Chypre n’ont pas résolu le problème.

Pour conclure, je peux dire que le problème de Chypre est un affrontement ethnique basé sur le territoire entre les Turcs et les Grecs vivant à Chypre. Cependant, c’est aussi un problème diplomatique/politique entre Chypre, la Grèce, la Turquie, la Grande-Bretagne, les États-Unis, l’Union européenne et la Russie. En ce sens, le problème chypriote est l’un des principaux conflits gelés du XXe siècle et il n’est pas résolu jusqu’à présent.

La République de Chypre (l’administration chypriote grecque de Chypre du Sud)

Ainsi, après avoir eu ces informations de base, nous pouvons maintenant passer à la discussion de la situation actuelle de l’île en examinant les deux côtés. La République de Chypre est la continuation de l’État des années 1960, mais bien sûr, il lui manque la partie turque. C’est un membre de l’Union européenne depuis 2005 et un pays en développement. Il est démocratique et pacifique mais n’a pas de relations diplomatiques avec la Turquie en raison du problème chypriote. La Turquie appelle cet État l’administration chypriote grecque de Chypre du Sud. De plus, il existe encore des groupes nationalistes et religieux fanatiques qui détestent les Turcs et la Turquie. Par exemple, très récemment, il y a eu une attaque contre le président chypriote turc Ersin Tatar à Londres. Elle compte environ 1,3 million d’habitants. Le secteur des services, y compris le tourisme, contribue pour près de 80 % au PIB et emploie plus de 70 % de la population active. L’industrie et la construction représentent environ un cinquième du PIB et de la main-d’œuvre, tandis que l’agriculture représente 2,1 % du PIB et 8,5 % de la population active.

Il met en œuvre un système de gouvernement présidentiel. Chypre a récemment élu un nouveau président. Ainsi, Nikos Christodoulides est devenu le 8e président de Chypre. Les plus anciens sont Makarios, Spyros Kiprianu, George Vassiliou, Glafkos Clerides, Tassos Pappadopoulos, Demetris Christofias et Nicos Anastasiades.

Il existe des branches de l’école chypriote française et de l’école catholique St. Joseph à Larnaca dans le sud de Chypre. Chypre a également amélioré ses relations de défense avec la France. Deux pays cofinancent la construction d’une nouvelle zone d’amarrage à la base navale Evangelos Florakis à Mari pour permettre l’accostage des plus gros navires de guerre. Dans le même temps, il existe deux bases militaires britanniques dans le sud de Chypre à Akrotiri et Dhekelia. Le Chypre n’est pas membre de l’OTAN. En fait, Chypre reste le seul membre de l’Union européenne qui n’est même pas membre du programme Partenariat pour la paix de l’Alliance, entièrement en raison du problème de réunification en suspens.

La République turque de Chypre du Nord

La République turque de Chypre du Nord, quant à elle, est un État de facto créé par les Chypriotes turcs avec le soutien de la Turquie. Officiellement, elle compte environ 382 000 habitants, mais la population réelle pourrait être de 600 000 ou 700 000 en raison du fait que de nombreuses personnes s’installent dans la partie nord de l’île depuis la Turquie. C’est un État unitaire et démocratique à régime semi-présidentiel comme celui de la France. Son cinquième président est Ersin Tatar depuis 2020. Les anciens présidents sont Rauf Denktaş, Mehmet Ali Talat, Derviş Eroğlu et Mustafa Akıncı.

La République turque de Chypre du Nord est une économie fermée car elle ne peut atteindre d’autres marchés que par la Turquie. L’économie repose en grande partie sur les flux monétaires d’Ankara ainsi que sur l’économie du tourisme, des casinos et du divertissement. Il existe également une importante économie souterraine basée sur les produits de contrebande en provenance des marchés asiatiques. C’est un pays libéral qui applique un système démocratique mais ce n’est pas un État complet. En attendant, le niveau d’éducation est très élevé. Les Chypriotes turcs ont une culture mixte d’éléments turco-islamiques, britanniques et grecs. Il existe également des groupes islamiques, mais le mode de vie est largement laïc et axé sur le plaisir. Comme j’y ai vécu 4 ans, je peux dire que c’est un pays où il fait bon vivre mais où il n’y a pas lieu de progresser en raison de son statut non reconnu. Mais s’il pouvait y avoir une solution au problème de Chypre, ce pays pourrait se développer et se transformer en une véritable destination touristique. Récemment, le gouvernement chypriote turc a tenté d'ouvrir la région de Varosha au tourisme.

Les Chypriotes turcs pensent qu’ils ont le droit d’utiliser leur système démocratique pour conclure un accord avec le gouvernement de Türkiye et de conclure un accord basé sur l’idée de la protection des Chypriotes turcs par les forces armées turques afin d’empêcher un mouvement de nettoyage ethnique par les Chypriotes grecs. L’histoire montre que cette peur n’est pas sans raison, mais d’un autre côté, il n’y a jamais eu d’événement de nettoyage ethnique dans un membre de l’Union européenne jusqu’à présent. De plus, certains Chypriotes turcs de gauche critiquent l’augmentation de l’effet turc sur la politique, l’économie et la culture chypriotes récemment.

Le problème de Chypre : Les raisons pour l’impasse

Le problème de Chypre n’est pas aussi simple que l’invasion russe de l’Ukraine. En effet, les Chypriotes turcs ont des droits fondés sur le droit international qui ont été violés par leur État dans le passé. En outre, l’intervention militaire turque pourrait également être justifiée sur la base du droit de garantie. Cependant, à mon avis, la Turquie ne devrait pas échapper aux négociations. Parce que cela pourrait être compris comme l’opposition d’Ankara au droit international et à l’ordre libéral existant des Nations Unies.

Si je dois catégoriser les raisons de l’échec des pourparlers d’unification de Chypre, je peux vous donner cette liste :

1.   Beaucoup de gens ne sont pas vraiment intéressés à résoudre le problème. La vie sur l’île est décontractée, axée sur le plaisir et il n’y a pas trop de pauvres des deux côtés. Ainsi, les gens ne se soucient pas tellement de l’avenir et du problème chypriote.

2.   La bureaucratie sécuritaire turque ne veut pas de solution. Ankara considère le nord de Chypre comme un endroit nécessaire pour défendre ses frontières méridionales. La nouvelle doctrine navale turque « Mavi Vatan » (Patrie Bleu) montre également la situation. Surtout l’armée turque est contre une solution politique. Le renseignement turc MİT aussi ne veut pas non plus de règlement. Certains éléments au sein du ministère turc des Affaires étrangères et certains cercles libéraux pro-Union européenne souhaitent sincèrement un règlement, mais ils sont faibles et la tendance négative des relations Turquie-UE ne leur offre pas de chance.

3.   Les mouvements européens d’extrême droite et de droite considèrent également le problème chypriote comme un mal nécessaire pour bloquer l’adhésion de la Turquie à l’Union européenne. La Russie, le Royaume-Uni et les États-Unis ne semblent pas non plus tellement intéressés par la solution du problème.

4.  Le nouveau président turc Ersin Tatar ne veut pas entamer de nouvelles négociations avec les Chypriotes grecs. Tatar affirme que la souveraineté et l’existence égales des Chypriotes turcs devraient d’abord être reconnues pour entamer des négociations. Tatar est un nationaliste turc laïc du parti UBP de Denktaş. Il est très proche du gouvernement turc et des forces armées turques et il est favorable à la reconnaissance de la République turque de Chypre du Nord.

5.   Les Chypriotes turcs bénéficient d’un soutien croissant dans le monde turc et islamique ainsi que dans les pays africains. Cela encourage les Chypriotes turcs à concentrer leurs efforts sur la reconnaissance.

6.  Les deux communautés de l’île sont encore sous l’influence de la culture britannique. Ainsi, la Grande-Bretagne hors de l’UE les encourage également à suivre leur chemin différent.

7.   Les Chypriotes grecs ne sont pas prêts pour un statut égal à celui des Turcs dans un Etat fédéral.

Scénarios possibles pour l’avenir

Récemment, un groupe au sein de l’Institut pour la paix d’Oslo, basé en Norvège, a mené une étude à Chypre dans le cadre du projet « Cyprus Futures » en prenant l’aide de Chypriotes turcs et grecs. Selon cette étude, 4 scénarios différents pour l’avenir de Chypre ont été déterminés.

  1. « PAS DE ROUTE ! » est le scénario le plus effrayant ! Défini comme « congestion et inaction »… Les négociations reprennent et s’effondrent. Les déceptions et les accusations mutuelles se multiplient. Le fossé entre les deux communautés de Chypre se creuse. Alors que le statu quo actuel se pérennise, nous retrouvons Chypre en 2035, dans une réalité où la congestion que nous connaissons s’agrandit. Les Chypriotes turcs dérivent dans l’incertitude de l’avenir. Elle devient encore plus dépendante de la Turquie. Les Chypriotes grecs, quant à eux, risquent la perte totale de leurs biens. Résultat : séparation de fait et purgatoire !
  2. « CHACUN CHERCHER » est un scénario où chacun suivra son propre chemin, où les Chypriotes turcs et les Chypriotes grecs s’éloigneront complètement les uns des autres… Dans le cadre de ce scénario, également connu sous le nom de « Séparation et scénario de contradiction », les dirigeants chypriotes turcs poursuivent une politique active de participation et de reconnaissance internationales. Les tensions montent. L’espoir d’une solution est pourri et l’ONU suspend sa mission de bonne volonté à Chypre car il n’y a pas de terrain d’entente entre les parties. La multipolarité s’accroît avec la reconnaissance du Nord par plusieurs pays. Avec la résistance des États membres de l’Union européenne et des Nations Unies, l’économie du nord et la mobilité des Chypriotes turcs sont sévèrement restreintes. Le résultat : tension et tension profondes !
  3. « LA PAIX SOUS PRESSION ! » Dans ce scénario, une paix est établie sous la pression et un accord est signé avec des impositions extérieures. Dans le cadre du « Scénario de la paix sous pression », les négociations de paix menées avec la pression étrangère et une participation limitée, sont fragiles et ne sont pas adoptés par la grande partie de la population. Cela conduit à une fédération. Les gouvernements locaux, et non le gouvernement fédéral central, deviennent plus forts. Parce que les institutions fédérales ne sont pas assez efficaces, il y a des débats, des fissures et des divisions sans fin au niveau des États fondateurs. La loyauté des personnes n’est pas concentrée dans l’État commun, mais dans les structures fondatrices. La méfiance règne à nouveau entre les deux communautés. Un consensus est atteint, mais il n’est pas durable car les sociétés ne l’adoptent ni ne l’assimilent. Résultat : Peut-être une nouvelle et plus grande déception...
  4. « SCÉNARIO DE PAIX DURABLE » La formule appelée est « Le scénario de paix durable… » ​​Les dirigeants s’accordent sur une nouvelle approche du processus de paix ; Les négociations se déroulent avec une large participation de la société civile, des groupes de travail, des comités techniques et un processus participatif en plusieurs étapes. L’ONU et d’autres acteurs internationaux appuient également la consolidation de la paix. La paix émerge avec la coopération et la volonté des sociétés. Alors que Chypre retrouve à la fois la demande de la base et les efforts des acteurs internationaux ; la paix ou la solution s’épanouissent non seulement sur la table des négociations, mais aussi dans la rue. Résultat : une fédération inclusive, un pluralisme des cultures et des peuples, et une citoyenneté chypriote fière de son identité européenne… C'est le scénario le plus brillant !

En dehors de ces quatre scénarios, la grande majorité des habitants de Türkiye et peut-être la moitié de la population de Chypre du Nord aimeraient voir Chypre du Nord annexée par la Turquie. Cependant, étant donné que la Turquie est un membre responsable du système des Nations Unies et un pays central important dans l’ordre mondial libéral, ce scénario pourrait ne pas être réaliste à moins que l’ordre international ne soit complètement brisé.

Que peut faire la France à ce sujet ?

Alors, que peut faire la France pour aider à résoudre ce problème ? La France peut inciter la Turquie et la Grèce à relancer les négociations, trouver un mode de coopération économique entre les différents acteurs notamment en matière d’énergie (gaz naturel et électricité) ainsi que d’approvisionnement en eau. La France pourrait aussi proposer des solutions nouvelles et créatives qui pourraient contenir des garanties de sécurité à la Turquie et à la Grèce des deux côtés de l’île. Ce faisant, la France pourrait montrer son attitude pacifique et sa contribution à la paix mondiale. Cependant, étant donné que le problème semble difficile à résoudre et qu’il existe des acteurs plus importants liés à ce problème tels que les États garants, les États-Unis et la Russie, la France pourrait se concentrer sur le développement de ses relations diplomatiques et économiques séparément avec la Turquie, la Grèce et le Chypre. La France pourrait également essayer d’améliorer ses relations non officielles avec les Chypriotes turcs en créant des écoles, etc. Les Chypriotes turcs n’ont aucune opposition à la France et il y a même de la sympathie pour la culture française. Ainsi, les relations non officielles pourraient être améliorées.

Conclusion

Pour conclure, je peux dire que le milieu universitaire français ne s’intéresse pas beaucoup au problème chypriote et c’est tout à fait normal puisqu’il s’agit essentiellement d’un problème entre la Turquie, la Grèce et le Royaume-Uni. Cependant, le développement des relations de la France avec la République de Chypre ne doit pas être une cause de détérioration des relations avec la Turquie ou les Chypriotes turcs. La seule façon d’équilibrer cela est d’améliorer les relations avec ces deux acteurs dans d’autres dimensions.

Merci à tous de m’avoir écouté. Je vais maintenant attendre les questions.

Dr. Ozan ÖRMECİ