28 Nisan 2026 Salı

Kral III. Charles'ın ABD Seferi: 'Özel İlişkiler'i Canlandırma Girişimi

 

Annesi Kraliçe II. Elizabeth'in vefatı sonrasında 2022 yılı sonlarında tahta çıkan ve 2023 yılında Britanya geleneklerine uygun görkemli bir törenle hükümdarlığını tüm dünyaya duyuran İngiltere (Birleşik Krallık) Kralı III. Charles, tüm dünyada ilgiyle takip edilen ve gelenekle modernliğin sentezi olarak genelde takdir toplayan İngiliz Kraliyet ailesi ve Birleşik Krallık devleti adına dış politikada bazı önemli icraatlar yapmaktadır. Öyle ki, ilk yurtdışı ziyaretini Mart 2023'te Almanya'ya gerçekleştiren Charles, daha sonra da Haziran 2023'te Romanya'ya giderek dikkatleri üzerine çekmiştir. Eylül 2023'te üçüncü durağı olarak Fransa'yı tercih eden Charles, bu sayede Avrupa odaklı yaşam biçimi ve siyasal eğilimlerini gözler önüne sermiş ve ülkesi Birleşik Krallık'ın Almanya ve Fransa gibi Avrupa Birliği'nin etkili ve lider ülkeleriyle olan ilişkilerini tazelemiştir.

Almanya, Romanya ve Fransa ziyaretleri sonrasında da diplomaside hız kesmeyen Britanya monarkı III. Charles, sırasıyla; Kenya (2023), Birleşik Arap Emirlikleri (2023), Fransa (2024), Avustralya (2024), Samoa (2024), Polonya (2025), İtalya (2025), Vatikan (2025), Kanada (2025) ve yine Vatikan (2025) ziyaretlerini başarıyla tamamlamıştır. Bu ziyaretlerden özellikle Kanada ziyareti büyük ilgi görmüş ve çeşitli analizlere de konu olmuştur. Charles'ın bu sene içerisinde de, ABD ziyaretini müteakiben, Bermuda, Kanada ve Antigua ve Barbuda gibi devletleri ziyaret etmesi beklenmektedir. Charles'ın hâlen Birleşik Krallık'ın yanı sıra 14 ülkenin daha hükümdarı olduğunu da bu noktada hatırlatmak gerekir. Bu ülkeler ise şunlardır: Antigua ve Barbuda, Avustralya, Bahamalar, Belize, Grenada, Jamaika, Kanada, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Solomon Adaları, Tuvalu ve Yeni Zelanda.

Ancak Charles'ın bu ziyaretlerin hepsinin ötesinde, uluslararası medya ve siyasetin en yoğun ilgisine mazhar olan ziyareti, şu sıralar gerçekleştirdiği Amerika Birleşik Devletleri (ABD) seferi olmaktadır. Bunun başlıca sebepleri, kuşkusuz, ABD'nin uluslararası siyaset, ekonomi ve medyadaki büyük ağırlığı ve farklı tarzıyla bazı eleştiriler alan ama daima ilgiyle takip edilen ABD Başkanı Donald Trump'ın dahil olduğu diplomatik etkileşimlerin daima yoğun ilgi görmesidir. Ayrıca, Trump'ın yarattığı güncel bazı polemik ve krizler nedeniyle tarihsel olarak "özel ilişkiler" olarak tanımlanan ABD-Birleşik Krallık ilişkilerinde son aylarda yaşanan sorunlar da bu ziyareti medya ve siyaset açısından ilgi çekici hale getirmiştir.

İngiltere Kralı III. Charles ve Kraliçe Camilla, 27-30 Nisan 2026 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne 4 günlük resmi bir devlet ziyareti gerçekleştirmektedir. Bu ziyaret, bir İngiliz hükümdarının 2007'den bu yana ABD'ye yaptığı ilk devlet ziyareti olma özelliği taşıdığı için önemlidir. Kral ve Kraliçe'nin ziyareti, Washington DC, New York ve Virginia eyaletlerini kapsamaktadır. 27 Nisan tarihinde başkent Washington DC'de Başkanlık konutu Beyaz Saray'da ABD Başkanı Donald Trump ve First Lady Melania Trump ile görüşen Kraliyet çifti, aynı günün akşamında ise İngiliz Büyükelçiliği'nde 600 seçkin konuğun katıldığı bir bahçe partisine katılmışlardırZiyaretin, ABD Başkanı Donald Trump'a yönelik suikast girişimine denk gelmesi ise oldukça üzücü bir gelişme olmuş ve güvenlik önlemlerinin iyice artmasına neden olmuştur. Ek olarak, Başkan Trump'ın Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer'a yönelik sert eleştirileri de gerilen ilişkilerin düzeltilmesi adına Charles'ın ziyaretini siyaseten daha da kritik hale getirmiştir.

Bugün, yani 28 Nisan'da ise, Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'nde askeri törenle resmi bir karşılama yapılmıştır. Burada bir konuşma yapan Başkan Trump, geçtiğimiz sene Windsor Kalesi'nde onları ağırlayan Kraliyet ailesini bu defa kendilerinin Beyaz Saray'da ağırladıklarını belirterek, iki devlet arasındaki tarihsel dostluğu ve müttefikliği övmüştür. Konuşmasında Anglo Sakson köklere ve tarihe atıfta bulunan Başkan Trump, ABD'nin kuruluşunda İngiltere'nin oynadığı rolü vurgulamıştır. Trump, Amerikan bağımsızlıkçılarını da överek, koloni geçmişinin iki ülke arasında bir husumet değil, dostluk hususu olduğunu vurgulamıştır. Trump, ayrıca şahsen tanıdığı Kral III. Charles'ın annesi Kraliçe II. Elizabeth'i övmüştür. ABD Başkanı, aynı dili ve değerleri paylaşan iki devletin birbirlerinin en yakın dostu olduklarını da özellikle belirtmiştir. Trump, annesi tarafından aile köklerinin İskoçya'ya dayandığını da samimiyetle belirtmiştir. Bu şekilde Başkan Trump, İngiliz dostlarını en iyi şekilde ağırlayacağının sinyalini vermiş ve özel konukları ile Britanya halkına duyduğu derin saygıyı göstermiştir. Trump, konuşmasında ayrıca efsanevi İngiliz Başbakanı Winston Churchill'i de anmıştır. 

Karşılama töreni sonrasında, Kral III. Charles, öğleden sonra saat 15:00 sularında ABD Kongresi'ne hitap ederek tarihte bunu yapan ikinci İngiliz hükümdarı (annesi II. Elizabeth'in 1991 tarihli konuşmasının ardından) olmuştur. Alkışlar eşliğinde başlayan ve birçok kez alkışlarla kesilen konuşmasında, Charles, iki ulus ve devletin kaderlerinin bunca süredir birbirleriyle yakından bağlantılı olduğunu belirterek, bazı konularda farklı düşünmelerine rağmen demokrasi ve terörizm karşıtlığı bağlamında iki ülkenin daima aynı sayfada olduklarını vurgulamıştır. Konuşma yaptığı ABD Kongresi'ni "demokrasinin kalesi" olarak tanımlayan Charles, Britanya halkının Amerikan halkına duyduğu muhabbet ve yakınlığı ifade etmiştir. Charles, ABD'nin bağımsızlık sloganı olan "no taxation without representation" (temsil olmadan vergilendirme yok) sözünün de aslında Britanya'nın demokratik geleneklerinden kaynaklandığının altını çizmiş; iki ülkenin yönetimleri arasında zaman zaman gerginlikler olabileceğini, ancak bunun dostluk ve müttefiklik ilişkilerini değiştirmeyeceğini söylemiştir. Bu anlamda, Kral'a göre, iki ülkenin ilişkileri "yeri doldurulamaz" (irreplacable) niteliktedir. Hukuk devleti, liberalizm, özgürlük, insan hakları, denge-fren mekanizması, bağımsız yargı ve demokrasi gibi değerler temelinde oluşan bu müttefiklik ilişkisi, Magna Carta'dan bu yana yaşanan demokratikleşme girişimleri sayesinde bu iki devleti dünyanın en önemli ülkelerinden ikisi haline getirmiştir. Charles, konuşmasında, Hıristiyanlık inancının her iki devlet ve toplum açısından önemini vurgulamış, ancak farklı inançlara duyduğu saygıyı da ayrıca belirtmiştir. ABD-Avrupa/İngiltere ilişkilerinin günümüzde daha da önemli hale geldiğini düşünen Kral III. Charles, ortak değerler temelinde oluşan bu müttefikliğin daima korunması ve geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda konuşmasının sonraki bölümünde savunma/güvenlik konusuna odaklanan Charles, ülkesinin artan güvenlik riskleri nedeniyle savunma harcamaları konusunda yaptığı artışı belirtmiştir. 11 Eylül faciasını da anımsatan Charles, bu bağlamda NATO'nun öneminden bahsetmiş ve günümüzde Ukrayna konusuna ilişkin olarak ABD'nin destek vermesi gerekliliğini vurgulamıştır. AUKUS paktına da atıfta bulunan İngiliz monarkı, hükümdarı olduğu Avustralya'yı da övmüştür. Ekonomik gelişim konusuna da değinen Charles, teknolojik ilerleme ve ekonomik başarının önemini vurgulamış ve doğanın korunmasına ilişkin bazı mesajlar da iletmiştir. Charles, takribemn 30 dakikalık konuşmasını iki devleti de öven sözlerle tamamlamıştır.

ABD saatiyle akşam saatlerine denk gelen şu sıralarda ise, Kral Charles adına Beyaz Saray'da görkemli bir devlet yemeği düzenlenmektedir. Ziyaret, Kral ve Kraliçe'nin 29 Nisan'da New York'a geçerek 11 Eylül Anıtı'nı ziyaret etmeleri ve kurbanların aileleri ile acil müdahale ekipleriyle bir araya gelmeleriyle sürecektir. Ayrıca, bu program kapsamında Harlem'de bir topluluk projesi ziyareti, iş dünyası liderleriyle bir toplantı ve yaratıcı endüstrilere odaklanan bir resepsiyon da yer almaktadır. 30 Nisan'da ise Kraliyet ailesi Virginia'ya geçecek ve ziyaretin son gününde bir ulusal parkı ziyaret ederek, yerel bir çiftlikte Appalachian kültürü ve çevre koruma projeleri hakkında bilgi alacaklardır.

Ziyaretin amacı ve arka planını değerlendirdiğimizde; bu sene ABD'de bu ülkenin Britanya'dan bağımsızlığını kazandığı 250. yıldönümü kutlamalarının (semiquincentennial) yapılması ile 2026 İran Savaşı, Rusya-Ukrayna Savaşı ve NATO'nun geleceği gibi konularda ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri arasında güncel yaşanan gerginliklerin yarattığı belirsizlikler temaları öne çıkmaktadır. Aslında Charles'ın Trump'la kişisel ilişkilerinin kötü olmadığı bilinirken, bu ziyaretle Londra'nın Washington'la özel ilişkilerini yeniden canlandırmayı düşündüğü de belirtilmektedir. Bu bağlamda açıkça belirtmek gerekir ki, İngiltere ABD'yi daha Rusya karşıtı ve Ukrayna yanlısı NATO eksenli kurumsal bir çizgiye çekmek isterken, ABD tarafının da İngiltere'yi daha İsrail yanlısı ve İran karşıtı bir yönde etkilemek isteyeceği öngörülmektedir. Ancak ABD'nin giderek NATO'dan ayrıksı ve tek taraflı politikalara yönelen bir devlet haline gelmesi, her ne kadar AB üyesi olmasa da çok taraflılığa her daim özen gösteren Londra için olumsuz bir trende işaret etmektedir. Bu bağlamda, tesadüfi değildir ki, Britanya'nın stratejik elitleri, Çin, Hindistan, Türkiye vs. gibi yükselen bölgesel aktörlerle ilişkilerini kıymetlendirmekte ve dış ilişkilerini "Küresel Britanya" (Global Britain) vizyonu doğrultusunda çeşitlendirmeye gayret etmektedir. Fakat Britanya adasının bir kanadının da hâlâ fanatik şekilde Atlantikçi olduğunu belirtmek gerekir. Bu bağlamda, rahatlıkla iddia edilebilir ki, NATO çatısı altında ilerleyen aylarda yeniden uyum sağlanırsa, Birleşik Krallık'ın sağı ve solunda Atlantikçilik eğilimi daima ağır basacaktır. 

Sonuç olarak, diplomasinin ve yumuşak gücün ön plana çıktığı bu ziyaret önemli olmakla birlikte, daha stratejik konuların başka vesilelerle ABD Başkanı ile Birleşik Krallık Başbakanı arasında konuşulacağı ve karara bağlanacağı ortadadır. Dolayısıyla, Kral III. Charles'ın bu ziyareti, daha ziyade sembolik bir iyi niyet göstergesi olarak değerlendirilmeli ve tarihsel süreçten süzülüp gelen diplomatik teammüllerin gözlemlenmesi adına da dikkatle takip edilmelidir. Ancak Charles'ın Ukrayna konusundaki net mesajı, Trump yönetiminde Rusya ile ilişkileri sıcak tutmaya gayret eden Washington'la bu konuda yaşanan görüş ayrılıklarına işaret etmektedir. Bu da, özel ilişkilerin test edileceği zor bir döneme işaret etmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

26 Nisan 2026 Pazar

ABD Başkanı Donald Trump'a Suikast Girişimi

 

Başkanlık kampanyası döneminde 2024 yılı Temmuz ayında uğradığı suikast girişimi sonrasında ABD içerisindeki halk desteği ciddi şekilde artan Donald Trump, ikinci Başkanlığı döneminde de birkaç kez suikast girişimine uğradı. Trump, Gizli Servis sayesinde bu saldırıları yara almadan atlatmasına karşın, önceki gün Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) yemeğinde bir kez daha ciddi bir saldırının atlatılması, Başkan Trump'ın kutuplaştırıcı siyaset tarzının ABD siyasetini gerdiğini ve güvenlikleştirdiğini ortaya koydu.

25 Nisan 2026 tarihinde ABD'nin başkenti Washington DC'deki Washington Hilton Oteli'nde düzenlenen Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) yemeği, Başkan Trump'ın medya kuruluşları ve çalışanlarına yönelik olumsuz bakışı nedeniyle yıllardır katılmadığı bir etkinlik olarak biliniyordu. Ancak ateşkes kararı ile duraklamasına karşın, hâlâ farklı şekillerde devam eden İran Savaşı nedeniyle tüm dünyada gözlerin çevrildiği Trump, bu defa bu yemeğe katılma kararı almış; bu da çeşitli medya kuruluşları tarafından dünyaya duyurulmuştu.

Akşamüstü saatlerinde etkinlik devam ederken yaşanan olayda, California'dan Washington'a gelen 31 yaşındaki Amerikalı mühendis, öğretmen ve bilgisayar oyunu geliştiricisi Cole Tomas Allen, önceden yerleştiği lüks otelin yemek salonunun dışındaki lobiye silah ve bıçaklarla girmeye çalışırken Gizli Servis çalışanlarınca etkisiz hale getirilerek, canlı olarak yakalandı. Can kaybı yaşanmayan olayda, bir Gizli Servis çalışanı vurulurken çelik yelek sayesinde kurtulduğu açıklandı. Olay yaşanırken Başkan Trump, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve First Lady Melania Trump'ın tahliye edilmesi sırasında yaşanan panik kameralara yansıdı.

Olay hasarsız atlatılmasına karşın, Trump'a yönelik yaşanan müteakip suikast girişimleri, ABD Başkanı'nın kutuplaştırıcı ve provokatif siyaset tarzının şiddete meyilli ve fanatik kişilerde saldırganlığa yol açtığını bir kez daha gösterdi. Olayın ardından Beyaz Saray'da bir basın toplantısı düzenleyen Trump, kendisini suikast sonucu öldürülen eski Başkanlardan Abraham Lincoln'le kıyaslayarak, büyük işler başaran Başkanlara karşı bu tür girişimlerin yapılabildiğini iddia etti.

Konuya dair benzer örnekler düşünüldüğünde, yakın zamanda Slovakya'da Başbakan Robert Fico'nun benzer bir suikast girişimini vurulmasına karşın atlattığı ve bunun kendisine siyaseten olumlu yansıdığı hatırlatılabilir. ABD tarihinde de Ronald Reagan'a yönelik benzer bazı girişimlerin yaşandığı belirtilebilir. Bu bağlamda iddia edilebilir ki Başkan Trump, İran Savaşı'na bağlı olarak gelişen zorlu ekonomik koşullar nedeniyle ülkesinde halk desteğini kaybederken, bu tür girişimleri atlatarak gücünü ve popülaritesini korumayı başarabilir. Ancak elbette bu hipotez, bu olayın teatral bir girişim olduğunu da düşündürmemelidir. Zira Trump'ın tartışmalı politikalarından etkilenen çok sayıda grup ve kişi kendisine yönelik düşmanca hisler beslemektedir. Bu olayın ardından gözlerin çevrildiği İran'ın olayla ilgisine dair basına açıklanmış bir kanıta ise henüz erişilememiştir. 

Dileğimiz, ABD Başkanı'nın yalnızca kendi halkını ve ülkesini değil, küresel lider bir devlet olarak tüm dünyayı ve sistemi önceleyen sorumlu politikalar izlemesi ve içeride de daha az kutuplaştırıcı bir dili tercih etmesidir. Bu vesileyle Amerikan halkına ve devletine de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


25 Nisan 2026 Cumartesi

Macron'un Kıbrıs Ziyareti: Avrupalı Dayanışması Türkiye'yi Rencide Ediyor

 

Avrupa Birliği (AB) yanlısı çizgisiyle bilinen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2005'ten beri Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve 1974'ten beri fiilen ikiye bölünmüş durumdaki tüm adayı temsil eder şekilde Birliğe üye olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne yaptığı ziyaretle adından söz ettirirken, Fransa'nın Güney Kıbrıs Rumlarıyla olan yakın ilişkileri Türkiye'yi rencide etmeye devam etmektedir. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Macron'un Güney Lefkoşa ziyareti ve bunun Türkiye açısından anlamını analiz edeceğim.

Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 23 Nisan 2026 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla bilinen Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne tarihi bir resmi ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, 1960 yılından bu yana bir Fransız Cumhurbaşkanı'nın Kıbrıs'a yaptığı ilk resmi ziyaret olması nedeniyle büyük önem ve tarihi bir nitelik taşımaktadır. Nitekim Cyprus Mail ve diğer önde gelen Rum gazeteleri de ziyaretin bu tarihi niteliğini öne çıkarmış ve bu ziyaretle Paris ile Güney Lefkoşa arasındaki ilişkilerin mükemmel seviyede olduğunun gösterildiğini öne sürmüşlerdir.

Fransa'nın genç Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Nisan gecesi geç saatlerde Güney Lefkoşa'ya ulaşmış ve resmi temaslarına 23 Nisan sabahı başlamıştır. Macron ve beraberindeki Fransız delegasyonu, Kıbrıs Rum lideri Nikos Hristodulidis ile Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda başbaşa ve heyetler arası görüşmeler yapmıştır. Lefkoşa'da çok sıcak karşılanan Macron, Kıbrıs Cumhuriyeti kurucu Devlet Başkanı Makarios'un heykeline çelenk bırakmış ve Güney Kıbrıs'a destek veren açıklamalarda bulunmuştur. Görüşmelerde, iki taraf arasında özellikle savunma ve enerji alanlarında stratejik iş birliği gerekliliği vurgulanmış ve Macron, Rum muhataplarına, "Rumlar bize güvenebilir" mesajını vermiştir. Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis ise, bu ziyareti, "stratejik iş birliğinin geleceğine dair net bir mesaj" olarak nitelendirmiştir. Macron'un mesajlarında Türkiye veya başka bir üçüncü ülkeye yönelik bir ifade yer almasa da, Türkiye kamuoyu ve özellikle medyada yer alan milliyetçi kesimler, bu ziyaret ve artan Fransız-Rum dayanışmasının Türkiye ve Kıbrıslı Türklere karşı olduğu kanısındadır. Nitekim Macron'un Kıbrıslı Rumlara destek verirken Yunanistan'ın egemenliğine meydan okunması halinde Atina'ya destek vereceklerini açıklaması da Türk medyasınca Fransa'nın Türk aleyhtarı politikasının bir uzantısı olarak değerlendirilmiştir.

Macron'un açıklamalarında özel bir Türkiye karşıtlığı olmasa da, kuşkusuz Yunanistan ve Güney Kıbrıs'a verilen bu samimi destek, Türkiye ile olan ilişkilerde yaşanan pürüzlere işaret etmektedir. Stratejik açıdan bakıldığında ise, Rum Milli Muhafız Ordusu'nun Fransız Silahlı Kuvvetleri ile ikili askeri iş birliği programı kapsamında bir askeri tatbikat gerçekleştirmesi Ankara açısından not edilmesi gereken bir gelişmedir. Asıl önemli gelişme ise, kuşkusuz, iki devletin yakın gelecekte bir SOFA (Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi) anlaşması imzalayacaklarının ve savunma ile güvenlik alanındaki iş birliklerinde önemli bir adım daha atacaklarının duyurulmasıdır. Bu anlaşmanın uygulanması halinde, Fransa, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşmalarına aykırı şekilde, Güney Kıbrıs'ta Mari kasabasında kalıcı bir deniz üssü ve askeri varlık elde edecektir. Rum yönetimi lideri Nikos Hristodulidis'in sıcak baktığı yazılan bu tesis ve kalıcı Fransız askeri varlığı, kuşkusuz iki NATO üyesi ülkeyi Kıbrıs'ta karşı karşıya getirebilecek riskli bir jeopolitik hamledir.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu durum, kuşkusuz adanın 1974'ten beri fiilen ikiye bölündüğü ve Türkiye'nin de KKTC olarak bilinen Kuzey Kıbrıs'ta uluslararası hukukun ötesinde asker bulundurduğu düşünüldüğünde, çok daha önemli ve vahim olarak değerlendirilmeyebilir. Ancak hem SAFE mekanizması ve AB'nin güvenlik mekanizmalarının Türkiye karşıtı bir çizgiye yönelmesi, hem de federasyon temelinde çözüm görüşünün zayıflaması bağlamında, bu gelişmeler birçok kimse için alarm niteliğindedir. Türkiye'nin de eşzamanlı olarak adanın garantör devletlerinden Birleşik Krallık (İngiltere) ile önemli bir anlaşmaya imza attığı da düşünülürse, Ankara-Paris hattında ilişkilerin gerildiği açıktır.

Ancak iyimser olmak gerekirse, Kıbrıs Sorunu'nun Türkiye'nin Batılı müttefikleriyle askeri cepheleşmeye dönüşmesi riski, bu sorunun en doğru şekilde çözümlenmesi yönünde bir kaldıraç işlevi de görebilir. Dileğimiz, NATO müttefiklerinin birbirlerinin aleyhine adımlar atmamaları ve dayanışmalarını sürdürmeleridir. Zira AB kadar NATO da çok değerli bir uluslararası kuruluştur ve günümüzde, oluşan jeopolitik riskler nedeniyle, NATO'nun önemi bizce giderek artmaktadır. Daha da önemli bir sorun ise, Türkiye ile çok değerli stratejik bağları olan Fransa'nın Kıbrıs ve Yunanistan uğruna Ankara'yı kaybetmeyi göze almasının yaratacağı jeopolitik, siyasi ve ekonomik risklerdir. Bu bağlamda, Fransa'nın Kıbrıs konusunda daha dengeli bir çizgi izlemesi şarttır. Bunu ise sanıyoruz sonraki Fransız Cumhurbaşkanı gerçekleştirecektir. 

Kapak fotoğrafı: Knews

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Olası ABD-İran Müzakerelerini A Haber'de Değerlendirdi

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 25 Nisan 2026 tarihinde A Haber kanalında yayınlanan “Ajans Hafta Sonu” programında Merve Özkan’ın konuğu olarak ABD-İran hattındaki güncel gelişmeleri ve olası yeni müzakere sürecinin parametrelerini değerlendirdi.

24 Nisan 2026 Cuma

Türkiye-Birleşik Krallık İlişkilerinde Olumlu Sinyaller


Giriş

Ortadoğu'daki sıcak gündem nedeniyle gözden kaçan önemli bir gelişme, Avrupa Birliği (AB) üyesi olmayan fakat NATO'da önemli roller üstlenen iki Batılı devletin, yani Türkiye ile Birleşik Krallık'ın imzaladıkları, daha doğrusu güncelledikleri Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi oldu. Bu yazıda, bu anlaşma temelinde Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerindeki güncel eğilimleri mercek altına alacağım.

Bakan Fidan'ın Londra Seferiyle Güncellenen Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi

Dün (23 Nisan 2026), Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanı Bakanı Yvette Cooper arasında Londra’da imzalanan antlaşma, BBC'nin haberine göre, taraflar arasındaki mevcut stratejik ortaklığı pekiştirmeyi ve yakın diyalogla güçlenen iş birliğinin kapsamını genişletmeyi amaçlıyor.

T.C. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanı Yvette Cooper ile Londra’da (23 Nisan 2026)

Antlaşmanın akdi sonrası basına bilgi veren Türk ve İngiliz taraflarının ortak açıklamasında, "Bugün Londra'da imzalanan Türkiye-Birleşik Krallık Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi, tarihi bir dostluğa, mükemmel düzeyde ikili ilişkilere sahip, Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarına yönelik güçlü iradeleri dahil çok çeşitli uluslararası meseleler ve küresel sınamalar hakkında ortak bakış açısını paylaşan, NATO müttefiki ve stratejik ortak olan ülkelerimiz arasında diyaloğu ve iş birliğini güçlendirmek için sağlam bir temel teşkil etmektedir." ifadelerine yer verildi. Ayrıca açıklamada, küresel ölçekte çok kutuplu ve parçalanmış uluslararası düzene doğru geçişin hızlanmasının Türkiye ve Birleşik Krallık'ı artan riskler dönemine soktuğu belirtilerek, "Güvenliğimizin ve kolektif savunmanın temel taşı olan NATO'nun siyasi ve askeri önemi artmıştır. NATO'nun Stratejik Konsepti'nin yanı sıra temel görevlerinden caydırıcılık ve savunma, Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada işbirliğimizin temelini oluşturmaya devam edecektir. Güçlü Transatlantik ilişkiler, Avrupa'da barış ve istikrar için vazgeçilmezdir." ifadeleri kullanıldı.

Özellikle Türkiye basınında genişçe yer verilen antlaşma, genelde müspet bir gelişme olarak lanse edildi. Örneğin, konu hakkında bir analize yer veren devletin resmi kurumu Anadolu Ajansı (AA), Türkiye'nin NATO müttefiki ve stratejik ortağı olan Birleşik Krallık ile ikili ilişkilerinin, başta ticaret, yatırım ve savunma sanayisi olmak üzere her alanda olumlu bir mecrada ilerlediğini vurguladı. Diplomatik konularda önemli bilgiler veren bağımsız gazeteci Murat Yetkin ise, blog yazısında, eskinin süper gücü olan Birleşik Krallık'ın günümüzde daha sınırlı olan kapasitesi ve AB ve ABD ile yaşadığı sorunlar temelinde Ankara ile ilişkilerine büyük kıymet verdiğini vurgulayarak, anlaşmayla Ankara ve Londra arasında dışişleri, savunma ve istihbarat alanlarında düzenli koordinasyon sağlayacak bir yapının oluşturulduğunu yazdı.

Analiz

Temelleri Tony Blair'in Başbakanlığı döneminde atılan ve uzun süren Muhafazakâr Parti iktidarı dönemlerinde de güncellenen Ankara-Londra Stratejik Ortaklık Çerçevesi, günümüzde Keir Starmer ve İşçi Partisi (Labour) iktidarında da güçlenerek devam etmektedir. İki ülkeyi bir araya getiren faktörlerin başında, Avrupa Birliği ile yakın ilişkilerine karşın Birliğe dahil olmamış olmaları gelmektedir. Türkiye, 1999'dan beri devam eden üyelik sürecinde giderek Brüksel'den ümidi keserken, Londra da 2016 Brexit referandumu ile başlayan süreçte nihayet 2020 yılı başında AB'den ayrılmayı başarmıştır. Bu iki devlet, bu anlamda AB ile stratejik ilişkilerde birçok konuda iş birliği yapmaya uygun durumdadır.

Bir diğer önemli konu ise hiç şüphesiz Kıbrıs'tır. İngiltere'nin Kıbrıs adasının yaklaşık yüzde 3'ünü kapsayan egemen askeri üsleri ve garantör statüsüyle etkisini sürdürdüğü Kıbrıs'ta, son dönemde yaşanan bazı gelişmeler her iki devleti de tedirgin etmektedir. Türkiye'nin etkili olduğu KKTC tarafında son aylarda federasyon ve Rumlarla birleşme görüşünün çok güçlenmesi Kıbrıslı Türklerin on yıllardır yaşadıkları izolasyon nedeniyle bir ölçüde anlaşılabilir bir durumken, Kıbrıs Rum Kesimi'nde hiçbir neden yokken egemen İngiliz toprağı statüsündeki İngiliz askeri üslerine yönelik protestolar hayra alamet değildir. Zira her iki devlet de adadaki statülerini Londra ve Zürih antlaşmaları gibi kurucu metinlerden alan yasal güce dayanmakta ve işgalci konumda bulunmamaktadırlar. Hatta bu bağlamda hatırlatmak gerekir ki, garantör devletlerin kabul etmemesi durumunda Güney Kıbrıs'ın AB üyeliği dahi tartışmaya açık bir konu hâline gelir. Bu bağlamda, Güney Kıbrıs'ta son dönemde artan milliyetçi ve Türkiye ve İngiltere karşıtı eğilimler mânâsızdır ve adanın geleneksel çizgisiyle uyumlu değildir. 

Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinde üçüncü önemli unsur ise kuşkusuz askeri iş birliğidir. Son yıllarda ABD ve Avrupa ülkelerinden istediği desteği alamayan Türkiye, son Eurofighter alımında olduğu gibi, giderek daha yoğun oranda Birleşik Krallık ile iş birliğine yönelmektedir. Bu anlamda, ABD ve Avrupalı devletlerin kaprisleri, Ankara'yı küstürmüş ve İngiltere'ye doğru itmiştir. Londra da, bu fırsatı kaçırmadan Ankara ile ilişkilerini her açıdan geliştirme niyetindedir. Bu iş birliği, KAAN olarak bilinen Türkiye'nin 5. nesil savaş uçağı konusunda da önemli ortaklıklara vesile olabilir.

Son olarak, son aylarda AB'ye dönme yanlısı "Breturn"cülerin sayısındaki artışa rağmen, genel ilke olarak "Küresel Britanya" vizyonu doğrultusunda ilerleyen İngiltere, Türkiye sayesinde Türk dünyası ve Türkiye'nin yakın coğrafyasında Ankara ile birlikte ortak projeler geliştirme ve çeşitli iş birlikleri kurma amacındadır. Bunlar, Londra'nın ekonomik büyümesi ve küresel siyasette ağırlığını koruması açısından gereklidir. 

Tüm bu nedenlerle, iki ülke, stratejik ortaklık konusunda ideal partnerlerdir. Dileğimiz, bu dostluğun derinleşmesi ve Türkiye'nin daha demokratik, İngiliz tipi bir siyasi sistemi benimsemesidir. 

Kapak fotoğrafı: Reuters Connect

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

23 Nisan 2026 Perşembe

Prof. Dr. Ozan Örmeci Daily Sabah Gazetesine Konuştu: Türkiye ve İspanya, Birlikte Hareket Eden İddialı Küresel Sesler Olarak Öne Çıkıyor

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, Daily Sabah gazetesinden Emine Gider'in yazdığı "Türkiye, Spain emerge as aligned voices taking assertive global position" başlıklı köşe yazısı için yazara Türkiye-İspanya ilişkilerine dair açıklamalarda bulundu. İki ülkenin 2000'lerde başlatılan "Medeniyet İttifakı" girişimi sayesinde, farklı siyasal geleneklerden gelen iktidarlara rağmen dış politikada benzer tepkiler gösterdiğine dikkat çeken Örmeci, iki devletin şimdilerde de İsrail ve ABD'nin Ortadoğu politikasına yönelik olarak insan hakları, uluslararası hukuk ve insancıl hukuk temelinde benzer reaksiyonlar gösterdiğini vurguladı. Aşağıdaki linkten bu makaleyi İngilizce olarak okuyabilirsiniz. 

21 Nisan 2026 Salı

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın 2026 ADF Konuşması

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin (kısaca ABD) Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapan ve aile köklerinin Lübnan’a dayanması nedeniyle Ortadoğu bölgesine özel bir ilgi besleyen Amerikalı iş insanı ve diplomat Thomas J. Barrack (kısaca Tom Barrack), geçtiğimiz günlerde Antalya'da düzenlenen 2026 yılı 5. Antalya Diplomasi Forumu'nda (kısaca ADF) önemli bir konuşma yapmıştır. Daha önce de Ortadoğu ülkelerinde monarşik yönetimlerin daha başarılı olduğu, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki sorunların daha ziyade retorik düzeyde kaldığı ve Türkiye ile İsrail arasında yakın bir iş birliğinin başlayacağı yönündeki açıklamalarıyla sansasyon yaratan ve tepki toplayan Amerikalı Büyükelçi, bu konuşmasıyla da yine yankı yaratmış; Türkiye'de anamuhalefet partisi CHP'nin lideri Özgür Özel tarafından "persona non grata" (istenmeyen adam) ilan edilmesi talep edilmiştir. Bu yazıda, Barrack'ın bu konuşması özetlenecektir. 


Açık sözlülüğüyle bilinen ABD Büyükelçisi, Antalya'daki konuşmasında da yine gündem yaratan ilginç sözler söylemiştir. Konuşmasının ilk bölümünde Lübnan sorununa değinen ve Hizbullah'ın Batı dünyasında bir terör örgütü olarak kabul edildiğini vurgulayan Barrack, Lübnan İç Savaşı'na son veren Taif Antlaşması'na da değinmiştir. Hizbullah'ın silahsızlandırılması konusunda İran'ın verdiği desteğin altını çizen Amerikalı diplomat ve iş insanı, bu sorunun askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini belirtmiş ve İbrahim Anlaşmaları'nın önemini vurgulamıştır. Bölgedeki tek güçlü ekonomi olan Türkiye'nin uluslaşma bağlamında da bölgedeki istisnai bir başarı örneği olduğunu düşünen Tom Barrack, Türkiye'nin başarısından yola çıkarak ekonomik başarı ve refahın istikrarsızlığı önlemedeki kilit unsur olduğu görüşünü işlemiştir. Ayrıca dini özgürlüklerin önemini vurgulayan Amerikalı diplomat, bu konuda herhangi bir kısıtlama olmaması gerektiğini belirterek, dini özgürlüklerin de devletlerin istikrarına katkı sağladığını ifade etmiştir. 

Konuşmasında askeri yöntemler ve savaşların bölgede yeni çatışma ve savaşlara neden olacağı görüşünü işleyen Tom Barrack, buna karşın Ortadoğu bölgesinde "güç" olgusunun çok önemli olduğunu söylemiş ve Suriye örneğinden yola çıkarak bu bölgede zayıflığın kabul görmediğini iddia etmiştir. Ahmed Şara'nın farklı görüşleri ve radikal geçmişine rağmen "güçlü adam" algısıyla ülkesi Suriye'de görece istikrarlı bir yönetim kurabildiğine dikkat çeken Barrack, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da güçlü bir lider olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda daha önce de tartışma yaratan Türkiye ile İsrail arasındaki sorunların daha ziyade retorik (söylemsel) olduğu yönündeki görüşünü tekrarlayan Amerikalı konuşmacı, Türkiye'de işlenen Büyük İsrail projesi veya İsrail'de işlenen Yeni Osmanlı iddiasının ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını açıklamaktadır. Birçok kritik metanın Doğu-Batı temelli olarak ulaşımı/taşınması bağlamında Türkiye, İsrail, Suriye ve Körfez ülkelerinin aynı cephede olduğunun altını çizen Amerikalı deneyimli devlet adamı, bu nedenle zaman içerisinde Ankara ile Tel Aviv (Kudüs) arasındaki polemiklerin azalacağını ve iş birliğinin artacağını ifade etmiştir. 

Daha sonra Türkiye'nin asla uğraşılmayacak güçlü bir devlet olduğunu anımsatan Tom Barrack, Körfez ülkelerinin de iyiliksever monarşi (benevolent monarchy) modeliyle diğer bölge ülkelerine kıyasla özellikle ekonomide çok başarılı olduklarını vurgulamıştır. Kendisine yöneltilen sert eleştirilere rağmen dürüst konuşmak gerekirse, Ortadoğu bölgesinde başarılı olan tek yönetim modelinin güçlü liderler (monarşiler veya seçim yoluyla başa geçen karizmatik liderler) olduğunun altını çizen Barrack, Arap Baharı sürecinde bölgeyi demokratikleştirmeye yönelik girişimlerin sonuçsuz kaldığını anımsatmıştır. Bu bağlamda, İsrail'in bölgedeki Körfez ülkeleri gibi iyi işleyen monarşiler ve Türkiye ile Suriye gibi güçlü liderler tarafından köklü medeniyetlerle iş birliğinin bölge halklarına istikrar ve refah getireceğini düşünen/uman Amerikalı diplomat, Müslümanlarla Yahudilerin tarihsel olarak hiçbir sorunlarının olmadığını da sözlerine ekleyerek geleceğe dair ılımlı mesajlar ve pozitif sinyaller vermiştir. Bu görüşlerini İsrailli muhataplarına da daima ilettiğini söyleyen Amerikalı diplomat, bölgedeki istikrarı sağlayacak kritik unsurun ekonomik başarı (refah) olduğunu bir kez daha dile getirmiştir.

Konuşmasının sonraki bölümünde soru üzerine Gazze krizine odaklanan Ekselansları Tom Barrack, Gazze'nin geleceği için oluşturulan uluslararası güce Türkiye'nin katılmasının İsrail açısından çok faydalı olacağını düşünmekte ve Türkiye'nin Hamas'ı terör örgütü olarak kabul etmemiş olmasının bölgedeki istikrarı sağlamak açısından Ankara'ya, Tel Aviv'e ve diğer başkentlere çeşitli avantajlar sağlayacağını düşünmektedir. Bu bağlamda ABD'nin İran'da askeri açıdan büyük bir zafer kazandığı İran Savaşı'nı örnek olarak vurgulayan Barrack, ülkesinin havada ve denizde sağladığı üstünlüğe karşın İranlıların kalplerini kazanamadığı için nihai bir zafer kazanamadığını belirterek, Türkiye'nin Hamas ve Filistinlilerle kurduğu yakın ilişkilerin bölge istikrarı açısından bir kaldıraca dönüşebileceğini ifade etmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan olmak üzere tüm ekibinin Başkan Trump'a Gazze ateşkesi (Gazze barış planı) konusunda daima yardımcı olduğunu anlatan Amerikalı diplomat, 7 Ekim saldırısı öncesinde Türkiye-İsrail ekonomik ilişkilerinin çok iyi seviyede olduğunu da sözlerine eklemiştir.

Değerlendirme

ABD Büyükelçisi Tom Barrack'ın 2026 ADF konuşması, önceki iyimser yaklaşımlarını sürdüren yapıcı bir konuşma olmuştur. Konuşmanın bu kadar tepki çekmesi oldukça gariptir; zira Amerikalı diplomat konuşmasında sürekli olarak Türkiye'yi övmüş, Türkiye'nin bölgesel istikrar için kilit bir aktör olduğunu vurgulamış ve bu bağlamda adeta üstü kapalı olarak İsrail yönetimini eleştirmiştir. Barrack'ın bölgede ancak güçlü liderlerin iş yapabildiği görüşü de, bizce Müslümanlara yönelik bir hakaret olarak kabul edilmemelidir. Zira Türkiye gibi bölgenin her açıdan en gelişmiş ülkelerinden biri olan bir devletin tarihinde bile başarı figürleri Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Milli Şef İsmet İnönü ve 12. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü liderler var ise, bu, bölgede güçlü liderlerin başarılı olabildiği görüşünün o kadar da temelsiz ve abartılı kabul edilmemesi gerektiğini gösterir. Ancak elbette Türkiye'nin de Avrupalı devletler gibi tam anlamıyla demokratik bir devlete dönüşümünü talep etmek buna bir engel değildir. Dileğimiz, Türkiye'nin tüm bölge devletleriyle iyi ilişkiler kurması ve savaşların bir an önce sona ermesidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

19 Nisan 2026 Pazar

Prof. Dr. Ozan Örmeci İran-ABD Diplomasisindeki Güncel Gelişmeleri A Haber'de Yorumladı

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 19 Nisan 2026 tarihinde A Haber kanalında yayınlanan "Ajans Hafta Sonu" programında Merve Özkan'ın konuğu olarak ABD-İran hattındaki güncel gelişmeleri yorumladı. 

18 Nisan 2026 Cumartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci'den Yeni Ders: "Uluslararası Örgütler ve Diplomasi"

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 18 Nisan 2026 tarihinde Rumeli Üniversitesi'nde RUBASAM Diplomasi Bilimi ve Uygulamaları Sertifika Programı kapsamında "Uluslararası Örgütler ve Diplomasi" konulu özel bir ders verdi. Aşağıda bu dersle ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.

Sunum (ppt)











17 Nisan 2026 Cuma

Prof. Dr. Ozan Örmeci Macaristan Seçimlerini Türkiye Araştırmaları Vakfı İçin Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2026 Macaristan genel seçimlerinde Peter Magyar'ın gösterdiği üstün başarıyı Türkiye Araştırmaları Vakfı için yorumladı.

16 Nisan 2026 Perşembe

Çin, Tayvan'da Muhalefete Destek Veren Diplomasiyi Tercih Ediyor

 

2026 ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle son dönemde pek dikkat çekmeyen sürpriz bir diplomatik gelişme, 2024 Başkanlık seçimlerini Çin karşıtı ve bağımsızlık yanlısı DPP (Demokratik İlerici Partisi) adayı Lai Ching-te veya yaygın bilinen ismiyle William Lai'nin kazanması ve Japonya'da Tayvan Sorunu konusunda şahin duruşu olan LDP'li Sanae Takaichi'nin Başbakan olmasıyla yeniden alevlenen Tayvan-Çin hattında yaşanan ilginç bir diplomatik ziyaret oldu. Öyle ki, 10 Nisan 2026 tarihinde, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, başkent Pekin'de Tayvan'ın kurucu ve şimdilerde ana muhalefet partisi durumundaki Kuomintang (KMT) Partisi Genel Başkanı Cheng Li-wun ile bir araya geldi.

Bilindiği üzere, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu sürecinde ÇKP (Çin Komünist Partisi) güçleri karşısında bozguna uğrayan KMT'li milliyetçiler, Çan Kay Şek liderliğinde Tayvan adasına kaçmış ve burada Çin Cumhuriyeti olarak da bilinen Tayvan'ı kurmuştur. Anti-komünist çizgideki Çan Kay Şek ve KMT'liler, buna karşın her zaman Çin'le birleşme konusunda istekli olmuş, ancak bu birleşmenin ÇKP liderliğinde ve komünist bir sistemde değil, kendileri gibi milliyetçi ve demokratik bir sistemde olması gerektiğini savunmuş ve kendilerini Çin'in gerçek temsilcileri olarak görmüşlerdir. Çan Kay Şek (1948-1975) sonrasında da 2000 yılına kadar Başkanlık makamını her seçimde kazanmayı başaran ve Yen Chia-kan (1975-1978), Chiang Ching-kuo (1978-1988), Lee Teng-hui (1988-2000) gibi milliyetçi Başkanlar çıkaran KMT, ilk kez 2000 seçimlerinde Tayvan'ın bağımsızlığını ve Çinli Hanlardan farklı bir "Tayvanlı" kimliği üzerine politika inşa eden DPP'li Chen Shui-bian'ın (2000-2008) liderliğine tanıklık etmişlerdir. 2008-2016 döneminde Ma Ying-jeou ile iktidara dönen KMT, son yıllarda ise Tsai Ing-wen (2016-2024) ve William Lai (2024-) gibi DPP'li Başkanlar nedeniyle adadaki gücünü kaybetmeye başlamıştır.

KMT, aslında ÇKP'nin tarihsel düşmanı ve ezeli rakibi olsa da, ilginç bir şekilde "tek Çin ilkesi"ni savunması bağlamında Pekin'le aynı kulvardadır. Tek Çin ilkesi, Tayvan'ın hiçbir koşulda tanınmamasını amaçlayan ve Pekin tarafından desteklenen çizgiden farklı olarak, Tayvan'la ilişkilerin geliştirilerek bu konudaki stratejik belirsizliğin sürdürülmesini savunan bir yaklaşımdır. Ancak bu bağlamda ÇKP ile KMT'yi ayıran faktör, tek bir Çin ulusundan söz eden iki siyasi entitenin Çin'in geleceği konusundaki görüşlerinin birbirine oldukça zıt olmasıdır. DPP ise, daha önce de belirttiğim üzere, Taipei'nin Çin'den tamamen farklı ve ayrık bir şekilde bağımsızlığını savunmaktadır. ABD, Çin'in son yıllarda kazandığı ekonomik ve siyasi güç nedeniyle DPP'ye daha yakın durmaktadır.

Bu bağlamda, Çin Devleti'nin Kuomintang (KMT) Partisi Genel Başkanı Cheng Li-wun'u sıcak bir şekilde Pekin'de ağırlaması, 2016'dan beri kesilen Tayvan-Çin hattında ilişkilerin sonraki dönemde yeniden tesis edilmesi bağlamında önemli bir sinyal ve büyük ihtimalle Pekin'in bu konuda benimsediği yeni stratejinin öncü bir sinyalidir. Nitekim Cheng'in ziyaretinden 6 gün sonra, Pekin, Tayvan ile ekonomik ve kültürel alışverişi genişletmeyi amaçlayan 10 maddelik bir önlem paketi açıklamıştır. Bu önlemler arasında uçuşların yeniden başlatılması, turizm kanallarının yeniden açılması, tarım ticaretinin kolaylaştırılması ve kültürel erişimin genişletilmesi gibi önemli maddeler yer almaktadır. Bu, Pekin'in son yıllarda geliştirdiği iki boyutlu siyasetin yeni bir veçhesidir; bir yandan baskı (DPP ve ayrılıkçılara), diğer yandan teşvik (muhalefete). Nitekim Atlantik Konseyi'nden (Atlantic Council) bölge uzmanı Wen-Ti Sung, Çin'in stratejisinin ÇKP ile KMT arasında özel bir bağ kurarak Tayvan'ın gelecekte barışçıl şekilde Çin'e bağlanmasını sağlamak olduğu görüşündedir.

Cheng Li-wun ziyareti vesilesiyle Tayvan heyetinin KMT partisinin kurucu babası kabul edilen Sun Yat-Sen'in türbesini ziyaret etmesi ve Şanghay'da iş çevreleri ile görüşmeler yapılması, sonraki Başkanlık seçimlerinde KMT'nin Çin desteğiyle daha farklı ve dengeli bir strateji izleyerek iktidara gelmeyi amaçladığını ve bunun Pekin tarafından da desteklendiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in Cheng'le görüşmesinde ortaya koyduğu 4 maddelik öneri bu anlamda dikkat çekicidir:

a-) İki taraf arasında ortak kimlik anlamında fikir birliği yapılması,

b-) Ortak vatanın korunması anlayışının benimsenmesi,

c-) Entegrasyon yoluyla karşılıklı refahın arttırılması,

d-) Çin halkının büyük yeniden dirilişinin gerçekleştirilmesi.

Sonuç olarak, Tayvan ana muhalefet lideri Kuomintang (KMT) Partisi Genel Başkanı Cheng Li-wun'un 10 Nisan 2026 tarihli Çin ziyareti, Çin'in KMT'ye destek sunan yeni Tayvan politikasının sertlik değil, diplomasi öncelikli olduğunu gösteren ve ABD'nin İran politikasına alternatif niteliğindeki daha barışçıl ve doğru bir yaklaşımdır. Umuyoruz ki, bu politika sayesinde binlerce insanın ölmesi önlenir ve siyasi sorunlar daha barışçıl bir şekilde çözülebilir. Ayrıca ABD'nin de bu konuda destekleyici olması önemli ve gereklidir; zira bu şekilde, Pekin de İran krizinin çözümlenmesi yolunda daha aktif hale gelebilecektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

15 Nisan 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ozan Örmeci, ABD'nin Hürmüz Boğazı Ablukasını A Haber'de Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 15 Nisan 2026 tarihinde A Haber kanalında yayınlanan ve Cansın Helvacı'nın sunduğu “Ajans Bugün" programında, ABD'nin ateşkes sürecindeki 2026 İran Savaşı'nda uygulamaya başladığı Hürmüz Boğazı ablukasını yorumladı.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci Macaristan Seçimlerini Tvnet Kanalında Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 13 Nisan 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan ve Hamza Çiftçi’nin sunduğu “Haber Merkezi” programında 2026 Macaristan genel seçimlerinde Peter Magyar ve Viktor Orban karşıtı muhalefetin kazandığı sandık zaferini ve bunun uluslararası siyasete etkilerini değerlendirdi.

12 Nisan 2026 Pazar

2026 Macaristan Seçimleri: Muhalefet 16 Yıl Sonra Orban'ı Geçmeyi Başardı

 

Giriş

Orta Avrupa'nın önemli devletlerinden ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gözlemci üyesi olan Macaristan, 2010 yılından bu yana ülkesini adeta avuçları içine almayı başarmış, çok güçlü ve başarılı bir sağcı popülist olan Viktor Orban tarafından yönetilmekteydi. Orban, ABD Başkanı Donald Trump, Rusya lideri Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü liderlerle kurduğu yakın ilişkiler, Avrupa Birliği (AB) içerisinde Ukrayna'ya yardım ve Rusya ile ilişkileri kesme gibi bazı konularda gösterdiği farklı tutumlar ve ülke içerisinde muhalefete ve LGBT grupları gibi kesimlere yönelik olumsuz yaklaşımlarıyla liberal çevrelerde hiç sevilmeyen bir isim olmasına karşın, kendisinin de kabul ettiği "illiberal" model, ilginç bir şekilde 16 yıldır ülkesinde başarıyla iktidardaydı. 2022 genel seçimlerinde Brüksel ve Washington'da sol-liberal kesimlerin seferberlik ilan ettiği durumlarda bile sandıktan zaferle çıkmayı başaran "Yetenekli Bay Orban", yıllar sonra ilk kez bu defa sandıkta beklenen başarıya ulaşamadı ve iktidarını kaybetti. Bu yazıda, 2026 Macaristan genel seçimleri, sahadan alınan bilgiler ve uluslararası haber ajanslarının haberleri temelinde özetlenecektir.

2026 Macaristan Seçimleri

Seçimden önce Uluslararası Politika Akademisi (UPA) olarak yayınladığımız iki farklı yazıda da, Orban karşıtı muhalefetin birleştiği merkez-merkez sağ çizgideki popülist TISZA (Saygı ve Özgürlük) partisinin, genç ve karizmatik siyasetçi Peter Magyar liderliğinde bu defa sandığa çok iddialı hazırlandığını ve özellikle AB ve AB üyesi bazı ülkelerden gelen desteğin ve Rusya ve ABD'ye yönelik tepkilerin de etkisiyle Orban'ın işinin bu defa çok zor olacağını belirtmiştik. Orban'a yönelik tepkilerin temelinde ise, ülkedeki yolsuzluk ve nepotizm vakalarının yaygınlaşması ile muhalefete yönelik baskılar vardı. Ayrıca Ukrayna'ya yardım konusunda yaşanan görüş ayrılıklarının (Orban, Trump-Putin ikilisi gibi Ukrayna'ya yardımların kesilmesini savunuyordu) damga vurduğu seçimler öncesinde, ABD Başkanı Trump'ın Başkan Yardımcısı J.D. Vance'i Orban'a destek için Macaristan'a göndermesi, bu seçimi, AB ile ABD arasında adeta bir tür bilek güreşine dönüştürmüştü. Seçim öncesindeki anketler ise, AB'ye yakın Magyar ve TISZA'mn Orban ve Fidesz partisinin yaklaşık 10 puan önünde olduğunu gösteriyordu.

Bugün (12 Nisan 2026) tarihinde huzur ve barış ortamı içinde gerçekleştirilen seçimler, öncelikle yüksek katılım oranıyla dikkat çekti. Birçok Avrupa ülkesinde genelde düşük düzeyde kalan seçime katılım düzeyi, Macaristan'ın 2026 seçimlerinde ise ülke tarihindeki en yüksek oran olan yüzde 79'u buldu. Geçtiğimiz genel seçimlerde, 2022'de bu oranın yüzde 63 olduğu düşünülürse, muhalefetin bu defa seçmenleri mobilize etmeyi başardığı söylenebilir. Ayrıca ilk defa oy kullanan gençlere Macaristan bayrağı renklerinde bileklik hediye edilmesi gibi ilginç bir uygulamayla da dikkat çeken seçimlerde, Macaristan vatandaşı olan seçmenler, parti ve seçim bölgesini temsil edecek vekil için iki farklı oy kullandılar. Ülke genelindeki yaklaşık 7,5 milyon seçmen nedeniyle, seçim sonuçlarının belli olması ancak gecenin ilerleyen saatlerinde mümkün oldu. Ek olarak, posta yoluyla gönderilen 232.000 civarında reyin (oyun), seçimlerden sorumlu NVI (Macaristan Seçim Ofisi) tarafından sandık oylarının sayılmaya başlamasından önce sayıldığı da bu noktada eklenmeli.

Peter Magyar

Henüz kesinleşmeyen seçim sonuçlarına göre, muhalefet bu defa başarılı bir performans sergileyerek Başbakan Orban ve partisi Fidesz'i geçmeyi başardı. Öyle ki, Peter Magyar liderliğindeki TISZA, Orban'ın partisi Fidesz'e yüzde 53'e yüzde 38,4'lük büyük bir üstünlük sağlayarak parlamentoda üçte ikilik çoğunluğu almayı başardı. Valasztas.hu internet sitesinin projeksiyonuna göre, bu sonuçlara göre TISZA Macaristan parlamentosunda 138 milletvekilliği alırken, Fidesz-KDNP ittifakı ancak 55 milletvekilliği ile yetinecek. Aşırı sağcı Mi Hazánk (Vatan Hareketimiz) ise yüzde 5,83 civarında oyla 6 meclis sandalyesi elde edecek. Bu şekilde 199 sandalyeli Macaristan Parlamentosu'nun yeni üyeleri de belirlenmiş ve Macaristan'da iktidar barışçıl bir şekilde el değiştirmiş oldu. Viktor Orban, seçim gecesi yaptığı konuşmada yenilgiyi kabul etti ve rakibini kutladı.


Valasztas.hu internet sitesinin meclis milletvekilliği dağılımı projeksiyonu

Sonuç

Sonuç olarak, 2026 Macaristan genel seçimleri, AB'nin ABD ve liberal demokrasinin popülizm karşısında kazandığı bir zafer olarak da yorumlanabilir. Zira ABD-Rusya ikilisi tarafından desteklenen 16 yıllık Başbakan Viktor Orban, tüm maharetine karşın bu defa sandıktan birinci çıkmayı başaramamış ve genç ve karizmatik siyasetçi Peter Magyar ile TISZA partisine geçilmiştir. Bu seçimin Macaristan ve AB'ye etkileri ise ancak önümüzdeki aylarda anlaşılabilecektir. Ancak genel beklenti, Macaristan'ın daha AB yanlısı, Rusya-Ukrayna çatışmasında Ukrayna'ya yakın ve ABD'deki Trump yönetimi ile Rusya'ya daha mesafeli yeni bir siyasi/diplomatik çizgiye yönelmesidir. Macaristan'ın Türkiye ve Türk soylu devletlerle ilişkilerinde ise herhangi bir gerileme beklenmemektedir. Dileğimiz, dost ve kardeş ülke Macaristan halkının en doğru kararı vermesidir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

11 Nisan 2026 Cumartesi

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in Çin Ziyareti


Giriş

Son aylarda Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Donald Trump yönetiminin tek taraflı uygulamalarına gösterdiği eleştirel tavır ve direnç ile İsrail'in Gazze ve İran'a yönelik sertlik politikalarına karşı sergilediği ilkeli duruşla dünyada adından söz ettiren ve özellikle İslam dünyasında hayli popüler hale gelen PSOE'li (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) solcu İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, şimdilerde Çin Halk Cumhuriyeti'ne yaptığı ziyaretle gündemdedir. Bu yazıda, İspanya'nın sol eğilimli hükümet döneminde son yıllarda uyguladığı siyasi ve ekonomik politikalar değerlendirilecek ve Sanchez'in Çin ziyareti analiz edilecektir.

İspanya'da Solcuların İktidarı

Ülkesi İspanya'da 2017'den beri solun ana partisi olan PSOE'nin Genel Sekreteri olan 1972 doğumlu genç siyasetçi Pedro Sanchez, 2018'den beri çeşitli kesintilere rağmen ülkesinde 3 defa Başbakanlık koltuğuna oturmayı başarmış önemli bir siyasetçidir. İlk Genel Başkanlığı ve Başbakanlığı döneminde daha merkezci bir sol siyasetçi olarak görülen Sanchez, zamanla İspanya ve dünyada aşırı sağın yükselişi ve İspanya'da aşırı solun bu konudaki hassasiyeti ve gücü nedeniyle daha sol bir siyasal program ve söylemi benimsedi. Defalarca iktidardan uzaklaştırılmasına ve sağın sert eleştirilerine karşın siyasi mücadelesinden vazgeçmeyen Sanchez, partisiyle birlikte çok da başarılı olamadığı 2023 genel seçimleri sonrasında diğer küçük solcu partiler ve yerel partilerle kurduğu yakın ilişkiler sayesinde bir kez daha Başbakan seçilmeyi/olmayı başardı.

Pedro Sanchez

Bu şekilde koltuğa zorlukla oturan Sanchez, Başbakan olduktan sonra ise, önceki iki dönem Başbakanlık deneyiminin de etkisiyle, oldukça özgüvenli ve iddialı işler yaparak gücünü konsolide etmeye başladı. Ülkesinde halkının ve bilhassa öncelikli seçmen tabanı olan solcuların insan hakları konusundaki duyarlılıklarını ve özellikle ezilen kesimlere yönelik empatik tutumunu iyi bilen Sanchez, bu bağlamda siyasal/diplomatik alanda daima uluslararası hukuk ve barış yanlısı, yeni ve iddialı bir söylem benimseyerek ismini hızla tüm dünyada duyurmaya başladı. Sanchez, 7 Ekim saldırısı sonrasında İsrail'in Gazze'ye yönelik operasyonları yayılmacı ve soykırımcı bir nitelik kazanınca, İsrail'e karşı -İrlanda ile birlikte- oldukça eleştirel bir tutum benimsedi. Nitekim İspanya, bu süreçte Avrupa Birliği içinde Filistin Devleti'ni resmen tanıyan ilk ülkelerden biri oldu. İspanya'nın bu kararı, zamanla Fransa, Birleşik Krallık ve Kanada gibi İsrail'le yakın ilişkileri olan büyük devletler de dahil olmak üzere birçok devletin aynı yönde karar almasını tetikledi.

Diğer konularda da daima barış ve uluslararası hukuku savunan Sanchez iktidarı, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik özel askeri operasyonunu ve yine son dönemde ABD ile İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını da şiddetle kınadı. Ancak bunları yaparken Sanchez, ilkeli davrandıklarını ve İran'daki rejimin aşırı niteliklerini savunmadıklarını da ısrarla belirtti. Bu süreçte ABD Başkanı Donald J. Trump ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun sert eleştirilerine maruz kalan Sanchez, bu eleştiriler karşısında da asla geri adım atmadı ve kendisine yönelik sataşmalara aynı şekilde cevap verdi. Sanchez'in bir diğer dikkat çektiği konu ise, ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO üyeleri için belirlediği yüzde 5 harcama önerisine karşı çıkması ve eğitim ve sağlık politikalarındaki öncelikleri nedeniyle kendi düzeylerinin yüzde 2,1 seviyesinde kalacağını belirtmesi oldu. Başkan Trump, bu konu nedeniyle İspanya'nın NATO'dan atılması gerektiğini dahi önerdi. Ancak bu durumda bile geri adım atmayan Sanchez, dünyada ABD karşıtı ve sol çevrelerde giderek bir kahraman figürü gibi algılanmaya başladı. Son olarak Başkan Trump'ın ticari ilişkileri kesmekle tehdit ettiği İspanya'dan Trump'a Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares tarafından verilen cevapta, bu tehditlerden korkulmadığı açıklanmıştı.

İspanya'nın son yıllardaki ekonomik büyüme oranları

Ekonomi alanında diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha başarılı bir grafik sergilemeyi başaran Sanchez iktidarı, iktidara geldiğinden beri ekonomiyi her çeyrekte yüzde 2,5-3 civarında büyütmeyi başardı. ABD Başkanı Donald Trump'ın ticareti kısıtlayan gümrük tarifeleri uygulamalarına karşı çıkan Sanchez, özellikle İspanyolca konuşan çok sayıda Latin (Güney) Amerika ülkesinden gelen göçmen işçiler ve yeni vatandaş olan topluluklar sayesinde ülkesinde toplumsal bir dinamizm yaratmayı da başardı. Bu süreçte İspanya'da 1,2 milyon düzeyinde yeni insanın yerleşmesi, İspanya'yı Avrupa'nın en dinamik ve demografik olarak gelişen ülkesi durumuna getirdi.

Kültürel olarak daima ilerici politikaları savunan Pedro Sanchez, LGBT haklarını, her türlü topluluğun dil ve kültürel alan başta olmak üzere demokratik özgürlüklerini ve her insanın insanca yaşamasını sağlayacak sosyoekonomik hakları savunmasıyla önemli bir siyasetçi haline geldi. Buna karşın, ABD ve Avrupa'nın büyük devletlerinin de etkisiyle, Sanchez'e yönelik ülkesinde ciddi tepkiler ortaya çıkmaya başladı.

Sanchez'in Çin Ziyareti 

ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gerildiği bir dönemde, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, 11-15 Nisan 2026 tarihlerinde gerçekleşecek 5 günlük Çin ziyaretine başladı. Sanchez'in, bu ziyaret vesilesiyle Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Başbakan Li Çiang ve Meclis Başkanı Cao Licı ile görüşeceği açıklanırken, bu görüşmelerde İspanya-Çin ilişkilerinin farklı boyutlarıyla geliştirilmeye çalışılacağı bildirildi. Sanchez'in son 4 yıldaki 4. Çin ziyareti, şimdilerde uluslararası basında dikkat çeken bir gelişme olarak öne çıkıyor.

 

İspanya'nın en büyük ihracat pazarları
(Yüzdelik Dilim)
2024
Fransa%14,5
Almanya%10
İtalya%8,4
Portekiz%8,2
Birleşik Krallık%6
ABD%4,6
Hollanda%3,1
Belçika%3,1
Fas%3,1
Polonya%2,5

 

Sanchez'in son yıllardaki çabalarına karşın, İspanya-Çin ilişkileri, günümüze kadar gerçek potansiyelinin oldukça altında kalmış gibi görünüyor. Zira Çin, İspanya'nın en büyük 2. ithalatçısı olmasına karşın, ihracat pazarı olarak İspanyol firmalarına henüz yeterince fırsat sağlamamış gibi gözüküyor. Nitekim dünyanın üretim merkezi olan Çin, İspanya için de Almanya'dan sonraki en büyük ikinci ithalatçı olurken, İspanya'nın ihracat pazarı olarak ilk 10 listesinde yer almıyor. Çin'in 1,4 milyarlık devasa nüfusuyla çok büyük bir pazar olduğu düşünülürse, Sanchez'in girişimleriyle İspanyol firmalarının Çin'de daha yoğun iş yapabilmeleri olası bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.

 

İspanya'nın en büyük ithalat kaynakları
(Yüzdelik Dilim)
2024
Almanya%10,8
Çin%10,3
Fransa%8,2
İtalya%6,6
ABD%6,5
Hollanda%4,5
Portekiz%3,7
Birleşik Krallık%2,4
Belçika%2,3
Fas%2,2

 

İran Savaşı'nın ateşkes anlaşmasıyla durakladığı bir dönemde gerçekleşen ziyaret, Pakistan'ın arabuluculuğunda sağlanan bu ateşkeste payı olduğu düşünülen Çin'in barışçıl politikalarına destek olarak da değerlendirilebilir. Zira ilk günden beri savaşa karşı çıkan Başbakan Sanchez, İsrail'in yalnızca İran'a değil, Lübnan'a yaptığı askeri müdahaleleleri de eleştiriyor ve bunların Ortadoğu'daki daha büyük çatışmaları tetikleyebileceğini düşünüyor. Sanchez, Çin'in bu konudaki politika ve söylemlerine de daima övgüyle yaklaşıyor. Ayrıca Sanchez'in Çin-Brüksel (AB) ilişkileri bağlamında daha önemli roller üstlenmesi de bu ziyaret vesilesiyle gündeme gelebilir. Zira yakın geçmişte Yunanistan, Birleşik Krallık ve İtalya gibi ülkelerle Avrupa'daki güvenilir bir partner olarak yakın ilişkiler geliştirmeye çalışan Pekin, bu ülkelerdeki iktidarların değişimi nedeniyle birçok konuda sonradan geri adım atılmasına tepki göstermişti.

Sonuç

Sonuç olarak, dünyada jeopolitik dengelerin hızla değiştiği bir dönemde farklı bir kulvar benimseyen İspanya, solcu Başbakanı Pedro Sanchez ve sosyalizan eğilimli iktidarıyla ilginç bir politika izlemekte ve şimdilik bu politikasında kayda değer başarılar başarılar kazanmaktadır. Ancak Sanchez'e ülke içinde yükselen tepkiler ve ABD ile İsrail gibi etkili ülkelerle yaşanan polemik ve sorunlar, sonraki seçimin zor geçeceğini düşündürmektedir. Şurası bir gerçektir ki, çok kutupluluk bir gerçek olma yolundadır. Bu bağlamda, Çin Halk Cumhuriyeti gibi dev bir ülkeyle çeşitli düzeylerde ilişkiler kurmak çok faydalı ve gereklidir. Ancak böyle sert bir dönemde, Batı ittifakının geleceği tartışmalı hale gelmişken, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda ABD ve Batılı ülkelerden daha geride olan ülkelerle kurulacak ittifaklarda dikkatli ve seçici olmak da Batılı liderlerin dikkat etmesi gereken bir husustur. Bizce Sanchez hükümeti bu hassas dengeyi tuttaracak kalibrededir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ