7 Ekim 2023 Cumartesi

Türk-Amerikan İlişkilerinde Yeni Bir Kriz Mi? ABD, Türk Sihasını Düşürdü!

 

Giriş

2023 yılı Mayıs ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve iktidar partisi AK Parti'nin üstün bir performansla yeniden seçilmesi sonrasında, yeni atanan bazı Bakanların (Hakan Fidan ve Mehmet Şimşek başta olmak üzere) Batı ülkelerinde eğitim almış ve başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Birleşik Krallık gibi Batılı ülkelerle iyi ilişkileri olan kişiler olması nedeniyle, Türk Dış Politikası'nda yeniden bir Batı ile yakınlaşma döneminin yaşanabileceği umudu yeşermişti. Nitekim ilk haftalarda kurulan sıcak temaslar ve kullanılan yapıcı üslup da Türkiye'nin Batı dünyası ile ilişkilerini düzeltmesi bağlamında oldukça umut vericiydi. Ancak ikili ilişkilerdeki ciddi yapısal sorunlar çözülemediği için, kısa sürede ilişkilerde sorunlar ve krizler yine başgöstermeye başladı. Nitekim geçtiğimiz gün, Suriye'nin kuzeybatısındaki Haseke yakınlarında Türkiye'ye ait bir SİHA'nın ABD F-16'sı tarafından düşürülmesi, yalnızca Türk-Amerikan ilişkileri açısından değil, NATO açısından da ciddi bir krize sebebiyet verdi. Bu yazıda, bu olayı enine boyuna değerlendireceğim.

Ne Oldu?

1 Ekim tarihinde PKK'nın Ankara'da İçişleri Bakanlığı'nı hedef alan terör eylemi sonrasında, Türkiye, PKK uzantısı hedeflerin vurulması adına Suriye'ye yönelik faaliyetlerine hız vermişti. Türkiye'nin yeni Dışişleri Bakanı olan eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan, olay sonrasında basına yaptığı açıklamada, başta ABD olmak üzere bölgede faaliyet gösteren ve terör örgütlerine destek veren yabancı ülkeleri kastederek, "üçüncü tarafların PKK/YPG’li tesislerden ve şahıslardan uzak durmasını tavsiye ediyorum" şeklinde iddialı bir ifade kullanmıştı. Ancak 5 Ekim tarihinde yaşanan bir olay, adeta ABD'nin Hakan Fidan'ın sözlerine cevap niteliğindeki bir tepkisi olarak algılandı. Öyle ki, bu tarihte Suriye'de MİT adına görev yapan bir silahlı insansız hava aracı (SİHA veya drone) ABD Ordusu adına görev yapan bir F-16 uçağı tarafından düşürüldü. SİHA'larda insan personelin görev yapmaması ve can kaybı olmaması nedeniyle olay şimdilik büyük bir krize dönüşmese de, NATO tarihinde büyük ihtimalle ilk kez iki müttefikin bilinçli bir şekilde birbirlerine ait savaş teçhizatına zarar veriyor oluşu, hem Türk-Amerikan ilişkileri, hem de NATO'nun birliği açısından gelinen vahim noktayı ispatladı.

ABD'nin eylemi Hakan Fidan'ın sözlerine cevap gibi algılandı

İlk açıklamalar ABD resmi makamlarından gelirken, olayın gerçekleştiği 5 Ekim gecesi konuşan Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, "ABD'li komutanlar, Amerikan kuvvetlerine 500 metreden daha yakına gelen Türkiye'ye ait insansız hava aracını potansiyel bir tehdit olarak değerlendirdi. ABD F-16 savaş uçakları daha sonra İHA'yı meşru müdafaa amacıyla düşürdü." açıklamasını yapmıştır. Amerikalı yetkili, olayın ABD kontrolündeki kısıtlanmış harekât bölgesine yapılan bir uçuş nedeniyle gerçekleştiğini ve olay öncesinde uyarı yaptıklarını belirtirken, iki ülke Savunma Bakanları Lloyd Austin ve Yaşar Güler'in görüşmelerinin de olumlu geçtiğini vurgulamış ve Türkiye'nin önemli bir NATO müttefiki olduğunun altını çizmiştir. Amerikalı yetkililer, olayın Türk SİHA'sının izinsiz olarak Amerikan hedeflerine 500 metre yaklaşmasının ardından gerçekleştiğini ve yerel saatle 11:40'ta vuku bulduğunu ifade etmişlerdir. Amerikan basınında yer alan ilk haberlerde, düşürülen SİHA'nın Bayraktar TB2 modelinde olduğu ve SİHA'yı vurmak için kullanılan F-16'nın da Ürdün'den havalandığı belirtilmiştir. İlerleyen günlerde F-16'nın Musul'dan kalktığı da iddia edilmiştir.

Olayın hemen ardından Reuters haber ajansına konuşan Türk yetkililer ise, SİHA'nın Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) ait olmadığını vurgulamışlardır. Bu açıklama, başta düşürülen SİHA'nın Türkiye'ye ait olmadığı şeklinde algılansa da, ilerleyen saatlerde düşürülen SİHA'nın MİT adına Suriye'de istihbarat toplama faaliyetleri gerçekleştiren bir drone olduğu iddia edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise, ilerleyen saatlerde yaptığı açıklamada, "Operasyon esnasında üçüncü taraflarla işletilen çatışmasızlık mekanizmasındaki farklı teknik değerlendirmeler nedeniyle bir Siha kaybedilmiştir. İlgili taraflarla çatışmasızlık mekanizmasının daha etkin işletilmesi yönünde gerekli tedbirler alınmaktadır." ifadelerine yer vermiştir. Bu şekilde, T.C. Dışişleri Bakanlığı, olayın büyümesi ve iki müttefikin arasını daha da açmasını önlemek için dikkatli ve özenli bir üslup kullanmayı tercih etmiştir. 

Olayın Analizi

Olay hakkında tüm detaylar henüz bilinmese de, Amerikan tarafının yaptığı açıklamalarda, Türk SİHA'sının Amerikan askerlerinin 500 metre kadar yakınına geldiği ve bu konuda kendilerine önceden herhangi bir bilgi verilmediği vurgulanmıştır. Bu bağlamda, ilk söylenmesi gereken husus, iki NATO üyesi ülkenin Suriye'de uyguladıkları politikaların birbirlerine taban tabana zıt ve bunun da ötesinde son derece koordinasyonsuz biçimde kurgulanıyor olmasıdır. Öyle ki, NATO'nun en büyük iki ordusuna sahip olan devletler, birbirlerinin terör örgütü kabul ettikleri örgütlere alenen destek vermektedirler. ABD, Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü PYD/YPG gibi Kürt gruplarını Suriye'de alenen destekler, silahla donatır ve onlara yönelik eğitim faaliyetleri gerçekleştirirken, Türkiye de ABD'nin terör örgütü kapsamında değerlendirdiği Hamas'la ilişkilerini sürdürmektedir. Bu da, kuşkusuz, akıllara Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un birkaç yıl önce söylediği "NATO'nun beyin ölümü" söylemini getirmekte ve Batı dünyasının askeri alyansının daha uyumlu hale getirilmesi gerektiğini göstermektedir.

İkinci olarak, Türk SİHA'sının ABD'den izinsiz uçuş yaparak istihbarat topluyor olmasına yönelik ABD Ordusu'nun tepkisinin de son derece sert olması hususu vurgulanabilir. Zira her ne kadar bu olay Amerikan askeri makamlarınca "meşru müdafaa" olarak değerlendirilse de, Türk SİHA'sının Amerikan hedeflerine yönelik bir saldırı hazırlığı içerisinde olmadığı ortadadır. Yani Washington, Ankara ile ilişkilerindeki güvensizlik ve kötü gidişatın sonucu olarak, bu olayda verilebilecek en sert tepkiyi göstermiş ve SİHA'yı düşürmeyi seçmiştir. Ancak bu sert tepkinin temelinde de, geçtiğimiz yıl Kasım ayında Suriye'ye yapılan bir Türk SİHA saldırısında Amerikan hedeflerinin güvenliğinin riske atıldığı iddiasının etkili olduğu söylenebilir. Bu konuda haklı tarafı belirleyecek husus ise, kuşkusuz, askeri hukuk açısından önemli bir kavram olan "angajman kuralları" (rules of engagement) esaslarıdır. Bu bağlamda, Sanremo Handbook on Rules of Engagement'a göre, meşru müdafaa hakkının (self-defence) kullanılması için, düşmanca hareket ve niyetin (hostile act and intent) oluşması gerekmektedir. Türk SİHA'sı için bu durumun ne derece geçerli olduğu ise tartışmalıdır. Bu konuyu siviller yerine askeri uzman ve hukukçuların değerlendirmesi daha doğru olacaktır. 

Üçüncü olarak, gerek Türkiye medyası, gerekse uluslararası medyada bazı kişilerin olayı ele alış şeklinin Türk-Amerikan ilişkilerinde krizler yaşanmasını teşvik eder nitelikte olması düşündürücüdür. Zira iki müttefik ve demokratik ülkenin birbirleriyle ilişkilerinin bozulması, ne bu ülkelere, ne de dünyanın geri kalan ülkelerine fayda sağlayabilecek bir husus değildir. Bu durum, Türk-Amerikan ilişkilerinde artık üçüncü aktörlerin (Türkiye örneğinde bu Rusya olabilir) çok önemli hale ve etkin konuma geldiklerini düşündürmektedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye'nin NATO ittifakındaki yerinin sağlamlaşması için Suriye'deki koordinasyonsuz ve birbiriyle çelişen politikaların uyumlu hale getirilmesi gerektiği ortadadır. Bu konuda elbette taraflar müzakere yöntemiyle ve uluslararası hukuk ve teammüller doğrultusunda bir uzlaşıya varmalıdırlar. Zira iki ülkenin birbirlerine ihtiyaçları olduğu gibi, dünyanın geri kalanı için de iyi kötü demokrasi olmaya çalışan bu devletlerin müttefiklik ilişkilerini koruması çok faydalıdır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


5 Ekim 2023 Perşembe

Interview with Dr. Theano Kalavana

 

Dr. Theano Kalavana holds a PhD in Psychology, MSc in Health Psychology, and BSc in Psychology. Her career focuses on the Psychology of Motivation, Communication Skills, and Self-management. Until 2019, she was in academia as an Assistant Professor in Health Psychology and Clinical Communication at the St George’s Medical Program of the University in London through the Medical School, University of Nicosia. Before that, she was a visiting lecturer at the Nursing department of Cyprus University of Technology and at the department of Psychology of the University of Cyprus. In 2014, she received a big European Research Grant and started her research with health professionals on their self-regulation skills and patients’ satisfaction. Since then, she started delivering training programs (based on the research results) to hospital organizations on resilience, effective communication skills, self-regulation for goal accomplishment, and patients’ satisfaction. Due to this experience and exposure, her journey into HR and Business world started. Apart from the academia, she has worked as a project manager and facilitator for leadership programs in large organizations. Since 2019, she works mostly, as an Executive Coach in Leadership and Well Being. She is a Professional Certified Coach accredited by the International Coach Federation, with more than 2500 hours on one-to-one and team coaching.

Ozan Örmeci: Thank you for accepting our interview proposal. Could you please tell us more about your interest in Cypriot politics and earlier political efforts?

Theano Kalavana: I started being involved in bicommunal activities since 2003 through several programs and always on a volunteer basis. I have collaborated in programs of the UNDP Act, and in 2009, I was one of the founders of the Cyprus Friendship Program. The last 5 years I have been involved as Secretary General of OPEK (an NGO for Social reform) and is been almost a year that I was elected as the chairperson of OPEK. Additionally, in 2021, I was also a candidate for the parliament with the Green Party of Cyprus. Also, since 2018, I have a Sunday column in one of the biggest newspapers in the Republic of Cyprus. Usually, my articles address several political developments and developments around the world and how this is impacting Cyprus and the possibility of reconciliation and resolution of the Cyprus problem.

Ozan Örmeci: How is Türkiye (Turkey) perceived by Greek Cypriots? Do all people automatically see Turkey as an enemy or are there positive approaches as well to our country thanks to the long history of Ottoman peace in Cyprus in addition to the Turkish military effort to restore democracy in the island in 1974 following the military coup? 

Theano Kalavana: The majority of Cypriots -and this is due to how media presents the news and the developments- if I may say has a negative perception of Türkiye. Even the words that journalists choose to use in their articles or in TV news such as calling President Erdoğan “the Sultan” immediately creates negative images in people’s minds. Türkiye, for the majority of the Greek Cypriots is not a country that we can trust. It is not considered as a trustworthy partner, lacking credibility and not a country that can be hold accountable. There is a great hesitation even when the negotiations were taking place and a huge doubt whether Türkiye will commit to the decisions or the possible solution that will be agreed. Also, Greek Cypriots -due to the huge problem of migration- believe that Türkiye is sending boats with refugees on purpose to Cyprus and that the migrant smugglers are people who are protected by Türkiye. So, as you understand, it is not only the history since 1963, then 1974, it is not only the recent development with Famagusta and the interference of Türkiye ships in the gas exploration in the exclusive sea zones, but recently it is also the migration issue that has a direct impact on the economy of the country. But of course, there are Cypriots who do believe that there is space for reconciliation, solving the Cyprus problem and Türkiye can be an accountable partner in peace.

Ozan Örmeci: In Turkey, the general idea is that the Church of Cyprus is very influential in politics, as proven by the example of Archbishop Makarios, and it is against a democratic united federal Cyprus based on the equal rights of Turkish and Greek Cypriots? Do you think this is correct? How does the Church of Cyprus stand in terms of the Cyprus Problem?

Theano Kalavana: To be honest, the Church of Cyprus interferes in everything and ‘yes’, because of its power, it has always influenced the people of Cyprus. Indeed, the Church influences education, which is the most important aspect on the development of citizens that will stand in the future and support peace and reconciliation. In people’s mind, the Church seems to be against a democratic united federal Cyprus based on the equal rights of Turkish and Greek Cypriots. I think it is not only the Church that is against this, but there are also many Cypriots that are against equal rights. I think the Church of Cyprus was always an ally with Russians due to sharing the same religion (sect) and of course the dependence of Cyprus economy and banks on Russians’ money. It is well known that Russia is not keen to the solution of the Cyprus problem and I do believe that they influence not only the Church, but also the majority -if not all- of the political parties.

Ozan Örmeci: What is your opinion and suggestion about the solution of the decades old Cyprus Problem? Do you think despite of all failed previous efforts, a united federal Cyprus is the only viable option or there could be other paradigms to establish friendly relations between Turkey and Greek Cypriots?

Theano Kalavana: United Federal Cyprus is the only viable option in my understanding. Of course, many parameters within the resolution will differentiate since the last failed negotiation attempt at Crans Montana. I do not believe that the two-state solution will work well and it will put us in many troubles with the European Union (EU) as well. Friendly relations between Türkiye and Greek Cypriots can be established through different means, but we have abandoned everything since 2017. There are several measures that could have created a mutual trust between the two communities that were abandoned or not placed forward. I believe that both communities need to cooperate on common goals such as the health, the economy of the country etc. If there is a lack of interdependencies for progression, then any attempt will fail again at a great cost for everyone living on this island.

Ozan Örmeci: Do Greek Cypriots travel to Turkey frequently? Does the Greek Orthodox Church in Fener, Istanbul keep its importance for pious Greek Orthodox people and the clergy?

Theano Kalavana: I think Greek Cypriots do travel frequently to Türkiye in recent years as many travel agents are promoting excursions to Istanbul. Also, I know that some churches and priests have been organizing religious trips to Church in Fener. The majority of Cypriots do not hesitate to travel to Türkiye; especially in the past few years, with lira dropping so much compared to euro, Türkiye has become a very cheap touristic destination for many Cypriots. To be honest, I saw many pictures of my ex-university students having their summer holidays in Istanbul. I am also aware that there are many Greek Cypriots that visit specific doctors in Istanbul for cosmetic surgery, but also for neurosurgeries.

Ozan Örmeci: The new Cyprus President Nikos Christodoulides is not well-known in Türkiye. What are his opinions concerning the future of Cyprus, relations with Türkiye, and a possible energy cooperation between regional actors in the Eastern Mediterranean?

Theano Kalavana: I think none of us understand what he really wants. Even diplomats that had meetings with him could not extract any clear intentions. What we must not forget is that he was the right hand of Nicos Anastasiades for everything and next to him in the negotiations in Crans Montana. So, the impression that he gives to the public is that he wants the negotiations to start, but he is not ready to take any major decisions that will cost his political status and reputation. A great example that I can share is the incidence in Pyla. Even though he agreed a month before the incidence, he did not confirm his agreement later and used the whole incidence to create internal impressions of patriotism. In addition, he is already a President for 7 months and so far, has shown zero actions towards bringing together the two communities or implementing trust measures that will impact in a positive way both communities and create the psychological safety between the two communities.

Ozan Örmeci: Do you think with more democratization efforts and a well-negotiated settlement in Cyprus, Türkiye could accede to the European Union as full-member in the future?

Theano Kalavana: It will be a very long road for Türkiye to join EU. It needs so much to take place for something like that. The most important is to abandon the attitude and mindset that Türkiye had back the Balkan Wars etc. That is a huge country with power and you should consider us. This kind of approach will not work for the EU. Of course, democratization efforts are number one issue, then solving all the conflicts that has around the neighborhood and then a more EU-oriented mindset can be a key to come closer to EU, but joining it will take more than a decade in my opinion.

Ozan Örmeci: How is the relationship between Turkish Cypriots and Greek Cypriots since the opening of border gates in the early 2000s? Do clashes occur frequently or people mostly live in peace and harmony?

Theano Kalavana: They live in peace, no clashes as far as I am aware. There is a tendency to ignore each other, but we do not have a problem doing our shopping in the north/occupied part or Turkish Cypriots to shop in the Republic of Cyprus. The increased prices of oil/petrol pushed many Greek Cypriots to visit very often the north for fuels. I do believe also that several companies are collaborating for different products in a more silent way. We also know that there are female Greek Cypriots visiting cosmetic doctors in the north; plus, many Cypriots are buying their medication from the pharmacies in the north. In addition, several private schools in the Republic of Cyprus have Turkish Cypriot pupils. We live next to each other, do things next to each other, but afraid of a political solution. It does not make a lot of sense. But I guess there is the fear that if we make peace, there is the possibility of things not going well again -like in the 1960s- and we might experience another war. So better what we are used to now than the unknown. Of course, there are still many individuals that have established friendships or reconnected with people they used to know before the war and spend time together and having holidays together. Also, many NGOs still do a lot of bicommunal activities together.

Ozan Örmeci: I am sure you visited the TRNC many times. So, comparing the northern and the southern political identity on the island, as a Cypriot, what are your observations about similarities and differences?

Theano Kalavana: Too many similarities as to the culture and mindset. Although I believe Turkish Cypriots are more honest and still more keen for solution compared to Greek Cypriots. The anarchy of architecture is the same. We also have similar approaches of doing business and making money without having a mature plan. The ‘at the moment economy’ instead of creating long-term plans to have sustainable economy is what I also observe to be the same. Although I know that religion was not an important aspect in Turkish Cypriots life, I do observe that they have started building many mosques like we build huge churches. The food is the same of course. One of our biggest differences is that the Turkish Cypriots have the strength to fight for their values and their beliefs, and they are always ready to protest when things are not right even though their economy depends on Türkiye. The recent example with the journalist and the newspaper that took Ersin Tatar to the court and won the case is one of the many. I have observed how the teachers’ association is so active and believes so much as to the way that history needs to be taught at schools so that the children do not develop enemy images in their head. The doctors’ association is also very active as to civil society. The related Greek Cypriot associations do not take such actions or have any intention to do so. 

Ozan Örmeci: Theano, thank you very much for your time and I wish you all the best for the rest of your life. I also hope to welcome you in the future in Istanbul for a conference on the Cyprus Problem and Turkey’s relations with the EU.

Date: 06.10.2023


Egemenlik Kavramı Işığında Türkiye-KKTC İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme

 

Öz: Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıyan dünyadaki tek devlettir. KKTC, kâğıt üzerinde egemen ve bağımsız bir devlet olmasına karşın, güvenlik gerekçeleri nedeniyle kendi kurumlarını geliştirememiş ve kendi egemenliğini Türkiye sayesinde uygulayabilen bir devlettir. Dahası, KKTC’nin uluslararası statüsü de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı bağlayıcı kararlar nedeniyle değiştirilememekte ve geliştirilememektedir. Bu bağlamda, Türkiye-KKTC ilişkilerini “egemenlik” kavramı ışığında değerlendirmek, bize ilişkilerin durumu, geleceği ve KKTC devletinin devletleşme sürecinin geldiği nokta konusunda fikir verebilir.

Anahtar Kelimeler: KKTC, Türkiye-KKTC ilişkileri, Egemenlik.

 

Giriş

Bu makalede, Siyaset Bilimi’nin en temel kavramlarından olan “egemenlik” olgusu ile Türk Dış Politikası’nın 1950’lerden beri en önemli gündem maddelerinden biri olan Kıbrıs Sorunu birleştirilerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (kısaca KKTC) statüsü ile Türkiye-KKTC ilişkileri bu perspektiften değerlendirilecektir. Bu bağlamda, çalışmada, öncelikle “egemenlik” kavramının siyasal tarihteki gelişimini incelenecek, daha sonra KKTC’nin uluslararası statüsü değerlendirilecek, son olarak da Türkiye-KKTC ilişkileri egemenlik perspektifinden yorumlanacaktır.

Egemenlik Kavramının Gelişimi

Egemenlik, Siyaset Bilimi için en temel kavramlardan birisidir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, “egemenlik”, “egemen olma durumu” ve “milletin ve onun tüzel kişiliği olan devletin yetkilerinin hepsi; buyruk, hüküm, hükümranlık, hâkimiyet” anlamlarına gelmektedir.[1] Egemenlik kavramının köklerini, insanoğlunun ve farklı insan gruplarının belli bir coğrafyada kendi hâkimiyetlerini kurması çabalarına kadar -eski uygarlıklar dönemine değin- geriye götürebiliriz.

Egemenlik kavramının Siyaset Bilimi disiplininde kullanımını ise ilk kez Fransız hukukçu Jean Bodin’de (1530-1596) ve 16. yüzyılda görmekteyiz. Bodin, Latincede “en yüksek, en üst” anlamlarına gelen “superanus” teriminden türettiği egemenlik (souveraineté) kavramıyla bir devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak ve sınırsız gücünü tanımlamış; mutlak monarşi yönetimlerini örnek alarak geliştirdiği bu kavramıyla da egemenliğin sınırlanamaz olduğunu ifade etmiştir.[2] Bodin ve Hegel gibi düşünürlerde, devletin otoritesi, Tanrı’nın otoritesinden sonra gelen, bölünemeyen ve devredilemeyen nitelikte mutlak bir güç olarak ifade edilir. Bodin, Devletin Altı Kitabı adlı eserinde, egemenlik olgusunu açıklarken gemi güvertesi örneğini vererek, nasıl ki güvertesi olmayan bir vasıta gemi değilse, egemenliği olmayan bir örgütün de devlet olamayacağını vurgular.[3]

İlerleyen dönemlerde, Thomas Hobbes (1588-1679) gibi devletin kuruluşunu toplumsal sözleşmeye dayalı toplumsal bir onay süreci ile açıklayan bazı düşünürler, yine egemenlik kavramını devletin oluşum süreciyle ilişkilendirmiş, ama egemenliğin kaynağı olarak monarşi ya da Hıristiyan köktendinci bazı Orta Çağ düşünürleri gibi Tanrı yerine, toplumu işaret etmişlerdir. Nitekim meşruti monarşiye destek veren çizgide düşünmesine karşın, Hobbes, Ejder Kral-Leviathan’ın otoritesini halkın iradesine dayandırırken, aslında Cumhuriyet rejimine giden yolu da açmış oluyordu. Hobbes’un çağdaşı olan John Locke’un (1632-1704) daha minimal (asgari) düzeyde devlet müdahalesini savunan ve devleti adeta bir mahkeme sürecine indirgeyen liberal yaklaşımı ve sonraki çağda Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) genel irade (volonté générale) ve toplumsal sözleşme (contrat social) kavramlarıyla Batı siyasal düşüncesinde devletin dönüşümü sağlanırken, buna eşlik eden çok önemli bir siyasi tarih olayı ise 1648 Westphalia Antlaşması olmuştur. Westphalia Antlaşması sayesinde, Avrupa’daki farklı devlet ve prenslikler, birbirlerinin sınırlarına saygı göstermeyi ve kendi sınırları içerisinde devletlerin uygulamalarına karışmamayı ilke edinerek, modern ulus-devlet yapısına giden sürecin önünü açmışlardır.[4]

Westphalia Antlaşması sonrasında egemenlik kavramının modern anlamda gelişimi açısından bir diğer önemli ve dönüm noktasını ise 1789 Fransız Devrimi oluşturur. Fransız Devrimi’nin temel ilkeleri olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlikle Cumhuriyet rejimlerinin temelini oluşturan siyasi değerler pekişirken, devletlerin ulus-devlet olarak algılanması ve devletlerin yurttaşlarının evrensel haklarına saygı göstermesi gibi gelişmeler de yaşanmıştır. Ancak egemenlik kavramıyla, temelde devletin iç işleyişinde üzerinde başka bir güç kabul etmeme anlayışı kabul görmüş ve özellikle işin güvenlik boyutu üzerinde durulmuştur. Örneğin, ünlü Alman sosyolog Max Weber, devleti, “belli bir bölge içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu” olarak tanımlayarak[5], bu konudaki en ünlü tanımlardan birisini yapmıştır.

Devletlerin resmi ilişkileri arttıkça, egemenlik kavramının iç egemenlik ve dış egemenlik şeklinde iki farklı düzlemde değerlendirilmesi çabası görülmüştür. Örneğin, Münci Kapani’nin Politika Bilimine Giriş kitabında da, bu konu, iç ve dış egemenlik şeklinde iki farklı kapsamda yorumlanır. İç egemenlik devletin sınırları içerisinde kendisinden üstün bir güç tanımaması iken, dış egemenlik de devletin başka bir devlete tabi olmaması olarak ifade edilmektedir.[6] Hukuk alanında önemli eserler veren Hans Kelsen ise, egemenliği hukuki boyutuyla çalışmış ve hukuk devleti olmanın devlet egemenliğine tezat teşkil etmediğini ve hukukun üstünlüğünün devletin egemenliğinin uygulanması olacağını vurgulamıştır.[7] Bu anlamda, devlet, sadece belli kurumlar (siyasi yönetici, parlamento vs.) değil, mahkemeler, belediyeler ve kamu kurumları gibi farklı bileşenlerden oluşan bir bütün olarak değerlendirilmiş ve hukuk da kuvvetler arası ilişkileri düzenleyen temel ilke olarak kıymetlendirilmiştir.

Günümüzde, demokrasi bilinci gelişip, demokratik uygulamalar yaygınlaştıkça, egemenlik kavramının tanımı ve içeriği de değişmektedir. Öncelikle, eskiden olduğu gibi sınırsız egemenlik diye bir olgudan söz etmek günümüzde mümkün değildir. Tam tersine, devletin sınırlı, sınırları bilinen ve bireyler, piyasalar, sivil toplum kuruluşları ve diğer toplumsal bileşenlere saygılı olduğu bir düzen talebi ve uygulaması tüm dünyada yaygınlaşmaktadır. İkincisi, dünyada federal devlet örnekleri de yaygınlaşmakta ve federal sistemler -sık sık etnik çatışmaların yaşandığı üniter devletlere kıyasla- daha başarılı ve istikrarlı yönetimler olarak sivrilmektedirler. Dünyanın birçok önemli ve büyük devleti ve ekonomisi (ABD, Almanya, Avustralya, Brezilya, Kanada, Rusya) federalizmle yönetilmekte ve bu devletlerde merkezi otorite yetkisini yerel otoritelerle paylaşmaktadır. Dahası, Birleşik Krallık, Çin ve Fransa gibi halen üniter devlet modelinin geçerli olduğu bazı önemli devletlerde dahi, yerel güçlerin etkisi artmakta ve merkezi otoritenin gücü sınırlanmaktadır. Bu anlamda, çağdaş demokratik bir ülkede, egemenlik kavramı, daha çok ülkenin sınırlarının korunması, ülke sınırlarının illegal (kaçak) girişlere karşı savunulması, yabancı devletlerin saldırıları veya içerideki terör gruplarının eylemlerine izin verilmemesi ve yetkili mahkemeler dışında herhangi bir otoritenin yargı yetkisinin kabul edilmemesi gibi unsurlar üzerinden tanımlanmaktadır. Buna karşın, yerinden yönetim, yerel yönetim ve federalizm uygulamalarının savunulması ve uygulanması, devletlerin egemenlik haklarına bir saldırı kapsamında değerlendirilmemektedir. Nitekim Avrupa Birliği (AB), ulus-devletten ulusüstü yapıya geçişi simgeleyen ve üye devletlerin egemenliklerinin üst bir yapıya devredildiği çağcıl ve başarılı bir örnektir. Bu bağlamda, Türkiye de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin üyesi olarak, egemenlik devrini hem teori, hem de pratikte kabul etmiş bir devlettir. Ancak son aylarda, Türkiye’nin Batı ülkeleriyle yaşadığı siyasi sorunlar nedeniyle, hukuk sisteminde Avrupa hukukunu uygulamak konusunda bir isteksizlik göze çarpmaktadır.

KKTC’nin Uluslararası Statüsü

Türkiye’nin, 1974 yılında, aşırı Rum fanatiklerden oluşan EOKA-B adlı cunta grubunun yaptığı askeri darbe sonucunda ortadan kalkan demokratik düzeni ve anayasayı restore etmek amacıyla gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı’nın (aslında 20 Temmuz 1974 ve 14 Ağustos 1974 tarihlerinde iki farklı harekât gerçekleştirilmiştir) ardından[8], Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların soruna bir çözüm bulmaları için Ankara tarafından müzakere süreci ve adada iki bölgeli, iki toplumlu federasyon tezi desteklenmiş ve 1975 yılında Kıbrıslı Türklerin müzakerelerdeki statüsünün yükseltilmesi adına Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur. Rumlarla devam eden müzakere sürecinde olumlu netice elde edilmemesi ardından, 1983 yılında ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilmiştir. Yalnızca Türkiye’nin tanıdığı de facto bir devlet olan KKTC, buna karşın şimdiye kadar tam 19 ülkede 26 farklı Dış Temsilcilik açmayı başarmıştır.[9]

KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını engelleyen husus, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin bu konuda aldığı kararlardır. Bunları hatırlatmak gerekirse; ilk olarak 12 Mart 1975 tarihli ve 367 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanını kınayarak, tüm tarafları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığına saygı göstermeye davet etmiştir.[10] 15 Kasım 1983 tarihli ve 541 sayılı karar ise, KKTC’nin ilanını yok saymış ve bunun 1960 anayasası ve garanti anlaşmasına aykırı olduğunu vurgulamıştır.[11] 12 Mart 1990 tarihli ve 649 sayılı karar, müzakerelere dair detaylı bir tanımlama yaparak, 1977 ve 1979 anlaşmaları doğrultusunda, tarafları, iki toplum ve iki bölgeli federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurma konusunda çalışmaya davet etmiştir.[12] 11 Mayıs 1984 tarihli 550 sayılı karar, KKTC’nin varlığını yok sayarak bu konudaki çabaları “bölücülük” olarak değerlendirmiş ve Türkiye ile KKTC arasında Büyükelçi atanması ve KKTC’de referandum ve seçim yapılmasının Kıbrıs’ta siyasi çözüme karşıt gelişmeler olduğu vurgulanmıştır.[13] 11 Ekim 1991 tarihli ve 716 sayılı kararda ise, önceki kararlar doğrultusunda, Kıbrıs Sorunu’nun iki eşit toplum arasında kurulacak federal bir devlet yöntemiyle çözülebileceği teyit edilmiş ve ayrılıkçı akımlar kınanmıştır.[14] Bu şekilde, birçok BM kararı, KKTC’nin varlığının tanınmayacağını teyit etmiş ve çözümün ancak birleşmiş federal bir Kıbrıs olabileceğini ortaya koymuştur.

Birleşmiş Milletler Tüzüğü veya Antlaşması, Siyaset Bilimi’nde çok önemli ve temel bir konu olmasına karşın, “egemenlik” kavramına yalnızca iki yerde yer vermiştir. Bunlardan ilki, 2. maddenin birinci fıkrasında yer alan “Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur”[15] cümlesi, ikincisi ise 78. maddede geçen “Birleşmiş Milletler üyeleri arasındaki ilişkiler egemen eşitlik ilkesine dayalı olacağına göre, Birleşmiş Milletler’e üye olan ülkelere vesayet rejimi uygulanmayacaktır”[16] ifadesidir.

Bu maddeleri yorumlamak gerekirse; öncelikle BM’nin üye devletler arasında egemen eşitlik ilkesinden söz etmesine karşın BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olarak yalnızca 5 devletin varlığı (ABD, Birleşik Krallık, Çin, Fransa ve Rusya), bu ilkenin daha çok bir temenni niteliğinde kaldığını ve pratikte devletler arası eşitliğin geçerli olmadığını göstermektedir. Bu noktada edebiyat severlerin aklına gelen ilk cümle ise, George Orwell’in ünlü Hayvan Çiftliği eserinde geçen “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” ifadesi olmaktadır. Bu anlamda, BM, eşitler arası bir düzen kurmamıştır ve Güvenlik Konseyi üyeleri diğer devletlere kıyasla imtiyazlı statüdedirler. KKTC’nin tanınmasını engelleyen husus da, Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen 5 daimi üyenin bu konudaki olumsuz tavrıdır.

BM Antlaşması’nda egemenlikle alakalı olarak geçen ikinci madde ise, BM üyesi olan devletlere yönelik vesayet uygulamalarını yasaklaması bağlamında önemli olmakla birlikte, BM üyesi olmayan tartışmalı devlet ve topraklarda “vesayet rejimi” kurulmasının da bir anlamda önünü açmakta ve bunun yasadışı olmadığı anlamına gelmektedir. Elbette, KKTC, bu bağlamda BM üyesi olmayan bir devletten ziyade, BM’ye göre, BM üyesi topraklarda kurulmuş de facto ve geçersiz bir devlet statüsündedir. Ancak dünyada halen herhangi bir devletin toprağı kabul edilmeyen bölgelerde, vesayet rejimi kurulabilmesi teorik ve hukuki açıdan mümkündür.

Türkiye-KKTC İlişkilerine Egemenlik Perspektifinden Bakış

Türkiye, KKTC’yi tanıyan tek devlettir. KKTC anayasası, devletin egemenlik kaynağı olarak 1983 anayasasının 3. maddesinde geçen ifadelerle[17] halkı (KKTC vatandaşlarını) temel kabul etmiştir. Ancak pratikte, ülkenin ekonomisi ve güvenliği tamamen Türkiye’ye bağlı olduğu için, KKTC devletinin Kıbrıs Türk halkı tarafından yönetildiğini iddia etmek mümkün değildir. Bunun yerine, KKTC, Türkiye’nin yönettiği bir “protektora” rejimi hüviyetindedir. Protektora, uluslararası ilişkilerde, “bir sözleşme ya da tek taraflı bir karar uyarınca güçlü devletin zayıf bir devleti koruma ve denetim altına aldığı hukuksal rejim” olarak tanımlanmaktadır.[18] Bu bağlamda, protektora rejimlerinde zayıf devletin kendisinin iç egemenliğini uygulaması mümkün olmamakta ve güçlü devletin hukuki veya kayıt dışı olarak sözü geçmektedir.

Bu konuda KKTC iç politikası bağlamında elimizde iç ve dış egemenlik kavramını tartışmaya açacak nitelikte önemli bazı örnek vakalar bulunmaktadır. Birinci olarak, KKTC’deki yerel kolluk kuvveti olan Polis Genel Müdürlüğü (PGM), 1984 tarihli kuruluş yasasının ikinci kısmının üçüncü maddesine göre[19], Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ise, bağımsız bir askeri güç olmayıp, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kara Kuvvetleri’ne bağlı Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri’nin otoritesi altındadır. Bu anlamda, KKTC polis kuvveti TSK’nın emri altında görev yapmaktadır ve bağımsız bir polis teşkilatı değildir. Dolayısıyla, polis teşkilatı, egemenliğini kendisi uygulayamamakta ve TSK ile paylaşmaktadır. Bu bağlamda, teknik olarak, TSK’nın isteği ve rızası olmadan KKTC polislerinin herhangi bir suçu araştırma ya da suçluya müdahale etme hakları da yoktur.

İkinci olarak, KKTC siyasetine yönelik Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı müdahaleleri adada her zaman eleştiri konusu olmakta ve bağımsızlık iddialarına gölge düşürmektedir. Geçmişte KKTC’nin kurumsallaşması sürecinde kurucu lider Rauf Denktaş lehine Türkiye’nin yaptığı müdahalelerin yanı sıra, bu konuda en güncel örnek, 2020 yılı Ekim ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkiye’nin milliyetçi aday Ersin Tatar lehine müdahale ettiği iddiasıdır. Bu konu hakkında Kıbrıs Türk basınında çok şey yazılmış, ayrıca Kıbrıslı Türk hukukçular tarafından bu konuda özel ve kapsamlı bir rapor da hazırlanmıştır.[20] Diğer Cumhurbaşkanı adayı ve KKTC 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ise, Milli İstihbarat Teşkilatı’na bağlı bazı kişilerin seçim sürecinde kendisini tehdit ettiklerini ve adaylıktan çekilmesini istediklerini, zira seçilse bile görevde kalamayacağını vurguladıklarını söylemiştir.[21] Yine güncel bir diğer örnek vaka ise, Türkiye’ye yakın aşırı milliyetçi Ulusal Birlik Partisi (UBP) kongresine Ankara’nın müdahalesi ve adaylardan Ersan Saner’in şantaj kasetler yoluyla tehdit edilerek adaylıktan vazgeçilmeye zorlanmasıdır.[22] Bu gibi durumlar da göstermektedir ki, KKTC devletinin kendi sınırları içerisinde herhangi bir egemenliği yoktur, ya da en azından bu egemenliğin kapsamı sınırlıdır. KKTC, Türkiye’nin protektorası hüviyetinde olan bir devlettir ve bağımsızlık ve egemenliği sınırlıdır. Bu durum, siyasi gerçeklikler (Doğu Akdeniz gibi çok stratejik bir bölgenin ortasında küçük bir toplumun güven içerisinde yaşayabilmesi) açısından faydalı olarak da görülebilir. Ancak bunu bilerek, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olduğunu iddia ederken daha gerçekçi ve ihtiyatlı davranmak gerekmektedir.

Üçüncü bir husus ise, KKTC’nin ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilen bir devlet olmayıp, Türkiye’den verilen yardım ve hibelerle ekonomisini idame ettiriyor olmasıdır. Bu konuda iki ülke arasındaki ilk anlaşma 1975 tarihli Ticaret ve Ödeme Protokolü olup, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın 1994 tarihli kararı sonrasında dış satım yapması neredeyse imkânsız hale gelen KKTC ekonomisini düzeltmek için, Türkiye ile 1998 yılında Yatırımlarda Devlet Yardımları Anlaşması ile Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, 1999 yılında da İki Ülke Vatandaşlarına İlave Kolaylıklar Tanınmasına İlişkin Anlaşma imzalanmıştır.[23] Bu antlaşmalar ve sık sık yinelenen ticari ve ekonomik iş birliği protokolleri ile[24] KKTC ekonomisinin batmaması sağlansa da, dış ticarete kapalı bir ülkenin günümüzde ekonomik egemenliğini sağlayarak ayakta kalabilmesi ve gelişebilmesi mümkün değildir. Bu anlamda, adada siyasi çözümün önüne geçilerek, KKTC’nin serbest piyasa düzenine geçmesine de bir anlamda mâni olunmaktadır.

Dördüncü olarak, Türkiye, son dönemlerde KKTC’nin iç hukuk düzenini de kabul etmemekte ve örneğin KKTC Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bazı kararlar Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından alenen ve kamuoyu önünde eleştirilerek, bu konuda Lefkoşa hükümetine ve bağımsız mahkemelerine bir anlamda gözdağı verilmektedir.[25] Bu durum, KKTC’nin egemenliğinin aslında bizzat Ankara tarafından bile kabul edilmediğini gösteren çok önemli bir vakadır. Söz konusu kararda, Kuran kursları konusunda Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar Cumhurbaşkanı tarafından sert sözlerle eleştirilmiştir. Elbette, hukuk sistemi, toplumsal beklentiler ve çağcıl siyasi gelişmeler doğrultusunda gelişebilen dinamik bir süreçtir ve zaman içerisinde mahkemelerin kararları farklılık gösterebilir. Ancak bir ülkenin egemenliğinin uzantısı olan en yüksek yetkili mahkeme kararı, bu ülkeyi tanıyan başka bir devlet tarafından tanınmıyorsa, o devletin egemenliği de tartışmalı hale gelmektedir.

KKTC’nin durumu Kıbrıs Sorunu bağlamında ve dış egemenlik kavramı açısından değerlendirildiğinde ise, KKTC topraklarının Türkiye’nin tanımadığı bir devlet olan Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla BM’de kabul gördüğü ve tasdik edildiği, bu manada uluslararası hukuk açısından egemenliğin Güney Lefkoşa’da (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) olduğu tespiti yapılabilir. Elbette bu durum siyasi ve toplumsal gerçeklerle örtüşmemekte ve Kuzey Kıbrıs Türk halkı, Türkiye’nin de desteğiyle birlikte savaş vererek kazandığı topraklarda söz sahibi olmak durumundadır. Ancak bunun için, şüphesiz, Türkiye ve KKTC’nin birlikte hukuki mücadele vermesi ve Kıbrıs Türk halkının egemenliğini kabul ettirmesi gerekmektedir. Bunun yolu da Karabağ’daki Ermenistan’a benzer şekilde güç yoluyla varlığını zorla kabul ettirmeye çalışmak yerine, müzakereler ve diplomasi yoluyla soruna çözüm geliştirmek ve Kıbrıs Türk halkının statüsünü kabul ettirmekten geçmektedir. Bu konuda KKTC’ye örnek olabilecek vaka ise, Uluslararası Adalet Divanı’nın 22 Temmuz 2010 tarihli Kosova kararıdır. Bu kararda, yetkili mahkeme, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde ilan ettiği bağımsızlığının uluslararası hukuku ihlal etmediğine kanaat getirmiştir.[26] KKTC için ise henüz böyle bir durum söz konusu değildir.

Sonuç

Sonuç olarak, Cumhuriyetimizin 100. yılında Kıbrıs Sorunu konusundaki ezberleri bozarak, Kıbrıs’ı hiçbir komplekse girmeden 1920’lerde Cumhuriyet kurulurken Türkiye sınırlarının dışında bırakan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonunu içselleştirerek, Kıbrıs’ta sahada TSK ve Kıbrıs Türk halkının vatanperver duruşundan da güç alarak, Kıbrıs’ta müzakereleri teşvik etmek ve Kıbrıs Türk halkının azami haklara ulaşacağı bir çözüm modelinde ısrarcı olmak çok daha doğru ve çağa uygun bir yaklaşım olacaktır. Zira BM düzeni devam ettiği müddetçe bu konu Türkiye’nin aleyhine kullanılacak ve Türkiye’nin Batılı ülkelerle olan ilişkilerini menfi yönde etkileyecektir. Bir diğer seçenek ise BM düzenini ortadan kaldırmak için aşırı akımlara ve BM karşıtı güçlere destek vermek olabilir ki, bu yöntem, pek de gerçekçi ve geçerli bir ihtimal olarak algılanmamaktadır. Kıbrıs'ta çözümü savunmak, Rumlarıın değil, Türklerin hakkını savunmaktır. Zira aksi takdirde Kıbrıs Türk halkı sonsuza değin bu şekilde çaresiz ve çözümsüz yaşamak durumunda kalacaktır. Bunu halkımıza doğru anlatabilirsek, zamanla herşey yerli yerine oturacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

 

[1] Türk Dil Kurumu Sözlükleri, “egemenlik”, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://sozluk.gov.tr/.

[2] H. Emrah Beriş (2008), “Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 63, Sayı: 1, ss. 57-58.

[3] Aktaran: Ömer Özkaya (2021), “Egemenlik Kavramının Gelişim Serüveni: Klasikten Küresele”, Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Dergisi, Cilt 4, Sayı: 1, Mart 2021, ss. 49-50.

[4] H. Emrah Beriş (2008), “Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Değerlendirme”, ss. 58-59.

[5] Aktaran: Emek Bayrak (2019), “Şiddet Tekelinin Tarihsel Gelişimi ve Bugüne Dair Notlar”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 68, Sayı: 1, s. 60.

[6] Aktaran: Ömer Özkaya (2021), “Egemenlik Kavramının Gelişim Serüveni: Klasikten Küresele”, s. 54.

[7] Aktaran: Ömer Özkaya (2021), “Egemenlik Kavramının Gelişim Serüveni: Klasikten Küresele”, ss. 54-55.

[8] Harekât emrini veren dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bile bunu açıkça şu ifadelerle belirtmiştir: “İnsanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” Bakınız; “Ecevit Kıbrıs Barış Harekatını ilan ediyor!”, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.youtube.com/watch?v=b_B2eYytG-A.

[9] Ozan Örmeci & Sina Kısacık (2020), “Cutting the Gordian Knot: Turkish Foreign Policy Towards Cyprus During AK Party Era (2002-2020)”, Studia i Analizy Nauk Polityce, no: 1 (2020), s. 26.

[10] Security Council Report, “UN Documents for Cyprus: Security Council Resolutions”, Erişim Tarihi: 28.09.2023, Erişim Adresi: https://www.securitycouncilreport.org/un_documents_type/security-council-resolutions/page/4?ctype=Cyprus&cbtype=cyprus#038;cbtype=cyprus.

[11] A.g.e.

[12] A.g.e.

[13] A.g.e.

[14] A.g.e.

[15] “Birleşmiş Milletler Antlaşması”, Erişim Tarihi: 28.09.2023, Erişim Adresi: https://turkiye.un.org/sites/default/files/2020-02/UN-charter-turkish_0.pdf, s. 6.

[16] A.g.e., ss. 40-41.

[17] Bu ifadeler şöyledir;   

(1) Egemenlik, kayıtsız şartsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşlarından oluşan halkındır.

(2) Halk, egemenliğini, Anayasanın koyduğu ilkeler çerçevesinde, yetkili organları eliyle kullanır.

(3) Halkın hiçbir zümresi, kesimi ve kişisi, egemenliği kendine mal edemez.

(4) Hiçbir organ, makam veya merci, kaynağını bu Anayasa'dan almayan bir yetki kullanamaz.

Bakınız; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Mahkemeler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası”, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.mahkemeler.net/cgi-bin/anayasa.aspx.

[18] Haberler.com (2022), “Protektora ne demek? Protektora TDK anlamı! Protektora nedir, ne anlama gelir?”, 21.04.2022, Erişim Tarihi: 03.10.2023, Erişim Adresi: https://www.haberler.com/haberler/protektora-ne-demek-protektora-nedir-ne-anlama-13865110-haberi/#:~:text=Uluslararas%C4%B1%20ili%C5%9Fkilerde%2C%20bir%20s%C3%B6zle%C5%9Fme%20ya,denetim%20alt%C4%B1na%20ald%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20hukuksal%20rejim.

[19] “Polis Örgütü (Kuruluş, Görev ve Yetkileri) Yasası”, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: http://www.polis.gov.ct.tr/yasa/51-1984.pdf, s. 4.

[20] Euronews (2021), “Ankara'nın KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale iddiaları raporlaştırıldı”, 10.06.2021, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://tr.euronews.com/2021/06/10/ankara-n-n-kktc-cumhurbaskanl-g-secimlerine-mudahale-iddialar-raporlast-r-ld.

[21] Metin Kaan Kurtuluş (2021), “Eski KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, T24'e anlattı: Ankara'nın emriyle MİT seçimlere müdahale etti; 'kazansan bile görevde kalamayacaksın' dediler!”, T24, 16.06.2021, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://t24.com.tr/haber/eski-kktc-cumhurbaskani-akinci-t-24-e-anlatti-ankara-nin-emriyle-mit-secimlere-mudahale-etti-kazansan-bile-gorevde-kalamayacaksin-dediler,959338.

[22] Cumhuriyet (2021), “KKTC'de 'şantaj kaseti' sonrası Ersan Saner adaylıktan çekildi”, 26.10.2021, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/kktcde-santaj-kaseti-sonrasi-ersan-saner-adayliktan-cekildi-1879892.

[23] Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye Cumhuriyeti ile İlişkiler”, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://mfa.gov.ct.tr/tr/dis-politika/turkiye-cumhuriyeti-ile-iliskiler/.

[24] Muhammet İkbal Arslan (2021), “Türkiye ile KKTC arasında ticari ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesine ilişkin protokol imzalandı”, Anadolu Ajansı, 03.06.2021, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiye-ile-kktc-arasinda-ticari-ve-ekonomik-is-birliginin-gelistirilmesine-iliskin-protokol-imzalandi/2263112.

[25] Kıbrıs Postası (2021), “Recep Tayyip Erdoğan: ‘KKTC Anayasa Mahkemesi Başkanı bu yanlıştan dönmelidir, aksi takdirde atacağımız adımlar farklı olacak’”, 16.04.2021, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.kibrispostasi.com/c36-TURKIYE/n374484-recep-tayyip-erdogan-kktc-anayasa-mahkemesi-baskani-bu-yanlistan-donmelidir-aksi-takdirde-atacagimiz-adimlar-farkli-olacak.

[26] International Court of Justice, “Overview of the Case”, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.icj-cij.org/case/141#:~:text=In%20its%20Advisory%20Opinion%20delivered,did%20not%20violate%20international%20law%E2%80%9D.


Freedom House İnternet Özgürlükleri Raporu 2023

1941 yılında kurulmuş Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli etkili bir sivil toplum kuruluşu olan Freedom House (Özgürlük Evi), dünyada demokrasi ve insan haklarının yayılması ve korunması için çaba göstermektedir. Büyük ölçüde ABD hükümetince finanse edilen Freedom House, son yıllarda yayınladığı demokrasi endeksiyle dikkat çekmekte ve ülkelerin otoriter uygulamalarını sonlandırması/azaltması konusunda kamuoyu oluşturarak demokrasi ve insan haklarının korunması ve yayılmasına büyük bir hizmet vermektedir. Freedom House, ülkelerdeki demokrasi kalitesini ölçen endekslerin yanı sıra, son dönemde internet özgürlüklerini ayrı kapsamda değerlendiren bir rapor da yayınlamaya başlamıştır. İşte "Freedom on the Net" (İnternette Özgürlük) başlıklı bu raporun 2023 yılı edisyonu, geçtiğimiz gün kurumun web sitesinden duyurulmuştur. Bu yazıda, bu rapordan önemli bölümler özetlenecektir.

"The Repressive Power of Artificial Intelligence" (Yapay Zekanın Baskılayıcı Gücü) başlıklı rapor, Allie Funk, Adrian Shahbaz ve Kian Vesteinsson adlı üç uzman tarafından hazırlanmıştır. Raporda, küresel çapta genel trendler olarak belirtilen en önemli hususlar şunlardır:

- Küresel internet özgürlükleri son 13 yıldır istikrarlı bir şekilde geriye gitmektedir. Bu kapsamda İran, Myanmar ve Filipinler gibi ülkeler eleştirilirken, bu konuda aslında çok iyi durumda olan Kosta Rika'da da son dönemde gerileme yaşandığı vurgulanmaktadır. 

- Dünya genelinde ifade özgürlüğüne yönelik hukuki ve fiziki saldırılar artmaktadır. İran ve Myanmar gibi otoriter ülkelerde, bu, devlet eliyle uygulanan idam cezaları seviyesine ulaşırken, Beyaz Rusya (Belarus) ve Nikaragua gibi ülkelerde de uzun süreli hapis cezalarının uygulanması raporda eleştirilmiştir. 

- Hükümetler, son dönemde yapay zeka teknolojisini kullanarak dezenformasyon ve kitlesel manipülasyon taktikleri uygulamaya başlamışlardır. Bu şekilde, internet özgürlüklerinin önüne geçen sansür uygulamaları da yaygınlaşmakta ve otoriter rejimler teknolojiyi ve interneti kendi lehlerine kullanmaktadırlar. 

- İnternet özgürlüklerini korumak için, demokrasi güçlerinin önceki deneyimlerden dersler çıkararak daha özenli davranmaları gerekmektedir. 

Türkiye'nin "İnternette Özgürlük" 2023 raporundaki puanlaması

Raporda, Türkiye'ye 100 üzerinden 30 puanla "özgür olmayan ülke" (not free) statüsü uygun görülmüştür. Türkiye, özellikle kullanıcı hakları konusunda (8/40) çok düşük puan alırken, içerik sınırlaması (10/35) ve erişime yönelik engeller (12/25) konularında da oldukça kötü puanlar almıştır. Raporda, Türkiye'nin son yıllarda sansürcülük ve internette yapılan konuşmaları cezalandırma politikalarına yöneldiği belirtilerek, dezenformasyon yasası kapsamında artık kişilere hapis cezası bile verilebildiği vurgulanmıştır. Bu yasa kullanılarak 2023 seçimleri öncesinde muhalefetten bazı kişilerin ve gazetecilerin susturulduğu da iddia edilirken, son dönemde yüzlerce internet sitesi, blog ve makaleye erişim engeli getirildiği belirtilmiştir. Bu kapsamda, 2022 Kasım ayında yaşanan bir terör olayı ve 2023 Şubat ayındaki depremler sonrasında sosyal medya platformlarının bloklandığı ve dezenformasyonu önlemek amacıyla insanların özgürce haberleşmesinin önüne geçildiği ifade edilmiştir. Ayrıca, seçim kampanyası sürecinde internet yasaklamaları ve cezalarının arttırıldığı ve muhalif internet sitelerine yönelik siber saldırılar yapıldığı da not edilmiştir. 

Bu yorumlar göstermektedir ki, Türkiye'de bu konuda bir ifrat-tefrit politikası uygulanmaktadır. Elbette internet özgürlüklerini kötüye kullanan ve terör örgütlerine destek faaliyetleri yapan kişilerle mücadele edilmesi haklı ve yerindedir. Bunu dünyadaki hemen hemen her ülke farklı dozlarda yapmaktadır. Ancak Türkiye ve genel olarak otoriter rejimlerdeki sorun, insanların farklı düşünceleri ya da eleştirel tutumları nedeniyle de kolaylıkla cezai kovuşturmaya uğraması ya da baskı görebilmesidir. Bu, elbette demokratik rejimlerde olabilecek bir husus değildir. Bu bağlamda, Türkiye'nin eskiden olduğu gibi demokratikleşme rotasına yönelmesi, hem kendisi -bilhassa ekonomi bağlamında-, hem de halkın mutluluğu açısından çok daha iyi bir karar olacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

2 Ekim 2023 Pazartesi

Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru, Çin’in Kuşak Yol Projesine Alternatif Mi?

 

9-10 Eylül 2023 tarihlerinde Hindistan’ın Yeni Delhi şehrinde düzenlenen 18. G20 toplantısı[1], dünyanın en önemli 20 ekonomisi ve ülkesini bir araya getirmesinin ötesinde, bu sene Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru adı verilen yeni bir ulaşım ve iktisadi iş birliği projesinin ilan edilmesiyle de büyük önem kazandı ve tarihe geçti. Bu yazıda, “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru projesi nedir?” sorusuna yanıt arayacağım.

Kısa adı IMEC (India-Middle East-Europe Economic Corridor) olan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru projesi, Asya, Ortadoğu ve Avrupa ülkeleri arasında ticareti geliştirmek ve hızlandırmak için tasarlanmış çok yeni bir ulaşım ve iktisadi iş birliği projesidir. 10 Eylül tarihinde, 18. G20 toplantısı kapsamında, üye ülkelerden Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Fransa, İtalya ve Avrupa Birliği (AB) arasında imzalanan mutabakat zaptı ile ilk kez ilan edilen ve dünyaya duyurulan proje, ABD Başkanı Joe Biden tarafından “gerçekten büyük bir proje” ve “oyunu değiştiren bir yatırım” olarak değerlendirilmiştir.[2]  Yaklaşık 20 milyar dolarlık devasa bir bütçeyle kıymetlendirilen proje, bu anlamda genellikle Çin’in Kuşak Yol İnisiyatifi veya Kuşak Yol Projesi’ne ciddi bir alternatif olarak da değerlendirilmektedir.[3] Mutabakat zaptını imzalayan ülkeler, henüz bağlayıcı bir finansal taahhüt yükü altına girmezken, buna karşın iki ay içerisinde projenin detaylandırılması ve uygulanmasına yönelik bir eylem planı hazırlanmasında uzlaşmışlardır.[4]

Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru projesi haritası

Projeye dair basına sızdırılan haritalar incelendiğinde; projenin Hindistan’ın Mumbay (Mumbai) şehrinden başladığı, buradan deniz yolu vasıtasıyla Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Dubai şehri/emirliğine bağlandığı, oradan ise kara yoluyla BAE’deki Al Ghuwaifat şehri üzerinde Suudi Arabistan’ın Haradh (Harad) ve Riyad şehirlerine ve oradan da Irak’ın Hadise (Al Haditha) şehri üzerinden İsrail’in Hayfa (Haifa) limanına ulaştığı görülmektedir. Proje, İsrail’in Hayfa limanından ise Yunanistan’ın Pire limanına bağlanmakta ve kara yoluyla tüm Avrupa’ya erişmektedir. Proje kapsamında; Hindistan ile BAE arasındaki deniz trafiği ve ticaretinin canlandırılması, demiryolu (tren) hatları ile BAE, Suudi Arabistan, Irak, Ürdün ve İsrail’in birbirlerine bağlanması ve Hayfa-Pire deniz ulaşımı yoluyla Ortadoğu-Avrupa ticaretinin ihya edilmesi amaçlanmaktadır.[5] Projenin daha şimdiden iş çevrelerini ve Batı ülkeleriyle ekonomik entegrasyonlarını geliştirmek isteyen Ortadoğu ve Asya ülkelerini heyecanlandırdığı söylenebilir.

Peki, bu girişimi uluslararası siyasi dengeler açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Öncelikle, projenin açıklanmasının BRICS zirvesinden çıkan Arjantin, BAE, İran, Etiyopya, Mısır ve Suudi Arabistan genişlemesi kararının ardından alınması, bu konunun ABD desteğiyle Hindistan ile Çin arasındaki yeni güç mücadelesinin yeni bir aşaması olduğu iddia edilebilir. Bu konuyu araştıran İbrahim Varlı, projenin Hindistan’ın yakın ilişkilerinin olduğu İran’ı pas geçmesi ve yine ABD’nin son dönemde çok sorun yaşadığı bir ülke olan Türkiye’nin projeye dahil edilmemesi bağlamında, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nu Washington’ın Çin’le giriştiği jeopolitik rekabetteki yeni bir aşama olarak işaret etmektedir.[6]

IMEC vs BRI (Kuşak Yol Projesi)

Hakikaten de, projeyi Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2013 yılından beri uğraş verdiği Kuşak Yol Projesi (BRI) ile kıyasladığımızda, Batı-Doğu yönümlü dış ticaret ve ulaşım imkânlarını geliştirme bağlamında iki projenin birbirlerine rakip oldukları ve ilginç bir şekilde Çin’in projesinde önem verilen İran ve Türkiye gibi ülkelerin bu yeni projede yer almadıkları görülmektedir. Bu anlamda, IMEC, Washington’a daha yakın ülkelerin yer aldığı Batı eksenli bir proje olarak değerlendirilebilir. Bu noktada, ABD’nin baskısıyla İtalya gibi Batılı ülkelerin Çin’in projesine destek vermekten caymaları, Çin’in ekonomik büyümesinde son yıllarda yavaşlama yaşanması ve Sri Lanka ve Zambiya gibi projeye dahil olan bazı ülkelerin borç batağına saplanmalarının da Çin’in ve BRI projesinin düşen prestijinde etkili olduğu yazılmaktadır.[7] Ancak Çin’in projesi sayesinde son dönemde ABD öncülüğünde G7’nin Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı (Partnership for Global Infrastructure and Investment) projesini, AB’nin de Küresel Geçit (Global Gateway) projesini başlatmasının aslında Çin’in hamlesinin küresel ticaret ve tüm ülkeler için faydalı ve teşvik edici olduğunun bir kanıtı olsa gerek. Nitekim bu bağlamda Çin’in Kuşak Yol projesi için Yeni İpek Yolu ifadesi yaygın olarak kullanılırken, IMEC için de Yeni Baharat Yolu ifadesi benimsenmeye başlanmıştır.[8]

Projeye dahil temel eleştiri noktası ise, kuşkusuz, iki önemli Ortadoğu ülkesi olan Türkiye ve İran’ın projede pas geçilmesidir. Bu konuya dikkat çeken Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiyesiz bir koridor olmaz. Türkiye, önemli bir üretim ve ticaret üssü. Doğudan batıya trafik için en uygun hat Türkiye üzerinden geçmek durumunda.” diyerek eleştirilerini iletirken[9], bu durum Türkiye’nin Batı ülkeleri ile sorunlu ilişkilerinin bir yansıması olarak da değerlendirilmiştir. Benim görüşüme göre de, Türkiye’nin tüm sorunlara rağmen bu gibi projelerde yer alması bence Batılı ülkeler için daha doğru bir karar olacaktır. Zira Türkiye, hatta Türkiye’ye benzer şekilde İran da, farklı bölge/kıtalar arasındaki eşsiz jeopolitik konumları nedeniyle, rejimlerinin niteliğinden daha önemli olarak bu tarz projelerin doğal ortaklarıdır. Türkiye’nin dahil olmadığı bu tarz projelerde maliyetlerin yükselmesi riski oluşurken, Ankara’nın dışlandığı projelere siyasi destek sunmaması da başka riskler yaratabilir. Bu nedenle, dünyada ticaret ve ulaşımı hızlandırmak bağlamında yapılan tüm projelere (Çin’in Kuşak Yol Projesi de dahil olmak üzere) destek sunmak halkların ve tüketicilerin lehine bir durum olmakla birlikte, bu tarz projelerde siyasi kriterler ve ayrımcılık uygulanmaması daha doğru bir tavır olacaktır. Üstelik Türkiye, geri kalmış bazı özelliklerine karşın, dünyada insan hakları ve demokrasi sicili en kötü ülkelerden birisi de değildir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[2] Hannah Ellis-Petersen (2023), “G20: EU and US back trade corridor linking Europe, Middle East and India”, The Guardian, 09.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/world/2023/sep/09/g20-eu-and-us-back-trade-corridor-linking-europe-middle-east-and-india.

[3] Sedef Akademir & Noam Ivri Adanani (2023), “The G20’s IMEC Initiative: An Alternative Trade Corridor to China’s Belt and Road Initiative”, APCO Worldwide, 21.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://apcoworldwide.com/blog/the-g20s-imec-initiative-an-alternative-trade-corridor-to-chinas-belt-and-road-initiative/.

[4] Bahattin Gönültaş (2023), “Batı'nın Çin'e karşı Hindistan merkezli yeni ulaşım koridorunun maliyeti ve uygulanabilirliği sorgulanıyor”, Anadolu Ajansı, 12.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/batinin-cine-karsi-hindistan-merkezli-yeni-ulasim-koridorunun-maliyeti-ve-uygulanabilirligi-sorgulaniyor/2989838.

[5] Sedef Akademir & Noam Ivri Adanani (2023), “The G20’s IMEC Initiative: An Alternative Trade Corridor to China’s Belt and Road Initiative”, APCO Worldwide, 21.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://apcoworldwide.com/blog/the-g20s-imec-initiative-an-alternative-trade-corridor-to-chinas-belt-and-road-initiative/.

[6] İbrahim Varlı (2023), “Koridor Savaşları”, BirGün, 13.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.birgun.net/makale/koridor-savaslari-468153.

[7] Nikhil Inamdar (2023), “Can India-Europe corridor rival China's Belt and Road?”, BBC News, 02.10.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/news/world-asia-india-66957019.

[8] Bahattin Gönültaş (2023), “Batı'nın Çin'e karşı Hindistan merkezli yeni ulaşım koridorunun maliyeti ve uygulanabilirliği sorgulanıyor”, Anadolu Ajansı, 12.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/batinin-cine-karsi-hindistan-merkezli-yeni-ulasim-koridorunun-maliyeti-ve-uygulanabilirligi-sorgulaniyor/2989838.

[9] Independent Türkçe (2023), “Hindistan'ı Avrupa'ya bağlayacak koridor hakkında bilinenler”, 12.09.2023, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.indyturk.com/node/660456/d%C3%BCnya/hindistan%C4%B1-avrupaya-ba%C4%9Flayacak-koridor-hakk%C4%B1nda-bilinenler.