17 Nisan 2017 Pazartesi

Presidential System Approved in Turkey


Turkish people voted slightly (% 51,41 “yes” votes against % 48,59 “no” votes) in favor of the constitutional changes proposed by the governing Islamist Justice and Development Party (JDP-AKP) and Turkish nationalist Nationalist Action Party (NAP-MHP) in a historical referandum yesterday. Constitutional changes allowed Turkey to make a quick transition into the Presidential system from a century old parliamentary tradition. However, close results show that the transitional process will not be easy and the right-wing coalition established by JDP and NAP do not have support from other segments of the country. Especially the rising votes of the pro-secular Republican People’s Party (RPP-CHP) could be alarming for Erdogan in the years to come.


Referendum map

Voting turnout for the referandum was above 85 %, which once again shows that Turkish people love to vote and they are really interested into politics. However, ordinary people in Turkey have no idea about the virtues or perils of Presidentialism; they voted “yes” if they like and support Erdogan and voted “no” if they do not approve Erdogan. This was a referendum based on the vote of confidence for Erdogan rather than a systemic change. Constitutional changes made Turkey a Presidential country similar to its nearly 70 years old ally United States. But unlike the U.S. Presidentialism, Turkish Presidentialism creates a very strong Presidential post and do not create any check and balance mechanism for limiting the power of the President. Although Turkish people still have right to change the President in Presidential elections organized in every 5 years, Turkish President’s power would be equal to that of the Mexican President in terms of its nearly unlimited authority during the tenure in office. Turkish President Recep Tayyip Erdogan will use the new system (some Turkish journalists call it Executive Presidency) to reshape the country as he wishes without any legal barrier. He, thus, will now face difficulties in blaming other groups and people when there are problems, since he has become a “modern Sultan” in the new system. One interesting point is that three biggest cities of Turkey (Istanbul, Ankara and Izmir) voted against Erdogan; a clear proof of JDP’s political support concentrated in the newly developing Anatolian cities full of pious and nationalist people. In my opinion, Turkey still poses a good example for modernization theory since majority of the people living in big cities are in favor of more secular and democratic state and are against Erdoganism.

Now, I would like to point out some recent political developments in Turkey which might explain how JDP won the referendum although they have got less votes then they expected.

Political crises with European countries: Nearly a month before the referendum, Turkey had serious political crises with some European countries including Netherlands and Germany, which allowed Erdogan to attract right-wing voters that were uncertain about how to vote. Especially far-right leaders in Europe and their Islamophobic arguments also helped Erdogan to convince Turkish people that Islamists are the best option for Turkey and that Europeans have a Crusaders mentality against Turks.

NAP support and nationalist rhetoric: Unlike previous electoral campaigns during which Erdogan and JDP adopted a reformist position on the Kurdish question, Erdogan this time built his rhetoric on nationalism and attracted Turkish nationalists’ votes easily especially after the unexpected support provided by the NAP leader Devlet Bahceli. With the official transition into Presidentialism (classically implemented via two-party systems such as in the U.S.), we can even claim that the NAP will not be an influential political party anymore and JDP will represent the right-wing bloc especially in the Presidential elections.

Islam card in gaining Kurdish votes: Although he adopted a more nationalist rhetoric, Erdogan increased his votes in some of the southeastern Anatolian cities densely populated by Kurds. Here, Erdogan used the Islam card as a strong factor over the pious Kurdish population.

Turkish people prefer strong leaders: Instead of supporting democratic European type leaders such as RPP leader Kemal Kilicdaroglu, Turkish people are often in support of strong and authoritarian leaders due to Turkey’s increasing security risks as a country neighboring Middle East as well as the country’s unique political culture built upon the success story of one-man as the leader (Mustafa Kemal Ataturk). So, Erdogan used his charisma to convince people that this will be the best option for them if they support him to become the ultimate President.  

It was not a fully democratic process: Frankly speaking, the referendum process was not 100 % democratic. Opposition parties and the opposition camp in general were given less television coverage and JDP used the state power as an instrument to prevent their rivals’ propaganda activities.

As Turkey’s economic performance slows down, it seems like Erdogan will use his powers to weaken the opposition in the next few years and create a one-party dominant state (dominant-party system in political science literature) similar to Azerbaijan and Russia. However, Turkey is a country that has nearly reached European standards in terms of its democracy in the mid-2000s and many people might not support Erdogan if they think they are distancing from democracy. So, next few years will be of critical importance for the future of Turkey. One important point is that, since now there is an official Presidential system, RPP and other opposition parties must try new strategies in order to become more successful. For example, RPP might try to gain NAP supporters and establish a secular nationalist rhetoric or might realign itself as a real left-wing party in order to attract Kurdish votes.


Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

15 Nisan 2017 Cumartesi

Prof. Dr. İsmail Melih Baş'la Söyleşi


Prof. Dr. İsmail Melih Baş (1956-)[1], Askeriye ve Mülkiye eğitim ekolleri kökenli bir Türk sosyal bilimcidir. Kendisi, bir ayağı kamu-özel karışımı bir profesyonel geçmişe dayalı, diğer ayağı profesyonel eğitim ve akademik eğitim çalışmalar geçmişine dayalı bir profile sahiptir. Dünya ekonomi-politiği, finans-politik, çevre-ekoloji ve işletmecilik konularındaki görüşlerini basılı ve görsel yayın organlarında ve kimi internet sitelerinde sıklıkla dile getirmektedir. Kendisi, Beykent Üniversitesi'nde akademik hayatına devam etmektedir.

Prof. Dr. İsmail Melih Baş

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ediyorum. Son dönemde çevre politikaları üzerine yazdıklarınız dikkat çekiyor. Türkiye siyasetini çevre politikaları açısından değerlendirdiğinizde, bize neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. İsmail Melih Baş: Sevgideğer Ozan, asıl ben görüşlerimi ifade etmeme olanak sağladığınız için teşekkür ederim. Sanırım, önce iki üçgenden söz ederek başlasak iyi olacak. İlki MEP üçgeni: Military – Economics – Politics. Dilimize çevirirsek Askersel, Ekonomi ve Siyasalbilim bakış açısı köşeleri. Yerel, ulusal, bölgesel, uluslararası ve hatta uluslarüstü hangi sorunu ya da sorunsalı ele alacaksak alalım, bu üçgende ele almazsak, doğru inceleyemez (eşdeyişle analizini ve sentezini doğru yapamaz) ve bu bağlamda doğru sonuçlara ulaşma şansımızı azaltmış oluruz. Çünkü sorduğumuz sorular ve oluşturduğumuz hipotezler yanlış olunca, yanıtlar da büyük olasılıkla yanlış olacaktır. Üçgenin politics (siyasal bilim köşesinde) köşesindeki politics, policy, polity kavramlarının ayrım ve ilişkilerinin okurlar için önemli bir ayrım olabileceğini de vurgulamış olalım, özellikle ayrıntılar önemlidir diyenlere.

İkinci üçgen, Amerikanca ‘triple bottom line’ denilen sürdürülebilirlik üçgeni: Economy – Social – Ecological (Environmental). Dilimize çevirirsek Ekonomi, Sosyal, Ekoloji (Çevresel) köşeleri. Dünyamızdaki (Mars’taki durumu henüz bilemiyoruz?) yerelden uluslarüstüne dek herhangi bir düzeydeki hangi sorun ya da (birçok sorunun oluşturduğu bir yumak niteliğindeki) sorunsalı ele alırsak alalım, bu üçgende ele almazsak, yine doğru inceleyemez ve doğru çözümlere ulaşma şansımızı azaltmış oluruz.

Bu kuramsal ya da kavram kutusu girişini yapmak zorundayız, çünkü ülkemizde ‘azmanlaşmış uzman’ niteliğinde gerek kimi profesyoneller ve gerekse kimi profesörler sorun(sal)lara bütünsel (holistic) bakmak yerine parçacıklı bakmaktadırlar. Zaten ülkemizde incelemenin (study) adı da parçalara ayrıştırarak inceleme anlamındaki analiz olmuş, parçaları birleştirerek inceleme anlamındaki sentez özelliğimiz ve yeteneğimiz neredeyse kaybolmuştur. Hatta bu bağlamda medyaya çıkan kimi Prof (!) yorumcular, ‘ben ekonomiden anlamam olaya siyasi açıdan bakalım’, ya da ‘ben siyasetten anlamam olaya ekonomik açıdan bakalım’ gibi ifadeler kullanabilmektedir. Özürlerinin kabahatlerinden büyük olduğunu vurgulayalım. Bu arada okurlarınıza bir yazarı ve iki kitabını salık vermeme izin verin: Stephen R. Covey, "Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı" ve ikinci kitabı "8. Alışkanlık Bütünlüğe Doğru". Dilimize çevrilmiş yapıtlar bunlar. Vurguladığım bütünsel bakış konusu özellikle ikinci kitapta detaylı incelenmiş.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye’de fazla üzerinde durulmasa da, dünya siyaseti açısından 2015 yılı sonlarında imzalanan Paris İklim Sözleşmesi’nin önemli bir kırılma noktası olduğu söyleniyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Bu anlaşmanın dünya siyasetine kalıcı etkileri olacak mı?

Prof. Dr. İsmail Melih Baş: 20 yıldır süregelen tartışmalı ve sonuçsuz toplantılardan sonra 200’e yakın ülke siyasal temsilcileri Paris’te iklim değişikliği ile ilgili bir sözleşmeye imza attılar. Sözleşme birçok basın organında sevinçle karşılandı, hatta bu konuda en muhalif tonda yayınlar yapan The Guardian’da bile! Oysa sözleşme ile bağıtlanan hedef ve içerik, ilgili ve yetkin kurumların bilimsel çalışma model çıktılarıyla uyuşmuyor. Önce sözleşmede ne bağıtlanmış, ona bakalım. Küresel ısınmadaki artışın 2 (Celsius) derecenin altına düşmesi hedefleniyor, tercihen de 1,5 (Celsius) dereceden söz edilmiş. Ama gel gör ki, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (HİDP=IPCC), sözleşmeye taraf olarak imza atan ülkelerin Niyet Edilen Ulusal Katkı (NEUK – İngilizce INDC) Planları’ndan yararlanarak hazırladığı sentez raporundaki modelde, 2,7 (Celsius) derece ile 3,7 (Celsius) derece arasında bir küresel ısınma olacağı saptanmış. Örneğin, 2 derecenin altına düşülmesi için Türkiye’nin NEUK’unu ikiye, üçe katlaması gerektiği belirtiliyor. Bu duruma ne demeli? Altı kaval üstü şişhane! Acaba sözleşmede fosil yakıt, kömür, petrol ve doğalgazın adları geçiyor mu derseniz, rastlayamadık! 32 sayfalık metni okudum, inanamadım bir de yazılımın aramasını kullandım, yine bir şey çıkmadı. Haklarını yemeyelim, tabiat ana sözcüğü geçiyor ama! İmzalanan sözleşmede konulan hedef, fosil yakıtların % 80’inin toprak altında kalmasını gerektiriyor. İmzalayan ülkelerin hedefe ulaşmak için her 5 yılda bir hesap vermeleri de kararlaştırıldı. Paris sözleşmesini bir son değil de, yeni bir başlangıç olarak yorumlamak çok da yanlış gözükmüyor.

Belirtmeliyiz ki, imzalanan sözleşme, yükselen denizlere, şiddetlenen fırtınalara, daha derin taşkınlara maruz halklara kısa erimde fazla bir şey getirmiyor. Hükümetlerin bu kararın arkasında durmaları ve buna yönelik çalışmaları, elbette ki halkların bu konuda işin takipçisi olup, hükümetlerine kamuoyu baskısı yapmaları ile olanaklı. Çünkü gerçek ve asıl istem, bu konuda gelişme değil, yaşanabilir bir dünya. Bunun için de tüm fosil yakıtlardan vazgeçilmeli ve yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçilmeli. Sözleşmeye bakılırsa, Kyoto anlaşmasının süresinin sona ereceği 2020’den başlayarak 2100’e dek sera gazı emisyonları her yıl yüzde 3 azaltılarak (zengin ülkeler her yıl yüzde 10 azaltarak), 2050’de sıfırlanacak yani karbon nötralizasyonu gerçekleşecek. İklim Değişikliği İçin Tyndall Merkezi’nden İngiliz iklimbilimci Kevin Anderson bunu gerçekçi bulmuyor; 2 derecenin altında kalabilmek için zengin ülkelerin sera gazı emisyonlarını 2020’ye dek yüzde 70, 2030’a dek yüzde 90 azaltması gerektiğini savlıyor.

HİDP’nin yaptığı model çalışmasına göre, atmosfere verilebilecek olan azami karbondioksitin miktarı 2900 Gt (cigaton= 1 milyar ton demektir). Bunun 1900 Gt’u 2011’e dek zaten verilmiş. Kaldı mı geriye 1000 Gt ? 2011’den 2014’e dek 140 Gt daha salınmış yani atmosfere verilmiş. 2100’e dek kaldı mı geriye 860 Gt ? Bundan iki kalem daha düşelim: 60 Gt (Ormansızlaşma etkisi), 150 Gt (Çimento endüstrisinin salımı). Kaldı mı geriye 650 Gt ? Şimdi de 2015’ten Paris Sözleşmesi’nin devreye gireceği 2020’ye dek salınacak miktarı hesaplayıp (yıllık yaklaşık 37 Gt’dan diyelim yaklaşık 185 Gt), düşelim kaldı mı geriye 465 Gt. Bozdur bozdur harca. 2020’den 2050’ye dek sürecin sonunda karbon nötralizasyonu veya etki sıfırlanması nasıl olacak? Bu arada petrol, doğalgaz ve kömür konularında faaliyet gösteren tekellerin rezervlerinde 2795 Gt karbon olduğu bilgisini de paylaşalım. Geldi mi gündeme tekellerle mücadele kaçınılmaz olarak? Zaten NASA Goddard Enstitüsü’nden James Hansen, sıcaklık artışı hedefiyle ilgilenmeyi doğru bulmuyor, enerji dengesiyle ilgilenmeyi salık veriyor. Hansen, on bilim insanıyla birlikte yaptığı çalışmada atmosferdeki karbondioksit yoğunluğun 350 ppm (milyonda parçacık demektir) düzeyine, tercihen altına çekilmesi gereği sonucuna varmışlar.

Paris Anlaşması 4.11.2016’da resmen yürürlüğe girdi.  197 ülke tarafından imzalanmıştı kimileri anlaşmayı kendi ulusal mekanizmalarında da onayladılar. Daha sonra Kasım 2016’da Marakeş’te bir iklim zirvesi COP 22 yapıldı. Kurallar kitabı ve diğer sürece ait kararlar ise 2017 ve 2018 yıllarına dağıtılarak takvime bağlandı. Marakeş toplantısının bir diğer çıktısı da, ülkelerin birbirlerine iklim mücadelesi konusunda destek olmak üzere sayısız koalisyonun kurulmasına olanak sundu. Örneğin bunlardan biri de kırılgan ülkeler forumu. İklim değişikliğinden en fazla etkilenecek 48 ülke 2050 yılına kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçiş taahhüdünde bulundular, finansman argümanlarını bir yana bırakıp. COP 22, Türkiye’nin katılımı açısından sönük geçti. Paris Anlaşması’nı henüz onaylamış değil, kurulan sayısız işbirliklerinde yer almadı, iklim finansmanına erişim isteğini dile getirmekle yetindi.

Ülkemiz 2016 yılı için yayınlanan İklim Değişikliği Performans Endeksi'nde de son sıralardayız! COP 22, iklim değişikliği ile mücadelede rol alan sivil toplum, belediyeler, ülkeler, iş dünyası ve bireylerin net bir beyanı ile sonlandı. Umuyor ve talep ediyoruz! Bu arada Trump’ın ilk bütçe teklifinde iklim değişikliğine yönelik bütçede kesintiler olacağa benziyor, zaten teklifin başlığı "Önce Amerika"! Aslında ne yapılmalı biliyor musunuz? J.B. Foster’ın son yazısının (Monthly Review, Kasım 2015) başlığıyla başlayalım yanıtımıza: ‘System change not climate change’. Yani, Foster diyor ki, sistemi değiştirin, iklimi değiştirmekle uğraşmak nafile çaba! Çünkü kapitalizmin sermaye birikim modeli, iklimin değişmesine kilitli. Yazıya bakmayı salık veriyorum. Zaten iklim değişikliğinin kendisi de bir ticaret endüstrisi haline geldi. Bu konuda Mike Hulme’un ‘İklim Değişikliği Konusunda Neden Anlaşamıyoruz?’ adlı kitabı da dilimize çevrildi. Salık veriyorum.

Küresel ısınma sorunu, piyasacı çabalarla, örnekse etkili bir karbon piyasası işletimi vb. piyasacı çabalarla hafifletilebilir ama çözülemez, hatta kilit olur. Köktenci çözümün yaşam biçimimizi değiştirip eko-toplumcu bir düzene geçilip, daha tutumlu ve fosil yakıtlardan kurtulup, tümüyle yenilenebilir ve temiz enerji kullanımıyla sürdürülebilir yaşama ulaşmak olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel çalışmalara göre, eğer ısınma 2 derece olursa, gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30’u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. Bu yüzde 30’a, sizin, sizin çocuğunuzun ya da torununuzun, sizin kedi-köpeğinizin, sizin bahçenizdeki kiraz ağacının, ormanınızdaki sincabın girmeyeceğine dair vadeli işlem senedi almak ister miydiniz? O zaman İsrafil Bey’in kurduğu Eko-Kıyamet Menkul Kıymetler Anonim Şirketi’ne gecikmeden başvurabiliriz! Bu arada ENVER’e yani enerji verimliliğine de önem vermek gerek. Meraklısı ENVER Derneği’nin çalışmalarına ve ülkemizin Enerji Verimliliği Strateji Belgesi’ne de ulaşabilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam, zaman zaman dünya ekonomisi üzerine de ilginç yazılar yazıyorsunuz. Dünya ekonomisinde önümüzdeki birkaç yıldaki gidişatı nasıl görüyorsunuz? Özellikle BRICS ülkeleri ve Çin’in durumu sizce nasıl olacak?

Prof. Dr. İsmail Melih Baş: Dünya ekonomisindeki Doğu Asya Kaplanları (mucizesi) kavramlarını anımsar mısınız? 1980-90’larda Güney Kore, Tayvan, Hong Kong, Singapur vd. ortalama yüzde 9’lar oranında büyüme sağlayan ülkeleri! Özellikle Güney Kore’yi  (halk sınıflarına ne gibi acımasız maliyetler doğurduğuna kulak asmadan) ülkemize örnek gösteren liboş veya ‘sözde ulusalcı’  profes(yoneller)örler de bolcaydı! Dünyada yükselen ekonomiler deyimi son zamanlarda BRIC+S deyimi ile eş anlamlı oldu. Ama kimi KİA’lar (kitle iletişim araçları) bu olguya burun kıvırıyorlar. Onlar hala Trilateralci (ABD, AB, Japonya)! Bu ülkeler öbeğinin adı yatırım bankası Goldman Sachs’tan Jim O’Neill tarafından 2001’de BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) olarak konulmuştu; sonra 2011’de Çin’in  çağrısıyla Güney Afrika da işbirliği işleyişi (tam üyelik değil!) konumuna girmiş oldu. Yerli ve yabancı yazında bu ülkeleri Güney Afrika’yı da ekleyerek BRICS olarak ananlar da var. Ama Goldman Sachs, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin aynı kulvarda olmadığının altını çiziyor ve öbeğin esasen BRIC olduğunu vurguluyor.

BRIC ülkeleri dünya yüzölçümünün yüzde 28,7’sini kaplıyor, nüfusunun yüzde 41,7’sini kapsıyor. Cari fiyatlarla Katışıklı Ulusal Gelir (GSYİH) dünya toplamı (2015) rakamı olan 74,15 trilyon doların dağılımına bakalım. 18 trilyon doları ABD’nin, 15,12 trilyon doları (yüzde 20) ise BRIC’in! Ancak Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) ile sadece Çin bile (2016) rakamı olan 21,27 trilyon dolar ile ABD’yi (18,56 trilyon dolar) geçmiş durumda. Dünya ekonomisi 2016’da yüzde 2,8 büyüdü. Bu büyümeye katkıda ABD, Çin ve Hindistan’dan sonra üçüncü. Çin, bu büyümenin beşte ikisini sağlıyor. ABD, 20 yıl önce toplam GSYİH’nın yüzde 30’una sahipken şimdi yüzde 25’in bile altına düşmüş durumda. 2016 İnsani Kalkınma İndeksi Raporu’na göre, 188 ülke içindeki İnsani Kalkınma İndeksi (HDI) sıralamaları ise şöyle: B:79; R:49; I:131; C:90. 21. yüzyılın ilk yarısına damgasını vuracaklar BRIC ülkeleri. Jim O’Neill’in yaptığı 2009 tarihli çalışmaya göre, BRIC ülkeleri topluca biçimde Trilateral’i 2020 sonu veya 2030 başında yakalayacaklarmış. AB’nin ağababası Almanya’yı, Brezilya ve Rusya 2029’da, Hindistan 2024’te yakalayacaklarmış. Çin zaten ABD dışındakileri yakaladı ve ayrıca ABD’nin ensesinde boza pişirmeye başladı bile! Ayrıca ortak bir akçal dizge oluşumu da söz konusudur, 2016’da devreye giren Yeni Kalkınma Bankası vb.

Türk girişimciler bu gelişmeyi yakalıyorlar mı? Özbey Men’in Scala Yayıncılık’tan çıkan kitaplarına bakılabilir. Öncelikle vurgulayalım, bu ülkeler nüfus, hızla artan gelir ve tüketiciler, doğal kaynaklar, hızla ilerleyen teknolojik altyapılarının yanısıra, bilim insanı, teknik donanımlı mühendis ve deneyimli yöneticiler barındıran insan varlıkları havuzu olma gibi özelliklere sahipler. Üretim maliyetleri avantajları nedeniyle hızlı büyüme fırsatı yaratabilen, uluslararası yatırımları çekebilen, dışsatımlarını artırabilen, iktisadi bunalımlardan görece daha az etkilenen, döviz birikimlerini arttırabilen ülkeler.

Nedense Rusya ve Çin’in bir başka ortak yönü olarak kamu ağırlıklı bir toplumcu (sosyalist) deneye sahip oldukları vurgulanmıyor pek BRIC çalışmalarında! Sanayi ürünleri üreticisi konumundaki Çin ve Hindistan ile hammadde ve enerji tedarikçisi konumunda olan Rusya ve Brezilya’nın anlamlı bir blok oluşturduğu tezi incelenmelidir. Kapitalist bir iktisatçı olan Jim O’Neill, BRIC fazla ünlenince hemen emperyalizmin çöküşünü açığa çıkarmayacak bir başka blok tasarımı daha yapıverdi 2009’da: N-11 (Next 11): Gelecek-11. Ama bu yeni icatların temeli zayıf! Belki bu yeni kavram bağlamında Avrasya çağına girdiğimizi söylemek olanaklı. Avrasya çağı derken Avrupa’yı dışlayan bir Asya’dan söz etmiyoruz. Bu kavramın içinde Almanya da var sözgelimi. Niyeti olup, kısmetini gerçekleştirmek için kıspetini giyip er meydanında güreşe çıkmayan Türkiye’de olsa keşke. Ama olacak, başka çıkar yolu yok, Kevin Costner’ın oynadığı ’No Way Out’ filmini izleyenler bilir, öyle bir şey. Avrasya konusu başka bir söyleşimizin konusu olsun izninizle.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ediyor ve başarılarınızın devamını diliyorum.

Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 15.04.2017


14 Nisan 2017 Cuma

Prof. Dr. Nasuh Uslu’dan ‘Türk Amerikan İlişkileri’


Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Prof. Dr. Nasuh Uslu[1], 2000 yılında henüz Yardımcı Doçent olarak çalışırken Türk-Amerikan ilişkileri hakkında önemli bir kitap yazmıştır.[2] 21. Yüzyıl Yayınları’nın bastığı kitap, aslında çok önemli bir konuda yazılmış olmasına karşın, Türkiye’de daha çok akademik makale düzeyinde çalışılan ve hakkında o kadar fazla kitap bulunmayan Türk-Amerikan ilişkilerini çalışmak isteyen araştırmacıların göz atmak isteyecekleri faydalı bir eserdir. Bu yazıda, bu kitabın giriş bölümündeki teorik kısım özetlenecek ve günümüze uygun bazı tartışma konuları eklenerek konu genişletilecektir.

Prof. Dr. Nasuh Uslu

“Türk-Amerikan İlişkilerinin Teorik Tabanı” adlı kitabın ilk bölümü, Prof. Dr. Nasuh Uslu’nun Türk-Amerikan ilişkilerini Uluslararası İlişkiler disiplini açısından teorik bir zemine oturtmaya çalıştığı kitaptaki en önemli bölümdür. Uslu’ya göre; 1947’de açıklanan Truman Doktrini ile gelişmeye başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, iki NATO üyesi ülke arasında Soğuk Savaş döneminde son derece güçlü ve yakın ilişkiler kurulmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda, Uslu’ya göre 6 temel faktör Türk-Amerikan ilişkilerini bu derece önemli bir seviyeye çıkarmıştır. Şimdi bu faktörler açıklanacak, sonra da günümüzdeki gelişmeler tarafımdan bu bilgilere eklenecektir.
  1. Güvenlik: Ortak bir dış tehdit, uluslararası ilişkilerde ittifak kurmanın en temel gerekçesidir. Özellikle kendisinden daha büyük güçlerin tehdidi altında olan orta ve küçük boy devletler, bu tarz güvenliksiz durumlarda başka bir büyük gücün yanında saf tutmayı sıklıkla uygun görürler. Türkiye, işte Soğuk Savaş döneminde böyle bir psikolojiyle hareket etmiş ve Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmacı tehdidine karşı, ABD’yi ve NATO’yu kendisine güvenlik sağlayan partnerler olarak görmüştür. Elbette bu tehdit algılaması bir anda gelişmemiş ve Rusya ile Türkiye’nin 1940’larda bozulmaya başlayan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin’in talepleri ile doruk noktasına çıkan krizi nedeniyle su yüzüne çıkmıştır. Keza, tüm dış güvenlik stratejisini komünizmi ve Sovyetler Birliği’ni “çevrelemek” üzerine kuran ABD de, Türkiye’yi Orta Doğu ve Avrupa’ya komünizmin yayılmasını engellemek için önemli bir bariyer olarak görmüş ve bu nedenle Türkiye’ye büyük destek vermiştir. Dolayısıyla, Soğuk Savaş dönemi boyunca ilişkilerin en güçlü tetikleyicisi güvenlik faktörü olmuştur. Yazarın görüşlerine ek olarak güncel bir değerlendirme yapılırsa, ABD ile Türkiye’nin küresel terörizm, Rusya’nın yayılmacı politikaları ve radikal İslami hareketler gibi yine ortak güvenlik endişelerinin olduğu ve güvenlik konusunun ikili ilişkilerdeki hala en önemli gündem maddesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak Kürtlerin geleceği konusunda farklı stratejilerinin olması, iki ülkenin güvenlik politikalarındaki en önemli engeldir.
  2. Yardım ihtiyacı: Türkiye’nin yeni kurulan bir Cumhuriyet olarak ekonomik ve askeri açıdan geri kalmış ve yardıma muhtaç olması da, Soğuk Savaş dönemi boyunca dünyanın iki süpergücünden biri olan ABD ile yakınlaşmak istemesinde önemli rol oynamıştır. Nitekim neredeyse hiçbir zaman Türk yöneticilerinin istediği miktarlarda olmasa da, Soğuk Savaş boyunca, ABD, Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardımlarda bulunmuş ve bu ülkenin ekonomik gelişiminde olumlu bir rol oynamıştır. Günümüzde Türkiye, güçlü ve bağımsız bir devlet olarak ABD’nin ekonomik ve askeri yardımına o kadar ihtiyaç duymasa da, ABD’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde yaşadığı tıkanıklık ve genel olarak dış politikada yalnızlaştığı dönemlerde Türkiye’ye verdiği/verebileceği diplomatik destek, Türkiye açısından hala çok gerekli bir unsurdur.
  3. Stratejik nedenler: Zayıf bir devlet, büyük bir devlette ittifak kurma ihtiyacı duyarsa, genellikle coğrafi olarak kendisinden daha uzakta olanı tercih eder. Zira uzakta olan ülke ile ikili ilişkiler veya bölgesel politikalar temelinde sorunlar yaşama olasılığı daha azdır. Ancak bir avantaj olarak görülen büyük devletin uzakta olması hususu, kriz zamanlarında yardım bağlamında daha zorlayıcı bir faktör haline de gelebilir. Ayrıca büyük devletlerin avantajlı konumları nedeniyle sözlerine ve müttefiklik ilişkilerine ne ölçüde sadık kalacakları da bir diğer tartışma konusudur. Nitekim Soğuk Savaş döneminde Türk akademisyenler ve askeri uzmanlar, ABD ve NATO’nun Türkiye bir savaşa girerse kendilerine destek olacağı konusuna daima şüpheyle bakmışlardır. Ancak bu şüpheye rağmen, Türk siyasetçiler, Amerikan askeri üslerinin kendi topraklarında faaliyet göstermesini Rusya’ya karşı bir güvenlik mekanizması olarak görmüşler ve Kıbrıs Sorunu nedeniyle 1975 yılında Amerikan Kongresi Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başladığında bile bu konuyu gündeme getirmemişlerdir. ABD de, Rusya’nın Orta Doğu’ya ulaşması için en önemli engel olan Türkiye’yi kaybetmek istememesi nedeniyle, ikili ilişkilerde zaman zaman yaşanan sorunlara karşın Türkiye’yi gözden çıkarmamıştır. İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslami Devrim sonrasında ABD’nin bölgedeki ciddi güç kaybı da göz önünde bulundurulursa, Türkiye, dün de, bugün de, yarın da ABD için en önemli müttefiklerden biri olacaktır denilebilir. Güvenlik konusuna paralel olarak, stratejik nedenlerle de Türk-Amerikan ilişkileri hala gerekli ve önemlidir. Bu, yalnızca iki ülke için değil, bölgenin istikrarı için de zaruri bir konudur. Çünkü Orta Doğu coğrafyasında laik ve demokratik ülkeler İsrail ve Türkiye ile sınırlıdır (tanınmayan KKTC de buraya eklenebilir) ve ABD desteği olmadan, bu ülkelerin istikrarı da kolaylıkla bozulabilir.
  4. İdeoloji: Ortak veya benzer ideolojiler de farklı ülkeleri ittifak kurmak konusunda teşvik edici faktörlerdir. Güvenlik kadar olmasa da, ideoloji de müttefiklik ilişkilerinde önemli bir parametredir. Nitekim birbirine benzer ideoloji ve kültürleri olan devletlerin kurduğu ittifaklar çok daha dayanıklı ve güçlü olur. Türk siyasi eliti, yakın zamana kadar ülkelerinin laik, Batılı ve demokratik kimliğini sürekli olarak vurgulamış ve Avrupa demokrasileri ile birlikte Amerikan demokrasisinden ilham aldıklarını sıklıkla dile getirmişlerdir. Her ne kadar Amerikan ve Türk toplumları arasında ciddi kültürel farklılıklar olsa da, iki ülkenin demokrasi ve piyasa ekonomisi tercihleri, bu iki ülkeyi ideolojik olarak birbirlerine yakınlaştırmıştır. Örneğin komünist Rusya ile kıyaslandığında, kuşkusuz, ABD, Türkiye’ye daha yakın bir ülke olmuştur. ABD’nin -ateist Sovyetler Birliği’nden farklı olarak- inançlara saygılı bir devlet olması da bu noktada önemli bir husustur. Günümüzde de iki ülkenin ideolojisi liberalizm temelinde birbirlerine yakındır. Ancak radikal İslam’ın ortaya çıkışı ve ABD’de ve Avrupa’da Hıristiyan muhafazakâr hareketlerin de etkisiyle gelişen İslamofobi trendi nedeniyle, gelecekte iki ülke ilişkilerinde din faktörünün bir sorun haline gelmesinden endişe edilmektedir. Bu nedenle, iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesi için, “Medeniyetler Çatışması” tezinden farklı olarak “Medeniyetler İttifakı” yaklaşımına ve seküler ideolojilerin güçlenmesine ihtiyaç vardır. Türkiye’de İslamcılar yerine laik hükümetlerin işbaşı yapması da kuşkusuz ilişkilerin gelişmesinde önemli bir rol oynayabilir.
  5. İç politika nedenleri: Güçlü bir devletle ittifak kurmak, bir ülkeye dış politikada güvenlik ve saygınlık getirdiği gibi, iç politikada da istikrar sağlayabilir. Ayrıca patron bir devletin varlığı, gelişmekte olan bu tarz ülkelerde siyasetçilerin ve halkın kolaylıkla suçlayabileceği bir “günah keçisi”nin de bulunması demektir. Bu durum, siyasetçiler için daha rahat bir ortam sağlayabilir. Türk liderleri, ABD ile kurdukları ittifakı Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gelişimi için bir sigorta gibi görmüşler ve bu sayede Türkiye’nin uygar bir Batılı devlet olduğunu tüm dünyaya ispatladıklarını düşünmüşlerdir. Ayrıca işler kötü gittiğinde topu Washington’a atmak ve suçu ABD politikalarında aramak da, Türk siyasal elitinin işini kolaylaştıran ve onları halk nezdinde masum hale getiren bir psikolojik unsur olmuştur. Günümüzde bu unsur neredeyse tamamen ortadan kalkmış ve Türkiye, ABD’nin iç politikasını tanzim edebileceği bir devletin çok üzerinde bir güce ulaşmıştır. Ayrıca Irak Savaşı sonrasında yoğunlaşan bir şekilde, ABD’nin dış politik tercihleri ve Türkiye iç politikasına etkileri Türkiye’de eleştirilen bir konu haline gelmiş ve siyasetçiler açısından da bir avantaj olmaktan çıkmıştır. Buna rağmen, ABD’nin, çok eleştirilmesine karşın Türkiye’de hala saygın bir devlet olduğu söylenebilir.
  6. Tarafsızlık seçeneğinin riskleri: Mısır’ın efsanevi lideri Cemal Abdülnasır, tarafsız ve üçüncü dünyacı dış politikasını şu sözle savunmuştur: “Büyük ve küçük ölçek devletler arasındaki ittifak, kurt ile kuzunun dostluğu benzer ve sonunda kurdun kuzuyu yemesiyle sonuçlanır”. Ancak Türk liderler, Sovyet tehdidinin büyüklüğü nedeniyle, tarafsız bir dış politikayı hiçbir zaman ciddi bir dış politika tercihi olarak görmemişler ve sorunlara rağmen ABD ile ittifaka devam etmek istemişlerdir. Mısır ve Türkiye arasındaki gelişmişlik farklarına bakılırsa, Türkiye’nin stratejik tercihinin doğru olduğu kolaylıkla görülebilir. Bugün de, ABD ve NATO ittifakı, Türkiye’de genelde olumlu algılanan bir konudur. Rusya’nın son dönemdeki saldırgan politikaları olmasaydı, aslında Türkiye açısından tarafsızlık 2000’lerde ciddi bir seçenek haline gelebilirdi. Ancak Rus lider Vladimir Putin’in takip ettiği hatalı politikalar (Gürcistan ve Ukrayna’ya yönelik saldırılar ve bu ülkelerin toprak bütünlüklerinin zorla bozulması, Rusya’nın Suriye ve Dağlık Karabağ konularında Türkiye aleyhine pozisyon alması), Türkiye’nin Rusya’dan uzaklaşması ve Amerikan müttefikliğine yeniden sarılmasının tetikleyicisi olmuştur.
“Türk Amerikan İlişkileri” kapak

Bu 6 faktör dışında, ikili ilişkileri etkileyen bazı unsurlara da değinen Uslu, öncelikle fayda-maliyet (kâr-zarar) analizi konusuna eğilmektedir. Uslu’ya göre; Soğuk Savaş dönemi boyunca, CHP’li bazı bağımsızlıkçı ve ulusalcı siyasetçiler dışında, Türkiye’deki neredeyse tüm büyük siyasi partiler Türkiye’nin ABD ile ittifakından kazançlı çıktığını düşünmüşlerdir. Aslında bu sözü geçen CHP’liler de, ABD’ye karşı çıkmaktansa, ABD ile kurulan ilişki biçimini eleştirmiş ve Türkiye’nin bu ilişkiden daha iyi fayda sağlayabileceğini iddia etmişlerdir. ABD de, dış politikası ve güvenlik politikası uyarınca bölgede güvenilir müttefik arayışında olduğu için, Türkiye’ye Soğuk Savaş döneminde büyük önem vermiş ve bu ülkeyi kaybetmemek için çeşitli tavizlerde bulunmuştur. Dolayısıyla, fayda-maliyet analizi perspektifinden değerlendirilince, Türk-Amerikan ilişkileri her iki tarafta da olumlu olarak görülmüştür. Güncel bir değerlendirme yapmak gerekirse, ilişkilerin artı yönlerinin eksilere kıyasla hala çok daha ağır bastığı rahatlıkla söylenebilir. Zira şu da bir gerçektir ki, Türkiye, ABD’nin şerrini yaşamış ülkelere bakarak (İran, Suriye, Irak) ve kendi gelişmişliği ile Rus müttefiklerinin gelişmişlik düzeyini kıyaslayarak, kolaylıkla bu ilişkinin faydalı boyutunun farkına varabilir. ABD tarafı ise, Türkiye’siz bir Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in ne gibi zorluklarla karşılaşabileceğini hesap ederse, yine kolaylıkla bu ittifakın önemini kavrayabilir.

İkinci önemli konu “amaçlar” şeklinde belirtilebilir. Beklentileri ve çıkarları çok farklı olan devletlerin kurduğu ittifaklar, kuşkusuz uzun soluklu ve başarılı olmayacaktır. Ancak Türkiye ve ABD’nin çıkar ve beklentileri Soğuk Savaş döneminde gayet uyumluydu; her iki ülke de komünizmin ve Sovyet Rusya’nın yayılmasına açıkça karşıydı. Lakin Kıbrıs Sorunu, Yunanistan’la ilişkiler ve başka konularda, bu makro anlayışın dışında sorunlar yaşanabiliyordu. Günümüzde, iki ülkenin birçok meseleye bakışları ortak olmasına karşın, aralarında ciddi nüanslar da görülebilmektedir. Türkiye ve ABD, demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, Batıcılık ve küreselleşme konusunda büyük ölçüde benzer görüşlere sahiptirler. Ancak ABD’nin perspektifinde federatif yönetimler ve yerinden yönetim daha önemli ve geçerli yönetim ilkeleriyken, bir ulus-devlet olarak kurulan Türkiye için bu konular hala daha sakıncalı algılanmaktadır. Bu nedenle, iki ülkenin Irak ve Suriye’de yaşanan süreçlere bakışları oldukça farklılaşabilmektedir. Bu bağlamda en kritik konu ise Kürtlerin durumudur. Kendi Kürtlerini asimile ya da sisteme entegre etmeyi 90 yılda başaramayan Türkiye, toprakları dışında cazibe merkezi olabilecek bağımsız ve/veya özerk Kürt bölgelerinden açıkça rahatsızlık duymaktadır. Yine de, iki ülke arasında makro düzeyde çok büyük amaç farklılıkları olduğu bugün de söylenemez; daha ziyade yönetim modeli konusunda anlaşmazlıklar olduğu iddia edilebilir.

Üçüncü önemli konu, ittifakı oluşturan üyelerin gücü ve büyüklükleridir. Küçük olan devlet, ikili ilişkilerde büyük devletin kontrolüne girmek ve adeta “uydu devlet” (satellite state) haline gelmekten rahatsızlık duyar. Büyük devletin kendi iç siyasetini kontrol edebilecek duruma gelmesinden endişe eden küçük devlet, buna karşın dış güvenlik gerekçeleriyle bu ittifaktan vazgeçmeyebilir. Türkiye, tarihi boyunca hiçbir zaman ABD’nin veya başka bir devletin “uydu devlet”i haline gelmemiştir. Birazdan açıklanacağı üzere, bunun temel sebebi Türkiye’nin büyüklüğü ve hızla gelişmesidir. Ayrıca imparatorluk geleneğinden gelen Türkler, kuşkusuz, yönetilmekten ziyade yönetmeye alışmış bir toplumdur. Bu nedenle, ilişkileri “uydu devlet” perspektifi yerine, “kazan-kazan” (win-win) perspektifinden açıklamak daha doğru olur.

Dördüncü önemli konu, “ittifakın sağlamlığı”dır. İttifaklar, kriz zamanlarında test edilir ve güçleri ölçülür. Sağlam ittifaklar, krizleri aşabilen uzun soluklu müttefiklik ilişkileridir. Türk-Amerikan ilişkileri, 70 yıllık ittifak ilişkisinin ispatladığı üzere, birçok krizden başarıyla çıkmış sağlam ilişkilerdir. Ancak elbette ilişkilerin mükemmel ve sorunlardan tamamen uzak olduğu da iddia edilemez.

Prof. Dr. Nasuh Uslu’ya göre; Türk-Amerikan ilişkileri 1950-1975 döneminde patron devlet-uydu devlet modeli doğrultusunda değerlendirilirse, karşımıza şöyle bir tablo çıkar:

A-) Nüfus: Uydu devletler, nüfus olarak küçük devletlerdir. Oysa Türkiye, 1973 yılında bile 36 milyonun üzerinde nüfusu olan orta ölçek bir devlettir. Bu nedenle, nüfus açısından uydu devlet modeli bir ilişki biçimi kurulmuş olması mantık dışıdır.

B-) Yüzölçümü: Uydu devletler, yüzölçümü olarak da küçük devletlerdir. Ancak 780.000 kilometrekare yüzölçümü olan Türkiye, bu konuda da uydu devlet kategorisinin çok üzerindedir.

C-) Ekonomi: Bu konuda 1980’lere kadar uydu devlete yakın bir görüntü çizmiştir. Zira Türkiye’nin gayrisafi milli hasılası son derece düşük, sanayileşmesi az ve yüksek teknolojik ve stratejik üretimi neredeyse hiç yoktur. Bu bağlamda, Türkiye’nin uydu devlet kategorisinden tamamen çıkması ancak1980’lerden itibaren mümkün olabilmiştir.

D-) Askeri güç: Uydu devletler, silah teknolojisi anlamında büyük devletlere bağlıdırlar. Türkiye, bu konuda da 1960’lar ve 1970’lerde uydu devletin üzerinde, ama gelişmiş bir devletin çok gerisinde yer almıştır. Türkiye’nin avantajı ordusunun büyüklüğü ve savaşma azmiydi ama silah teknolojisi, 1990’lara ve hatta 2000’lere kadar neredeyse tamamen ABD’ye bağımlıydı.

E-) Uluslararası sistem: Uydu devletler, kendi sınır sorunlarıyla meşgul olan ve bölgesel ve küresel inisiyatif almaktan kaçınan yapıdadırlar. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye, daha o yıllarda bile bölgesel güce yakın bir devlet olmayı başarmıştır. Bu bağlamda, Türkiye ile ABD arasında patron devlet-uydu devlet ilişkisinden söz etmek doğru olmaz. Ama ilişkiler, kuşkusuz ABD’nin büyük devlet, Türkiye’nin küçük devlet olduğu eşitliksiz bir zeminde kurulmuştur. Bu bağlamda, günümüzde ilişkileri teorik bir zemine oturtmak için kullanılabilecek doğru yaklaşım, ulusal çıkarlara dayalı Realizm perspektifi doğrultusunda şekillenen “kazan-kazan” (win-win) anlayışıdır.

Sonuç olarak, Prof. Dr. Nasuh Uslu’nun çalışması, bu teorik zemin üzerinde uzun ve kapsamlı bir araştırma sonucunda yazılmış değerli bir eser olarak değerlendirilebilir. Ancak kuşkusuz, makalede yazarın görüşlerine eklenen bazı güncel gelişmeler ışığında bu konuda yeni çalışmalar yapılması gereklidir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


13 Nisan 2017 Perşembe

Ayşe Ömür Atmaca’dan ‘Turkey-US Relations (2009–2016): A troubled partnership in a troubled world?'


Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden Dr. Ayşe Ömür Atmaca[1], Dr. Pınar Gözen Ercan editörlüğünde hazırlanan “Turkish Foreign Policy: International Relations, Legality and Global Reach” adlı kitapta Türk-Amerikan ilişkilerinin son yıllarına ışık tutan “Turkey-US Relations (2009–2016): A troubled partnership in a troubled world?” (Türk-Amerikan İlişkileri (2009–2016): Sorunlu bir dünyadaki sorunlu bir ilişki?) başlıklı bir makale kaleme almıştır.[2] Bu yazıda, bu makale Türkçe’ye çevrilerek özetlenecektir.

Turkish Foreign Policy: International Relations, Legality and Global Reach

Soğuk Savaş döneminin ilk yıllarından beri sadık bir Amerikan müttefiki olan Türkiye, 1990’ların başında Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, 3 istikrarsız ve stratejik bölgenin (Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar) arasında kalması sayesinde, ABD için önemli bir askeri stratejik bölge olmaya devam etmiştir. Washington, bu dönemden başlayarak Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında bir “köprü”, enerji zengini ülkelerle enerji ihtiyacı olan Batılı ülkeler arasında bir “enerji transit bölgesi” (energy hub) ve eski Sovyet Cumhuriyetleri için bir “model ülke” olarak görmeye başlamıştır. 1991 yılında Körfez Savaşı’nda ABD’ye üslerini açarak destek olan Türkiye, ayrıca Amerika’nın en önemli müttefiki İsrail’e de destek olarak, bölgedeki en güvenilir Amerikan müttefiklerinden birisi olduğunu ispatlamıştır.

Ancak 2000’li yıllarda Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni fırsatlarla birlikte yeni zorluklar da yaşanmaya başlamıştır. İlk önemli dönüm noktası, 11 Eylül 2001 tarihinde El Kaide tarafından gerçekleştirilen terör saldırılarıdır. Bu konuda ABD’ye tam destek veren Ankara, Washington’ın “küresel terörizme karşı savaş” politikasında önemli bir müttefik haline gelmiştir. Bu terör saldırısı ardından George W. Bush yönetiminin Afganistan’a başlattığı askeri operasyona destek veren Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri aracılığıyla Afganistan operasyonunda önemli roller üstlenmiştir. 2000’li yıllardaki ikinci önemli dönüm noktası ise, Türkiye’de İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 2002 yılında yapılan genel seçimlerle iktidara gelmesidir. Bu seçim öncesinde ABD’nin olası Irak müdahalesine destek olmak için çeşitli kanallardan görüşmelere başlamış olan Türkiye, TBMM’de reddedilen 1 Mart Tezkeresi sonrasında Amerikan askerlerinin topraklarında konuşlanmasına izin vermemiş ve sadece askeri üslerini Amerikan uçaklarına açarak Irak Savaşı’na kısıtlı bir destek sağlamıştır. Bu krizden kısa bir süre sonra yaşanan “çuval olayı” ise, ABD-Türkiye ilişkilerini dibe vurdurmuş ve Türk kamuoyunda Amerika’ya olan güveni sıfırlamıştır. ABD'ye yakınlığıyla bilinen dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bile, bu olayı “en büyük güven bunalımı” olarak yorumlamıştır. Bu dönemde ABD Dış İşleri Bakanı Condoleezza Rice’ın ilan ettiği “Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP) iki ülkeyi yeniden birbirlerine yakınlaştırırken, Türkiye ve iktidardaki AK Parti, İslami ülkelere model olabilecek Müslüman demokrat kimliği ile Washington nezdinde yeniden önem kazanmıştır. Dönemin Türk Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül de bir konuşmasında bunu vurgulamış ve Türkiye’nin bölge ülkelerine ilham kaynağı olabileceğinden söz etmiştir. 2006 yılı Eylül ayında Rice-Gül ikilisi tarafından imzalanan bir belge ile bu ortaklık pekiştirilmiş, ancak fiiliyatta sorunlar yaşanmaya devam etmiştir. 5 Kasım 2007’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan George W. Bush’la Washington’da bir görüşme yapsa da, ilişkilerin düzeltilmesi ancak 2008’de Barack Obama’nın başa geçmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu doğrultuda, Atmaca, çalışmasında Obama dönemi Türk-Amerikan ilişkilerini iki dönemde incelemektedir. İlk olarak 2009-2013 dönemine odaklanan Atmaca, daha sonra Arap Baharı’nın yarattığı değişim rüzgârlarının sonucunda ilişkilerin nitelik değiştirmeye başladığı 2013-2016 dönemini analiz etmektedir.

Barack Obama’nın 2008’de 44. ABD Başkanı seçilmesi, yalnızca Amerikan dış politikasında değil, Türk-Amerikan ilişkilerinde de önemli dönüşümlere yol açmıştır. Seçim kampanyası döneminde “değişim” temasını öne çıkaran ve hep umut pompalayan Obama, Bush döneminde izlenen agresif politikalar nedeniyle bozulan ABD’nin imajı konusunda da aktif politikalar geliştirmiştir. Afganistan ve Irak’tan Amerikan askerlerini geri çekmek, El Kaide liderlerini yakalamak ve bölgedeki müttefiklerle sorumluluğu paylaşmak amacındaki Obama yönetimi için, Türkiye, bir anda ideal bir müttefik haline gelmiştir. Obama da, bunu göstermek istercesine, ilk denizaşırı ziyaretini Ankara’ya yapmış ve ikili ilişkilerde güven tazelemiştir. 6 Nisan 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yapan Obama, ABD ile Türkiye’nin çağın zorlukları karşısında birlikte hareket etmek zorunda olduklarını vurgulamıştır. Türkiye’nin NATO üyesi ama nüfusunun çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak özgün yapısına dikkat çeken Obama, iki ülke arasında “model ortaklık” temelinde bir ilişki geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. “Model ortaklık” anlayışı çerçevesinde, bu dönemde ikili ilişkilerin gelişmesinde iki faktör kritik rol oynamıştır:
  1. Obama yönetiminin Türkiye ile ikili ilişkiler konusunda önceki (George W. Bush) yönetim döneminde oluşan hasarı düzeltmek istemesi,
  2. AK Parti (Recep Tayyip Erdoğan) hükümetinin iktidarının ilk yıllarında Batı yanlısı, demokratik ve laik çizgide politikalar izlemesi nedeniyle Batılı müttefiklerini kendine hayran bırakması.
Bu bağlamda, ABD yönetiminin Türkiye’ye ve AK Parti’ye bakışında iki farklı dönemden söz edilebilir. İlki, AK Parti’nin “model ortaklık” anlayışına uygun bir siyasal yapılanma ve bölgedeki otoriter ülkelere rol model olarak görüldüğü 2009-2013 dönemi, ikincisi ise 2013 yılından başlayarak bölgedeki Arap ayaklanmalarıyla başlayan istikrarsızlıklar ve Türkiye’de yaşanan otoriterleşme nedeniyle Türkiye’nin bu rolünün sorgulanmaya başladığı dönemdir.

Erdoğan ve Obama

2009-2013 Dönemi: Yeni Vizyon, Yeni Sorunlar
Olumlu başlangıca rağmen, ikili ilişkilerde düzelme bir anda yaşanmamış ve çeşitli sorunlar ilişkilerin düzelmesini engellemeye devam etmiştir. Bunlar arasında Ermeni Sorunu, Türkiye’nin İran konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki tavrı ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesi sayılabilir. Bu anlamda, ilk test, Ermeni Sorunu olmuştur. Seçim kampanyası döneminde 1915 Olayları’nı “soykırım” olarak tanıma sözü veren Obama, Türkiye’nin bu dönemde Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun başlattığı “komşularla sıfır sorun” politikasının bir uzantısı olarak Ermenistan’la yakınlaşmaya ve ilişkileri normalleştirmeye çalışmasının da etkisiyle, “soykırım” yerine “Meds Yeghern” (Büyük Felaket) ifadesini kullanmıştır. Obama’yı böyle davranmaya iten bir diğer faktör de, Irak ve Suriye’de radikal gruplarla mücadele etmek konusunda Türkiye’ye çok ihtiyacı olmasıdır. İran’ın nükleer programı, ikili ilişkilerdeki ikinci önemli kriz konusu olmuştur. İran’ın nükleer programı konusunda bu ülkeye sert yaptırımlar uygulayan Obama yönetiminden farklı olarak, Türkiye, Brezilya ile birlikte, bu ülkeyi uranyum zenginleştirme programını sınırlandırması konusunda bir anlaşma yoluyla uluslararası sistem içerisinde kalmaya yönlendirmeye çalışmıştır. Sonuçta, Türkiye’nin bu konuda İran ile ABD arasında tarafsız durmaya çalışması ABD’yi rahatsız etmiş ve İsrail’le ilişkilerini de bozmuştur. İlişkilerdeki üçüncü ve belki de en önemli kriz konusu ise Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkilerinin bozulmasıdır. 1990’larda doruk noktasına çıkan Türkiye-İsrail ilişkileri, AK Parti mensuplarının Filistin konusunda İsrail’e yaptıkları sert eleştiriler ve Hamas’a verdikleri destek nedeniyle hızla bozulma sürecine girmiştir. 2010 yılındaki Mavi Marmara Krizi ile dip noktasına vuran Türkiye-İsrail ilişkileri, Obama döneminde ABD-Türkiye ilişkilerinin de zayıf karnını oluşturmuştur. 2013 yılında Obama’nın devreye girmesiyle İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Türkiye’den özür dilemesi sonucunda ilişkiler yavaş yavaş normalleşmeye başlamış ve sonunda 2016 yılında Obama ofisten ayrılmadan hemen önce de tamamen düzelmiştir. Bu dönemde Türkiye’nin İsrail’e yönelik eleştirel tavrı Washington’daki bazı çevrelerce Ankara’nın Türkiye-ABD-İsrail üçlü ittifakından çıkarak, ABD ile ikili ilişkiler temelinde yeni bir ittifaka yönelmek istediği şeklinde yorumlanmıştır. 2010 yılı sonunda başlayan Arap Baharı dönemi de ilişkileri zorlayan bir diğer faktör olmuştur. Bu süreçte, kendisine verilen “model ülke” rolüne de uygun olarak bölgedeki Sünni Müslüman halklara ve Müslüman Kardeşler türevi hareketlere örnek olmaya ve destek vermeye çalışan AK Parti hükümeti, aslında ABD ile başlarda oldukça uyumlu bir görüntü sergilemiştir. Erdoğan’ın İslam ve demokrasinin birbirine uygun olduğu yönündeki görüşleri Washington’da da desteklenmiş ve Erdoğan, Batılı basın-yayın organlarında göklere çıkarılmıştır. Ancak Mısır’da yaşanan askeri darbe ve bölgedeki istikrarsızlık sonrasında, iki ülkede Arap Baharı sürecine yönelik olarak farklı bakış açıları ortaya çıkmıştır. Bu süreçten itibaren, model ortaklık, sorunlu bir hale gelmeye başlamıştır.

2013-2016: Sorunlu ‘Model Ortaklık’?
2013 yılından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar artmaya başlamıştır. Bu dönemde, ilk olarak Gezi Parkı protestoları sırasında Türk polisinin göstericilere yönelik sert tavrı Washington’da eleştiri konusu yapılmaya başlanmıştır. Suriye iç savaşı da Türk-Amerikan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Aslında Washington, Türkiye’nin Beşar Esad yönetimiyle yakın ilişkiler kurmasını başlarda desteklemiş ve bu sayede bu ülkenin İran yörüngesinden çıkabileceğini ummuştur. Hakikaten de, Türkiye-Suriye ilişkileri AK Parti iktidarının ilk yıllarında çok iyi bir seviyeye gelmiştir. Ancak Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçrayacağı anlaşılınca, Türk hükümeti, Beşar Esad’ı defalarca demokratikleşme reformları yapması konusunda uyarmıştır. Esad’ın buna yanaşmaması neticesinde, kısa süre içerisinde Suriye’de kanlı bir iç savaş başlamış ve Türkiye de bu savaşta Esad’ın karşısında yer almıştır. Suriye konusunda ABD de benzer bir siyasal pozisyon almasına karşın, IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) adlı köktendinci terör örgütünün ortaya çıkmasının ardından, Washington’ın önceliği IŞİD’le mücadele haline gelmiş, Türkiye ise Beşar Esad’ın gitmesi konusundaki önceliğini korumaya -en azından bir süre daha- devam etmiştir. Bu durum, kısa süre içerisinde ilişkileri bozmaya başlamış, dahası, Türkiye’de PKK ile yürütülen müzakere sürecinin çökmesi de ikili ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Türkiye’nin dış politikası Arap Baharı sürecinde “komşularla sıfır sorun”dan “değerli yalnızlık” çizgisine evrilirken, Washington’la ilişkiler de iyiye gitmemiştir. IŞİD’le mücadele konusunda Türkiye’nin isteksizliği (Washington’ın IŞİD’le mücadele için İncirlik Üssü’nü kullanmasına başta Ankara izin vermemiştir) ve Türkiye’nin PKK’nın uzantısı olarak gördüğü PYD ve YPG gibi gruplara Washington’ın verdiği destek, ikili ilişkilerdeki en temel sorunlar haline gelmiştir. Buna karşın, 2015 Şubat ayında iki ülke arasında Suriyeli ılımlı muhalifleri eğitmek konusunda bir mutabakat imzalanmış ve IŞİD’in Türkiye’deki bombalı eylemleri sonrasında Ankara Washington’a IŞİD’le mücadele konusunda tam destek vermeye başlamıştır. Bu nedenle, en temel sorunlu meseleler olarak Suriye Kürtlerinin ve PYD-YPG’nin durumu ile Türkiye’nin otoriterleşmesi konusu kalmıştır. Bunların yanında, 2015 yılından itibaren Rusya’nın da Suriye’deki mücadeleye aktif bir şekilde dâhil olmasıyla, Türk-Amerikan ilişkilerinde Suriye meselesi sadece bir ikili ilişki konusu olmaktan çıkmış ve önemli bir bölgesel güvenlik sorunu haline gelmiştir. 2016 yılında Obama’nın Erdoğan’la Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde görüşmek istememesiyle ilişkiler en gergin noktaya ulaşmış; bu süreçte özellikle Türkiye’nin kendi içerisinde uyguladığı otoriter sistem ABD tarafından müttefik bir ülkeye yakıştırılmayarak eleştirilmiştir. Erdoğan’ın son ziyareti bu sorunları biraz olsun yumuşatsa da, Obama için bu dönemde Erdoğan büyük bir hayalkırıklığı haline gelmiştir. Zira Obama, başlarda Erdoğan’ı Doğu ile Batı’yı yakınlaştıracak ılımlı ve reformist bir lider olarak görürken, daha sonra onu otoriter ve başarısız bir lider olarak algılamaya başlamıştır.

Sonuç bölümünde, Ayşe Ömür Atmaca, Barack Obama döneminde “model ortaklık” konsepti doğrultusunda şekillendirilen Türk-Amerikan ilişkilerinin yaşadığı sorunları özetlemiş ve özellikle Kürt meselesi ve Türkiye’nin demokrasi seviyesinin düşmesinin Washington açısından en sorunlu konular olduğuna dikkat çekmiştir. Makalenin dengeli ve tarafsız bir şekilde yazıldığı, ancak Arap Baharı sürecinde ve Suriye özelinde Türkiye’nin takip ettiği dış siyasetin Washington’dan bağımsız ve farklı olarak değerlendirilmesinin tartışmaya açık olduğu söylenebilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


12 Nisan 2017 Çarşamba

Volkan İpek’ten ‘Turkey’s Foreign Policy towards Sub-Saharan Africa’


Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim görevlisi ve ORSAM analisti olan Bilkent Üniversitesi çıkışlı genç Türk akademisyen Volkan İpek[1], Dr. Pınar Gözen Ercan editörlüğünde hazırlanan “Turkish Foreign Policy: International Relations, Legality and Global Reach” adlı kitapta “Turkey’s Foreign Policy towards Sub-Saharan Africa” başlıklı önemli bir makale kaleme almıştır.[2] Bu yazıda, İpek’in bu çalışması Türkçe’ye çevrilecek ve özetlenecektir.

Volkan İpek

İpek, makalesinde temel olarak, Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında Sahra-altı Afrika’sına açılmasının Türk Dış Politikası’nda bir zindelik yarattığını, zira bölgesinde birçok ülke ile sorunlu ilişkileri olan Türkiye’nin bu bölgede takip ettiği politikanın çatışmadan ve külfetten uzak olduğunu iddia etmektedir. Yazarın düşüncesinde, Afrika açılımı, Türkiye’ye uluslararası kamuoyunda prestij de kazandırmıştır. Bu anlamda, İpek’e göre, Türk Dış Politikası’nın Sahra-altı Afrika’sına açılması tercihi doğru bir stratejik tercihtir. Bu değişimin 1998 yılı sonrasında yaşanan belirgin ilişki yoğunlaşması sayesinde olduğuna dikkat çeken İpek, ilk olarak Osmanlı döneminin sonlarından başlayarak 1998 yılına kadar olan süreci incelemekte, daha sonra da 1998 yılı sonrasında yaşanan hızlı dönüşümü analiz etmektedir.

Sahra-altı Afrika’sının Osmanlı (Türk) dış politikasında gündem oluşturmaya başlaması 1800’lü yıllara kadar uzanmaktadır. Ancak 1820’lere kadar, Afrika, büyük ölçüde durağan ve önemsizdir. Buna karşın, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1820 yılında bölgeye yaptığı seferin ardından Eritre, Somali, Cibuti ve Etiyopya gibi bölgelerde Osmanlı hâkimiyeti kurulmuştur. Bu sefer sırasında, Osmanlı Devleti, Mogadişu, Mobasa, Zanzibar ve Komoros gibi bölgelerin halklarıyla da yakınlık kurmuştur. 1800’lü yılların sonlarında, Osmanlı’nın Afrika’daki nüfuz alanı Etiyopya, Nijer, Çad, Nijerya, Mali, Tanzanya ve Etiyopya’ya kadar genişlemiştir. 1861 yılında Güney Afrika Müslümanlarının Britanya Valisi’nden İslam dinini öğrenmek amacıyla bir imam talep etmeleri nedeniyle Güney Afrika ile de yazışmalar başlamıştır. 1863 yılında, Osmanlı Devleti, bu ülkedeki Cape Town şehrine Ebubekir ve Ahmed Ataullah isminde iki görevli imam yollamıştır. Ancak Berlin Konferansı’nda Avrupalı devletlerin Prusyalı devlet adamı Otto von Bismarck önderliğinde “Scramble for Africa” sürecini başlatmasıyla beraber, Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki etkisi giderek azalmıştır. Bu süreç, zaten İmparatorluğun çöküş sürecine de tekabül ettiği için, bu dönemde Afrika’daki Türk izleri yok olmaya yüz tutmuştur.

1923 yılında Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Afrika’ya yönelik politikalarda kısmi bir canlanma yaşanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün anti-emperyalist bir ulusal mücadele sonucunda kurduğu Cumhuriyet, bu dönemde Afrika’daki birçok ülkeye ve lidere ilham kaynağı olmuştur. Bu ülkelere örnek olarak Cezayir, Tunus, Fas, Nijerya, Mali, Sudan ve Mısır verilebilir. Ancak Osmanlı borçlarının ödendiği ve hem Müttefik, hem de Mihver devletlerinden kendilerinin yanında savaşa girilmesi için baskı yapıldığı bir ortamda, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika’daki etkisi oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. 1926 yılında Etiyopya’da Addis Ababa kentinde Büyükelçilik açılması ve 1945 yılında Madagaskar’a yönelik veba karşıtı önlemler uygulanması bu dönemin önemli etkinlikleridir.

İkinci Dünya Savaşı ardından 1945 yılında Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi ve 1952 yılında NATO üyesi olan Türkiye, artık Batı ailesinin bir parçası olarak Afrika’ya yönelik yeni kanallar bulmayı başarmıştır. Ancak ilişkiler, bu dönemde iki önemli krize tanıklık etmiştir. İlk olarak, Türkiye, 1955 Bandung Konferansı ve 1956 Süveyş Krizi sırasında Birleşik Krallık’ın safında yer almış ve Afrika devletlerinden tepki çekmiştir. İkincisi, 1956 yılında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’de Fransa lehine Cezayir’in bağımsızlığına karşı çıkması, Türkiye’yi Afrika ulusları nezdinde kötü bir duruma düşürmüştür. 1956 yılında Nijerya’da açılan Başkonsolosluk ve 1957 yılında Gana’da açılan Büyükelçilik bu dönemin olumlu gelişmeleri olurken, ayrıca 1958 yılındaki Sahel bölgesine yönelik ekonomik yardım programına destek olunması da bu iki krizin etkisini kısmen silmiştir.

1960’lar ve 1970’lerde Kıbrıs Sorunu nedeniyle ABD ile ilişkilerinin gerilmesi nedeniyle, Türkiye, bu yıllardan itibaren Orta Doğu ve Afrika’da yeni arayışlara yönelmeye başlamıştır. Dekolonizasyon dönemiyle eşzamanlı olarak yaşanan bu süreçte, Türkiye, 1950’lerin aksine Afrika ülkelerinin bağımsızlığına destek vermiştir. Bu dönemde Lagos, Nigeria (1960), Dakar, Senegal (1962) ve Nairobi, Kenya’da (1968) yeni Büyükelçilikler açılmıştır. Ayrıca bu dönemde ilk diplomatik ziyaretler de yaşanmış; Kenya İmparatoru Haile Selasiye Mart 1967’de Türkiye’ye, Türkiye Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da Aralık 1969’da Etiyopya’ya bir ziyaret gerçekleştirmişlerdir. Yükselen anti-Amerikancı dalganın da etkisiyle, 1970’lerde Türkiye’nin farklı coğrafyalarda yeni dış politik maceralara atılma isteği artmıştır. 1971 yılında Selasiye’nin Türkiye’ye ikinci ziyaretinin ardından, Türk Dış İşleri Bakanlığı, ABD’ye bağımlı olunmadan çok boyutlu bir dış politika yürütebilmek amacıyla bir eylem planı hazırlamıştır. Bu plana göre, Bakanlık çalışanları dünyadaki farklı kıta ve bölgelere odaklanarak çalışmaları için yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu bölgelerden birisi de Sahra-altı Afrika bölgesi olmuştur. Ayrıca yine 1970’lerde, Türkiye, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Kinşasa’da bir Büyükelçilik açmış (1976), Zimbabve’ye tıbbi yardım malzemeleri ulaştırmış (1978) ve Sierra Leone ile ekonomik ve teknik yardımlaşma anlaşması imzalamıştır (1979). Ancak uzman yönetici eksikliğinin de etkisiyle, Bakanlığın eylem planı ileri bir aşamaya ulaştırılamamıştır.

1980’lerin başında askeri darbe yönetiminde olan Türkiye, 1981 yılında ekonomik sorunlar nedeniyle Gana’daki Akra (Accra) Büyükelçiliğini kapatmak zorunda kalmıştır. Ancak Sudan Devlet Başkanı Muhammed Numeyri’nin 1982 yılındaki ziyareti vesilesiyle Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde Afrika Çalışmaları alanındaki ilk lisansüstü eğitim programı açılmıştır. Aynı yıl içerisinde Somali ile bir anlaşma da yapılmıştır. 1983 yılında sivil yönetime dönülmesiyle birlikte, Başbakan Turgut Özal’ın ekonomi ve siyasetteki liberalleşme programı uygulamaya sokulmuştur. Bu bağlamda, Devlet Planlama Teşkilatı ve Hazine Müsteşarlığı, Türk Dış Politikası’nın uygulanmasında yeni önemli aktörler haline gelmiştir. Bu dönemde, Türkiye, birçok Afrika ülkesine toplam 10 milyon dolarlık ekonomik yardımda bulunmuştur. Ayrıca Uganda ve Nijerya ile çeşitli anlaşmalar da imzalanmıştır. 1989-1990 yıllarında, benzeri anlaşmalar Çad, Cibuti, Gambiya, Zambiya ve Botsvana ile de imzalanmıştır.

Soğuk Savaş’ın 1990’ların başında sona ermesinin ardından, Türkiye, alternatif politikalara yönelebileceği uygun bir ortam yakalamıştır. Bu doğrultuda, dış politika yapıcıları, Türkiye’nin Batı ile daha güçlü ve iyi ilişkiler kurabilmesi için, diğer bölgelerde de daha etkili olması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Tam da bu nedenle, Özal hükümetleri, uzakta bulunan ülkelerle tüm diğer hükümetlerden daha fazla sayıda dış anlaşmaya imza atmıştır. 1991 ve 1992 yıllarında Sudan’la ve 1993 yılında Etiyopya ile sağlık, güvenlik ve kültür alanlarında imzalanan anlaşmaların yanı sıra, 1994 yılında Güney Afrika’da Pretoria’da Türk Büyükelçiliği açılmış ve Kamerun Dış İşleri Bakanı Jacques Roger Booh (1991) ve Kenya Devlet Başkanı Daniel Arap Moi (1993) gibi önemli ziyaretler yaşanmıştır. 1997’de Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığının Lüksemburg Zirvesi’nde reddedilmesinin ardından, Türkiye’nin bu çok boyutlu ve çok yönlü dış politika arayışı daha da hız kazanmıştır. Gana ve Gine ile yapılan anlaşmaları müteakiben, 1998 yılında İsmail Cem’in Dış İşleri Bakanlığı döneminde Afrika Eylem Planı hazırlanmıştır. Plan; Türkiye’nin Afrika’da daha iyi temsil edilmesi, ikili ilişkilerin her alanda geliştirilmesi, siyasi danışma mekanizmalarının kurulması ve Afrika ülkelerine insani yardım sağlanması gibi amaçlar üzerine inşa edilmiştir. Ancak Sahra-altı Afrika’sı ülkeleri ile Türkiye arasında o döneme kadar ciddi ilişkiler kurulamadığı için, planın etkisi de ilk başta sınırlı kalmıştır.

Bu planın uygulamaya sokulmasının ardından, Türkiye’nin Sahra-altı Afrika’sı ile ilişkilerinde hızla büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Ekonomik krizin etkilerine karşın, bu yönde sürekli ivmeli bir trend yakalanmıştır. Bu trend, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümetlerinde de artarak devam etmiştir. Bu bağlamda, AK Parti, 1998 Eylem Planı’nı 4 düzeyde uygulamaya çalışmıştır.
  1. Diplomatik Düzey: Diplomatik düzeyde 3 temel amaç belirlenmiştir: Türkiye’nin bölgedeki temsilinin arttırılması, Türk Büyükelçiliklerinin altyapı hizmetlerinin geliştirilmesi ve daha fazla sayıda Türk Fahri Konsolos atanması. Bu kapsamda bölgede 19 yeni Büyükelçilik açılmış ve bölge ülkelerinin Türkiye’deki Büyükelçilik sayısı da 2008’de 5 iken, 2015’de 32’ye çıkarılmıştır. Ayrıca birçok ülkede Fahri Konsolosluklar açılmış ve Büyükelçiliklerin hizmet kalitesi ve altyapı düzeyleri geliştirilmiştir.
  2. Siyasi Düzey: Siyasi düzeyde de 3 temel amaç belirlenmiştir: Afrika ülkeleri ile Türkiye arasındaki resmi ziyaretleri arttırmak, siyasi danışma mekanizmaları oluşturmak ve Türkiye’yi insani yardım programları ve uluslararası barışgücü misyonlarında aktif kılmak. Bu doğrultuda, 2000’li yıllarda Afrika ülkelerinin liderlerinin Türkiye ziyaretleri ciddi anlamda artmış ve sıklaşmış, keza Türkiye devlet adamlarının Afrika ülkelerine ziyaretleri de yoğunlaşmıştır. Hatta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2007 yılında Afrika Birliği’ne hitap eden ilk Türk lider olmuştur. Ayrıca dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2011 yılındaki Gana ziyaretiyle Sahra-altı Afrika ülkelerinde bir parlamentoya hitap eden ilk Türk siyasetçi unvanını kazanmıştır. 2003-2016 dönemi incelenirse; Türkiye-Sahra-altı Afrika ülkeleri arasında 23 Başkanlık düzeyinde, 9 Başbakanlık düzeyinde ve 28 Dış İşleri Bakanı düzeyinde ziyaret gerçekleştiği görülecektir. Ayrıca yine bu dönemde Türkiye, Eylem Planı’na uygun olarak Afrika ülkelerine yönelik barışgücü görevleri ve yardım programlarında çok daha aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır.
  3. Ekonomik Düzey: Ekonomik düzeyde 9 hedef belirlenmiştir: Sahra-altı Afrika ülkeleri ile ekonomik ilişkileri geliştirmek, TET anlaşmaları imzalamak, Afrikalı Bakanları Türkiye’ye daha yoğun olarak getirmek, farklı alanlarda bu ülkelere yönelik eğitim programları düzenlemek, bu ülkelere teknik destek sağlamak, Türkiye’yi Afrika Kalkınma Bankası’na paydaş yapmak, Afrika ülkeleri ile ortak iş konseyleri ve odalar kurmak, bölgeye yönelik iletişim ve ulaşım imkânlarını geliştirmek ve Türk işadamlarının bölgedeki yatırımlarını arttırmak. Bu hedeflerde 1998’den 2015’e önemli aşama kat edilmiştir. Nitekim 1998’de 581 milyon dolar olan ticaret hacmi, 2002’de 998 milyon dolara, 2015’te ise 5 milyar 84 milyon dolara yükselmiştir. Aynı dönemde TİKA’nın girişimleriyle bölge ülkelerinde birçok başarılı proje yürütülmüş ve TUSKON aracılığıyla ekonomik ilişkiler yoğunlaştırılmıştır.
  4. Kültürel Düzey: 1998 Eylem Planı’nın bir boyutu da kültürel ilişkiler olmuştur. Bu bağlamda Sahra-altı Afrika ülkeleri ile kültürel anlaşmalar imzalanmış, Afrikalı öğrencilere Türkiye’de burslar dağıtılmış, Afrikalı akademisyenler Türkiye’ye davet edilmiş, Türkiye üniversitelerinde Afrika Çalışmaları programları (örneğin Ankara Üniversitesi’nde AÇAUM programı) kurulmuş ve Afrika adıyla yeni bir akademik bir dergi yayın hayatına başlamıştır. Kültürel ilişkilerin geliştirilmesi son derece faydalı olmuştur; zira “Turist Ömer Yamyamlar Arasında” (1970) gibi bazı popüler Türk filmlerinde de görüldüğü üzere, Türkiye’deki Afrika ülkeleri algısı, yakın zamana kadar “yamyamlık” temelinde var olmuştur.
Volkan İpek’in bu çalışmasında somut verilerle ortaya koyduğu bir gerçek, Türk Dış Politikası’nın en başarılı ve gelişmekte olduğu alanlardan birisinin de Afrika ve özellikle Sahra-altı Afrika’sı olduğudur. Bu durum, anti-emperyalist bir ideoloji ve “mazlum milletler” edebiyatıyla kurulan bir ülke için son derece doğal bir yönelimin sonucudur. Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye, Afrika ülkeleri için bir model (örnek) ülke olmalı ve aynı zamanda çağdaş uygarlığın olduğu Batı medeniyetinden de kopmamalıdır. Zira gelişmekte olan Afrika ülkeleri için demokrasi ve özgürlük birincil meseleler olmasa da, demokrasiyi özümsemiş bir ülke olan Türkiye için, Batı tipi demokrasi, çok önceden yapılmış bir stratejik tercih ve bir zorunluluktur.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ