11 Nisan 2017 Salı

Türk Dış Politikası Alanında Yeni Bir Kitap: ‘Turkish Foreign Policy: International Relations, Legality and Global Reach’


Bilkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Yüksel İnan (1943-2015) anısına Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden Yrd. Doç. Dr. Pınar Gözen Ercan[1] editörlüğünde hazırlanan “Turkish Foreign Policy: International Relations, Legality and Global Reach” adlı kitap[2], Palgrave Macmillan tarafından bu yıl içerisinde basıma girmiş, Türk Dış Politikası alanındaki yeni bir editörlü ve çok yazarlı İngilizce kitap çalışması olarak dikkat çekmektedir.

Kitap kapağı

Kitabın “Önsöz” bölümü, Prof. Dr. Ahmet Mete Tunçoku tarafından kaleme alınmıştır. Bu bölümde, Tunçoku, 30 yıllık arkadaşı olan Prof. Dr. Yüksel İnan’ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşadığını, ama bir yandan da bu kitap vesilesiyle onu başkalarına anlatmanın mutluluğunu duyduğunu ifade etmiştir. Yüksel İnan’la 1980’lerde ODTÜ’de çalışırken tanıştığını anlatan Tunçoku, onunla ilgili anı ve gözlemlerini paylaştıktan sonra, İnan’ın vefat haberini almasının hikâyesini okurlara aktarmaktadır. Zaten “Giriş” bölümünde editör Pınar Gözen Ercan’ın belirttiği üzere, bu kitapta yer alan bölümlerin yazarları, Prof. Dr. Yüksel İnan’ın iş arkadaşları ve öğrencileri arasından seçilmiştir.

Toplam 16 bölümden oluşan kitabın “Giriş” bölümü Dr. Nur Bilge Criss tarafından kaleme alınmıştır. Giriş bölümünde, Criss, Yüksel İnan’ın “joie de vivre” sahibi kibar ve cömert bir insan olduğuna vurgu yapmış ve daha sonra kitapta yer alan makalelerin içeriklerini okurlara kolaylık olması açısından kısaca özetlemiştir. Bu yazıda, Criss’in İngilizce kaleme aldığı ve kitabın içeriğinin yer aldığı “Giriş” bölümü kitabın tanıtımının yapılması adına Türkçe’ye çevrilecektir.

Kitabın bizzat Nur Bilge Criss imzalı ikinci bölümünün ismi “Turkey’s Foreign Policy during the Interwar Period (1923–1939)” şeklindedir. Bu bölüm, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla beraber gelişen yeni dış politikanın temel ilkelerini ve ortaya koyduğu yeni kültürü incelemektedir. Criss’e göre; yeni kurulan Cumhuriyet, kendisinden önceki Osmanlı İmparatorluğu’na kıyasla birçok konuda çok daha farklı hareket etmiştir. En önemli yenilik ise, önceki dönemden ders çıkarılmasıdır. Bu bölümde kullanılan teorik çerçeve, Liberalizm teorisine dayalı “learning theory” olarak belirtilmiştir. Criss’e göre, yeni kurulan Cumhuriyet’in dış politikadaki temel prensipleri; siyasi ve diplomatik olarak uluslararası sistemden izole olmamak, maceracılığa kapılmamak ve bunların sonucu olarak, Birinci Dünya Savaşı’ndaki düşmanlarla uzlaşmaktır. Bu bağlamda, bu bölümde, önce Osmanlı diplomasinin uzun 19. yüzyıl boyunca Avrupa Ahengi sistemine dâhil olma çabaları konu edilmiş ve daha sonra da Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında ve iki savaş arası dönemde izlenen dış politika ve ekonomi diplomasisi incelenmiştir.

Kitabın Esra Pakin-Albayrakoğlu imzalı “Turkish Parliamentary Debates on the American War in Vietnam (1964–1971)” adlı üçüncü bölümü, bugüne kadar neredeyse hiç ele alınmamış Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Vietnam Savaşı döneminde yapılan tartışmaları derleyen özgün bir çalışmadır. Başta kronolojik bir çalışma gibi algılansa da, aslında bu bölümde dış politika yapımında yaşanan değişikliklere dikkat çekilmiştir. Tek parti dönemi ardından 1950-1960 döneminde oldukça değişen Türk Dış Politikası’nın karar alma süreci, 1960 darbesi ve sonrasındaki 1961 anayasası nedeniyle ilerleyen yıllarda kamusal müzakereye (public debate) de açılmıştır. Bu nedenle, artık Dış Politika eleştirilemez ve kutsal (sacrosanct) olmaktan çıkmıştır. Ayrıca kamusal müzakere, sağ, merkez-sol ve sol arasındaki ideolojik farklılıkları da su yüzüne çıkarmıştır. Vietnam Savaşı, afyon krizi ve Kıbrıs Sorunu ile beraber Türkiye’de anti-Amerikanizm’in yükselişinde önemli rol oynamıştır. Bu bölümde, 1964-1971 yılları arasında TBMM’de yapılan tartışmalar ele alınmıştır. Bu süreç, Türkiye siyasetinin Batı yanlısı merkez-sağ parti Adalet Partisi tarafından domine edildiği ve Türkiye’nin ilk kez iki kamaralı sistemi uyguladığı bir döneme tekabül eder. Aynı zamanda ülkedeki sağ-sol ayrımı da bu yıllarda son derece keskindir ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bile etkilemeye başlamıştır. Bu durum, 12 Mart’ta (1971) solcu subaylardan gelebilecek olası bir darbeden çekinen sağcı subayların hükümete muhtıra vermesiyle sonuçlanmıştır. Türkiye, bu süreçte ABD ile müttefikliğe devam ederken, bir yandan da, parlamentodaki eleştirilerin de etkisiyle Vietnam’a insani yardım yapmaya başlamıştır.

Kitabın Ayşe Ömür Atmaca imzalı “Turkey-US Relations (2009–2016): A Troubled Partnership in a Troubled World?” başlıklı dördüncü bölümü, 11 Eylül saldırıları ve Irak Savaşı nedeniyle 21. yüzyıl başında önemli bir dönüşüm yaşayan Türk-Amerikan ilişkilerini incelemektedir. Beyaz Saray’a Amerikan askerlerinin Irak operasyonu öncesinde Türkiye’de konuşlandırılması yönünde verilen sözlere karşın, 1 Mart tezkeresi, TBMM’de birkaç oy farkla reddedilmiştir. Bunun üzerine, Amerikan medyası ve yasa yapıcılarından Türkiye’ye yönelik sert eleştiriler gelmeye başlamıştır. Hatta bazı analistler, 2003 yılından sonra Türk-Amerikan ilişkilerinin eski gücünü kaybettiğini iddia etmekte acele etmişlerdir. Ancak aslına bakılırsa, bu dönemdeki Amerikan tepkisi, Türk Başbakanı’nın sözlü desteğinin fiiliyatta gerçekleşmemesinden kaynaklanmıştır. 2008 yılında Barack Obama’nın Başkan seçilmesi ve ilk ziyaretini Türkiye’ye yapmasıyla ilişkilerde yeni bir fırsat yakalanmıştır. Obama, Türkiye’yi rol model bir ülke ve toplum olarak tanıtmış ve dini kimliğinin modern bir uluslararası camia yaratma konusunda engel değil, tam tersine avantaj olabileceğine dikkat çekmiştir. Ancak İran nükleer programı, Arap isyanları, Suriye iç savaşı ve IŞİD’le mücadele konusunda izlenen politikalar nedeniyle, ilişkiler, yine de tam anlamıyla düzelememiştir. Bu bölüm, Obama döneminde gelişen Türk-Amerikan ilişkilerini güncel olaylar ışığında ve eleştirel bir gözle incelemektedir.

“NATO-Turkey Relations: From Collective Defence to Collective Security” isimli ve Müge Kınacıoğlu imzalı kitabın beşinci bölümü, NATO-Türkiye ilişkilerinin Türk Dış Politikası’na etkisini araştıran bir çalışmadır. Alyansın 5. maddesinde belirtildiği üzere, kolektif savunma (collective defence) anlayışı, NATO’nun en önemli ilkesidir. Bu nedenle, kurulduğu günden Soğuk Savaş’ın sona ermesine kadar, NATO’nun stratejik düşüncesi savunma ve caydırıcılık ilkeleri üzerine kurulmuştur. Ayrıca 6. maddede belirtildiği üzere, NATO’nun görev bölgeleri Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzey Atlantik olarak sınırlandırılmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, NATO’nun kendisini yeniden tanımlaması döneminde, Bosna Hersek, Kosova, Somali ve Afganistan krizlerinde, Türkiye, NATO ile uyumlu bir şekilde çalışmıştır. Bu durum, Türkiye’nin Batı dünyasında güvenilir bir ortak olarak algılanmasına ve kendisini Batılı olarak tanımlamasına büyük katkıda bulunmuştur. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Batı medeniyetinin bir parçası olabilmek, sadece askeri anlaşmalarla mümkün değildir.

Funda Keskin Ata imzalı ve “EU-Turkey Relations (1999–2016): Conditionality at Work?” başlıklı kitabın altıncı bölümü, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini AB’nin koşulluluk (conditionality) politikası bağlamında analiz etmektedir. Bu bölümde, AB’nin insan hakları bağlamında takip ettiği koşulluluk politikasının, aday ülke üyelik perspektifinde tutulduğu sürece başarılı sonuçlar verdiği iddia edilmektedir. Kurumsal olarak Türkiye-AB ilişkileri 1963 yılında başlamış ve 1996 yılında Gümrük Birliği’ne girilmesiyle önemli bir aşama kaydedilmiştir. Her ne kadar Türkiye AB’ye üye olmadan Gümrük Birliği’ne üye yapılan ilk ve tek ülke olsa da, bu vesileyle yapılan ekonomik reformlar sayesinde AB ile ekonomi alanında uyumlu bir ülke haline gelmiştir. 1999 yılında AB’ye aday ülke haline gelen Türkiye, bu tarihten başlayarak üyelik için birçok reform yapmış ve bunları uygulamaya sokmuştur. 1999-2005 arası dönemde büyük bir hızla gerçekleştirilen reformlar, AB üyeliği hedefinin de etkisiyle başarıyla hayata geçirilmiştir.

Kitabın “Reconsidering Turkey’s Balkan Ties: Opportunities and Limitations” başlıklı ve Birgül Demirtaş imzalı yedinci bölümü, Türkiye’nin son yıllarda Balkanlar’da izlediği politikaları analiz etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin geçirdiği Avrupalılaşma (Europeanization) süreci ve bunun Balkanlar’daki etkileri eleştirel bir gözle incelenmiştir. Ekonomik gücü, demografik yapısı, coğrafi büyüklüğü ve dış politikadaki aktivizmi nedeniyle, Türkiye, “bölgesel güç” tanımına uyan bir aktördür. Kafkasya ve Orta Doğu bağlamında Türkiye’nin bölgesel güç olma yönündeki politikalarının artı ve eksileri olsa da, Balkanlar özelinde bu politikalar istikrarlı ve genelde olumlu bir nitelik kazanmıştır. Balkanlar, Türkiye için Avrupa’ya açılan bir koridor niteliğindedir. Bu nedenle, Ankara, Bosna Savaşı’nın doruk noktasında bile Sırbistan’la ilişkileri koparmamıştır. Buna karşın, Ankara, Kosova’nın bağımsızlığını tanımak konusunda oldukça aceleci ve istekli davranmıştır. Son yıllarda Türk Dış Politikası’nda yaşanan “de-Europeanization” (Avrupasızlaştırma) süreci ise, ne Sırbistan’la, ne de Balkan Müslümanlarıyla ilişkileri daha iyi bir hale getirmemiştir.

Kitabın “Russia-Turkey Relations (1990–2016): Diverging Interests and Compelling Realities” başlıklı ve Didem Ekinci imzalı sekizinci bölümü, Türk-Rus ilişkilerindeki değişim ve devamlılık örüntülerine odaklanmaktadır. Geçmişten kalma stratejik düşmanlık literatürünün yanında, Türk-Rus ilişkilerine hâkim olan literatür, ilişkilerin 1990’larda gelişmeye başladığı ve 2000’lerde bunun daha da hızlandığı anlayışı üzerine kuruludur. Nitekim son yıllarda iki ülke arasında kara sınırı kalmamasına karşın, Türk inşaat sektörünün Rusya’daki ve eski Sovyet coğrafyasındaki yatırımları ve toplumlararası evlilikler artmış ve iki ülkenin ortak girişimleriyle büyük enerji projeleri uygulamaya sokulmuştur. Buna karşın, Gürcistan, Ukrayna (bilhassa Kırım) ve Suriye’de yaşanan görüş ayrılıkları ilişkilerde ciddi sorunlar yaratmış ve geçtiğimiz aylarda bir Rus SU-24 jet uçağının Türk hava sahasını ihlal etmesi nedeniyle düşürülmesi sonucunda ilişkilerde ciddi bir kriz yaşanmıştır. İlişkilerde keskin bir kopuşu engelleyen faktör ise kuşkusuz ekonomik ilişkilerdir. Kitabın bu bölümünde, ikili ilişkiler, Rusya’nın “yakın çevre” (near abroad) ve Türkiye’nin bölgesel güç politikaları doğrultusunda incelenmektedir. Görülmektedir ki, siyasi krizler, son dönemde ekonomik ilişkileri de olumsuz etkilemeye başlamış, buna karşın kopuşu engellemiştir.

“The Role of Energy Security in Turkish Foreign Policy (2004–2016)” başlıklı ve Pınar İpek imzalı kitabın dokuzuncu bölümü, Türk Dış Politikası’nı “enerji güvenliği” parametresi üzerinden incelemektedir. Bu konu, sadece Türkiye için değil, tüm enerji ithal eden ülkeler için de çok kritik bir meseledir. 2015 Aralık ayında enerji fiyatları dip noktasına ulaşsa da, enerji piyasasında son dönemde yaşanan bazı gelişmeler enerji güvenliği konusunda çeşitli endişelere yol açmıştır. Türkiye’nin enerji zengini Hazar ve Orta Doğu bölgelerine yakın ve büyük enerji projelerine ev sahipliği yapan bir ülke olması, 20 yılı aşkın bir süredir Türk Dış Politikası’nda sıklıkla vurgulanan bir konudur. Ancak bugüne kadar enerji güvenliğini dış politika yapım sürecinde bir faktör olarak ele alan çok az sayıda akademik çalışma yapılmıştır. Bu çalışma ise, 2004 yılından itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarında izlenen enerji güvenliği temelli politikaları ve bunun dış politikaya etkisini sorgulamaktadır.

Defne Günay imzalı kitabın onuncu bölümünün adı “The Roles Turkey Played in the Middle East (2002–2016)” şeklindedir. Bu bölümde, Türkiye’nin son yıllarda Orta Doğu bölgesinde artan dış politika aktivizmi incelenmektedir. Bu konu, zaten 2000 yılından beri birçok akademik tartışmada dile getirilmiştir. Bu bölümde, bu görüşlere ek olarak, Türkiye’nin son 15 yılda Orta Doğu politikaları bağlamında üstlendiği roller incelenmektedir. Türkiye’nin bu bölgede oynadığı roller için birçok farklı tabir kullanılmaktadır: köprü (bridge), kolaylaştırıcı (facilitator), arabulucu (mediator), Avrupalı (European) ve özgürleştirici (liberator) bunlardan en bilinenleridir. Bu bağlamda, yazar Defne Günay, iki konuya dikkat çekmektedir. Birincisi, dış politikada oynanan rollerin başarılı olması, kamusal şovlara (public display) dönüşmemesi durumunda gerçekleşebilmektedir. İkincisi ise, birincisinden daha az önemli olmamakla birlikte, dış politikadaki bu tip uzlaştırma ve kolaylaştırma süreçlerine dâhil olan belli başlı tüm tarafların, bu rolü sağlayan aktörü (devleti) davet etmesi gerekliliğidir.

“Turkey’s Foreign Policy towards Sub-Saharan Africa” başlıklı ve Volkan İpek imzalı kitabın on birinci bölümü, Türk Dış Politikası’nın daha önce pek işlenilmeyen Afrika boyutuna dikkat çekmektedir. Osmanlı döneminde oldukça önemli bir geçmişi olmasına karşın, Afrika kıtası, Cumhuriyet dönemi dış politikasında pek önemli bir yere sahip olamamıştır. Bu, imparatorluklarla cumhuriyetlerin dış politikada farklı davranmalarının da doğal bir sonucudur. İlk Türk Büyükelçiliği, 1926 yılında Etiyopya’da açılmıştır. Ancak Afrika konusunda kapsamlı bir dış politika ve bir eylem planının hazırlanması, ancak İsmail Cem’in Dış İşleri Bakanlığı döneminde 1998 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu eylem planı bir dönüm noktası olmuş ve Türkiye’nin Afrika’ya ilgisi hızla artmıştır. Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçmesiyle birlikte, Türk hükümetleri Afrika’ya bir pazar olarak da bakmaya başlamışlardır. AK Parti döneminde bu konuda büyük atılım sağlanmıştır. Nitekim Afrika, günümüzde ekonomik açıdan yükselen bir yıldız ve uluslararası iş çevreleri için büyük bir rekabet ortamıdır.

“Latin America-Turkey Relations: Reaching Out to Distant Shores of the Western Hemisphere” başlıklı kitabın on ikinci bölümünde Murat Önsoy imzası vardır. Her ne kadar Osmanlı (Türk)-Latin Amerika ilişkilerinin tarihi 19. yüzyıla kadar uzansa da, ancak 2000’li yıllarda basit diplomatik ilişkilerin ötesinde ilişkiler tesis edilebilmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Türk Dış Politikası’nda -Afrika’ya benzer şekilde- Latin Amerika’ya yönelik de bir dış politika aktivizmi belirmiştir. Bu bağlamda, bu çalışmada ele alındığı üzere, artan diplomatik ve ekonomik ilişkilerin yanı sıra, çok ciddi kültürel ilişkiler de kurulmuş ve örneğin futbol, müzik ve televizyon dizileri gibi unsurlar sayesinde Latin Amerika halkları ve Türkiye halkı arasında bir yakınlaşma süreci başlamıştır. Bu bölümde, tüm bu unsurlar ele alınmış ve özetlenmiştir.

Kitabın on üçüncü bölümünün ismi East Asia in Turkish Foreign Policy: Turkey as a ‘Global Power’?” şeklindedir ve bu çalışmada Bahadır Pehlivantürk imzası vardır. Pehlivantürk, bu bölümde Türkiye’nin küresel güç olma iddiasını Uzak Asya bağlamında değerlendirmektedir. Bu bağlamda, özellikle Japonya, Güney Kore ve Çin’le olan ilişkilere odaklanılmıştır. Türkiye, Batı ile ilişkilerinde sorun yaşadığı ve yeni bir kimlik arayışına girdiği dönemlerde, genelde yüzünü Asya’ya dönmektedir. Japonya ile olan ilişkiler iyi ama düşük düzeydedir. Ekonomik ilişkilerin sürüklediği ikili ilişkiler, özellikle Japonya’nın “know-how” teknolojisinin Türkiye’ye kazandırılması anlamında çok faydalı görülmektedir. Japon mutfağına Türkiye’de büyük şehirlerde gösterilen yoğun ilgiye karşın, ikili ilişkiler konusunda yapılan akademik çalışmalar çok sınırlı ve yetersizdir. Güney Kore-Türkiye ilişkileri ise, askeri yardımlaşma ve iş dünyası anlamında oldukça yakındır. Koreli öğrenciler, özellikle de askeri öğrenciler, eğitim için her sene Türkiye’ye gelmektedir. Çin-Türkiye ilişkileri de son dönemde gelişmektedir. Artan ekonomik ilişkilerin yanı sıra, iki ülkede Sinoloji ve Türkoloji merkezlerinin kurulması önemli bir gelişmedir. Ancak yazara göre; bu gelişmelerin hiçbiri, Türkiye’nin Uzak Asya’da da etkili olmayı başarabilen bir küresel güç olduğu iddiasını desteklememektedir.

Yüksel İnan ve Pınar Gözen Ercan imzalı kitabın on dördüncü bölümüne “Maritime Relations of Peninsular Turkey: Surrounded by Hostile or Peaceful Waters?” adı verilmiştir. Bu bölümde, Türkiye’nin taraf olduğu deniz sularına dayalı anlaşmazlıklar (maritime disputes) uluslararası hukuk ışığında incelenmektedir. Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada ve bir deniz ülkesidir. Türkiye’nin Karadeniz’deki deniz sınırı belirli değildir ve bu konuda ikili anlaşmalar yoluyla anlaşmazlıklar önlenmektedir. Ancak Ege Denizi ve Akdeniz konusunda daha ciddi anlaşmazlıklar mevcuttur.  Ege Denizi konusunda, kitabın bir sonraki bölümünde ele alınacağı üzere, çeşitli girişimlere karşın Türk-Yunan uzlaşmazlığı devam etmektedir. Doğu Akdeniz konusunda ise, Lübnan, Mısır ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi gibi diğer devletlerin deniz yetki alanları (maritime jurisdiction) konusunda çeşitli girişimler yapmaları nedeniyle, çok daha tehlikeli olabilecek bir durum söz konusudur. Bu nedenle, Türkiye 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamıştır. Ancak Türkiye, bu bölümde iddia edildiği üzere, barışçıl yöntemlerle ve iyi niyetle hareket ederek, bu bölgedeki anlaşmazlıkların çözümlenmesine katkı sağlayabilir ve böylelikle kendi güvenilirlik ve prestijini de arttırabilir.

Şule Anlar Güneş imzalı kitabın on beşinci bölümünün adı “Aegean Sea Territorial Waters Issue” şeklindedir. Türk Dış Politikası’nın kronik sorunlarından olan Ege Sorunu, Türkiye ve Yunanistan’ı doğrudan ilgilendiren ve ikili ilişkileri bozan önemli bir meseledir. Atina’nın Türkiye’yi -Kıbrıs Sorunu’nun da etkisiyle- bir tehlike olarak görmesi ve Türkiye’nin de Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarması konusundaki tedirginliği, ikili ilişkileri sürekli gergin bir düzeyde tutmaktadır. 1999 yılında Türkiye’de yaşanan büyük deprem ve sonrasındaki “deprem diplomasisi” sayesinde ilişkiler biraz olsun düzeltilse de, bu konuda kapsamlı bir uzlaşıya henüz varılamamıştır.

Kitabın “The Cyprus Question: At an Impasse for Too Long” başlıklı ve Pınar Gözen Ercan imzalı on altıncı ve son bölümü, Ege Sorunu ile birlikte Türk Dış Politikası’nın değişmez gündem maddelerinden olan Kıbrıs Sorunu’nu analiz etmektedir. Çalışma, bu sorunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ışığında ve kronolojik olarak incelemekte ve zaman içerisinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında KKTC’nin kurulmasının Türkiye’yi nasıl ‘işgalci’ durumuna düşürdüğü sorgulanmaktadır. Annan Planı’nda Kıbrıslı Türklerin ‘evet’ oyuna karşın Rumların ‘hayır’ oyu vermesi neticesinde bugüne kadar çözülemeyen Kıbrıs Sorunu, özünde politik bir mesele olmasına karşın uluslararası hukuk boyutu da olan Kıbrıs Sorunu’nu bu bağlamda incelemektedir.

Sonuçta, Türk Dış Politikası’na alanına yeni bir katkı olarak görülebilecek bu kitabın üniversite kütüphanelerinde yer alması öğrenciler ve araştırmacılar adına faydalı olacaktır. Kitabın vefat eden bir akademisyen anısına ve ona ithafen yazılmış olması da, işin akademik yönü dışında duygusal ve hoş bir boyutunu oluşturmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; http://yunus.hacettepe.edu.tr/~mpgozen/.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Uzmanların ABD’nin Suriye’yi Vurması Hakkındaki Görüşleri


Amerika Birleşik Devletleri donanmasına mensup Ross ve Porter adlı destroyerlerden atılan 59 Tomahawk füzesi, 7 Nisan 2017 tarihinde sabaha karşı saat 03.49 sularında Suriye’de Humus kentindeki Şayrat Hava Üssü’nü vurdu. Operasyon sonucunda Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait 6 adet Mig-23 uçağı imha edildi. Saldırı, birkaç gün önce dünya kamuoyuna yansıyan Suriye’nin İdlib kentinde sivillere yönelik gerçekleştirilen kimyasal saldırı sonrasında ABD Başkanı Donald Trump’ın emri ve ABD’nin kırmızı çizgilerinin aşıldığı gerekçesiyle gerçekleştirildi. Kadir Has Üniversitesi Rektörü olan Türk akademisyen ve Uluslararası İlişkiler uzmanı Prof. Dr. Mustafa Aydın, sosyal medya üzerinden paylaştığı mesajında, operasyonun ABD’nin Suriye’de ilk kez rejimi doğrudan hedef alması bağlamında önemli olduğuna dikkat çekti. Aydın, bu vuruş ile Donald Trump’ın, önceki Başkan Barack Obama’dan farklı olarak bazı sınırlar aşıldığında güç kullanabileceğini gösterdiğini de belirtti. Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü başkanı Yrd. Doç. Dr. Atahan Birol Kartal ise, ABD’nin bu operasyonla Suriye’de nüfuzunu göstermeye çalıştığını, ancak bu tarz kısıtlı operasyonlarla Suriye’deki iç savaşın gidişatını değiştirmenin zor olduğunu vurguladı. ABD’nin bundan sonra atacağı adımların daha önemli olacağını vurgulayan Kartal, bu operasyonun İran ve Rusya’yı rahatsız edebileceğinin de altını çizdi. Uluslararası kamuoyunda büyük ölçüde “haklı” olarak görülen bu operasyonun, Musul’da 200 civarında sivilin yanlışlıkla öldürülmesi sonrasında oluşan Amerikan karşıtı konjonktürün değiştirilmesi adına ABD için faydalı olabileceğini de belirten Kartal, yine de Suriye iç savaşının gidişatıyla ilgili kesin yorumlar yapmak için erken olduğuna dikkat çekti.

Operasyon krokisi

Saldırı veya operasyona dünyadan da farklı tepkiler gösterildi. ABD’nin Birleşmiş Milletler sözcüsü Nikki Haley, Suriye’de sivillere yönelik katliamların devam etmesi durumunda ülkesinin daha fazlası yapacağını söyleyerek Suriye rejimini ve Devlet Başkanı Beşar Esad’ı uyardı.[1] Suriye rejiminin iç savaş sürecinde çökmesini engelleyen en büyük güç olan Rusya Federasyonu, bu operasyonun egemen bir devlete karşı yapılmış hukuk dışı bir saldırı olduğunu açıklayarak, Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov aracılığıyla bu hareketin ABD-Rusya ilişkilerini bozacağını iddia etti.[2] Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov da, ABD’nin düzenlediği saldırının uzun zaman önce hazırlandığını/planlandığını iddia ederek, ABD’nin Şayrat’a 59 füze fırlattığını ancak bunlardan sadece 23’ünün üsse isabet ettiğini açıkladı.[3] Suriye rejiminin en büyük müttefiklerinden olan İran İslam Cumhuriyeti ise, saldırıyı şiddetle kınadığını ve bu tarz operasyonların Suriye’de teröristlerin elini güçlendireceğini duyurdu.[4] Türkiye Cumhuriyeti ise, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın aracılığıyla operasyonu desteklediğini ve Suriye’de uçuşa yasak ve güvenli bölgeler oluşturulması gerektiğini kaydetti. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da operasyona destek veren liderlerden birisi olarak dikkat çekti.[5] Suudi Arabistan da operasyona tam desteğini açıkladı.[6] En ilginç desteklerden biri ise İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan geldi.  Genel Sekreter Abdullatif bin Raşid ez-Zeyyani’nin imzasını taşıyan bir açıklama yapan kuruluş, “bu operasyonun Suriye halkını öldüren ve göçe zorlayan rejimin barbarca saldırılarına caydırıcı olmasını ümit ediyoruz” ifadelerini kullandı.[7]

Suriye iç savaşındaki son harita

Amerikan Brookings Enstitüsü uzmanları ise, saldırı ardından operasyon hakkındaki görüşlerini kamuoyuyla paylaştılar.[8] Daniel Byman, normalde Suriye rejimine karşı çıkan birisi olarak operasyona sevinmesi gerekirken, bunun ABD’nin Suriye’deki politikasında ciddi bir değişiklik yapmayacağını düşündüğü için endişeli olduğunu belirtti. Yine de bunun başta Esad ve Putin’le çalışmak istediğini açıklayan Trump yönetimi için önemli bir değişiklik anlamına geldiğini söyleyen Byman, buna karşın, ABD’nin aceleyle askeri güç kullanımının siyasi hedefleriyle örtüşüp örtüşmediği konusunda şüphe içerisinde olduğunu açıkladı. Michael O’Hanlon, operasyonu desteklediğini ve bu operasyon sayesinde Suriye’deki Esad rejimi ve Rusya’ya ABD’nin kimyasal silahlar konusunda kırmızı çizgilerinin aşılması durumunda korkmadan harekete geçebileceğini gösterdiğini belirtti. Bunun ABD Başkanı Donald Trump açısından da önemli olduğunu söyleyen O’Hanlon, Trump’ın korkmadan askeri güç kullanabilecek bir lider olduğunu tüm dünyaya gösterdiğini vurguladı. Ancak bu operasyonun Suriye’deki karmaşık siyasi tabloyu çözmeyeceğini de belirten O’Hanlon, ABD’nin Suriye’de kendisine yakın daha fazla askeri güce ihtiyacı olduğunu ve Sünni ve Kürt grupların Esad yönetimde kalsa bile kendilerini yönetebilecekleri ve koruma altında olacakları özerk bölgeler yaratmaları gerektiğini ifade etti. Trump’ın Suriye konusunda mutlaka kapsamlı bir plan geliştirmesi gerektiğini söyleyen O’Hanlon, Esad’ın görevden gitmesini istediklerini ama bunun olmayabileceğini, bu nedenle Suriye’de özerk yönetim bölgeleri üzerinden bir plan hazırlamaları gerektiğini açıkladı. Emekli General John Allen ise, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonla birlikte yalnızca Suriye ve Rusya’ya değil, aynı zamanda Kuzey Kore ve Çin’e de mesaj verdiğini iddia etti. Natan Sachs, bu operasyonun ABD’nin masum sivilleri korumak ve kimyasal silahlarla mücadele etmek politikasını uygun bir hamle olduğunu ve bu hamleyle birlikte yeni yönetimin başlarda gösterdiği Suriye konusundaki Rusya yanlısı tavrın değişmeye başladığını vurguladı. ABD Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson’ın Rusya’ya yaptığı eleştirilere de vurgu yapan Sachs, Barack Obama yönetiminin ihtimal dışı bıraktığı güç kullanımına dayalı politikaların ABD’nin bölgesel müttefikleri İsrail ve Suudi Arabistan tarafından da olumlu karşılanacağını açıkladı. Chuck Call, operasyonun artı ve eksileri olduğunu belirtti. Call, operasyonun olumlu sonuçlarını şöyle sıraladı; ABD’nin kimyasal silah kullanımı konusunda uluslararası normlara desteğini göstermesi, ABD’nin askeri güç kullanma isteğinin Kuzey Kore, Rusya ve Çin gibi ülkeler başta olmak üzere tüm diğer ülkeler tarafından görülmesi ve Suriye’deki İran ve Rusya destekli grupların varil bombası ve misket bombası ile yapması muhtemel yeni saldırılara engel olunabilecek olması. Call, operasyonun olumsuz sonuçlarını ise şöyle gruplandırdı; operasyonun savaşı noktalama ve Esad’ı güç kullanmama konusunda ikna etmekten uzak olması, ABD’nin dış politikadaki hamlelerinin televizyondan gösterilen bir saldırı haberiyle çok kısa bir sürede değişebileceğinin tüm dünyada görülmesi ve operasyonun uluslararası meşruiyet açısından muğlak bir ortamda ve çok-uluslu kurumlardan destek alınmadan tek taraflı olarak yapılmış olması.

Sonuç olarak, ABD’nin Suriye’deki bu kısıtlı operasyonun ABD Başkanı Donald Trump’ın kampanyası döneminde çok sert eleştirdiği önceki Başkan Barack Obama’dan farklılığını göstermesi ve iç ve dış kamuoyunda oluşan tepkileri “masum sivilleri koruyan Başkan” imajıyla bir nebze olsun bastırabilmesi anlamında önemli olduğu, ancak operasyonun Suriye’de son derece vahşi ve kural tanımaz bir şekilde devam eden iç savaşa etkisinin kısıtlı ve daha çok psikolojik olabileceği söylenebilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



4 Nisan 2017 Salı

Referandum Olgusu ve Türkiye'de Referandum Süreçleri


Türkiye, 16 Nisan 2017 tarihinde Başkanlık sistemine geçiş konusunda yapılacak önemli bir referanduma doğru ilerlerken, referandum olgusuna ve Türkiye’de daha önce yaşanan referandum süreçlerine kısaca olsa da bakmakta fayda var.
Referandum; Latince “referanda” ve İngilizce “refer” kelimelerinden türemiş ve daha çok doğrudan demokrasi tanımı içinde yer alan bir kavramdır. Genelde anayasa değişikliği, yasaların kabulü veya çok önemli meselelerde halkın iradesini belirlemek amacıyla yapılan oylamalara referandum adı verilir. Referandum, plebisit ya da halk oylamaları, demokrasilerde zaman zaman başvurulan bir yöntemdir. Ancak referandum olgusunun demokratikliği konusunda çeşitli tartışmalar mevcuttur. Bu konuda 2 temel görüşten söz edilebilir.
1-) Referanduma taraftar olanlar: Düşüncelerini Jean-Jacques Rousseau’nun “egemenliğin devredilmezliği” kuramına dayandırırlar. Egemenliğin halkta olduğunu ve başkasına devredilemeyeceğini ileri sürerler. “Halkın onamadığı hiçbir yasa geçerli değildir. Halktan çözüm istemek halka kamusal alanlarda düşünmeyi öğretir. Kısaca halk oylaması halkın demokratik eğitimini sağlar.” düşüncesini savunurlar.
2) Referanduma karşı olanlar: “Halk oylaması karmaşık sorunlar hakkında bilgisiz kimselerin görüşlerinin alınmasından başka bir şey değildir. Sıradan vatandaşlar, karmaşık konular hakkında düzenlenen yasaları doğru algılayamazlar. Kanaatlerini okudukları gazete veya çoğunlukla iktidar denetimi altındaki televizyona göre oluştururlar.” şeklinde özetlenebilecek olan referandum karşıtı görüşü savunurlar.
Halk oylamalarının istikrar sağlayan etkilerinin yanında, zaman zaman istikrar bozucu etkileri de olabilir. Bir halk oylaması ile toplumsal uzlaşma sağlanarak kargaşa ve bunalımlar önlenebilir ve siyasal gerilimler oylama sonucunda önlenebilir. Ancak sık sık halk oylamasına gitmek, ülkeyi sürekli bir seçim havasına sokar; siyasal çekişmelerin şiddetlenmesine ve ekonomik dengenin bozulmasına yol açabilir. Ayrıca halk oylamaları kolaylıkla hükümete yönelik bir güven oylamasına da dönüşebilir. Oylamanın metinden çok onu hazırlayan kişilere yönelmesi, referandumun amacından sapıp bir tür güven oylamasına dönüştüğünü gösterir. Türkiye gibi ekonomik, siyasi ve sosyokültürel sorunları yoğun bir ülkede güven oylamasına dönüşmüş bir halk oylaması, hükümet için bir nevi “intihar oylaması” anlamına da gelebilir. Çünkü hükümet, oylama sonucu istediği gibi olmazsa istifa etmek zorunda kalabilir ya da ciddi anlamda prestij kaybına uğrar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasası’nda (1982 anayasası) halk oylaması veya referandum şu şekilde düzenlenmiştir;
  • Madde 67: Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir. Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun, uygulanabilir tedbirleri belirler. Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir.
  • Madde 175: Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul oyu olması gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların kabulü sırasında, bu Kanunun halkoylamasına sunulması halinde, Anayasanın değiştirilen hükümlerinden, hangilerinin birlikte hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da karara bağlar. Halkoylamasına, milletvekili genel ve ara seçimlerine ve mahallî genel seçimlere iştiraki temin için, kanunla para cezası dahil gerekli her türlü tedbir alınır.
Ülkemizde günümüze kadar 6 referandum süreci yaşanmıştır. Şimdi bu süreçlere kısaca değinelim.
1-) 1961 tarihli halkoylaması: Türkiye’de yapılan ilk halkoylamasıdır. 27 Mayıs’tan sonra hazırlanan 1961 Anayasası için yapılmıştır. 9 Temmuz 1961’de yapılan oylama ile 1961 Anayasası % 38,3 “Hayır” oyuna karşılık % 61,7 “Evet” oyuyla kabul edilmiştir.
2-) 1982 tarihli halkoylaması: 12 Eylül darbesinden sonra hazırlanan 1982 Anayasası için yapılmıştır. 7 Kasım 1982’de yapılan halk oylaması ile 1982 Anayasası % 8,63 “Hayır” oyuna karşılık % 91,37 “Evet” oyuyla kabul edilmiştir.
3-) 1987 tarihli halkoylaması: 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile getirilen 10 ve 5 yıllık siyasal yasakların kalkıp kalkmaması konusunda 6 Eylül 1987’de düzenlenmiştir. Yüksek Seçim Kurulu, halkoylaması sonuçlarını 12 Eylül 1987’de açıklamıştır. Halkoylaması sonucunda % 49,84 “Hayır” oyuna karşılık % 50,16 “Evet” oyuyla siyasi yasakların kalkması kabul edilmiştir. Böylece, geçici 4. madde yürürlükten kalkmış ve siyasi yasaklı liderler yeniden siyaset sahnesine dönmüştür.
4-) 1988 tarihli halkoylaması: “Hayır” cevabı çıkan ilk oylamadır. 1982 Anayasası’nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması konusunda 25 Eylül 1988’de yapılmıştır. Referandumda oy kullanan seçmenlerin % 65’i “Hayır”, % 35’i “Evet” oyu vermiştir. Böylece, yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa’nın 127. maddesindeki değişiklik kabul edilmemiş ve 13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken seçim yapılmamıştır.
5-) 2007 tarihli halkoylaması: Anayasanın bazı maddelerinde değişiklik öngören halk oylaması 21 Ekim 2007 tarihinde yapılmış ve % 30 “Hayır” oyuna karşılık % 70 “Evet” oyuyla kabul edilmiştir. Bu referandumda değiştirilen maddeler şöyledir:
– Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi.
– Cumhurbaşkanı’nın görev süresinin 7 yıldan 5 yıla indirilmesi.
– Aynı kişinin üst üste 2 defa Cumhurbaşkanlığı yapabilmesi (5+5).
– Milletvekili seçim döneminin 5 yıldan 4 yıla indirilmesi.
– TBMM tarafından yapılacak bütün işlerde üye tam sayısının üçte birinin (184 üye) toplantı yeter sayısı kabul edilmesi şeklinde gerçekleştirilmiştir.
6-) 2010 tarihli halkoylaması: Anayasada yapılan 26 maddelik değişiklik konusunda 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan halkoylamasıdır. Anayasa Mahkemesi’ne yönelik birçok değişiklik içeren anayasa paketi, referandum sonucunda % 57,88 “Evet” oyuna karşılık % 42,12 “Hayır” oyuyla kabul edilmiştir.
16 Nisan 2017 referandumu ise Türkiye Cumhuriyeti siyasal tarihindeki 7. referandum olacaktır. Anketler, referandum sonuçlarının çok yakın olacağını göstermektedir. Bu da, ne yazık ki, her şekilde Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasında sistemdeki krizin devam edeceğini ve bir uzlaşma sağlanamayacağını düşündürmektedir.
Referandumun tanımı, boyutları ve ülkemizdeki süreçlerine baktığımızda, aslında dış ülkelerde uygulanan süreçlerden pek de farklı olmadığını görürüz. Referandum, demokrasi, parlamento ve siyasal istikrar gibi kavramlarla ilişkilendirildiğinde, temelde iki farklı görüş ortaya çıkar. Bu görüşlerden biri ultra-demokratik, diğeri de anti-demokratiktir. Aslına bakılırsa, her iki görüş de demokrasi açısından tehlikelidir. Referandumun demokratik niteliğinden yararlanan otoriter hükümetlerin plebisiter uygulamalara gitmeleri ve bu yolla hâkimiyetlerini pekiştirmeleri, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa demokrasilerinde görülen ve faşist rejimlerin kurulmasına yol açan çok ciddi bir sorundur. Ayrıca sürekli referanduma gidilmesi, bir ülkede ciddi bir istikrar ve rejim sorunu da yaratabilir. Dahası, ülkenin en temel meseleleri ve rejiminin referandum yoluyla tartışmaya açılması, o ülkedeki sistemin ciddi meşruiyet krizi içerisinde olduğunu gösterir. Ancak referandumdan sürekli kaçılması da, o ülkede halkoyuna duyulan güvensizliği gösterir ve bu durum da rejimin demokratik niteliğini zayıflatır.
Türkiye’de bugüne kadar 6 referandum süreci yaşanmıştır. Bunların beşi olumlu, biri ise olumsuz sonuçlanmıştır. Halkımızın her konuyu iyi bilemeyeceği ve anayasacılığın teknik bir mesele olduğu da düşünülürse, halkımıza referandum öncesinde yol göstermek akademisyenler, gazeteciler ve aydınların görevidir. Bu noktada şunu söylemekte fayda görüyorum; referandumdan “Evet” kararı çıkarsa, muhalefetin bazı sivri isimlerinin iddia ettiği gibi Türkiye’de bir diktatörlük rejimi kurulmayacaktır. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sistemdeki belirleyici konumu daha da güçlenecek ve dahası, Cumhurbaşkanı’nı denetleme yetkisi büyük ölçüde 5 yılda bir yapılacak olan seçimlere indirgenecektir. Ancak referandum “Hayır” oyu çıkması durumunda da Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülmeyecektir. Bu nedenle, ideal olan, Türkiye’de AK Parti ve CHP gibi iki büyük bir partinin bir araya gelerek kapsamlı ve halktan yüzde 70 oranında destek alacak bir anayasa metni üzerinde anlaşmalarıdır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Nisan 2017 Cumartesi

CFR Paneli: Trump Döneminde ABD-Çin İlişkileri


Amerika’nın en saygın düşünce kuruluşlarından olan Council on Foreign Relations (CFR), birçok konuda zaman zaman çeşitli tartışma ve paneller düzenlemekte ve ABD ve dünya kamuoyunu yakın gelecekte yaşanabilecek gelişmeler hakkında önceden haberdar etmektedir. Kurumun 13 Şubat 2017 tarihinde “President’s Inbox” (Başkan’ın Gelen Kutusu) serisi kapsamında düzenlediği “U.S.-China Relations: What’s Next for Taiwan, Trade, and Regional Competition” (ABD-Çin İlişkileri: Tayvan, Ticaret ve Bölgesel Rekabet Konularında Sıradaki Aşama) başlıklı ve New Yorker yazarı Evan L.R. Osnos’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen paneli de, bu açıdan dikkate değer ve Türkçe’ye çevrilmesi faydalı olabilecek bir etkinliktir.[1] Panele konuşmacı olarak katılan kişiler; CFR ABD-Çin ilişkileri ve Çin iç politikası uzmanı Elizabeth C. Economy[2], CSIS Asya Ekonomisi uzmanı Matthew P. Goodman[3] ve Eurasia Group yöneticisi Evan S. Medeiros’tur[4]. Bu yazıda, bu panelde konuşulanlar özetlenecek ve yorumlanacaktır.  

Panel kaydı

Paneldeki ilk konuşmacı olan Elizabeth C. Economy, Donald Trump yönetiminin yeni oluşmakta olan Çin politikası konusunda 3 önemli eğilime dikkat çekmektedir. Birincisi, Trump döneminde ikili ilişkilerde mütekabiliyet/karşılıklılık (reciprocity) konusunun yeniden önem kazanacak ve artacak olmasıdır. Ticaret ve yatırım gibi ekonomik konular dışında vize rejimi ve Konfüçyüs Enstitüleri gibi politik konularda da, Trump yönetimi döneminde mütekabiliyet ilkesi doğrultusunda yeni gelişmeler yaşanabilir. İkincisi, ABD’nin Çin politikasının Trump döneminden yeniden şekillenecek/dengelenecek (rebalancing) olmasıdır. Şu ana kadar ABD’nin Trump döneminde Asya’ya yönelik politikasının ne olacağı konusunda kesin görüşler/ilkeler açıklanmasa da, zaman zaman birbirleriyle de çelişebilecek bölgesel güvenlik ve ikili ticaret anlaşmaları temelinde bu politika zaman içerisinde dengelenecek ve yeni bir hal alacaktır. Üçüncüsü ise, Trump döneminde –muhtemelen- ABD’nin küresel yönetişim (global governance) konusunda Çin’le ortak hareket etmesi ve sorumlu davranması konusunda bir geri çekilme (retreat) yaşanacaktır. İklim değişikliği, mülteci sorunu, İran’la ilişkiler ve Ebola başta olmak üzere birçok konuda, Trump, Çin’le ortak hareket etmekten ziyade daha bağımsız hareket edebilir. Bu durum, ABD’nin kendisini küresel bir lider mi, yoksa ulusal çıkarlarını savunan bir devlet gibi mi göreceğiyle de yakından alakalıdır. 

İlk turun ikinci konuşmacısı olan Matthew P. Goodman, ekonomi odaklı bir araştırmacı olarak, Barack Obama yönetiminin son yıllarından itibaren ABD’nin Çin’le ekonomik konularda sorunlar yaşamaya başladığına dikkat çekmektedir. Ayrıca Goodman’a göre, Trump’ın seçim kampanyası döneminde Çin’e yönelik kur manipülasyonu eleştirileri ve bu ülkeye yönelik olarak uygulamaya sokmayı önerdiği gümrük vergileri nedeniyle, ekonomik ilişkiler açısından daha zorlu bir döneme hazır olmak gerekir. Ancak Trump, Trans Pasifik Ortaklığı’ndan (TPP) geri çekilmek dışında aslında şu ana kadar somut bir icraat da yapmamıştır. Bu nedenle, neler olacağı konusunda biraz beklemek gerekir.

İlk turun üçüncü ve son konuşmacısı olan Evan S. Medeiros, konuşmasına Trump döneminde ABD’nin Çin politikasında daha şimdiden bir değişiklik yapılmaya başlandığını söyleyerek başlamaktadır. Somut olarak örnek vermek gerekirse, Güney Çin Denizi konusunda ABD’nin tavrı giderek sertleşmektedir. Hatta yeni Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson, Güney Çin Denizi’ni abluka altına almaktan bile söz etmiş ve Çin’i bir anlamda tehdit etmiştir. Ayrıca Trump’ın “tek Çin politikası” (one China policy) konusunda da sonradan geri aldığı bir çıkışı olmuştur. Ayrıca Medeiros’a göre, yeni ABD yönetimi Çin konusunda 3 noktaya dikkat etmelidir. Bunlar şöyle sıralanabilir:

A-) Yönetim, kendi içerisinde yapacağı tartışmalarla Çin politikası konusunda önceliklerini belirlemelidir.
B-) Politikalar, belli bir süreç (process) içerisinde uygulamaya sokulmalıdır.
C-) Çin’le farklı kanallardan temas edilmeye yani iletişim kurulmaya (communication) devam edilmelidir. Başta Devlet Başkanları Şi Cinping ve Donald Trump arasında kurulacak ilişki olmak üzere, farklı kanallar ve mekanizmalar yoluyla Çin’le iletişim hattı daima açık tutulmalıdır.

Bunlara ek olarak, Medeiros, 2017 yılının Çin iç politikası açısından da zorlu bir yıl olacağını hatırlatmakta ve 19. Çin Komünist Partisi Kongresi’nde sürekli komitelerde yüzde 70, Politbüro’da da yüzde 60 oranında değişim yaşanacağını, dolayısıyla Şi Cinping’in partiye ve devlete iyice hâkim olmaya başlayacağını vurgulamaktadır. Son olarak, Medeiros’a göre, değişen ekonomik koşullar içerisinde, Çin, artık yatırım ve ihracat ikilisinden çok yatırım ve tüketim ikilisine uyum göstermeye başlayacaktır.

İkinci turda yine ilk sözü alan panelist Elizabeth C. Economy olmuştur. Economy, Şi Cinping’in Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmayı hatırlatmakta ve ABD’nin “önce Amerika” sloganları içerisinde içe kapandığı bir dönemde, Şi ve ülkesinin dünya liderliği konusunda öne çıkmak isteyebileceğini vurgulamaktadır. Ancak paneliste göre, Çin, ABD gibi dünya lideri olabilecek bir potansiyele henüz sahip değildir. Lakin bu dönemi ve Trump yönetimini kendileri açısından bir fırsat olarak da görebilirler. Çin yönetiminin öngörülemezliği ve Tayvan konusundaki belirsizlik ise halen sorunlu alanlardır. Ek olarak, Trump yönetiminin Rusya’ya yakın tavrı ve bunun Çin politikasına etkileri de belirsizliğini korumaktadır. Economy, bunların dışında Trump yönetiminin “tek Çin politikası”nı bozmadan Tayvan’la daha yakın ilişkiler kurmaya çalışacağını vurgulamakta ve Çin’de özgürlük arayan ve ABD’den destek isteyen sivil toplum liderleri ve kuruluşlarının Trump döneminde fazla desteklenmeyebileceğinin altını çizmektedir.

Matthew P. Goodman, bu turda Çin’in küreselleşme şampiyonu olarak ortaya çıkmadan önce kendi içerisindeki sorunlara çözüm bulması ve diğer ülkelere güvence (credentials) vermesi gerektiğini söylemektedir. Çin’in gelişmiş ve liberal bir devlet olmadığını vurgulayan Goodman, bu ülke nüfusunun yarısının halen fakirlik içerisinde yaşadığını hatırlatmaktadır. Buna karşın, Çin’in sınır komşusu olan 14 ülke ile birlikte Japonya ve diğer yakın ülkelerin, bu ülkenin içe kapanması veya başka tür politikalara yönelmesinden ziyade kendileriyle ticaret yapmalarından daha mutlu olacaklarını belirten Goodman, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde kural koyucu düzeni sağlayamaması durumunda, diğer ülkelerin bu konuda Çin’den bir atılım bekleyebileceklerini kaydetmektedir.

Evan S. Medeiros ise,  bu turda, Asya-Pasifik bölgesinde endişe ve telaşın son dönemde hızla arttığını ve bunun belli sebeplerden kaynaklandığını söylemektedir. Medeiros’a göre, birincisi, ABD’nin TPP’den çekilmesi bölge ülkeleri için bir şok olmuştur. Zira birçok ülke için, TPP, dijital ekonomiye geçiş ve serbest ticaret düzeninin doğru kurallarla kurulması bağlamında çok önemli bir adımdı. İkincisi, ekonomide korumacılık (protectionism) tehlikesinin yeniden belirmesidir. Asya, yıllardır dünya ekonomik büyümesinin merkezi durumundadır. Medeiros’a göre, Çin ve Hindistan gibi devleri bir kenara koyduğunuzda bile, Filipinler, Endonezya ve Vietnam gibi bölgede yüzde 5’in üzerinde ekonomik büyümesi olan ülkeler vardır. Bu ülkeler için ekonomik büyüme ve serbest ticaret çok önemlidir; ABD’nin Trump döneminde korumacılığa yönelmesi ise, onlar için bir felaket senaryosu olabilir. Üçüncüsü, Asya’daki hiçbir ülke ABD ile Çin arasında bir seçime zorlanmak istememektedir. Bu nedenle, Trump’ın Çin’e karşı saldırgan yaklaşımı, bölge ülkelerinde yakın gelecekte bu tür bir seçime sürüklenmek zorunda kalacakları hissiyatını doğurmakta ve rahatsızlık yaratmaktadır. Bu bağlamda, “tek Çin politikası”nın tartışmaya açılmaması doğru bir tavır olmuş ve ortalığı biraz olsun yatıştırmıştır. Sonuçta, Trump’ın iç ve dış politikalarının yarattığı belirsizlik, ekonomiye de olumsuz etki yapmakta ve bölge ülkelerini zor duruma sokmaktadır.

Panelin genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, henüz yeni oluşmaya başlayan Trump Doktrini’nde ağırlık noktasının Orta Doğu ile birlikte Asya-Pasifik olacağının sinyalleri bu panelden alınmaktadır. Trump yönetimi, Asya-Pasifik’te ortalığı biraz gerecek ve ABD müttefiklerini olası Çin saldırganlığına karşı silahlandırmayı isteyecektir. Japonya ve Güney Kore başta olmak üzere, bölgede Çin’in yükselişinden rahatsız olan bazı ülkeler, bu dönemde ABD’ye daha yakın politikalar geliştirebilirler. Ancak Çin’in bölgedeki tüm ülkelerle yakın ekonomik ilişkiler kurması, bu durumu biraz zorlaştırmaktadır. Çin’le ABD’nin birlikte çalışmalarını gerektiren en önemli konu ise Kuzey Kore’dir. Çin’e yakın bu ülke, nükleer programı ve ofansif politikalarıyla bölgesel istikrar konusunda ciddi bir tehlike olabilir. Ayrıca radikal İslamcı hareketlerle ve terörizmle mücadele konularında da, Trump yönetimi ile Çin liderliği, söylenenin aksine çok yakın ve iyi ilişkiler tesis edebilir. ABD’deki yüzbinlerce Çinli Amerikalı’nın varlığı ve iki ülke ekonomilerinin iç içe geçmişliği de, ilişkilerde büyük bir kopma yaşanmasını engelleyecek unsurlardır. Ayrıca Çin lideri Şi Cinping, serbest ticareti savunması ve uluslararası hukuka yaptığı vurgularla, küresel barış ve istikrar konusunda ABD’ye yardım edebilecek sorumlu bir lider görüntüsü çizmektedir. Bu nedenlerle, ABD-Çin ilişkilerinde, bu yeni dönemde zaman zaman gerginlikler olması ama büyük bir kriz yaşanmaması olasıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



CFR Oturumu: Rusya; Düşman, Partner ya da Her İkisi?


Amerika’nın ünlü düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (CFR), 27 Şubat 2017 tarihinde Rusya Federasyonu ile ilişkiler konusunda "Russia: Rival or Partner, or Both?" (Rusya; Düşman, Partner ya da Her İkisi?) başlıklı önemli bir oturum düzenlemiştir. Evelyn N. Farkas’ın moderatörlüğündeki oturuma, konuşmacı olarak Charles A. Kupchan, Stephen Sestanovich ve Angela A. Stent katılmışlardır.[1] Bu yazıda, bu oturum, ana hatlarıyla özetlenecektir.

Oturumun kaydı

Öncelikle konuşmacıların kimliklerini belirtmekte fayda var. Charles A. Kupchan[2], Georgetown Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan bir Uluslararası İlişkiler Profesörüdür. Stephen Sestanovich[3], Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan ve Madeleine Albright döneminde Sovyet coğrafyasında ülkesi ABD adına Büyükelçilik görevlerinde bulunmuş üst düzey bir kişidir. Angela A. Stent ise[4], Rusya politikası ve ABD-Rusya ilişkileri üzerine uzmanlaşmış Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi ve Brookings Enstitüsü uzmanıdır.

Stephen Sestanovich, konuşmasına, moderatör Farkas’ın sıraladığı ve hepsi de doğru olan Rusya’nın ve lideri Vladimir Putin’in uluslararası hukuka eylemlerine ilk bakışta odaklanmamak gerektiğini söyleyerek başlamakta ve Putin’in Sovyetlerin en güçlü zamanlarında bile yapamadığı Ortadoğu’ya yönelik bazı hamleleri gerçekleştirebildiği için, şu sıralar kendisini çok güçlü hissettiğinin altını çizerek devam etmektedir. Sestanovich’e göre, Putin, Ukrayna’daki hamleleri ve Avrupa seçimlerine müdahaleleri de düşünüldüğünde, şimdilerde ülkesini Avrupa’nın hâkim gücü haline getirmiş durumdadır. Sestanovich, önemli olanın Rusya’nın ne kadar kötü bir çocuk olduğunu vurgulamaktan çok, yarattığı tahribatı azaltmak olduğunu düşünmekte ve bu doğrultuda yorumlar yapmaktadır. Bu nedenle, Stephen Sestanovich, ABD’de yeni işbaşı yapan Donald Trump yönetimine, toptan bir çevreleme (containment) ya da işbirliği (engagement) politikası yerine, bazı konularda çevreleme, bazı konularda işbirliğini öne çıkaracak seçici (selective) bir Rusya politikası önermektedir. Bunu açıklamaya çalışan konuşmacı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’ne karşı uygulanan çevreleme politikasının asıl amacının Rusya karşıtlığından ziyade, müttefik ülkelerin istikrarlı yönetimlere sahip olabilmesi adına Rusya’nın istikrar bozucu etkilerinden korunması olduğunu vurgulamaktadır. Bu durum, günümüzde de özellikle Avrupa ve Orta Doğu için geçerlidir ve bu bölgelerdeki Amerikan müttefikleri büyük Rus baskısı altındadır. Bu nedenle, Rusya ile bazı konularda işbirliğine gidilmeden önce, güç dengesi politikasına uygun olarak ABD’nin bu bölgelerde daha güçlü ve etkili olduğu gösterilmelidir.

Angela A. Stent, ilk olarak Rusya ile ABD’nin ortak değerlerinin fazla olmadığını vurgulamakta, buna karşın ABD’nin bu ülkeyi dünya sistemine entegre etmek istediğini söylemektedir. Stent, Rusya ile Amerikan dış politikasında daha önce birçok defa yapıldığı gibi bir “reset” (sıfırlama, yeniden başlatma) politikasına gidilmemesi gerektiğini, çünkü iki ülke arasında ortak değerlerin fazla olmaması nedeniyle bu tür politikaların da eninde sonunda yine aynı noktaya geldiğini/geleceğini iddia etmektedir. İkili ilişkilerin son yıllarda Gorbaçov döneminden beri en kötü seviyeye ulaştığını belirten Stent, küçük bazı adımlarla normalleşme yolunda ilerlenmesi gerektiğini kaydetmektedir. Askeri görüşmelerin arttırılması gerektiğini de belirten Stent, buna rağmen Ukrayna’da bir ilerleme kaydedilmeden Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasına karşı çıkmaktadır. Rusya ile Suriye konusunda daha fazla işbirliği yapılabileceğini vurgulayan Stent, dünyanın iki en büyük askeri ve nükleer gücünün silah kontrolü konusunda da daha fazla işbirliğini yapabileceğinin altını çizmektedir.

İlk turun son konuşmacısı olan Charles A. Kupchan ise, konuşmasına Amerikan dış politikasının dna’sında çok fazla Rusofobi olduğunu vurgulayarak başlamakta ve NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında doğuya yönelik hızlı genişlemesinin Rusya üzerindeki psikolojik etkisini yeterince anlayamadıklarını belirtmektedir. Kupchan, ayrıca ABD ve Batı dünyasının zaman zaman kendi koydukları kuralları uygulamakta ikiyüzlü ve taraflı davrandıklarını kabul etmekte ve bunun da Rusya ile ilişkileri gerdiğini vurgulamaktadır. Libya’da sivilleri korumaya yönelik Birleşmiş Milletler kararının nasıl rejim değişikliği politikasına dönüştüğünü hatırlatan Kupchan, çifte standartlara dayalı politikaların ABD ve diğer Batılı ülkelerde zaman zaman uygulandığını söylemektedir. Bunları söyledikten sonra, Kupchan, yine de Putin Rusya’sının ABD’ye yönelik en büyük tehdit kaynağı olduğunu açıklamakta ve Rusya’nın medya ve sivil toplum yoluyla Avrupa demokrasilerine nüfuz ettiğini ve seçim sonuçlarını yönlendirmeye başladığını iddia etmekte ve bunun da Batı demokrasileri için ciddi bir tehlike olduğunu sözlerine eklemektedir. Suriye konusunda Rusya ve Türkiye ile daha fazla işbirliği yapılabileceğini, ama bunun yaptırımların kaldırılması anlamına gelmemesi gerektiğini de belirten Kupchan, Rusya konusunda diğer konuşmacılar gibi çok da olumlu bir tablo çizmemektedir.

İkinci turda sözü ilk alan Angela Stent olmuştur. Stent, ilk olarak Kupchan’a cevapla, ABD’de Rusofobi olmadığını ve Putin yönetiminin anti-demokratik ve uluslararası hukuka aykırı hareketlerini eleştirmenin Rus karşıtlığı olmadığını söylemektedir. Sibergüvenlik konusunda Çinlilerle yapıldığı gibi bir anlaşmanın Ruslarla da yapılabileceğini belirten Stent, Ukrayna’nın NATO ve Avrupa Birliği üyeliğinin yakın gelecekte mümkün olamayacağını söylemektedir. Rusya ile gerginliğin temelinde Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO’ya katılması meselesinin olduğunu söyleyen Stent, buna karşın, Ukrayna’nın tarafsız bir çizgiye geçmesi halinde bile Rusya’nın Doğu Ukrayna’daki saldırganlığından vazgeçmesinin şüpheli olduğunu iddia etmektedir. Minsk Antlaşması’nın başarılı bir anlaşma olmadığını da belirten Stent, bu turdaki sözlerini böyle tamamlamaktadır. Moderatör Evelyn N. Farkas ise, Stent’in sözlerine ekleme yaparak, Rusya’nın askeri tarafsızlıkla yetinmeyeceğini ve Ukrayna’da kendisine yakın bir yönetim oluşturmak ve onun üzerinde denetim kurmak isteyeceğini iddia etmektedir.

Stephen Sestanovich, bu turda Amerikan siyasal sisteminde Başkan’ın merkezi ve güçlü konumuna dikkat çekmekte, ancak ABD Dış İşleri Bakanlığı ve Dış İşleri Bakanı’nın da kararlı bir dış politika uygulayabilecek güçte olması gerektiğini vurgulamaktadır. Minsk Anlaşması’nın başarılı bir anlaşma olduğunu iddia eden Sestanovich, ABD Başkanı Trump’ın Putin’le büyük bir pazarlık yapmadan önce müttefiklerle anlaşması ve uzlaşması gerektiğini söylemektedir.

Charles A. Kupchan ise, bu turda Avrupalı müttefiklerle dayanışma içinde olmaları gerektiğini hatırlatmakta ve Transatlantik bağların ABD’nin Rusya karşısındaki en büyük gücü olduğunu iddia etmektedir. Putin’in bunun karşısında kendi ülkesinin daha güçlü olduğu Ukrayna, Suriye ve Gürcistan gibi ülkelerde simetrik durumlar yarattığına dikkat çeken Kupchan, ABD’nin de önceliğinin kendi güçlü olduğu ve Rusya’nın daha güçsüz olduğu bölgeler olması gerektiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Doğu Ukrayna’da askeri bir müdahaleye hazırlanmak yerine, Rusya’yı ekonomik olarak zor duruma düşürecek yeni ekonomik yaptırımlara odaklanmak gerektiğini belirten Charles Kupchan, NATO’nun Avrupa’da ve özellikle de Baltıklar’daki askeri varlığını arttırarak Putin’e cevap verebileceğini düşünmektedir. ABD Başkanı’nın Minsk Antlaşması’nı yeniden gündeme alması gerektiğini de söyleyen Kupchan, bu konuda Barack Obama döneminde yapılan anlaşma üzerinden ilerleme kaydedilebileceğinin altını çizmektedir.

Oturumun genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; konuşmacıların, Rusya’ya ve onun lideri Vladimir Putin’e oldukça yakın bir görüntü çizen (nitekim ABD’nin yeni Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson, Rus hükümeti ve Devlet Başkanı ile çok yakın ilişkileri olan bir kimsedir) Donald Trump yönetiminde de iki ülke arasındaki ilişkilerde büyük ilerleme kaydedilebileceği konusunda oldukça şüpheli ve karamsar oldukları söylenebilir. Zira ABD ve Rusya Federasyonu, dünyada iki farklı siyasal gelenek ve kültürü temsil eden ve halen daha Soğuk Savaş hatıralarının taze olması nedeniyle birbirlerine rakip olarak algılanan ülkelerdir. Dolayısıyla, Başkan Trump’ın Putin’e hayran olması, ABD-Rusya ilişkilerinin seyrini tamamen değiştiremeyebilir. Zira iki ülkenin ulusal çıkarları ve destekledikleri taraflar, Suriye, Ukrayna, Gürcistan, Avrupa ülkeleri ve daha birçok coğrafyada görüldüğü üzere birbirlerinden farklıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ