18 Aralık 2015 Cuma

UPA Yazarlarından 2016 Yılına Dair Değerlendirmeler


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarları, 2015 yılının son günlerini geçirdiğimiz şu sıralarda, 2016 yılında dünya siyasetine damgasını vurması beklenen olay ve konuları mercek altında aldılar. Aşağıda yazarların 2016 yılıyla ilgili öngörülerini bulabilirsiniz.

ozan-ormeci
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: 
2016 yılının en önemli olayı, kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri’nde 8 Kasım tarihinde gerçekleştirilecek olan Başkanlık seçimleri olacaktır. Bu seçimler sonucunda belirlenecek olan ABD Başkanı’nın tercihleri, yeni siyasal programı ve dış dünya ile kurduğu/kuracağı bağlantılar, Amerikan Dış Politikası’na ve dolayısıyla dünya politikasına önemli ölçüde yön verecektir. Demokratlar adına adaylığına kesin gözüyle baktığım Hillary Clinton’ın yanında, Cumhuriyetçi Parti’nin adayının kim olacağı bu sene içerisinde netleşecektir. Şu an için anketlerde birinci sırada gözüken ancak radikal söylemiyle tepki çeken Donald Trump, Jeb Bush ve Marco Rubio şu an için en şanslı adaylar olarak gözükmekteler. ABD’de Cumhuriyetçi bir Başkan’ın seçilmesi, kuşkusuz Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’ya yönelik askeri müdahale ihtimallerini arttıracak ve İsrail’deki sağ hükümetle ABD arasında daha güçlü bağlar kurulmasını sağlayacaktır. Buna karşın, ABD’nin göç nedeniyle değişen demografisinin Demokratlara avantaj sağladığı da yadsınamaz bir gerçektir.
ABD Başkanlık seçimleri dışında, Rusya’nın artık sahadaki somut bir aktör haline geldiği Suriye iç savaşı, 2016 yılında en çok konuşulacak ve önemi artacak konulardan olacaktır. İç savaşın neden olduğu terörizm, sivillere yönelik katliamlar ve insan hakları ihlalleri, Türkiye, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere tüm dünya ülkelerini az ya da çok etkileyen mülteci sorunu, dünyada bir trend haline gelmeye başlayan Müslüman nüfusun radikalleşmesi, İslam dünyasını daha da karıştıran Sünni-Şii ayrımı ve dört ülkeye (Irak, Suriye, İran, Türkiye) bölünmüş olarak yaşayan Kürtlerin geleceği konusundaki anlaşmazlıklar gibi sorunlar, 2016 yılında da dünya gündemini fazlasıyla meşgul edecektir. Suriye’deki soruna kökten bir çözüm bulunamaması durumunda, maalesef bu sorunların daha da derinleşmesi ihtimali hayli yüksektir. Ayrıca Rusya’nın Suriye üzerinden Akdeniz ve Ortadoğu’da daha aktif roller üstlenmeye başlaması, ABD ve NATO açısından alarm zillerinin çalmasına neden olabilir. Suriye dışında, hızla bölünmeye doğru giden Irak’ın durumu da 2016 yılında Ortadoğu ve dünya gündemine dair en önemli konulardan olacaktır.
Gelecek yıldaki bir diğer önemli mesele ise, Avrupa Birliği içerisinde giderek güçlenen ayrılıkçı akımlar olacaktır. Özellikle Birleşik Krallık ve Fransa gibi AB’nin merkezi aktörlerinde AB karşıtlığının yükselmesi ve daha önce bastırılan Grexit’ten farklı olarak Brexit ve Frexit gibi ihtimallerin gerçeğe dönüşmesi, AB projesini temelinden tartışmalı hale getirecek, en azından Schengen bölgesinde bazı kısıtlamalara gidilmesine ve AB’nin bazı üyelerini kaybetmesine yol açabilecektir. AB’nin ekonomik kriz ortamında ortak ekonomik politikalar geliştirmekte zorlanması ve bölgesel gelişmişlik farklarını ortadan kaldıramaması, birliğin bütünleşme sorunlarını açıkça ortaya koymaktadır. Bunun yanında, AB’nin ortak bir dış politika ve güvenlik politikası belirlemekte de son derece zorlandığı görülmekte ve hissedilmektedir. Buna karşın, Karadağ, Moldova, Ukrayna ve Türkiye gibi ülkelerin AB üyeliği konusunda 2016 yılında bazı olumlu gelişmeler yaşanabilir.
2016 yılının bir diğer önemli konusu da, şu sıralar donmuş gözüken ve uluslararası basın tarafından unutturulan Ukrayna-Rusya krizi olacaktır. Şimdilik yatışmış gözükse de, Ukrayna’daki AB ve NATO yanlısı kesimlerin güçlenen konumu ve Rusya’nın bu ülkenin doğusundaki Rus nüfus vasıtasıyla bu ülke üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyet, Ukrayna’yı önemli bir risk bölgesi haline getirmektedir. ABD ve AB’nin, böyle bir durumda Rusya’ya karşı bu ülkeyi ne ölçüde destekleyecekleri çok önemli bir faktör olacaktır. Rusya’nın bir süredir Suriye ile meşgul olması, bu noktada Ukrayna’daki Batı yanlılarının elini kısmen de olsa güçlendirebilir. Ancak Rusya’nın muazzam askeri kapasitesi, bu ülkenin -zorlanmasına karşın- her iki cephede de aktif olarak mücadele etmesine olanak verecektir. Bu nedenle, sorunun diplomatik yöntemlerle halledilmesi her iki tarafın da yararına olacaktır.
Bu yıl içerisinde konuşulacak bir diğer önemli mesele ise Kıbrıs müzakereleri olacaktır. Dünya kamuoyunda yeterince ilgi çekmese de, Doğu Akdeniz’in son derece gergin atmosferinde adada kalıcı ve hakkaniyet ilkesiyle örtüşen bir çözüme ulaşılması, dünyada barış ve demokrasinin gelişimini isteyen çevreler için umut verici bir gelişme olabilir. Ancak Kıbrıs adasının özellikle IŞİD’le mücadele gibi konularda giderek artan önemi, Türkiye ve İngiltere’nin adadaki üsleri, Rusya’nın Güney Kıbrıs üzerindeki tarihsel/geleneksel etkisi ve Doğu Akdeniz’deki enerji keşiflerinin yarattığı politika alternatifleri, durumu iki toplum (Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar) arasındaki bir anlaşmazlığın çözümlenmesinden çok daha öte ve karmaşık bir noktaya taşımaktadır. Bu karmaşık denklemin nasıl sonuçlanacağının büyük ölçüde belli olacağı süreci yaşamak, uluslararası siyaset meraklıları için muhteşem bir deneyim olacaktır.
Dünya siyasetinde çok önemli bir ülke olan Türkiye’nin laik ve demokratik rejimini koruyup koruyamayacağı ve olası bir Başkanlık ya da yarı Başkanlık rejimine geçilmesinin ülke demokrasisi üzerindeki etkileri de, 2016 yılının önemli gündem maddelerinden birisi olacaktır. Yeni yılın herkese mutluluk, sağlık ve kazanç getirmesi dileğiyle...

tansi
Yrd. Doç. Dr. Deniz Tansi:
2015, dünya politikasında önemli dönüşümlerin yaşandığı bir yıl oldu. Rusya’nın 2014’te Ukrayna’nın doğusunu işgali ve Kırım’ın tamamını fiilen kendi topraklarına ilhak etmesi, özellikle “kendi eski arka bahçesi”ne dönmesiyle ilintirilendiriliyordu. NATO’nun Bükreş Zirvesi’nden beri (2008) üye olması için çağrı yaptığı Ukrayna’nın doğusunu kaybetmesi, sadece Rusya’nın Kırım’daki donanmasının varlığını garanti altına almak için değildi. Rusya'nın yeni genişleme stratejisinin bir halkası olarak Kırım’ı işgal etmesinin anlamı da pek kavranamadı. Gürcistan’da ise, Saakaşvili sonrası Rusya’nın görünür etkisi; öte yandan Abhazya ve Güney Osetya’yı bağımsız ülkeler olarak tanıyıp fiili Rus işgalini meşrulaştırması, 2008 Ağustos’undaki Rusya-Gürcistan arasındaki “Kafkas Savaşı”yla söz konusu olmuştu. Kafkas Savaşı sürerken, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın Moskova temasları sonucu, Sovyet dönemindeki Tartus deniz üssünün yeniden açılması kabul edilmişti. 30 Eylül 2015’ten itibaren Suriye’de IŞİD’e müdahale adı altında başlayan Rus askeri varlığının temelleri, işte o zamanlarda atıldı. Rusya, bugün Suriye’de deniz, kara ve hava gücü olarak bulunmakla kalmıyor; İran’dan Hizbullah’a, oradan Bağdat merkez yönetimine uzanan bir zeminde, Doğu Akdeniz’den Basra havzasına ulaşan “Ortadoğu’nun kalbini” elinde tutmaya çalışıyor.
2011’deki sözde “Arap Uyanışı” ile, ısrarla Ilımlı İslam rejimleri ve demokrasi arasındaki dengeye dayanan ABD politikası ise artık iflas etti. İhvan’la “demokrasi” arayan ABD “Demokratları”, Türkiye-İsrail arasındaki çelişkilerde görüldüğü gibi, kendi müttefikleri arasında bile uzlaşma sağlayamayan bir “pasif siyasi dev” imgesi yarattı. ABD’nin Güney Pasifik’e yöneldiği, Ortadoğu’dan vazgeçtiği iddiaları hem gülünç, hem de doğruysa “imparatorluk sonrası” bir kaos görünümü arzetmektedir. Üstelik Çin, artık stratejik bağlamda ekonomik ve siyasal bir küresel güçtür. Bir gözü de Ortadoğu’dadır. Bunların yanı sıra, Güney Amerika’daki sol iktidarların çöküşünde, “ABD Demokratları” nerede yer alıyor, oldukça düşündürücüdür.
AB ise, Suriye kriziyle birlikte mülteci sorunuyla tanışmış, kitlesel yer değiştirme hareketleri, “tuzu kuru” Avrupa’nın önümüzdeki yıllarda artan toplumsal sorunlar ve ırkçılık ile birlikte yaşama durumunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, kendi üyeleri arasındaki entegrasyon sorunları, yerküredeki ekonomik sorunlarla daha da pekişmektedir.
2016 yılında, Ortadoğu’da son yıllarda giderek artan belirsizliğin, Rusya’nın da müdahil olmasıyla, dünyayı “Yeni Soğuk Savaş”a  sürüklediği izlenimi vardır. Devlet dışı aktörler, asimetrik tehdit, küresel terör ve siber tehdit konuları, günden güne daha da riskli bir dünya profili çizmektedir. Ülkemiz, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, Doğu Akdeniz ve Orta Asya’da, 2015’te uçağını düşürmek durumunda kaldığı Rusya ile ters düşmek, olası çatışma potansiyelini içermek gibi bir durumla karşı karşıyadır. 2016’da, dünya barışı adına  ne yazık ki söylenebilecek çok söz yok. Biz yine de, içimizdeki barış iradesi ve özlemini kaybetmeyelim. 2016, barışın ve insanlığın ışığını taşıyan bir yıl olsun…

sina
Sina Kısacık:
2015 senesi, dünya açısından çok zor bir yıldı. Bu yıl içerisinde yaşanan iç savaşlardan ve krizlerden herkes çok olumsuz etkilenmiştir. Ortadoğu coğrafyasında gittikçe daha tehlikeli bir hale gelen IŞİD tehdidi, bölgedeki devletlerin yanı sıra, bölgeye ilgi gösteren küresel güçlerin de dikkatlerini bu bölgeye çevirmelerine yol açmıştır. Özellikle Suriye bağlamında Türkiye ve Rusya Federasyonu arasında tırmanan gerginliğin, yapılan açıklamalara bakıldığında önümüzdeki sene de yüksek tonda seyredeceği öngörülebilir. 2015 senesinde etkisini arttıran ve Akdeniz’de yaşanan facialarla dünyanın en önemli gündem maddelerinden birisi haline gelen mülteci meselesi, Suriye’deki savaş sona erdirilmediği takdirde gündemdeki önemini korumaya devam edecektir. Bu krizi sonlandırmaya yönelik uluslararası çabalar, uluslararası kamuoyunda dikkatle ve yakından izlenecektir. Akdeniz’de cereyan eden jeopolitik temelli gerginlikler, uluslararası ilişkiler gündeminin en dikkat çekici gündem maddelerinden birisini olmayı sürdürecektir.
2016 senesinin en önemli konularından birisini de, Kasım ayında gerçekleştirilecek Birleşik Devletler Başkanlık seçimleri oluşturacaktır. Demokrat Barack Obama’nın yasalar gereği bir daha aday olamayacağı seçimlerde, Cumhuriyetçi bir adayın Başkanlık koltuğuna oturacağı öngörülmektedir. Bu durum, Amerikan Dış Politikası'nda sert güç unsurlarına başvurulmasını ısrarla savunan bir grubun iş başına gelmesi anlamını taşımaktadır. Pasifik ve Avrasya bölgelerinde yaşanan meselelere müdahale etmekte geç kalmakla eleştirilen ABD’nin, bu seçimlerden sonra dış politika uygulama yöntemlerinde değişikliğe gidebileceği düşünülmektedir. Ayrıca 2016 senesinde de, Rusya Federasyonu’nun Avrasya özelinde giderek etkisini artıracağı öngörülmektedir. Rusya'nın, çıkarlarının zaman zaman uyuştuğu İran İslam Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti ile kurabileceği ittifaklar, bölgesel ve küresel konjonktür açısından dikkatle takip edilecektir.
2016 senesi, Türkiye bakımından coğrafi konumundan ötürü tehditler ve fırsatlar barındırmaktadır. Ankara’nın izleyeceği dış politika, ikili ilişkiler açısından belirleyici unsur olarak kalmaya devam edecektir. Yaşanan tüm krizlere karşın, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini yeniden rayına sokacak gelişmeler vuku bulabilecektir. Ayrıca "İklim Değişikliği" hakkındaki anlaşmanın nasıl uygulanacağı da ayrı bir merak konusudur. Kısacası, 2016 yılı her açıdan zor bir yıl olacaktır. Savaşların bittiği ve gerginliklerin yok olduğu bir yıl dileğiyle...

furkan_kaya
Furkan Kaya:
Acısıyla tatlısıyla 2015 yılını geride bırakmak üzereyiz. Oldukça yoğun iç ve dış gelişmeler yaşadığımız geçtiğimiz yıl içerisinde dünya gündemini meşgul eden önemli dış politika gelişmeler olarak; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin “Şah Fırat” operasyonu ile Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi'nde yer alan 40 Türk askerin yerlerini değiştirmesi ve Türk hava sahasını ihlal eden Rus uçağının angajman kuralları içinde düşürülmesi sonrası oldukça gerilen Türkiye-Rusya ilişkileri gösterilebilir. Ayrıca Türkiye’nin, tabiri yerindeyse buzdolabından çıkarmış olduğu Avrupa Birliği ile müzakereler de, 2015 yılından 2016’ya devredecek en önemli başlıklardan biridir.
2016 yılı içerisinde, Türkiye ve yakın coğrafyası oldukça dinamik bir süreç geçirecektir. Bilhassa Türkiye’nin Rusya ile olan münasebetlerinin akıbeti, Suriye-Irak-İran-ABD-Türkiye-Rusya hatta İsrail denklemi dahilinde olan ilişkilerin de belirleyicisi olacaktır. Geçtiğimiz gün kapsamlı bir basın toplantısında 2015 yılını değerlendiren Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, kendilerine “düşmanca” davranmalarına rağmen Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum içerisine girmeyeceklerini, Türkiye’nin bu hareketini ise ABD’ye yaranmak ve bu sayede Orta Doğu’da daha fazla söz sahibi olmak için yaptığı şeklinde değerlendirmiştir. Benim kanaatim; Türkiye ile Rusya arasında 2016 yılı içerisinde buzların erimesi beklemek fazla iyimserlik olur. İki ülke, Devlet Başkanları düzeyinde dönem dönem söylemsel olarak tansiyonu yükselteceklerdir. Fakat bu durum, aynı ölçüde icraata dökülmeyecektir. Zira söz konusu iki ülke, derin tarihsel bağlara sahip ve dünya var oldukça “komşu” ülkeler kalmaya mahkum olarak, birbirlerini muhatap almaya devam edeceklerdir. Dolayısıyla, Türk ve Rus karar vericiler ivedilikle ortak ulusal menfaatler çizgisinde buluşup, 2016 yılı içerisinde ilişkilerini normalleştirmelidirler.
2016 yılı, Türkiye’nin Asya-Pasifik politikalarına da müdahil olduğu bir dönem olmalıdır. ABD ile Rusya’nın bilek güreşine sahne olmaya devam edecek bölgenin, Orta Doğu’da kartların yeniden dağıtılması ile oluşacak yeni düzenle doğrudan alakası olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye'nin Suriye’nin geleceği ve enerji projelerinde söz sahibi olmak için daha somut politikalar takip etmesini bekliyorum.
ABD Başkanlık seçimleri de, 2016 yılının en önemli gelişmeleri arasında yer alacaktır. Cumhuriyetçi bir Başkan adayının kazanmasını beklediğim seçimler sonrasında, Cumhuriyetçilerin bildiğimiz “neo-con” politikalarını takip edip etmeyeceği merak konusu olacak. Fakat Bush dönemi kadar olmasa da, yeni Başkan'ın da okyanus ötesi stratejilerini Obama döneminden daha sert uygulayacağı aşikar.
2016 yılının bölgemize ve dünyaya barış, sağlık ve bol bereket getirmesinin temenni ediyorum.

ozcan ogut
Özcan Öğüt:
11 Eylül 2001’de New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ndeki ikiz kulelere gerçekleştirilen saldırılardan bugüne sırasıyla denenen hard power (sert güç) ve soft power'dan (yumuşak güç) sonra Ukrayna, Suriye ve Yemen gibi ülkelerdeki çatışmaların kökenindeki küresel derinliği algılamak için, 2016 yılına da damga vurması beklenen smart power'ın (akıllı güç) kudreti irdelenmelidir. Amerikalı Siyaset Bilimci Joseph Nye'nin kavramsallaştırması üzerinden bakıldığında; smart power, Uluslararası İlişkiler literatürünün en temel kavramlarından olan hard power ve soft power'ın dış politika stratejilerinin uzaktan kumandalı bir bileşkesi olarak tanımlanabilir. Nitekim artık hard veya soft gibi tüm şifreleri çözülen bu iki güçten birinin uluslararası bir politik yöntem olarak belirlenmesinden çok, post-modernist dış politika stratejisinde hitap edilen kesimin ağır basan özellikleri (dini, milli veya ideolojik yumuşak karınlarına göre) doğrultusunda toplumsal hafızasına giydirilen rollerle, her iki gücün de derin bir bileşkesi olan "smart power"ın mutlak hakimiyetinin olduğunu anlamak için, özellikle Arap Baharı girişiminden bu yana Ortadoğu'da yaşanan kaosa bakmak yeterlidir.
Neticede, uluslararası politikada 2016 yılı dünya trendlerinin şekillenmesinde kuşkusuz Ortadoğu’nun bu mevcut kaotik durumunun çok önemli bir etkisi olacaktır. ABD, Barack Obama ile beraber sert güçten yumuşak güce geçerken, aynı zamanda akıllı gücün de temellerinin atılmasının uluslararası boyuttaki ilk yansımalarını Irak ve Afganistan'daki askeri varlığını minimize ederek, Ortadoğu'da Batı ile iyi ilişkiler içerisindeki ılımlı İslamcıları etkin kılarak ve Arap Baharı'nda "model" ülke olan Türkiye'yi öne çıkararak göstermeye çalıştı. Bu politikanın belki de bilinçli başarısızlığı üzerine ortaya çıkan kaosun sonucunda, IŞİD'in varlığından ötürü bölgeye müdahil olan uluslararası aktörlerin, başta Suriye olmak üzere bölgedeki askeri varlıklarını arttırması 2016 yılında net bir biçimde görülecektir.
Böyle bir zamanda, bir yandan Batı bloğuna dahil ülkelerin, bir yandan da Beşar Esad liderliğindeki Suriye rejimi etrafında birleşen Rusya ve İran gibi ülkelerin müdahillerinin, direkt olarak IŞİD’i yok etmekten ziyade kendi egemenlik alanlarını çevrelemeye çalışmalarından ötürü, IŞİD’in bölgede bir süre daha mikser misyonunu aktif bir şekilde devam ettireceği öngörülebilir. Öte yandan, bu süreçte IŞİD terörizminin profesyonel infaz çekimleri, dünya çapında nam salan tehdit ve terör eylemleriyle beraber adeta bir korku markası halinde pazarlandığı bir küresel ortamda, Batı'da ırkçı söylemlerinin yoğun rağbet göreceği aşırı sağın yükselişine tanık olmak da mümkün.

basri alp akinci
Basri Alp Akıncı:
2016 yılı, halefi olduğu yılın sonuna doğru yıldızı bir başka parlayan Rus lider Vladimir Putin’in büyük ihtimalle daha fazla göz önünde olmasını getirecektir. Yoğun ilgiden rahatsız olmayan Putin, gerek özel hayatı, gerekse de uyguladığı politikalarla yine kendinden fazlasıyla söz ettirecektir. Özellikle Türkiye ile olan son kriz konusunda çarpıcı ve bazen düşündürücü açıklamalar yapan Rus liderin, Avrupa ve ABD’ye de daha sert şekilde karşı çıkması gelecek yılda mümkün gözükmektedir. Rusya’nın ve Putin’in son hamleleri ve gerek kendi ülkesi, gerekse de başka bazı ülkelerin nezdinde popülerliğini arttırması, Rus tezlerinin daha da sertleşmesine sebebiyet verecektir. Bu sertleşme ise, lider Putin’in bir rockstar edasıyla gazetecileri toplayıp, bilinen ama diplomasinin geleneği olarak çok da dillendirilmeyen gerçekleri söylemesini beraberinde getirecektir. Dolayısıyla, Rusya'nın yakın çevresindeki krizlere müdahil olma hevesi daha da artacak, hatta belki de bu ülke, son dönemlerde yakaladığı ivmeyi belli başlı diğer bölgelere de taşımak isteyecektir.
Özellikle P5+1 ile yaptığı nükleer anlaşma ile üzerindeki yükü bir nevi atan İran’ın, yakın zamanda kendisine yönelik uygulanan ambargoların da kalkmasıyla, bölgede ticari açıdan önemli hamleler yapması işten bile değildir. Halihazırda Suriye ve Irak üzerindeki nüfuzu ticari girişimleriyle de birleştiğinde, Orta Doğu’da 2016 yılında sağlam bir İran etkisi (Şii hilali) göreceğiz. Bu etki, zamanında başka ülkelerin yaptığından çok daha farklı konumlanacaktır. Zira bu durum, geçtiğimiz senelerde de var olan mezhepsel saflaşmanın 2016 yılında daha derinleşmesine ve bunun yeni sıcak çatışmalar getirmesine sebep olacaktır. IŞİD belasının ülke sınırlarının altüst ettiği Orta Doğu’da, terörizmle mücadele adı altında toprakları hallaç pamuğu gibi atan devletlerin, birbirlerine daha fazla toslayacağı bir dönem öngörülmektedir. Bölgenin daha fazla kaosa sürüklenmesi ve sıcak çatışmaların artması, 2016 yılında olasıdır.
Orta Doğu’daki çatışma durumunun devam etmesi çoktan ayyuka çıkmıştır; ancak bu durum, Avrupa’nın yeni yeni kabullendiği mülteci krizinin de artarak devam etmesini beraberinde getirecektir. Çok farklı ülkelerin çok farklı menfaatleri doğrultusunda Orta Doğu topraklarıyla oynadığı oyunlar neticesinde ciddi bir mezhep savaşının iyice hayata geçmesi durumunda, bölgeden kaçacak yüz binler, soluğu muhakkak Avrupa’da almak isteyecekler, ancak karşılarında kapalı sınır kapılarını bulacaklardır. Halihazırda yükselmekte olan sağcı ve aşırı sağcı oyların da gösterdiği üzere; Avrupa, mültecileri kendi kıtasında istememektedir. Mültecilerin ülkelerine gelmemesi için her türlü numaraya başvurabilecek AB ülkeleri, mültecilerin olası kabulüyle birlikte daha da hızlı bir şekilde sağ siyasetin yükselişine tanık olacaklardır. AB’ye tereddütle bakan Avrupalı partilerin güçlenmesi ile, 1000 yılın barış projesi olan Avrupa Birliği’nin de meşruiyetinin iyice sorgulanmaya başlanacağı bir dönem mümkün olduğu gibi, birlikten münferit çıkışlar dahi söz konusu olabilir.
Geçtiğimiz senelerde, ABD Başkanı Barack Obama, ikinci döneminde yürüttüğü dış politika ve yürürlüğe soktuğu ülkesinin sosyal, sağlık, mali düzenlemeleriyle ilgili ağır eleştiriler almıştır. Orta Doğu’da daha önceki Başkan’ın başlattığı askeri müdahaleleri yumuşak güçle değiştirme, hatta belki de Orta Doğu’da Amerika’nın giriştiği oyun kurucu pozisyonundan geri adım atma düşüncesinde olan Obama, barış yanlısı bir lider imajı çizerken, bir nevi bölgenin bugünkü kaosa sürüklenmesine de izin vermiştir. Pasif ve isteksiz Orta Doğu politikası, Çin’e karşı giriştiği ticari çevreleme politikası, Afrika kıtasına beklenen desteği vermeyişi ve Rusya’ya karşı korkak politikalar yürütmesi, özellikle Cumhuriyetçiler tarafından çok ciddi şekilde eleştirilmiştir. Dış politikadaki vasat karne, iç politikadaki IRS ve Obamacare başarısızlıklarıyla birleşince, 2016 Kasım’ındaki Başkanlık seçimlerinde Demokratların işi kanımca çok zordur. Dünyada yükselen bir furya olan sağ muhafazakâr tutum, Demokratların son 10 senedeki yönetim problemleriyle birleşince, Cumhuriyetçi adayların işinin daha kolay olduğu söylenebilmektedir. Ancak, sona kalacak adaylar da sonuçta etken olacaktır. Hillary Clinton’ın Demokratların adayı olması, belki de tüm dengeleri değiştirebilir. Zira hem iş dünyasıyla iyi ilişkilere sahip, hem de kadın bir aday olması, onu bir adım öne çıkarmaktadır.

emrah kaya
Emrah Kaya:
Soğuk Savaş sonrası dünyada yaşanan krizlerin yanı sıra, Latin Amerika’da yaşanan gelişmeler ABD’nin hegemonyasını zayıflattı. Bu süreçte, Venezuela'nın efsanevi lideri Hugo Chavez, ülkesinin petrol gelirlerini kullanarak bölgede ABD karşıtı bir dalga yarattı. Bu dalgalanmadan yaklaşık olarak 13 Latin Amerika ülkesi etkilendi ve uluslararası politikada sol gruplar için bir ilham kaynağı oldu. Ancak ABD’nin en çok petrol çıkaran ülkelerden biri olması ve petrol fiyatlarında yaşanan düşüş neticesinde, Venezuela ekonomisi olumsuz etkilenmeye başladı. Bu gelişmeler, ABD’ye karşı uluslararası politikada petrolü bir koz olarak kullanılamaz hale getirdi. Ayrıca ABD, Rus ve Çin tehdidine karşı hegemonyasını güçlendirme politikası izlemeye başladı. Bunun neticesinde, 2015’in son çeyreğinde Arjantin ve Venezuela’da yapılan seçimleri sol gruplar kaybetti. Bu iki seçim, bölgedeki gelişmelerin nasıl bir hal alacağı konusunda kesin bir yol haritası oluşturmada yetersiz kalmakla beraber, bölgenin bundan sonra bir rekabet alanı olacağı kesindir. Dünya piyasalarında ucuzlayan petrol, ayrıca Çin’in ekonomisine olumlu bir katkı sunacaktır. Ayrıca Maduro’nun orduya karşı-devrimcileri kastederek “çatışmaya hazırlıklı olun” emri vermesi, bölgeyi ve bölgedeki solu 2016’da en çok konuşulacaklar listesine dahil edebilir.
Latin Amerika’daki gelişmelerin yanı sıra, ABD ile Küba arasında yaşanan yakınlaşmanın boyutu şimdiki süreçte belirginlik kazanmamıştır. Çünkü ABD’nin Küba üzerinde insan hakları, demokrasi ve küreselleşme konusunda oluşturacağı baskı, iki ülke arasındaki ilişkinin bozulmasına neden olabilir. ABD’nin Küba’da taraftar toplamak için izlediği “internet politikası”, yaşanan yakınlaşma sürecinde Küba tarafından tepkiyle karşılanmıştır. İki ülke arasında yaşanacak gelişmeler, ya tarihsel ve ideolojik düşmanlığı körükleyecek, ya da ilişkilerin her geçen gün iyileşmesine katkıda bulunacaktır. Bu ihtimaller, bölgedeki tansiyonun derecesini belirlemekle beraber, küresel siyasette bu konunun ne kadar yer ve süre işgal edeceğini de gösterecektir.
Ortadoğu, küresel ve bölgesel güçlerin en çok rekabet halinde bulunduğu yerdir. Özellikle Suriye üzerinde yaşanan bu rekabet, çok bilinmeyenli bir denklem içermektedir. Türkiye’nin angajman kuralları kapsamında bir Rus uçağını düşürmesi, iki farklı kutup arasındaki rekabeti daha da belirgin bir hale getirmiştir. Bu süreçte, Batı’nın bölgedeki en önemli müttefiki olan PYD güçleri, yeni bir tartışma konusudur. Özellikle Türkiye’nin Kürt koridoruna karşı çıkmasına rağmen Batı’nın DAEŞ’e karşı bu gruba verdiği destek ve bozulan Türk-Rus ilişkileri kapsamında Rusya’nın PYD kartını oynama ihtimali, bölgedeki Kürtleri daha da dikkat edilmesi gereken bir unsur haline getirmektedir. Çünkü Rus tarafından destek alma ihtimali olan PYD’nin, Koalisyon güçleri açısından güvenirliği zedelenebilir. Bunların neticesinde, bölgede bir Kürt devletinin kurulma ihtimali Türkiye’yi savaş durumuna sokabilir. Bu durumun doğal sonucu olarak, Kürtlerin bölgedeki durumu ve yaşanan gelişmelerdeki rolü 2016’da en çok konuşulacak durumlardan biridir.
Asya ve Afrika bölgelerinde toplumların normal bir evrimleşme kapsamında kapitalistleşmemesi ve kolonyalist dönemin etkisinden dolayı doğal sınırlar çerçevesinde devletleşememeleri, bu bölge ülkelerinin en geçmişten günümüze taşınan sorunudur. Çünkü bu olumsuz etkenler tam anlamıyla bir devlet yapısının oluşmasına engel olmuştur. Çeşitli baskıcı iktidarların Batı ya da halk isyanları sonucunda devrilmesi, bölgeyi tamamıyla istikrarsızlaştırmıştır. Bununla birlikte, bölgede birçok terörist grup ortaya çıkmıştır. Özellikle dini argümanları kullanan bu gruplar, artık bulundukları bölgelerin yanı sıra uluslararası alanda izledikleri eylemlerle aktif haldedir. Bunun neticesinde, küresel terör kavramı tartışılmaya başlanmıştır. Küreselleşmeyle beraber, teknolojinin de etkisiyle herhangi bir terör örgütü dünyanın istediği bir bölgesinde eylem yapabilmektedir. Bunun örnekleri 11 Eylül’den Fransa’da DAEŞ’in yaptığı saldırıya kadar geniş bir çerçevede gözler önüne serilmektedir. DAEŞ’in bu kapsamda özellikle Batı ülkelerine savurduğu tehditler, yeni saldırı ihtimalinin bulunduğunu düşündürmektedir. Bu sayede küresel terör, 2016’da çok konuşulacak bir diğer konudur.
Son olarak unutulmaması gereken bir nokta, ABD’deki Başkanlık seçimlerinin sonuçlarının 2016’nın trendlerini belirlemede bir unsur olacağıdır. Çünkü Cumhuriyetçilerin seçimi kazanması sonucunda, örneğin küresel terörü konuşmak yerine Müslümanları ve ABD’nin Ortadoğu’ya askeri müdahalesini konuşabiliriz.

15 Aralık 2015 Salı

UPA Genel Koordinatörü Yrd. Doç.Dr. Ozan Örmeci Genç Tv'de Gündemi Yorumladı


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 4 Aralık 2015 tarihinde Genç Tv’de yayınlanan ve Hüseyin Ekmekçi’nin sunduğu “Mesele Nedir?” programına katıldı. Programa Yakın Doğu Üniversitesi’nden Dr. Muhittin Tolga Özsağlam ve Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Özker Kocadal da katıldılar. Aşağıda bu programın görüntülerini bulabilirsiniz.


1 Aralık 2015 Salı

Uluslararası İlişkilerde Kilit Düşünürler


Martin Griffiths, Steven C. Roach ve M. Scott Salamon imzalı “Fifty Key Thinkers in International Relations” adlı kitap[1], Uluslararası İlişkiler alanında yer alan önemli düşünürlerin fikirlerinin derlendiği güzel bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Kitap, CESRAN tarafından Türkçe’ye çevrilerek, Nobel Akademik Yayıncılık tarafından “Uluslararası İlişkilerde Temel Düşünürler ve Teoriler” adıyla da yayınlanmıştır.[2] Bu yazıda, kitapta yer alan Uluslararası İlişkiler akımlarından Realizm ve Liberalizm ekolleri içerisinde yer alan en önemli düşünürlerin fikirleri özetlenecektir.  

A-) REALİZM (GERÇEKÇİLİK): Realizme göre; Uluslararası İlişkiler, bir dünya hükümetinin yokluğunda gerçekleştirildiği için anarşik yapıdadır. Bu nedenle, Uluslararası İlişkileri anlamlandırmanın en iyi yolu, güç dağılımına bakmak ve devletlerin hareketlerini “ulusal çıkar” perspektifinden yorumlamaktır. Nitekim devletlerin hukuki eşitliklerine karşın, güç anlamında eşitsiz durumda olmaları, Uluslararası İlişkilerde “güç” kavramının önemine dikkat çekmektedir. Ancak güç, stabil değildir ve tarihte kimi dönemlerde farklı ülkeler bu yönde ilerleme veya gerileme yaşayabilirler. Dahası, gücün farklı tipleri vardır. Bu anlamda, askeri ve siyasi güç, Uluslararası İlişkiler alanında daha belirleyici faktörlerdir.  

Raymond Aron: 1905 Paris doğumlu olan Aron, seçkin bir öğrenim kurumu olan Ecole Normale Supérieure’de eğitim görmüştür. De Gaulle yanlısı ve anti-komünist olması sebebiyle sınıf arkadaşı olan solcu ve varoluşçu entelektüel Jean-Paul Sartre’ın uzun yıllar gölgesinde kalan Aron, buna karşın vefatının ardından daha çok tanınmış ve önemi anlaşılmıştır. Aron, Uluslararası İlişkiler disiplininde daha çok 1966 tarihli “Savaş ve Barış” (Peace and War) adlı eseriyle bilinmektedir. Ayrıca nükleer çağda strateji ikilemlerine ilişkin analizleriyle de hatırlanmaktadır. Hitler’in yükselişinden hemen önce Almanya’da yaşayan bir Fransız Yahudisi olan Aron, bu dönemden fazlasıyla etkilenmiş ve ütopyacı düşünce ve totalitarizme duyduğu nefretin temelinde bu deneyimleri rol oynamıştır. Bu nedenle, kendisine daha liberal bir yöntem belirlemiş ve en çok Max Weber’den etkilenmiştir. Sınıfsal eşitsizlikleri kabul etmesine karşın, siyasal olarak Batı kapitalizmini ve liberalizmi savunmuştur. Uluslararası İlişkiler alanında ise daha çok Thomas Hobbes ve Clausewitz’den etkilenmiştir. Bu nedenle, gerçekçilik (Realizm) ekolüne dahil edilmektedir.

Uluslararası sistemde devletler arasında bir güç mücadelesi olduğunu kabul eden Aron, buna karşın, gücün belirsiz bir kavram olduğunu söylemiştir. “Savaş ve Barış” eserinde, devletlerin birbirlerini farklı tarihsel dönemler, yer (coğrafya), nüfus (demografi) ve kaynaklardan (oluşan) maddi kısıtlamalar ve devletlerin varoluş ve davranış tarzlarını belirleyen “ahlaki” etmenler bağlamında etkileme yollarına dayanan tezlerini derlemeye çalışmıştır. Marksist-Leninist kuramdaki makro yaklaşımın hatalı olduğunu açıklamaya gayret eden Aron, örneğin Fransa’daki artık sermayenin Kuzey Afrika yerine Güney Amerika ve Rusya’ya gittiğine dikkat çekmekte ve maddi temelleri aşabilen geleneksel rekabetin önemine ışık tutmaktadır. Aron, nükleer silahların Uluslararası İlişkileri nasıl değiştirdiğine de dikkat çekmiştir. Aron, nükleer güçlerin artık “karşılıklı mahvolma” (mutually assured destruction) durumuna geldikleri için, “varoluşsal caydırıcılık” olarak adlandırılan yeni bir aşamaya geçtiklerini söylemiştir. Zira her iki taraf da misilleme olarak diğerini tamamıyla yok edecek ikinci nükleer vuruş gücüne sahip olduğu için, bunun yol açacağı yıkım korkusu, ilk nükleer saldırıya başlama konusunda caydırıcı bir etken olmuştur. Süper güçler arasında istikrar sağlayan bu düzen, Aron’a göre alttaki devletler içinse “vekalet savaşları” nedeniyle istikrarsız bir durum yaratmıştır. Aron’a göre, uluslararası siyaset açısından halen en önemli dayanak noktası “sağduyu”dur. Yani devletlerin, davranışlarının sonuçlarına dair inançlarına uygun olmaktan ziyade etik düşünmelerinin, daha çatışmasız bir dünya yaratabileceğini savunmuştur. Kısacası, Raymond Aron, bu alanda ölçülü gerçekçiliği ve liberal çoğulculuğu harmanlayan anlayışıyla, Soğuk Savaş aşırılıklarının önemli bir eleştirmenidir. Kendisini Realizm akımına sokan en önemli faktör ise, ütopyacı ideolojiler ve makro yaklaşımların hatalı olduğunu savunmasıdır.

Edward Hallet Carr: E.H. Carr, iki Dünya Savaşı arasındaki Batı diplomasisinin eleştirisini yaptığı “The Twenty Years’ Crisis” adlı eseriyle tanınmaktadır. 1892 doğumlu olan Carr, Cambridge Üniversitesi’nden onur derecesiyle mezun olmuş ve Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı’na girmiştir. 1936 yılında Aberystwyth Üniversitesi’ne Uluslararası Siyaset Profesörü olarak atanmış ve akademik çalışmalarına burada devam etmiştir. Bir dönem The Times gazetesinde yardımcı editörlük de yapmıştır. 1953 yılında ise Cambridge’e dönerek SSCB üzerindeki çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Carr, “The Twenty Years’ Crisis” adlı başyapıtında, Batı entelektüel düşüncesine hakim olan ütopyacı anlayışları eleştirmektedir. Carr’a göre; iki savaş arası dönemde diplomatlar ve devlet adamları, ütopyacılık yerine, ulusal çıkarları anlayan ve buna uygun olarak dizayn edilen bir sisteme yönelselerdi, birçok sorunu başlamadan çözmeleri mümkün olabilirdi. Buna karşın Carr, gerçekçilik ve ütopyacılık arasındaki ilişkinin dinamik ve diyalektik olduğunu savunmaktadır. Carr’ın bu düşüncesi, determinizm-metafizik düalizmi ile de desteklenmektedir.

Carr’ın tartışmalı bazı görüşleri de bulunmaktadır. Örneğin kendisi, 1930’larda İngiltere’nin Nazi Almanyası’na yönelik olarak uyguladığı yatıştırma politikasını (Neville Chamberlain döneminde uygulanan “appeasement policy”) doğru bulmaktadır. Ancak kitabının ikinci baskısında, Carr bu konudaki görüşlerini değiştirmiştir. Solcu bir entelektüel olarak, Carr’ın komünizm ve kapitalizmin bir arada yaşayabileceği konusundaki iyimser görüşleri de oldukça tartışmalıdır. Carr’ın “Nationalism and After” (1945) adlı eseri de, külliyatında önemli bir yer tutar. Yine “What is History?” adlı kitabı, tarihsel ilerleme konusundaki görüşlerini anlamak açısından önemlidir. Carr’ın zaman zaman çelişkiler de içeren görüşlerinin Realizm kapsamına girmesi, daha çok ütopyacı yaklaşımların eleştirisine dayanmaktadır.

Robert Gilpin
Robert Gilpin: Princeton Üniversitesi’nden çağdaş bir akademisyen ve düşünür olan Robert Gilpin, Klasik Realizm’de yer alan askeri güvenlik politikaları ile Liberalizm’in dayandığı ekonomi politikalarını birleştirmeye çalışmış önemli bir isimdir. Ayrıca devletlerin yükseliş ve gerileyişlerini açıklamak amacıyla “değişim” kavramına önem veren az sayıdaki gerçekçi düşünürlerden biri olması, onu farklı bir konuma taşımaktadır. Kariyerine 1950’li yıllarda Amerikalı nükleer bilimadamları ile ABD hükümetinin nükleer silah politikaları arasındaki gerginlikleri konu alan bir çalışma ile başlayan Gilpin, en önemli çalışmalarını ise 1970 ve 1980’lerde kaleme almıştır. Daha çok uluslararası ekonomi politiğe yöneldiği bu dönemde, Gilpin, ekonomik entegrasyonla birlikte devletlerin ve askeri gücün önemini yitirdiği şeklindeki yaklaşımları eleştirmekte ve işleyen bir uluslararası ticaret düzeninin ancak güçlü devletler sayesinde ayakta kalabileceğine işaret etmektedir. Zira pazarlar, bazı ön koşulları sağlayan bir devlet olmadan, mal ve hizmetlerin üretimi ve dağıtımında büyüyemezler. Gilpin’in bu ve benzeri görüşleri, “US Power and the Multinational Corporation” (1975), “War and Change in World Politics” (1981) ve “The Political Economy of International Relations” (1987) başlıklı üç temel eserinde görülebilir. Bunlardan ilki, iki savaş arası dönemde Amerikan çokuluslu şirketlerinin dışarıdaki etkisini incelemektedir. Denizaşırı ticaret faaliyetlerinin yayılmasının ve özerkliğinin, ABD hükümetinin kontrolü dışında olduğunu savunan bazı geleneksel düşünürlerin aksine, Gilpin, şirketlerin denizaşırı faaliyetlerinin ancak İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD himayesinde kurulan serbest piyasa ekonomisi düzeni kapsamında anlaşılabileceğini ileri sürmektedir. Gilpin’in sonraki iki önemli eseri ise, uluslararası sitemde ABD’nin, özellikle Avrupa ve Japonya’nın ekonomik yükselişi karşısında gerilediği iddiası etrafında artan tartışmalar bağlamında yazılmıştır. Her ne kadar Paul Kennedy’nin çalışmasının gölgesinde kalsa da, “War and Change in World Politics” (1981) kitabı, önemli ve özgün bir bilimsel girişimdir. Üç tür değişimden (etkileşim değişimi-interaction change, sistemik değişim-systemic change, sistemin değişimi-systems change) bahsedilen bu çalışmada, 5 temel önerme mevcuttur:
  1. Devletler, mevcut sistemi değiştirmenin kazançlı olmadığına inanıyorlarsa, sistem istikrarlıdır.
  2. Bir devletin uluslararası sistemi değiştirmeye çalışması, beklenen faydanın beklenen maliyetten daha fazla olmasına bağlıdır.
  3. Bir devlet, değişimin marjinal maliyeti beklenen faydaya eşit ya da daha fazla oluncaya kadar, toprak genişlemesinin yanısıra, siyasi ve ekonomik yayılma aracılığıyla da uluslararası sistemi değiştirmeye çalışacaktır.
  4. Daha ileri bir değişim ve genişlemenin fayda ve maliyeti arasında bir kere dengeye ulaşıldığında, statükonun devamını sağlayan ekonomik kapasite, statükoyu korumanın ekonomik maliyetinden daha hızlı bir artış eğilimi gösterir.
  5. Uluslararası sistemdeki dengesizlik durumu çözülmezse, sistem değişecek ve gücün yeniden dağıtımını yansıtan yeni bir denge kurulacaktır.
Üçüncü kitabında ise, uluslararası sistemde Amerikan hegemonyasının sona doğru yaklaştığını, buna karşın Japonya’nın potansiyel bir hegemon olarak ortaya çıkmakta olduğunu savunmaktadır. Gilpin, Amerikan gücünün azalmasının, devletler arasındaki liberal ekonomik düzenin sürdürülebilirliği açısından belirleyici olduğuna inanmaktadır. Yine Gilpin’e göre; ABD hegemonyasının muhtemel düşüşü, yeni bir tür merkantilizm dönemi başlatacak ve hatta Almanya, Japonya ve ABD’nin bölgesel hegemonyalarında yeni ticaret bloklarının kurulmasına neden olacaktır. Ancak Gilpin, daha sonra kendisinin de kabul edeceği üzere, Soğuk Savaş’ın sona ereceğini tahmin edememiştir. Bu nedenle, Gilpin’in ABD gerilemesi hakkındaki görüşleri geçersiz kalmıştır. Zira ABD, artık baş rakibiyle maliyetli bir mücadele girmekten kurtulmuş ve bu sayede ekonomik büyümesine odaklanabilmiştir.

John Herz: Kendi konumunu “gerçekçi liberalizm” olarak tanımlayan John Herz, “ılımlı uluslararasıcılık” kavramı çerçevesinde anlamlandırılması gereken bir düşünürdür. Radikal uluslararasıcılıktan farklı olan bu yaklaşım, demokratik ve kendi kendine karar verebilen devletlerin en önemli siyasal aktörler olduğunu ve çatışmaların arabuluculuk, tahmin ve uluslararası hukuki dayanışma ve işbirliği kapsamında çözüldüğü bir düzeni hedeflemektedir. Radikal uluslararasıcılık ise, bağımsız devletleri bir dünya hükümeti ile değiştirme hedefindedir. Bu anlamda Herz, ılımlı uluslararasıcılığın en önemli temsilcidir. 1908 Almanya doğumlu olan Herz, Köln Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset felsefesi eğitim almıştır. Hans Kelsen danışmanlığında doktorasını tamamlayan Herz, daha sonra Geneve Institut de Hautes Etudes Internationales’de Uluslararası İlişkiler dersleri vermiştir. İlerleyen yıllarda Nazilerden kaçarak ABD’ye giden Herz, Howard, Columbia, New School for Social Research in New York, Fletcher School of Law and Diplomacy, City College of New York ve City of University of New York gibi yüksek eğitim kurumlarında ders vermiştir. Bir dönem ABD Dışişleri Bakanlığı’nda da çalışan Herz, “Political Realism and Political Idealism” (1951) adlı kitabıyla hatırlanabilir. Gerçekçilik ve İdealizm arasında bir orta yol aradığı bu kitabında, Herz, klasik Realistlerden farklı olarak güç unsurunu insan doğasının değişmez özelliklerine dayandırmamaktadır. Ona göre, bundan ziyade “güvenlik ikilemi” ya da bireyin kendisini yok etmek isteyenlere karşı kendisini koruma düşüncesi Realizm’in temelinde yer almaktadır.

Hobbes’a benzer bu düşünce ile anılan Herz, 1959 yılında “International Politics in the Atomic Age” adlı ikinci önemli eserini yayınlamıştır. Nükleer güç ve Soğuk Savaş bağlamında liberal enternasyonalizmin sorgulandığı bu kitap, Herz’in literatüründe önemli bir eserdir. Herz, siyasal farklılaşmanın belirleyicisi olarak ülkeselliğin sürmesi için 3 neden belirtmiştir. Birincisi, anti-kolonyal dönemde yeni birçok devletin oluşması ve imparatorlukların dağılması ya da küçülmesidir. İkincisi, milliyetçiliğin devletlerin sürmesi konusundaki yoğun etkisidir. Üçüncüsü ise, Herz’in pek hoşlanmadığı nükleer güç dengesinin yarattığı “dehşet dengesi”nin başarılı olmasıdır. 1980’lerde, Herz, Amerikan Dış Politikası hakkında daha fazla hayalkırıklığına uğramıştır. Zira detant politikası çökmüş ve Fred Halliday’ün ünlü ifadesiyle “İkinci Soğuk Savaş” hayata geçmiştir. Bu durum, Herz’in yazılarına “çaresiz ve kederli bir duygusallık havası” vermiştir.
  
Samuel Huntington
Samuel Huntington: 24 Aralık 2008’de 81 yaşında vefat eden Samuel Huntington, geliştirdiği bazı kışkırtıcı teorilere karşın, halen çok önemli bir bilimadamı olarak kabul edilmektedir. Huntington’ı benzersiz yapan, uluslararası politikanın değişen dinamiklerini zarif ve merak uyandıran yollarla şekillendirme yeteneğidir. Bu, analizlerinin büyük ölçüde çatışmaya ve güç mücadelelerine dayanmasından kaynaklanmaktadır. Harvard Üniversitesi’nde yıllarca ders veren Huntington, 1977-1978 yılları arasında Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Konseyi güvenlik planlama koordinatörü olarak çalışarak, ABD’nin dış politika ve güvenlik politikasının yapımına da katkı sunmuştur. Huntington’ın ilk akademik çalışmaları, liberalizm ve ulusal güvenliğin çelişkili rolleri üzerine odaklanmıştır. 1957 tarihli “The Soldier and The State”, sivil ve askeri hayat arasında yaşanan gerginlikleri ele almaktadır. Yine Huntington’a göre; Amerikan gücünün temelinde çok çalışma, toplumsal hareketlilik, bireysel katılma ve seçme özgürlüğü değerlerinin idrak edilmesi vardır. “The Third Wave” (1991) adlı kitabında, Huntington, eski Sovyet bloğu ve gelişmekte olan ülkelerdeki yeni dalganın uluslararası düzeyde bir büyük siyasal düzenlemeyi temsil ettiğini ileri sürmektedir. Yine birbirleriyle tamamen farklı kültürel etkileri ya da ahlaki ve siyasi düzen görüşlerini içeren yeni çatışma formlarını ortaya çıkaran da, işte bu değişimdir.

Huntington’ın en ünlü ve tartışmalı eseri ise 1993 tarihli “Clash of Civilizations” (1993) olmuştur. Dini ve medeniyeti, uluslararası çatışmaların temel kaynağı olarak gösteren bu eser, Uluslararası İlişkiler alanında tam anlamıyla çığır açmış ve Soğuk Savaş’ın ardından yepyeni bir düşünce düzlemini dünyada tanınır hale getirmiştir. Tezin teorik temeli, 2 sismik gösterge üzerine kurulmuştur: 1-) farklı medeniyetler arasındaki fay hatları ve 2-) izole çatışma bölgelerini içeren sıcak noktalar. Fay hatları için en iyi örnek; İskandinavya’dan aşağıya Balkanlara ve oradan da Kuzey Afrika’nın içine doğru uzanan Kuzey-Güney çizgisidir. Ana fay hatlarından biri olması itibariyle, Kuzey-Güney Hattı, geleneksel olarak savaş içerisinde olan birçok dini grubun yer aldığı ve dinsel ya da medeniyetlerarası çatışma olasılığının en yüksek olduğu alandır. Huntington’ın sismik benzetmeleri, çatışma olasılığını ya da öngörü değerini göstermektedir. Huntington’ın tezi, ulus-devletlerin çatışmasından medeniyetlerin çatışmasına doğru bir kaymayı işaret etmektedir. Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından yaşanan 11 Eylül 2001 saldırıları (9/11) ve köktendinci terör gibi hadiseler, Huntington’ın tezini daha da güçlendirmiştir.

Huntington’ın tezinin bu kadar ilgi görmesinin bir diğer sebebi de, inceliği ve genellenebilir olmasıdır. Birçok eleştirmen, ülke içi ya da ülkeler arası çatışmalara Huntington’ın tezini uyarlamış ve ilginç sonuçlara varmışlardır. Huntington’ın Amerikan değerlerinin erozyonu konusunda kökleşmiş korkularını da, onu anlamaya çalışırken göz önünde bulundurmak önemlidir. Zira Amerikan kimliğini bir dönem şekillendiren "göç" hadisesi, Huntington’a göre günümüzde Amerikan kimliğini tehdit eder hale gelmiştir. Görüşleri tartışmalı da olsa, Huntington, 20. yüzyılın en önemli ve etkili düşünürlerinden biri olarak Uluslararası İlişkiler branşının en kilit isimlerindendir.

George Kennan
George Kennan: 1904 Wisconsin doğumlu olan George Frost Kennan, hem Amerikan Dış Politikası’nın en sert eleştirmenlerinden olmuş, hem de Soğuk Savaş döneminde ona yön vermeyi başarmış ilginç bir düşünürdür. Kendisi Realizm ekolüne dahil edilse de, Uluslararası İlişkiler alanına teoriden ziyade analizleriyle katkı yapmıştır. Kennan’ın teoriden çok pratiğe önem vermesi, gençliğinde askeri okula gitmesi ve siyaseti somut gerçeklikler üzerinden kavramasıyla yakından alakalıdır. Bir dönem ABD adına Moskova’da görev de yapan Kennan, 1947 yılında Foreign Affairs dergisinde Soğuk Savaş’ın başlangıcı kabul edilen ünlü makalesini yayınlamıştır. “Bay X” kod adıyla yazılan bu makalenin çok beğenilmesi üzerine, Kennan, Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Dairesi’ne Başkan olarak atanmış ve 1950’lerde emekli oluncaya kadar bu görevde kalmıştır. Emekliliği sonrasında ise Amerikan Büyükelçisi olarak Sovyetler Birliği’ne gönderilmiştir. 1960’larda bir süre Yugoslavya’da da Büyükelçilik yapan Kennan, akademik hayatını ise Princeton Üniversitesi’nde geçirmiştir.

Kennan’ın en temel özellikleri; 18. ve 19. yüzyıl Avrupası’na duyduğu nostaljik hayranlık ve aristokratik-muhafazakar siyasi çizgisidir. “American Diplomacy 1900-1950” kitabında, ABD’de uluslararası politikaya dair hukuki-ahlaki bir yaklaşım benimseme olarak tanımladığı eğilimden yakınmaktadır. Bu durum, ABD gibi bir demokraside kaçınılmaz da olsa, soğukkanlılıkla hesaplanması gereken ulusal çıkarlara zaman zaman engel olabiliyordu. “Sources of Soviet Conduct” makalesiyle ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki SSCB’yi “çevreleme politikası”na (containment policy) yön veren Kennan, Çin’deki komünist devrimin Sovyetler Birliği’ni güçlendirmek bir yana, bu ülkeyi büyük oranda zayıflatacağını da Nixon’ın Çin açılımını başlattığı 1972 yılından çok daha önce görmüştür. Ayrıca Kennan, birçok Realist gibi, insanlığın durumuna dair trajik görüşlere sahiptir. “Around the Cragged Hill” adlı eserinde, insanları, “hayvansal doğasıyla ilahi ilhamını uzlaştırmaya mahkum olan ve su almaya başlayan gemiler” olarak tanımlaması, bunun en somut ispatıdır. Ne olursa olsun, Kennan, 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden birisidir.

Stephen Krasner: “State Power and the Structure of International Trade” adlı 1976 tarihli yazısıyla bir anda önemli bir isim haline gelen Krasner, ekonomik yapı ile uluslararası sistem arasındaki bağları devletlerin gümrük vergisi düzeyleri ve ticaretin gayrisafi milli hasılaya oranıyla ölçmektedir. Onun tanımladığı üzere, açık bir dünya ekonomisi, gümrük vergilerinin ve ticaretin bölgesel yoğunlaşmasının düşük ve ticaretin milli gelire oranının yüksek olduğu bir ekonomidir. Krasner, bağımlı değişkenini belirledikten sonra, son 200 yıl içerisinde kişi başına gelir, gayrisafi milli hasıla ve dünya ticareti ve yatırım payları ile ölçülen ülkeler arasındaki ekonomik güç dağılımındaki farklılıkları incelemektedir. Bu düşünce doğrultusunda, dünya ekonomisindeki açıklık dönemlerinin, sadece bir devletin baskın olduğu dönemlerde yaşandığını belirtmektedir. 19. yüzyılda, bu devlet açık bir şekilde İngiltere olmuştur, 1945-1960 döneminde ise ABD. Bu teoriye göre; diğer devletlere göre teknolojik avantaja sahip güçlü bir devlet, yeni pazar ihtiyacı nedeniyle açık bir ticaret sistemini tercih edecektir. Oysa güç devletler arasındaki eşit dağıtılırsa, devletler açık ticaret sistemini daha az tercih edeceklerdir.

1978 yılında “Defending the National Interest” adlı eserini yayınlayan Krasner, bu eserde devleti -liberal ya da Marksist teoriden farklı olarak- ulusal çıkarlarını realize etmeye çalışan özerk bir varlık olarak tanımlar. 1985 tarihli “Structural Conflict: The Third World Against Global Liberalism” ise, yazarın tartışmasız en kışkırtıcı eseridir. Bu eserdeki temel teze göre; güneydeki küçük ve zayıf devletler kaynakların tek elden tahsis edildiği otoriter sistemlere eğilimliyken, kuzeyin zengin devletleri piyasa mekanizmalarına öncelik veren demokratik rejimleri tercih etmekteydiler. Krasner, 1981’den beri Stanford Üniversitesi’nde çalışmakta ve akademik faaliyetlerine devam etmektedir.  

Hans Morgenthau: 1980’de 76 yaşında vefat eden Hans Morgenthau, “Uluslararası İlişkiler alanının Papa’sı” olarak anılan çok önemli bir akademisyendir. 20. yüzyılın en bilinen klasik gerçekçi düşünürlerinden biri olmasına rağmen, en az anlaşılan düşünür olduğu da iddia edilmektedir. Morgenthau, birçok başka isim gibi, insan doğasından hareketle kapsamlı bir Uluslararası İlişkiler teorisi yaratmaya çalışmıştır. Nazi Almanyası’ndan kaçmış Yahudi bir mülteci olan Morgenthau, ABD’nin yeni dönemde büyük bir güç gibi davranabilmesi için Amerikalıları eğitmek istemiştir. Akademik hayatının en önemli yıllarını Chicago Üniversitesi’nde geçiren Morgenthau, ilk kez 1940’ların sonları ve 1950’lerin başlarında ünlenmiştir. “Scientific Man versus Power Politics” eseri (1946), gerçekçi felsefenin sistematik anlatımını ve rasyonel liberalizm düşüncesinin derinlemesine eleştirisini içermektedir. Kitap, birkaç yıl içerisinde klasik haline gelmiştir. İnsan doğasına ilişkin “iyimser” görüşleri bu eserinde reddeden Morgenthau, metafiziksel ve dinsel “günahkar insan” anlayışını ortaya atmıştır. Ona göre; siyaset, tamamen bir güç mücadelesidir, zira “politik insan”, doyumsuz bir dürtü ile diğerlerini hakimiyeti altına almaya çalışan doğuştan bencil bir yaratıktır. Morgenthau’ya göre, insan doğasında 3 boyut vardır; “biyolojik, ussal ve ruhsal”.

Bir diğer önemli eseri “Politics Among Nations” (1948), gerçekçi ilkeleri kullanarak deneysel bir uluslararası politika teorisi inşa etmek bağlamında o güne kadar yapılmış en sistematik girişimdir. Morgenthau, bu eserinde iki kutuplu sistemin nasıl doğduğunu açıklamaya çalışmaktadır. İlk olarak, Morgenthau, büyük güçlerin sayısının 18. yüzyıldan bu yana azaldığını savunmaktadır. İkincisi, süper güçler arasında hakem görevi yapabilecek büyük bir güç -İngiltere gibi- artık yoktur. Üçüncüsü, sömürgelerin bağımsızlığa kavuştuğu bir dönemde, merkezi dengeyi korumak için toprakla telafi artık geçersiz hale gelmiştir. Son olarak, ulaştırma, haberleşme ve savaş alanında yeni teknolojilerin uygulanması, 20. yüzyılı Morgenthau’nun ifadesiyle “toptan makineleşme, toptan savaş ve toptan hakimiyet” dönemine dönüştürmüştür. Kısacası, Morgenthau, ABD’nin ve SSCB’nin uluslararası barışı koruma kapasiteleri konusunda bir hayli kötümserdir. Nitekim, nükleer denge sayesinde güç mücadeleleri tolere edilebilir bir sınırda tutulabilmişse de, Morgenthau, hiçbir zaman nükleer silahların barışı koruyabileceğine inanmamıştır. Silahlar, Soğuk Savaş süresince istikrarsızlığın kaynağı olmasa da, istikrarsızlığa çare de değildir.

Morgenthau, üçüncü büyük kitabı “In Defence of the National Interest” (1951) eserindeyse, Amerikan Dış Politikası’ndaki ahlakçı tutumları eleştirmekte ve ABD’ye George Washington ve Alexander Hamilton’ın 18. yüzyıldaki ulusal çıkara dayalı gerçekçi diplomasilerini önermektedir. Morgenthau’nun eserlerinde, 3 temel çelişki olduğu eleştirmenlerce ifade edilmiştir. Birincisi, gücün amaç ve araç olarak kullanımı arasında açıkça bir ayrım yapılamamasıdır. İkincisi, Morgenthau’nun çalışmalarında bir analiz düzeyi (level of analysis) sorunu vardır. Uluslararası politikanın doğasında olan çatışmanın insan doğasından mı, yoksa uluslararası sistemin anarşik yapısından mı kaynaklandığı belli değildir. Üçüncüsü ise, onun eserlerinde aynı anda hem bilimsellik, hem de Amerikan Dış Politikası savunusunun yarattığı bir gerilim vardır. Morgenthau’nun SSCB hakkındaki görüşleri de tutarlı değildir. Yine de kendisi, halen bu alanın en önemli çağdaş düşünürlerindendir.

Kenneth Waltz: 1924 doğumlu Kenneth Waltz, 1954 yılında büyük beğeni toplayan ve aslında doktora tezi olan “Man, The State and War” adlı çalışmayı yayınlamıştır. Bu eser, yalnızca devletler arasındaki savaşların nedenlerine dair mükemmel bir analiz olarak kalmaz, aynı zamanda kendisinin yıllar içerisinde ulaşacağı teorik düşüncenin de temellerini şekillendirir. Bu eserde Waltz, savaşın nedenlerini diğer düşünürlerin görüşlerini inceleyerek açıklamaya çalışır. Ona göre; düşünürler, temelde iyimserler ve kötümserler olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar da kendi içlerinde 3 düzeyde incelenebilir; insan doğası, devletlerin içsel ekonomik ve siyasal sistemleri ve devletlerin aralarında çıkacak çatışmalarda hakemlik yapacak üstün bir güç olmaksızın bir arada var oldukları anarşik çevredir. Waltz, sonraki 25 yıl içinde, ilk kitabında tanımladığı analiz düzeyleri arasında nasıl bir ilişki olduğu sorusu ile uğraşmıştır. 33 yaşında Profesörlüğe hak kazanan ve Harvard ve Brandeis’te ders veren Waltz, 1971 yılında Berkeley’e Ford Siyaset Bilimi Profesörü ünvanıyla atanmıştır.

Waltz, 1979 yılında ise ünlü eserlerinden “Theory of International Politics”i yayınlamıştır. Bu eserde Waltz, devletlerin uluslararası politikada esas aktör olduklarını yeniden onaylamış ve karşıtlarının tezlerini eleştirmiştir. Bu eseriyle, “yeni gerçekçilik” olarak da bilinen Neo-Realizm’in kurucularından olan Waltz, uluslararası politikayı “küçük sayı sistemleri ile çalışılabilinir” hale getirmek istemiştir. Bu kitapta Waltz, iki kutuplu bir yapının, üç veya daha fazla büyük gücün olduğu çok kutuplu bir yapıya göre daha istikrarlı olduğunu iddia etmektedir. Zira çift kutuplu sistemde, yapı, büyük savaşlar olmadan devam edebilecektir. ABD ve SSCB arasındaki nükleer denge de, sistemi Soğuk Savaş süresince istikrarlı hale getirmiştir. Oysa çok kutuplu düzende, büyük güçler ve müttefikleri arasında çok farklı ittifaklar yapılacağından, sistem daha istikrarsız hale gelecektir. Bazı eleştirmenler, Waltz’u bilim adı altında Soğuk Savaş’ı meşrulaştırmak isteyen bir taktisyen olarak görmüşlerdir. Ne gariptir ki, bu eserdeki büyük teori, Soğuk Savaş’ın bitmesi ile -en azından bir süreliğine- çökmüştür.     

B-) LİBERALİZM: Önemli bir siyasal ideoloji de olan liberalizme göre; uluslararası politika, ilerleme ve amaca yönelik bir değişim uygun bir ortamdır. Bireysel özgürlüğü herşeyin üzerinde tutan liberaller, devletin bu özgürlüklere zarar verebilme ihtimalinin sınırlandırılması gerektiğini savunurlar. Her ne kadar devlet içindeki liberal düzeni uluslararası sisteme uyarlamak zor olsa da, buna gayret etmek uluslararası sistemde de istikrar ve güvenliği arttıracaktır. Bunun yolu da serbest ticaret ve bireysel özgürlükleri arttırmaktan geçmektedir. Zira ancak bu şekilde, devletlerin Uluslararası İlişkiler alanında tekel olmaları engellenecek ve ülkeler arasında dostane ilişkiler tesis edilebilecektir. Ancak liberal düşünürlerin, kendi aralarında da çok ciddi farklılıkları vardır. Bu nedenle, onları tek tek incelemek daha doğru olacaktır.

Karl Deutsch: 1912 Çekoslovakya doğumlu olan Karl Deutsch, Nazilerle mücadelesi nedeniyle lisansüstü çalışmasını tamamlayamamış ve daha sonra 1938 yılında Charles Üniversitesi’nden Hukuk alanında doktora ünvanı kazanmıştır. Aynı yıl evlenerek ABD’ye yerleşen Deutsch, Harvard Üniversitesi’nde postdoc yapmış ve Özgür Çekoslovakya Hareketi’nin savunucusu ve San Francisco Konferansı’nın Uluslararası Sekreteryası’nın üyesi olarak savaş yıllarında oynadığı etkin rolün ardından, Massachusetts Teknoloji Üniversitesi’nde (MIT) ders vermeye başlamıştır. Deutsch, 1951 yılında “Nationalism and Social Communication” adlı doktora sonrası çalışması ile Harvard’ın saygın Yaz Ödülü’nü almıştır. 1952’de MIT’de Tarih Profesörü olan Deutsch, kariyeri boyunca siyasal bütünleşme ile ilgili çalışmalarda bulunmuştur. 1955’de Guggenheim Bursu ile ödüllendirilen Deutsch, 1958’de Yale Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü olarak işe başlamıştır. Burada Lewis J. Edinger ile birlikte “Germany Rejoins the Powers” adlı kitabı yayınlayan Deutsch, Yale Siyasal Veri Programı’nın kurulmasında ve Yale Silah Kontrol Projesi’nin organize edilmesinde önemli rol oynamıştır. 1967’de Harvard Üniversitesi’ne Uluslararası Barış alanında Stanfield Profesörü olarak dönen Deutsch, 1992’de ölünceye kadar burada ders vermiştir. Siyaset Bilimci Samuel Beer, kendisini şöyle anlatmıştır; “O bir reformcuydu, fakat ütopist değildi. Alelacele yargıya varmazdı. İnsanlıkla ilgili yüce hevesleri, sosyal mühendisliğin zorluklarına dair sağduyusuyla dizginlenmiştir.”

Deutsch, bölgesel bütünleşme çalışmalarının gerçek anlamda öncüsüdür ve içsel düzeydeki hiyerarşik ilişkiler ile uluslararası düzeyde güç ve güvenlik uğruna yapılan anarşik mücadele arasındaki keskin ayrımı daha da karmaşıklaştırmıştır. Deutsch, birleşme (amalgamation) ve bütünleşme (integration) arasında kati bir ayrım yapmıştır. Birleşmiş bir toplum, üst bir karar-verici merkeze sahiptir, fakat bu tersi bir durumun anarşi olacağı anlamına gelmez. Tasarımındaki en önemli nokta, “etkileşim-bütünleşme dengesi”dir (transaction-integration balance). Bireyler arasındaki etkileşimin artması, otomatik olarak daha fazla bütünleşmeye yol açmaz. Karşılıklı etkileşim artarken, şiddetli çatışmaların ortaya çıkma olasılığı da artar. Bu nedenle, barışı geçerli kılmak için can alıcı sorunsal, belirli bölgelerde yaşayan topluluklar arasındaki etkileşimlerin artan oranı ile onlar arasındaki bütünleştirici kurum ve uygulamaların gelişmesi arasındaki mücadeledir. Egemen hükümetler bütünleştirici yeteneklere sahip olabilirken, aynı zamanda parçalayıcı siyasal veya diğer etkileşimlerin de kaynağıdırlar. Bu sebeple, birleşme bütünleşmeye zarar verebilir ve bizatihi birleşmiş bir kontrol mekanizmasının kendisi gerekli barış ortamı için bir tehlike yaratabilir. Bölgesel bağlamda, “güvenlik topluluğu” kavramının iki anlamı vardır. İlk olarak, devletler topluluğu, diplomatik yöntem veya mekanizmalar sayesinde kendi üyeleri arasındaki çatışmaların zor kullanılarak çözülmesini engeleyebilir. İkincisi, toplumun dış bir aktör veya aktörlere karşı toplu olarak askeri bir cephe oluşturabilme yeteneğine sahip olmasıdır.

Arend Lijphart’a göre; Deutsch’un çalışması, devletlerin bütüncül ve rasyonel aktörler olduğu varsayımı zayıflatan ve Uluslararası İlişkiler’in en iyi iç-dış ayrımı bağlamında anlaşılabileceği düşüncesini sorgulayan, Uluslararası İlişkiler’in geleneksel gerçekçi görünümüne karşı büyük bir meydan okumayı temsil etmektedir. Ayrıca Lijphart, Deutsch’un disiplinde anarşiyi bağımsız bir değişken değil, bir savaşın ortaya çıkma olasılığını belirlemek için dikkatlice incelenmesi gereken, kompleks bir sistemin muhtemel bir sonucu olarak görmekte olan Grotiusçu düşüncenin uyanışının bir parçası olduğuna inanmaktadır. Deutsch, siyasal sistemlerde iletişim ve kontrol üzerine odaklanan sibernetik çalışmaların da öncüsüdür. “The Nerves of Government” (1966) adlı kitabı, karar verme sistemlerinin bilginin akışını yönlendirebildiği koşulları tanımlama girişimidir. Ayrıca bu kitabıyla Deutsch, devletlerin içine kapanma ve ben-merkezci olma eğilimleriyle ilgili bir gösterge olarak, iç ve dış iletişim arasındaki oranı ölçmeyi sağlayacak teorik bir temel ortaya koymaktadır. Kısacası, Deutsch, uluslararası bütünleşme çalışmalarına yaptığı öncülük ile çok önemli bir akademisyendir. 

Michael Doyle: Princeton Üniversitesi’nde ders veren Hawaii doğumlu Michael Doyle, Fransa ve İsviçre’de eğitim görmüş ve Harvard’daki lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimi öncesinde bir dönem Amerikan Hava Harp Okulu’nda da eğitim almıştır. “Ways of War and Peace” adlı kitabı basılmadan önce 19. yüzyıl Avrupa emperyalizmi üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Doyle, “Empires” (1986) adlı eserini bu dönemde kaleme almıştır. Bu eserinde, Doyle, emperyalizmi esas olarak merkezi devletlerin genişleme ihtiyaçları açısından suçlayan Lenin, Hobson ve Schumpeter gibi düşünürlerin teorilerini eleştirmektedir. Doyle için emperyalizm, sadece uluslararası sistemin bir ya da daha fazla parçasındaki bazı kuvvetlerin bir sonucu değildir. Ulusaşırı güçler, uluslar ve toplumların birbirleriyle iletişime geçmelerini sağlar, emperyalizm de, bu noktada, iletişime geçen toplumların çıkar ve kapasitelerine bağlı olarak ortaya çıkan muhtemel bir sonuçtur. Emperyal devletler ve emperyalizme maruz kalan devletleri 3 özellik birbirinden ayırmaktadır; merkeziyetçilik, bütünleşme ve farklılaşma. Bu nedenle İngiltere gibi merkezileşmiş, bütünleşmiş ve farklılaşmış bir devletin, merkezileşmemiş, bölünmüş ve farklılaşmış devletleri etkisi altına alma ihtimali daha yüksektir. Doyle, emperyalizmin açıklanması gereken önemli türleri olduğunu da belirtmektedir. Bazı imparatorluklar doğrudan yönetim uygularken, diğer bazı imparatorluklar yerli yöneticiler aracılığıyla dolaylı yönetim uygularlar.

1983 yılında Immanuel Kant’ın çalışmasının derinlemesine bir analizini yapan Doyle, tarihsel kayıtların detaylı bir incelemesini yaptıktan sonra, Kant’ın liberal demokratik devletler arasında bir “barış bölgesi” (zone of peace) oluşmasına yönelik umut ve tahminlerini ilk keşfeden düşünürlerden biri oldu. Demokratik Barış Teorisi olarak ifade edilen bu husus, Doyle’un “Ways of War and Peace” adlı eserinde yer almıştır. Üç nedenden ötürü, bu çalışma çok değerlidir. Birincisi, bu çalışma, klasik yaklaşımları mükemmel bir şekilde ve analitik olarak incelemektedir. İkincisi, gerçekçiler, liberaller ve sosyalistler arasındaki farklılıklar bu çalışmada hassasiyetle incelenmektedir. Üçüncüsü, önceki düşünürlerin savundukları düşünceler, bu eserde sadece yeniden gündeme getirilmemekte, aynı zamanda eleştirel bir şekilde ve yeni kanıtlar ışığında değerlendirilmektedir. Bu nedenle, Doyle, bu alanın en önemli çağdaş düşünürlerindendir.


Francis Fukuyama
Francis Fukuyama: 1953 doğumlu Japon asıllı Amerikalı muhafazakar düşünür Francis Fukuyama, Soğuk Savaş’ın bitişini incelediği “The End of History” ve “The Last Man” adlı eserleriyle dünya çapında haklı bir şöhrete kavuşmuş önemli bir çağdaş düşünürdür. Temelde komünizmin çökmesiyle tüm dünyada liberalizmin alternatifsiz hale geldiğini ve tüm devletlerin er veya geç bu ideolojiyi kucaklayacağını iddia eden Fukuyama, formasyonu itibariyle de çok ilginç bir düşünürdür. Japonya’nın önemli entelektüellerinden olan büyükbabası 1905 Japon-Rus Savaşı’nda ABD’ye göç etmiş olan Fukuyama, babası Protestan rahibi olmasına karşın açık görüşlü bir agnostiktir. Cornell Üniversitesi’nden lisans, Harvard’dan da doktora derecesini alan Fukuyama, doktora tezini SSCB’nin Ortadoğu politikaları üzerine yazmıştır. Buna ek olarak, Fransa’da Jacques Derrida ile postyapısalcılık üzerine çalışmalar yapmıştır. Harvard sonrasında RAND Corporation’a giren Fukuyama, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın çeşitli kademelerinde de görev yapmıştır. 1989 yılında, Fukuyama muhafazakar The National Interest dergisinde “The End of History?” başlıklı kısa bir makale yayınlamıştır. Bahsedilen meşhur kitabı ise, bu makaleyi takiben yayınlandı. Kimileri tarafından başarısız bulunsa da, kitap, son yılların en çok ilgi çeken ve tartışma yaratan dış politika kitabı olmayı başarmış önemli ve daha şimdiden klasikleşmiş bir çalışmadır.

“Tarihin Sonu” ifadesiyle, Fukuyama, siyasal ve sosyal örgütlenmeye hükmeden yasal temel ilkelerle ilgili olarak düşünce tarihine atıf yapmaktadır. Onun temel savı normatiftir. Fukuyama’ya göre; 20. yüzyılın sonunda liberal demokrasi ve kapitalizmin bileşimi, diğer herhangi bir siyasal/ekonomik sisteme karşı üstünlüğünü kanıtlamıştır. Bu başarının arkasındaki sebep, insan doğasının temel güdülerini tatmin edebilme kapasitesidir. İnsan doğası, temelde 2 istek barındırır; birincisi maddi ihtiyaçlar ve zenginlik, ikincisi ise insan olarak değer görebilmektir. Kapitalizm, mal ve hizmet üretimini maksimuma çıkarmak için en iyi ekonomik sistemdir ve zenginliği yaratmak için bilimsel teknolojinin kullanılması açısından da en uygun olanıdır. Ancak ekonomik büyüme ve gelişme, madalyonun sadece bir yüzüdür. Zira ekonomik olarak son derece başarılı olan otoriter yönetimler de mevcuttur. Ancak bu yönetimler, siyasal özgürlük, eşitlik gibi insanın değer görmesini sağlayacak ortamı yaratamazlar. Tüm bunlara karşın, Fukuyama’ya göre “Tarihin Sonu” da güzel bir haber değildir. Zira sistemde fazla eşitlik varsa ve uğruna mücadele edilecek bir sebep yoksa, insanlar kendilerine barış ve güven getiren sisteme karşı bile ayaklanabilirler. İkinci kitabı olan “Trust: The Social Virtues and The Creation of Prosperity” (1995), Fukuyama’nın Japonya’yı Amerikan demokrasisine alternatif olarak incelediği bir diğer önemli çalışmasıdır. Bu eserlerde, Fukuyama, yaygın olarak Hegel ve Plato’ya başvurmuştur. Kitap, 2 sebepten dolayı provokatiftir. İlki, sosyal sermaye yeni bir kavram olmamasına rağmen, bu çalışmada yeni bir düzlemde kullanılmasıdır. İkincisi ise, Fukuyama, bu eserde Asya ekonomilerinin büyümeleri hakkında genelleme yapmayı yok etme düşüncesindedir. Özellikle geliştirdiği Japonya-Çin ayrımı dikkat çekicidir.  

11 Eylül sonrasındaki olaylar, Fukuyama’yı “Tarihin Sonu” tezini yeniden gözden geçirmeye zorlamış ve 2005 yılında kendisi “State-Building: Governance and World Order in 21st Century” adlı yeni bir kitap yazmak zorunda kalmıştır. Bu eserde, liberalizmin üstün değerlerine karşın, devletin önemine vurgu yapmakta ve “failed-state” (başarısız devlet) kavramıyla iç savaşların artması ve ekonomik gerikalmışlığı açıklamaktadır. Sonuçta, Fukuyama’nın çalışmaları zihin açıcı ama aynı zamanda rahatsız edicidir. Isaiah Berlin’in ifadesiyle; Fukuyama, “ne sadece tek bir önemli şeyi bilen kirpi, ne de birçok şey bilen tilkidir”, aslında ikisi birdendir. Kendisi, yaşayan en önemli düşünürlerdendir.

Ernst Haas: Bölgesel bütünleşme çalışmalarında, özellikle de Avrupa’da, yeni-işlevselciliğin (neo-functionalism) kurucularından olan Ernst Haas, 1938 yılında genç yaşında Nazilerden kaçıp ABD’ye göç etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan Kuvvetleri’ndeki görevinden sonra, Columbia Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamıştır. 1951’de California Berkeley’de ders verme fırsatı bulmuş ve aynı üniversitede 1962’de Profesör olmuştur. 1973 yılından beri Berkeley’de Robson Araştırma Profesörü olarak çalışmaktadır. Haas’ın Avrupa entegrasyonu ile ilgili ilk çalışmaları, daha önceleri odaklandığı konuların kapsamında incelenmek zorundadır. İlki, daha geniş bir siyasal çerçevede devletleri bütünleştirmenin bir aracı olarak anayasal federalizm, diğeri ise, ulusaşırı işbirliğini sağlamak için ticari kısıtlamaların kaldırılması ve teknik işbirliği gibi, çözümün siyasetle ilişkili olmadığı varsayılan ‘alçak politika’ (low politics) kapsamındaki işlevsel araçlardır. Yeni-işlevselcilik (neo-functionalism) olarak bilinen kavram, hem birbirleriyle rekabet halindeki bu iki çerçeveyi birleştirme, hem de Batı Avrupa bütünleşmesinde süregiden süreçler üzerine odaklanma girişimiydi. Haas, David Mitrany’nin ulus-üstü ideallerini paylaşmakla birlikte, bölge devletlerinin milliyetçiliği aşabilmelerini ve yeni uluslararası örgüt biçimlerinin kurulmasında yer alabilmelerini sağlayacak spesifik kurumsal araçlarla da ilgilenmekteydi. Mitrany, bütünleşme sürecinin nasıl gerçekleşeceği konusunda biraz kararsızken, Haas karşılıklı fedakarlık veya ekonomik bağımlılığın artmasının hükümetler arasında daha yakın işbirliğinin kurulması için yeterli olacağı şeklindeki normatif varsayımlara dayanmayan bir model geliştirmişti. Haas, bütünleşmeyi; “birçok ayrı ulusal bölgedeki siyasal aktörlerin siyasal faaliyetleri ile beklenti ve bağlılıklarını, kurumları ulus devletleri yargılama yetkisine sahip olan daha büyük bir merkeze yönelmeleri için ikna edildikleri bir süreç” olarak tanımlamıştır. Ona göre; bu sürecin bölgesel bağlamda tarihi ve savaş sonrası dönemde paylaştığı demokratik değerler göz önüne alındığında, Batı Avrupa’da başarılması daha kolaydı. Mitrany’nin aksine, Haas, teknik konuları siyasal konulardan ayırmanın ve işbirliğinden sağlanan kazançların eşit olarak dağıtılmaması durumunda devletler arasında çıkacak çatışmalardan kaçınmanın zor olacağını kabul etmekteydi. Sonuç olarak, ulus devletler tarafından yapılan antlaşmaları uygulamaya koyacak ve sürdürecek resmi kurumların kurulması elzemdi. Süreç bir kez başladığında ve kurumlar söz konusu ilkeler üzerinde kurulduğunda, Haas, devlet egemenliğinin, işbirliğinin bir faaliyet alanından diğerlerine de yayılmasıyla (spill-over) azalacağından ve her ne kadar spesifik bölgesel bir düzeyde de olsa, ulus-üstü bir bürokratik karar verme sürecinin gelişeceğinden emindi. Sürece daha fazla aktör katıldıkça, elitler arasında ulus devlete olan bağlılıklarını bir bütün olarak bölgenin çıkarları karşısında azaltacak yeni bir ‘sosyalleşme’ biçimi ortaya çıkacaktır.

1970’lerde Avrupa bütünleşmenin duraksamasıyla, Haas’ın fikirlerini Avrupa dışına uyarlamak konusunda bazı sorunlar olduğu anlaşıldı. Birincisi, açıkça tanımlanmış bir ‘bağımlı değişken’in yokluğunda, bütünleşmenin zaman içerisinde ilerlediğinin veya gerilediğinin nasıl ölçüleceği bilinmemekteydi. Bütünleşme bir sonuçtan çok bir süreç olduğundan, kavramın özgüllükten yoksun oluşu farklı kişilere farklı anlamlar ifade edecek belirsizlikte olduğu anlamına gelmekteydi. İkincisi, Haas, sürecin bilimsel incelemesiyle ‘değerden bağımsız’ bir şekilde ilgilendiğini iddia etse de, sürecin Batı Avrupa siyasetinde daha ileri derecede bir uluslarüstüleşme doğurmasını umduğuna ve bu nedenle de süreci hızlandırmak yerine yavaşlatacak faktörleri incelemeyi ihmal ettiğine hiç şüphe yoktur. Üçüncüsü, 1990’larda Avrupa bütünleşmesinin demokrasi açığının telafi edilebilmesi için gerekli girişimlerin yokluğunda, ne kadar başarılı olacağı hala net değildir. Son olarak, yeni-işlevselciliğin 1950’ler ve 1960’larda Batı Avrupa’nın dışında diğer bölgelere uygulanabilirliği belirsiz kalmakta ve evrensel bir teori olmak için sınırlı bir potansiyele sahip olduğu ortaya çıkmaktaydı. 1990’da, Haas, birçok uluslararası örgütün göreceli etkisizliğinden yakındığı “When Knowledge is Power” adlı eserini yayınlamıştır. Ona göre; bu örgütlerin uluslararası toplumdaki zorluklara ve problemlere uyum sağlayabilmeleri için, sürekli bir öğrenim faaliyeti içinde olmalarını sağlayacak bir yeniden yapılandırmaya ihtiyaçları vardır. Haas, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlerin, her zaman öncelik verilen spesifik bir amacın aracı olarak değil, bizatihi amaç olarak düşünülmesi gerektiğini önermektedir. Bu bağlamda Haas, BM’nin 21. yüzyılda ortaya çıkan sorunları çözebilmesi için radikal bir şekilde reform geçirmesi gerektiğini söyleyenlere karşı çıkmaktadır. Ancak BM, abartılı amaçların kölesi olmaya devam ederse, çöküş içerisine girmesi kaçınılmazdır.

Stanley Hoffmann: Stanley Hoffmann, Fransız siyaseti dışında Amerikan Dış Politikası ve Uluslararası İlişkiler teorileri alanında da önemli bir isimdir. Entelektüel akıl hocası Raymond Aron’dur ve onun liberal Weberyan bakış açısını paylaşmaktadır. Bu karşın Hoffmann, hocası Aron gibi dış politikada gerçekçi değildir. 1928 Viyana doğumlu olan Hoffmann, liberal değerleri dış politikada da savunmuştur. Nazi dönemini Vichy Fransa’sında geçiren Hoffmann, doktora tezini Harvard’da yapmış ve 1955 yılında burada işe başlamıştır. Hoffmann, Amerikan Dış Politikası üzerine 3 önemli kitap yazmıştır. 1968’de “Gulliver’s Troubles, or, the Setting of American Foreign Policy” adlı eserini yayınlamıştır. Hoffmann, 1978’de yayınladığı ikinci kitabı “Primacy or World Order”da, 1945 sonrası Amerikan Dış Politikası’nı 2 döneme ayırmaktadır: Soğuk Savaş Dönemi (1945-1968) ve Kissinger Dönemi (1968-1976). Hoffmann, bu kitabında meslektaşı Kissinger’ı eleştirmektedir. Onu, Gulliver’i denizaşırı problemlerden kurtaramamakla ve ekonomik ilişkilerin askeri olanlar kadar önemli olduğu ve karşılıklı bağımlılığın gittikçe arttığı bir dünyada uygulanabilirlikleri kısıtlı, gerçekçi dogmaları hayata geçirdikleri için suçlamaktadır. Ona göre; Kissinger’ın diplomatik çelişkileri, güç dengesi gereksinimlerinin soyut kavramları ve jeopolitik gerçeklik arasındaki boşluktan ortaya çıkmaktadır. Hoffmann, Kissinger’ın diplomasisinin aynı anda hem ABD’nin üstünlük kurabileceği, hem de dünya düzeninden faydalanabileceği yanılsaması üzerine oturtulduğunu iddia etmektedir. Oysa Hoffmann’a göre, birisinin gerçekleşmesi için, diğerinden ödün vermek gerekir.

Hoffmann, Amerikan Dış Politikası üzerine 1983 yılında üçüncü önemli kitabı “Dead Ends”i yazmıştır. Kitap; uluslararası sistemin artan karmaşıklığı, küresel karşılıklı bağımlılığın talep ve fırsatları, gücün çok boyutlu ve değiştirilemez doğası, askeri gücün sınırlı faydası, ABD’nin göreceli gerilemesi, Amerikan diplomasisinin zayıflığı ve Sovyetler Birliği’ne karşı karma bir strateji ihtiyacı gibi temaları incelemiştir. Kitabın merkezinde, Kissinger, Carter ve Reagan dönemlerinin dış politikada çıkmazlara sebep olduğu değerlendirmesi vardır. Kissinger’ın büyük diplomatik planı hegemonik iddiadan zarar görürken, Carter gücün, kendilerini ispat etmekte ve eski sömürge bağımlılıklarını reddetmekte ısrarlı yeni aktörlere dağılımının, ABD’nin oynayabileceği tek rolün ‘hegemonyasız liderlik’ olduğu bir dünya yarattığını anlamıştır. Dahası Hoffmann, Carter’ın insan hakları, nükleer silahların yayılması, silah satışı ve deniz hukuku gibi uzun dönemli küresel konular üzerine vurgu yapmasını takdir etmekteydi. 1983’de Hoffmann, Reagan’ın 1950’lerin dünyasına olan özleminin, yabancılaştırılmış müttefikler, bir sarmal halini almış silahlanma yarışı ve inatçı bir SSCB gibi yeni çıkmazlara sebebiyet verebileceğini iddia etmiştir. Şüphesiz ki, Hoffmann, son noktayı yanlış algılamıştı. SSCB teslim olmuştu ve Reagan başarılıydı. Ancak bu durum, Hoffmann’ın teorileri toptan yanlıştır anlamına gelmemektedir. Örneğin, 1981 yılında yazdığı “Duties Beyond Borders: On the Limits and Possibilities of Ethical International Politics” eseri, uluslararası siyaseti liberal ahlak ve etik değerleriyle uyumlaştırma konusunda önemli bir çabanın ürünüdür.

Robert O. Keohane: Harvard Üniversitesi’nde BM Genel Kurulu üzerine yapmış olduğu doktora çalışmasını 1965 yılında tamamlayan Robert O. Keohane, tezinde ve sonraki eserlerinde daima şu soruya yanıt aramıştır; “Devletlerin davranışlarını tanımlamada kurumlar önemli midir veya devlet davranışı tamamen güç dağılımından mı çıkarsanır?”. Kendisi bu soruya cevap ararken, yıllar içerisinde David Long’un ifadesiyle liberal uluslararası teorinin Harvard Ekolü’nün lideri olarak ün kazanmıştır. 1941 Illinois doğumlu olan Keohane, akademik kariyerine Joseph Nye ile birlikte yaptığı çalışmalarla başlamıştır. Stanford ve Harvard gibi üniversitelerde ders veren Keohane, 1996 yılından beri Duke Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etmektedir.

Keohane’in ilk önemli eseri, Joseph Nye ile beraber yazdığı 1972 tarihli “Transnational Relations and World Politics” eseridir. Bu kitap, çokuluslu şirketler gibi devlet dışı aktörler arasındaki ulusaşırı ilişkilerin, siyaset bilimcilerin devletararası ilişkilere aşırı derecede odaklanmasının üstesinden gelinebilmesini zorunlu kıldığını düşünen birçok akademisyeni bir araya getirmiştir. 1977 yılında yayınlanan “Power and Interdependence: World Politics in Transition” kitabı ise, gerçekçilik teorisine meydan okuyan ciddi bir çalışma olarak dikkat çekmiştir. Kitabın temel tezi şudur; karşılıklı bağımlılıkların olduğu bir dünyada, gerçekçi paradigma uluslararası rejimlerin dinamiklerinin anlaşılmasında sınırlı ölçüde başarılı olabilir. Keohane ve Nye, çalışmalarına 2 teorik model -gerçekçilik ve karşılıklı karmaşık bağımlılık- kurarak başlamaktadırlar. Bu kitap, 3 temel varsayım üzerine temellendirilmiştir. Birincisi, devletler uyumlu birimlerdir ve aynı zamanda en önemli aktörlerdir. İkincisi, karşılıklı karmaşık bağımlılık modeline göre, devletlerden başka aktörler de mevcuttur; sorunlar arasında bir hiyerarşi yoktur ve güç etkisizdir. Üçüncüsü, bu şartlar altında sonuçlar, kaynakların dağıtımı ve belli alanlardaki zayıflıklar tarafından belirlenirler; bunlar askeri gücün dağıtımı ile ilgisizdirler ve Uluslararası İlişkiler, uluslararası bürokratik koalisyonların ve hükümetlerdışı kuruluşların da katıldığı karar verme sürecinde en temel faktörlerdir. 1984’te Keohane, “After Hegemony: Cooperation and Discord in the World Political Economy” adlı kitabını yayınlamıştır. Kitap, Keohane’nin yapısal gerçekçilik ile karşılıklı karmaşık bağımlılığın sentezini yaptığı denemelerden oluşmaktadır. Keohane, kitabında, 1945’den beri Amerikan gücünün Japonya’ya ve Avrupa’ya oranla azalmasına rağmen uluslararası sistemin nasıl istikrarlı bir işbirliğine dönüşebileceğini ortaya koymaya çalışmaktadır. İşbirliği teorisi, güç dengesindeki değişikliklere rağmen, ebedi işbirliği sürecinde devletlerin uzun dönemli rasyonel çıkarlarını savunan rejimlerin işlevsel faydası üzerine kurulmuştur. Ona göre, böyle rejimler temel olarak siyasal piyasanın başarısızlıklarının üstesinden gelmek için kurulmuşlardır. Keohane, teorileriyle olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır.

Richard Rosecrance: Richard Rosecrance, 1986’da “The Rise of the Trading State: Commerce and Conquest in the Modern World” kitabını yayınlayarak şöhret kazanmıştır. Kitap, Westphalia sisteminden beri etkin olan askeri güç ve toprağa dayalı klasik jeopolitik zihniyetin artık geçerliliğinin kalmadığını belirtmekteydi. Rosecrance’a göre; dönemin SSCB ve ABD’si gibi istisnalarına karşın, ticaret, uluslararası prestij, güç ve zenginliğin anahtarı olarak bölgesel yayılmanın yerini almıştı. Ticaret dengesi, güç dengesinin yerini almaktaydı. 1980’lerin ortalarında alışılmadık görünen bu tez, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yaygın kabul görmüştür. Elbette bu sav tamamen yeni değildi; yüzyılın başında Norman Angell da benzer savlar ortaya atmıştı. Ancak Angell’ın tersine, Rosecrance, iç ve dış politika arasındaki ilişkilere ve uluslararası siyaset teorisinin gelişimine yönelik kendi ilgisini yansıtan kuramsal düzeyde yazılar yazmaktaydı. Ayrıca Rosecrance’ın imrenilecek bir yeteneği vardı; hem akademisyenlere, hem de genel okuyucuya hitap edebiliyordu. Rosecrance, halen UCLA’de Siyaset Bilimi bölümünde Uluslararası İlişkiler Profesörü olarak çalışmaktadır. Doktora tezini 1957’de Harvard’da tamamlamıştır. Uzun yıllar Cornell Üniversitesi’nde ders vermiştir.

1963’te “Action and Reaction in World Politics” kitabıyla dikkat çeken Rosecrance, 1973 yılındaysa “International Relations: Peace or War?” eseriyle ün kazanmıştır. Her iki kitabında da tarihsel gelişimi analiz etmiş ve dış politika yapım sürecini tartışmaya açmıştır. Rosecrance’a göre; herhangi bir sistemin istikrarı, 4 ana belirleyici arasındaki ilişkiler tarafından saptanmaktadır. İlginç bir şekilde, bunların üçü, sistemi oluşturan devletlerin eylemlerine gönderme yapmaktadır. Bunlar; elit grupların dış politikaya verdikleri yön, elitlerin kendi devletleri içinde dış politika üzerindeki kontrol dereceleri ve dış politikayı desteklemek için kullanılan kaynaklardır. Bunlar çok önemli olsalar da, herhangi bir sistemin istikrarı en fazla dördüncü belirleyene, yani çevrenin, devletlerin hedeflerini özümseme veya yatıştırma kapasitesine bağlıdır. O halde, kapasite, düzenleyici güçler ile pasif çevresel faktörler arasındaki etkileşim açısından analiz edilebilir. Rosecrance’ın en ünlü kitabı olan “The Rise of the Trading State: Commerce and Conquest in the Modern World”, uluslararası sisteme dair tekçil analizleri reddeden ve sistemi, iki dünyanın (askeri-politik dünya ve ticaret dünyası) bileşkesinde sistemik analizlere dayandıran özgün bir eserdir. Bu çalışmasında Rosecrance, kısmen Japonya örneğinden etkilenmiştir. Rosecrance, gelecekte ticaret dünyasının uluslararası siyasette daha da etkin olacağını, ancak askeri-politik dünyanın etkisinin de devam edeceğini iddia etmiştir. 1990 tarihli “America’s Economic Resurgence” kitabı ise, ABD’nin gelecek yüzyılda uluslararası sistemdeki değişimin avantajlarından yararlanabilmesi için yazılmış kapsamlı bir analiz içermektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ