15 Aralık 2014 Pazartesi

Siyasal Sistemler: Hindistan


Genel ve Coğrafi Bilgiler
Hindistan ya da resmi adıyla Hindistan Cumhuriyeti, Güney Asya’da bulunan önemli bir ülkedir. Dünyanın en büyük 7. coğrafi alanı ve 1,2 milyarlık popülasyonu ile Çin’in ardından en büyük 2. nüfusuna sahip olan olan Hindistan[1], çok partili parlamenter demokratik sistemi nedeniyle aynı zamanda dünyanın en büyük demokrasisi olarak da kabul edilmektedir. Güneyinde Hint Okyanusu, batısında Umman Denizi ve Pakistan, kuzeydoğusunda Çin Halk Cumhuriyeti, Nepal ve Bhutan ve doğusunda Bengal Körfezi, Bangladeş ve Myanmar gibi ülkelerin bulunduğu Hindistan, aynı zamanda Sri Lanka, Maldivler ve Endonezya’ya çok yakın konumdadır.[2]

Dünya Bankası verilerine göre, 2013 yılı itibariyle dünyanın en büyük 10. ekonomisine sahip olan Hindistan[3], yine Dünya Bankası 2013 verilerine göre kişi başına düşen gelir açısından ise ancak 148. sırada kendisine yer bulabilmektedir.[4] Hindistan, UNDP’nin 2014 yılı için hazırladığı insani gelişmişlik endeksi kriterleri açısından da kendisine 135.’lik gibi çok alt sıralarda yer bulabilmiştir.[5] Görüldüğü üzere, Çin’e benzer şekilde total makroekonomik verilerde en üst sıralara yükselebilse de, Hindistan birçok sosyal sorunun yaşandığı tezatların ve eşitsizliklerin ülkesidir. Ayrıca bu ülkedeki dini çeşitlilik (bu noktada Hindistan’ın dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusa sahip 2. ülkesi olduğu vurgulanmalıdır), zaman zaman çeşitli sosyal ve siyasal sorunlara da kaynaklık edebilmektedir. Ülkedeki yüzde 80 oranındaki Hindu inancına mensup nüfusun dışında, yüzde 13,4 oranında Müslüman, yüzde 2,3 oranında Hıristiyan, yüzde 1,9 oranında Sih, yüzde 0,8 oranında Budist ve kalan nüfus içerisinde birçok farklı dine mensup kişiler bulunmaktadır.[6] Nüfusun fazla olması nedeniyle, bu küçük gibi algılanan dini azınlıklar, aslında yüzbinlerce hatta milyonlarca kişiye denk düşmektedir. Yine ülke dil çeşitliliği açısından da son derece heterojendir. 100’ün üzerinde yaşayan dile sahip olan Hindistan’da, her eyaletin 3 adet resmi dili bulunmaktadır.[7]

Hindistan haritası

Tarihçe
Hindistan tarihi çok gerilere uzansa da, Hindistan’ın modern tarihi 1857-1858 yıllarında ülkede İngiliz koloni idaresinin kurulmasıyla başlar. Bu dönemin Hindistan üzerinde kötü bazı tecrübeleri olmakla beraber, Hindistan’da modern bir bürokrasinin inşa edilmesi, ticaret ve özel mülkiyet geleneğinin başlatılması (British East India Company) ve İngilizce konuşan ve dünyaya açık bir nüfusun yetiştirilmesi gibi bazı unsurlar, koloni döneminden kalma önemli artılardır.[8] Hindistan Cumhuriyeti, bağımsızlığını ise 15 Ağustos 1947 tarihinde ilân etmiştir. Ülkenin ilk Cumhurbaşkanı Rajendra Prasad ve ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru’dur. Elbette bu bağımsızlığın kazanılması kolay olmamış ve bunun öncesinde ülkenin Mahatma Gandhi’nin kişiliğinde sembolleşen önemli bir mücadele tarihi yaşanmıştır.  

Mohandas Karamchand Gandhi, 1869 yılında Hindistan’da Porbandar-Gucerat’ta doğmuştur.[9] Porbandar’da önemli bir siyasi konumu bulunan Karamchand Gandhi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Mohandas Gandhi, Hindu felsefesini özümsemiş olan annesinin de etkisiyle, küçük yaşlardan itibaren vejetaryen olmuş ve tüm canlılara dostça yaklaşmak ve hoşgörülü olmak gerektiğine inanmıştır. Kast sisteminin üst sıralarında yer alan Vaishya sınıfına dahil olan Gandhi ailesi, ekonomik ve sosyal statü olarak oldukça iyi bir konumdadır. 1883 yılında Gandhi henüz 14 yaşındayken mahalleden arkadaşı olan yaşıtı Kasturba Makhanji ile evlenmiştir. Ömür boyu evli kalacak çiftin 4 oğulları olacaktır (1888 doğumlu Harilal Gandhi, 1892 doğumlu Manilal Gandhi, 1897 doğumlu Ramdas Gandhi ve 1900 doğumlu Devdas Gandhi). Gençliğinde vasat bir öğrenci olan Mohandas Gandhi, Bombay Üniversitesi’nde oldukça başarısız başlayan hukuk eğitimine İngiltere’de University College London’da devam etmeye karar verir ve 18 yaşında karısıyla beraber İngiltere’nin yolunu tutar. İngiliz edebiyatına, uygar şehir yaşamına ve adetlerine hayranlık besleyen ve kısa sürede buraya uyum sağlayan Gandhi, yine de vejetaryenliğinden vazgeçmemiş ve İngiliz Vejetaryenler Derneği’nde yönetici dahi olmuştur.

İngiltere’de eğitimini başarıyla tamamlayan Gandhi, buradaki yıllarında yalnızca Batı felsefesi ve politik düşüncesiyle tanışmakla kalmamış, aynı zamanda Hinduizm başta olmak üzere tüm önemli dinleri geniş çapta araştırmıştır. Galler ve İngiltere barosuna kabul edildikten sonra Hindistan’a dönen Gandhi, ülkesinde avukat olarak çalışmaya başlamış, ancak kast sistemi başta olmak üzere ülkesine özgü farklılıklar ve gerilikler nedeniyle mesleğinden istediği hazzı alamadığı için daha sonra okul öğretmenliği yapmaya başlamıştır. 1893 senesinde Güney Afrika’da bulunan bir Hint firmasından hukuk danışmanlığı teklifi alan Gandhi, teklifi kabul ederek Güney Afrika’da Natal’a gitmiştir. Güney Afrika tecrübesi Gandhi’nin hayatını değiştiren çok önemli bir olaydır. Güney Afrika’ya gidene dek siyasal konularda oldukça çekingen ve muğlak bir tavrı bulunan Mohandas Gandhi, burada apartheid sistemini ve zencilere yönelik baskıları görünce, zaten Hinduizm etkisiyle küçük yaştan beri merak saldığı barış ve hoşgörü yanlısı düşüncelerini netleştirmiş ve bu görüşleri siyasal bir düzleme oturtmaya başlamıştır. Güney Afrika’da bir seyahati sırasında birinci sınıf vagona oturmasına izin vermeyen tren görevlileri ve polislerle kavga etmesi, onun hayatındaki ilk siyasal eylemi olacaktır. Güney Afrika’da Hint komünitesinin yaşadığı Durban’da Hintlilere oy hakkı verilmemesine ilişkin bir yasanın geçmesi nedeniyle Gandhi, Hindistan’a dönüş planlarını ertelemiş ve Güney Afrika’da siyasal faaliyetlere başlamıştır. Buradaki Hintlileri örgütleyen ve tek siyasal güç olan Natal Hint Kongresi’ni kuran Gandhi, yaptığı yayınlarla ayrımcı İngiliz politikalarını dünya kamuoyuna duyurmuştur. Hintlilerin tam vatandaşlık haklarının verilmesi için Boer-İngiliz Savaşları süresince İngilizlere cephe gerisinde yardımda bulunmak üzere bir 1000 kişilik bir Hintli ekibi kurduran Gandhi, savaş sonrası İngilizlerin hakları konusunda bir şey yapmaması üzerine büyük bir hayal kırıklığına uğramış ve çok sevdiği ve hayran olduğu İngilizlere duyduğu güven sarsılmıştır.  

Bir sivil itaatsizlik tekniği olan Satyagraha stratejisini bu yıllarda geliştiren Gandhi, 1906 yılından başlayarak Güney Afrika’daki Hintlileri tam vatandaşlık haklarının olmadığını belirten nüfus cüzdanlarını polislerin gözü önünde toplu olarak yırtmaya, çöpe atmaya ve yakmaya yönelik eylemler düzenlemiş ve bu gösteriler nedeniyle birçok kez gözaltına alınmış ve dayak yemiştir. Hintlilerin bu pasif ancak etkili direnişleri nedeniyle, İngiliz otoriteleri sonunda Gandhi ile anlaşmak zorunda kalacak ve Gandhi ilk siyasal zaferini elde edecektir. 1915 yılında Güney Afrika’da yaşayan bazı Hintlilerin katıldığı bir “ashram” kuran Gandhi, kast sistemi ve ten rengine dayalı ayrımcılığı yok sayan komünal yaşam alanı sayesinde, bir kez daha dünya medyasının gündemine gelmiştir. Gandhi mücadelesine devam etmek için ülkesine döner ve ülkesinde 1885’ten beri örgütlenen Hindistan Ulusal Kongresi’nin önemli siyasal liderleriyle görüşmelere başlar. Artık amaç Hindistan’ın bağımsızlığıdır…

Efsanevi bir lider: Mahatma Gandhi

Birinci Dünya Savaşı’nda tam vatandaşlık haklarının elde edilmesi için Hintlileri İngilizlerin yanında savaşmaya davet eden Gandhi, savaş sonrası İngilizlerin tutumu değişmeyince İngilizlere asla güvenilmeyeceğine kesin olarak kanaat getirmiştir. Champaran ve Kheda’da yaktığı bağımsızlık ateşiyle geniş kitlelerden destek gören Gandhi, 13 Nisan 1919 tarihinde yaşanan Amritsar Katliamı’na rağmen barış yanlısı pasifist mücadele stratejisinden vazgeçmemiştir. 13 Nisan 1919 tarihinde Mohandas Gandhi öncülüğünde örgütlenen Hindistan'ın bağımsızlığı yanlısı bir sivil itaatsizlik eylemi nedeniyle İngiliz askerlerinin meydanda toplanmış halka acımasızca ateş açmasıyla vuku bulan bu olay nedeniyle, İngiliz generali Reginald Dyer ve İngiltere hükümeti dünya kamuoyunda lanetlenecek ve Hindistan bağımsızlık hareketi güçlenecektir. Bu olay sonrasında Hindistan Kongre Partisi’nde bir grup silahlı mücadeleyi savunurken, Hindistan Ulusal Kongresi’nin liderliğine yükselen Gandhi olaya ağırlığını koyarak, bağımsızlık savaşının sivil itaatsizlik yoluyla devam etmesini sağlamıştır. Swadeshi politikasıyla İngiliz malları başta olmak üzere yabancı malların satın alınmamasını sağlayan Gandhi, düzenlediği tuz yürüyüşleriyle de tüm ulusun desteğini sağlamış ve Hint halkının gözünde bir öncü ve önder haline gelmiştir. Bu eylemler neticesinde, İngiliz hükümetini Hindistan’da temsil eden Lord Edward Irwin, Gandhi ile 1931 yılında bir anlaşma yapar ve bu anlaşmayla barış eylemlerine katılan tüm siyasal suçlular serbest bırakılır. Ayrıca Gandhi, Londra’da İngiliz Parlamentosu’na da davet edilir. Gandhi Londra’ya son bir umutla gider, ancak görüşmelerde Hindistan’ın bağımsızlığına yönelik karşı bir tavır olduğunu fark ederek, kısa süre sonra ülkesine geri döner.

Lord Irwin’in yerine göreve gelen Lord Willingdon, Hintli bağımsızlıkçıları silah zoruyla bastırabileceğine inanan bir kimsedir. Ancak İngilizler silahlarına davrandıkça, Hintliler daha da büyük bir azimle bağımsızlıkları için pasif direnişlerine devam etmektedirler. Bu dönemde Gandhi’nin cılız vücudu, adeta Hint ulusunun sembolü haline gelmiş ve Gandhi’nin hükümetin sert politikalarına karşı başlattığı açlık grevleri sonucunda, Gandhi’nin ölmesi durumunda bir iç savaş yaşanabileceğindan korkan İngilizler, her seferinde onun sözünü dinlemek zorunda kalmışlardır. Ancak yine bu dönemde fanatik Hindu milliyetçileri de türemeye başlamış ve Gandhi’nin hayatına yönelik üç başarısız suikast girişimi yapılmıştır.

Hindistan Kongre Partisi ise, bu yıllarda devletçi ekonomiye dayalı ve Müslümanlarla Hinduların ayrı yaşayacakları federatif bir devlet kurma planları yapmaktadır. Ancak Gandhi, Müslüman ve Hinduların ayrılmadan bir arada yaşayabileceğine inandığı için, bu dönemde partiye büyük tepki gösterir. Bu tartışmalar alevlenmeye başlamışken, çıkan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Hindistan’da savaşta izlenecek strateji tartışmaları ön plana çıkar. Kongre Partisi’nde bir grup İngilizler yanında savaşa girilmesini desteklerken, Gandhi, özgürlük adına savaştığını iddia edenlerin Hindistan’da özgürlüğe izin vermediklerini söyleyerek, savaşta tarafsız kalmayı tercih eder. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı süresince Hindistan’ın bağımsızlığına yönelik propagandanın dozu arttırılır. İngilizlerin Hintli protestoculara ateşle karşılık verdiği büyük eylemler sonrası Hintli bağımsızlık savaşçıları yüzlerce İngiliz asker ve polisini öldürür. Gandhi, bu anarşinin durdurulması için yaşlı ve yorgun vücuduna rağmen yeni bir açlık grevine başlar. Bu grev nedeniyle ortalık biraz olsun yatışır, ancak Gandhi’yi karısının ölümü nedeniyle yine üzücü günler beklemektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Hindistan’a bağımsızlığının verileceğinin belli olması sonrasında, Müslüman ve Hindu toplum liderleri arasında görüşmeler ve pazarlıklar başlamıştır. Gandhi, görüşmeler boyunca tek birleşik bir Hindu ve Müslüman Hindistan devletinde diretmesine karşın, sokaklarda her iki tarafın fanatikleri birbirini acımasızca öldürmektedir. Gandhi’nin “kansız devrim” ve demokrasi stratejisi tam da başarıya ulaşmak üzereyken, binlerce kişi kadın-çocuk demeden sokaklarda birbirini katletmektedir.

Gandhi’nin son açlık grevi nedeniyle çatışmalar yatışır, ancak birleşik bir Hindistan’ın kurulması artık çok zordur. Gandhi’nin birleşik Hindistan düşleri aslında Müslümanlardan da destek bulmasına karşın, artan iç çatışma ve Muhammed Ali Cinnah’ın ayrılma yanlısı güçlü liderliği nedeniyle bağımsız Hindistan henüz kurulma aşamasında Hindistan ve Pakistan olmak üzere ikiye ayrılır. Gandhi bu durumdan hoşnut değildir ve Hindistan’ın kurulmasını kendi başına keder içinde izlemektedir. Pakistan’la birleşme olabilmesi için Cinnah’la yapacağı temaslar ve verdiği barış mesajları ise onu Hindu milliyetçilerinin hedefi haline getirir. Sonuçta 1948 yılında bir Hindu fanatiği tarafından öldürülür. Mahatma yani “yüce ruh” lakabı uygun görülen Gandhi, gerçekten de hayatı boyunca yüce bir ruh sahibi olduğunu ispatlarcasına haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı barışçı yollarla mücadele etmiş ve farklılıkların bir arada yaşama engel olmadığını savunmuştur. Dünya siyasetine bıraktığı en önemli miras da bu hoşgörülü ancak azimli mücadele tavrıdır.

Jawaharlal Nehru

Gandhi sonrasında Kongre hareketinin lideri ve ülkenin ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru olmuştur. Öldüğü 1964 yılına kadar iktidarda kalan Nehru, Hindistan’ın kalkınması yolunda önemli adımlar atmış ve Hindistan’ın üçüncü dünyacı dış politik çizgisinin netleşmesini sağlamıştır. Bu dönemde Bağlantısızlar Hareketi’nin lider ülkelerinden olan Hindistan, her iki blokla da dostane ilişkiler kurabilmeyi başarmış ve dünya siyasetinde yükselen bir ülke olarak dikkat çekmiştir. Nehru’nun ölümünün ardından yerine kızı Indira Gandhi (Nehru ailesi, saygı gereği Gandhi soyadını kullanmaya başlamıştır) geçmiş ve kendisi Hindistan’ın ilk kadın Başbakanı olmuştur.[10]

En az babası kadar otoriter bir politikacı olan Indira Gandhi, yoksulluğu yok etmek adına hayata geçirdiği politikalarla özellikle fakir kesimden büyük destek almasına karşın, giderek artan otoriter yönetiminin ülkede yarattığı sorunlar, 1975 yılında ülkede olağanüstü hal ilan edilmesine neden olmuştur. Yine hızla artan nüfusun kontrol altına alınması için kısırlaştırma politikalarının uygulanması, Indira Gandhi döneminin en önemli ve akılda kalan icraatlarındandır. 1977 yılında 2 yıllık olağanüstü halin ardından demokrasiye dönen Hindistan’da, yapılan seçimleri 30 yıllık Kongre iktidarını yıkan (yeni kurulan) Bharatiya Janata Partisi (Hindistan Halk Partisi-BJP) kazanmış, ancak  bu hükümetin tecrübesizliği nedeniyle başarısız olması neticesinde, 2 yıl içerisinde Indira Gandhi yeniden iktidara dönmüştür. Indira Gandhi’nin ikinci döneminde ülkedeki istikrarsızlıklar, farklı etnik-dini gruplar arasında çatışmalar ve Punjab (Pencab) ve Keşmir bölgesindeki sorunlar nedeniyle daha da artmış, nitekim 1984 yılında Gandhi, Punjab bölgesinde bir kez daha olağanüstü hal ilan etmek zorunda kalmıştır.[11] Amritsar’daki Sih tapınağına bir askeri operasyon da düzenleten Indira Gandhi, birkaç ay sonra Sih bir korumasının suikasti sonucu öldürülmüştür. Ülkeyi neredeyse babası kadar (17 yıl) uzun bir süre yöneten Indira Gandhi, babasına göre daha çatışmacı ve sert politikalar izlemiştir. Ölümünün ardından, yerine oğlu Rajiv Gandhi geçmiştir.

Indira Gandhi

1984 seçimlerinde, annesine yönelik suikastin yarattığı atmosfer içerisinde büyük bir zafer kazanan Rajiv Gandhi, büyükbabası ve annesinin devletçi-sosyalist uygulamalarını serbest piyasa reformlarıyla değiştiren ve 5 yıl iktidarda kalan önemli bir isim olmuştur.[12] 1991 yılında bir Tamil suikastçisi tarafından öldürülen Rajiv Gandhi’nin ölümü ve Hindistan Ulusal Kongresi’nin (Hindistan Kongre Partisi) zayıflaması üzerine, ülkede koalisyonlar dönemi başlamış ve bu dönemde Kongre’nin herkesi kucaklayan seküler vizyonuna güçlü bir alternatif geliştiren Hindu milliyetçiliği çizgisindeki Bharatiya Janata Partisi (Hindistan Halk Partisi-BJP), Hindistan siyasetinde daha ön plana çıkmaya başlamıştır. Bilhassa ülkedeki Hindularla diğer gruplar arasında yaşanan etnik-dini temelli çatışmalar (1992 Ayodha, 2002 Gucerat ve 2008 Mumbai olayları buna örnek gösterilebilir), çoğunluğu temsil eden BJP’nin elini güçlendirmiş ve bu partinin seçim zaferlerinde kilit rol oynamıştır.[13] 2004 ve 2009 yıllarında Rajiv Gandhi’nin İtalyan asıllı dul karısı Sonia Gandhi liderliğinde yeniden siyaset sahnesinde ağırlığını hissettiren Kongre Partisi, yurtdışında doğması nedeniyle BJP’nin aleyhine başlattığı kampanya sonrasında Başbakanlık koltuğunu bir süre sonra Sih bir politikacı olan Manmohan Singh’e bırakan Sonia Gandhi'nin liderliğinde ülke siyasetinde en temel 2 siyasal yapıdan biri olmaya devam etmiştir.[14] Şimdilerde Kongre Partisi’nin liderliğini ise Sonia Gandhi’nin oğlu Rahul Gandhi yapmaktadır.

Hindistan’da 7 Nisan-12 Mayıs 2014 tarihleri arasında 9 aşamada gerçekleştirilen genel seçimlerin[15] sayım işlemi 16 Mayıs’ta sonuçlanmış ve Bharatiya Janata Partisi (Hindistan Halk Partisi-BJP), 5 hafta süren seçimler sonucunda 282 milletvekili çıkararak, hükümeti kurmak için gereken asgari 272 milletvekili sayısını tek başına aşmıştır.[16] Böylece BJP’nin Başbakan adayı ve 2001 yılından itibaren Gucerat Eyalet Başbakanlığı’nı yürüten Narendra Modi, 26 Mayıs 2014 tarihinde yemin ederek Hindistan Başbakanı olarak görevine başlamıştır.

Narendra Modi

Siyasi Yapı
Hindistan, 15 Ağustos 1947 tarihinde bağımsızlığını kazanmış ve 26 Ocak 1950 tarihinde kabul ettiği anayasası ile bugünkü modern Hindistan Cumhuriyeti’ne dönüşmüştür. Halen İngiliz Milletler Topluluğu’nun bir üyesidir.[17] Hindistan anayasası, İngiliz yazılı olmayan anayasacılık geleneğinden beslenen, ancak buna karşın, yazılı durumda ve dünyanın en uzun anayasası hüviyetindedir.[18] Federatif yapıda bir devlet olan Hindistan’da, yerel yönetimlerin farklı etnik-dini kimliklerin de etkisiyle aşırı güçlenmesi, zamanla “Center” adı verilen merkezi hükümetin zayıflamasına neden olmuş, bu nedenle ülkede geçmişte birçok defa olağanüstü hal durumları yaşanmıştır. Merkezi hükümete olağanüstü hal yetkisi tanıyan anayasaya dayanarak, ülkede 1962’de Çin’le, 1971’de Pakistan’la gerilen ilişkiler ve 1975-1977 yılları arasında Punjab bölgesinde sorunlar bahane edilerek üç defa olağanüstü hal ilan edilmiştir.[19]

Hindistan’da yetkileri büyük ölçüde sembolik düzeyde kalan bir Devlet Başkanlığı makamı da bulunmaktadır. Japonya ve Birleşik Krallık’ta olduğu gibi seremonik düzeyde yetkileri olan Hindistan’ın güncel Devlet Başkanı, ilk kadın Devlet Başkanı Pratibha Patil’in yerine seçilen ve 2012’den beri ofiste olan Pranab Mukherjee’dir.

Pranab Mukherjee

Hindistan’da yürütmeden sorumlu esas kişi ise Başbakan’dır. Tipik bir Westminster modeli olan Hindistan hükümeti, Başbakan ve Bakanlar Kurulu’ndan oluşur. Yasama seçimleri sonucunda Parlamento’da çoğunluğu elde eden partinin lideri Başbakanlık koltuğuna oturur. Ülkede halihazırdaki Başbakan ise Narendra Modi’dir.  

Çok partili parlamenter demokrasiyle yönetilen Hindistan’da, Parlamento’nun Eyaletler Meclisi (Rajya Sabha) ve Halk Meclisi (Lok Sabha) olmak üzere iki kanadı bulunmaktadır. Halk Meclisi 545 sandalyeye sahiptir ve seçimleri her 5 yılda bir yapılmaktadır. Halk Meclisi’ne Eyaletler’den en fazla 530 üye, Birlik Toprakları’ndan (Bölgelerden) ise en fazla 20 üye seçilebilmektedir.[20] Eyaletler Meclisi ise 250 sandalyeye sahiptir. Üyeleri genel seçimlerle değil, Eyalet Parlamentoları ve Birlik Toprakları tarafından seçilmektedir. Üyelerinin üçte biri her 6 yılda bir yenilenmektedir. Eyaletler Meclisi’nin 12 üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.[21] Hindistan’da seçme yaşı 18, seçilme yaşı Halk Meclisi için 25, Eyaletler Meclisi için 30’dur.

Ülkedeki seçim sistemi de fazlasıyla İngiliz modelinden esintiler taşımaktadır. Nitekim bu doğrultuda, ülke 543 seçim bölgesine bölünmüş ve çoğunluk sistemine (SMDP) uygun olarak, her bölgeden en fazla oyu alan adayın Parlamento’ya hak kazanması sistemi getirilmiştir.[22]  

İdari Yapı
Federal devlet yapısına sahip olan Hindistan, 29 Eyalet ile 7 Bölge’den (Birlik Toprakları) oluşmakta olup, eyaletler kendi hükümetlerine ve Parlamentolarına sahiptirler. Yönetim; Merkezi Hükümet ve Eyalet Hükümeti arasında bölüşülmüştür. Bölgeler ise Merkezi Hükümet’in yönetimi altında olup, Cumhurbaşkanı tarafından atanan Valilerce yönetilmektedir. Sadece Puducherry ve Federal Başkent olan Delhi, Bölge olmaların karşın, diğer 5 Bölge’den farklı olarak kabineye ve seçilmiş bir meclise sahiptirler.[23]


Hindistan Eyalet ve Bölgeleri

Siyasi Partiler
Ülkedeki siyasi partiler, “Ulusal Partiler” ve “Eyalet Partileri” olarak iki gruba ayrılmaktadır. Ulusal Partiler ülke çapında neredeyse her seçim bölgesinde seçimlere katılırken, Eyalet Partileri bir veya iki eyalette seçime giren yerel partiler konumundadır.[24] Parlamenterlerin parti değiştirmesi yasaklanmıştır. Ülkedeki en büyük iki siyasi parti; Gandhi-Nehru geleneğini takip eden merkez sol Hindistan Ulusal Kongresi (Kongre Partisi) ve Hindu milliyetçisi sağ geleneğe oturan Hindistan Halk Partisi-BJP’dir. Ayrıca son dönemde önemli bir çıkış gerçekleştiren Aam Aadmi (Avam Halk Partisi) de, kısa sürede siyasal arenadaki 3. önemli aktör durumuna gelmiştir.

Kongre Partisi, ülkenin “kurucu babaları” olarak görülen Gandhi ve Nehru ailelerinin kontrolünde şekillenen ve parti liderliğinin bu iki aile arasında paylaşıldığı bir siyasal organizasyon görünümündedir.[25] Uluslararası Politika Akademisi (UPA) uzmanı Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu’na göre; “Laik bir dünya görüşünü yansıtan ve çağdaş sosyal demokrat değerleri savunan Kongre Partisi, Hindistan’a hâkim olan kast sisteminin toplumsal/siyasal etkinliğini en aza indirgemeye çalışan ve Hindu kimliğini (inancını) siyasetin dışına taşıyarak, ülkede yaşayan tüm etnik ve dinsel grupları kapsamı içerisine almaya çalışan bir ‘devlet partisi’ görünümündedir.”[26]

Son seçimleri kazanan Baharatiya Janata Partisi ise; Hindu milliyetçiliğine entegre olmuş sağ-muhafazakar bir parti olarak dikkat çeken, Kongre Partisi’ne göre daha yeni olmasına karşın, yıllar içerisinde yavaş ama istikrarlı bir gelişim seyri izlemiş ve özellikle kırsal kesimden çok ciddi bir destek sağlamayı başarmış bir parti görünümdedir. Yine Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu’na göre; “Artan yolsuzluk, bir türlü istenen seviyeye varmayan ekonomik büyüme ile dine eklemlenen söylemler ve artan toplumsal huzursuzluğu belli bir potada eriterek seçim kampanyası izlemiş olan Baharatiya Janata (BJP), 2001 yılından bu yana Gucerat Eyaleti başkanı olan Narendra Modi önderliğinde oldukça başarılı bir kampanya yürütmüş ve tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etmiştir.” [27] Ancak BJP’nin kimliğe dayalı politikalarının, ilerleyen yıllarda Hindistan’da bir toplumsal huzursuzluk dalgasına neden olacağını iddia eden güçlü eleştiriler de vardır.

Sonuç
Devasa nüfusuna rağmen, Çin Halk Cumhuriyeti’nden farklı olarak halen bir çok partili demokrasi hüviyetini koruyan Hindistan, kuşkusuz 21. yüzyıl dünya siyasetinin en önemli ülkelerinden birisi olacaktır. Ancak Hindistan’ın içerisinde yaşadığı etnik-dini bölünmelerin, iktidardaki Narendra Modi’nin Hindu milliyetçiliğine yaslanan sert söylemi ile birleştiğinde, ilerleyen yıllarda ülke içerisinde birçok ciddi soruna kaynaklık edebileceğinden endişe edilmektedir. Ayrıca bu ülkenin son dönemde silahlanma yolunda attığı adımlar[28], dış politik çizgisinde üçüncü dünyacılıktan izler taşıyan her iki blokla da iyi geçinme prensibi ve Pakistan'la varılan "nükleer denge" ışığında değerlendirildiğinde, günümüz dünya konjonktüründe şu an için net bir ifade kazanmamaktadır. Bu ülkenin bir diğer sorunu ise, ülke içerisinde inanılmaz ölçülerde bulunan ekonomik eşitsizliklerdir. Hindu inancı ve kast sistemi geleneği sayesinde bu eşitsizlikler bir nebze olsun tolere edilebilse de, ilerleyen yıllarda bu konu Hindistan'ın siyasal istikrarını bozan bir faktör haline gelebilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
[1] “India”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/India.
[2] “Hindistan”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hindistan.
[6] “India”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/India. 
[7] Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Hindistan’da Dramatik Siyasal Değişim”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/hindistanda-dramatik-siyasal-degisim/.
[8] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 333.
[9] Bu eserden özetlenmiştir; Fischer, Louis. 1982. Gandhi His Life and Message for the World, New York: New American Library. Satın almak için; http://www.amazon.com/Gandhi-Message-World-Signet-Classics/dp/0451531701/.  Aktaran: Örmeci, Ozan (2009), “Mahatma Gandi”, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://ydemokrat.blogspot.com/2009/12/mahatma-gandhi.html.
[10] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, ss. 337-338.
[11] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 338.
[12] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 339.
[13] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 340.
[14] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 340.
[15] Seçimler devam ederken yapılmış bir analiz için; http://politikaakademisi.org/2014-hindistan-genel-secimleri-devam-ediyor/.
[16] Seçim hakkında bir analiz için; http://politikaakademisi.org/hindistanda-modi-zamani/.
[17] “Hindistan’ın Siyasi Görünümü”, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://www.mfa.gov.tr/hindistan-siyasi-gorunumu.tr.mfa. 
[18] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 341.
[19] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 342.
[20] “Hindistan’ın Siyasi Görünümü”, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://www.mfa.gov.tr/hindistan-siyasi-gorunumu.tr.mfa. 
[21] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 344.
[22] O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, s. 345.
[23] “Hindistan’ın Siyasi Görünümü”, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://www.mfa.gov.tr/hindistan-siyasi-gorunumu.tr.mfa. 
[24] “Hindistan’ın Siyasi Görünümü”, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://www.mfa.gov.tr/hindistan-siyasi-gorunumu.tr.mfa. 
[25] Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Hindistan’da Dramatik Siyasal Değişim”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/hindistanda-dramatik-siyasal-degisim/.
[26] Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Hindistan’da Dramatik Siyasal Değişim”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/hindistanda-dramatik-siyasal-degisim/.
[27] Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Hindistan’da Dramatik Siyasal Değişim”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 15.12.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/hindistanda-dramatik-siyasal-degisim/.

11 Aralık 2014 Perşembe

Siyasal Sistemler: Çin Halk Cumhuriyeti


Coğrafi ve Genel Bilgiler:
Kuzeyinde Moğolistan, kuzey doğusunda Rusya ve Kuzey Kore, doğusunda Sarı Deniz ve Doğu Çin Denizi, güney doğusunda Güney Çin Denizi, güneyde Vietnam, Laos, Birmanya, Hindistan, Bhutan ve Nepal, güney batıda Pakistan, Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan ile çevrili bir Uzakdoğu ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyeti, 1,4 milyara yakın nüfusu ile dünyanın en kalabalık ülkesidir.[1] Başkenti Pekin olan ülke, aynı zamanda Rusya Federasyonu ve Kanada’dan sonra dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip 3. ülkesi durumundadır.[2]

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından açıklanan istatistiklere göre, satın alma paritesinde Amerika Birleşik Devletleri’ni geçerek dünyanın en büyük ekonomisi ünvanını kazanan[3] Çin, Dünya Bankası (WB) 2013 verilerine göre gayrisafi milli hasıla açısından da ABD’nin ardından 2. sıradadır.[4] Ancak Çin, nüfus fazlalığı sayesinde total anlamında bu şekilde üst sıralara çıkabilse de, kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla açısından 2013 IMF verilerine göre, 7000 Amerikan doları civarında bir ortalama gelir ile kendisine ancak 82. sırada yer bulabilmektedir.[5] Yine UNDP’nin hazırladığı 2014 yılı insani gelişmişlik endeksi açısından bakıldığında, Çin dünyada 91.’lik gibi oldukça alt sıralarda kalmaktadır.[6] Ülke nüfusunun % 92 gibi çok büyük bir bölümü Han ulusu olarak bilinen etnik Çinlilerden oluşsa da, Hanlar dışında ülkede toplam 55 farklı etnik grup vardır. Bu 55 etnik gruptan bazılarının Çince'den tamamen farklı olan kendi lisan, kültür ve inançları bulunmaktadır.

Çin Halk Cumhuriyeti haritası

Tarihçe:
Dünyanın en kadim medeniyetlerinden birisi olarak kabul edilen Çin’in yazılı tarihi, 5000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Günümüz medeniyetinin temel taşlarını oluşturan kâğıt, barut, pusula ve matbaacılık gibi pek çok buluşun kökenleri Antik Çin medeniyetine dayanmaktadır.[7] Çin’in modern tarihi ise daha çok 20. yüzyıldan başlatılır. Çin’de binlerce yıldır süren hanedanlık yönetimi, 1912'de Sun Yat-sen liderliğindeki milliyetçilerin (Kuomintang) yönetimi ele geçirmesi ile son bulmuştur. Sun Yat-sen’in ardından liderliği devralan Chiang Kai-shek döneminde milliyetçiler tarafından dağıtılan Çin Komünist Partisi (ÇKP) ise, İkinci Dünya Savaşı süresince gösterdikleri kahramanca mücadeleler sonrasında 1949'da Mao Zedong önderliğinde büyük bir devrim gerçekleştirerek ülke yönetimini ele geçirmişlerdir. Bugün halen ayakta olan Çin Halk Cumhuriyeti’ni kuran olay, işte Mao ve ÇKP’li arkadaşlarının 1949 yılında gerçekleştirdiği bu büyük halk devrimidir.

ÇKP’nin 65 yıllık iktidarına baktığımızda; Çin’in bu dönemde oldukça sıkıntılı süreçlerden geçtiği, ancak bugün gelinen nokta itibarıyla ÇKP iktidarının bir başarı hikayesi olduğu vurgulanmalıdır. Zira 1949 yılına kadar zayıf bir tarım ülkesi olarak kalmış Çin, bugün ABD ile beraber dünyanın süper güçlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Ancak Çin’in bu noktaya gelmesi hiç de kolay olmamıştır. Hatta Çin Komünist Partisi’nin 65 yıllık iktidarı boyunca Çin halkı çok sıkıntılı dönemler geçirmek zorunda kalmıştır.[8]

Çin Halk Cumhuriyeti denince akla gelen ilk konulardan biri, kuşkusuz ülkenin devasa nüfusu ve devam eden nüfus artışıdır. Bugün nüfusu neredeyse 1,4 milyara ulaşmış olan Çin’in nüfusu, 1950 yılında 535 milyon civarlarındadır. 1970 yılında bu rakam 840 milyonu bulmuş, 1980’lerin başında ise 1 milyarı geçmiştir. Nüfus artışını önlemek için Çin Komünist Partisi son 30 yıldır etkili bir cezalandırma ve az çocuğu teşvik edici ödüllendirme politikaları uygulamaktadır. Çin’in devasa nüfusu, kuşkusuz insan kaynağı ve stratejik açıdan önemli bir artıdır. Nitekim Çin’de ucuz işgücünün sağlanması (yabancı yatırımcıyı cezbeden bir faktördür) ve geniş bir kara ordusunun kurulması oldukça kolay olmaktadır. Ancak gelir adaletsizliğini azaltmak ve halkın refah seviyesini yükseltmek gibi Komünist Parti’nin büyük önem verdiği konular gündeme gelince, Çin’in devasa nüfusu ve nüfus artış oranı kuşkusuz önemli bir sorun haline gelmektedir. Çin Komünist Partisi’nin izlediği başarılı demografi politikalarıyla nüfus artışı son yıllarda normal bir seviyeye çekilmiş gibi görünmektedir. Çin’in en büyük dezavantajlarından birisi de; ülkenin büyük kentler haricinde hala büyük ölçüde kırsal ve zirai olmasına karşın, topraklarının ancak yüzde 20’sinin işlenebilir durumda bulunmasıdır. Nüfus, genellikle işlenebilir toprağın bulunduğu alanlarda yoğunlaşmıştır. Komünist Parti sayesinde son 20 yılda bazı şehirler çok büyümüş ve sınaî üretimin payı giderek artmıştır. Ancak Çin’in sanayileşmesi süreci, Great Leap Forward (Büyük İleri Atılım Hamlesi) gibi oldukça başarısız girişimlere de sahne olmuştur.

Başkan Mao önderliğindeki Çin Komünist Partisi (ÇKP), devrim sonrasında ilk olarak sosyalist hedeflerini biraz erteleyerek, ülkenin tamamında kontrolü sağlamaya çalışmıştır. Bilindiği üzere Chiang Kai-shek’in Tayvan’a kaçarak Çin’i temsil ettiğini iddia eden yeni bir hükümet kurması nedeniyle Çin Komünist Partisi uluslararası kamuoyunda ve kurumlarda dışlanmaya çalışılmıştır. Ancak Mao, Batı bloğunun meşruiyetini kazanmak yerine kendi halkına yönelmiş ve Hundred Flowers Campaign (Yüz Çiçek Açsın Bin Fikir Yarışsın) gibi kampanyalarla iktidarının meşruiyetini yükseltmeye ve devrimin amaçlarını halka yaymaya gayret etmiştir. Ayrıca Sovyetler Birliği ve Doğu bloğu ülkelerinin Çin’e desteği, bu zor dönemde Mao’nun uluslararası platformda konumunu rahatlatmıştır. Bu ilk dönemde tüm önemli endüstriler kamulaştırılmış, yabancı şirketlere el konulmuş ve devletçi sosyalist bir ekonominin temelleri atılmıştır. Ancak devrimin liderlerine göre; Çin’in komünist bir toplum idealine ulaşması için esas önemli olan, toprak reformunun gerçekleştirilmesidir. Oldukça katı ve acımasız bir şekilde toprak reformunu gerçekleştiren Mao, bu sayede ülkedeki nüfusun çoğunluğunu oluşturan fakir köylülerin çok büyük bir bölümünün desteğini sağlamıştır. Ancak toprak reformuna direnen toprak sahiplerine karşı kullanılan sert metotlar, kimi kesimlerce o dönemden başlayarak eleştiri konusu yapılmıştır. 1953 yılında Çin Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nden getirilen uzmanların denetiminde hazırlanan ilk beş yıllık kalkınma planını (GOSPLAN) uygulamaya koymuştur. Bu dönemde Çin Halk Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nden ekonomik destek ve teknolojik yardım da almıştır. İlk beş yıllık kalkınma planı, ağır sanayinin gelişmesine ve hızlı bir kalkınmaya yönelik idealist bir programdır ve oldukça başarılı olmuştur. Bu plan sayesinde Çin’de elektrik, çelik ve çimento üretimi inanılmaz ölçülerde artmıştır. 1958 yılına gelindiğinde herkes başarılı bir şekilde uygulanan Sovyet tipi beş yıllık kalkınma planının ikincisini beklemektedir. Ancak Mao’nun bu konuda farklı düşünceleri vardır.

Mao Zedong

Hızlı kalkınmayı, sanayileşmeyi ve bunu kontrol eden, planlayan, yürüten güçlü bir bürokratik elitin oluşmasını sosyalist idealler için büyük bir engel olarak görmeye başlayan Çin’in efsanevi lideri Mao, 1958 yılında ikinci beş yıllık kalkınma planı yerine kendi planı olan Great Leap Forward’ı uygulamaya koyar. Kırsal bölgelerde büyük komün çiftliklerinin yapılmasına ve zirai üretimin endüstrileşmeyle aynı anda arttırılmasına dayalı bu plan, büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmış ve Batılı kaynaklara göre kıtlık nedeniyle beş yıl içerisinde 10 milyon civarında insanın hayatına mal olmuştur. Bu büyük ileri atılım projesinin fiyaskoya dönüşmesi sonrası Nikita Kruşçev’in başlattığı Destalinizasyon sürecine tepki olarak Sovyetler Birliği’ni “goulash communism” yapmakla suçlayan ve bu nedenle Sovyet desteğini kaybeden Mao, halkın kendisine duyduğu büyük saygı ve sevgiye rağmen oldukça zor durumdadır. Her zaman “politics take command” diyen yani ekonomik, sosyal her olayın Marksist-Maoist ilkeler doğrultusunda belirlenmesi gerektiğini ifade eden Mao’nun partisinde, bu dönemden itibaren iki farklı grup ön plana çıkmaya başlamıştır. “Radikal Maoist” olarak adlandırabileceğimiz bir grup, Maoist ilkelerden vazgeçmeden ve realpolitik hesaplamalara girmeden partiyi ve ülkeyi yönetmek isterken, “Ilımlılar” olarak adlandırabileceğimiz bir diğer grup, Great Leap Forward’ın büyük bir felaketle sonuçlanması nedeniyle partinin ideolojik katılığının insan hayatını hiçe sayar hale gelmesini eleştirmiş ve ekonomide daha reformist, siyasette de daha pragmatist bir çizgi benimsemiştir. Ancak Ilımlılar, Mao’nun eleştirilemez kişiliğinin de etkisiyle halen partide zayıf konumdadırlar.

1960’lı yıllarda Ilımlıların eleştirilerini göz önünde bulunduran ve bu gruba daha yakınlaşan Liu Shaoqui ve Deng Xiaoping gibi Çin Komünist Partisi liderleri, ekonomiyi bir nebze olsun düzeltmeyi başarmış ve yeniden bir sanayileşme hamlesi başlatmışlardır. Ancak Deng ve Liu’nun yani partinin bürokratik kanadının hızla güçlendiğini ve adeta ayrı bir sınıf oluşturmaya başladığını düşünen Mao, toplumda yeni bir heyecan yaratmak ve devrim sonrası oluşan bürokratik eliti yok etmek amacıyla 1966 yılında “Büyük Kültür Devrimi” olarak bilinen Great Proletarian Cultural Revolution’ı başlatmıştır. Parti liderlerini ağır bir şekilde eleştiren ve birçok önemli kişiyi kapitalist yolu izlemekle (capitalist roader) suçlayan Mao’nun küçük “kızıl kitap”ından etkilenen genç Çinliler, bu dönemde Kızıl Muhafızları oluşturmuş ve birkaç yıl boyunca ülkedeki eğitim ve üretimi durdurarak ülkeyi çökme noktasına getirmişlerdir. Kızıl Muhafızlar, bu dönemde parti yöneticilerine yönelik saldırılarda bulunmuş ve binlerce kişi bu olaylarda vahşice linç edilmiştir. Çatışmaların artması üzerine, Çin Kurtuluş Ordusu (PLA) olaya el koyarak ülkede statükoyu sağlamıştır. Ancak geçen birkaç yıl içerisinde üniversiteler eğitime ara vermek, fabrikalar üretimi yavaşlatmak zorunda kalmış, Mao’nun devrim sonrası yozlaşmayı önlemek için tasarladığı Büyük Kültür Devrimi ülkede yapıcıdan çok, yıkıcı etkiler bırakmıştır. Kültür Devrimi sayesinde Mao’nun karısı Jiang Qing’in başını çektiği “Gang of Four” (Dörtlü Çete) partide kontrolü sağlamış ve Ilımlı kanadın hızla yükselen lideri Deng Xiaoping siyasetten uzaklaştırılmıştır.

1970’li yılların başında Mao’ya yakın olmasına karşın, Ilımlı edilebilecek bir isim olan Zhou Enlai, Çin Komünist Partisi’nin başına geçmiştir. Zhou Enlai, 1970’li yıllarda Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ile başlayan yakınlaşmasının (detant) da mimarı olmuştur. Enlai, Mao ile Deng’in aralarını düzeltmiş ve Deng’e yeniden partide üst düzey bir görev vermiştir. Ancak katı Maoistler ve Ilımlılar arasındaki rekabet, Mao’nun ve Zhou Enlai’nin 1976 yılındaki ölümleri (year of the tiger) sonrası yeniden şiddetlenmiştir. Gang of Four (Dörtlü Çete), Deng’i partiden yeniden uzaklaştırmış, ancak mücadeleyi bırakmayan Deng kendi yandaşlarını parti içinde çok iyi örgütleyerek, Mao’nun varisi olarak önceden belirlenmiş olan Hua Guofeng’in yerine partinin başına geçmeyi başarmıştır. Gang of Four’u partiden uzaklaştıran ve Hua Guofeng’i etkisiz bir konuma getiren Deng Xiaoping, böylelikle partide kesin kontrolünü sağlamış ve Çin’in kaderini değiştirecek reform sürecini uygulamaya sokmuştur.

Deng Xiaoping

Zaten Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir süper güce evrilmesinde belki de en büyük payı olacak kişi de Deng Xiaoping olacaktır. Deng, Batı dünyasında değeri yeni anlaşılmaya başlansa da, yaptığı reformlarla Çin’in bir endüstri devine dönüşmesine neden olan ve tarihe geçmiş bir liderdir. Mao’nun Great Leap Forward öncesi başarıyla uyguladığı modernizasyon ve endüstrileşme programının sağladığı altyapı sayesinde reformlarıyla ülkeyi bir dünya ekonomik devi haline getiren Deng, teknolojiye verdiği büyük önemle de hatırlanabilir. İdeolojik katılığı bir kenara koyan ve daha realist ve pragmatist bir siyaset izleyen Deng, ABD ve Batı bloğuna dâhil birçok ülkeyi Çin’in önemli ekonomik partnerleri haline getirmiştir. Bu sayede Çin, tek partili komünist sistemine rağmen Batı’da bir düşman değil, bir ekonomik partner olarak algılanmaya başlanmıştır. Siyasal alanda da önemli reformlar yapan Deng, yine de 1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda iktidar karşıtı gösteri yapan muhalif öğrencilerin üzerine ateş açılmasına engel olamamıştır. Deng döneminde Çin toplumunda gözle görülür bir sınıflaşma vakası da gerçekleşmiş, ticaretle uğraşan yeni şehirli bir zengin sınıfı oluşmuştur. Nitekim bugün Çin’deki komünist düzenin üzerindeki en büyük tehdidi, bu hızlı sınıflaşma süreci ve yeni ortaya çıkan zengin kesimler oluşturmaktadır. Ancak kapitalist ülkeleri, bir anlamda kendi silahları olan serbest piyasa mekanizmasıyla kendi tarafına ya da en azından nötr bir pozisyona çekmeyi başaran Çin'de, Deng Xiaoping sonrası zengin ve yoksul arasındaki uçurumu büyüten hızlı ekonomik gelişimin zararlı etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik alternatif planlar üzerinde çalışmalar başlatılmıştır.

Deng sonrası başa geçen Jiang Zemin, Deng’in reformlarına kaldığı yerden devam etmiş ve Çin’in küresel ekonomideki önemi ve payı artmaya devam etmiştir. Bunun yanı sıra Zemin, Falun Gong tehlikesine karşı sert yöntemler izlemiş ve Komünist Parti gücünü ve meşruiyetini korumaya onun döneminde de devam etmiştir. 2003 yılında yapılan kongre sonrasındaysa üçüncü kuşak liderlerin sonuncusu olan Zemin’in yerine daha genç Hu Jintao partinin genel sekreteri ve devlet başkanı olmuştur. Hu Jintao döneminde Çin, Deng’in başlattığı yoldan ekonomik açılımını sürdürmüş ve dünya medyasında da kendisine daha fazla yer bulmaya başlamıştır. Hu Jintao’nun bir diğer önemli mirası ise, Çin’in bir büyük güç haline gelebilmesi için, ABD gibi “yumuşak güç” unsurlarına ağırlık vermesi gerektiğini söyleyen ilk lider olmasıdır. 8 Kasım 2012 tarihinde düzenlenen Çin Komünist Partisi’nin 18. Milli Kongresi’nde Komünist Parti Genel Sekreteri ve böylelikle Devlet Başkanı seçilen Şi Cingping (Xi Jinping) ise, Çin’in bugüne kadar başına geçen en karizmatik ve dünyaya açık lideri olarak Çin’in dünya liderliği hedefine uygun bir profil sergilemektedir.[9]

1 Haziran 1953 tarihinde Pekin’de dünyaya gelen Şi Cinping, Çin’de “princeling (genç prens)” lakabıyla tanınmaktadır. Cinping’in bu lakabı almasının sebebi, babası Xi Zhongxun’un (1913-2002) Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci ilk nesil liderlerinden ve en önemli siyasi figürlerinden olmasıdır. Babası Mao ile beraber bizzat Çin Devrimi’ni örgütleyen kişilerden biri olan Cinping’e, bu nedenle Çin siyasetinde uzun bir süredir zaten “veliaht” gözüyle bakılıyordu. Devrimin en önemli isimlerinden biri olmasına karşın, Kültür Devrimi sırasında tutuklanan ve uzun yıllarını hapiste geçiren Zhongxun’un oğluna en büyük mirası ise, serbest piyasa ekonomisine klasik komünistler ve Maoculardan daha sıcak yaklaşımı ve 1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda öğrencilerin üzerine ateş açan güvenlik güçlerine yönelik eleştirilerinin yarattığı saygın imajdır. Babasının bu saygın imajınından da yararlanarak kariyerinde hızla ilerleyen Cinping ise, hakkında pek az şey bilinen enigmatik, ama aynı zamanda klasik Çinli politikacılardan daha farklı olarak sıcakkanlı ve sempatik bir lider olarak ön plana çıkmaktadır. Babasının tutuklanması sonrası zor günler geçiren ve taşraya çalışma kampına gönderilen, ancak Komünist Parti’ye üye olarak ülkesi için çalışmaya devam eden Cinping, 1975-1979 yılları arasında Pekin’in saygın üniversitelerinden olan Tsinghua Üniversitesi’nde kimya mühendisliği okumuştur. Babasının salıverilmesinin ardından önü açılan Cinping, 1979-1982 yılları arasında Çin Komünist Partisi’nin önemli isimlerinden ve Merkezi Askeri Komisyon Genel Sekreteri Geng Biao’nun yardımcılığını üstlenmiş ve bu sayede Çin Halk Kurtuluş Ordusu ve Çin Komünist Partisi içerisindeki bağlantılarını geliştirmiştir. Detant sonrası Çin-ABD ilişkileri gelişirken, Cinping de 1985 yılında Amerika’daki tarım sistemini incelemek için bu ülkeye giden bir delegasyonda yer alarak, kısa bir süre bu ülkede Iowa’da yaşamıştır. Cinping’in Amerika’daki zamanlarından kalma en önemli alışkanlıklarının basketbol sevgisi ve Hollywood savaş filmlerine olan düşkünlüğü olduğu söylenmektedir. Kariyeri boyunca 4 önemli bölgede (Shaanxi 1969-1975, Hebei 1982-1985, Fujian 1985-2002, Zhejiang 2002-2007) görev yapan Cinping, sadakat ve yönetici yeteneklerinin büyük önem arz ettiği Çin Komünist Partisi’nde basamakları hızla yükselmiş ve 2007 yılında Şanghay’da parti yöneticiliğine atanması onu bekleyen parlak kariyerinin habercisi olmuştur. Özellikle 1999 yılında görev yaptığı Fujian eyaletinde meydana gelen bir rüşvet skandalının yarattığı sorunları başarıyla çözmesi, onu parti nezdinde bir yıldız haline getirmiştir. Cinping’in 2007 yılındaki 17. Milli Kongre’de Polit Büro’ya atanması ise, Çin’in 5. kuşak liderleri arasına girmesini ve dünyanın da kendisini fark etmesini sağlamıştır.

Bugün dünyanın konuştuğu bir lider olan Cinping’in özel hayatı ve siyasal eğilimleri konusunda ise halen çok az şey biliniyor. Cinping’in boşandığı ilk eşi Ke Lingling’den sonraki ikinci karısı Çin’de çok sevilen bir şarkıcı olan 1962 doğumlu Peng Liyuan’dır. Sadık bir parti üyesi olan ve halkın çok sevdiği Liyaun sayesinde, Cinping’in de halk nezdindeki saygınlığı kuşkusuz yükselmektedir. Çiftin, kızlarını (Xi Mingze) farklı bir isim kullandırarak Amerika’da Harvard Üniversitesi’nde okutmaları ise, önemli bir anekdot ve Cinping’in dünyaya açık olan hayat görüşü hakkında önemli bir işaret olarak algılanabilir. Cinping hakkında bilinen az şeyler arasında; yolsuzluk karşıtı sert duruşu ve kimseye düşman olmamaya özen gösteren ihtiyatlı siyasi yaklaşımı vardır. Babası gibi piyasa ekonomisine sıcak bakışı, onu bir anlamda Çin’in efsanevi kurucu lideri Mao’dan çok, günümüzün şahlanan ejderhasını yaratan Deng Xiaoping’e yakınlaştırmaktadır. Kuşkusuz Cinping’in ülkesine çizeceği rota, sadece kendi ülkesi ve halkı için değil, tüm dünya ve dünya halkları açısından da önemli olacaktır.

Yönetim Sistemi:
1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin siyasi yapısı, tek parti sistemine dayanmaktadır. 1954 anayasası ile güvence altına alınan bu sistemde, Çin Komünist Partisi (ÇKP) ülkenin tek siyasi hakimi durumundadır. Parti devletle bütünleşmiş olup, devlet politikası parti aracılığıyla uygulanmaktadır. ÇKP’nin Genel Sekreteri, aynı zamanda ülkenin Devlet Başkanı’dır. Tek partili bu yönetim şekli dünyada sıklıkla eleştiri konusu yapılsa da, aslında herkes farkındadır ki; 1,4 milyarlık bir ülkeyi demokrasi ile yönetmek hiç de kolay değildir. Devlet yönetiminin en yetkili organı ise ÇKP Merkez Komitesi’ne bağlı olan 7 üyeli Politbüro Daimi Komitesi’dir. Daimi Komite, hükümetin de üzerinde bir kurum olup, ülkeyi ilgilendiren tüm önemli konularda son söz sahibidir. Yedi üyeden oluşan Daimi Komite’nin başkanı Devlet Başkanı Şi Cinping’dir. Başbakan da bu Komite’nin üyeleri arasındadır. Politbüro’nun tüm üyeleri devlet lideri olarak kabul edilmekte ve potansiyel Devlet Başkanı olarak görülmektedirler.


Şi Cinping

Ülkede hükümet işlerini ise Devlet Konseyi takip etmektedir. Devlet Konseyi 28 üyeden oluşmakta ve başında Başbakan Li Keqiang bulunmaktadır. Devlet Konseyi, idari mevzuata ilişkin yasama işlemlerini gerçekleştirmeye yetkilidir. Ekonomiyi ve diplomatik ilişkileri yönetir ve toplumsal konuları ele alır. Başbakan, Devlet Başkanı tarafından atanır ve görevinden alınır. Çin’de meclisin görevi daha çok temsili niteliktedir ve arka planda kalmaktadır. Ulusal Halk Kongresi (UHK) adı verilen meclisin üyeleri, halk tarafından değil, ÇKP tarafından belirlenmektedir. Üyelerin seçiminde geniş tabanlı temsiliyet ilkesi gözetilmektedir. UHK, her yıl bir kez Mart ayında toplanmakta ve hükümet programını ve ihtiyaca göre hazırlanan yeni yasaları onaylanmaktadır. Onay işlemi, UHK’nın 2987 üyesinin onayıyla neticelenmektedir.

8-15 Kasım 2012 tarihlerinde düzenlenen 18. ÇKP Kongresi’nde, Devlet Başkan Yardımcısı Şi Cinping, Parti Genel Sekreterliği ve Merkezi Askeri Komisyon Başkanlığı görevini devralmış ve 17 Mart 2013’de Devlet Başkanlığı görevine başlamıştır. ÇKP’nin 12. Ulusal Halk Kongresi (UHK), 5-16 Mart 2013 tarihlerinde toplanmıştır. Toplantıda Devlet Başkanı, Devlet Başkan Yardımcısı, Başbakan, Devlet Konseyi ve Bakanlar Kurulu üyeleri onaylanmıştır. Bu çerçevede, Devlet Başkanı Şi Cinping, Devlet Başkan Yardımcısı Li Yuanchao, Başbakan Li Keqiang, Dışişleri Bakanı Wang Yi olmuştur.

İdari Yapı:
Çin Halk Cumhuriyeti'nin anayasasına göre; idari birimler üç temel düzeyden oluşmaktadır; eyalet, ilçe ve belde. Çin Halk Cumhuriyeti'nde 33 eyalet düzeyinde bölüm, 2.862 ilçe düzeyinde bölüm ve 41.636 belde düzeyinde bölüm bulunmaktadır.
Çin idari yapılanması

Sonuç:
Çin Halk Cumhuriyeti’in ABD ve Asya’daki müttefikleriyle çatışmaya girmeden ekonomik büyümesini sürdürebilmesi, bu ülkeyi 21. yüzyılda süper bir güç yapabilecekken, Amerikalı birçok uzmanın (örneğin John Mearsheimer) bu ülkeyi tehdit olarak algılamaya başlaması ve halihazırda Asya’da bulunan çatışma bölgeleri, bu ülke açısından ciddi tehditler arz etmektedir. Güney Çin Denizi’nde çeşitli adaların mülkiyeti konusunda Batı müttefiki ülkeler Güney Kore ve Japonya ile yaşanan sorunlar ve Tayvan ile yaşanan rekabet bunların başında gelmektedir. Ayrıca Çin’in kendi içerisinde de ciddi sorunlarının olduğu vurgulanmalıdır. Doğu Türkistan (Uygur) Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygur Türklerinin devletle sık sık çatışmaya girmesi, Tibet’in durumu ve son dönemde ortaya çıkan Hong Kong’taki Çin yönetimi karşıtı ayaklanmalar, bu ülkenin içeriden yaşayabileceği sorunlara dair önemli verilerdir. Ancak bu sorunlara rağmen, Çin’in bu istikrarlı ve uzun yürüyüşünü sürdürmesi durumunda, 21. yüzyılda ABD ile beraber bir süper güç haline gelmesi gayet mümkün gözükmektedir. Bunun gerçekleşmesi için en önemli konu ise, Çin’i güçlü kılan ekonomik büyümenin sürdürülmesidir. Bu konuda da bu yüzyıla damgasını vuracak en önemli jeopolitik gelişme, Çin’in Batı ile ticaretini arttıracak olan Yeni İpek Yolu hattının kurulmasıdır. Devlet Başkanı Şi Cinping’in en çok kafa yorduğu konu olan Yeni İpek Yolu[10], denilebilir ki Çin’in bir bölgesel güç olarak mı kalacağı, yoksa bir süper güce mi evrileceğini belirleyecek olan en kritik konu olacaktır. Çin’in bu proje ile Batı pazarlarına da hakim olması durumunda, ABD’nin Transatlantik Ticaret Ortaklığı girişimine rağmen, ucuz işgücüne sahip ve üretim patlaması yaratan Çin’le ekonomik anlamda rekabet etmesi imkansız hale gelecektir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA
[1] “Çin Halk Cumhuriyeti”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 11.12.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87in_Halk_Cumhuriyeti.
[2] “China”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 11.12.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/China.
[3] “China Economy Surpasses US In Purchasing Power, But Americans Don't Need To Worry”, International Business Times, Erişim Tarihi: 11.12.2014, Erişim Adresi: http://www.ibtimes.com/china-economy-surpasses-us-purchasing-power-americans-dont-need-worry-1701804.
[5] “List of countries by GDP (nominal) per capita”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 11.12.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_(nominal)_per_capita.
[7] “Çin Halk Cumhuriyeti”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 11.12.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87in_Halk_Cumhuriyeti.
[8] Detaylar için; O’Neil, Patrick H. & Field, Karl & Share, Don. 2010. Cases in Comparative Politics (third edition). W. W. Norton & Company, ss. 245-284. Satın almak için; http://www.amazon.com/Cases-Comparative-Politics-Third-Patrick/dp/0393933776/.

10 Aralık 2014 Çarşamba

L’Election Présidentielle en la République Turque de Chypre du Nord 2015


Après la décision du Président de la République de Chypre Monsieur Nicos Anastasiades a arrêté les négociations sur la solution diplomatique au problème de Chypre, maintenant l’île va se concentrer sur l’élection Présidentielle de la République Turque de Chypre du nord qui se déroulera en avril prochain. Les candidats pour l’élection sont déjà déclarés.
La République Turque de Chypre du nord, le plus démocratique et laïque pays dans le monde Islamique même si le directeur du journal américaine New York Times, Monsieur Thomas Friedman, a oublié de dénoter[1], est un pays reconnu seulement par la Turquie. Proclamé en 1983, neuf ans après l’intervention de l’armée turque en réaction contre un coup d’état militaire des Chypriotes grecs voulant le rattachement de l’île à la Grèce, la République de Chypre du nord est toujours reconnue seulement par la Turquie. Même si les Chypriotes turcs ont voté par une grande majorité (65 %) en faveur du Plan Annan en 2004 pour l’unification de l’île, les Chypriotes grecs ont refusé le plan et ont choisi de continuer le statu quo. Malgré les promesses de l’Union Européenne avant le referendum, les Chypriotes grecs ont été gratifiés avec la qualité de membre dans l’union contrairement aux Chypriotes turcs qui ont été trompés par l’UE. Malgré la crise économique dans le sud depuis trois années, avec la dernière décision de Monsieur Anastasiades, tout le monde a encore une fois vu que les Chypriotes grecs sont assez confortables du statu quo et n’ont pas la volonté de résoudre le problème. Mais en même temps, la crise diplomatique entre l’UE et la Russie aussi a créé un contexte propice à  la solution, comme le transport d’hydrocarbures qui pourrait transiter sur l’ile si une solution était trouvée.
Monsieur Derviş Eroğlu
Le candidat favori pour l’élection présidentielle est Monsieur Derviş Eroğlu[2], le président actuel du pays. Né en 1938 à Famagouste, Monsieur Eroğlu est un politicien très expérimenté, il est aussi médecin. Il était Premier Ministre entre 1985-1994 et 1996-2004 comme le chef du parti centre-droit Parti de l’Unité Nationale (Ulusal Birlik Partisi). Monsieur Eroğlu est le troisième Président de la République (après Rauf Denktaş et Mehmet Ali Talat) du pays depuis 2010. Maintenant il est un candidat indépendant mais il a le soutient de son parti Parti de l’Unité Nationale et du Parti Démocratique (Demokrat Parti) de Serdar Denktaş, l’autre grand parti de droite. Monsieur Eroğlu peut gagner la course au premier ou deuxième tour, bien qu’il soit connu comme un politicien de statu quo, pas très désireux pour la solution.
Madame Sibel Siber
Née en 1960 à Nicosie, Madame Sibel Siber[3] est aussi médicine et politicienne en même temps. Elle est un député du parti de centre-gauche le Parti Républicain Turc (Cumhuriyetçi Türk Partisi) depuis 2009. Elle a été Premier Ministre du pays pour deux mois avant la dernière élection générale en 2013. Après l’élection, elle est devenue le président du parlement. Elle représente un visage nouveau en faveur de la solution dans l’île. C’est pourquoi elle peut facilement mobiliser les électeurs jeunes qui veulent une solution finale pour déterminer leurs avenirs. Si elle est choisie, elle va devenir la première Présidente de l’état pas seulement au côté nord, mais aussi dans toute l’île.[4]
Monsieur Kudret Özersay
Né en 1973, Monsieur Kudret Özersay[5] est le nouveau sang de la politique turque à Chypre. Académicien en droit, Monsieur Özersay était le conseiller du Président Eroğlu entre 2010-2012 et le négociateur principal du côté turc dans les négociations cette année-là. Il est aussi le chef d’une société civile Toparlanıyoruz (On se remet sur pied), un mouvement demandant une vie politique transparente et propre dans le pays. Monsieur Özersay n’est pas un candidat favori pour le moment (contrairement à Monsieur Eroğlu et Madame Siber), mais il peut augmenter sa  popularité avant l’élection car il est jeune et aussi beau-parleur. Il a aussi la chance de pouvoir toucher des électeurs à la fois de gauche et de droite parce qu'il se positionne au centre.
Monsieur Mustafa Akıncı
Né en 1947 à Limassol, Monsieur Mustafa Akıncı[6] est un politicien très expérimenté venant de la tradition extrême-gauche. Architecte de métier, il était le maire légendaire de Nicosie où il fut en poste trois fois dans le passé (dans les années de 1970 et 1980). Il était aussi un membre de parlement entre 2005 et 2009 en tant que membre de son parti le Mouvement pour la Paix et la Démocratie (Barış ve Demokrasi Hareketi). Même s’il n’a pas beaucoup de chance, il peut diminuer les votes de Madame Sibel Siber dans le gauche.
Finalement, n’oublions pas  qu’il y a encore quatre mois pour l’élection et  que tout peut changer dans ce laps de temps car la République de Chypre du nord est un très petit pays ouvert aux l’influences extérieures. Mais on peut deviner que la compétition va probablement se dérouler entre Monsieur Eroğlu et Madame Siber ; Monsieur Eroğlu ayant plus de chance pour le moment.

Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] Friedman a dénoté la Tunisie et le Kurdistan comme deux pays démocratiques dans le monde Islamique. (http://www.nytimes.com/2014/09/21/opinion/sunday/thomas-l-friedman-three-cheers-for-pluralism-over-separatism.html).

2015 Presidential Elections in Turkish Republic of Northern Cyprus


After the decision of President of the Cyprus Republic, Mr. Nicos Anastasiades to end the negotiation talks for a possible settlement, now the current agenda in the island is concentrated mostly on the Presidential elections on the north side that will take place in April 2015. Candidates for the election are already set.
Although New York Times editor-in-chief Mr. Thomas Friedman forgot to mention[1], Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC), a country that is recognized only by Turkish Republic, is without any doubt most democratic and secular-oriented country in the Muslim world. Declared in 1983, 9 years after the Turkish military intervention into the island against a fascist military coup made by Greek Cypriots aiming to annex the island to Greece, the country is still recognized only by Turkey. In 2004, Turkish Cypriots voted in favour (65 %) of Annan Plan in order to realize the settlement and unification in the island, but Greek Cypriots strongly rejected the referendum and showed that they are happy with the status quo. Although many promises and guarantees were given by the EU officials before the referendum, as a result Greek Cypriots were awarded with membership and Turkish Cypriots were deceived once again. Although there is still an economic crisis in the south, the latest decision of Mr. Anastasiades once again showed that the barrier for the peace in the island is caused by Greek Cypriots who did not have a strong will for solution. However, the recent geopolitical crisis between EU and Russian Federation creates a favorable position for the settlement which could facilitate the safe and cheaper transportation of East Mediterranean hydrocarbon resources.
Mr. Derviş Eroğlu
The favorite candidate before the election is Mr. Derviş Eroğlu[2]. Born in 1938 in Famagusta, Mr. Eroğlu is a doctor and an experienced politician at the same time. He was the Prime Minister of TRNC between 1985-1994 and 1996-2004 as the leader of center-right National Unity Party (Ulusal Birlik Partisi). After Rauf Denktaş and Mehmet Ali Talat, Mr. Eroğlu is the third (current) President of the Republic since 2010. Nowadays, Eroğlu acts as an independent candidate but he has the strong support of his party National Unity and also Serdar Denktaş’s Democratic Party (Demokrat Parti), other major party in the center-right political spectrum. Eroğlu might win the contest in the first or second round although he is known as a status quo defender not very willingly for a settlement in the island.
Mrs. Sibel Siber
Born in 1960 in Nicosia, Mrs. Sibel Siber[3] is also a doctor and politician at the same time. She is a member of the Parliament since 2009 from social democratic Republican Turkish Party (Cumhuriyetçi Türk Partisi). Before the general elections in 2013, she was for two months the acting Prime Minister of the country. After the elections, she became the Speaker of the Parliament. She represents a new and not eroded face in favor of peace and settlement in the island. That is why; she could easily mobilize young voters who want to have a vision for their future. Moreover, if Mrs. Siber wins the election, she will become the first female President not only on the north, but in the whole island.[4]
Mr. Kudret Özersay
Born in 1973, Mr. Kudret Özersay[5] is the fresh blood of Turkish Cypriot politics. Scholar of law, Mr. Özersay was the advisor of President Eroğlu between 2010-2012 and the chief negotiator of TRNC during this year. He is also the leader of civil society initiative called Toparlanıyoruz (We are Recovering) which demands clean and transparent politics in the country. Unlike Mr. Eroğlu and Mrs. Siber, Mr. Özersay is not accepted as a favorite candidate for the moment, but he can attract the attention of the voters in the following days since he is young and a very good speaker. He also has the advantage of taking votes from both right and left wing electors since he situates himself at the center.
Mr. Mustafa Akıncı
Born in 1947 in Limassol, Mr. Mustafa Akıncı[6] is an experienced politician coming from extreme left tradition. Architect as a professional, he was the legendary municipal leader of Nicosia for three terms in the 1970s and 1980s. He was also a member of the Parliament between 2005 and 2009 from Peace and Democracy Movement (Barış ve Demokrasi Hareketi). Although he does not have too much chance, Mr. Akıncı can take the attraction of the leftist voters by reducing Sibel Siber’s votes.
Finally, it should be stated that there is still a very long time (4 months) before the election and everything can change during this time since TRNC is a very small country open to foreign influence. However, we can still say that the competition will be probably between Derviş Eroğlu and Sibel Siber and Mr. Eroğlu still has the lead.
Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Friedman points out Tunisia and Kurdistan as two democratizing Muslim countries. See;http://www.nytimes.com/2014/09/21/opinion/sunday/thomas-l-friedman-three-cheers-for-pluralism-over-separatism.html.