5 Mayıs 2026 Salı

Avrupa Siyasi Topluluğu'nun 8. Zirvesi Erivan'da Düzenlendi

 


Giriş

2022 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un önerisiyle hayata geçirilen yeni bir platform olan Avrupa Siyasi Topluluğu/AST (European Political Community-EPC), aynı yıl Ekim ayında düzenlenen ilk toplantısıyla başarıyla hayata geçirilmiş, hükümetlerarası bir forumdur. Bu yazıda, ülkemizde pek iyi bilinmeyen Avrupa Siyasi Topluluğu'nun geçmişi özetlenecek, daha sonra da Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenen 8. Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi'nden çıkan mesajlar değerlendirilecektir.

Avrupa Siyasi Topluluğu: Avrupalı devletler arasında bağları güçlendirmek adına yeni bir kanal

Fransız lider Macron'un önerisiyle kısa sürede hayata geçirilen Avrupa Siyasi Topluluğu, 44 Avrupa ülkesinden gelen katılımcılarla ilk toplantısını 2022 yılı 6 Ekim tarihinde Çekya'nın başkenti Prag'da yapmıştır. Zirveye AB Konseyi ve AB Komisyonu başkanları da katılmıştır. Topluluğun ikinci zirvesi 1 Haziran 2023'te Bulboaca-Moldova'da, üçüncü zirvesi 5 Ekim 2023'te Granada-İspanya'da, dördüncü zirvesi 18 Temmuz 2024'te Woodstock-Birleşik Krallık'ta, beşinci zirvesi 7 Kasım 2024'te Budapeşte-Macaristan'da, altıncı zirvesi 16 Mayıs 2025'te Tiran-Arnavutluk'ta ve yedinci zirvesi 2 Ekim 2025'te Kopenhag-Danimarka'da düzenlenmiştir. Yılda iki kere toplanması öngörülen platformun bu seneki ilk toplantısı için 4 Mayıs 2026 tarihi ve Ermenistan'ın başkenti Erivan seçilmiştir. Kuruluşun bu yılın ikinci ve toplamda 9. zirvesi, bu yılın sonbahar aylarında İrlanda'da düzenlenecektir.


Avrupa Siyasi Topluluğu, ilk toplantısına 44 üyenin katıldığı önemli bir Avrupa-içi istişare platformudur. Kuruluşun mevcut üye sayısı 47'dir. Bu üyeler, alfabetik sırayla; Almanya, Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Birleşik Krallık (İngiltere), Bosna Hersek, Çekya (Çek Cumhuriyeti), Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Kanada, Karadağ, Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs), Kosova, Kuzey Makedonya, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan'dır. 47 üye devletin 27'si AB üyesiyken, diğer 20 üyenin ise henüz AB üyesi olmamış Balkan devletleri (Arnavutluk, Bosna Hersek, Karadağ, Kosova ve Kuzey Makedonya), AB'nın dışında kalmış veya şimdilik dışında olan etkili bölgesel güçler (Birleşik Krallık ve Türkiye), Güney Kafkasya'da AB ile yakın ilişkiler kurma potansiyeline sahip devletler (Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan), Avrupa kıtasında yer almasına karşın AB dışında kalmış bazı devletler (Andorra, Lihtenştayn, İsviçre, İzlanda, Monako, Norveç, San Marino ve Sırbistan) ve Kanada ile Ukrayna olduğu görülmektedir. Ayrıca zirvelere katılan uluslararası kuruluşlar arasında AB Konseyi, Avrupa Parlamentosu, AB Komisyonu, AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ve NATO gibi oluşumları da saymak gerekir.

Platformun kuruluş amacı, 2022 yılında Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa güvenliği konusunda tüm Avrupalı devletleri kapsayan bir istişare platformu oluşturmak ve güvenlik, enerji ve siyasi istikrar gibi konularda ortak bir düzlem oluşturmaya gayret etmektir. Nitekim bu amaç uyarınca, Avrupa Siyasi Topluluğu, bugüne kadar geçen 3,5 yıllık süreçte, Ermenistan'da bir Avrupa Birliği misyonunun oluşturulması, Brexit sonrası tahrip olan Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin yeniden sağlam bir zemine oturtulması, Rusya'nın taciz ve tehditlerine maruz kalan Moldova'da bir sivil misyon kurulması  gibi somut adımlar atmayı başarmıştır. Ayrıca AB ile ilişkileri son yıllarda yapısal sorunlar ve demokrasi açığı gibi pürüzler temelinde gerilen Türkiye'nin de zirvelere katılımı ve bu zirvelerin bir tanesinde (Arnavutluk'taki 6. zirvede) Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Güney Kıbrıs Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis ile görüşmesi, platformun gergin ilişkileri olan veya henüz resmi ilişkiler tesis edememiş durumdaki Avrupalı devletlerin yakınlaşması bağlamında faydalı olabileceğini göstermiştir.

Erivan Zirvesi'nden Çıkan Mesajlar

Türkiye Cumhuriyeti'ni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın temsil ettiği 8. Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi, Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenmiştir. AB Konseyi resmi internet sitesine göre, bu zirvede, derin jeopolitik dönüşümlerin yaşandığı kritik bir dönemde, Avrupalı liderler; demokratik direnci güçlendirmek, bağlarını geliştirmek ve ekonomi ile enerji güvenliğini pekiştirmek için nasıl daha yakın iş birliği yapabileceklerini ve eylemlerini nasıl koordine edebileceklerini görüşmüşlerdir. Zirveye AB Konseyi Başkanı António Costa ile Ermenistan Cumhuriyeti Başbakanı Nikol Paşinyan eşbaşkanlık etmişlerdir. "Building the Future: Unity and Stability in Europe" (Geleceği İnşa Etmek: Avrupa'da Birlik ve İstikrar) başlıklı zirveye üye devletlerin tamamı üst düzey temsilcilerle katılmıştır. Türkiye'den Sayın Cevdet Yılmaz'ın yanı sıra Dışişleri eski Bakanımız ve AGİT Genel Sekreteri Feridun Sinirlioğlu da zirveye katılım göstermiştir. 

Euronews için zirveyi değerlendiren Jorge Liboreiro, zirveye dair 6 önemli hususu; 1-) Alman Şansölyesi Friedrich Merz'in yokluğu, 2-) Kuzey Amerika devleti olan Kanada'nın Başbakanı Mark Carney'nin Merz'in yokluğunda öne çıkması, 3-) kuruluşun temellerinin atılmasına vesilen Rusya-Ukrayna Savaşı'nın mağduru Ukrayna'nın Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'nin katılımı, 4-) Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberto Metsola arasındaki söz düellosu, 5-) Avrupalı devletlerin Rusya'ya enerji bağımlılıklarının yarattığı sorunların anlaşılması ve 6-) AB-Birleşik Krallık yakınlaşması olarak özetlemiştir. Zirveye dair kapsamlı bir analiz kaleme alan Türk analist Barçın Yinanç ise, birkaç yıl öncesine kadar tamamen Rusya güdümündeki Ermenistan'ın günümüzde Avrupa savunması adına önemli bir kale haline geldiğini yazarak, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliğini askıya alan ve AB üyeliğini resmi devlet politikası haline getiren Ermenistan'ın yaşadığı büyük dönüşüme ve bunun Rusya ile ilişkilerde yaratabileceği risklere vurgu yapmıştır. Anadolu Ajansı (AA) için konuyu değerlendiren Hazar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Felsefe Bölüm Başkanı Doç. Dr. Orkhan Valiyev de zirvenin, Erivan'ın değişen stratejik yönelimini yansıttığını savunmuştur. 

Cevdet Yılmaz ile Nikol Paşinyan

Zirve öncesinde çok dikkat çeken bir husus ise, İspanya'nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez'in uçağının arızalanması nedeniyle Erivan'a giderken Ankara'ya acil iniş yapmak zorunda kalması ve zirveye ertesi gün katılabilmesi olmuştur. Bu şekilde, Gazze krizi ve İran Savaşı'nda yaptığı çıkışlar nedeniyle ülkesi İspanya'dan çok Türkiye'de popüler olan Sanchez, bir anlamda Türk hayranlarıyla görüşme fırsatı bulmuştur. Ayrıca zirvede bir araya gelen Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinya ile Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Ani Köprüsü’nün ortak restorasyonu gibi sembolik ve somut iş birliği içeren bir konuda uzlaşmış ve bunu uluslararası basına duyurmuşlardır. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın zirveye bizzat katılmaması, Ankara ile Brüksel arasında Kıbrıs Sorunu merkezli olarak devam eden anlaşmazlığı göstermesi açısından manidardır. Yine de, platformun somut faydası, Türk-Ermeni stratejik diyaloğunun devamı ve ilişkilerde yumuşamanın sembolik bir jestle süslenmesi gibi bir somut adımla görülmüştür.

Sonuç

Sonuç olarak, Avrupa Siyasi Topluluğu, Avrupa güvenliği ve istikrarı adına yeni bir platform olarak öne çıkmakta ve Türkiye ile Azerbaycan gibi Türk devletleri de bu platformda yer almaktadır. Bu zirveden çıkan Ani Köprüsü uzlaşısı ise, kuşkusuz, iki taraf adına da önemli bir kazanımdır. Ancak son günlerde Bakü-Brüksel hattında gerilen ilişkiler, Türk dünyası ile Avrupa arasında yaşanan güven bunalımını teyit etmektedir. 

Kapak fotoğrafı: Anadolu Ajansı

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

4 Mayıs 2026 Pazartesi

ABD'nin 'Özgürlük Projesi' Başlıyor...

 

Giriş

2026 ABD/İsrail-İran Savaşı'nda İran İslam Cumhuriyeti'nin üst düzey dini/siyasi ve askeri liderlerini öldürmesine ve ülkenin deniz ve hava kuvvetlerini ciddi anlamda tahrip etmesine rağmen, Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı'nı geçişe kapatması sonucunda tetiklenen yüksek enerji fiyatları ve çeşitli metalardaki arz krizine dayalı küresel ekonomik kriz nedeniyle küresel liderliği yara alan ABD'deki Cumhuriyetçi Donald Trump yönetimi, bu sorunu çözmek için bugün itibariyle hareket geçiyor. Bu yazıda, Başkan Trump'ın dün açıkladığı ve Hürmüz Boğazı krizini çözmeyi amaçlayan "Özgürlük Projesi" (Project Freedom) operasyonu hakkında bilinenler özetlenecektir.

Trump'ın sosyal medyadan ilan ettiği 'Özgürlük Projesi' operasyonu

45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, dün (3 Mayıs 2026) Truth Social hesabından yaptığı açıklamayla, 'Özgürlük Projesi' adını verdiği Hürmüz Boğazı operasyonu hakkında ilk kez bilgi verdi. Trump, popüler sosyal medya platformundan duyurduğu operasyon hakkında şunları yazdı: "Dünyanın dört bir yanından, neredeyse tamamı Ortadoğu'da, açıkça ve şiddet ortamında devam eden anlaşmazlığa dahil olmayan ülkeler, Hürmüz Boğazı'nda kilitli kalan gemilerinin serbest bırakılması için Amerika Birleşik Devletleri'nden yardım istediler. Bu ülkeler, tamamen tarafsız ve masum seyircilerdir! İran, Ortadoğu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin iyiliği için, bu ülkelere gemilerini bu kısıtlı su yollarından güvenli bir şekilde çıkaracağımızı ve işlerine özgürce ve verimli bir şekilde devam edebileceklerini söyledik. Tekrar ediyorum, bunlar Ortadoğu'da şu anda yaşananlarla hiçbir şekilde ilgisi olmayan, dünyanın farklı bölgelerinden gelen gemilerdir. Temsilcilerime, gemilerini ve mürettebatlarını boğazdan güvenli bir şekilde çıkarmak için elimizden gelenin en iyisini yapacağımızı bildirmelerini söyledim. Her durumda, bölge, seyrüsefer ve diğer her şey için güvenli hale gelene kadar geri dönmeyeceklerini söylediler. Bu süreç, yani 'Özgürlük Projesi', Ortadoğu saatiyle Pazartesi sabahı başlayacak. Temsilcilerimin İran devletiyle çok olumlu görüşmeler yaptığının ve bu görüşmelerin herkes için çok olumlu sonuçlar doğurabileceğinin tamamen farkındayım. Bu harekâtın amacı, hiçbir yanlış yapmamış olan insanları, şirketleri ve ülkeleri özgürleştirmektir; onlar koşulların kurbanıdır. Bu, Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu ülkeleri ve özellikle de İran adına insani bir jesttir. Bu gemilerin birçoğunda yiyecek ve büyük mürettebatın sağlıklı ve hijyenik bir şekilde gemide kalması için gerekli olan her şey azalmaktadır. Bunun, son birkaç aydır çok yoğun bir şekilde mücadele eden herkes adına iyi niyet göstermede büyük bir adım olacağını düşünüyorum. Eğer bu insani süreç herhangi bir şekilde engellenirse, bu müdahale maalesef güçlü bir şekilde ele alınmak zorunda kalacaktır. Bu konuya gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim!".

Başkan Trump, bu açıklamasıyla 'Özgürlük Projesi' operasyonunun yakında başlatılacağını ilan ederken, açıklamada birkaç husus dikkati çekti. Öncelikle, operasyonun amacı Hürmüz Boğazı'nın kapanması ve bölgenin mayınlanması nedeniyle Basra Körfezi'nde mahsur kalan yüzlerce ticari gemi ve mürettabatının kurtarılması olarak ilan edilmiştir. Bu yönüyle, Başkan Trump'ın ifadesiyle, bu süreç bir askeri saldırı planından ziyade insani bir kurtarma girişimidir. İkinci olarak, bu sürece İran veya başka bir ülkeden engeller çıkarılması durumunda, Başkan Trump'a göre, güçlü bir karşılık verilecektir. Bu anlamda, ABD Silahlı Kuvvetleri'nin, kurtarma operasyonunun engellenmesi durumunda, Başkan'ın emriyle İran'a yeni saldırılar yapması beklenebilir. Üçüncü olarak, Başkan Trump'a göre, ABD-İran ateşkes ve barış müzakereleri iyi gitmekte ve ilerlemektedir. Bu yönüyle, Trump'ın sözlerinden, bu sürecin ateşkes ve barış müzakerelerine engel teşkil etmek amacıyla başlatılmadığı anlaşılmaktadır. Ancak bu operasyona İran'ın destek verip vermediği Başkan'ın açıklamalarından anlaşılmamaktadır. Dördüncü olarak, Trump, bu sürecin birçok ülkenin talebiyle başlatıldığını iddia etmektedir. Beşinci ve son olarak, Başkan Trump, bu operasyonun Pazartesi günü başlayacağını belirtmiştir. 

Operasyonun kapsamı ve amaçları

'Özgürlük Projesi' adlı ABD menşeli operasyon; güdümlü füze destroyerleri, 100'den fazla hava aracı (kara ve deniz tabanlı), insansız platformlar ve yaklaşık 15.000 askeri personelin desteğiyle yürütülecektir. Operasyonun amacı, Hürmüz Boğazı'ndaki "trafik birikimini yönetmek" ve özellikle gıda gibi temel ihtiyaçları azalan "tarafsız ve masum yabancı gemilere rehberlik ederek güvenli çıkışlarını sağlamak"tır. Operasyon, Trump tarafından bölgedeki çatışmadan etkilenen ülkelere yönelik bir "insani jest" olarak tanımlamıştır. Basın-yayın organları, bölgede yaklaşık 2.000 gemi ve 20.000 mürettabatın mahsur kaldığını yazmaktadır. Operasyon, daha önce duyurulan ve diplomatik eylem ile askeri koordinasyonu birleştirmeyi amaçlayan "Maritime Freedom Construct" (Deniz Özgürlüğü Yapılanması) girişimiyle desteklenmektedir.

İran'ın tepkisi

Açıklama sonrasında gözler İran'a çevrilirken, İranlı milletvekili ve İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı İbrahim Azizi (Ebrahim Azizi), ABD'nin Hürmüz Boğazı'na herhangi bir müdahalesinin mevcut "ateşkesin ihlali" olarak değerlendirileceğini söyledi. İran Silahlı Kuvvetleri ise ABD donanmasını Hürmüz Boğazı'na girmemesi konusunda uyararak, Hürmüz Boğazı'nın güvenliğinin “İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin elinde” olduğunu ve “herhangi bir durumda güvenli geçiş ve seyrüseferin silahlı kuvvetlerle koordinasyon içinde gerçekleştirilmesi” gerektiğini açıkladı.

Operasyon nasıl icra edilecek?

ABD basınından Axios platformunun Barak Ravid imzalı haberinde, ABD Başkanı Donald Trump'ın, 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle gemi trafiğinin sert şekilde düştüğü Hürmüz Boğazı'na ilişkin "Özgürlük Projesi" ele alınmış ve operasyonun nasıl icra edileceği analiz edilmiştir. Buna göre, iki Amerikalı yetkilinin verdiği bilgiler ışığında, bu yeni Hürmüz Boğazı girişiminin ticari gemilere eşlik edecek ABD Donanması gemilerini mutlaka içermeyeceği öngörülmektedir. Ancak yetkililerden biri, ABD Donanması gemilerinin, İran Ordusu'nun boğazdan geçen ticari gemilere saldırmasını önlemek için gerekirse "yakınlarda" bulunacağını söylemiştir. Yetkililer, ABD Donanması'nın, ticari gemilere, özellikle İran Ordusu tarafından mayın döşenmemiş rotaların kullanılması söz konusu olduğunda, boğazdaki en iyi deniz rotaları hakkında bilgi sağlayacağını da iletmişlerdir.

Bu bilgiler doğrultusunda, bölgede konuşlu ABD Donanması ve Ordusu'nun ticari gemilerin bölgeden çıkışı konusunda beklemede olacağı ve gemilere daha ziyade rota konusunda teknik destek sağlayacağı anlaşılmaktadır. Ancak ABD Ordusu, bu süreçte İran'a yönelik doğrudan bir müdahaleyi planlamamaktadır. ABD Donanması ve diğer ordu bileşenleri, ancak İran'dan bu gemilere yönelik bir saldırı gerçekleşirse müdahale edecek ve Başkan Trump'ın ifadesine göre bu müdahale oldukça sert olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı krizi nedeniyle küresel ekonomide yaşanan zorluklar, Başkan Trump ve ABD'yi harekete geçmeye zorlamış ve bu ortamda 'Özgürlük Projesi' operasyonu gündeme gelmiştir. Bu operasyon, İran tarafından bir saldırı gelmezse, başarıyla icra edilebilir ve bölgede mahsur kalan gemileri ve içerisindeki denizcileri kurtarabilir. Bu sayede, ABD küresel güç olarak bir başarı kazanacak, İran rejimi de Batı kamuoyunda sürekli şeytanlaştırılan kötü adam olmaktan kurtulabilecektir. Böyle bir ortamda taraflar arasındaki ateşkes ve barış müzakerelerinin de hızlanması beklenebilir. Ancak bu süreçte İran'dan ticari gemilere yönelik bir saldırı yaşanırsa, savaşın yeniden şiddetli bir şekilde yeniden başlaması da ihtimal dahilindedir. Bu nedenle, operasyonun başlayacağı önümüzdeki saatler son derece kritiktir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

3 Mayıs 2026 Pazar

Türk Futbolu

 

Giriş

Haziran ayında başlayacak 23. Dünya Kupası olan 2026 ABD-Kanada-Meksika FIFA Dünya Kupası'na Türkiye A Milli futbol takımının da katılacak olması sebebiyle, yakında tüm Türkiye medyasında sıklıkla gündemde olacak Türk futbolu; Osmanlı İmparatorluğu'nun uzatmaları oynadığı 19. yüzyılın son çeyreğinde kurumsallaşmaya başlamıştır. Bu yazıda, ülkemizde halkın en sevdiği spor branşı olan ve dünyada da bu alanda önde gelen ülkelerden biri olan Türkiye'de futbolun gelişimini mercek altına alarak, bu alanda Türkiye'nin kazandığı başarıları özetleyeceğim.

Türk Futbolunun Tarihsel Gelişimi

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) resmi internet sitesine göre, Türk futbolunun temelleri 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu döneminde atılmıştır. Süreç, Osmanlı modernleşmesinin doğal bir sonucu olup, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde önce gayrimüslimlerin, daha sonra da Müslüman Türk kökenli Osmanlı tebaasının İngilizlerle yakın ilişkiler kurmasıyla başlamıştır. Nitekim futbolun mucidi de olan İngilizlerin futbolu Anadolu'ya getirmesiyle başlayan Türk futbolunun hikâyesi, ilerleyen yıllarda Büyük Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından modern federasyon yapısına kadar uzanacaktır.

Türk futbolunun gelişimini farklı dönemlere ayırmak gerekirse;

1870'ler-1890'lar'da yaşanan "erken dönemde", futbol, Osmanlı topraklarına ilk kez 1870'li yıllarda İngilizler aracılığıyla girmiştir. Özellikle İstanbul ve İzmir gibi ticaret limanlarının bulunduğu varsıl şehirlerde yaşayan İngiliz aileler, bu dönemde öncelikle kendi aralarında futbol maçları yapmaya başlamış; bu da yerel gayrimüslim ve Müslüman tebaayı futbola özendirmiştir. Nitekim bu dönemde ilk Osmanlı futbol takımları kurulmaya başlanmıştır. Öncelikle İstanbul'da 1875'te Hermes Athletic and Cultural Association kulübü kurulmuş; İzmir'de kurulan ilk kulüp ise 1885 yılında kurulan Football Club Smyrna (İzmir Futbol Kulübü) olmuştur. Bu dönemde ilk Türk ve Müslüman futbolcular da sahalarda boy göstermeye başlamış; nitekim Selim Sırrı Tarcan 1898'de İzmir'de İngilizlerle maç yapan ilk Türk olarak nam salmıştır. Ayrıca Tarcan öncesinde ilk Türk futbolcusu olarak kabul edilen isim Fuat Hüsnü Kayacan'ı da bu noktada anımsatmak gerekir. Ancak Kayacan, bu dönemde Türk-Müslüman erkeklerin futbol oynaması hoş karşılanmadığı için, yakalanmamak adına maçlara "Bobby" takma adıyla çıkmıştır. Bu dönemde Türk topraklarındaki ilk resmi futbol maçı ise, 1897 yılında İzmir ve İstanbul karmaları arasında oynanmıştır. Bu sürecin devamında, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Padişah'a muhalif entelektüel ve askeri elitler arasında etkili olduğu 20. yüzyıl başlarında, Beşiktaş Jimnastik Kulübü/BJK (1903), Galatasaray Spor Kulübü/GSK (1905) ve Fenerbahçe Spor Kulübü/FB (1907) gibi ileride efsane olacak İstanbul futbol takımları kurulmuştur. Bu yıllarda İstanbul'un ardından İzmir, Ankara, Eskişehir, Bursa, Adana ve Trabzon şehirlerinde de futbol büyük bir hızla yayılmaya başlamıştır. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ise futbola iyice hız kazandırmış; kulüp ve takım sayısı hızla artarken, Türk gençleri arasında futbol en çok sevilen spor dalı haline de gelmiştir. "Üç Büyükler"in ardından 1908 yılında İstanbul'da kurulan Beykoz1908 ve Üsküdar Anadolu, 1910'da Altınörs İdmanyurdu ve Turan Sanatkarangücü'nün birleşmesiyle kurulan ve sonradan Ankara'ya taşınarak Ankaragücü Spor Kulübü adını alan Ankaragücü, İzmir'de kurulan ilk futbol kulübü olan Karşıyaka Spor Kulübü/KSK (1912) ve 1914'te İzmir futboluna katılan Altay (1914) gibi öncü kulüpleri bu noktada Türk futbolunun öncüleri olarak saymak yerinde olur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına giden Kuvayi Milliye direnişi süreciyle başlayan "kuruluş dönemi"nde modern Türk futbolunun en önemli dönüm noktası, Cumhuriyet'in ilanından hemen önce, 23 Nisan 1923 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun "Futbol Hey'et-i Müttehidesi" ismiyle kurulmasıdır. TFF, kurulur kurulmaz 21 Mayıs 1923 tarihinde 1904'te Paris'te kurulmuş olan FIFA'ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) üye olmayı başarmış ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ve tanınması öncesinde böyle önemli bir sportif ve diplomatik başarıya imza atmıştır. Bu dönemde futbol Anadolu'ya artık iyice yayılmış ve mahalli ligler daha organize bir şekilde düzenlenmeye başlanmıştır. Nitekim bu dönemde Altınordu ve Gençlerbirliği 1923'te, Göztepe 1925'te, Bucaspor ise 1928'de kurulmuştur. Bu kulüler de, Türk futbolunun öncü markaları arasında yer almayı hak eden tarihi oluşumlardır. Bu yıllarda henüz ulusal çapta bir lig organize edilememesine karşın, Türkiye Futbol Birinciliği, Türkiye Futbol Şampiyonası ve Milli Küme gibi adlarla mahallinin ötesinde bazı lig organizasyonları düzenlenmiştir. Bu dönemde Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi İstanbul takımları ile Harp Okulu SK, Gençlerbirliği ve Ankaragücü gibi Ankara takımları en önde gelen kulüpler olmuştur. Bu dönemde ayrıca 1951 yılında futbolda profesyonelliğin kabulü önemli bir adım olmuş ve bu sporun bir beden eğitimi aktivitesi olmanın ötesinde kabul görmesine olanak sağlamıştır.

1959'da başladığı kabul gören "profesyonel" dönemde ise, futbol, artık Türkiye'de profesyonel ve ulusal düzeyde düzenlenen liglerle organize bir şekilde yürütülmektedir. 1959 yılında düzenlenen Türkiye 1. Futbol Ligi'nin ilk sezonunda maçlar, 8'er takımdan oluşan Beyaz ve Kırmızı adlı iki grupta oynanmış; o tarihteki statü uyarınca Beyaz Grup'un lideri Fenerbahçe ile Kırmızı Grup'un lideri Galatasaray finalde karşılaşmıştır. İlk maçı Galatasaray 1-0, ikinci maçı ise Fenerbahçe 4-0 kazanınca, Türkiye 1. Futbol Ligi'nin ilk şampiyonu Fenerbahçe olmuştur. 1959-1960 sezonundan itibaren grup sistemi kaldırılmış ve Türkiye 1. Ligi, bugünkü statüsü ile oynanmaya başlanmıştır. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 1962 yılında UEFA'nın (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) tam üyesi olmuş ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye olmaya çalışan Türkiye'nin dış politikasına paralel olarak, Avrupa futbol ligleriyle entegre şekilde gelişmeye başlamıştır. Ligde 1987-1988 sezonuna kadar galibiyete 2 puan verilirken, bu sezondan itibaren galibiyete 3 puan verilmeye başlandı. Beraberlik ise daima 1 puanla ödüllendirilmiştir. 2002-2003 sezonunda adı Türkiye Süper Ligi olarak değiştirilen futbol ligimiz, 2005-2006 ve 2009-2010 sezonları arasında Turkcell Süper Lig adı ile, 2010-2011 ve 2018-2019 sezonları arasında ise Spor Toto Süper Lig adı ile düzenlenmiştir. 2021-2022 sezonunda tekrar Spor Toto Süper Lig olarak oynanan lig, 2022-2023 sezonundan bu yana Trendyol Süper Lig adı altında oynanmaktadır. Süper Lig'deki şampiyonluk sayılarına bakıldığında ise şöyle bir tablo oluşmaktadır:

  • Galatasaray - 25 (bu sene 26. defa şampiyon olmaları bekleniyor),
  • Fenerbahçe - 19,
  • Beşiktaş - 16,
  • Trabzonspor - 7,
  • Bursaspor - 1,
  • Medipol Başakşehir - 1.

Bu şekilde, Türkiye'de futbol, daha ziyade öncelikle "üç büyükler" arasında, daha sonrasında ise 1970'lerde Trabzonspor'un yaptığı devrimle birlikte "dört büyükler" arasında rekabetin yaşandığı bir spor branşı olmuş; ancak son yıllarda Bursaspor (2009-2010) ve Medipol Başakşehir (2019-2020) gibi farklı şampiyonların çıkması lige renk katmıştır. Ancak içerideki büyük ilgiye karşın, 1962-1963 sezonundan beri Avrupa kupası maçlarında boy gösteren Türk futbol takımlarının Avrupa başarıları oldukça sınırlı olmuştur. Bu alanda kupa kazanan tek Türk takımı Galatasaray olup, Fatih Terim'in önderliğinde sarı-kırmızılılar 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazanmış, yakın zamanda vefat eden Rumen futbol efsanesi Mircea Lucescu antrenörlüğünde ise aynı yılın ilerleyen döneminde UEFA Süper Kupa'sını müzesine götürmüştür. Ayrıca 2006 yılında Kayserispor, UEFA Intertoto Kupası'nı kazanan takımlar arasına girerek UEFA Kupası'na ikinci turdan katılmaya hak kazanmıştır. Bunların yanında, 1988-1989 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Mustafa Denizli yönetiminde yarı final oynayan Galatasaray ve 2012-2013 sezonunda Aykut Kocaman antrenörlüğünde UEFA Kupası'nda yarı final oynayan Fenerbahçe'nin başarılarından söz edilebilir. Avrupa kupalarında en yüksek sayıda maça çıkan Türk takımları ise şunlardır:

  • Galatasaray (340),
  • Fenerbahçe (300),
  • Beşiktaş (258),
  • Trabzonspor (155).

 Türkiye A Milli Futbol Takımının Başarıları

Futbolun bu kadar sevildiği ülkemizde, A Milli Futbol Takımı ise çeşitli sebeplerle bir türlü istenen başarıları gösterememiş ve genelde uluslararası alanda başarısız bir görüntü çizmiştir. 1954 İsviçre FIFA Dünya Kupası'nda ilk kez bu kapsamda bir uluslararası organizasyona katılma başarısı gösteren ayyıldızlılar, 2002 Güney Kore-Japonya FIFA Dünya Kupası'nda ise beklenmedik büyük bir başarıya imza atarak dünya 3. olmayı başarmıştır. Şenol Güneş yönetimindeki milli takımımız, bu şekilde tarihe geçecek büyük bir başarı kazanırken, bu kadar yaklaşmışken kupayı getirememesi yine de buruk bir sevince neden olmuştur. Milli takımımız 2026 FIFA Dünya Kupası'nda Haziran ayında boy göstererek bu organizasyona 3. defa katılacaktır. İtalyan antrenör Vincenzo Montella'nın yönettiği ayyıldızlılar, turnuvaya Arda Güler, Kenan Yıldız ve Hakan Çalhanoğlu gibi dünya çapında tanınan yıldızlarıyla gayet iddialı bir şekilde hazırlanmaktadır.

A Milli futbol takımımız, son yıllarda Avrupa Şampiyonaları'nda daha başarılı performans göstermekte ve sık sık bu organizasyona katılmaktadır. Nitekim ilk kez 1996'da Fatih Terim devrimi ile turnuvaya giden ama sıfır çekerek gruptan çıkamayan ayyıldızlılar, 2000 yılında Mustafa Denizli yönetiminde bu organizasyonda yalnızca ikinci kez yer almasına rağmen çeyrek finale kadar yükselmeyi başarmıştır. 2008'deki üçüncü deneyimde Fatih Terim önderliğinde en başarılı performansını sergileyen Türkiye, bu turnuvada yarı finale kadar yükselmiş ve bir anlamda 3. olmuştur. EURO 2016 ve EURO 2020'deki dördüncü ve beşinci denemelerde grup aşamasında elenen Türkiye, EURO 2024'te Vincenzo Montella önderliğinde bir kez daha üstün bir performans sergilemiş ve çeyrek finale kadar yükselmiştir. Milli takım tarihinde en fazla forma giyen değerli sporcularımız ise şu kişilerdir:

  • Rüştü Reçber: 120 maç,
  • Hakan Şükür: 112 maç,
  • Hakan Çalhanoğlu: 104 maç (Aktif),
  • Bülent Korkmaz: 102 maç,
  • Emre Belözoğlu: 101 maç,
  • Arda Turan: 100 maç,
  • Tugay Kerimoğlu: 94 maç,
  • Alpay Özalan: 90 maç,
  • Abdullah Ercan: 71 maç,
  • Nihat Kahveci: 69 maç.

A Milli takımda en çok gol atan sporcularımız ise şu kişilerdir:

Hakan Şükür

51

Burak Yılmaz

31

Tuncay Şanlı

22

Hakan Çalhanoğlu (Aktif)

22

Lefter Küçükandonyadis

21

Cenk Tosun (Aktif)

21

Metin Oktay

19

Cemil Turan

19

Nihat Kahveci

19

Arda Turan

17

Cengiz Ünder (Aktif)

16

Zeki Rıza Sporel

15

Kerem Aktürkoğlu (Aktif)

14

Arif Erdem

11

Ertuğrul Sağlam

11

Umut Bulut

10


Sonuç

Sonuç olarak, Türk futbolunun günümüze kadar sağladığı başarılar çok yüksek olmasa da, ülkemizde Avrupa standartlarında profesyonel, çok para harcanan, çok izlenen ve konuşulan, mücadeleci bir ligin var olduğu ortadadır. Bu konuda özellikle Galatasaray Spor Kulübü ile Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş gibi isimlerin efsanevi ve öncü markalar/kişiler olduğu belirtilebilir. Son yıllarda yaşanan şike ve bahis skandalı gibi olaylar ise, kuşkusuz, futbola yönelik ilgiyi azaltmaktadır. Dileğimiz, Türk takımları ve Türkiye A Milli futbol takımının çok daha büyük başarılar kazanmasıdır.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Başkan Trump, NATO Müttefiklerini Kızdırmaya Devam Ediyor

 

Giriş

ABD'nin kendi ulusal çıkarlarını ve milli ekonomisini öncelemesi ve küresel ekonomi ile uluslararası siyasetin ağırlığının kaydığı Asya-Pasifik (Hint-Pasifik) bölgesinde Çin'le rekabet etmek istemesi nedeniyle, önceki Amerikan yönetimlerinden daha farklı bir dış politika çizgisi benimseyen 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump'ın yönetimi, son haftalarda NATO üyesi Avrupalı müttefikleriyle de ciddi polemikler ve krizler yaşıyor. Bu yazıda, NATO'dan çıkma düşüncesini de son dönemde gündeme getirmeye başlayan Başkan Trump'ın Avrupalı müttefikleriyle yaşadığı krizleri ve bunun nedenlerini inceleyeceğim.

Başkan Trump'ın tepkisinin nedenleri

ABD Başkanı Donald Trump ve yönetiminin NATO müttefiki Avrupalı devletlere olan tepkisinin temelinde, son haftalarda küresel ekonomiyi olumsuz etkileyen İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kontrol altına almasının ardından hiçbir müttefik devletin kendilerini desteklemeye yanaşmaması yer alıyor. Nitekim Hürmüz Boğazı'nda 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı nedeniyle yaşanan ve küresel ekonomiyi, başta enerji fiyatları olmak üzere birçok kalemde çok olumsuz etkileyen bu sorun, aslında ABD'den çok Körfez devletlerini, Avrupalı ve Asyalı müttefikleri ve Çin'i etkilemiş; bu konuda ABD, müttefiklerine büyük baskı yapmasına karşın, bugüne kadar hiçbir devlet İran'la bu konuda karşı karşıya gelmeye yanaşmamıştı. Bu da, Başkan Trump'ı fazlasıyla kızdırmış ve özellikle İngiltere (Birleşik Krallık), Almanya, İtalya gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında güvenliklerini büyük ölçüde Amerikan desteği ve NATO yapısı sayesinde sağlayabilmiş devletlerin Trump'ın gözünde "güvenilmez ortak" durumuna düşmelerine neden olmuştu.

Başkan Trump'ın Avrupalı müttefikleriyle arasını açan ikinci önemli konu, Avrupalı devletlerin, ABD'nin aksine, İsrail'deki Netanyahu yönetimine mesafeli durmaları ve Filistin Devleti'ni tanıyarak iki devletli çözüme destek vermeleri olarak belirtilebilir. Bu konuda özellikle İspanya'nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez başı çekerken, diğer Avrupalı devletlerin de 7 Ekim saldırısı sonrasında başlarda İsrail'e destek vermelerine rağmen, sonradan İsrail'in Gazze'de uyguladığı akıl almaz şiddet politikaları nedeniyle ABD-İsrail ikilisine mesafeli durmaya başladıkları ve bunu da Filistin Devleti'ni tanıyarak gösterdikleri söylenebilir.

Üçüncü olarak, Başkan Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu gibi sağcı popülist liderlerin uluslararası hukuk, uluslararası kuruluşlar ve anlaşmaları hiçe sayan tek taraflı tavır ve politikalarının Avrupalı müttefiklerde yarattığı alerji nedeniyle, Avrupalı yönetimlerin neredeyse tamamen Demokrat yönetimleri tercih ettikleri; Clinton, Obama veya Biden gibi Avrupa bütünleşmesine destek olacak ve NATO kurumsal perspektifini güçlendiren Amerikan yönetimlerine destek verdikleri belirtilebilir. Bu da, Başkan Trump'ı, Polonya ve Macaristan'daki iktidardan yeni düşen Orban yönetimi gibi bazı istisnalar dışında, Avrupa yerine başka coğrafyalarda dostlar edinmeye yönlendirmektedir. Bu bağlamda İsrail, Arjantin ve Japonya gibi devletler, Trump ABD'sinin yakın müttefikleri olmaya devam etmektedir.

ABD-Almanya gerilimi: Merz'in sözleri bahane oldu, asker çekme kararı geldi

Anketlerde aşırı sağcı AfD-Almanya İçin Alternatif partisinin birinci sıraya yerleşmesi nedeniyle iç siyasette zor günler geçiren Hıristiyan Demokrat Şansölye Friedrich Merz, aslında Mart ayında Washington'a başarılı bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Başkan Trump'la müttefiklik ilişkilerini tazelemişti. Hatta bu nedenle Avrupa içerisinde Merz-Von de Leyen hattı ile İspanya (Sanchez) hattı arasında gerilim olduğu yazılmıştı. Ancak daha sonraları Şansölye Merz'in ABD'nin İran Savaşı'nda "küçük düşürüldüğünü" açıklaması, Başkan Trump'a aslında bir süredir üzerinde düşündüğü hamleyi yapma fırsatı sağladı. Buna göre, ABD, Almanya'da bulunan askerlerinin 5.000'inin üzerine bir kısmını geri çekeceğini açıkladı. Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius bu kararın "öngörülebilir" olduğunu söylerken, buna rağmen ABD ve Avrupa güvenliğine zarar verebileceğini vurguladı. Bu karar sonucunda, toplamda 36.000 civarındaki Amerikan askerî personelinin yüzde 14 civarında bir kısmının, yani yaklaşık 5.000’inin geri çekilmesi bekleniyor. Bu karar, Almanya ve Avrupa'nın güvenliğini bir anda riske atmayacak olsa bile, kuşkusuz Rusya'nın Avrupa'ya yönelik olası saldırgan politikalarında cesaretlendirici bir adım olabilir. 

Arjantin'den İngiltere'ye Falkland tacizi

ABD-Almanya kriziyle eşzamanlı olarak yaşanan bir diğer NATO-içi kriz ise ABD-Birleşik Krallık ekseninde yaşanıyor. Her ne kadar daha birkaç gün önce Birleşik Krallık'ın sembolik lideri Kral III. Charles ABD'ye başarılı bir devlet ziyareti yaparak "özel ilişkiler"i canlandırsa da, Başkan Trump'ın bu ziyarette de ima ettiği gibi, İngiltere Başbakanı Keir Starmer'la sorunlu ilişkileri, Trump'ın yakın müttefiki olan ve Başkan Trump'ın yeniden seçilmesine bizzat yardımcı olduğu Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei'yi cesaretlendirmiş olmalı ki, Milei, daha önce ülkesini 1982 yılında Birleşik Krallık'la savaşa sürükleyen Falkland Adaları konusunda Londra'yı rahatsız eden açıklamalar yapmaya başladı. Malvinas Adaları olarak da bilinen bu toprağın Arjantin'e ait olduğunu belirten Milei, her ne kadar bu konuda bir savaş ilanı yapmasa da, Washington-Londra geriliminden yararlanarak adaları yeniden ülkesine katmayı düşlediği anlaşılmaktadır. Milei'nin arkasında Trump'ın güçlü desteğinin olduğu da düşünülürse, Trump'ın İngiltere'yi Hürmüz konusunda yaptıkları nedeniyle cezalandırmaya çalıştığı iddia edilebilir.

ABD-İspanya gerilimi: İdeolojik husumet düşmanlığa mı dönüşüyor?

ABD'deki popülist sağ Donald Trump yönetiminin, dünya genelinde de güçlü sağcı liderlere destek verdiği ve solcu politikalar ile liderleri tasvip etmediği bilinmektedir. Her ne kadar bu konuda bazı istisnalar olsa da, Trump, İspanya'nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez ile öncelikle ideolojik olarak hasım durumundadır. Ancak devletler arası ilişkilerde ideolojilerin etkisi bir yere kadar olduğu ve uluslararası anlaşma ve kuruluşların etkisi daha yoğun yaşandığı için, genelde devletler arası ilişkiler ideolojik farklılıklara rağmen süreklilik gösterebilmektedir.

Sanchez vs. Trump

Buna karşın, Trump'ın Ortadoğu politikaları ve NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını yüzde 5 düzeyine çekmesi gibi uygulamalarına ilkesel olarak karşı çıkan İspanya yönetimi, uluslararası hukuk ve savaş karşıtlığı temelinde Başkan Trump'ı sert bir şekilde eleştirmektedir. Ancak bu da Trump'ı kızdırmakta ve ABD Başkanı'nın İspanya ile ticari ilişkileri kesme ve İspanya'yı NATO'dan atma gibi tehditlerine yol açmaktadır. Bunların gerçekleşmesi kolay olmasa da, ABD yönetiminin yakın gelecekte Almanya'nın ardından İspanya ve İtalya'daki askerlerini de çekmesi beklenmektedir. Bu ise, Akdeniz ülkeleri olan İspanya ve İtalya'yı pratikte belki de hiç etkilemeyecek olsa da, kuşkusuz NATO'nun birlik ruhu adına olumsuz bir gelişme olacaktır. Başkan Trump, Avrupalı müttefiklerine tepkisini göstermek için önceki gün AB menşeli arabalara yüzde 25 tarife uygulamasını da yürürlüğe sokmuştur.

Sonuç

Sonuç olarak, Başkan Trump'ın küresel liderliği korumak adına benimsediği farklı politikalar, ABD-Avrupa hattında gerilimleri körüklemekte ve her iki taraf için de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Dileğimiz, NATO müttefiklerinin 2026 Ankara Zirvesi'nden başlayarak yeniden uyum sağlamalarıdır. Çünkü NATO, geçmişteki bazı hatalarına karşın, özünde doğru değerler temelinde kurulmuş, faydalı ve dünya barışına katkı sağlayabilecek bir askeri kuruluştur. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Mayıs 2026 Cuma

AB'nin Güney Kıbrıs Zirvesinden Çıkan Mesajlar

 

Giriş

Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 devletin lideri ve AB'nin üst düzey yetkilileri, Avrupa Birliği Konseyi’nin Kıbrıs Dönem Başkanlığı kapsamında düzenlediği gayriresmî Avrupa Konseyi toplantısı için 23-24 Nisan 2026 tarihlerinde, resmî adı Kıbrıs Cumhuriyeti olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin başkenti Lefkoşa ve Ayia Napa'da buluşmuşlardır. Bu yazıda, Türkçe ve İngilizce medya kaynakları doğrultusunda Güney Kıbrıs’ta düzenlenen Avrupa Birliği (AB) Gayriresmi Liderler Zirvesinden çıkan mesajlar özetlenecektir.

Güçlenen Kıbrıs, Türkiye'ye meydan okuyor mu?

2004 yılında Kıbrıs Sorunu'nun çözümü için düzenlenen Annan Planı referandumuna "hayır" oyu vermelerine rağmen AB üyeliğiyle ödüllendirilen Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi, ağabeyi Yunanistan'la birlikte AB üyesi olarak son yıllarda Türkiye aleyhine ciddi kazanımlar elde etmektedir. Öyle ki, Doğu Akdeniz'de 2000'lerden bu yana keşfedilen hidrokarbon kaynakları konusunda uluslararası şirketlerle anlaşmalar imzalayarak ve Türkiye'nin dahil edilmediği Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nu (EMGF) kurarak Ankara'yı irrite eden Güney Lefkoşa, son yıllarda ABD, AB, İsrail ve Fransa gibi etkili bazı devletleri yanına çekerek siyasi ve askeri olarak da güçlenmeye başlamıştır.

Bu durumun somut kazanımları ise; PESCO ve SAFE gibi Avrupa savunması yönünde bazı ciddi girişimlerin derinlik kazanması ve Türkiye'nin bunlara dahil olamaması, ABD'nin Güney Kıbrıs'a yönelik silah ambargosunu kaldırması, Kıbrıs'ın NATO üyeliğinin ciddi şekilde değerlendirilmeye başlanması, Türkiye karşıtı üçlü bir blok olarak hareket etmeye başlayan İsrail-Yunanistan-Kıbrıs hattında düzenlenen ortak askeri tatbikatlar, İsrail'den Kıbrıs'a gelişmiş bir hava savunma sisteminin satılması, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ekselansları Tom Barrack'ın Kıbrıs Sorunu'nu "apse"ye benzeterek sorunun çözümleneceğini iddia etmesi ve Fransa'nın Emmanuel Macron liderliğinde Kıbrıs ve Yunanistan'la çok yakın ilişkiler tesis ederek bu iki ülkeyi koruma konusunda taahhüt altına girmesi olarak sıralanabilir.

Bunlar, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda uluslararası hukukun yanında olduğunu düşünen Kıbrıslı Rumların dış siyasette atağa geçtiğinin somut ispatlarıdır. Türkiye'nin son yıllarda içeride yaşadığı 15 Temmuz hain askeri darbe girişimi, ABD ve Batı dünyasıyla sorunlu ilişkiler, toplumu kamplaştıran laik-İslamcı gerilimi, yıllardır bir türlü çözülemeyen PKK terörü ile Kürt Sorunu ve 2018'den bu yana etkili olan ekonomik kriz algısı da Kıbrıs'ın elini Ankara karşısında kuvvetlendirmektedir.

Güney Kıbrıs'ın şov zamanı: 2026 AB Liderler Zirvesi

Bunların yanı sıra, Nikos Hristodulidis Başkanlığında 2026'nın ilk yarısında Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı görevini üstlenen Güney Kıbrıs, bu süreci de Brüksel'i Türkiye karşıtı çizgide birleştirmek ve Kıbrıs'ta olduğunu iddia ettikleri "işgal"i ortadan kaldırmak için Avrupalı liderleri seferber etmeye çalışmakla geçirmiştir. Bu bağlamda, Güney Lefkoşa, 23-24 Nisan 2026 tarihlerinde Lefkoşa ve Ayia Napa'da AB Liderler Zirvesi'ni düzenleyerek de dikkatleri üzerine çekmiştir. Hristodulidis, Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı da Zirveye davet ettiklerini, ancak Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki resmî diplomatik ilişkilerin henüz tesis edilememesi nedeniyle davetlerinin reddedildiğini açıklamıştır.

AB Liderler Zirvesi aile fotoğrafı (23-24 Nisan 2026)

Renkli karelere sahne olan AB Liderler Zirvesi, Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Sorunu'nu kendi perspektiflerinden yansıttıkları tarihi bir olay olarak tarihe geçmiştir. Zirve öncesinde basına konuşan Nikos Hristodulidis, 27 üye devletin saldırı altındaki üyelerine destek olmalarını 42.7 nolu maddeden kaynaklanan bir yükümlülük olarak öne çıkarmıştır. AB resmi web sitesine göre, bu Zirvede öne çıkan iki temel husus şunlar olmuştur:

  • Rusya-Ukrayna Savaşı ve Ortadoğu'daki çatışma da dahil olmak üzere jeopolitik ortam ve Avrupa'nın yanıtını görüşmek,
  • 2028-2034 Mali Çerçevesi'ni oluşturmak.

Ukrayna, Ortadoğu ve Enerji

Ukrayna konusunda, AB liderleri, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile Rusya'nın saldırgan savaşındaki son gelişmeler hakkında görüşmüş ve bu bağlamda, Konsey'in Ukrayna'yı güçlendirmek ve Rusya üzerindeki baskıyı arttırmak amacıyla aldığı iki kararı memnuniyetle karşılamışlardır. Bu kararlar; a-) Ukrayna'nın 2026-2027 yılları için genel bütçesini ve savunma ihtiyaçlarını desteklemek amacıyla verilen 90 milyar avroluk kredi ve b-) Rusya'nın savaş makinesini zayıflatmak için 20. yaptırım paketinin yürürlüğe sokulmasıdır. Toplantının ardından Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi Başkanı Antonio Costa, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Volodimir Zelenski ortak bir bildiri yayımlayarak Ukrayna'nın AB üyeliğine giden yolda gösterdiği reform çabalarını övmüş ve müzakere gruplarının gecikmeden açılması çağrısında bulunmuşlardır.

Ortadoğu konusunda, Avrupalı liderler, 4 Nisan'da Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Körfez İşbirliği Konseyi'nden (GCC) önemli ortaklarla ortak zorlukları ve ortaya çıkan iş birliği fırsatlarını görüşmek üzere bir çalışma yemeği düzenlemişler ve ABD ile İran ve İsrail ile Lübnan arasında yakın zamanda varılan ateşkesleri memnuniyetle karşılayarak, tüm tarafları barışa ulaşmak için iyi niyetle müzakerelere katılmaya çağırmışlardır. Avrupalı liderler, gerçek barışın ancak uluslararası hukukun savunulmasıyla sağlanabileceği ilkesine dayanarak, üç temel ilke üzerinde anlaşmışlardır:

  • Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğünün yeniden sağlanması,
  • Bölgede istikrarlı ve kalıcı bir ateşkes,
  • İran'ın nükleer silah edinmesine asla izin verilmemesi.

AB liderleri, Ortadoğu krizinin Avrupa'daki enerji ve fosil yakıt fiyatları üzerindeki etkisini de görüşmüş ve Avrupa Komisyonu'nun 19 Mart 2026'daki önceki Avrupa Konseyi toplantısında krizi çözmek için önlemler alınması çağrısına yanıt olarak hazırladığı 'AccelerateEU' bildirisini ele almışlardır. Başkan Costa, ayrıca koordinasyonun öneminin altını çizmiş ve AB'nin enerji güvenliğini sağlamak için enerji geçişini hızlandırması ve yerli temiz enerji kaynaklarının kullanımını ivmelendirmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Genel jeopolitik durum göz önüne alındığında, Avrupalı liderler, AB'nin karşılıklı savunma ilkesini, Avrupa Birliği Antlaşması'nın 42.7 maddesini ve olası bir AB Ordusu girişimini görüşmüşlerdir. Görüşmelerde, maddenin pratikte nasıl kullanılabileceği ele alınmış ​​ve AB Yüksek Temsilcisi liderlere devam eden çalışmalar hakkında bilgi vermiştir. Bu bağlamda, AB Ordusu konusunda çok hevesli olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un "Kıbrıs ve Yunanistan'a yönelik saldırılar olursa Fransa'nın Avrupalı ortaklarını koruyacağını" açıklaması özellikle Türkiye'de büyük tepki yaratmıştır. Macron'un sözleri Türkiye açısından hoş olmamakla birlikte, Türkiye'nin Yunanistan ve Kıbrıs'a saldırma gibi bir niyetinin bulunmadığı da düşünülürse, bu açıklamanın büyütülmesi ve polemiklere girilmesi gereksizdir. Üstelik ülkenin Cumhurbaşkanı veya Dışişleri Bakanı dururken bu açıklamaları Milli Savunma Bakanlığı sözcülerinin yapması da diplomatik teammüllere aykırı ve yakışıksız bir durumdur. 

AB'nin 2028-2034 Bütçesi

AB liderleri, Kıbrıs'ta AB'nin uzun vadeli bütçesi olan 2028-2034 çok yıllık mali çerçevesini görüşerek, AB'nin hedeflerine uygun finansman düzeyini belirlemeyi amaçladılar. Başkan Costa, AB liderleri arasındaki tartışmanın, bütçenin finansmanında yeni öz kaynakların önemli bir rol oynayacağını doğruladığını belirtti. Ayrıca, Komisyonun önerisinin daha sonraki çalışmalar için temel oluşturacağını ve Avrupa Parlamentosu tarafından sunulanlar da dahil olmak üzere diğer önerilerin de değerlendirilmesine açık olduklarını vurguladı. Liderler, Kıbrıs dönem başkanlığı tarafından hazırlanan rakamlar içeren ilk öneri ("müzakere kutusu") temelinde, 18 ve 19 Haziran 2026 tarihlerinde yapılacak Avrupa Konseyi toplantısında Çok Yıllık Mali Çerçeve'yi görüşecek.

Gayriresmi görüşmenin ardından, Kıbrıs Devlet Başkanı, Avrupa Parlamentosu Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı, en yüksek siyasi önceliğe sahip somut önlemleri ve zaman çizelgelerini belirleyen "Tek Avrupa, Tek Pazar" yol haritasını imzaladılar. Avrupa Konseyi'nin rehberliğine dayanan yol haritası, 5alanda yasal ve politika girişimlerini içermektedir:

  • Basitleştirme kuralları,
  • Daha bütünleşik bir tek pazar,
  • Güçlü ticareti desteklemek,
  • Enerji fiyatlarını düşürmek ve karbondan arındırmak,
  • Dijital ve yapay zekâ dönüşümüne öncülük etmek.

Sonuç

Sonuç olarak, Güney Kıbrıs ev sahipliğindeki AB Liderler Zirvesi, Türkiye'nin bir türlü çözülemeyen Kıbrıs Sorunu nedeniyle AB ile ilişkilerinin derin krizlere gebe riskli bir aşamaya geçtiğini göstermesi açısından oldukça önemlidir. İçeride ekonomik sorunları olan ve Ortadoğu'da ciddi güvenlik riskleri bulunan Türkiye'nin bir de AB ile düşmanca ilişkilere yönelmesi ve kendisini iyice yalnızlaştırması kuşkusuz akılcı bir tavır değildir. Ancak AB'nin de artık Ankara'ya karşı makul davranması, Kıbrıs Sorunu'nun Türkiye'nin AB üyeliği gerçekleşmeden çözülmesinin kolay olmadığını anlaması, Türkiye'nin yıllardır AB kapısında tutulması nedeniyle Türk toplumunda Brüksel'e büyük tepkilerin oluştuğunu fark etmesi ve ikili ilişkileri krizden ve Rum-Yunan provokasyonlarından uzak tutacak bir ara formül oluşturması gerektiğini idrak etmesi gerekmektedir. Bizce aksi takdirde elbette Türkiye kaybedecek, ama kendisiyle birlikte AB'yi de dibe çekecektir...

Kapak fotoğrafı: Avrupa (AB) Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, Kıbrıs Cumhuriyeti (GKRY) Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis ve AB (Avrupa) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (The National Herald).

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ