26 Nisan 2011 Salı

Yeni İngilizce makalem The 'Kadro' movement: an intellectual movement in the early Republican period (1932-1934)"



International Review of Turkish Studies adlı dergide yayınlanan "The 'Kadro' movement: an intellectual movement in the early Republican period (1932-1934)" adlı makalemin metnine ulaşmak için lütfen buraya tıklayınız.
Ozan Örmeci

24 Nisan 2011 Pazar

Lider Portreleri


Okuyuculardan çok büyük ilgi gören Türk siyasal hayatında iz bırakmış liderlerin portrelerini istek üzerine tek bir yazıda sıralıyorum. İyi günler.


23 Nisan 2011 Cumartesi

Abdullah Gül



2007 yılından bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Abdullah Gül ilginç bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günü ve Türk siyasal tarihi için çok önemli bir sembol olan 29 Ekim 1950’de Kayseri’de dünyaya gelmiştir. Gül’ün doğum tarihinin bir diğer ilginç özelliği ise 1950 yılının 14 Mayıs’ında Türkiye Cumhuriyeti devletinin hileli 1946 seçimleri sonrası ilk kez hilesiz ve düzgün bir demokratik seçim yapması ve seçim sonucunda 27 yıllık tek parti iktidarının ardından Demokrat Parti iktidarının kurulmasıdır. Böyle anlamlı bir yıl ve günde doğan Gül’ün yaşamı ve siyasi kariyeri de Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal tarihinde önemli izler bırakacaktır. Bu yazıda Abdullah Gül’ün hayatını, kişisel özelliklerini ve siyasal eğilimlerini incelemeye çalışacağım.
29 Ekim 1950’de Kayseri’de sabah babasının ifadesiyle ezan vakti doğan Abdullah Gül’ün isminin başta Cumhuriyet Bayramı’nda doğması sebebiyle Cumhur olması düşünülmüştü. Özellikle Gül’ün dayısı bu isimde ısrar ediyordu. Ancak Gül’ün babaannesinin anne ve babasından daha önceden “erkek olursa ismi Abdullah olacak” şeklinde bir söz aldığı ortaya çıkınca Abdullah isminde karar kılındı. Fakat Can Dündar’ın deyimiyle “Cumhur ismini alamayan çocuk 57 yıl sonra Cumhur’un başına geçecekti”. Abdullah Gül’ün ailesi Kayseri’nin köklü ailelerinden birisiydi. Ailenin önceki kuşaklarında birçok imam bu bölgede görev yapmıştı. Abdullah Gül’ün babası olan Ahmet Hamdi Gül 1926 doğumlu bir torna ustasıydı. Kayseri Hava İkmal Komutanlığı’nda atölye şefi olarak çalışan Ahmet Hamdi Bey dayısının kızı Adeviye Hanım’la 1949 yılında evlendi. Adeviye Hanım da Kayseri’nin köklü ailelerinden Satoğulları’na mensuptu. Evlilikten bir yıl sonra dünyaya gelen Abdullah Gül ailenin ilk çocuğu ve göz bebeğiydi. Her iki ailenin de ilk torunu olan küçük Abdullah’a bu nedenle özel bir ihtimam ve sevgi gösteriliyordu. Annesi ve babasının aktardıklarına göre küçük Abdullah son derece saygılı, sevecen ve mülayim bir çocuktur. Abdullah’ın ardından ailenin bir kız ve bir erkek çocuğu daha olacaktı. Yazları Erciyes’in gölgesindeki bağ evinde geçiren ailenin çocukları arkadaşlarıyla beraber birdirbir ve uzuneşek oynarlar, toprak ve doğayla haşır neşir olurlardı. Gül ailesinin küçük mensuplarının en sevdikleri akşam aktivitesi ise açık hava sinemasında kovboy filmleri seyretmekti. Abdullah Gül eğitimine 1957 yılında Gazi Paşa İlkokulu’nda başladı. 27 Mayıs İhtilali gerçekleştiğinde henüz 10 yaşında olan küçük Abdullah olayları anlayamasa da öğretmeninin Demokrat Parti iktidarı aleyhine anlattıklarıyla irkiliyordu. Ancak öğretmeninin anlattıklarının tersi niteliğindeki ailesi ve akrabalarının da anlattıklarıyla henüz o yaşlarda küçük Gül’de Demokrat Parti sempatisi oluşuyordu. Muhafazakâr bir kent olan Kayseri’de o yıllardan başlayarak sağ gelenek çok güçlüydü ve Gül ailesi Yassıada duruşmalarını her gün radyodan dinlerdi. Bu dönemlerde küçük Gül’ün ilk siyasal sosyalleşmesi yaşanıyordu. Bu yıllarda Gül ailesinin bir diğer önemli aktivitesi ise her yaz bir süreliğine aile büyüklerini (büyükbabası ve dayısı) görmek için kara trenle İzmir’e gitmeleriydi. 3. sınıf sonrası gittiği İzmir’de yaz tatilinin ardından da kalan küçük Abdullah ilkokul 4. sınıfı İzmir’de Kemal Reis İlkokulu’nda okudu. Beşinci sınıfta ise yeniden Kayseri’de Gazi Paşa İlkokulu’na döndü ve buradan 1962 yılında oldukça iyi bir not ortalamasıyla mezun oldu. O yıllarda hayat boyu dostluklarını sürdüreceği arkadaşlarıyla futbol oynamayı çok seven küçük Abdullah, bir yandan da babasından Kuran okumayı öğrenmişti. Daha sonraları Kuran kursuna da giden küçük Gül yine de ailesi tarafından İmam Hatip Okulu’na gönderilmedi. Şiir kitapları yayınlayan dedesi, yüksek öğrenim görmüş birçok aile büyüğü olan Abdullah da iyi ve modern bir eğitim görmek ve makine mühendisi olmak istiyordu. Ticarete yatkınlığının ölçülmesi açısından aile tarafından dedesinin dükkânında gazoz sattırılmaya çalışılan küçük Abdullah, utangaçlığı nedeniyle bu işte başarılı olamayınca onun için Kayseri’de önemli bir gelenek olan ticaret kapıları kapandı. Bu nedenle aile Abdullah’ın eğitimine devam etmesini istedi.
Abdullah Gül 29 Ağustos 1962’de Kayseri’de Nazmi Toker Ortaokulu’na kaydoldu. Gül ortaokuldan 1965 yılında mezun oldu. O liseye başlarken siyaset sahnesinde yeni ve genç bir siyasetçi olan Süleyman Demirel basamakları hızla çıkıyor ve 1965 seçimlerindeki büyük başarısıyla Başbakan oluyordu. Halaoğlu Mehmet Tekelioğlu ile beraber o yıl Kayseri’de düzenlenen mitinglere katılan Gül, Adalet Partisi (AP) mitinginde destek, Türkiye İşçi Partisi (TİP) mitinginde ise protesto için bulunuyordu. Abdullah Gül 1965 sonbaharında Kayseri Lisesi’ne başladı. Osmanlı’dan miras kalan taş bir binada eğitim veren Kayseri Lisesi o dönem Anadolu’nun en itibarlı ve iyi eğitim veren devlet okullarından birisiydi. 20 yıl önce Gül’ün oturacağı o sıralarda Turgut Özal da oturmuştu. Sadettin Bilgiç, Turhan Feyzioğlu, Osman Bölükbaşı ve Korkut Özal da diğer ünlü Kayseri Lisesi mezunları arasındaydı. Lisede gözlük takmaya başlayan Abdullah Gül, o nedenle arkadaşları tarafından “dört göz” diye çağrılmaya başlamıştı. Kayseri Lisesi o yıllarda karma eğitim veren bir lise olmasına karşın, Kayseri’nin tutucu atmosferi nedeniyle kız çocukları liseye pek gönderilmiyordu. Bu nedenle Abdullah Gül’ün sınıf arkadaşları arasında tek bir kız öğrenci dahi yoktu. Hayatın içerisinde kızların olmadığı o ortamda erkek öğrenciler ve genç Abdullah için de en önemli meşgale futboldu. Amcasının etkisiyle çocukluğundan beri fanatik bir Beşiktaşlı olan Gül, okul takımında da futbol oynuyordu. Genç Abdullah’ın görevi ise kalecilikti. O yılların Abdullah Gül’ün hayatında ve siyasal sosyalleşmesinde en önemli iz bırakan olayı ise ünlü İslamcı şair ve fikir adamı Necip Fazıl Kısakürek’in Kayseri’ye gelmesiydi. Büyük Doğu Fikir Kulübü’nün kurucusu ve muhafazakâr hareketin fikri lideri olan Kısakürek bir konferans için geldiği Kayseri’de büyük bir coşkuyla karşılanmış, babasının konferansa götürdüğü genç Abdullah Gül de usta şairden etkilenerek Büyük Doğu hareketine katılmıştı. İslamcı yayınları öncelikle takip eden genç Gül bu dönemde farklı kaynaklardan da besleniyor, Varlık Yayınları’nın eserlerini ve dünya edebi klasiklerini okuyarak kendisini geliştiriyordu. Kayseri Lisesi’nde edebiyat ve siyasetle iyice tanışan genç Abdullah, o dönem çok etkilendiği Necip Fazıl’a bir mektup dahi yazıyor ve İslam davasına olan hizmetleri nedeniyle kendisine olan hayranlık ve bağlılığını belirtiyordu. 1968 yılında tüm dünyada ve Türkiye’de Gül’ün hiç hazzetmediği sol hareketler patlamışken, Abdullah Gül üniversite eğitimi için İstanbul’un yolunu tutuyordu. İlk olarak Merkezi Sistem Sınavı için Ankara’ya giden ve bu şehri ilk kez gören genç Abdullah, sınav sonrası İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanıyor ve akrabası Mehmet Tekelioğlu ile beraber ilk kez İstanbul’a gidiyordu. Tanımadığı bu büyük kentte kendisini güvensiz hisseden genç ve muhafazakâr Gül hemen Kayseri Yurdu’na gitti ve orada tanıdıklarını buldu. Sırada ise İstanbul’u keşfetmek ve Beşiktaş maçlarına gitmek vardı. İki ay sonra Hukuk Fakültesi’nden İktisat Fakültesi’ne yatay geçiş yapan Gül, o yıl İstanbul’da gerçekleşen büyük ve olaylı 6. Filo gösterilerini tertipleyen sol öğrenci gruplarına karşı “Müslüman Türkiye” diye slogan atan sağ gruplara kendisini yakın hissediyordu. Ancak Necip Fazıl ve Büyük Doğu etkisiyle o yıllarda Necmettin Erbakan liderliğinde partileşen Milli Nizam Partisi ve Nizam hareketine mesafeliydi. Bu yıllarda Milli Türk Talebe Birliği’ne (MTTB) üye olan Gül, aynı zamanda İstanbul Milliyetçiler Derneği’ne de kayıt oluyordu. Aynı dönemde MTTB’nin tertiplediği “Kıbrıs Türk’tür” ve “Komünizmi telin” mitinglerine katılan Gül, MTTB çatısı altında tiyatro, sinema ve fotoğrafçılık kulübü faaliyetleri yürütüyordu. İstanbul Üniversitesi’nde MTTB temsilcisi ve yöneticisi olarak aşırı sol gruplar tarafından mimlenen Gül bu nedenle uzunca bir süre üniversiteye dahi giremedi. Hatta bir takım sol gruplar o yıllarda üniversite içerisinde Gül’ün resimlerini dahi dağıtarak kendisini hedef seçtiklerini gösteriyorlardı. O dönemde taşlı sopalı kavgaların yerini yavaş yavaş bıçaklı, tabancalı terör faaliyetleri alıyor ve bir gün kendisine silah doğrultulan Abdullah Gül soğukkanlılığı sayesinde canını güç bela kurtarabiliyordu. Necip Fazıl’ın “kanunları gerebildiğiniz kadar gerin ama kanunları koparmayın” sözünü daima aklında tutan genç Gül bu nedenle aktivist bir öğrenci olmasına karşın silahtan uzak durdu ve belki de bu sayede bu fırtınalı yılları kazasız atlatmayı başardı. Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan’ın arkadaşlıkları da bu dönemde başlıyor ve MTTB’nin öğretim başkanı olan Erdoğan ile Gül MTTB çatısı altında ortak çalışmalar yapıyorlardı. 12 Mart muhtırası sonrası sola “balyoz” indirilirken, sağ örgütler başta MTTB olmak üzere devletçe korunuyor ve güçlenmeleri sağlanıyordu. Ancak o günlerde Fatih’teki Vakıflar Yurdu’na yapılan baskında MTTB’liler de gözaltına alındı. Götürülenler arasında Abdullah Gül de vardı. Sorgu sonrası serbest bırakılan Gül, böylelikle günlerce işkenceli sorgulardan geçirilen solcu öğrencilerden farklı olarak polisten paçayı ucuz kurtarmıştı. Akrabası Mehmet Tekelioğlu ve arkadaşı Rıfat Bestceli ile beraber yurttan ayrılıp bir bekâr evine çıkan Gül, Fındıkzade’de bir bodrum katında yaşadılar. MTTB Turizm Müdürlüğü’nde de çalışan Gül, Avrupa’daki gençlik kamplarına öğrenci gönderiyordu. Kızlı-erkekli bu gezilerden bir tanesine kendisi de katılan Gül, otobüsle Almanya’ya gitti ve sonra trenle Londra’ya geçerek burada bir gençlik kampında arkadaşlarıyla birlikte çilek topladı. İlk kez gittiği Avrupa’dan çok etkilenmişti. Bu arada her sene MTTB ile düzenli olarak katıldıkları Çanakkale anma törenlerinde Gül mihmandarlık da yapıyordu. 1973 yılında böyle bir anma töreninde ilk kez büyük bir kitle önünde üniversite gençliği adına bir konuşma yaptı.
Abdullah Gül İstanbul’da siyasal faaliyetlerine devam ederken babası da boş durmuyordu. Babası 1973 genel seçimlerinde Erbakan’ın başında olduğu Milli Selamet Partisi’nin (MSP) Kayseri milletvekilleri adayları arasına girmiş ve son sıradan aday olmuştu. Abdullah Gül 1973’te babası, 1975’te de Senato kısmi yenileme seçimlerinde Recai Kutan için Kayseri’de seçim kampanyaları yürütüyor, hatta 1975’te ilk kez halk önünde bir siyasi parti adına konuşma da yapıyordu. Bu yıllarda Gül’ün bir diğer önem verdiği uğraşı ise Büyük Doğu Yayınevi’nde Necip Fazıl’ın “Çile” adlı kitabını yayına hazırlamasıydı. Bu süreçte Necip Fazıl’la yan yana çalıştı ve hayranı olduğu yazarı yakından tanıdı. O dönemde Bakırköy’de daha iyi bir eve taşınan Gül, bu evde Kısakürek’i ağırlama şansına da sahip oldu. Abdullah Gül 1969’da girdiği İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden ancak 1975’te mezun olabildi. Aynı fakültede başladığı doktora çalışmaları için burslu olarak iki yılını İngiltere’de geçirdi. Bu dönemde sonraları ünlü bir gazeteci olacak Fehmi Koru ile birlikte Londra’da ve Exeter Üniversitesi’nde bulundu. Abdullah Gül 1983’te doktorasını tamamlayarak İstanbul Üniversitesi’nden Doktor ünvanını aldı. Sakarya Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nün kuruluşunda çalıştı ve aynı bölümde ekonomi dersleri verdi. 1989’da uluslararası ekonomi dalında Doçent oldu. 1983-1991 yılları arasında merkezi Cidde’de olan İslam Kalkınma Bankası’nda ekonomist olarak çalıştı. Refah Partisi ile girdiği siyasal yaşantısında 1991-2007 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beş dönem Kayseri Milletvekili olarak hizmet verdi. 1991-1995 yılları arasında TBMM’de Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliği yaptı. 1991-2001 yılları arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olarak Konsey’in Kültür, Tüzük, Siyasi ve Ekonomik Kalkınma komitelerinde çalıştı. 1995-2001 yılları arasında TBMM’de Dışişleri Komisyonu’nda üye olarak görev yaptı. 1996’da kurulan 54. Hükümet’te Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü olarak görev aldı. 2000 yılında Fazilet Partisi içerisinde genç siyasetçilerin oluşturduğu ve gelenekçi Erbakan ekibine karşı mücadele veren Yenilikçi Hareket’e liderlik etti ve Fazilet Partisi Kongresi’nde genel başkan adayı oldu. Ancak kongrede Erbakan’ın desteklediği sağ kolu Recai Kutan’a az bir oy farkıyla yenilerek genel başkanlık şansını kaçırdı. 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşunda rol alan öncülerden oldu. Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. 2001-2002 yılları arasında NATO Parlamenterler Meclisi üyeliği yaptı. 2002’de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde 10 yıl aralıksız sürdürdüğü başarılı çalışmalarından dolayı kendisine “Pro merito” madalyası ve “Sürekli Onursal Üye” ünvanı verildi. 18 Kasım 2002’de Başbakan olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 58. Hükümeti’ni kurdu. Kısa Başbakanlık döneminde Irak, Kıbrıs gibi zor meselelerle yüzleşti, ekonomide Acil Eylem Planını uygulamaya koydu. Irak krizi sırasında önemli bir işlev gören Irak’a Komşu Ülkeler Süreci’nin başlamasına öncülük etti.2003-2007 yılları arasında 59. Hükümet döneminde Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Aynı zamanda Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, Reform İzleme Grubu ve Avrupa Birliği Müzakere Heyeti Başkanlığı görevlerini yürüttü. Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde Avrupa Birliği reform süreci hızlandırıldı ve 3 Ekim 2005’te Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri resmen başladı. Hem Batı dünyası hem de Türk ve İslâm Dünyası’yla ilişkiler geliştirildi, komşu ülkelerle dostluk bağları takviye edildi ve uluslararası kuruluşlarda aktif görevler üstlenildi. Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı sıfatıyla Mayıs 2003’te Tahran’daki İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda yaptığı ve İslam dünyasına reform çağrısında bulunduğu konuşma, hem Doğu’da hem de Batı’da büyük yankı uyandırdı. 4 Nisan 2007 tarihinde Cumhurbaşkanlığına aday olan Abdullah Gül, seçim sürecinin yaşanan büyük Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıra süreci ve “367 hadisesi” sonrası yarı kalması neticesinde yapılan 22 Temmuz seçimlerinde partisinin (AKP) büyük bir zafer elde etmesi sayesinde 28 Ağustos 2007 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Hayrünnisa Gül ile evli olan Abdullah Gül, Ahmet Münir, Kübra ve Mehmet Emre adlı üç çocuk babasıdır.
Abdullah Gül’ün bu biyografik özelliklerinin ardından kişisel özellikleri ve siyasal eğilimleri üzerinde biraz yoğunlaşalım. Abdullah Gül’ün tüm siyasal kariyeri ve yaşamı incelendiğinde en önemli özelliğinin Gül’ün yeni şartlara uyum sağlama ve değişebilme konusunda her politikacıda görülmeyecek derecede başarılı olmasıdır. Büyük Doğu gibi en yerli ve Batılılaşmaya en eleştirel yaklaşan entelektüel bir hareket içerisinden yetişen Gül, 1990’ların sonları ve 2000’li yılların başlarından itibaren koşulların ve dünya düzeninin gereklilikleri ve partisinin kendisine verdiği sorumluluklar doğrultusunda bir nevi Türkiye’nin Batı ittifakını koruyan bir kişi olarak ön plana çıkmıştır. Muhalefetin kimi isimleri tarafından “iyi polis-kötü polis oyunu” olarak tabir edilen siyasal denklemde Recep Tayyip Erdoğan Batı’ya karşı Türkiye’nin meydan okuyan, katı, soğuk ve tepeden bakan yüzü olarak ortaya çıkarken, Abdullah Gül tamtersi bir şekilde son yıllarda Türkiye’nin adeta Batı’ya açılan penceresi olmuştur. Bu nedenle Gül’e 2010 yılında İngiltere Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Chatham House tarafından ve İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in elinden “yılın devlet adamı” ödülü de verilmiştir.[1] 1990’ların ortalarında Refah Partisi milletvekili olarak yaptığı bir Meclis konuşmasında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği imkânsız bulduğunu ve buna gönülsüz olduğunu Prof. Dr. Erol Manisalı’dan alıntı yaparak ifade eden Gül, 2000’li yıllarda AKP iktidarı döneminde Orta Doğu’yu önceleyen politikalar sonrası yaşanan “eksen kayması” tartışmalarında ise hükümet çevreleri içerisinde AB üyeliği konusunda en istekli isim olarak ön plana çıkmıştır. Elbette boşluk kaldırmayan bir uğraş, bilim ve belki de bir sanat dalı olan siyaset açısından Gül’ün bu tavrı pragmatik olarak değerlendirilebilir. Ancak Gül’ün 1990’lı yılların sonlarından itibaren değiştirdiği siyasal söylemi ve siyasal tercihleri incelendiğinde bunun basit bir faydacı tavır olmadığı ve Gül’ün son derece bilinçli bir şekilde Türkiye’nin Batı ittifakı (NATO, Avrupa Konseyi) ve AB üyeliği için çaba gösterdiği görülebilecektir. Bu anlamda “gömlek değiştirme” söylemlerine karşın Türkiye’nin Batı ittifakına kuşkuyla yaklaştığı düşünülen bazı liderlerden farklı olarak Gül’ün kendisini koşullara koşut olarak yeniden yapılandırdığı ve Türkiye’nin çok ihtiyacı olan dengeleyici güç olarak siyaset sahnesinde önemli bir yer edindiği gözden kaçmamaktadır. Ayrıca Gül’ün siyasetten gelme bir Cumhurbaşkanı olarak seçildikten sonra gerçekleştirmeye çalıştığı değişim ve dönüşüm de dikkat çekicidir. Bunlar Gül’ün demokratik siyasette oldukça gerekli olan koşullara uyum sağlayabilme yeteneğinin ispatlarıdır.
Abdullah Gül’ün kişisel özellikleri ve siyasal kimliği incelendiğinde çok belirgin olan bir diğer özelliği ise farklı siyasal çevrelerden kişilerle ve farklı toplumsal katmanlarla çok iyi ilişkiler kurabilmesine olanak veren sempatik ve sıcakkanlı yapısıdır. Gençliğinde anti-komünist sağ öğrenci grupları içerisinde aktif olarak yer almış Gül, yıllar içerisinde olgunlaşmış ve kutuplaştırıcı siyasal anlayıştan uzaklaşarak farklı çevrelerden dostlar edinmiştir. Gül’ün kendisi gibi bir Kayseri milletvekili olan rahmetli sosyal demokrat politikacı ve eski Dış İşleri Bakanımız İsmail Cem’le olan dostluğu bu açıdan önemli bir göstergedir. Refah Partisi ve Milli Görüş geleneğinden gelen bir siyasetçi olan Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da yaptığı açıklamalarla farklı toplumsal kesimlerde sempati yaratmayı başarmıştır. Gül’ün Başbakan Erdoğan’ın aksine kendisine yönelik eleştirilere daha hoşgörüyle bakması ve söylemleriyle insanları rencide etmemeye özen göstermesi Gül’ün bu alanda başarılı olmasını sağlamıştır. Ayrıca zaman zaman iktidar kaynaklı aşırıya kaçan ve demokrasi sınırlarını zorlayan talep ve söylemlere karşı Gül yaptığı makul açıklamalarla demokrasinin çökeceğinden endişe eden milyonların gönlüne su serpmiştir. Üniversitelerde türban yasağının kaldırılmasının ardından bazı köktenci kesimlerin desteklediği, dinle de çelişen şekilde ilkokula başörtüsüyle girilmesi çabaları üzerine eşi Hayrünnisa Gül hanımefendi ile birlikte verdiği tepki Gül’ün son dönemde yaptığı en akıllarda kalan açıklamalardandır. İzmir’e yaptığı bir yurt gezisinde kendisine işsiz olduğu için tepki gösteren Sinem adlı genç bir bayana hoşgörülü yaklaşımı da Gül’ün bu konuda dikkatli ve samimi olduğunu ve anlık tepkiler vermediğini göstermektedir. Gül’ün AKP iktidarı döneminde kendisini kuşatılmış hisseden Atatürkçü-sosyal demokrat ve laiklik hassasiyetleri yüksek kesimleri kucaklama amacıyla yaptığı yurt gezileri ve benzer şekilde Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu Anadolu bölgesindeki çeşitli illere yaptığı ziyaretler kendisinin farklı siyasal çevrelerdeki kredisini arttırmıştır. Bugün birçok siyasetçiden farklı olarak -tabii ki biraz da konumunun etkisiyle- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tüm yurt gezilerinde sevgiyle karşılanan ve halktan büyük sevgi ve saygı gören bir lider haline gelmiştir. Milli Görüş gibi yüzde 20-25’lik bir kemik oyu ve çağdaş dünya düzeni açısından radikal sayılabilecek fikirleri olan bir hareketten yetişmiş bir siyasetçi olan Abdullah Gül için bu tablo elbette büyük bir başarıyı işaret etmektedir. Geçmişte Özal’ın pek başaramadığı ancak Demirel’in oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştirdiği siyasetten gelip tarafsız Cumhurbaşkanı olarak kalabilmek hususunda Abdullah Gül de zaman zaman hayal kırıklığı yaratan bazı açıklamaları ve uygulamalarına (özellikle rektör atamaları konusunda zaman zaman Gül’ün sandık sonuçlarını dikkate almaması muhalif basında tepkiyle karşılanmıştır) karşın genel itibariyle oldukça başarılı bir performans göstermiştir.
Abdullah Gül’ün kişisel özellikleri arasında belirgin şekilde hissedilen bir diğer unsur ise Gül’ün kendisini geliştirmek için çaba gösteren azimli ve çalışkan bir insan olmasıdır. Kayseri’de orta gelirli ve muhafazakâr bir aileden yetişen Gül yıllar içerisinde iyi bir eğitim almış, dilini ve görgü, bilgisini geliştirerek dünyaca tanınan bir lider haline gelmiştir. Gül’ün aksanlı olmayan ancak oldukça iyi sayılabilecek bir İngilizce ile çeşitli uluslararası toplantılar ve televizyon programlarında yaptığı konuşmalar Türk ve dünya basınında dikkat çekmiş ve övgü toplamıştır. Seçkin bir aileden gelmeyen Gül için bunları başarmak kolay olmamıştır. Büyük Doğu ekolünden ve Refah Partisi milletvekilliğinden gelen bir insan için Chatham House “yılın devlet adamı” ödülünü alacak seviyeye çıkabilmek ve İngiltere Kraliçesi’ni protokole uygun şekilde selamlamak küçümsenecek bir olay değildir. Dahası çok daha dar İslamcı bir perspektiften dünyayı algılayan Gül’ün zaman içerisinde dünya görüşünü liberalizm ve sosyal demokrasi gibi ideolojilerle beslediği ve geliştirdiği gözden kaçmamalıdır. Hakikaten de dinsel inanç açısından muhafazakâr eğilimleri bir kenara bakılırsa Gül’ün ekonomik alanda liberal, sosyal-kültürel alanda da sosyal demokrat bir politikacı olduğu dahi düşünülebilir. Bu nedenle Gül’ün kendisini geliştirmek için gösterdiği çaba kendisi değerlendirilirken mutlaka dikkate alınmalıdır.
Türk siyasal hayatında 21. yüzyılda Recep Tayyip Erdoğan’la beraber en ön plana çıkan lider olan Abdullah Gül önümüzdeki yıllarda da Türkiye siyaset sahnesinde ve hatta uluslararası arenada önemli roller oynayacak gibi gözükmektedir. Türkiye siyasetinde son yıllarda yaşanan ve bazı siyasetçilerin de oy uğruna körüklediği inanılmaz sert kutuplaşma ortamının toplumsal kargaşaya dönüşmemesi adına Gül’ün nispeten daha hoşgörülü ve sıcak tavırlarının Türkiye demokrasisine çok önemli katkıları olabileceği açık bir gerçektir.

KAYNAKÇA
- Can Dündar, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Belgeseli”
- T.C. Cumhurbaşkanlığı, “Biyografi”, Erişim Adresi: http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskani/biyografi/, Erişim Tarihi: 23.04.2011.
Ozan Örmeci


22 Nisan 2011 Cuma

Portrait of a Turkish Social Democrat: İsmail Cem




Yrd. Doç. Dr. Berrak Burçak danışmanlığında hazırladığım "Portrait Of A Turkish Social Democrat: İsmail Cem" adlı tezimden derlediğim aynı adlı kitap Lambert Academic Publishing tarafından yayına hazırlanıyor.
Yakında Türkçesi de yayınlanacak olan kitap hakkında tüm bilgilere ulaşmak ve kitabı satın almak için lütfen buraya tıklayınız.

Ozan Örmeci


11 Nisan 2011 Pazartesi

Küçük Burjuvazi Veya Yeni Orta Sınıfa Marksist Bakış Açıları




Henüz 20. yüzyıl başlarında Alman Sosyaldemokrat Partisi SPD’nin önemli isimlerinden ve sosyal demokratik revizyonizmin kurucularından kabul edilen Eduard Bernstein’ın ortaya koyduğu temel meselelerden birisi, Ortodoks Marksizm’in öngördüğünün aksine Almanya’da kapitalizm geliştikçe daha yaygın ve güçlü bir orta sınıfın ortaya çıkması durumu idi. Bu durumu ekonomik verilerle destekleyen Bernstein, kapitalizmin çökmeyip daha da güçleneceğini düşünüyor ve Marksistleri sistem içerisinde işçi sınıfı adına kazanımlar yapmak için demokratik mücadeleye davet ediyordu. Hakikaten Bernstein’ın öngördüğü şekilde yıllar içerisinde kapitalizm güçlendi ve orta sınıf dediğimiz beyaz yakalı ve kas gücü yerine entelektüel işlevleri ya da yöneticilik vasıflarına dayalı olarak yaşayan yeni küçük burjuvazi, demokratik toplumların omurgasını oluşturur oldu. Marksistlerin “küçük burjuvazi” ya da daha çağcıl bir tabirle “yeni orta sınıf” gibi terimlerle adlandırmaya çalıştıkları ve burjuva demokratik toplumlarının belkemiği durumundaki bu sınıfların durumunu açıklamak için bugüne kadar birçok Marksist ve onlardan ayrışan sosyal demokrat düşünür büyük entelektüel çaba içerisine girmişler ve ortaya birçok farklı teori çıkmasını sağlamışlardır. Bu yazıda Val Burris’in “Class Structure and Political Ideology” makalesi ışığında Marksist literatürdeki modern “küçük burjuvazi” ve “yeni orta sınıf” tartışmalarına değinmeye çalışacağım. Türkiye siyasetinde önemli roller oynamaya hazırlanan yeni CHP’nin beyin takımının temel parçasını oluşturan Prof. Dr. Sencer Ayata’nın da sıklıkla referans yaptığını “yeni orta sınıf” kavramı üzerinde durmanın kuşkusuz Türkiye siyaseti ve yeni CHP’yi anlamlandırmak açısından da bizlere yardımı olacaktır.

Marksist literatürdeki küçük burjuvazi, orta sınıf veya profesyonel-idari sınıf tartışmalarında üç husus merkezi bir yer tutar. İlk olarak, sınıfların sınırlarını -bilhassa orta sınıf konumlarını işçi sınıfından ayıran sınırı- belirlemeyle ilgili tanım sorunu. İkinci olarak, orta sınıf konumlarının doğası ve kimliğini aydınlatmayla ilgili kavramsal sorun. Terimin tam anlamıyla bir “sınıf” oluştururlar mı? Eğer öyleyse, gelişmiş kapitalizmdeki yeni bir sınıfı mı, yoksa eski bir orta sınıfın evrim geçirmiş halini mi oluştururlar? Üçüncüsü bu grubun emek ve sermaye mücadelesindeki ittifakını öngörmeyle ilgili politik bir sorundur. Proletaryanın mı burjuvazinin mi safında yer alacaklar, bağımsız bir üçüncü yol mu oluşturacaklar, yoksa rakip baskıların gerilimi altında parçalanacaklar mı? Sınıf sınırlarıyla ilgili sorun söz konusu olduğunda, orta sınıfı proleter sınıf konumlarından ayırmak için dört ayrı sınır koyma hattı öne sürülmektedir. İlki ve en kısıtlayıcı proleter tanımı sanayideki ücretli işçiler dışındaki tüm ücretli çalışanlara proleterlik dışı bir statü bahşeder. İkincisi proleter ve proleter olmayan sınıf konumları arasındaki sınırı el işçileri ile kafa işçileri arasındaki ayrımla özdeşleştirir. Üçüncüsü, yalnızca profesyonelleri ve yöneticileri proletaryanın dışında bırakır. Dördüncüsü ise çalışanlarını doğrudan denetleyen yöneticileri dışarıda bırakır. Bu orta sınıf konumlarının kimliği ile ilgili olarak üç alternatif teoriden söz edilebilir. İlki, bu konumları gerçek bir sınıf birliği ya da uyumundan yoksun heterojen bir orta tabaka olarak yorumlar. İkinci ve üçüncü perspektifler bu konumlara ortak bir sınıf kimliği atfeder, bunlardan biri onları yeni bir orta sınıf olarak görürken diğeri bir sabık orta sınıfın, küçük burjuvazinin bir uzantısı olarak görürler.

Orta sınıf üzerine en çok düşünen ve yazan kişilerden biri kuşkusuz ünlü Yunan Marksist düşünür Nicos Poulantzas’dır (1936-1979). Sosyal sınıfların yapısal olarak belirlendiğini düşünen ve devleti tek bir sınıfın tamamen kontrolündeki aygıt şeklinde değerlendiren kaba Ortodoks Marksist görüşü reddeden Poulantzas, kapitalizmin ayakta kalabilmek adına zaman zaman faşist diktatörlükler gibi otoriter seçenekleri tercih ettiğini, zaman zaman ise Amerika’daki New Deal politikalarında olduğu gibi ayakta kalabilmek adına sosyal demokrat modellere yönelebildiğini düşünmüştür. Poulantzas’ın küçük burjuvazi ya da orta sınıfa bakışı ise net bir şekilde olumsuzdur. 1970’lerde o güne kadar Kemalizm’le kol kola giden Türkiye solunun küçük burjuvaziden ayrışmasında da Poulantzas çevirilerinin önemli etkisi olmuştur. Poulantzas küçük burjuvazi veya orta sınıfı proletaryadan ayırmak için şöyle bir yaklaşım geliştirmiştir. Ona göre maaşlı çalışmak emekçi olmak için yeterli değildir. Poulantzas işçi sınıfının özgün ekonomik karakteristiği olarak üretici emek (artı değer üreten emek) ölçütünü ikame eder. Üretici emek Poulantzas tarafından dar bir biçimde maddi metaların üretimi yoluyla doğrudan artı değer yaratan emeği içerecek, dolayısıyla da hizmet işçileri ile birlikte kamu ve ticaret çalışanlarını da işçi sınıfının dışına bırakacak biçimde tanımlanır. Bu sektörlerdeki ücretliler baskın kapitalist sömürü ilişkilerinin dışında kabul edilir ve sonuçta ayrı bir sınıfın, “yeni küçük burjuvazi”nin parçası olarak sınıflanır. Bu orta konumları geleneksel küçük burjuvazi (küçük esnaflar, zanaatçılar) ile kıyaslayan Poulantzas, bu iki gurubunda tek bir heterojen sınıfın, küçük burjuvazinin parçası olduğu sonucuna varır. Farklı yapısal konumları işgal etseler de geleneksel ve yeni küçük burjuvazi proletarya ve burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf çelişkilerinde benzer noktalara yerleşmiştir.

Orta sınıf-proletarya ilişkisi üzerine teori geliştiren düşünürlerden birisi de Amerikalı Marksist sosyolog Erik Olin Wright’tır. Wright’ın modelinde sınıf konumları üç ekonomik ölçütle belirlenir; yatırımların ve kaynakların tahsisi üzerinde denetim, fiziksel üretim araçları üzerindeki denetim ve emek üzerindeki denetim. Bunlardan ilki “gerçek ekonomik mülkiyet” ilişkilerine işaret eder; ikinci ve üçüncüsü ise Wright’ın ekonomik “sahip olma” ilişkileri dediğini oluşturur. Bu model açısından emek ve sermaye arasındaki temel sınıf ayrımı, bu üç boyutun tümünde, kapitalist sınıfın egemen bir konum işgal ettiği (tam denetim), işçi sınıfının ise tabi konumda olduğu (sıfır denetim) kutuplaşmış, düşmanca bir ilişki olarak görülür. Bunlar kapitalist üretim tarzının iki temel sınıfını oluşturur. Ek olarak Wright farklı bir üretim tarzındaki (küçük meta üretim tarzı) yeri nedeniyle ayrışan üçüncü bir sınıfı yani küçük burjuvaziyi de kabul eder. Küçük burjuva konumlar hem gerçek ekonomik mülkiyeti, hem de fiziksel üretim araçları üzerinde denetimi içerir, ancak kimse istihdam edilmediği için başka işçilerin emeği üzerindeki denetimi içermez. Bu üç boyutun tam olarak uymadığı geriye kalan tüm konumlar Wright tarafından “çelişik sınıf yerleşimleri (contradictory class locations)” olarak, yani tek bir sınıf olarak nitelenemeyen ama nesnel açıdan sınıflar “arasında” çelişik yerleşimler işgal eden sosyal konumlar olarak sınıflanırlar. Wright’a göre üç temel çelişik yerleşim grubu vardır. Bunlardan ilki beyaz yakalı olarak adlandırdığımız özel sektördeki yöneticiler ve denetçilerdir. Yöneticiler ve denetçiler işçiler gibi yatırım ve kaynakların tahsisinde söz sahibi değillerdir, ancak işçilerden farklı ve burjuvaziye benzer şekilde fiziksel üretim araçları ve diğer işçilerin emeği üzerinde denetim sahibidirler. İkinci çelişik grup olan yarı özerk çalışanlar da işçi sınıfı gibi sermaye yatırımı ve diğerlerinin emeği üzerindeki denetimden yoksundurlar, fakat burjuvaziye benzer şekilde kendi dolaysız üretim araçları üzerinde hak sahibidirler. Üçüncü çelişik grup ise küçük işverenlerdir. Bunlar kendi ölçeklerinde emek gücü istihdam edip, denetlerler, ancak büyük sermaye birikimlerine ulaşmaları olanaksızdır.

Yeni orta sınıf üzerine modern ve ilginç çözümlemelerden birisini de Amsterdam Üniversitesi İktisat ve Ekonometri Bölümü’nde öğretim üyesi olan Guglielmo Carchedi yapmıştır. Carchedi sınıf konumlarını üç kollu bir toplumsal ilişkiler tiplemesi bağlamında tanımlar. (1) Mülkiyet ilişkileri üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanları ayırır. Wright gibi Carchedi de burada, “üretim araçlarının tasarrufuna sahip olma gücü” olarak tanımladığı gerçek ekonomik mülkiyete gönderme yapmaktadır. (2) El koyma ilişkileri artı değere el koyanları, artı değerine el konulardan ayırır. Poulantzas’ın aksine Carchedi artı değer formunda el konulan emek (üretken emek) ile doğrudan ödenmemiş emek zamanı (üretken olmayan emek) formunda el konulan emek arasında ayrım gözetmez; sınıfları tanımlama maksadı bakımından ikisi de eşdeğer sömürü biçimleri olarak ele alınır. (3) İşlevsel ilişkiler “sermayenin küresel işlevini” yerine getirenlerle “kolektif işçi işlevini” yerine getirenleri birbirinden ayırır. Carchedi bu üç boyutu, mülkiyet öğesinin el koyma ve işlevsel ilişkiler üzerinde baskında olduğu bir ilişki içinde birbirlerine bağlı olarak görür. Katışıksız bir durumda mülkiyet, el koyma ve işlevsel ilişkiler arasında karşılıklılık vardır. Bu karşılıklılık kapitalist üretim tarzının iki temel sınıfını belirler; üretim araçlarına sahip olan, artı değere el koyan ve sermayenin küresel işlevini yerine getiren burjuvazi ve onun karşısında üretim araçlarına sahip olmayan, artı değerine el konan ve kolektif işçi işlevini yerine getiren proletarya. Ancak Carchedi’ye göre modern kapitalist toplumda bölünmüş ve karmaşık bir işbölümü içerisindeki proletaryanın denetlenmesi ve yönetilmesi için bir ara sınıfa gereksinim duyulmaktadır; işte bu beyaz yakalı dediğimiz yeni orta sınıftır.

Orta sınıf-proletarya ilişkisi üzerine bir diğer ilginç teori ise Barbara ve John Ehrenreich’ın geliştirdikleri profesyonel-yönetici sınıf kavramı ve teorisidir. Ehrenreich’lar sınıfı iki temelde tanımlar; (1) toplumun ekonomik temellerine dair ortak ilişki - üretim araçları ve toplumsal olarak örgütlenmiş bölüşüm ve tüketim örüntüleriyle ve (2) birlikli bir toplumsal ve kültürel varoluşla ki bu paylaşılan bir yaşam tarzı, eğitimsel arka plan, akrabalık ilişkileri, tüketim örüntüleri, çalışma alışkanlıkları ve ideolojiyi içerir. Ehrenreich’lar kapitalist gelişim sürecinde “profesyonel-yönetici sınıf” dedikleri yeni bir sınıfın ortaya çıktığını öne sürerler. Bu sınıf Ehrenreich’lara göre üretim araçlarına sahip olmayan ve toplumsal işbölümündeki temel işlevleri, kabaca, kapitalist kültür ve sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak tanımlanabilecek ücretli kafa işçilerinden oluşur. Söz konusu sınıf hem bu yeniden üretim işlevini toplumsal denetim özneleri olarak ya da ideolojinin üreticileri ve propagandistleri olarak (öğretmenler, sosyal çalışmacılar, psikologlar, eğlence dünyası çalışanları, reklam metni yazarları vb.) toplumsal rollerinde yerine getirenleri hem de idari ve teknik rollerindeki performanslarıyla kapitalist üretim ilişkilerini sürdürenleri (yöneticiler, mühendisler, yüksekokul mezunu teknisyenler vb.) içerir. Bu kategoride içerilen mesleklerin çeşitliliğine ve onu üstteki yönetici sınıf ile aşağıdaki işçi sınıfından ayıran sınırların bulanık sınırlara rağmen, Ehrenreich’lar bu grubun tek, birlikli bir sınıf (profesyonel-yönetici sınıf) olduğu konusunda ısrar ederler. Bu sınıfın üyeleri yalnızca ortak bir ekonomik işlevi değil, aynı zamanda (bireysel başarıyı yücelten) belirli aile yaşamı örüntüleri, kendi örgütlenme biçimleri (mesleki kuruluşlar), kendilerine özgü ideolojileri (teknokratik liberalizm) ve kendi sınıfsal yeniden üretim ve sosyalleşme kurumlarıyla (yüksekokul ve üniversiteler) oluşan ortak bir kültürel varoluşu da paylaşırlar. Ehrenreich’lara göre her ne kadar tarihsel olarak tekelci kapitalizmin yükselişiyle ortaya çıkan bu sınıf proletaryaya tezat ve düşmanca bir görüntü çizse de, toplumun diğer çalışan kesimlerinden daha iyi eğitimleri ve imkânları sayesinde ve yaşadıkları yoğun iş hayatının bir sonucu olan yabancılaşmanın etkisiyle büyük bir anti-kapitalist öncü duygu deposuna dönüşebilirler.

Modern Marksist literatürde genelde böyle olumsuz bir düzlemde ele alınan yeni küçük burjuvazi ve orta sınıflar, yine de Ehrenreich’ların geldiği nokta düşünüldüğünde emekçi sınıflarla beraber önemli bir anti-kapitalist kümeyi oluşturmaktadır. Dahası daha yaygın bir entelektüel ve toplumsal tabanı olan piyasa ile barışık ancak fırsat eşitliğine ve sosyal devlete dayalı sosyal demokratik yaklaşımlarda da orta sınıfların en az emekçi sınıflar kadar önemli bir rol oynadığı hemen göze çarpmaktadır. Belki de en önemlisi ekonomik ve kültürel açıdan yeterince tatmin edilemediklerinde kolaylıkla anti-demokratik hareketlerin (faşizm, otoriter yönetimler vs.) entelektüel ve toplumsal tabanını oluşturan orta sınıfların emekçilerle barışık sosyal demokrat bir çizgiye çekilmemeleri durumunda kolaylıkla ırkçı, aşırı milliyetçi ya da mezhepçi bir çizgiye kaymaları riskidir.

Ozan Örmeci