6 Ekim 2016 Perşembe

Türk Sinemasında Kemal Sunal Efsanesi


Giriş
Türkiye’de halen filmleri televizyon kanallarında gösterildiğinde izlenme (rating) rekorları kıran ünlü aktör Kemal Sunal (1944-2000), hakkında akademik çalışmalar da yapılan çok önemli bir Türk aktör ve mizah figürüdür. Bu yazıda, Sunal’ın hayatı, hakkında yazılanlar ve filmlerinde canlandırdığı roller sayesinde üstlendiği ve Türk halkınca çok sevilen toplumsal kimlik incelenecektir.


Hayatı
1944 İstanbul doğumlu olan Sunal[1], Malatyalı orta sınıf bir aileden gelmektedir ve İstanbul Vefa Lisesi’nde Müjdat Gezen ve Uğur Dündar gibi birçok ünlü isimle beraber okumuştur. Eğitim hayatı boyunca çeşitli işlerde çalışan sanatçı, Emayetaş Fabrikası’nda çalışmış, ayrıca bir elektrikçide çıraklık da yapmıştır. Vefa Lisesi’ndeki felsefe hocası Belkıs Balkır’ın sanatçıyı Müşfik Kenter ile tanıştırmasının Sunal’ın kariyerinde önemli bir yeri vardır. Tiyatro ile sanat hayatına başlayan sanatçı, Ertem Eğilmez’in kendisini fark etmesiyle sinema filmlerine yönelmiştir. İlk amatör tiyatro oyunu, Vefa Lisesi’nde okurken rol aldığı “Zoraki Tabip”tir. Kenterler, Ulvi Araz, Ayfer Feray ve son olarak Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda profesyonel olarak rol aldıktan sonra, Ertem Eğilmez’in kendisini fark etmesiyle 1972 yılında “Tatlı Dillim”[2] filminde rol alarak sinemaya ilk adımını atmıştır.

Sunal’ın ilk filmi “Tatlı Dillim” (1972)

Sanatçı, Devekuşu Kabare Tiyatrosu’ndayken, 1972-1973 tarihindeki Ankara turnesi sırasında sonradan eşi olacak Gül Sunal ile tanışmış; çift, 1975 Nisan ayında Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nde evlenmişlerdir. Çiftin, bu evlilikten Ali ve Ezo isimli iki çocukları olmuştur. Sunal’ın sinemadaki ilk başrolü ise, 1974 yılında rol aldığı “Salako”[3] filmiyle olmuştur.

Salako (1974)

Sunal, filmlerinde oynadığı “iyi ve saf adam” rolleriyle büyük beğeni kazanmıştır. Sanatçı, komedi filmleri ağırlıkta olsa da, dram türündeki bazı filmlerde de rol almıştır. Oynadığı filmlerdeki karakterlerin genel özelliği; haksızlıkların karşısında duran, iyiliği ve saflığı yüzünden başına sürekli iş açılan, zekâsıyla kötülerle mücadele eden ve insanlara doğru yolu gösteren, daima “gülen” adamdır. Kendisini “çok az konuşan, çok soğuk bir adamım” diyerek tanımlayan Kemal Sunal’ın sinema izleyicileri tarafından benimsenmesi ve sevilmesinin en büyük sebeplerinden birisi, filmlerin çekildiği dönemlerde Türkiye’de yaşanan sosyolojik, sosyo-ekonomik ve siyasi gelişmelerin filmlerinde eleştirel bir bakış açısıyla ama yoğun propaganda yapılmadan yer almasıdır. Zamlar, insanları dolandıran kişiler, geçim sıkıntısı, işsizlik, göç ve töre gibi konuların sinemasında işlenmiş olması, Sunal filmlerine toplumsal bir anlam da kazandırmaktadır. Bu durum, aslında güldürü içerisinde sosyal mesajlar vermek ve bazı konuları mizahi dille eleştirmektir. Sanatçı, güldürü filmlerinin yanı sıra dram filmlerinde yer almış, ancak oynadığı tüm filmlerde “halkın içinden” ve “içimizden biri” imajını hiçbir zaman bozmamıştır. Aynı zamanda, Sunal, öğretmenden bekçiye, kapıcılıktan çöpçüye kadar birçok karakteri oynayarak, Türk toplumunca çok sevilmiş ve genelde beğeni kazanmıştır. Sanatçı, yüksek lisansını Marmara Üniversitesi’nde “TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü”[4] isimli kendisini ve sanatını incelediği master tezi ile yapmıştır. 82 filmde rol almış sanatçının son filmi, 1999 yılında vizyona giren “Propaganda”dır[5]. 3 Temmuz 2000 tarihinde, “Balalayka” isimli filmin çekimleri için bindiği uçakta kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir. Sanatçı, “Gülen Adam” lakabıyla anılmakta ve bugün bile hala Türk halkınca çok sevilmektedir.


“Korkusuz Korkak” (1979) filmindeki Bombacı Mülayim karakteri

Hakkında Yazılanlar
Kemal Sunal filmleri ve güldürüsü başlarda pek ciddiye alınmasa ve sanatçı kendisi hakkındaki ilk tezi kendisi yazmak zorunda kalsa da, son yıllarda Sunal hakkında daha ciddi akademik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Güncel bir örnek vermek gerekirse, İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans yapan Efe Teksoy, “Kemal Sunal’ın Şaban Tiplemesinde Charlie Chaplin ve Şarlo Tiplemesinin Etkileri” adlı tez çalışmasında[6], Şarlo ve Şaban tiplemeleri arasındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekmiştir. 2012 tarihli bir diğer güncel örnek, Gözde Sunal’ın Kemal Sunal’ın filmlerinde canlandırdığı karakterleri analiz ettiği “Kemal Sunal Güldürülerinde Karakterlerin Temsili” adlı[7] İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’nde yayınlanan makaledir. İsmail Abalı ise, 2015 yılında yayınlanan makalesi “Kemal Sunal Filmlerinin Folklorik İşlevleri”nde[8], Sunal’ın filmlerinin folklorik değerini araştırmıştır.

Hababam Sınıfı Tatilde (1977)

Bu alanda önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Orhan Tekelioğlu ise, Radikal gazetesinde 10 Nisan 2011 tarihinde yayınlanan “Kemal Sunal'dan pastiş olmaz!” adlı köşeyazısında[9], Levent Kırca’nın didaktik güldürüsünden daha farklı bir çizgide olan Sunal güldürüsünün, halkın içinden gelen ve muhalif, ama aynı zamanda salağı oynarken dolambaçlı işler yapabilen biraz uyanık bir karakter etrafında kurgulandığına ve bu karakterin halk tarafından çok sevildiğine dikkat çeker. Tekelioğlu, daha önce 2009 yılında yine Radikal gazetesinde yayınlanan “Melezleşmiş bir mizaha doğru” adlı köşeyazısında ise[10], yayınlandığı dönemde hem sağ, hem de sol kesimde “aydın nefreti” çeken Sunal filmleriyle Orhan Gencebay müziği ve son yıllarda fenomen olan Şahan Gökbakar’ın komedi tiplemesi “Recep İvedik” arasında paralellikler kuruyordu.

“Ortadirek Şaban” (1984) filminden unutulmaz sahne

Yorum
Kemal Sunal hakkında yapılması gereken ilk yorum, sanatçının gerçekten önemli bir oyuncu olduğudur. Zira gerçek hayatında biraz utangaç, sıkılgan ve o kadar da neşeli birisi olarak bilinmeyen Sunal, filmlerinde canlandırdığı sakar ve komik karakterlere öylesine başarıyla can vermiştir ki, birçok insan onun gerçek hayatında da böyle olduğunu düşünmüştür. Sunal’ın çizgisinde, özellikle Şaban karakterinin gülümsemesi ve mimiklerinde, Fransız komedyen ve aktör Fernandel’den[11] izler bulmak mümkündür. Ancak Sunal’ın canlandırdığı “sahte kabadayı”, “kazara kahraman olan şapşal adam” ve benzeri karakterler, onun Fransız komedyen Fernandel kadar, Fransız sinemasında hakikaten kabadayı ve gangster rolleri üstlenen Jean-Paul Belmondo’dan[12] da bazı izler taşıdığını gösterir. Bu anlamda, Sunal, daha önce Zeki Müren başta olmak üzere birçoklarının belirttiği şekilde[13], filmlerinde Belmondo ve Fernandel arasında bir yerde konumlanmıştır.

Fernandel ve Belmondo

Türk sinema yıldızlarından Emel Sayın, “Kemal Sunal, filmlerinde genellikle haklının haksıza, güçsüzün güçlüye karşı mücadelesini temsil eden büyük komedi ustasıydı” yorumuyla[14], sanatçının üstlendiği halkçı kimlikten dem vurmuştur. Hakikaten de, Sunal[15], filmlerinde kapıcı (Kapıcılar Kralı[16]), servet bulmak için büyük şehre göç eden veya bir anda zengin olan saf köylü (Köyden İndim Şehre[17], Çarıklı Milyoner[18], Sakar Şakir[19]), gurbetçi Türk (Gurbetçi Şaban[20], Katma Değer Şaban[21], Polizei[22]), bekçi (Bekçiler Kralı[23]), çöpçü (Çöpçüler Kralı[24]), haylaz ve biraz da aptal bir lise talebesi (Hababam Sınıfı serisi[25]), geçim sıkıntısı çeken -Özal döneminde popüler olan ifadeyle- “ortadirek” vatandaş (Meraklı Köfteci[26], Ortadirek Şaban[27], Kiracı[28]), namlı bir kabadayıya tıpatıp benzeyen veya kabadayı zannedilen saf mahalle delikanlısı (İyi Aile Çocuğu[29], İnek Şaban[30], Umudumuz Şaban[31], Dokunmayın Şabanıma[32], Atla Gel Şaban[33]) ve bir devlet kurumunda çalışan ve iş yükü arkadaşlarınca üzerine yüklenen enayi memur (Korkusuz Korkak[34]) gibi toplumsal sınıflandırma açısından orta ve orta alt sınıf sayılabilecek karakterleri canlandırmış ve bu sayede toplumun her kesiminde büyük bir sempati yaratmıştır. 

Sonuç

Gerçek bir Türk sineması efsanesi olan Kemal Sunal, canlandırdığı halkın içinden gelen, biraz saf ama aynı zamanda çok uyanık ve fazlasıyla şanslı karakterlerle, Türk halkının ortalamasının beğenilerini yansıtan roller üstlenmiş ve bu sayede efsaneleşmiştir. Sunal’ın siyasetteki karşılığı ise, zaman zaman izlediği politikalarla tepki çeken, ama bir şekilde gücünü ve halk desteğini korumayı bilen Recep Tayyip Erdoğan’dır. Elbette Erdoğan örneğinde Kemal Sunal karakterlerine kıyasla çok daha baskın olan faktör İslam diniyken, mahalleden gelen delikanlı teması (Erdoğan da İstanbul'un ünlü mahallelerinden Kasımpaşa'dan çıkmıştır) her iki isimde de ortak bir noktadır. Ancak şimdilerde 1000 odalı bir sarayda yaşayan ve otoriter eğilimleriyle tepki çeken Erdoğan'ın mahalle geçmişi ve halkın içinden gelen imajı, artık çok gerilerde kalmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Sanatçının biyografisi buradan alınmıştır; https://tr.wikipedia.org/wiki/Kemal_Sunal.
[25] Hababam Sınıfı (1975) http://www.imdb.com/title/tt0252487/, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975) http://www.imdb.com/title/tt0252488/, Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976) http://www.imdb.com/title/tt0252490/, Hababam Sınıfı Tatilde (1977) http://www.imdb.com/title/tt0252489/.

Ustalara Saygı: Oral Sander'den 'Türkiye'nin Dış Politikası'


 

1940-1995 yılları arasında yaşamış ve uzun yıllar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ders vermiş olan Prof. Dr. Oral Sander[1], Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplinin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde büyük hizmetleri olmuş önemli bir bilimadamıdır. Bu yazıda, Sander’in Prof. Dr. Melek Fırat tarafından derlenen ve İmge Kitabevi tarafından basılan “Türkiye’nin Dış Politikası” adlı kitabı[2] özetlenmeye çalışılacak ve kitapta Türk Dış Politikası’na dair yapılan önemli saptamalara dikkat çekilecektir.

Prof. Dr. Oral Sander

Tarihte Yöntem
Prof. Dr. Oral Sander’e göre; tarih bilimine yönelik iki temel yanlış yaklaşım vardır; birincisi, tarihin bir doğa bilimi gibi incelenebileceğini düşünmek, ikincisi ise, tarihçileri bir tür vakanüvis ya da kayıt aygıtı zannetmektir. Birinci görüş yanlıştır; çünkü tarih biliminde, fizik ve doğa bilimlerinin yöntemlerinden olan sıkı bir tümdengelim veya tümevarım uygulanamaz. Dahası, bu bilimlerin aksine, tarihte deney yapılamaz. Tarihçinin görevi, milyonlarca dağınık olay arasında anlamlı bir bölümü bulmak ve bunları tarihi olay biçimine sokmak, önemsiz olanları ise elemektir. Bu yönüyle, tarih bilimi, aslında biraz sanat yapıtlarına da benzetilebilir. Az önce belirtilen tarihçilere yönelik ikinci yaklaşım da yanlıştır; çünkü tarihi inceleme, büyük ölçüde nedenlerin incelenmesidir, yoksa yapılan iş historiyografi, yani vakanüvislik olur. Ancak tarihçinin araştırdığı nedenler hem çok, hem de karmaşıktır Örneğin Bolşevik Devrimi’nin nedenleri arasında birçok şey sıralanabilir: Rusya’nın uğradığı askeri yenilgiler, savaşların ekonomiyi bozması, Bolşevik propagandası, toprak sorunu, fakir halk, Lenin’in liderlik yetenekleri vs. Bu nedenler arasında, tarihçi, en önemlilerini bulup işlemeye çalışır. Tarih değerlidir; çünkü herşeyden önce gerçeğin anlatımıdır. Vico’dan başlayarak birçok tarihçi, “devri hareketler” yöntemiyle tarihte analitik olarak incelenebilecek süreklilikler ve kopuşlar olduğunu, ancak bunların çember veya tekerrür şeklinde değil, sarmal (spiral) bir şekilde cereyan ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bu geleneği devam ettiren Arnold Toynbee, doğa bilimlerin bakış açılarını tarih bilimine uygulamaya çalışmış ve tarihi incelemek için öncelikler toplumları medeniyetlerine göre sınıflandırmaktadır; Batı Hıristiyan dünyası, Doğu Hıristiyan dünyası, İslam dünyası, Hindu dünyası, Uzak Doğu dünyası vs. gibi.[3] Bir diğer önemli tarih yaklaşımı ise Karl Marks’ın maddeci yöntemidir. Hegel’in görüşlerinden etkilenen Marks, diyalektik yöntemini maddeci felsefeyle birleştirerek tarihsel materyalizm yöntemini oluşturmuş ve tarihi gelişmeleri sınıfsal çatışma temelinde açıklamayı başarmıştır.

Türkiye’nin Dış Politikası

Yirminci Yüzyıl Tarihinin Temel Özellikleri
20. yüzyıl, iki dünya savaşına ve yepyeni toplumsal ve siyasal dönüşümlere sahne olan eşi görülmemiş bir çağdır. Bu çağ içerisinde, insanoğlu, içerisinde yaşadığı gezegeni toptan yok edebilecek silahları üretmeyi başarmış, hatta bunları kullanmıştır. Yine bu çağ içerisinde, “demokrasi” kavramının içeriği doldurulmuş ve uygulanması yönünde büyük mesafeler kat edilmiştir. Irkçı düşünceyle mücadele bu yüzyıl içerisinde geçerlilik kazandı ve uygulama yönünde ciddi mesafeler kaydetti. 20. yüzyılda yaşananlar, elbette bir önceki yüzyılda yaşanan olaylar ve meydana gelen birikimlerin bir sonucudur. 20. yüzyılın temel karakteristiği, Avrupa’nın 19. yüzyıl ve önceki dönemlerden kalan hâkim gücünü yitirmesi ve gücün Amerika ve Asya’ya kaymasıdır. Birinci Dünya Savaşı ile başlayan bu süreç iki savaş arası dönemde güçlenmiş ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra açığa çıkmıştır. 19. yüzyılda siyaset Avrupa odaklıydı ve 1815 Viyana Kongresi’nde yapılan mutabakata[4] dayanıyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıktığını düşünen Britanya ve Fransa, Milletler Cemiyeti’ni kurarak bu düzeni devam ettirebileceklerini düşündüler. Zira birkaç ufak düzenlemeyle (Bolşevik Rusya’nın dışarıda tutulması), dünyaya açılmaya isteksiz olan bir Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin olduğu bu yıllarda bu düzeni sürdürmek mümkün gözüküyordu. Ama bu hatalı bir yaklaşımdı; çünkü Avrupa’nın İngiltere dahil olsa bile kendi sorunları çözebilecek bir gücü kalmamıştı. Japonya’nın Asya’da bölgesel bir güç olarak belirmesi, SSCB ve ABD’nin giderek daha önemli bir dünya gücüne dönüşmeleri ve askeri açıdan Avrupalı devletlerin geride kalmaları, bu düzenin devam edemeyeceğinin somut göstergeleriydi. Nitekim İkinci Dünya Savaşı ardından bu düzenin bittiği ve yeni bir dünya düzeninin kurulduğu belgelendi. Savaş sonrasında tablo netleşti; Avrupa devletleri ABD ve SSCB etrafında mıknatısa tutunan toplu iğneler gibi kümelendiler ve Avrupa ikiye bölündü. Başka türde ayakta kalmaları zordu. Her iki blok da örgütlenmeye gitti; Batı Avrupa Birliği-Comecon, NATO-Varşova Paktı şeklinde… Batı Avrupa’nın ABD’nin kontrolüne girmesinden endişe eden Charles De Gaulle, Fransa etrafında yeni bir Avrupa yaratmak istedi. Ulusalcı bir lider olan De Gaulle, Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çıkardı ve ABD’nin “Truva atı” olarak gördüğü İngiltere’yi AB’ye (o zamanlarda AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu) üye yaptırmadı. De Gaulle bunu yaparken, en büyük yardımcısı, ABD’nin Vietnam’da görülen saldırgan politikaları ve Başkan John F. Kennedy’nin vurulması ve Nixongate gibi siyasal skandallar nedeniyle Amerikan imgesinin hızla değer kaybetmesi vardı. Ancak De Gaulle bunu tam anlamıyla başaramadı ve Batı Avrupa üzerindeki Amerikan etkisi özellikle Soğuk Savaş’a kadar büyük ölçüde devam etti. 20. yüzyılın bir diğer önemli özelliği, Asya ve Afrika’da birçok ülkenin bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Bu yüzyılda beyaz adamın üstünlüğü düşüncesi son bulmuş ve bunun yerine beyaz adamın günahları anlayışı hakim olmaya başlamıştır. Bu nedenle, Afrika ve Asya’daki ulusların bağımsızlığı Batılı ülkelerce de desteklenmiştir. Wilson Prensipleri gibi kavramlar da bu yönelim de etkili olmuştur. Bir diğer çok önemli gelişme ise, gelişen teknoloji sayesinde ulaşım ve iletişim imkanlarının bu yüzyılda çok artması ve dolayısıyla küreselleşme hadisesinin hissedilmeye başlanmasıdır. Buna paralel olarak, uluslararası örgütler kurulmuş ve yayılmış ve uluslararası hukuk oluşmaya başlamıştır. Milletler Cemiyeti ile başlayan bu süreç, Birleşmiş Milletler ile daha sağlam bir zemine oturmuştur.

Türkiye’nin Dış Politikasında Sürekliliğin Nedenleri
Türk Dış Politikası’nın çok temel ve sürekli bir eğilimi vardır: Batı’ya yönelik olması. Kurulduğu yıllarda oldukça zayıf durumda olan Türkiye, dış politikasında daha yansız ve tarafsız bir devlet görüntüsü çizerken, bu yıllarda bile kendi siyasal modelini Batı ülkelerini model alarak oluşturmaya gayret etmiştir. Bu temel yöneliş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet Rusya ile oluşan anlaşmazlıklar nedeniyle daha da belirgin bir hale gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye, bu süreçte Batılı devletlerin yalnızca bir sempatizanı değil, aynı zamanda ortağı ve bağlaşığı haline gelmiş ve NATO’ya ve Avrupa Konseyi’ne üye olmuştur. Bu bağlamda, Türkiye’yi “unique” yani kendisine özgü yapan temel karakteristiği, tüm dönemsel bağımsız değişkenlerin (Sovyet tehdidi vs.) de ötesinde, sürekli olarak Batı yönelimli bir ülke olmasıdır. Bu durum, aslında Mustafa Kemal Atatürk döneminden beri böyledir. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa ulus-devlet modeli etrafında şekillendirilmiştir. Dış politikası da Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra benimseyeceği “Yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesi üzerine kurulu ve yayılmacı değil, dengeci ve korumacıdır. Türkiye’nin temel siyasal ve toplumsal hedefi, çağdaş medeniyeti yakalamak ve geçmek olmuştur. Bu da, Avrupa’nın Avrupa Birliği projesiyle benimsediği barış, demokrasi, refah ve özgürlük hedefleriyle birebir örtüşmektedir. Türkiye’nin dış politikası, coğrafyasından ayrı düşünülemez. Türkiye jeopolitiği, bu ülkeyi dış politikada dengeci ve ihtiyatlı bir yaklaşıma zorlamaktadır. Zira Anadolu yarımadası, tarih boyunca büyük göç hareketlerine ve savaşlara sahne olmuş ve dışarıdan etkilere ve saldırılara açık olmuştur. Ayrıca Anadolu yarımadası, coğrafi olarak Orta Doğu’nun olduğu kadar Avrupa’nın da bir parçasıdır. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile ortak sınıra sahip olmuştur. Bu büyük devlete komşu olmak, Türkiye’ye bazı dezavantajlar ve avantajlar sağlamıştır. Güvenlik politikaları bağlamında SSCB’ye komşu olmak Türkiye’nin Batı güvenlik sistemindeki önemini arttırırken, bu devasa gücün karşısında konumlanmak Türkiye’yi birçok risk ve tehlikeyle de karşı karşıya bırakmıştır. Bir diğer önemli Türk Dış Politikası karakteristiği ise, Türkiye’nin Orta Doğu’nun da parçası olmasıdır. Süper devletlerin enerji kaynakları ve farklı nedenlerle yakın ilgi gösterdikleri bu bölge, Türkiye için bir istikrarsızlık kaynağı olmuştur. Bunun nedeni, bölgedeki sınır sorunları ve dini-etnik çatışmaların yoğunluğu ve bölgenin adeta bir silah deposu olmasıdır. Türk Dış Politikası açısından bir diğer önemli konu ise, Boğazların denetimi olmuştur. Türk Boğazları, büyük devletler için daima önemli bir geçiş yolu olmuştur. Montreux Sözleşmesi ile bu sorunu kendisi açısından çözen Türkiye, Sovyetler Birliği ile kurduğu Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki iyi siyasal münasebetlerin semeresini bu alanda görmüştür. Ancak daha sonra, Stalin döneminde, Boğazlar konusu Türkiye ile Rusya arasında siyasal bir soruna dönüşmüştür. Türkiye, birçok bilimadamınca[5] “merkezi devlet” olarak sınıflandırılan bir ülkedir. Merkezi devlet, Avrupa-özekli diplomasiye katılan devletleri içeren bir sınıflandırmadır. Raymond Aron’a göre; iki kutuplu sistemlerde devletler üç tip davranış benimseyebilir; (1) Koalisyon önderliği (Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB), (2) Koalisyonlar yoluyla büyük devletlere bağlanan ülkeler (Soğuk Savaş döneminde ABD müttefiki olan Türkiye), (3) Koalisyonların dışında kalan devletler (Bağlantısızlar Hareketi gibi). Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki sınırlı gücü ve köklü Batı yönelimi nedeniyle -son derece akılcı bir şekilde- ikinci seçeneği kendisine makul olarak görmüş ve böyle bir dış politika kurgulamıştır.[6]

Türkiye’nin Batı Bağlantısı: ABD ve Türkiye
Türkiye’nin Batı bağlantısı üç aşamada incelenebilir: (1) Türkiye-ABD ilişkileri, (2) Türkiye-NATO ilişkileri, (3) Türkiye-Avrupa ilişkileri. Yazarın bunlar arasında en önemlisi olarak gördüğü Türk-Amerikan ilişkileri, bugüne kadar çeşitli aşamalardan geçmiş ve geçmektedir. İki ülke arasında, son birkaç yıldır Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ve devlet politikasını ne ölçüde yansıttığı bilinmeyen çıkışlar hesaba katılmazsa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin kurulması konusunda bir mutabakat vardır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne ve komünizmin yayılmasına karşı güçlü bir savunma oluşturulması da iki ülke tarafından kabul edilen bir görüştür. Ancak ABD’nin küresel bir güç, Türkiye’nin ise halen bölgesel bir aktör olması sebebiyle, ilişkilerde her zaman çıkarlar yüzde yüz örtüşmemektedir. Haliyle küresel çıkarlar ile bölgesel çıkarlar farklılaşmakta ve bu durum iki ülke arasında ve her iki ülkede de farklı güç odakları arasında çeşitli rekabetlere neden olmaktadır. Buna karşın, ikili ilişkilerde süreklilik öğeler de bulunmaktadır. Bunlar; (a) Türkiye’nin jeopolitik konumu (Boğazlar, Orta Doğu’ya yakınlık, Rusya’ya yakınlık vs.), (b) Türkiye açısından ABD yardım ve desteğinin önemli olması (Küresel bir güç olan ABD’nin Türkiye’ye askeri ve siyasi desteği ve bunun Türkiye’ye verdiği güç) olarak sıralanabilir.

Türk Dış Politikasında Barış Unsuru
Bugüne kadar -Hitler bile- dış politikada amacının savaş olduğunu söylememiştir. Savaşlar, genellikle barış getirmek amacıyla başlatılır ve bu şekilde propaganda yürütülür. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri büyük bir savaş yaşanmasa da, o tarihten bugüne kadar yüzlerce küçük ve orta ölçekte savaş vuku bulmuştur. Türk Dış Politikası, barış felsefesi üzerine kurulmuştur. Ancak barışı sağlamak, coğrafi, tarihi, ekonomik ve kültürel nedenlerle her zaman kolay olmayabilir. Bu durum, Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerinde kendisini göstermektedir. Örneğin, Osmanlı Devleti ile uzun yıllar savaşan Rusya, Türkiye açısından tarihi anlamda bir dost niteliği göstermez. Cumhuriyet’in ilk yılları ve Soğuk Savaş’ın ardından girilen süreçte ilişkiler dönemsel olarak ileri seviyelere götürülse de, ilişkilerde tarihsel miras çatışma ve rekabete dayalıdır. Uzun yıllardır sınır sorunları yaşamadığımız İran dikkate alınırsa, burada da rekabet unsurunun ön planda olduğu görülecektir. Dahası, son yıllarda iki ülke arasında mezhepsel rekabet temasının da ön plana çıkarılmaya çalışıldığı görülmektedir. Irak, Türkiye ile bağımsızlık sonrasında iyi ilişkiler kursa da, terör, Kürt Sorunu ve mezhepsel politikalar bağlamında Türkiye için önemli bir istikrarsızlık kaynağı olmuştur. Yunanistan, dönem dönem geliştirilen yakın ilişkilere karşın, Türkiye’nin sınır sorunları yaşadığı, tarihsel olarak rekabet halinde olduğu ve Kıbrıs Sorunu ile de karşı karşıya geldiği bir ülkedir. Bulgaristan, Türk azınlığa geçmişte yapılan kötü muamele ve tarihsel rekabet nedeniyle yine dost bir ülke konumuna getirilmesi kolay olmayan bir devlettir. Bu nedenle, Türkiye’nin güvenlik politikalarını ön plana alan bir devlet olması haklı ve yerindedir. Bu anlamda, barışın sağlanması için dış politikada dengeli ve dengeci olmak gereklidir. Zira aşırı iyimser ya da bu ülkelere yönelik olarak hamasete dayalı yaklaşımlar, dış politikada Türkiye’yi yanlış noktalara sürükleyebilir.

Avrupa’daki Hızlı Gelişmeler Açısından Türk Dış Politikası
Türk Dış Politikası’nda 70 yıldır izlenen iki temel ilke vardır: a-) Ekonomik kalkınma ve Batılılaşma yoluyla Avrupa’nın bir parçası olmak, b-) Araplar arasındaki anlaşmazlıklara taraf olmayıp, bölge ülkeleriyle ikili ilişkileri geliştirmek ve Orta Doğu’da statükoyu desteklemek. Türk Dış Politikası, Avrupa bağlamında değerlendirildiğinde şu süreçlerden geçmiştir: 1-) 1923-1945 dönemi, 2-) Soğuk Savaş, 3-) Soğuk Savaş Sonrası. Birinci dönemde, Türkiye, dış politikasında çekimser bir görüntü çizmiş ve daha çok iç siyasetini Avrupa ülkelerine benzer şekilde düzenleme yoluna gitmiştir. Bu dönemde, Rusya ile daha sıcak ilişkiler kurulmuş, ama Batı yöneliminden vazgeçilmemiştir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı, bu dönemde tam ve içi doldurularak uygulandı. Soğuk Savaş döneminde, Türkiye ile Avrupa ve ABD işbirliğinde seviye yükseltildi. Türkiye, Batı siyasal sistemine ve güvenlik kurumlarına dahil edildi. Türkiye, bu dönemde ortaya çıkan Sovyet tehdidini Batı ile bütünleşmesi için uygun bir araç olarak kullandı; bu yolla hem ekonomik, hem de siyasal gelişimini sürdürmeyi amaçladı. Ancak bu dönemde de küçük kırılmalar yaşandı. Örneğin, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, Türkiye’nin bu sistem içerisinde zaman zaman inisiyatif alabileceğini ve her noktada müttefiklerinin sözünü dinlemeyebileceğini gösteren somut bir olay oldu. Dahası, bu dönemde Batı ile yüzde yüz uyumlu gibi görünmek, Türkiye’nin dış politikasında birçok coğrafyada zorluklar yaşamasına neden oldu. Soğuk Savaş’ın ardından, her konuda olduğu gibi Türk Dış Politikası’nda da yeni bir döneme girildi. Bu dönem halen devam etmektedir ve parametreleri netleşmemiştir. Türkiye’nin AB üyeliği hedefi bu dönemde kristalize olsa da, bu hedefi gerçekleştirmek kısa vadede olanaklı gözükmemektedir. Buna karşın, Türkiye’nin Batı’dan kopması da beklenmemektedir.

Sonuç
Kitap, bu bölümlerin haricinde “Türk-Bulgar İlişkileri”, “Balkan ve Karadeniz İşbirliği”, “Türkiye ve Ortadoğu”, “Bölgesel Gelişmeler Çerçevesinde Türkiye ve NATO” ve “Türkiye ve Türk Dünyası” bölümlerine yer vermektedir. Bu bölümler, kitap satın alınarak okunabilir. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, Sander’in yıllar önce kaleme aldığı kitabın ve kitapta yer alan fikirlerin halen güncel olduğu söylenebilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Oral_Sander.
[3] Sonradan Samuel Huntington da aynı mantıkla “Medeniyetler Çatışması” tezini oluşturacaktır.
[4] Avrupa Ahengi veya Avrupa Uyumu, İngilizcesiyle “Concert of Europe”.
[5] Midlarsky, Singer ve Small.
[6] Bugün Türkiye’nin nasıl bir dış politika izlemesi gerektiği konusunda yazar burada herhangi bir yorumda bulunmamış ve açıklamalarını Soğuk Savaş dönemiyle sınırlı tutmuştur.

4 Ekim 2016 Salı

Anadolu Rock Müziği ve Barış Manço Efsanesi


Giriş
Türkiye’de özellikle 1960’lar ve 1970’lerde doğmuş ve bu yıllarda çok etkili olmuş bir müzik türüdür Anadolu Rock… İsminden anlaşılabileceği üzere, bu tarz, Anadolu ezgilerinin damgasını vurduğu Türk Halk Müziği türü ile daha çok Batı ülkelerinde 1950’lerden başlayarak gelişen ve zaman içerisinde tüm dünyada popüler olan Rock’n Roll müziğin sentezlenmesine dayalı melez bir müzik akımıdır. Türkiye’de başta Barış Manço olmak üzere, Cem Karaca, Erkin Koray, Fikret Kızılok, Ersen ve Dadaşlar, Kurtalan Ekspres ve Moğollar gibi birçok önemli sanatçı ve grup yaratan Anadolu Rock akımı, şimdilerde ünlü komedyen Cem Yılmaz tarafından çeşitli esprilere konu yapılsa da[1], Türk siyasal tarihinin bu en hareketli ve protest döneminde ortaya çıkan özel bir müzik türü olarak ciddi akademik çalışmalara da konu olabilmektedir.[2] Bu yazıda, Anadolu Rock müziği ve bu türün en önemli ve yıldız ismi Barış Manço hakkında bilgiler verilecek ve bu müzik türünün çok sevilmesi ve Manço’nun sanatsal başarısının siyasal ve sosyolojik olarak yorumlanmasına gayret edilecektir.

Anadolu Rock türünde popüler olmuş bazı şarkılar

Anadolu Rock
Anadolu Rock, 1960’ların modernleşen, hızla sanayileşen ve şehirleşen Türkiye’sinde çoğu yurtdışında bulunmuş ve eğitim almış bir grup gencin başını çektiği ve ilk olarak halk müziği tınılarının rock enstrümanlarıyla icra edilmesiyle başlamış olan Türkiye'ye özgü bir müzik türüdür. Klasik halk türkülerinin elektro gitar ve diğer rock müzik enstrümanlarıyla yeniden yorumlanması şeklinde başlayan bu akım, halktan ve özellikle Türkiye genelinde gençlerden büyük ilgi görmeye başlayınca, Anadolu değerleri ve evrensel değerlerin sentezi şeklindeki mesajlar, farklı kılık-kıyafet ve imajlar ve kendi oluşturduğu sentez değerlerle önemli bir akım haline gelmiştir. Öyle ki, 1960’larda The Beatles gibi rock grupları tüm dünyayı kasıp kavururken, Türkiye’de de Barış Manço, Erkin Koray ve Cem Karaca gibi geleceğin büyük isimleri ilk plaklarını yayınlamaya başlamışlar ve toplumdan büyük ilgi görmüşlerdir.

Barış Manço’nun 50 önemli şarkısı

Siyasi açıdan incelendiğinde, Anadolu Rock, modernleşme fikrinin alabildiğine güçlü olduğu bu yıllarda, Türk insanında yeniden Anadolu’ya dönüş ve ülkesini kalkındırma hislerini ve düşüncelerini doğurmuş ve hem sağ, hem de sol ideolojide yurtsever eğilimleri güçlendirmiştir. Bu sayede, yerli sanayinin gelişmesi, milli kalkınma ve siyasal eşitlik gibi değerler o yıllarda hem sağ, hem de sol siyasi partilerde etkili olmuştur. Zira bu yıllarda, Türkiye’deki toplumsal dönüşüme paralel olarak Türk popüler müziği de büyük bir değişime girmeye başlamıştır ve artık halk, sanatçılardan da özgün ve yeni şeyler duymak istemektedir. İşte bu ortamda, Anadolu Rock, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında Arabesk müzik patlayana kadar Türkiye’nin en etkili müzik türü olmayı başarmıştır. Anadolu Rock müziğinin bir diğer önemli boyutu ise, gelenekleri yok etmeden modernleşmeyi savunan bir çizgide olması ve Anadolu'ya referans yaparken bağnazlığı değil, modernite ile sentezi savunmasıdır. Bu durum, şarkı sözlerinde ve sanatçıların imajlarında net olarak görülebilir. Bunun o yıllarda siyasetteki izdüşümünü ise rahmetli Bülent Ecevit gerçekleştirmiştir. Anadolu Rock türünü geliştiren müzisyenler, birçoğu yurtdışında eğitim almış ve müzik konusunda gerçekten bilgili ve birkaç dil bilen kültürlü kimselerdir. Bu nedenle, yaptıkları sanat ve oluşturdukları çizgi, ciddi bir çalışmanın sonucudur ve alelade veya rastlantısal bir başarı değildir. Anadolu Rock türünün gelişmesinde, bulundukları Anadolu şehirlerden çıkarak yurtdışında Batılı modern ülkelere giden ve daha sonradan buradaki değerlerle kendi milli değerlerini sentezlemeyi başaran öncü sanatçıların büyük rolü olmuştur. Bu isimler arasında belki de en unutulmaz ve başarılı olanı ise, hiç kuşkusuz, ölümsüz sanatçı Barış Manço’dur.

Barış Manço

Bir Anadolu Rock Efsanesi: Barış Manço
1943-1999 yılları arasında yaşayan Barış Manço[3], Anadolu Rock müzik türünün kurucularından ve efsanelerinden birisidir. Galatasaray Lisesi ve Şişli Terakki Lisesi gibi okulların ardından Belçika Kraliyet Akademisi’nde eğitim gören Manço, birçok dil bilen ve birçok farklı dilde şarkı seslendirebilen entelektüel bir isimdir. Barış Manço, şarkıları, imajı ve kişiliğiyle Anadolu Rock türünün en sivrilmiş ismi ve bugün de şarkıları severek dinlenen gerçek bir Türk müzik efsanesidir. Manço’nun imajı birçok açıdan dikkat çekicidir; zira kendisi, Rock müziğin ve protest (muhalif) kültürün bir göstergesi olarak okunabilecek uzun saçlarının yanında, gür bıyıklarıyla Anadolu insanı ve Türk erkeğinin pederşahi (ataerkil) özelliklerini de temsil eder niteliktedir. Bunun dışında, çok sayıdaki yüzükleri ve her jest ve hareketiyle, Manço’da daima bir star kumaşı ve özgünlük vardır.

Halhal

Şarkılarına Anadolu halkının yaşantısına dair birçok unsuru, hatta köydeki eşekleri bile (Arkadaşım Eşek) konu edebilen Manço, konu seçimi ve sözler anlamında da modern değerlerle Anadolu’nun milli ve manevi değerlerini sentezlemeye gayret etmiştir. 1970’lerde büyük bir star olan ve ölene kadar da star kalan Manço, Anadolu Rock müziğinin en popüler ve makbul ismi olmuştur. Manço, Türkiye’deki her kesime hitap etmeyi başaran çok başarılı bir sanatçı profili ve unutulmaz söz ve besteleriyle, Anadolu Rock türünün adeta lokomotif ismi olmuştur. Bu yönüyle, Cem Karaca gibi daha siyasi ve muhalif sol duruşu eserlerinde (Tamirci Çırağı, 1 Mayıs, Ceviz Ağacı) ve hayatında daha belirgin olan isimlerden farklı olarak, kendisini ideolojik bir akımla özdeşleştirmemiş; hatta genellikle sol görüşlü zannedilse de, ilerleyen yıllarda siyasete merkez sağ çizgideki Doğru Yol Partisi’nden giriş denemesi yapmıştır. 

Halil İbrahim Sofrası

Manço’nun protest ve farklı duruşuna karşın, ilginç bir şekilde şarkılarındaki milliyetçi eğilimler belirgin ve dikkat çekicidir. Öyle ki, sanatçı, “Estergon Kalesi”, “Genç Osman” gibi şarkılarında Türk-Osmanlı tarihinden önemli olayları ve kişileri sanatına konu etmiş, “Dönence”, “Lahburger” ve “2023” gibi şarkılarında ise Türk halklarının geleceğine dair mesajlar vermiştir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına doğru gidilen 1980’lerin başında yazılan ve Manço’nun Türkçü duruşunu yansıtan “Dönence” şarkısı, bu açıdan oldukça önemlidir. Şarkıda geçen “Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor”, “Kupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız” ve “Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor” gibi dizelerle, Sovyet (Rus) baskısı altında yaşayan mazlum Türk halklarına yönelik sembolik ve güçlü mesajlar verilmiş ve Türk Birliği teması işlenmiştir.

Dönence

Sanatçının bir diğer önemli özelliği, yüksek düzeydeki kültürü ve zekâsı sayesinde geliştirdiği ilginç ve nevi şahsına münhasır iletişim becerileriyle, kendisini tanıyan veya tanımayan herkesle çok iyi ilişkiler kurmasıdır. Manço, müziğe yeni başladığı yıllarda yabancı sözlü eserlere ağırlık vermiş ve yabancı dilde kırkbeşlikler yayınlamıştır. Belçika ve Fransa’da bulunduğu bu ilk döneminde birçok önemli eser vermiş, ancak Türkiye’de kitlesel olarak tanınacak kadar şöhrete sahip olmamıştır. Bu dönemin en önemli eserleri “Trip To A Fair”, “Flower of Love” ve “Boğaziçi” gibi eserlerdir. 1970 yılında yaptığı “Dağlar Dağlar” isimli çalışmayı klasik kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon’la beraber gitar ve kemençeyi karşılıklı kullanarak kaydetmiş ve bu şarkıyla Anadolu’da Manço efsanesini başlatmıştır. Bu plakla beraber patlama yapan Manço, bundan sonra yıllar boyunca ölümüne kadar zirveden inmemiştir. 1970 yılından 1971 yılına gelene kadar bir yıl süreyle “Barış Manço & Ve” grubuyla çalmıştır. 1971 yılında, o dönemin en önemli grubu olan Moğollar’la birleşmiş ve MançoMongol grubunu kurmuştur. Belki de Türk müzik tarihinin en önemli klasiklerinden olan “İşte Hendek İşte Deve” çalışması, işte bu dönemde ortaya çıkmıştır.

İşte Hendek İşte Deve

Manço, Moğollar deneyimi sonrası, ölümüne kadar kendisine eşlik edecek olan Kurtalan Ekspres grubunu kurmuştur. 1975 yılına kadar unutulmayan birçok kırkbeşlik yayınlayan Manço, ilk uzunçalarını ise 1975 yılında yayınlamıştır. Bu albümde yer alan ve Cumhuriyet’in 100. yılının anlatıldığı “2023” çalışması, Türk müziğinin belki de en önemli enstrümantal üçlemesinin ilk çalışmasıdır. Manço, bir sene sonra yurtdışına açılmış ve orada “Baris Mancho” uzunçalarını yayınlamıştır. Bu uzunçalarda “Little Darlin”, “Nick the Chopper” gibi çok önemli eserler olmasına rağmen, sanatçı, yurtdışında beklediği başarıyı kazanamamıştır. Birkaç yıl üstüste gelen hastalıklar ve evlilik gibi nedenlerle albüm yayınlamayan Manço, 1979 yılında birçokları tarafından Türk müzik tarihinin en önemli albümü kabul edilen “Yeni Bir Gün” adlı uzunçalarını yayınlamıştır. Dostu ama aynı zamanda rakibi olan Cem Karaca’nın da Türkiye’den siyasal sebepler sonucu gitmesi sonucunda, Türkiye’de adeta tek tabanca olarak kalmış ve ününe ün katmıştır.

Manço’dan Fransızca bir eser: Ce Sera Le Temps

Sanatçı, 1986 yılına kadar Kurtalan Ekspres ile beraber üç albüm daha yayınlamıştır. 1986’da çıkardığı “Değmesin Yağlı Boya” plağıyla Kurtalan Ekspres’i albümlerden yavaş yavaş çekme planını uygulamaya koymuştur. Bunun nedeni, gelişen bilgisayar teknolojileri nedeniyle grup müziğini arka plana atmasıdır. Bu durum, fanatik hayranlarında tepki yaratmış ama yine de Manço efsanesini geriletmemiştir. Manço, 1995 yılında yayınladığı son albüme kadar bu formatla ve daha çok bilgisayar odaklı olarak bestelerine devam etmiştir. 1999 yılında “Kaplumbağa'nın Dönüşü” isimli albümünü yayınlayamadan plak şirketinin baskısı sonucu “Mançoloji” isimli nostalji albümünün kayıtlarına girmiştir. Bu kayıtlar esnasında beklenmedik bir şekilde hayata veda etmiştir.


Herşeyi başlatan şarkılardan birisi Dağlar Dağlar’dı

Sonuç
Barış Manço hakkında söylenebilecek son söz, kendisinin Anadolu Rock müziğini yaratan ve geliştiren gerçek bir sanat efsanesi olduğudur. Manço, her yönüyle farklı ve star bir isim olmuş; dahası, Türkiye gibi muhafazakar bir ülkede bile, kendisini halka sevdirmeyi ve saydırmayı başarmıştır. Sanatçının ününün Türkiye ile sınırlı kalması ise, hem Türk sanatçıların yurtdışında başarılı olabilmelerinin ne kadar zor olduğunun ispatı, hem de Türkiye’nin bu alandaki yetersiz birikiminin göstergesidir. Anadolu Rock müziği ise, Türkiye’nin güçlü tarihsel değerleri ile modern değerlerin doğru sentezi durumunda nasıl bir sinerjinin yaratılabileceğini gösteren çok önemli bir müzik deneyimidir. Bu deneyim, her zaman Doğu ile Batı arasında bir köprü işlevi gören tezatlar ülkesi Türkiye’de, aslında her alanda (iç siyaset, dış politika, din-laiklik ilişkisi vs.) uygulanabilecek bir stratejinin müzik alanında en doğru ve başarılı örneğidir. Bu nedenle, yobazlığa veya otoriterliğe teslim olan siyasetçilerimizin Manço’dan ve arkadaşlarından alacakları çok ders vardır… Zira Türkiye'de toplumsal barış, ancak ve ancak modernlik ile geleneğin sentezi sonucunda sağlanabilir...

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] Birkaç örnek için;

Dr. Oğuzhan Göksel'den 'Beyond Countering Iran: A Political Economy of Azerbaijan-Israel Relations'


İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Göksel[1]British Journal of Middle Eastern Studies dergisinin 2015 tarihli 42 (4) nolu sayısında, Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin ekonomi politik boyutunu inceleyen “Beyond Countering Iran: A Political Economy of Azerbaijan-Israel Relations” adlı önemli bir makale kaleme almıştır.[2] Bu yazıda, Göksel’in makalesi özetlenecek ve makalede kullanılan bazı argümanlar tartışmaya açılacaktır.

Oğuzhan Göksel

Yazara göre; Azerbaycan-İsrail ilişkileri, son yıllarda Orta Doğu ve Kafkasya coğrafyasında kritik bir unsur haline gelmiştir. Bu ilişki, her iki ülkenin İran’la olan ilişkileriyle de doğrudan alakalıdır. 2012 yılı, bu açıdan bir dönüm noktası olmuştur; Azerbaycan’ın kurulduğu 1991 yılından beri İran-Azerbaycan ilişkileri hiçbir zaman sorunsuz olmasa da, 2012 yılı içerisinde İran’daki nükleer tesislere İsrail’in saldırı yapma olasılığının güçlenmesi, bu iki ülke arasındaki ilişkileri de olumsuz yönde etkilemiş ve her iki ülkenin de Hazar Denizi’nde daha yoğun hava ve deniz kuvvetleri oluşturmalarına neden olmuştur. Bu nedenle, Azerbaycan’ın İsrail’le özellikle savunma sanayiinde ilişkileri hızla gelişmiş ve bu ülke, İsrail’den aynı yıl içerisinde 1,6 milyar dolarlık insansız hava araçları ve uydu sistemleri satın almıştır. Hatta o dönemde, bazı basın-yayın kuruluşlarının yayınlarında, Azerbaycan’ın İsrail’e sınırları içerisindeki 8 hava üssünü kullanmasına izin verdiğine dair bilgiler de yayılmış ve bu durum Tahran’da tedirginliğe sebep olmuştur. Ancak bu haberler daha sonra yalanlanmış; buna karşın, İran’dan gelen tehditkâr açıklamalar nedeniyle iki ülkeyi yine de yakınlaşmaya itmiştir. 1992 yılında başlayan Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin bugün geldiği ve istihbarat ve ekonomi alanlarını da kapsayan derinlikli boyutu, aslına bakılırsa başlarda hiç kimse hayal bile edemezdi. Böylesine hızla derinleşen ilişkilerin temelinde, elbette “karşılıklı çıkar” ilişkisi bulunmaktadır. Bunu yaratan temel unsurlar ise; her iki ülkede de siyasetin önemli bir boyutunu oluşturan ulusal güvenlik riskleri, İran tehdidi ve ilişkilerin “karşılıklı bağımlılık” (inter-dependence) boyutudur. Öyle ki, İsrail Azerbaycan’ın petrol ve doğalgazına ihtiyaç duyarken, Azerbaycan da İsrail’in askeri, endüstriyel ve zirai teknolojisi sayesinde güçlü bir ordu kurmak ve Ermenistan işgali altındaki topraklarını kurtarmak gayesindedir. Bu nedenle, iki ülkenin ekonomileri birbirlerini "tamamlayıcı" niteliktedir. Ayrıca İsrailli yatırımcıların Azerbaycan’a 1990’ların başından itibaren erken çıkarma yapmaları da, bu hızlı gelişim sürecinde oldukça etkili olmuştur.

Tarihsel Arka Plan
Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin kurulmasına, 1990’ların başında her iki ülkeyle de arası çok iyi olan Türkiye öncülük etmiştir. Daha doğrusu, İsrail’in Türkiye ile 1990’larda çok iyi seviyede olan ilişkileri, bu ülkeye bir diğer Türk Cumhuriyeti olan Azerbaycan’la da yakınlaşma imkânı sağlamıştır. Her ne kadar son 10 yılda Türkiye-İsrail ilişkileri bozulsa da, Azerbaycan-İsrail ilişkileri Türkiye’den bağımsız olarak gelişmeye devam etmiştir. Teokratik bir devlet olan İran İslam Cumhuriyeti’nin medyası, bu ilişkileri en başından beri Müslüman dünyasına karşı bir ittifak olarak göstermeye çalışmıştır. Nitekim Azerbaycan, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olup İsrail’le yakın ilişkiler geliştiren -Türkiye ve Mısır’dan sonra- üçüncü ülke durumundadır.[3] Buna rağmen, Azerbaycan’ın İsrail’de henüz bir Büyükelçiliği veya Konsolosluğu -bugün bile- yoktur. Bu konuda Azerbaycan yönetimi aslında istekli olmasına karşın, İslam dünyasından tepki almamak için temkinli hareket etmektedir.[4] İsrail’in ise, 1993 Şubat’ından beri Bakü’de Büyükelçiliği bulunmaktadır. Azerbaycan, İsrail’de daha çok AZAL – Azerbaycan Havayolları ve Lider Tv[5] aracılığıyla diplomasi faaliyetleri yürütmeye çalışmaktadır. 2009’daki Şimon Peres’in Bakü ziyaretinden beri, iki ülke arasında üst düzey ziyaretler birçok defa gerçekleşmiştir. Bu durum, Azerbaycan’da İran yanlısı gruplar tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu nedenle, Azerbaycan Devleti ikili ilişkileri daha kapalı olarak götürmek taraftarıdır. Hatta Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in basına sızan bir konuşmasında İsrail-Azerbaycan ilişkilerini “onda dokuzu yüzeyin altında olan bir aysberg”e benzetmesi, ilişkilerin gizli boyutunu ifşa etmiştir. Ancak son dönemde yaşanan gelişmelerle, artık ilişkilerin stratejik boyutu açığa çıkmıştır.

Azerbaycan-İsrail İlişkilerini Sürükleyen Faktörler
Bugüne kadar Azerbaycan-İsrail ilişkilerini inceleyen akademik çalışmalar incelendiğinde, daha çok güvenlik politikalarının öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu, her iki ülkenin de kuruldukları günden bu yana yaşadıkları güvenlik tehditleri göz önüne alınırsa, doğru ve makul bir yaklaşımdır. Arap-İsrail sorunu ve Dağlık Karabağ çatışmasının halen devam ettiği de düşünüldüğünde, ikili ilişkilerin güvenlik boyutu asla göz ardı edilemez. Nitekim Bourtman’a göre, bu iki ülke de, kendilerine dostça yaklaşmayan komşularla çevrili oldukları için bir tür “güvensizlik kompleksi” (insecurity complex) geliştirmişlerdir. Ayrıca, 1950’lerde ve 1960’larda İsrail’in Arap olmayan Türkiye, İran ve Etiyopya gibi ülkelerle geliştirdiği stratejiye benzer şekilde, son dönemde Azerbaycan gibi ülkelere açılım yapmaya gayret ettiği bir vakıadır. Buna karşın, ilişkilerin gelişiminde tek etkili olan faktörü “güvenlik” zannetmek de yanlış olacaktır.

İkili ilişkilerde bir diğer önemli unsur, Azerbaycan’daki Yahudi nüfusudur. Kimi iddialara göre, Azerbaycan’daki Yahudi cemaati, bu ülkenin ABD başta olmak üzere yurtdışındaki lobi faaliyetlerine yardımcı olmakta ve hatta yön vermektedir. Ancak yazara göre bu konuda elimizde yeterince veri yoktur. Nitekim 1492’de Osmanlı’nın Sefarad Yahudilerini kurtarmasından beri Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ile çok iyi ilişkiler geliştiren ve önemli ticari kazanımlar elde eden Anadolu Yahudileri, son yıllarda Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmasına engel olamamışlardır. Bu nedenle, Azerbaycan’daki Yahudi cemaati etkili olsa bile, ikili ilişkileri geliştiren temel unsur onlar değildir.

Azerbaycan-İsrail ilişkilerini geliştiren en temel unsur, her iki ülkenin de laiklik yanlısı politikaları savunmaları ve İslamcı politikaların yayılmasına karşıt olmalarıdır. Bu nedenle, Reynolds’a göre, bu iki ülke aynı ideolojiye mensupturlar. İran yanlısı radikal imamların Azerbaycan’da baskılara uğraması, bu anlamda önemli bir göstergedir. Azerbaycan’da dış politikanın daha çok devletçe üretildiği ve toplum baskısından uzak olduğu da düşünülürse, bu iddianın geçerliliği vardır. Ancak Azerbaycan’daki radikal İslam tehdidi de sanıldığı kadar güçlü değildir. Bülent Aras’a göre, neredeyse tamamı Şii olan Azerbaycan Müslümanları, Sovyet döneminde büyük ölçüde sekülerleşmişlerdir. Dahası, Şii olmaları sebebiyle bu halk üzerinde radikal Selefi akımlar da bugüne kadar etkili olamamıştır. Ayrıca Azerbaycan halkı ve devleti üzerinde Türkiye ve İran, Arap devletlerine kıyasla çok daha etkili durumdadır. Azerbaycan, Şii olan ve Türkçe konuşan nüfusu ile adeta İran ve Türkiye’nin ortak paydası veya karışımı halinde bir kültüre sahiptir. Zaten İsrail’in Azerbaycan’a yoğun ilgisinde, bu ülkeyi İran’ın etki alanına bırakmamak düşüncesi de etkili olmuştur. Nitekim Kazakistan ve Türkmenistan gibi diğer Orta Asya Türk devletleriyle de ilişkiler geliştirse de, İsrail’in en yoğun ilişkileri Azerbaycan’la kurulmuştur. Azerbaycan’ın jeopolitik açıdan önemli bir konumda olması da buna dâhil edilebilir. Zira Azerbaycan, Orta Doğu’da İran ve Arap devletlerinden kaynaklanan radikal İslamcı akımlara karşı Kafkasya’da bir set görünümdedir.

İran Etkisi
İki ülke ilişkilerini geliştiren en temel unsurlardan birisi İran korkusudur. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığına uygun şekilde, her iki ülke de İran’ın saldırganlığından korkmaktadır. Dahası, İran sınırları içerisindeki Güney Azerbaycan bölgesinde milyonlarca Azeri’nin yaşadığı düşünüldüğünde, İran’da da Azerbaycan tehdidi düşüncesi hâkimdir. Zaten İran ve Azerbaycan arasında Azeri nüfusun geleceği konusunda 2 farklı model birbiriyle rekabet halindedir: Radikal Şii İslamcı model ve laik otoriter model. İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in bile babası tarafından Azeri olduğu hatırlanırsa, bu iki ülke arasında Azerilerin geleceği konusundaki rekabetin boyutu daha iyi anlaşılabilir. Aslına bakılırsa, Kuzey Azerbaycan olarak nitelendirdiği ve tarihsel olarak hâkim olduğu bu bölgede bağımsız bir Azerbaycan devletinin kurulması da İran tarafından halen tam anlamıyla hazmedilmiş değildir. Azerbaycan, Azeri ve Azerbaycanlı kimliği etrafında Azeri nüfusun temsilcisi olmaya çalışırken, İran da Şii kimliği etrafında tüm Azerileri yanına çekmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, İran, 2003 yılından beri Azerbaycan-İsrail ilişkilerini engellemeye çalışmakta, ama Azerbaycan da tercihini sürekli olarak İsrail’den yana yapmaktadır.

İsrail’in Ekonomik İhtiyaçları
İlişkilerin enerji boyutu da bugüne kadar görmezden gelinmiştir. Kurulduğu günden bu yana, enerji ihtiyacı ve güvenliği, İsrail dış politikasında önemli bir husus olmuştur. Soğuk Savaş boyunca Mısır, Batı Afrika, Meksika ve Norveç’ten (Kuzey Denizi) enerji ihtiyacını temin eden İsrail, 1991’den sonra yönünü Rusya ile Azerbaycan ve Türkmenistan gibi Orta Asya Türk Devletlerine çevirmiştir. Bu nedenle, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı gibi projeler İsrail tarafından da desteklenmiştir. Enerji politikaları, bu alanda rekabet halindeki iki üretici ülke olan Azerbaycan ve İran arasında da sorun yaratmaktadır. Her iki ülke de doğalgaz ve petrol üreticisi ve ihraççısıdır ve ekonomilerinde enerji büyük yer tutmaktadır. İki ülkenin Hazar Denizi kaynakları konusunda da anlaşmazlıkları söz konusudur. İsrail, bugün itibariyle Azerbaycan’ın en büyük 6. ticaret partneridir ve Azerbaycan, İsrail’in petrol ihtiyacının dörtte birinden fazlasını sağlamaktadır. Her ne kadar Azerbaycan’ın petrol ve doğalgaz endüstrisi Rusya ve Suudi Arabistan gibi dev ülkelerle boy ölçüşebilecek boyutta olmasa da, bu ülkeden alınan enerji kaynakları İsrail’in enerji politikasını çeşitlendirmesini sağlamaktadır. Ancak İsrail’in son dönemde Doğu Akdeniz’de kendi doğalgaz kaynaklarını keşfetmesi, bu alanda daha bağımsız bir politika izlemesine neden olabilir.

Azerbaycan’ın Ekonomik İhtiyaçları
Azerbaycan’ın İsrail’e yönelik dış politikası, bazılarınca “pragmatizme muazzam bir örnek” olarak değerlendirilmektedir. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Ermeni işgaline uğrayan ve ekonomik olarak en zayıf durumdaki ülke olan Azerbaycan, o dönemde İsrailli yatırımcıların etkisiyle ayakta kalabilmiş ve yıllar içerisinde ekonomik açıdan çok güçlenmiştir. İsrail’le yakın ilişkiler, Rusya etkisinden sıyrılmak isteyen Azerbaycan için de özellikle ABD ile daha iyi ilişkiler kurmak için önemli bir fırsat olarak görülmüştür. Ayrıca kurulduğu günlerde askeri olarak Ermenistan’dan çok daha zayıf olan Azerbaycan, İran ve Rusya’nın desteklediği Ermenistan’a karşı Türkiye ve İsrail’in askeri teknolojisiyle ilerleme kaydetmeyi başarmış ve son yıllarda üstünlüğü ele geçirmiştir. Washington tarafından silah ambargosuna maruz bırakılan ve rövanşist bir savaştan korkan Avrupalılardan da destek alamayan Bakü, modern silah teknolojisine İsrail ve Türkiye aracılığıyla sahip olmuştur. Ayrıca Batı’nın ekonomik yaptırımlarına maruz kalan İran’dansa İsrail gibi Batı’ya açık bir ülke ile ekonomik münasebetleri geliştirmek, ekonomik gelişim isteğindeki Azerbaycan için bir diğer önemli motivasyon kaynağı olmuştur.

Sonuç
Bu makalede, yazar, klasik güvenlik paradigması dışında İsrail-Azerbaycan ilişkilerinin son yıllarda hızla gelişmesine neden olan faktörleri incelemiş ve bunlar arasında özellikle ekonomik çıkar perspektifinin geçerli olduğu sonucuna varmıştır. Yazarın bu oldukça az bilinen ve güncel konudaki çalışması takdire değerdir. Lakin bu iki ülke arasında gelişen ilişkilerdeki Türkiye faktörü, kanımca yeterince iyi işlenmemiş ve eksik kalmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Academia.edu hesabı için; http://29mayis.academia.edu/OguzhanGoksel.
[3] Burada yazar Ürdün’ü hesaba katmamaktadır.
[4] Bakınız; Gallia Lindenstrauss (2015), “Israel-Azerbaijan: Despite the Constraints, a Special Relationship”, Strategic Assessment, Vol. 17, No: 4, January 2015, Erişim Tarihi: 04.10.2016, Erişim Adresi: http://www.inss.org.il/uploadImages/systemFiles/adkan17_4ENG_7_Lindenstrauss.pdf, s. 76.
[5] Web sitesi için; http://www.lidertv.com/.

2 Ekim 2016 Pazar

Fransız-Alman İttifakının Geleceği


Fransa merkezli Diplomatie dergisinin 82 nolu Eylül-Ekim 2016 sayısında, Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Fransız-Alman ittifakı hakkında kapsamlı bir dosya yayınlanmıştır. 5 farklı makale ve portfolyo bölümünden oluşan dosya, Brexit kararı ile zor günlerden geçen ve dağılma riskiyle karşı karşıya olan AB’nin geleceği hakkında bize fikir verebilir. Bu yazıda, bu dosyadan yer alan 5 makale özetlenecek ve yorumlanacaktır.

Diplomatie dergisinden Fransız-Alman ittifakı hakkında kapsamlı bir dosya

Almanya uzmanı Fransız araştırmacı Claire Demesmay[1] imzalı ilk makale, Avrupa Birliği genelinde ve Fransa-Almanya ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan siyasal sorunları incelemekte, buna karşın, AB projesini ciddiye almaları ve desteklemeleri nedeniyle, bu iki ülke arasındaki ilişkinin gelecek için de büyük bir potansiyel teşkil ettiği sonucuna varmaktadır. Demesmay’a göre; Avrupalılar, son 10 yıldır sürekli kriz halinde yaşamaktadır. Lehman Brothers’ın batışıyla başlayan 2008 yılındaki finansal kriz, Avrupa ülkelerinin birçoğunda etkili olan borç krizi ile devam etmiş ve avro bölgesinin (eurozone) istikrarını bozmuştur. Bu süreçte, özellikle Güney Avrupa ülkelerinde, yükselen işsizlik oranları nedeniyle siyasal istikrar da bozulmuştur. Tüm bunlara ek olarak, 2015 yılından itibaren Suriye iç savaşı nedeniyle başlayan göç dalgası ve mülteci krizinin Avrupa ülkelerini de etkilemeye başlaması, AB’nin istikrarını daha da bozmuştur. AB’ye son darbe ise, bu yıl içerisinde Birleşik Krallık’ın Brexit referandumu sonucunda AB’den ayrılmayı kararlaştırması olmuştur. Bu sorunlar, haliyle AB’yi ayakta tutan Fransız-Alman ittifakının başarısının ve geleceğinin sorgulanmasına neden olmuştur. Ancak şurası bir gerçektir ki, Fransız-Alman ilişkileri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok değişmiş ve bugün sağlam ve dostçadır (solide et cordiale). İki ülkenin Avrupa’da barış ve güvenliğin korunması gibi çok önemli ortak değerleri mevcuttur. Ancak bu durum, iki ilişkilerde hiçbir sorun yokmuş anlamına gelmemelidir. Öncelikle, bugün Angela Merkel-François Hollande ikilisinin gösterdikleri liderlik, geçmiş krizlerde rol alan Alman-Fransız liderlikleriyle karşılaştırıldığında yeterince azimli gözükmemektedir. 1973 petrol krizinde Helmut Schmidt-Valery Giscard D’Estaing ikilisinin veya Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında Helmut Kohl-François Mitterrand ikilisinin gösterdikleri liderlik örnekleri hatırlanırsa, Brexit kararı öncesinde ve sonrasında Merkel-Hollande ikilisinin gösterdikleri liderlik performansı rahatlıkla eleştirilebilir. Yazara göre; Fransız-Alman ittifakı, siyasal kültür farklılıkları ve ekonomik çıkarların farklılaşması nedeniyle hiçbir zaman sorunsuz olmamıştır. Buna karşın, son dönemde Fransa ekonomisi kötüye gider ve işsizlik yükselirken, Alman ekonomisi iyi durumda gözükmektedir. Bu asimetri, ikili ilişkileri bozma potansiyeline sahiptir. Zira AB düzeni içerisinde Fransa ekonomisini düzeltmek için gerekli reformları yapamazken, Almanya da bu durumun değişmesi için bir çaba göstermemektedir. Almanya’da geniş tabanlı CDU-SPD koalisyonunun yarattığı siyasal istikrarla Fransa’da popülaritesi düşen sol iktidar arasındaki fark ve Fransa’nın son dönemde yaşadığı güvenlik sorunları da buna eklenebilir. Bu sayede, Almanya aslında yalnızca Fransa karşısında değil, tüm AB üyeleri karşısında dominant bir görüntü çizmeye başlamıştır. Zaten tam da bu nedenle, Fransızların yüzde 75’i AB’ye Almanya’nın yön verdiğini düşünmektedir. Buna karşın, Almanların sadece yüzde 47’si bu görüşe katılmaktadır. Almanya’nın Yunanistan ekonomik krizi ve Türkiye ile yapılan Suriyeli mülteciler anlaşmasında gösterdiği liderlik, bu durumun açık kanıtları haline gelmiştir. Bu tablo içerisinde, Fransa’da AB karşıtlığı yükselmekte ve Marine Le Pen’in savunduğu Frexit ciddi bir ihtimal haline gelmektedir. Ancak sorunları da abartmamak gerekir; zira AB projesinde yer almadan bu ülkelerin dünya ekonomisi ve siyasetinde etkili olmaları da en azından kısa vadede kolay gözükmemektedir.

Sciences Po Profesörü ve Fransız diplomat Maxime Lefebvre[2] imzalı ikinci makale, Fransız-Alman ittifakını diplomasi tarihi perspektifinden incelemektedir. Lefebvre’e göre; Fransız-Alman ittifakı, -Brexit sonrasında- ABD ile müttefik, ama aynı zamanda ona karşı özerk ve güçlü bir Avrupa kurabilir. Zira Brzezinski’nin yıllar önce söylediği gibi; “Avrupa entegrasyonu projesiyle Fransa reenkarnasyon, Almanya ise günahlarının affedilmesini amaçlamıştır” (A travers la construction européenne, la France vise la réincarnation et l’Allemagne la rédemption). CDU (Alman Hıristiyan Demokrat Partisi), Adenauer’den Merkel’e kadar AB projesiyle Batı ittifakında yerini sağlamlaştırmayı amaçlarken, her ne kadar Alman solunda (SPD) Willy Brandt ve kısmen Gerhard Schröder gibi Ostpolitikçi doğuya açılmak isteyenler olsa da, Alman solu için de Batı ittifakı öncelikli eğilim olmayı sürdürmüştür. Fransa ise, özellikle De Gaulle döneminde Batı ittifakı içerisinde yer almasına karşın, ulusal çıkarları etrafında şekillenen daha bağımsız bir dış politikaya yönelmiştir. Dolayısıyla, Almanya için AB projesi ve NATO ittifakı yeniden güç kazanmak için araç hüviyeti kazanırken, Fransa içinse Alman militarizminin ve gücünün yeniden kazanması riskini beraberinde taşımaktadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Alman dış politikasında normalleşme başlamış ve özellikle Rusya ile ilişkiler geliştirilmiştir. 2003 Irak Savaşı’nda ise, Almanya ve Fransa pasif kalmayı tercih etmişler; hatta ABD’nin politikasına -yüksek sesle olmasa da- karşı çıkmışlardır. Fransa, ayrıca bu dönemde Birleşik Krallık ile de ilişkilerini geliştirmiş ve coğrafi, kültürel ve siyasi yakınlık sayesinde bu ülke ile güvenlik alanında işbirliği tesis etmiştir. Brexit sonrasındaysa, Fransız-Alman ittifakını yeni bir dönem beklemektedir. Bu gelişme, kuşkusuz iki ülkeyi birlikte hareket etmeye zorlayacaktır. Bu noktada, eski İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in üç çemberli Batı tasavvuru akla getirilirse, Birleşik Krallık ve kolonileri başlı başına bir blok, kıta Avrupası’na yayılan Avrupa Birliği ise bir diğer blok olarak görülebilir. Bu nedenle, bu iki ülke AB içerisinde serbest piyasa ekonomisine dayalı tek bir pazar, ortak para birimi ve AB ülkeleri arasında dolaşım hürriyeti (Schengen bölgesinde) gibi politikaları korumak ve geliştirmek zorundadırlar. Bunlara ek olarak, son dönemde ortaya çıkan güvenlik riskleri nedeniyle iç güvenlik ve dış güvenlik gibi politikalarda da AB’ye ortak bir perspektif kazandırabilirler. Sonuç olarak, Brexit, bu ikiliyi birbirini daha iyi anlamak ve ortak çalışmak konusunda zorlayıcı bir faktör olmuştur.

Siyaset Bilimi doktoralı ve LSE’de ziyaretçi öğretim üyesi olarak ders veren Thierry Chopin[3] imzalı üçüncü makale, öncelikle Brexit’in AB ve Avrupa entegrasyonu için kötü bir gelişme olduğu tespitini yapmaktadır. Yazara göre; Avrupa entegrasyonunda ilerleme kaydetmek için, siyasi iradenin güçlü olması gerekmektedir. Bu, ancak hükümetlerin isteği ve halkların desteğiyle sağlanabilir. AB’yi toptan ilgilendiren konularda 27 üye ülkenin birlikte hareket etmesi gerekmektedir. Ancak daha tartışmalı meselelerde, önemli üye ülkeler ve Fransız-Alman ittifakı inisiyatif alarak diğer üye ülkelere yol gösterebilirler. Yaklaşan Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı ve Almanya’daki parlamento seçimleri, bu anlamda önemli olaylar olacaktır. Kurulduğu günden bu yana Avrupa Birliği fikrinin itici gücü olan Alman-Fransız ittifakı, Sarkozy döneminde denenen Fransız-İngiliz ittifakı ve Hollande döneminin başında denenen Fransız-İtalyan ittifakı girişimlerinin de gösterdiği üzere, AB için yaşamsal nitelikte önemlidir. Ukrayna krizi, Suriye iç savaşı ve yarattığı göç dalgası ve Yunanistan ekonomik krizi gibi konular, bu iki ülkenin birlikte çalışmaları gerektiğini göstermiştir. Zira bu ittifak, Avrupa nüfusunun yüzde 30’unu ve Avrupa ekonomisinin yüzde 50’sini temsil etmektedir. Jean-Claude Juncker’in deyimiyle “polycrise” (çoklu kriz) döneminde olan AB için, bu ittifak çok ama çok önemlidir. Bu ikilinin, Benelux ülkeleri, İspanya ve İtalya gibi Güney Avrupa ülkeleri ve Finlandiya gibi Kuzey Avrupa ülkeleriyle ortak hareket etmeleri şarttır.  

Fransa uzmanı Alman akademisyen Henrik Uterwedde[4] imzalı dördüncü makale, Fransa ve Almanya’nın ekonomik modellerinin farklılıklarına dikkat çekmektedir. Son ekonomik krizde de görüldüğü üzere, iki ülkenin ekonomi politikaları zaman zaman çelişebilmektedir. Fransa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalkınma politikalarını daha devletçi (étatiste) bir zemine oturtmuş ve müdahaleci politikaları savunmaya devam etmiştir. Ancak bu politika, haliyle geçen 40 yıl içerisinde epey değişmiştir. Avrupa bütünleşmesi daha liberal politikaları zorunlu kılmış, buna karşın Fransa ekonomisi merkeziyetçi ve korumacılığa daha yatkın yapısıyla Alman ekonomisinden daima farklılık arz etmiştir. Almanya ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tamamen yıkılmasının -ilginç bir şekilde- verdiği avantajla, otomotiv, mekanik, kimya ve elektrik-elektronik sektörlerinde Ordoliberalizm mantığına ve serbest piyasa düzenine uygun şekilde Batı ekonomisinin lokomotifi olacak yeni şirket ve fabrikalarını inşa etmiştir. Alman ekonomisi, Amerikan ekonomisine benzer şekilde ihracat odaklı olarak kendisini düzenleyerek Fransız ekonomisinden farklılaşmıştır. 2000’lerin başına kadar çok iyi giden Alman ekonomisi, bu yıllarda biraz yavaşlamış ve eleştiriler artmış, ama Schröder hükümetinin reformlarıyla Almanya ekonomik olarak yeniden iyi yola girmiştir. 2008 küresel ekonomik krizi Almanya’yı da olumsuz etkilese de, Merkel hükümeti o günden bu yana ekonomiyi iyi seviyede tutmayı başarmıştır. Görüldüğü üzere, Fransız ekonomisi daha devletçi, merkeziyetçi ve iç odaklıyken, Alman ekonomisi daha liberal ve dış odaklıdır. Bu da, haliyle, bugün bile iki ülkenin farklı refleksler göstermelerine neden olmaktadır. İhracatla büyüyen Alman ekonomisi için AB’nin yeni pazarlara girmesi, rekabetçi olması ve korumacılıktan uzak durması daha önemliyken, Fransa için yerli üreticilerin iç pazarda korunması ve zaman zaman korumacılığa gidilmesi daha faydalı görülebilmektedir. Bu farklılıklara karşın, bu iki lider ülkenin AB’nin ekonomi politikalarına yön vermesi mümkündür.

Avrupa Birliği ekonomi politikaları uzmanı akademisyen Pascal Kauffmann[5] imzalı beşinci ve son makale ise, avro bölgesi ekonomik krizi ve avronun (euro) durumunu tartışmaktadır. Yazara göre; avro bölgesinde yaşanan son ve büyük kriz, Ordoliberalizm mantığının ekonomi yönetimi açısından yetersiz kaldığını göstermektedir. Alman tarihinde merkez bankasının özerk olmadığı dönemler felaket çağrışımları yapsa da, Fransa için AB üyelerinin Finans ve Ekonomi Bakanları’nın oluşturacağı ve ekonomiye müdahale hakkı olacak bir ekonomik girişim faydalı görülebilir.

Sonuç olarak, bu makalelerin ardından şu tespitler yapılabilir; AB projesi, son aylarda Brexit süreci ve AB içerisinde birçok ülkede yükselen (örneğin Macaristan) otoriter eğilimli ve aşırı sağcı hükümetler nedeniyle zora girmiş gibi görülmektedir. Buna karşın, AB’nin alternatifi olan ulus-devletler çağının yaptığı çağrışımlar da halen dünya savaşları ve Alman militarizmidir. Ayrıca şu da bir gerçektir ki; Avrupa, nüfusu azalan ve yaşlanan, ekonomik açıdan yerinde sayan ve Rusya gibi büyük ülkeler karşısında olası bir savaş durumunda kendisini savunması kolay olmayan bir kıtadır. Bu nedenle, küresel siyasette söz sahibi olabilmek için, AB projesine üye ülkelerin değer vermeleri ve bu yolda devam etmeleri gerekmektedir. Daha güçlü bir Avrupa’nın yolu ise, üye ülkeleri belli bir sayıda (örneğin 30) ve kıta Avrupası’nda sabitleyen, diğer yakın bölgelere ise (Kuzey Afrika, Orta Doğu, Kafkasya ve en önemlisi Türkiye) bölgesel ittifak modelleri ya da farklı tipte üyelik modelleri geliştirebilen bir Avrupa olacaktır. Bunun dışında, AB ülkeleri içerisinde yaşam standartları, maaşlar ve fiyatlar açısından daha homojen bir yapı kurulması şarttır. Yine Avrupa değerlerinin üye olan tüm ülkelerde korunması da, AB'nin geleceğinde birlik için bir öncelik olmalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ