6 Haziran 2015 Cumartesi

Yeni Kitap: "Turkish Foreign Policy in the New Millennium"


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci’nin, Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hüseyin Işıksal’la beraber editörlüğünü yaptığı ve birçok UPA yazarının makaleleriyle katkıda bulunduğu “Turkish Foreign Policy in the New Millennium” adlı Türk Dış Politikası temalı akademik kitap, İsviçre merkezli Peter Lang firması tarafından okurların beğenisine sunuldu. 10 bölüm ve 40 makaleden oluşan kitapta, Türkiye ve dünyadaki birçok farklı ülkeden akademisyenin makaleleri bulunuyor. Kitabın “Önsöz” bölümünü ise eski Dışişleri Bakanlarımızdan Murat Karayalçın ve Yaşar Yakış kaleme aldılar. Aşağıdaki linklerden kitabın İçindekiler bölümüne, detaylı bilgilerine ve Amazon.com satış linkine ulaşabilirsiniz.

4 Haziran 2015 Perşembe

Dünya Silah Ticaretinde Pazar Payları


Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI)[1] 2014 yılı dünya silah ticareti verileri[2], günümüz dünyasında yaşanan birçok siyasi gelişme ve farklı ülkelerin bu gelişmelere yönelik tepkilerini anlamak açısından hazine değerinde bir kaynak işlevi görmektedir. Elbette burada listelere dahil edilen veriler, yasal silah satışları ile sınırlandırılmış ve gizli anlaşmalar ve kayıtdışı satışlar istatistiklere yansıtılmamıştır.  

2014 yılı verilerine göre; dünyada silah ticareti payı en yüksek olan ülke, 2013 yılında liderliği Rusya Federasyonu’na kaptırmış olan Amerika Birleşik Devletleri’dir. ABD’nin pazar payının maddi ifadesi 10 milyar 194 milyon dolarla ölçülmektedir. 2013 yılında ilk sırada yer alan Rusya Federasyonu ise, 5 milyar 971 milyon dolarla ABD’nin ardından ikinci sırada bulunmaktadır. Listede 3. sırayı, 2013 yılında 4. olan Fransa, 1 milyar 978 milyon dolarlık pazar payıyla almakta ve dikkat çekmektedir. 2013 yılında 5. sırada yer almış olan Birleşik Krallık (İngiltere) ise, 2014 yılında 1 milyar 704 milyon dolarla 4. sıraya yükselmiştir. 2013 yılında 7. sırada yer alan Almanya, 2014 yılı verilerine göre 1 milyar 200 milyon dolarlık pazar payıyla 5. sıraya ilerlemiştir. 2013 yılında 9. sırada yer almış olan İspanya, 2014 yılında pazar payını 1 milyar 110 milyon dolara çıkarmış ve 6. sırada kendisine yer bulmuştur. 2013 yılında 3. durumda olan Çin Halk Cumhuriyeti ise, 1 milyar 83 milyon dolarlık gelirle 7. sıradadır. 8. basamaktaki yerini koruyan İsrail’in pazar payı ise 824 milyon dolardır. 2013 yılında 6. olan İtalya, 786 milyon dolarlık pazar payıyla 2014 yılında 9. olmuştur. Listede 10. sırada Ukrayna, 11. sırada Hollanda, 12. sırada İsveç, 13. sırada İsviçre, 14. sırada Türkiye, 15. sırada Kanada, 16. sırada Güney Kore, 17. sırada Norveç, 18. sırada Ürdün, 19. sırada Avustralya ve 20. sırada Finlandiya bulunmaktadır. 


2014 yılı silah satış verileri sıralaması

2010-2014 yılı sürecinde pazar payı ağırlıklarına bakıldığında ise, ABD ve Rusya Federasyonu’nun diğer üretici ülkelerden silah ticaretinde uzak ara önde olduğu (ABD % 31, Rusya Federasyonu % 27), Fransa, Almanya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin de % 5’lik pazar payları ile bu iki ülkeyi takip ettikleri görülmektedir. Birleşik Krallık (İngiltere) % 4’lük pazar payıyla 6. sırada bulunurken, Ukrayna, İspanya ve İtalya’nın pazar payları % 3’tür. 10. sırada bulunan İsrail ise % 2’lik pazar payına sahiptir.

2010-2014 yılı döneminde pazar paylarının grafikle ifadesi

Üreticiler açısından böyle veriler söz konusuyken, silah alımları açısından bir sıralama yapıldığındaysa, 2014 yılı verilerine göre şöyle bir sıralama ortaya çıkmaktadır;
  1. Hindistan (4 milyar 243 milyon dolar)
  2. Suudi Arabistan (2 milyar 629 milyon dolar)
  3. Türkiye (1 milyar 550 milyon dolar)
  4. Çin Halk Cumhuriyeti (1 milyar 357 milyon dolar)
  5. Endonezya (1 milyar 200 milyon dolar)
  6. Vietnam (1 milyar 58 milyon dolar)
  7. Tayvan (1 milyar 39 milyon dolar)
  8. Birleşik Arap Emirlikleri (1 milyar 31 milyon dolar)
  9. Avustralya (842 milyon dolar)
  10. Umman (738 milyon dolar)
  11. Singapur (717 milyon dolar)
  12. Pakistan (659 milyon dolar)
  13. Azerbaycan (640 milyon dolar)
  14. Irak (627 milyon dolar)
  15. Fas (594 milyon dolar)
  16. Kuveyt (591 milyon dolar)
  17. Amerika Birleşik Devletleri (581 milyon dolar)
  18. Güney Kore (530 milyon dolar)
  19. Cezayir (463 milyon dolar)
  20. Japonya (436 milyon dolar).

2014 yılı en çok silah alımları yapan ülkeler sıralaması

Silah alımlarının dışında, toplam askeri harcamalar açısından bir sıralama yapıldığındaysa şöyle bir tablo oluşmuştur;[3]
  1. Amerika Birleşik Devletleri
  2. Çin Halk Cumhuriyeti
  3. Rusya Federasyonu
  4. Suudi Arabistan
  5. Fransa
  6. Birleşik Krallık (İngiltere)
  7. Hindistan
  8. Almanya
  9. Japonya
  10. Güney Kore
  11. Brezilya
  12. İtalya
  13. Avustralya
  14. Birleşik Arap Emirlikleri
  15. Türkiye. 

2014 yılı dünya askeri harcamaları sıralaması

2014 yılında sonunda yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Dünya Silah Ticareti Sözleşmesi’nin[4] 130 ülke tarafından imzalanması, son dönemde yasadışı silah satışlarının önlenmesi adına olumlu ve önemli bir gelişme olarak değerlendirmeye alınmalıdır. Ancak Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun halen bu sözleşmeyi imzalamamış olmaları[5], gelecek adına kaygı vericidir. Zira bu iki ülke, haksız rekabet koşulları içerisinde her türlü yasal ve yasadışı silah anlaşmaları yapabilmekte ve dünya barışı adına büyük risk oluşturmaktadırlar. Oysa anlaşma; anlaşmaya imza atan ülkelerin, BM alıcı ülkeye silah ambargosu getirmişse ya da silahların insanlığa karşı suç işlemede kullanılması söz konusuysa, savaş silahları, cephane ya da benzeri savunma araçlarını ihraç edememelerini öngörmektedir. Anlaşmada ayrıca gönderilen silahlar, barış, uluslararası insan hakları ya da temel insan haklarına zarar verecekse, planlanan ihracatın sıkı bir şekilde gözden geçirilmesi gerektiği belirtilmekte ve aynı kuralların silahların terörist ya da uluslararası arenada faal olan suçluların eline geçmesi tehlikesi mevcut olduğunda da geçerli olması sağlanmaktadır.[6]

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.sipri.org/.
[2] Verilere buradan ulaşılabilir; http://armstrade.sipri.org/armstrade/page/toplist.php.
[5] 130 imzacı ülkenin listesi için; http://disarmament.un.org/treaties/t/att.
[6] Detaylar için; “Silah Ticareti Anlaşması etkili olacak mı?”, Deutsche Welle Türkçe, Erişim Tarihi: 04.06.2015, Erişim Adresi: http://www.dw.de/silah-ticareti-anla%C5%9Fmas%C4%B1-etkili-olacak-m%C4%B1/a-18145885.

3 Haziran 2015 Çarşamba

ABD vs. Rusya: Yeni Soğuk Savaş Tezine Karşıt Argümanlar


Giriş
Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya Federasyonu arasında son dönemde Suriye içsavaşı, Ukrayna krizi ve Kırım’ı Rusya’ya bağlanması konularında ortaya çıkan zıtlık, “Yeni Soğuk Savaş” tezinin güçlenmesine neden olmuştur. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sert liderliği ve ABD politikalarına karşı -özellikle kendi yakın coğrafyasında- geliştirdiği etkili hamleler de, bu bakış açısını güçlendirmektedir. Son olarak, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, Rus savaş uçaklarının Karadeniz’de seyir halinde olan bir Amerikan muhribine birkaç kez yakın geçiş yaptığını duyurması, ilişkilerin sorunlu niteliğini ispatlamaktadır.[1] Ayrıca kısa bir süre önce NATO’nun Askeri Komitesi’nin Başkanlığı üstlenen Çek General Petr Pavel’e göre; Rusya, NATO üyesi ülkeler için IŞİD’le eş değerde bir tehlikedir.[2] Lakin, bu somut verilere karşın, Yeni Soğuk Savaş tezini reddeden bazı argümanlar da bulunmaktadır. Örneğin, Andrew Monaghan’ın[3] Mayıs 2015 tarihli ve “A ‘New Cold War’? Abusing History, Misunderstanding Russia” adlı Chatham House raporu[4], buna örnek gösterilebilir. Bu yazıda Monaghan’ın raporunu özetleyerek Türkçe’ye çevireceğim.

Raporda Yeni Soğuk Savaş tezine karşı çıkan Monaghan, buna karşın Batı ile Rusya’nın ilişkilerinin son dönemde düşmanca bir hal aldığını kabul etmektedir. Ukrayna’da artık alenen bir vekalet savaşına dönüşen sorunlu ilişkiler, karşılıklı ekonomik yaptırımlarla daha da yıpranmıştır. Ancak herşeye rağmen ilişkileri “Soğuk Savaş” paradigması üzerine inşa etmek, Monaghan’a göre yanıltıcı olabilir. Zira artık 20. yüzyıl sona ermiştir ve Rusya’yı 21. yüzyıl parametreleri içerisinde değerlendirmek gerekir.

Arka Plan
Yeni Soğuk Savaş tartışmaları aslında 2008 yılındaki Rusya-Gürcistan Savaşı ile ilk kez ciddi anlamda gündeme gelmiştir. Bu olayın öncesinde de, Putin’in Sovyetler Birliği’nin çöküşünü “20. yüzyılın en büyük felaketi” olarak tanımlaması, 2007 yılı Şubat ayında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı etkileyici konuşma ve özellikle 2004 yılındaki ikinci Başkanlık döneminden başlayarak Rusya’yı “yakın çevre” politikası doğrultusunda yeniden bir uluslararası güce dönüştürmeye gayret etmesi, Batı’da bu ülkeye yönelik önyargı ve korkuların artmasına neden olmuş ve Soğuk Savaş nostaljisinin de etkisiyle Yeni Soğuk Savaş tartışmaları giderek alevlenmiştir. 2008 yılındaki savaş da buna tuz-biber ekmiş ve bu argümanın bir anda gerçek gibi algılanmasına neden olmuştur.

Yeni Soğuk Savaş: Gerçek Mi, Efsane Mi?
Yeni Soğuk Savaş tartışmalarının temelinde Rusya’nın Avrupa Birliği ve NATO ile olan sorunlu ilişkileri bulunmaktadır. Rusya Federasyonu, özellikle Transatlantik güvenlik sisteminin yeni inşa modeline karşı çıkmakta ve bunu, kendisine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Ayrıca her iki tarafın değer yargılarında da ciddi farklılıklar söz konusudur. Batı’nın liberal değerleri, geçmişteki komünist değerlerle olduğu ölçüde olmasa da, Rusya’nın yeni muhafazakar ve devletçi değerleriyle zıtlık içerisindedir (values gap). Mesela bir konuşmasında Putin, Batı’yı “Tanrı’nın yolundan ve Hıristiyan değerlerden kopmak ve Şeytan’ın yolunu takip etmek” argümanıyla suçlamış ve eleştirmiştir. Putin’in Batı ülkelerinde büyük ölçüde yasal halen gelen eşcinsel evliliklere gösterdiği tepki de, buna örnek gösterilebilir. Rusya’nın anti-demokratik Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore ve başka ülkelerle olan yakın ekonomik ve siyasi ilişkileri de, Batı demokrasisinden hazzetmemesinde önemli bir faktördür.

Monaghan’ın hiç değinmediği, ama gerçekte taraflar arasındaki ideolojik ayrışmanın en önemli unsurlarından olan bir diğer konu da, Avrupa Birliği’nin derinleşmesidir. Her ne kadar kendisi bir federal devlet olsa da, Rusya, AB’nin Kafkasya’ya kadar uzanan tek ses halindeki bir imparatorluk görüntüsü vermesinden rahatsızdır. Zira bu şekilde, Rusya’nın daha önce Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkiler temelinde yürüttüğü politikalar sonuçsuz kalmaktadır. Rusya’ya yakın ülkeler ve iktidarların (İtalya’daki Berlusconi hükümeti buna örnek verilebilir), zaman içerisinde AB yapısı içinde dönüşüme uğramaları ve Rusya karşıtı politikalara itilmeleri (son olarak Bulgaristan’ın Güney Akım Projesi’ne yönelik tavrında bu durum net bir şekilde ortaya çıkmıştır), Rusya’yı endişelendirmekte ve AB’yi yıkma ya da en azından zayıflatma hedefine yönlendirmektedir. Tüm bu nedenlerle, anlaşmazlık sadece bir jeopolitik mücadeleye indirgenemez, zira iki taraf arasında ideolojik açıdan da ciddi farklılıklar söz konusudur.

Karşıt Argümanlar
Yeni Soğuk Savaş tezine Monaghan’ın geliştirdiği en önemli eleştiri, daha çok hayalgücü ve stereotiplere dayalı bu düşünce biçiminin (Putin’in Hitler’e ya da Stalin’e benzetilmesi), bazı noktalarda gerçekçi bir temele oturmamasıdır. İlk olarak, yakın zamana kadar Rusya ile Avrupa ülkeleri arasında çok ciddi ekonomik ilişkiler bulunmaktaydı. AB ülkelerinin daha çok doğalgaz alanında Rusya’ya ciddi bağımlılığı söz konusuyken, Rusya da bu ülkelerin firmaları için (örneğin Alman otomotiv firmaları) büyük bir pazar halindeydi. Ancak Monaghan’ın bu argümanı, son yaşanan ekonomik yaptırım süreciyle beraber büyük ölçüde geçersiz kalmaktadır. Zira bu gidişle, iki taraf arasındaki ekonomik ilişkiler giderek azalacaktır.

Bir diğer karşıt argüman, her iki tarafın halen uluslararası terörizmle mücadele etmek ve kitle imha silahlarının yayılmasını önlemek gibi ortak amaçlarının bulunmasıdır. Bu durum, Yeni Soğuk Savaş argümanını zayıflatan en önemli faktörlerden biridir. Fakat, örneğin IŞİD gibi tehlikeli bir terör örgütü, aslında her iki taraf için de ortak tehdit olarak kabul edilmesi gerekirken, halen taraflardan birbirlerini suçlayıcı sesler yükselmektedir. İşte bu ortak kabul edilen değerlerin korunmasında dahi uzlaşılamaması faktörü, Yeni Soğuk Savaş tartışmalarının sürmesine neden olmakta ve Monaghan’ın argümanını yine geçersiz kılmaktadır.

Monaghan’ın bir diğer eleştirisi ise, Rusya’nın güvenlik politikalarının Batı kamuoyunda yeterince iyi algılanamaması ve Kırım’ın ilhakı gibi olayların Nazilerin ya da Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarına benzetilmesidir. Oysa tarihsel bazı benzerlikler olsa da, Rusya’nın Kırım ilhakı ve Ukrayna politikası, yayılmacılıktan ziyade güvenlik politikalarıyla alakalıdır. Rusya, NATO ile komşu olmak istememekte ve tarihsel olarak kendi parçası olarak gördüğü Ukrayna’yı AB ve NATO’ya kaptırmamakta ısrar etmektedir. Yani Monaghan’a göre, Rusya’nın hedefi sadece yakın çevresinde etkili bölgesel bir güç olmaktır. Ancak Rusya’nın bu hamlesinin karşılıksız kalması, 1930’larda İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in “yatıştırma politikası” (appeasement policy) ile karşılaştırılmakta ve Rusya’nın başka bölgelerde de daha saldırgan davranmasından endişe edilmektedir. Rusya’nın Latin Amerika ve Çin’e açılımları da düşünülürse, “yakın çevre” retoriği de hedef şaşırtmaktadır. Rusya aslında halen küresel bir güç olma gayreti içerisindedir, ama kapasitesi henüz bunun için yeterli değildir. Monaghan’ın en güçlü argümanlarından biri bu olmakla birlikte, bu da tam anlamıyla doğrudur denilemez.

Monaghan’ın bir diğer karşı argümanı ise, NATO’nun öncelikleriyle ilgilidir. Rusya’nın Ukrayna ve Kırım politikası beğenilmese de, IŞİD terörü, Libya ve Suriye’de devam eden iç savaşlar, Irak’ın istikrarsız durumu, İsrail-Filistin çatışması, Çin Halk Cumhuriyeti’nin hızlı yükselişi, Ebola ve benzeri salgın hastalıklar ve Akdeniz’de yoğunlaşan göçmen krizi gibi sorunlar dururken, Rusya’yı tehdit algılamasının ilk sırasına koymak hatalı sonuçlar verebilir. Rusya ile cepheden zıtlaşılmaya girilmesi de, diğer tehditlerle mücadele anlamında NATO ve Batı ülkelerine engel oluşturabilir. Bu argüman, kanımca Monaghan’ın en doğru tespitidir.

Andrew Monaghan’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise metodolojiyle alakalıdır. Monaghan’a göre; tarih biliminin ve genel olarak sosyal bilimlerin tarihten referans alan benzerlikler üzerinde durmak şeklindeki klasik yöntemini kullanmaktansa, daha önce Fransız tarihçi Marc Bloch’un dile getirdiği, geleceği inşa etmek için bugün ve yarının parametreleri çerçevesinde düşünmek yaklaşımı daha doğru olabilir. Zira tarihsel benzerlikleri fazla ön plana çıkarmak, esnek düşünceyi ortadan kaldırabilir ve bugünün dinamiklerini yeterince doğru anlamamamıza neden olabilir. Bu da oldukça yerinde bir argümandır, fakat devletlerin ve milletlerin kollektif hafızalarında tarihsel benzerlikler çok güçlüdür. Demokrasilerde halkın göreceli ağırlığı da düşünülürse, bu argüman da kolaylıkla çürütülebilir.

Sonuç
Sonuç olarak, Andrew Monaghan’ın raporu oldukça faydalı ve Yeni Soğuk Savaş tezine karşı argümanlar geliştiren önemli bir çalışmadır. Ancak güncel veriler ve gelişmeler (AB ile Rusya’nın ticaret ilişkilerinin sınırlandırılması, ABD ile Rusya arasındaki gerginlikler ve dahası Batı güvenlik şemsiyesinin esas mimarı olan ABD’nin Rusya’ya yönelik bakışı ve iki ülke arasındaki enerji politikaları anlamındaki rekabet)[5], bu raporu daha çok bir iyi niyet beyannamesi haline getirmektedir. Krizin daha da derinleşebileceği en ciddi noktalar ise Ukrayna ve Suriye'dir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] “Karadeniz: Rus savaş uçakları ABD muhribine 500 metre yaklaştı”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 03.06.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/06/150602_kara_deniz_rus_abd.
[2] “NATO Believes Russia Can Take Over Kiev, Baltic Countries Within Two Days”, Sputnik News, Erişim Tarihi: 03.06.2015, Erişim Adresi: http://sputniknews.com/politics/20150528/1022627513.html.
[3] Andrew Monaghan, Chatham House Rusya ve Avrasya Programı’nda görevli bir akademisyendir. Daha önce Roma’da NATO Savunma Koleji’nde 5 yıl süreyle araştırma yapmıştır. Rus dış politikası üzerine doktora derecesini Londra’da King’s College’da Savaş Çalışmaları bölümünden almıştır. Chatham House sayfası için; http://www.chathamhouse.org/about-us/directory/189043.
Web sitesi için; http://andrewmonaghan.net/.
[5] Bu konuda bir yazı için; Kısacık, Sina (2012), “2000’li Yıllarda Rusya-ABD İlişkileri”, Uluslarararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 03.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/2000li-yillarda-rusya-abd-iliskileri/.

2 Haziran 2015 Salı

Birleşik Krallık AB'den Çıkacak Mı?


Ülkede geçtiğimiz günlerde yapılan genel seçimleri 2017 yılında Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürmeyi vaat eden Muhafazakar Parti’nin kazanmasının ardından, İngiltere’de en önemli gündem maddesini AB ile olan ilişkiler ve birlikten çıkılıp çıkılmayacağı (popüler ifadeyle Brexit) tartışmaları oluşturuyor. Genel seçim sonuçları dikkatle incelendiğinde; AB yanlısı İşçi Partisi ve Liberal Demokrat Parti’nin ciddi oy kaybına uğradığı, AB karşıtı UKIP ve AB’ye kuşkuyla yaklaşan Muhafazakar Parti’nin ise oylarını arttırdığı görülüyor. Bu durum da dikkate alınırsa, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması senaryosu, artık fantastik bir ihtimal olmaktan ziyade ciddi bir politika alternatifi haline gelmiş durumda. Her ne kadar Başbakan David Cameron bu konuda seçmenleri yönlendirici sert bir tavır ortaya koymasa da, son dönemde AB politikalarına karşı geliştirdiği itirazlar ve üyeliği referanduma sunacağını açıklaması, Cameron’ın da “Demir Leydi” lakaplı eski muhafazakar Başbakan Margaret Thatcher’a benzer şekilde büyük bir AB hayranı olmadığını gösteriyor. Bu yazıda Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmak istemesinin nedenlerini ve olası ayrılığın ülke ekonomisi ve siyasetindeki etkilerini farklı kaynaklardan derleyerek sizler için özetlemeye çalışacağım.

Birleşik Krallık’ın AB üyeliği konusundaki isteksizliğinin ilk önemli sebebi, Birleşik Krallık’ın bu yeni dönemde dünya siyasetinde üstlenmek istediği rolle alakalıdır. 1962 yılında eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, Birleşik Krallık’ı “bir imparatorluğu kaybetmiş ve yeni bir rol arayan bir ülke” olarak tanımlamıştı.[1] Hakikaten Acheson’ı doğrular şekilde, Soğuk Savaş döneminde Birleşik Krallık, AB ile ABD’yi özellikle Sovyetler Birliği’ne yönelik güvenlik politikaları ekseninde uyumlu hale getiren ve aradaki bağlantıyı kuran kilit ülke olarak yeni ve önemli bir rol üstlenmiş ve dahası 1973 yılında Fransa’nın yıllar süren (1961-1967) “boş sandalye” politikasını aşarak, AB’ye (o dönemde AET) tam üye olan bir ülke haline gelmişti. Bu yeni rol, büyük bir İmparatorluk sahibi olmak kadar olmasa da, İngilizleri ve Birleşik Krallık’ı önemli ölçüde tatmin edebilmiş ve özgüvenini yerine getirmiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca İngiltere bu rolü benimsemiş ve bu konuda başarılı bir performans göstermiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Almanya ve Fransa’nın, son yıllarda kendi içlerinde uyumlu bir ikili olarak AB çatısı altında ABD ve İngiltere’nin politikalarıyla örtüşmeyen bazı angajmanlar içerisine girmesi[2], jeopolitik düzlemde İngiltere’nin AB üyeliğini sorunlu bir hale getirmektedir. AB içerisinde Almanya’nın ekonomik hakimiyetini kabul ettirmesi ve siyasal liderliğin de birlik içerisinde Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor gibi bir görüntü vermesi, İngiltere’nin bu konudaki isteksizliğini daha da üst boyutlara taşımaktadır. Nitekim 200-300 yıl kadar dünyayı tek başına yönetmiş bir imparatorluğun mirasçısı olan İngiltere, küçük Avrupa kıtası içerisinde yer alan AB’nin işleyişinde bile arka planda kalmayı içine sindirememektedir. İlginç bir şekilde Almanya ve Fransa da, İngiltere’nin bu tavrını destekler gibi gözükmektedir. Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’un bir süre önce “İngilizleri AB’den kırmızı halı ile uğurlayacakları”nı kaydeden açıklaması, bu noktada son derece önemlidir.[3] Zaten Birleşik Krallık’a AB içerisinde ABD’nin “truva atı” olarak bakıldığı iddiası da halen akıllardadır.[4] Dolayısıyla, Birleşik Krallık için AB’den ayrı ve ABD ile uyumlu bir şekilde Orta Doğu’da ve diğer bazı bölgelerde daha aktif roller üstlenmek, bu yeni dönemde daha cazip bir rol haline gelebilir. Bu durum, AB içerisinde güçlerini konsolide etmek isteyen Fransa ve Almanya’nın çizgisiyle de desteklenebilir. Aslında 11 Eylül saldırıları sonrasında Tony Blair döneminde de İngiltere buna benzer bir rolü ABD ile beraber üstlenmeyi denemiş, ancak bu ilk deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştır.[5] Bunun temel nedeni ise, İngiltere’nin uzun yıllardır savaş deneyiminden yoksun bir ülke olması ve Irak Savaşı’nın “Saddam Hüseyin’in elinde kitle imha silahlarının olduğu” şeklindeki bir yalan üzerine kurulu olması nedeniyle dünya kamuoyundan yeterince destek bulamamasıdır. Ayrıca Tony Blair’in sol bir lider olarak askeri-güvenlik politikalarına ağırlık vermesi de, İngiliz halkında ve dünyadaki sol hareketlerde kendisine karşı ciddi bir tepki oluşturmuştur. Oysa şimdi iktidarda Muhafazakar bir Başbakan vardır ve Orta Doğu’da IŞİD terörünün yarattığı infial, her türlü askeri müdahaleyi sempatik hale getirmektedir. Bu yüzden, bu yeni dönemde İngiltere bu yöndeki politikalarında ısrarcı olursa, Blair dönemine kıyasla çok daha başarılı olabilir ve dünya kamuoyundan da daha fazla destek alabilir. Ancak bu noktada düşman tanımlaması doğru yapılmalı ve IŞİD gibi terör örgütleriyle mücadele ön plana çıkarılmalıdır.

Angela Merkel ve David Cameron

İngiltere’nin AB üyeliği konusundaki çekincelerinin ikinci önemli nedeni ise ekonomiktir. “İngiltere, Avro Bölgesi’ni tehdit eden finansal risklerin kendisini de etkilemesinden ve mali istikrarsızlığın büyümesinden endişe etmektedir. İngilizler, Avro Bölgesi’nde yer almamakta ve bağımsız bir finans merkezi olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak Avro Bölgesi’ndeki krizin yan etkileri giderek artan bir şekilde İngiltere’yi tehdit etmektedir.”[6] Oysa Başbakan David Cameron, AB’nin iyi bir mali yapılanma çerçevesinde Avro bölgesinde yer almayan ülkelere de finansal güvence tanımasını istemektedir. AB’nin üretim düzeyinin sürekli olarak düşmesi ve bu üretimin Almanya’ya bağımlı olması da, bu noktada İngilizlerin bir diğer çekincesi olarak görülmelidir.[7] Nitekim Muhafazakar Parti’den UKIP’e geçen bir milletvekili olan Mark Reckless, Avro (Euro) bölgesinde yaşanan sorunlar, gelişen piyasaların başarıları ve ABD ekonomisinin AB’ye kıyasla göreceli olarak istikrarı dikkate alındığında, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının daha doğru bir strateji olduğunu savunmaktadır.[8] Ancak AB’den özel ve avantajlı bir anlaşma yapılmadan çıkılması durumunda, İngiltere’nin kıta Avrupası’ndaki pazarı tamamen Fransa ve Almanya’ya kaybetmesi gibi bir risk gündeme gelecektir. Hatta AB’den çıkılması durumunda, ülkede 2008 ekonomik krizine benzer bir kriz yaşanacağını ve ekonominin yüzde 9,5 oranında küçüleceğini ileri süren bazı felaket senaryoları da bulunmaktadır.[9] Şu bir gerçektir ki, İngiltere halen dış ticaretinin yüzde 45’ini AB ülkelerine yapmaktadır.[10] Deutsche Welle’nin bir haberine göre ise bu yüzde 50’nin üzerindedir.[11] Bu pazarlara İngiliz firmaları ve mallarının ekstra vergiler ödeyerek girmesi ise, Brexit durumunda Birleşik Krallık için dezavantajlı olacaktır. Londra merkezli Center for European Reform (CER) isimli araştırma kuruluşunun bulgularına göre; İngiltere’deki doğrudan yabancı yatırım stokunun yüzde 50’si AB menşelidir ve İngiltere bankalarının euro bölgesindeki varlıkları, ABD’deki varlıklarından yüzde 70 daha fazladır.[12] Lakin, bu olumsuz bulgulara rağmen[13], İngiltere’nin zengin ama küçük Avrupa pazarı yerine, zaten bir ölçüde etkili olduğu Hindistan ve Çin gibi devasa pazarlara girebilmesi durumunda, bu kaybın etkileri hiç de fazla olmayabilir. Nitekim bir süre önce Birleşik Krallık, Çin Halk Cumhuriyeti’nin liderliğini yaptığı Asya Altyapı Yatırım Kalkınma Bankası’na üye olma kararı almıştır ve ABD’den gelen eleştirilere rağmen bu üyeliği gerçekleştirmiştir.[14] Ayrıca, AB bütçesine en çok katkı veren ülkelerden birinin İngiltere olduğu ve bu paranın artık ülkede kalacağı da düşünülürse, felaket senaryoları daha da geçersiz hale gelmektedir.[15] Eski Başbakanlardan Gordon Brown’ın AB’den ayrılmayı “Kuzey Kore” seçeneğine benzetmesi ise, son derece özgüvensiz ve abartılı bir yaklaşımdır. Nitekim AB’den çıkış halinde bile, AB ile özel bir anlaşma ile serbest ticaretin devam etmesi garanti altına alınabilir ve böylelikle olumsuz etkiler kolaylıkla atlatılabilir. Dahası, yeni pazarlara giriş anlamında da daha büyük bir serbesti elde edecek olan Birleşik Krallık, her iki açıdan da avantaj sağlamış olur. Aynı durum, Avrupa ülkelerine turizm için serbest geçiş anlamında da kolaylıkla düzenlenebilir. Tabii ki, bu noktada Birleşik Krallık’ın ABD-AB ekonomik bütünleşmesini öngören Transatlantik Yatırım ve İşbirliği Anlaşması ve ABD’nin Japonya ve diğer Uzak Asya ülkeleriyle ekonomik bütünleşmesini öngören Transpasifik Yatırım ve İşbirliği Anlaşması gibi yeni oluşan ekonomik havzalara da dahil olacak şekilde bir “çıkış” gerçekleştirmesi gerekmektedir. Ancak bunun için, böyle esnek düşünebilme yetisi ve müzakere becerisi gereklidir.

Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmak istemesinin üçüncü bir nedeni ise kültürel ve psikolojiktir. Daha önce bahsettiğim şekilde, AB içerisinde Almanya-Fransa ekseninin liderliği, İngilizleri psikolojik olarak yeterince mutlu etmemekte ve onların büyüklük duygusunu yeterince alevlendirmemektedir. Kültürel olarak da İngilizlerin “Avrupalı” gibi bir yapay üst kimlikten ziyade kendilerini “İngiliz”, “Britanyalı”, “Kraliçe’nin Çocukları” gibi birleştirici bir kimlikle ifade etmek istediği ortadadır. Ancak AB’den ayrılmanın bir olumsuz etkisi, adadaki kültürel çeşitlilik ve zenginliğin azalacak olması ve milliyetçi ve içe kapanmacı sağ akımların güçlenme ihtimalidir.[16] Ancak bu da, kanımca hatalı bir yaklaşımdır. İngiltere, zaten ağırlıkla eski koloni ülkelerinden gelen milyonlarca yabancı kökenli vatandaşa ve çalışana sahip olan bir ülkedir ve kendi içerisinde çoğulculuğa fazlasıyla sahiptir. Unutulmamalıdır ki; Britanyalı kimliğinin Avrupalı kimliğinden farklı olarak yeniden inşa edilmesi/güçlendirilmesi, sanılanın aksine Kuzey İrlanda, Galler ve özellikle İskoçya’daki alt kimlikleri ve ayrılıkçı akımları da zayıflatabilir. Buna ek olarak, AB’nin federal yapısı içerisinde giderek zayıflayan İngiliz devleti, böylelikle kendisini yeniden güçlü bir konuma getirebilir. Bu nedenle İngiltere için AB’den ayrılma seçeneği hiç de küçümsenecek bir ihtimal değildir.

Ancak bütün bu faktörlerin yanında, İngiltere’nin AB’den ayrılma kartını bazı politik gerekçelerle ve şu an için daha çok bir şantaj unsuru olarak kullandığı da bir gerçektir. Zira bu şekilde hem Başbakan Cameron iç politikada UKIP’in büyük bir çıkış gerçekleştirmesini engellemekte ve milliyetçi oyları partisinde konsolide etmekte, hem de AB ile olan müzakerelerde bazı imtiyazlar koparabilmeyi ummaktadır. Jean-Claude Juncker’in seçilmesi örneğinde sonuçsuz kalan bu şantajlar, ilerleyen dönemde daha etkili bir şekilde kullanılabilir. İngiltere’nin bu yaptığı ise kesinlikle ayıplanmamalıdır. Zira Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan gibi çok daha küçük ülkelerin bile Türkiye ile ilişkiler, Türkiye’nin AB üyeliği ve Kıbrıs Sorunu gibi konularda AB’yi rehin aldığı düşünülürse, Birleşik Krallık gibi güçlü bir devletin bu unsurları devreye sokması haklı ve yerindedir.

Son olarak, Birleşik Krallık’ın AB’den çıkışı giderek güçlenen bir ihtimal olmasına karşın, bu senaryonun gerçekleşmesi konusunda doğrudan etkili olabilecek bazı faktörler henüz netleşmiş değildir. Bu faktörler ise; bu konuya yön verme potansiyeli olan Amerika Birleşik Devletleri’nin tavrı (Cumhuriyetçi bir iktidarda bu yönde daha güçlü bir destek gelebilir), Almanya ve Fransa’nın AB’nin zayıflamaması adına İngiltere’ye sunabilecekleri bazı siyasi ve ekonomik imtiyazlar ve tabii ki son tahlilde İngiliz halkının referandum aşamasında vereceği yanıt olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Iqbal, Jawad (2015), “Does the UK remain a world power?”, BBC, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/uk-32317703.
[2] Bu noktada, İkinci Körfez Savaşı öncesinde bu iki ülkede (Almanya ve Fransa) gelişen ABD’deki Cumhuriyetçi George W. Bush yönetimine karşıt ve Saddam Hüseyin yanlısı güçlü tavırlar akla gelebilir. Bu çizgiyi takip eden Gerhard Schröder ve Jacques Chirac, ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinden tasfiye olmuşlardır.
[3] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “İngiltere AB’den Kopuyor Mu?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ingiltere-abden-kopuyor-mu/.
[4] Son yıllarda Birleşik Krallık, AB’nin ortak bir dış politika geliştirmesine engel olmak konusunda büyük gayret göstermiştir. Bakınız; Le Corre, Philippe (2015), “Questions about Britain’s international leadership”, Brookings, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.brookings.edu/blogs/order-from-chaos/posts/2015/05/06-britain-leadership-questions-lecorre?cid=00900015020149101US0001-0507.
[5] Iqbal, Jawad (2015), “Does the UK remain a world power?”, BBC, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/uk-32317703.
[6] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “İngiltere AB’den Kopuyor Mu?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ingiltere-abden-kopuyor-mu/.
[7] Örmeci, Ozan (2013), “David Cameron’ın Tehlikeli Oyunu”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/david-cameronin-tehlikeli-oyunu/.   
[8] Preston, Alex (2015), “What would happen if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/19/what-would-happen-if-britain-left-the-eu-consequences-of-exit.
[9] Preston, Alex (2015), “What would happen if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/19/what-would-happen-if-britain-left-the-eu-consequences-of-exit.
[10] White, Michael & Elliott, Larry & Higgins, Charlotte (2014), “What if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2014/nov/04/what-if-britain-left-the-eu-europe-politics-economy-culture.
[11] “What would happen if Britain left the EU?”, Deutsche Welle, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.dw.de/what-would-happen-if-britain-left-the-eu/av-17729903.
[12] Kutlay, Mustafa (2014), “Mustafa Kutlay: İngiltere AB’den Ayrılırsa Ne Olur?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/mustafa-kutlay-ingiltere-abden-ayrilirsa-ne-olur/.  
[14] “US anger at Britain joining Chinese-led investment bank AIIB”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/us-news/2015/mar/13/white-house-pointedly-asks-uk-to-use-its-voice-as-part-of-chinese-led-bank.
[15] İngiltere’nin 2014-2020 döneminde AB bütçesine yapacağı net katkı GSYH’sinin yıllık yüzde 0,5’ine denk geliyor. Bakınız; Kutlay, Mustafa (2014), “Mustafa Kutlay: İngiltere AB’den Ayrılırsa Ne Olur?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/mustafa-kutlay-ingiltere-abden-ayrilirsa-ne-olur/.  
[16] White, Michael & Elliott, Larry & Higgins, Charlotte (2014), “What if Britain left the EU?”, The Guardian, Erişim Tarihi: 02.06.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2014/nov/04/what-if-britain-left-the-eu-europe-politics-economy-culture.

29 Mayıs 2015 Cuma

7 Haziran 2015 Türkiye Genel Seçimleri: İktidar Formülleri

 

7 Haziran 2015 tarihinde kuzey komşumuz Türkiye Cumhuriyeti’nde genel seçimler düzenlenecektir. Bu haftaki yazımda Türkiye’deki genel seçimler hakkında iddialı siyasi partiler bazında bir değerlendirme yapmak ve olası iktidar senaryoları üzerinde fikir yürütmek istiyorum.

Seçime favori olarak giren parti; 13 yıllık iktidar yorgunluğu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın parti Genel Başkanlığı’ndan ayrılması sonrasında yaşanan liderlik boşluğu ve Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik büyümedeki yavaşlamaya rağmen, halen iktidardaki İslamcı sağ Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Başbakan Ahmet Davutoğlu liderliğindeki parti, ilk yıllarında -Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde ve Abdullah Gül’ün gözetiminde- Türkiye’nin Avrupa Birliği ile uyum sürecinde önemli reformlara imza atmış, ancak 2007 genel seçimleri ve 2010 anayasa referandumu sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyaset üzerindeki dengeleyici etkisinin kırılmasının ardından, giderek daha fazla oranda İslamcı ve otoriter politikalara yönelmiştir. AK Parti’nin çoğunlukçu demokrasi anlayışı ve adam kayırmacı politikalarının etkisiyle, Türkiye’de özellikle azınlık grupları ve ülkenin yarısını oluşturan laiklik hassasiyetleri yüksek kesimlerde büyük huzursuzluklar baş göstermeye başlamış, bu huzursuzluklar 2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarıyla da açığa çıkmıştır. Çok eklektik bir siyaset izleyen AK Parti, PKK gibi eli silahlı terör örgütleri karşısında mutedil bir tavır takınırken, laiklik yanlısı barışçıl gösteri yapan Gezi Parkı protestocusu gençler gibi sosyal gruplar karşısında sert yöntemlere başvurmaktadır. AK Parti’nin başarısının sırrı; hatalı tarih okumalarının da etkisiyle, Cumhuriyet’in esas sahibi olarak görülen laik, şehirli ve iyi eğitimli Türklere karşı İslamcı ve Kürt grupları birleştirmek ve laik grupları hedef göstererek, seçmen mobilizasyonunu sağlamak olmuştur. Tüm anketler, AK Parti’nin bu seçimde de birinci olacağını doğrulamakta, ancak partinin geçen yılki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 50’yi geçen oyu, yüzde 42-44 bandına kadar inmiş gözükmektedir. AK Parti’nin oy kaybının daha çok PKK ile müzakere sürecine tepki gösteren ve MHP’ye ya da Saadet Partisi-Büyük Birlik Partisi seçim ittifakına yönelen aşırı sağ gruplar ve HDP’ye yönelen Kürtlerden kaynaklandığı söylenebilir. AK Parti, seçimlere bazı ekonomik vaatler, PKK ile yürütülen barış müzakerelerinin devamı ve İslamcı hassasiyetlere dayalı söylemlerle girmektedir. Partide üç dönem milletvekili kuralına dayalı olarak bu seçimde aday olamayacak birçok kaliteli isim ise (örneğin Ali Babacan), partinin güç kaybetmesine yol açmaktadır.

Seçimde ikinci olması neredeyse garanti olan parti ise, laiklik ve AB üyeliği yanlısı sosyal demokrat çizgideki Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki parti, son yıllarda yüzde 20 düzeyinde kalan klasik Atatürkçü tabanını genişletmek için büyük bir atılım içerisine girmiş ve partiye Kürt, merkez sağ ve İslamcı siyasal hareketten gelen (Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekaroğlu, Bülent Kuşoğlu) birçok ismi dahil etmiş, ancak yine de yüzde 30 bandına henüz erişememiştir. Anketlerde partinin oy oranı yüzde 26-28 civarında gözükmektedir. Bu, CHP’nin sol çizgiyle alabileceği oyların neredeyse tamamıdır. Zira bu parti, 1970’lerde Bülent Ecevit’in karizmatik liderliği ve dünyada esen sol rüzgarlar nedeniyle dönemsel olarak yüzde 40’ların üzerine çıkabilse de, klasik tabanı yüzde 20-25 arasında değişmektedir. CHP, seçime daha çok ekonomik reform talepleri, eğitim reformu vaadi, AB üyeliği perspektifinin devam ettirilmesi ve dış politikada daha barışçıl bir vizyon söylemiyle girmektedir. CHP’nin bu seçimde de başarılı olamaması durumunda, partide liderlik yarışı yeniden kızışabilir. Geçtiğimiz yıl yapılan olağanüstü kongrede Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı aday olan ulusalcı Muharrem İnce, popülist siyasetçi Mustafa Sarıgül, partinin eski Genel Başkanlarından olan deneyimli isim Deniz Baykal ve yeniden partiye dönen ve İstanbul İl Başkanlığı görevini üstlenen Murat Karayalçın, olası bir kongrede Kılıçdaroğlu’nun rakibi olabilecek kişilerdir.

Seçimlere moralli giren bir parti ise, üçüncülüğü neredeyse garanti olan Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Yıllardır Devlet Bahçeli liderliğindeki parti, son dönemde AK Parti’den biraz oy çalarak yüzde 17-18 oy oranına ulaşmıştır. Barış sürecinde yaşanan aksaklıkları iyi değerlendiren MHP, bu tepkilerin yanında ekonomik reform vaatleriyle de seçmene göz kırpmaktadır. MHP’nin yaşadığı zorluklar ise; Kürt ve sol seçmenden asla oy alamaması, İslamcı seçmenlerin de daha çok AK Parti’yi tercih etmesidir. MHP, bu seçim sonrasında bir ihtimal AK Parti’nin koalisyon ortağı haline gelebilir. Bu durumda, partinin ekonomik kaynaklara ulaşması ve siyasal geleneğini devam ettirmesi mümkün olacaktır. Ayrıca Genel Başkan Devlet Bahçeli de, parti içi muhalefete rağmen koltuğunu koruyabilecektir.

Seçimlere giren dördüncü iddialı parti ise, Selahattin Demirtaş liderliğindeki Halkların Demokratik Partisi’dir. Klasik Kürt milliyetçisi tabanının yanısıra, bu seçimde sol ve aşırı sol seçmene de ulaşmayı hedefleyen HDP, genç ve karizmatik bir lider görüntüsü çizen Demirtaş sayesinde hızla yükselmekte ve yüzde 5-6’lık klasik tabanını yüzde 10’lar seviyesine çıkarmayı başarmaktadır. Ancak partinin yüzde 10’luk seçim barajını aşabilmesi hala kesin değildir. Baraja çok yakın bir oranla HDP’nin TBMM dışında kalması ise, bu partinin özerklik talepleri ve sokak hareketlerini hızlandıracak tehlikeli gelişmelere neden olabilir. HDP’nin barajı geçmesi ise, çok ilginç bir şekilde AK Parti’nin MHP ile koalisyona yönelmesi ve barış sürecini durdurmasına neden olabilir.

Seçim sonrasında ortaya çıkması muhtemel iktidar formülleri ise şöyle sıralanabilir;
  1. AK Parti’nin tek parti iktidarının devamı: HDP’nin baraj altı kalması durumunda, Güneydoğu Anadolu bölgesinden 60 civarında fazla milletvekili elde etmesi muhtemel AK Parti, tek parti iktidarı için gerekli olan 276 sayısını kolaylıkla geçecektir. Bu durumda PKK ile yürütülen barış sürecinin devamı garanti altına alınabilir ve filli yarı-başkanlık rejimi devam eder. Zira partinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedeflediği Başkanlık sistemine geçiş için bir referandum düzenlenmesini sağlayacak 330 sayısına ulaşması kolay gözükmemektedir. AK Parti’nin bunun için yüzde 47-48 üzerinde bir oy alması ve HDP’nin de baraj altı kalması gerekmektedir. Ancak bu şekilde AKP’nin tek parti iktidarının devamı ve Başkanlık rejimine geçiş mümkün olabilir.
  1. AK Parti-MHP Koalisyonu: Şimdilik hiç ifade edilmeyen bir senaryo, HDP’nin barajı geçmesi durumunda 276 milletvekili sayısının altında kalan AK Parti’nin MHP ile bir koalisyona yönelmesidir. Bu durumda Başbakan Davutoğlu’nun MHP lideri Devlet Bahçeli ile yapacağı pazarlık büyük önem kazanacaktır. Ülkenin bütünlüğünün sağlanması ve üniter yapının korunması karşılığında (anayasanın ilk 3 maddesinin korunmasıyla bu sağlanacaktır) AKP ile bir koalisyona sıcak bakabilecek Bahçeli’nin, Başkanlık sistemi konusunda ise ikna edilmesi o kadar kolay olmayabilir. Bu nedenle AK Parti-MHP koalisyonunun kurulması durumunda, yarı-başkanlık sisteminin devamı, hatta parlamenter sistemin güçlendirilmesi gibi ihtimaller gündeme gelebilir.
  1. AK Parti-CHP Koalisyonu: Oldukça zor görünmesine karşın, toplumsal temsiliyeti yüzde 70’leri bulacak AK Parti-CHP koalisyonu, Türkiye’de yeniden bir “bahar” havası estirebilir ve siyasal kutuplaşmaları zayıflatabilir. Lakin AK Parti ve Erdoğan’ın CHP karşıtlığı üzerine kurulu olan siyasal retorikleri, bu koalisyonun gerçekleşmesini epey zor bir ihtimal haline getirmektedir.
  1. AK Parti-HDP Koalisyonu: HDP’nin barajı seçmesi durumunda ortaya çıkacak bir diğer ihtimal de, AK Parti-HDP koalisyonunun kurulmasıdır. Bu koalisyon hükümetiyle barış sürecinde hızlı bir şekilde yol alınabilir ve Türkiye’de önemli idari yapısal reformlar gerçekleştirilebilir. Ancak bu durumda, CHP ve MHP tabanında seküler milliyetçi eğilimler hızla güçlenerek, ülkedeki istikrarı bozucu bir faktöre dönüşebilir.
  1. CHP-MHP Koalisyonu: Geçmişte Baykal döneminde CHP’nin iktidar formülü olan bu koalisyon modeli, şimdilik parti oy oranlarının yetmemesi nedeniyle zor gözükmektedir. Ancak bu iki parti, seçim sonrasında sürpriz bir şekilde gerekli sandalye sayısına ulaşırlarsa, bu koalisyon formülü kolaylıkla hayata geçirilebilir.
  1. CHP-MHP-HDP Koalisyonu: Gerçekleşmesi en zor, neredeyse imkansız olan bir koalisyon formülüdür. Zira HDP’nin barajı geçmesinin yanında, MHP ile HDP’nin ortak bir hükümete girmeye ikna edilmesi gereklidir. Ters mıknatıslanma yaşayan bu iki partinin bir koalisyona dahil edilmesi ise, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kapasitesini aşacak çok zor bir iştir.

Sonuç olarak, 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında Türkiye’de 1. ve 2. maddelerde sıralanan iktidar formüllerinden birinin gerçekleşmesini beklemek akla daha yatkın gözükmektedir. Ancak AK Parti’nin son düzlükte büyük bir oy sıçraması yapmadığı takdirde, Başkanlık sistemine geçiş çok zor olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle, seçim sonrasında yarı-başkanlık sisteminin devamını beklemek daha makuldur. Her şekilde, Türkiye büyük siyasal çalkantılar yaşayan bir ülke olmaya devam edecektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ