25 Mayıs 2015 Pazartesi

Ukrayna Krizi ve Rusya'nın Batı ile Satrancı


Özet: Ukrayna’da Rus yanlısı lider Viktor Yanukoviç’in devrilmesiyle dünya kamuoyuna yansıyan mücadele, aslında bir süredir Batı ile Rusya Federasyonu arasında gelişen satranç oyununun son hamlesiydi. Aslına bakılırsa Rusya’nın jeopolitik mücadelelere geri dönmesi, Vladimir Putin’in lider olmasıyla birlikte başlamış ve halen devam etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Ukrayna, Ukrayna krizi, Kırım, Rus Dış Politikası, Rusya, Rusya Federasyonu, Karadeniz Bölgesi, Vladimir Putin, Rusya’nın Gücü.
  1. Giriş
2014 yılı başlarında dünya kamuoyunda gözler Suriye iç savaşından ve İran’ın nükleer programı konusunda Batı ile yaptığı müzakerelerden daha çok, Ukrayna’da yaşanan gelişmelere çevrilmişti. Hatırlanacağı üzere, Ukrayna’da haftalarca süren sokak gösterileri neticesinde Batı yanlılarının iktidarı ele geçirmesi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in Rusya’ya kaçmasının ardından fiilen Rusya’nın kontrolüne giren Kırım Özerk Bölgesi, geçtiğimiz aylarda Moskova’ya bağlanmak için yapılan bir referanduma sahne olmuştu. Resmi açıklamalara göre, halkın yüzde 96,8’inin Rusya ile birleşilmesi yönünde oy verdiği referandumun ardından, Kırım yönetimi Ukrayna’dan bağımsızlığını ilan ederek, resmen Rusya’ya başvurmuş,[1] Rusya Federasyonu da bu talebi olumlu karşılayarak, Kırım’ı ilhak ettiğini dünya kamuoyuna duyurmuştu.
Referanduma dünyadan ise farklı tepkiler gelmişti. ABD Başkanı Barack Obama ile telefonda görüşen Rusya lideri Vladimir Putin, yapılan oylamanın uluslararası hukuk çerçevesinde meşru olduğunu söylerken, ABD Başkanı Obama ve Avrupalı liderler referandumu tanımayacaklarını açıklamışlardı.[2] Ukrayna’nın geçici Cumhurbaşkanı Aleksander Turçinov, yaşananları bir farsa benzeterek, “referandumun Ukrayna ve medeni dünya tarafından tanınmayacağını”, geçici Başbakan Arseniy Yatsenyuk da “referandum sürecinin bir sirk performansını andırdığını” söylemişlerdi.[3] Referandum sürerken, Putin’i telefonla arayan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Rusya liderini geri adım atmaya ikna edememiş, Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius ise referandumu “yasadışı” ilan ederek, Rusya’yı Kırım’da “anlamsız ve tehlikeli tırmanışı sürüklemekle” itham etmişti. İngiltere’nin o dönemdeki Dışişleri Bakanı William Hague de, ülkesinin referandum sonucunu kabul etmeyeceğini söylemiş, AB’den de “Rusya’ya güçlü bir cevap vermesini” istemişti.[4] AB’nin o dönemdeki Dış Politika ve Güvenlikten Sorumlu Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ise, “AB’nin Rusya’ya en sert mesajı göndermek istediğini ve bu doğrultuda Moskova’ya yönelik ekonomik yaptırımlar uygulanabileceğini” belirtmişti.[5] Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdiki Cumhurbaşkanı ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise, Kırım Tatar Milli Meclisi eski Başkanı ve Ukrayna milletvekili Mustafa Cemil Kırımoğlu ile İzmir’de yaptığı sürpriz görüşme sonrasında, referandumun Türkiye tarafından da tanınmayacağını açıklamıştı.[6]
Ukrayna’da yaşananlar aslına bakılırsa başarısız bir iktidara karşı ayaklanan ve demokrasi talep eden halk durumundan daha çok, Batı ile Doğu arasındaki bir bilek güreşini andırmaktadır.
Kırım haritası
  1. Arka Plan
2000’li yıllarında başında, Amerika Birleşik Devletleri’nin muazzam askeri kapasitesini kullanarak Afganistan ve Irak işgali ve Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan “renkli devrimler” süreciyle Cumhuriyetçiler (George W. Bush) döneminde başlayan jeopolitik yayılması, 2008 yılında Rus tanklarının Gürcistan’a girip 5 gün içerisinde ülkede kontrolü sağlamasıyla sonuçlanan Güney Osetya Savaşı (2008 Rusya-Gürcistan Savaşı) ile dengelenmişti. Turuncu Devrim[7] sonrasında bir diğer Batı yanlısı iktidarın kurulduğu Ukrayna’da da, doğal gaz kartını kullanarak Viktor Yuşçenko yerine Viktor Yanukoviç’i göreve getiren Rusya, yakın coğrafyasında NATO müttefiki bir ülke istemediğini ve Amerikan yayılmasına Karadeniz’de izin vermeyeceğini kesin olarak gösteriyordu.
2011 yılında başlayan Arap Baharı süreci ise, kimilerine göre Amerikan jeopolitik yayılma stratejisinin Başkan Barack Obama döneminde de Orta Doğu ve Kuzey Afrika merkezli olarak devam ettiğini gösteriyordu. Rusya’nın bu süreci dengelemesi de fazla uzun sürmedi. 2011 yılından başlayarak önce Tunus, sonra Mısır, daha sonra Libya’da yaşanan iktidar değişimleri, Rusya için alarm zillerinin yeniden çalmasına neden oldu. Libya’da NATO bombardımanı ile yaşanan ve Kaddafi’nin korkunç ölümüyle sonuçlanan gelişmelerden sonra sıranın İran’a geleceğini öngören Rusya, bu nedenle olayların bir sonraki durağı olan Suriye’de ön alma stratejisini benimsedi. Nitekim Rusya Federasyonu, İran İslam Cumhuriyeti ve Hizbullah’ın devreye girmesiyle savaşı kaybetme noktasına gelen Suriye’deki Beşar Esad yönetimi, bir anda yeniden güç ve moral depolayarak atağa kalktı ve Özgür Suriye Ordusu’nun ve El Nusra Cephesi gibi radikal İslamcı grupların gücünü dengeledi. Bugün Suriye’de yaşanan durumu askeri uzmanlar satrançtaki “pat” durumuna benzetiyor, hatta Esad yanlısı güçlerin giderek güç kazandığını ifade ediyorlar. Nitekim Rusya’nın gösterdiği bu direnç neticesinde, Suriye yönetimine alerjik Amerika Birleşik Devletleri’nin de -Türkiye’nin yoğun ısrarlarına karşın- Suriye’de kimyasal silahların yok edilmesi karşılığında barışçıl bir geçiş formülüne sıcak baktığı ve Esad yönetimini tolere edeceği ortaya çıktı. Öyle ki, geçtiğimiz aylarda ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry, kimyasal silahların yok edilmesi konusunda uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapan Esad yönetimine teşekkür dahi etmişti.[8]
Rusya’nın bir diğer atak yaptığı saha ise Gürcistan olmuştur. Geçtiğimiz aylarda Gürcistan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Rusya destekli ve esasen çok zengin bir işadamı olan Başbakan Bidzina İvanişvili’nin desteklediği Georgi Margvelaşvili’nin açık ara farkla kazanması[9], kuşkusuz 2003 yılında yaşanan Gül Devrimi[10] sonrasında Eduard Şevardnadze’nin Mihail Saakaşvili ile yer değiştirmesi neticesinde Batı lehine bir güç kaymasının yaşandığı Gürcistan’da dengelerin yeniden Rusya lehine eski çizgisine döndüğünü ispatlıyordu.
  1. Ukrayna Krizi
2004 yılındaki Turuncu Devrim ile Batı rotasına giren Ukrayna’ya karşı, Rusya Federasyonu o dönemde akıllı bir strateji izlemiş ve özellikle 2009 yılındaki doğalgaz kesme taktiğiyle 2010 yılındaki seçimlerde Rus yanlısı Viktor Yanukoviç’in iktidara gelmesini sağlamıştı. 2013 yılı sonlarında Yanukoviç’in Avrupa Birliği ile imzalanması beklenen Ortalık Anlaşması’nı imzalamaktan vazgeçtiğini duyurması ise, ülkedeki Avrupa yanlısı sokak hareketlerini hızlandırdı. Yanukoviç’in bu politikasını ödüllendiren Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu ülkeye aktarılan doğalgazda önemli ölçüde bir indirim sağladı. Ancak bu gelişmeler, sokak olaylarını yatıştırmadığı gibi tam tersine daha da azdırdı. Sonuçta yaşanan büyük hadiselerin ardından Yanukoviç özel bir helikopterle Rusya’ya kaçarken, Ukrayna’da seçimler öncesinde bir geçiş hükümeti kuruldu ve Parlamento Başkanı Aleksander Turçinov geçici Cumhurbaşkanı ilan edildi. Daha sonra yapılan seçimlerde ise, Rusya karşıtı ve AB yanlısı söylemleriyle bilinen ve ülkesini AB ve NATO’ya üye yapmak istediğini kaydeden Ukraynalı işadamı Petro Poroşenko, ülkenin yeni Cumhurbaşkanı seçildi.
Rusya’nın bu yaşananlara cevabı ise, Kırım üzerinden oldu. Rusya, toplam nüfusa oranları yüzde 60’ı bulan Rus kökenli Kırım vatandaşları üzerinden meşrulaştırmaya çalıştığı politikası neticesinde, ordusunu Kırım’a gönderdi ve Türkiye açısından “kültürel azınlık” statüsündeki Kırım Tatarlarının da yaşadığı bu bölgeyi fiilen işgal etti. Böylelikle Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası bölgesine hapsolan Rusya’nın “yakın çevre” adını verdiği ve daha önce 2008’de Gürcistan’da başarıyla gerçekleştirdiği, etrafında Batı müttefiki ülke bırakmama ve bu uğurda gerekirse sert güç kullanma politikasının hala kararlılıkla devam ettiği görüldü.[11]


2010 Ukrayna seçim sonuçları ülkenin bölünmüş yapısını ortaya koyuyor.
Rusya’nın bu hareketini meşrulaştırırken Rus kökenli Kırımlılara atıf yapması ise, komünizmin çöküşü sonrası ideolojisiz kalan devletin yeni ideolojisinin Rus milliyetçiliği olduğunu tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Rusya’nın Kırım hamlesi, aslında ilerleyen aylarda Ukrayna’nın olası bir AB ya da NATO üyeliği durumunda kendisine yönelik sempatinin ve Rus kökenli vatandaşların daha yoğun olduğu Doğu Ukrayna’yı da aynı yolla Ukrayna’dan koparabileceğine dair bir gözdağı amacı da taşımaktadır. Tüm mevcut deneyimler Rusya’nın böyle bir şeyi savaş riskine rağmen kolaylıkla yapabileceğini göstermektedir.
Olaya daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise, Ukrayna krizinin aslında bir anlamda Karadeniz mücadelesi olduğunu ve Montrö Sözleşmesi’ne taraf ama aynı zamanda NATO üyesi olan Türkiye’nin de bu süreçte jeopolitik olarak büyük önem kazanan ve aynı anda çeşitli jeopolitik risklerle de yüzleşen bir ülke olduğu söylenmelidir.[12] Bu nedenle Batı ile Rusya arasında bir satranç tahtasına dönen Ukrayna ve Karadeniz mücadelesinde, Türkiye’nin de çok dikkatli ve ihtiyatlı bir politika izlemesi zaruridir.
  1. Ukrayna: Gelecek Senaryoları
Öncelikle ilk ele alınması gereken gelişme, Ukrayna’nın seçimler sonrasında Batı yanlısı bir iktidara sahne olması ve önce AB ile ve hatta ilerleyen süreçte NATO ile çeşitli işbirliklerine yönelmesi durumudur. Böyle bir durumda kuşkusuz önceden kontrolünde olan bir “yakın çevre” ülkesini kaybedecek olan Rusya’nın tavrı agresif olacaktır. Bu agresivite, ilk olarak ticari yaptırımlar ve Ukrayna ile Avrupa ülkelerine yönelik doğalgaz arzında çıkarılacak sorunlar ve fiyat artırımları ile kendisini gösterecek, ancak özellikle Ukrayna’nın NATO’ya üyeliği gündeme gelirse muhtemelen Rusya, Kırım’a yaptığını doğu Ukrayna’ya da yaparak, NATO ile arasına bir tampon bölge oluşturmaya çalışacaktır. Daha olumsuz bir ihtimal ise, böyle bir durumda Rusya’nın Ukrayna’yı toptan işgal etmesidir. Kırım işgaline ses çıkarmayan Batı’nın ise, böyle bir durumda sessiz kalması beklenmeyebilir. Bu da, çok tehlikeli bir bölgesel hatta dünya savaşını gündeme getirebilir.
Bir süre önce Bloomberg Tv’de Charlie Rose’un programına katılan Gürcistan eski Cumhurbaşkanı ve daha önce Rusya’nın gazabına uğrayan Mihail Saakaşvili de, Batı’nın artık harekete geçmesi gerektiğini, aksi takdirde Rusya’nın ve Putin’in bu olaydan sonra daha da cesaretlenerek, Baltık bölgesi ve Doğu Avrupa’da da yeniden aktif politikalara ve operasyonlara başlayacağını iddia etmektedir.[13] Saakaşvili’ye göre, Kırım’ın Ukrayna’nın kaya gazı kaynaklarının neredeyse tamamına sahip olması da, Rusya’nın Kırım konusunda bu kadar kararlı hareket etmesinde önemli ancak pek bilinmeyen bir etkendir. Rusya’nın bu politikaları izlerken zayıf karnı ise, AB ile ilişkilerin bozulması durumunda kendisinin de ekonomik olarak zor duruma düşecek olmasıdır. Rusya’da halen komünist sistemin mevcut sistemden daha iyi olduğunu düşünen önemli bir nüfus bulunmaktadır ve ekonomik krizle birlikte giderek artan halk üzerindeki baskı politikaları, Rusya’yı zor günlere sürükleyebilir. Ancak Avrupa’nın böyle bir politikaya yönelmesi için muhakkak Rusya’dan aldığı doğalgazı ikame edebilmesi gerekmektedir. Böyle bir durumda da en önemli alternatifler Azerbaycan, İran ve Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ve İsrail açıklarında yeni keşfedilen doğalgaz kaynaklarıdır. İran’la yapılan nükleer anlaşmanın devamı durumunda, Avrupa’nın İran gazını alması mümkün olabilecekken, anlaşma olmaması durumunda İsrail’in baskısıyla bu yol tercih edilmeyebilir. Zaten Avrupa ülkeleri de büyük olasılıkla İran’ı ana kaynak yapmaktan ziyade bir çeşitlendirme aracı olarak kullanmayı düşüneceklerdir. İkinci önemli bir kaynak, -her ne kadar beklendiği ölçüde verimli olmadığı ortaya çıksa da- kuşkusuz İsrail ve Kıbrıs açıklarında yeni keşfedilen doğalgaz rezervleridir. Ancak bunun için de, Akdeniz’de güvenliğin sağlanması ve Kıbrıs’ta bir çözüm, en azından bir enerji anlaşması yapılması gereklidir. Bu alternatif, Amerikan şirketi Noble ve İsrail şirketi Delek’in bölgedeki yatırımları da düşünülürse, Batı için çok daha iyi ve güvenli bir yoldur. Ancak Kıbrıs ve İsrail kaynaklarının TANAP’a bağlanması ve Avrupa’ya güvenli arzı durumunda bile Avrupa’nın enerji ihtiyacını tek başına uzun süre karşılayabilmesi mümkün olmayabilir. O yüzden, bu seçenekle birlikte Avrupa’nın Azeri gazına yönelmesi ve Azerbaycan üzerinden Türkmen gazını Avrupa’ya getirmeye çalışması, gerçekleşirse Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını hakikaten yok edebilecek bir gelişme olacaktır.[14] Bu nedenle 2. ve 3. tercihler birlikte ele alınabilirse, Rusya karşısında gerçekten bağımsız bir Avrupa’nın önü açılabilir.
Bir diğer senaryo ise, Ukrayna’nın geleceğinde her iki tarafın da tansiyonu düşürmesi ve zamanla durumun kriz öncesindeki haline çevrilmesidir. Bu durumda ise, Ukrayna’nın zaman içerisinde büyük ekonomik bağımlılığının olduğu Rusya’nın yörüngesine yeniden girmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ukrayna’nın Rusya’ya doğalgaz bağımlılığı % 66 düzeylerindedir.[15] Dahası ekonomik krizdeki AB’nin Ukrayna’ya yardım elini ne kadar uzatabileceği meçhuldür. Son dönemde AB’ya dâhil olan Doğu Avrupa ülkelerinde artan ve Ostpolitik’i çağrıştıran Alman etkisi de, hem AB içerisinde Almanya ile her zaman rekabet halindeki İngiltere ve Fransa gibi AB’nin yanında hala nevi şahsına münhasır gündemleri olan güçlü ülkeleri, hem de Almanya’nın çok güçlenmesini istemeyen diğer küresel aktörleri rahatsız etmektedir. Bu nedenle, Ukrayna’nın tamamen AB ve Almanya kontrolüne bırakılması da istenen bir senaryo değildir.
Rusya’nın Ukrayna’daki Karadeniz deniz gücü
  1. Kırım Referandumu
Peki, Kırım referandumunun meşruiyetini nasıl ele almalıyız? Öncelikle Rus tüfeklerinin gölgesinde ve halkın önemli bir bölümünün katılmadığı bir referandumun demokratik açıdan son derece sakıncalı olduğunu belirtmek gerekiyor. Moskova, “yakın çevre” politikası doğrultusunda aynı şeyi daha önce Gürcistan’da Güney Osetya ve Abhazya’da da uygulamış ve bu ülkeleri birkaç müttefikiyle beraber bağımsız devlet olarak kabul etmiştir. Ancak bu defa Rusya’nın Kırım’ın bağımsızlığını değil, kendisine bağlanmasını tercih ettiği görülmektedir.[16] Rusya yanlıları bu uygulamaları savunurken geçmişte yaşanan Kosova örneğini gündeme getirmektedirler. Hatırlanacağı üzere, 1999-2008 yılları arasında Birleşmiş Milletler idaresinde kalan Kosova, 2008 yılında bağımsızlığını ilan etmiş ve 100’ün üzerinde ülke tarafından tanınmayı başarmıştır.[17] Kosova’nın bağımsızlığını tanımayan Rusya Federasyonu, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Sırbistan gibi ülkelerse, Kosova’nın halen Sırbistan’a bağlı bir özerk bölge olduğunu iddia etmektedirler.
1998-2000 yılları arasında ABD’nin Kiev Büyükelçiliği görevini yürütmüş olan Brookings Enstitüsü uzmanı Steven Karl Pifer’e göre, Kırım ve Kosova’yı karşılaştırmak doğru olmaz. Zira Kosova’da bağımsızlığın tanınması öncesinde 9-10 yıllık uzun bir diplomasi süreci yaşanmış ve bu ülkeyi tanıyan ülkelerin sayısı 100’ü aşmıştır.[18] Kırım’da ise 2 haftalık çok kısa bir sürede bağımsızlık ilan edilmiş ve Rusya’ya bağlanma kararı alınmıştır. Kırım’ın bağımsızlığının birçok diğer çatışma bölgesine ve özerk Cumhuriyetlere de etki edebileceği açıktır. Rus dış politikasının temel unsuru olan bu taktiğin, Irak merkezi hükümetiyle çeşitli sorunlar yaşayan Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, işgal altındaki Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ, 40 yıldır filli olarak bölünmüş olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Transdinyester gibi bölgelere de örnek olabileceği açıktır.[19] Bu nedenle Rusya’nın Kırım politikasının meşrulaştırılması, birçok yeni ayrılığa da uygun ortam hazırlayabilecektir. Tam da bu yüzden, Batı’nın bunu hoş görmesi düşünülemez.
Ancak bu konuda Batı’nın elindeki enstrümanlar da son derece sınırlıdır. Ukrayna’nın AB ve sonrasında NATO’ya üyeliği gündeme gelirse, Rusya, Kırım’da yaptığını Doğu Ukrayna’da yapmayı da deneyebilir. Türkiye’nin bugüne kadar Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne uygun olarak devam ettirdiği Boğazlar rejimi, Batı ile Rusya arasındaki zıtlaşma ve çekişme yükselerek devam ederse, bir NATO üyesi ülke olan Türkiye tarafından yeniden gözden geçirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri de Rusya’nın Kırım hamlesi sonrasında Suriye konusunda Rusya’yı Akdeniz’de yeniden sıkıştırmayı deneyebilir.
Amerikalı ünlü devlet adamı Henry Kissinger’a göre Ukrayna ve Kırım krizlerinin daha da derinleşmemesi için şu prensipler dikkate alınmalıdır;
  1. Ukrayna halkı, kiminle ortaklık sözleşmesi yapabileceğine kendisi karar verebilmelidir.
  2. Ukrayna, NATO’ya katılmamalıdır.
  3. Ukrayna halkı, istediği hükümeti iktidara getirebilmeli ve Ukrayna yönetimleri Finlandiya’ya benzer bir şekilde Avrupa ve Batı ile ilişkilerini arttırırken, Rusya’ya düşmanlık gütmemelidir.
  4. Rusya, Kırım’ı ilhak etmekten vazgeçmelidir.[20]
Son olarak, bu noktada self-determinasyon kavramına da daha yakından bakmak gerekir. Kendi geleceğini belirleme hakkı olarak Türkçe’ye geçmiş olan self-determinasyon, 1. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan Başkanı Woodrow Wilson tarafından ilan edilen 14 maddelik Wilson Prensipleri arasında da yer almıştır. Ancak self-determinasyonun bugüne kadar daha çok güç politikaları çerçevesinde bir anlam ifade ettiği ve uluslararası hukukta herkesçe kabul edilen ortak bir içerik taşımakta zorlandığı görülmektedir. Batı kamuoyunun Kosova ve KKTC’ye bakışında yaşanan farklılıklar, bunun en somut göstergesi olarak söylenebilir. Bu nedenle, uluslararası hukukun en azından şimdilik dünya ülkelerini ortak bir noktada buluşturamadığı ve daha çok güç politikalarına dayalı bir dünya sisteminin var olduğu ortaya çıkmaktadır.
  1. Rusya’nın Gücü
Hayatını ülkesine adamış bir lider olduğu söylenen Vladimir Putin’in son yıllarda geliştirdiği ABD’nin gücünü dengeleme stratejisi, önceki renkli devrimler sürecinde geliştirilen dengeleme stratejisinden farklı olarak ilk kez “yumuşak güç” boyutunu da taşıyor. Genelde askeri güç yanlısı olan, ya da doğal gaz kartı ile komşu ülkeleri hizaya getiren Rusya, Putin sayesinde bu defa SSCB’den yıllar sonra ilk kez yumuşak güç kullanmayı ve dünya siyasetinde neredeyse bir “süper güç” konumu kazanmayı başardı. Amerikan The New York Times gazetesine yazdığı “A Plea for Caution From Russia” makalesinde[21] dile getirdiği düşüncelerle Amerikan istisnacılığına karşı haklı argümanlar geliştirmeyi başaran Putin, böylelikle bu ülkenin politikalarından hoşnutsuz olan tüm ülkelerin sözcüsü haline gelerek, ülkesi adına müthiş bir geri dönüşü başarıyla gerçekleştirdi. Öyle ki, Putin bu olayın ardından Uluslararası Dünya Halklarının Manevi Birliği Kurumu tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi[22] ve Forbes dergisinin dünyanın en güçlü liderleri sıralamasında ilk sırayı ABD Başkanı Barack Obama’nın elinden alarak birinci sıraya oturdu.[23]Rusya’nın son dönemdeki en başarılı atakları ise; Gürcistan’da parlamento seçimlerinin ardından Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de desteklediği adayın seçilmesi ve Avrupa ve ABD ile de yakın bağlar geliştirmeye çalışan Ermenistan’ın Rusya’nın yönlendirmesiyle Rusya’nın Gümrük Birliği’ne katılması oldu.[24] Yakın coğrafyasındaki bir diğer önemli ülke olan Azerbaycan’da dengeleri kendi lehine değiştirmese de, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in görevde kalmasıyla[25] durumunu koruyan Rusya’nın bundan sonraki stratejisi, ekonomik olarak çöküş yaşayan Avrupa’da gücünü yeniden arttırmaya çalışmak olacaktır.
Elbette Rusya Federasyonu’nun bu tarihi geri dönüşüne imkân veren bazı önemli etkenler bulunuyor. Jonathan Adelman’a göre bunlar arasında Obama yönetiminin Orta Doğu’da askeri güç uygulama stratejisini rafa kaldırması, Avrupa Birliği’nin ekonomik krizde olması, Japonya’nın düşüşü, Hindistan’ın ekonomik sorunları ve Çin’in iç meselelerine odaklanması gibi faktörler başı çekiyor.[26] Ancak Adelman ve yine birçoklarına göre, Rusya’nın bu durumu sürdürmesi kolay değildir, zira boru hatları diplomasisindeki tüm gayretlerine ve akıllı adımlarına karşın Rusya ekonomisi geçmişteki Sovyet ekonomisi ve günümüz Amerikan ekonomisine kıyasla minyatür bir görüntü sergilemektedir. Ülkedeki yaygın yolsuzluk, otoriter rejime yönelik tepkiler ve Batı ülkelerinden 10 yıl daha kısa olan ortalama yaşam süresi[27] gibi faktörler Rusya’nın bu adımlarını iç politikasında da atacağı bazı adımlarla desteklemesi gerektiğini gösteriyor. Unutulmamalıdır ki, artık Rusya’nın geçmişte cazibe merkezi olmasını sağlayan komünizm gibi bir ideal yoktur. Bu durumda, Rusya’nın ve diğer alternatif güç merkezlerinin cazibesi sadece ABD ile sorun yaşayan ülkelere sunacakları fırsatlardan ileri geliyor. Veyahut Putin’in son makalesinde ifade ettiği hususları bir yeni ideolojik formata çevirip dünya kamuoyuna sunması gerekir. Ancak kendi içerisinde de ciddi demokrasi sorunları olan Rusya’nın, bunu başarabilmesi de kolay gözükmüyor. Şu da bir gerçektir ki, Rusya’dan artık yeni bir Dostoyevski, Tolstoy ya da Çaykovski çıkmıyor. Bunlar da kadim Rus medeniyetinin internet ve post-modernizm çağında yeni bir atılıma ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu nedenle Rusya’nın geri dönüşü konusunda iddialı yorumlar yapmak için henüz acele etmemek gerekiyor.
  1. Sonuç
Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasında büyük bir jeopolitik çöküş yaşayan Rusya Federasyonu’nun son yıllarda Vladimir Putin liderliğinde yeniden toparlanma yolunda bazı adımlar attığı görülmektedir. Ancak Putin’in adımları, daha çok “yakın çevre” adını verdiği bölgede Rus hâkimiyetini korumak adına atılmış savunmaya dayalı hamlelerdir. Rusya’nın ideolojik cazibesinin olmaması ve Batı kapitalizminin kötü bir kopyası gibi algılanması, bu ülkenin güçlü ve zengin kültürüne karşın “yumuşak güç” unsurlarını kullanmakta çok acemi bir ülke görüntüsü vermesi ve bölgedeki ülkelerde desteklediği liderlerin o ülke halkları tarafından sevilmemesi gibi faktörlerle bu geri dönüşünü ne kadar sürdürebileceği meçhuldür. Putin’in güçlü liderliği şimdilik ülke içerisindeki sorunları da hasıraltı etmekte, ancak gelecek adına olumsuz algılanabilecek bazı sinyaller de bulunmaktadır. Bu nedenle Rusya Federasyonu’nun 21. yüzyılda daha iddialı olabilmesi için Avrasya Birliği gibi önemli bir jeopolitik hamle dışında, ABD ve Batı muhalifi ülke ve kesimlere umut olacak yeni bir ideoloji sunması kaçınılmaz bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır. Rusya’nın Orta Asya pazarına hızlı bir giriş yapan dev Çin Halk Cumhuriyeti karşısında ne yapacağı da bir diğer önemli sorun olarak karşısına çıkmaktadır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
KAYNAKÇA
[1] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[2] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[3] “Crimean parliament formally applies to join Russia”, BBC, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.bbc.com/news/world-europe-26609667.
[4] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[5] “La Crimée entame son rapprochement avec la Russie”, Le Monde, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/europe/article/2014/03/17/crimee-le-parlement-ukrainien-approuve-une-mobilisation-partielle_4384161_3214.html.
[6] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[7] Turuncu Devrim Ukrayna’daki 21 Kasım 2004 Cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde, Kasım 2004’ten Ocak 2005’e kadar yaşanan politik olaylara verilen genel addır. Turuncu denilmesinin sebebi başkan adaylarından olan ve seçimlere hile karıştığını iddia eden Viktor Yuşçenko’nun seçim kampanyası dönemince bu rengi kullanmasıdır. Olaylar sonucunda Batı yanlısı Viktor Yuşçenko 23 Ocak 2005 tarihinde yemin ederek Cumhurbaşkanlığı görevine başlamıştır. Yuşçenko’nun bu dönemde zehirlenmesi hadisesi de akıllarda yer etmiştir.
[8] “ABD ve Rusya Suriye’yi görüştü, Kerry Esad’a teşekkür etti”, Meltem Haber, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://www.meltemhaber.com/?haber,10048.
[9] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Gürcistan’da Saakaşvili Dönemi Resmen Sona Erdi”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/gurcistanda-saakasvili-donemi-resmen-sona-erdi/.
[10] Gürcistan’da, 2003 yılında Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’nin görevini bırakmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan barışçıl halk hareketi.
[11] Bu konuda bir analiz için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Dış Politika Tercihleri Ukrayna’yı Zorlamaya Devam Ediyor”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi:http://politikaakademisi.org/dis-politika-tercihleri-ukraynayi-zorlamaya-devam-ediyor/.
[12] Tansi, Deniz (2014), “Karadeniz Savaşı!”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/karadeniz-savasi/.
[14] “Azerbaijan May Benefit from the Russia-Ukraine Crisis”, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi:http://www.valuewalk.com/2014/03/azerbaijan-russia-ukraine-wwiii/.
[15] Bu konuda detaylı bir çalışma için; Kısacık, Sina (2013), “Ukrayna: Rusya Federasyonu ve Avro-Atlantik Blok Arasında Sıkışan Bir Ülke”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ukrayna-rusya-federasyonu-ve-avro-atlantik-blok-arasinda-sikisan-bir-ulke/.
[16] Bu konuda bir yazı için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Kırım Sorunu ve eski Sovyet coğrafyasındaki ‘Donmuş Çatışma Bölgeleri’”, Al Jazeera Turk, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kirim-sorunu-ve-eski-sovyet-cografyasindaki-donmus-catisma-bolgeleri.
[17] Detaylar için bakınız; “Kosova”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://tr.wikipedia.org/wiki/Kosova.
[18] “A new cold war? Why Crimea should matter to Americans”, USA Today, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.usatoday.com/story/news/politics/2014/03/14/usa-today-capital-download-steven-pifer-ukraine-russia-crimea/6382965/.
[19] Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Kırım Sorunu ve eski Sovyet coğrafyasındaki ‘Donmuş Çatışma Bölgeleri’”, Al Jazeera Turk, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi:http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kirim-sorunu-ve-eski-sovyet-cografyasindaki-donmus-catisma-bolgeleri.
[20] Kissinger, Henry (2014), “How the Ukraine crisis ends”, The Washington Post, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.washingtonpost.com/opinions/henry-kissinger-to-settle-the-ukraine-crisis-start-at-the-end/2014/03/05/46dad868-a496-11e3-8466-d34c451760b9_story.html.
[21] Putin, Vladimir V. (2013), “A Plea for Caution From Russia”, The New York Times, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://www.nytimes.com/2013/09/12/opinion/putin-plea-for-caution-from-russia-on-syria.html?smid=tw-share&_r=1&.
[22] “Putin Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi” , CNN Türk, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi:http://www.cnnturk.com/2013/dunya/10/03/putin.nobel.baris.odulune.aday.gosterildi/725723.0/.
[23] “Forbes reveals World’s Most Powerful People 2013 – with Vladimir Putin taking top spot”, The Independent, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi:http://www.independent.co.uk/news/world/politics/forbes-reveals-worlds-most-powerful-people-2013–with-vladimir-putin-taking-top-spot-8913265.html.
[24] “AB, Ermenistan’ı Rusya’nın Gümrük Birliği’ne kaptırdı”, EurActiv, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://www.euractiv.com.tr/ticaret-ve-sanayi/article/ab-ermenistan-rusyanin-gumruk-birligine-kaptirdi-028327.
[25] “Azerbaycan’da İlham Aliyev Yeniden Cumhurbaşkanı Seçildi”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/azerbaycanda-ilham-aliyev-yeniden-cumhurbaskani-secildi/.
[26] Adelman, Jonathan (2013), “Russia is Back”, Huffington Post, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://www.huffingtonpost.com/jonathan-adelman/russia-is-back_b_4087429.html.
[27] Vladimir Putin’in ülkesinde uygulamaya soktuğu yakın tarihli alkol kısıtlamalarının önemli bir sebebi de Rusya’da alkol bağımlılığı nedeniyle ortalama insan yaşamı özellikle de ortalama erkek yaşamı ömrünün Batı ülkelerine kıyasla çok daha kısa olmasıdır. Bakınız; “List of countries by life expectancy”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 02.11.2013, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_life_expectancy.

21 Mayıs 2015 Perşembe

3 Kasım 2002 Seçimleri: Türkiye'de Siyasal Yapının Dönüşümü


Giriş
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22. dönem üyelerini belirlemek için 3 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen genel seçimler, birçok yönden Türkiye Cumhuriyeti siyasal tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu yazıda 3 Kasım 2002 genel seçimlerinin analizi yapılmaya çalışılacaktır.
Seçim Sonuçları
Yüzde 10 seçim barajlı D’Hondt sistemi aracılığıyla uygulanan seçimlerde, henüz bir sene önce kurulmuş olan ve İslamcı kökten gelen, ancak kendisini “muhafazakar demokrat” olarak nitelendiren Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) yüzde 34,28 oy almış, ancak yüzde 19,39 oy alan Deniz Baykal liderliğindeki merkez sol Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışında hiçbir parti barajı geçemediği için, TBMM içerisinde yüzde 66’lık bir temsil oranına yani 363 sandalye sayısına ulaşmıştır. Bu sayede AK Parti’nin günümüze kadar halen devam eden tek parti iktidarları dönemi başlamış ve bu süreçte Türkiye önemli bir değişim-dönüşüm sürecine girmiştir. Seçimde Tansu Çiller liderliğindeki ülkenin köklü merkez sağ partisi Doğru Yol Partisi (DYP) yüzde 9,54 oyla barajı geçmeyi kılpayı farkla kaçırmış, Türk milliyetçiliği çizgisindeki ve Devlet Bahçeli liderliğindeki bir diğer köklü parti Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ise, yüzde 8,36 oyla yine baraja oldukça yaklaşmış, ancak TBMM’de temsil hakkı kazanamamıştır. İşadamı Cem Uzan liderliğindeki Genç Parti (GP), büyük reklam kampanyasının ardından girdiği ilk seçimlerde yüzde 7,25 gibi çok yüksek bir oy oranına ulaşmış, ancak DYP ve MHP gibi barajı aşamayarak meclis dışında kalmıştır. Seçimde en büyük hayal kırıklığını, bir önceki seçimi birinci bitiren Başbakan Bülent Ecevit liderliğindeki Demokrat Sol Parti (DSP) yaşamış, partinin oy oranı yüzde 21’lerden yüzde 1’lere düşmüştür. Mesut Yılmaz liderliğindeki ülkenin DYP gibi bir diğer köklü merkez sağ partisi Anavatan Partisi (ANAP) de, yüzde 5,13’lük oyla büyük başarısızlıkyaşamıştır. DSP-MHP-ANAP hükümetinin belki de tek başarılı ismi olan Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in büyük umutlarla kurduğu Yeni Türkiye Partisi (YTP) de, seçimde hiçbir varlık gösterememiş ve yüzde 1,15’lik oy oranıyla hayal kırıklığı yaşamış ve yaşatmıştır. Kürt milliyetçiliği çizgisindeki ve Mehmet Abbasoğlu liderliğindeki Demokratik Halk Partisi (DHP) ise, yüzde 6,22 ile önemli bir çıkış gerçekleştirmiş, ancak yine de TBMM dışında kalmaktan kurtulamamıştır.
Seçimin bu şekilde sonuçlanmasında etkili olan faktörler ise şöyle sıralanabilir;
2001 Ekonomik Krizi
Türkiye’de 1999 depreminin ardından ikinci bir şok etkisi yaratan 2001 ekonomik krizinin etkileri, halk tarafından uzun yıllar unutulmamış, kriz sırasında iktidarda olan DSP, MHP ve ANAP’ın büyük oy düşüşü yaşamasından da anlaşılabileceği üzere, seçmen bu partileri cezalandırmıştır. Bu nedenle önemli tabanı olan bu üç parti de meclis dışında kalmış, hatta DSP, dünya demokrasi tarihinde az görülür bir şekilde 3 yıl içerisinde yüzde 20 oranında oy kaybetmiştir. Başbakan Bülent Ecevit’in ABD’den getirdiği ve özel yetkilerle donattığı Ekonomi Bakanı Kemal Derviş’in uygulamaya soktuğu ekonomik reform programı, henüz ilk aylardan itibaren toparlayıcı bir etki gösterse de, hükümetin erken seçime gitme kararı, halkın bu düzelmeyi hissetmesini imkansız kılmıştır.
Başbakan Bülent Ecevit’in Hastalığı
Seçimin iktidar partileri açısından fiyaskoyla sonuçlanmasında etkili olan bir diğer faktör de, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın mimarı ve bir dönemin kudretli Başbakanı Bülent Ecevit’in sağlık sorunları nedeniyle son döneminde çok zayıf ve aciz bir görüntü vermesi olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ten beri güçlü liderliği seven Türk halkı, Ecevit’in bu hasta görüntüsü nedeniyle ülkeyi iyi yönetemediği düşüncesine kapılmış ve ekonomik krizin yanında bu durum da seçim sonuçlarında oldukça etkili olmuştur.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Büyük Hatası
Seçimin bu şekilde sonuçlanması ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın önünün açılmasında etkili olan bir diğer faktör de, Ecevit’in hastalığı döneminde “MHP’siz bir koalisyon formülü istendiği” gerekçesiyle MHP lideri Devlet Bahçeli’nin koalisyondan çekilme kararı alması ve ekonomik krizin etkileri atlatılamadan ülkeyi seçime götürmesi olmuştur. Denilebilir ki, bu kararla Devlet Bahçeli, Türkiye’yi Recep Tayyip Erdoğan’a kendi elleriyle teslim etmiş ve AK Parti’ye seçimlerde “dikensiz bir gül bahçesi” yaratma imkanı sunmuştur.
Koalisyon Hükümetlerine Duyulan Tepki
Seçim sonrasında ortaya çıkan bir diğer gerçek de, Türkiye halkının 1990’lı ve 2000’lerin başında iktidara gelen koalisyon hükümetlerinin kısır çekişmeleri ve uyumsuz görüntülerine duyduğu tepkiyi göstermesi olmuştur. Nitekim bu seçimden başlayarak, Türkiye seçmeninde tek parti iktidarını ve güçlü liderliği destekleme eğilimi daima ağır basmış, hatta giderek daha da baskın hale gelmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi ve Recep Tayyip Erdoğan Faktörü
Seçim sonuçları hakkında önceki hükümetlerin başarısızlığı kadar, AK Parti’nin başarısı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik liderliğine de dikkat çekmek gerekir. 2001 yılında Ankara Bilkent Otel’de 3 “y” ile (yolsuzluk, yasaklar, yoksulluk) mücadele etmek için kurulmuş olan AK Parti, İslami siyasetin en önemli isimleri olan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener gibi siyasetçileri bir araya getirdiği gibi, Köksal Toptan, Yaşar Yakış ve benzeri merkez sağ figürleri, Zafer Üskül ve Ali Babacan gibi liberalleri ve hatta Haluk Özdalga ve Ertuğrul Günay (daha sonradan) gibi merkez sol siyasetçileri bile bünyesine katmayı başarmış ve gerçek bir “catch-all party” görüntüsü çizmeyi başarmıştır.
Bunun yanında Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle sağ kesimde efsaneleşen hayat hikayesi, AK Parti’nin başarısında büyük rol oynamıştır. Okuduğu bir şiir nedeniyle seçimler öncesinde birkaç ay hapis yatan Erdoğan, İslamcı söylemleri ve sert liderliğiyle 1990’ların ortalarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu günden itibaren, tartışmasız Türkiye’nin en çok dikkat çeken siyasetçisi olmayı başarmıştır. Laiklik karşıtı mesajlarına karşın, halka yakın duruşu ve özellikle İslami kesimlerle olan özel bağı, Erdoğan’ı adeta bir “halk kahramanı” mertebesine taşımış ve bu tarihten başlayarak Erdoğan, girdiği her seçimde rakiplerine ezici üstünlük sağlamıştır. Erdoğan’ın tarzının laiklik hassasiyeti yüksek kesimlerde yarattığı alerjiye rağmen, Belediye Başkanlığı döneminde ispatladığı iş bitiricilik konusundaki başarısı ve liderlik etme yeteneği, Türkiye halkında kendisinin ülkeyi daha doğru yönetebileceği yönünde bir izlenim oluşturmuştur. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması sonrasında bugün AK Parti’nin Ahmet Davutoğlu liderliğinde yaşadığı oy kaybı, Erdoğan’ın ne kadar önemli bir lider olduğunu ispatlamaktadır.
Sonuç
3 Kasım 2002 seçimleri Türkiye açısından ancak Richter ölçeğine göre yüzde 9 seviyesinde bir depreme benzetilebilir. Zira bu seçim nedeniyle Türkiye’de merkez sağ siyaset tasfiye olmuş ve İslamcı kökten gelen AK Parti, ülkede sağ siyaseti tamamen domine etmeye başlamıştır. Ayrıca bu tarihten itibaren, Türkiye’de İslamcı-laik kutuplaşmasının başladığı ve etkilerinin bugün de devam ettiği yeni bir döneme girilmiştir. Buna ek olarak, AK Parti’nin 2007 genel seçimleri ve 2010 anayasa değişikliği sonrasında tamamen perçinlediği bu yeni düzende, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teokratik ve ayrılıkçı akımları dengeleyici, ancak demokrasiyi gölgeleyeceği fren mekanizması ortadan kalkmış ve Türkiye ekonomik açıdan başarılı, ancak siyaseten istikrarsız bir döneme girmiştir. Bu düzen hala sürmekte ve Türkiye büyük siyasi sorunlarla çalkalanmaya devam etmektedir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Birleşik Krallık Seçimlerinin Ardından


7 Mayıs’ta düzenlenen Birleşik Krallık genel seçimlerinin üzerinden iki hafta geçti. Bu süreçte İngiltere ve dünya basınında, ilk şokun ardından daha sağlıklı yorum yapabilmek için gerekli olan çeşitli veri ve analizler özgürce ortaya kondu.[1] Ben de bu yazılanları dikkate alarak, bu yazıda Birleşik Krallık seçimleriyle ilgili bazı temel tespitleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gerçek Demokrasilerde Başarı Ödüllendiriliyor, Başarısızlık Cezalandırılıyor
Birleşik Krallık genel seçimlerinden çıkarılması gereken ilk ders; olgunluk seviyesine erişmiş demokrasilerde başarının ödüllendirildiği, başarısızlığın ise cezalandırıldığı gerçeğidir. Nitekim seçim sonuçlarının kesinleşmesinin ardından İşçi Partisi, Liberal Demokrat Parti ve Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) liderleri Ed Miliband, Nick Clegg ve Nigel Farage (sonradan parti ileri gelenlerinin talebi üzerine geri dönmüştür), sonuçları partileri adına yeterince başarılı bulmayarak Genel Başkanlık görevlerinden istifa etmişlerdir. Bu, bir demokrasiyi zinde tutan ve farklı fikirlerin yaşamasına ve taban bulmasına olanak sağlayan doğru bir tutumdur ve ancak gerçek demokrasilerde görülür.

Seçimin Galipleri Muhafazakar Parti ve İskoç Ulusal Partisi’dir
Seçimin ardından en çok öne çıkarılan parti, doğal olarak tek başına iktidar kurmaya yeterli sayıya ulaşan Muhafazakar Parti ve bu partinin lideri Başbakan David Cameron oldu. Cameron’ın sandalye sayısını ve oy oranını bir nebze de olsun arttırabilmiş olması, Avrupa’da radikal akımların hızla yükseldiği zor bir dönemde kuşkusuz başarı olarak kabul edilmeli. Ancak bu başarıyı abartmaya da gerek yok. Zira Muhafazakar Parti’nin oylarındaki artış fazla değil, üstelik İskoç Ulusal Partisi’nin ulaştığı yüksek oy oranı Britanya demokrasisi adına alarm verici bir gelişme. Sandalye sayısını 6’dan 56’ya çıkaran Nicola Sturgeon liderliğindeki İskoç Ulusal Partisi, kuşkusuz seçimin diğer önemli yıldızı oldu. Geçtiğimiz yıl yapılan referandumda oldukça az farkla bağımsızlığı reddeden İskoç halkı, bu milliyetçi cereyanın daha da güçlenmesi durumunda Krallık’tan kopabilir.

Seçim Sistemi Tartışma Konusu
Seçimin ardından dikkat çeken bir diğer gelişme, adadaki dar bölge çoğunluk sistemine dayalı seçim sisteminin eleştirilmesi oldu. Nitekim Muhafazakar Parti yüzde 37 oyla parlamentoda yüzde 51 çoğunluğa sahip olurken, İskoç Ulusal Partisi de yüzde 4,7’lik oy oranı ile 56 sandalye kazandı. Buna karşın, yüzde 12,6 oy alan UKIP sadece 1 ve yüzde 7,9 oy alan Liberal Demokrat Parti sadece 8 sandalye elde edebildiler.

Anket Firmaları Başarılı Olamadılar
Seçimlerin işaret ettiği bir diğer önemli sonuç, adadaki anket firmalarının bu konuda yeterince başarılı olamadıklarının ortaya çıkması oldu. Seçim öncesinde yayınlanan anketlerde Muhafazakar Parti ile İşçi Partisi burun buruna gösterilmesine karşın, seçimin ardından ortaya çıkan yüzde 6,6’lık anlamlı fark, anket firmalarının yetersizliğini tescil etti. Bu noktada anket firmalarının genel eğilimleri ölçen ve nispi temsil mantığına uygun olan çalışmalarının, dar bölgeli seçim sistemine daha uygun dizayn edilmesi zorunluluğu karşımıza çıktı.

Hedefleri Olan Partiler Kazanıyor
Birleşik Krallık seçimlerinden mutlaka şu ders de çıkarılmalı; son dönemde seçmenleri mobilize etmek ve sandığa götürmek konusunda çeşitli hedefler ortaya koyan partiler, sandık sonuçları anlamında daha başarılı oluyorlar. Yunanistan’da kemer sıkma tedbirlerine karşı çıkan ve avro bölgesinden çıkmayı vaat eden Çipras ve İsrail’de Yahudi Devleti Yasası ve tartışmalı yeni yerleşim bölgelerini savunan Netanyahu örneklerinden sonra, Birleşik Krallık seçimlerinde de bu durum doğrulandı. Nitekim İskoçya’nın bağımsızlığı hedefini temsil eden İskoç Ulusal Partisi, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürmeyi vaat eden Muhafazakar Parti ve AB’den çıkışı savunan UKIP, seçimde oyunu arttıran partiler oldular. Daha çok ekonomik taleplerle ortaya çıkan İşçi Partisi ve Liberal Demokrat Parti ise, seçmenleri yeterince motive edemediler ve sandıkta hüsrana uğradılar. Bu noktada dünyada son dönemde sağ (Netanyahu, Cameron, Farage) ve sol milliyetçiliklerin (Çipras) yeniden yükselişe geçtiğini belirtmek gerekiyor.[2]

Britanya’nın Güçlü Bir Sola İhtiyacı Var
Ancak Muhafazakar Parti’nin bu başarısı ve İşçi Partisi’nin yaşadığı hüsran, Britanya demokrasisi adına ümit verici bir gelişme değil. Zira sol ideolojinin zayıflaması ve İskoçya’da İşçi Partisi’nin yaşadığı başarısızlık, aslında İskoç ulusalcılığının giderek güçlendiğini ve İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılma ihtimalinin arttığını gösteriyor. Bu nedenle Birleşik Krallık’ın güçlü bir İşçi Partisi’ne, Ed Miliband sonrasında İşçi Partisi’nin de güçlü bir lidere ve yeni bir programa ihtiyacı var. Aksi takdirde etnik milliyetçiliğe dayalı siyaset adada hakim olacak ve Britanya-İskoçya ilişkileri içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenecek. Ayrıca Birleşik Krallık’ın, gelir adaletini ölçen gini endeksi açısından da Avrupa’da son sırada yer aldığını buna eklememiz gerekir.[3]

Birleşik Krallık AB Üyeliğinden Çıkabilir
AB üyeliğini referanduma götürmeyi vaat eden David Cameron’ın başarısı, ülkede bu yöndeki eğilim ve tartışmaları daha da alevlendirecektir. Nitekim Başbakan Cameron, bu konuda hemen harekete geçeceği yönünde sinyaller vermiş, hatta ülke basınında AB üyeliği referandumunun 2016’ya çekilebileceği haberleri yayılmaya başlamıştır.[4] Şu bir gerçektir ki; İngiliz halkının yarısı kendilerini AB içerisinde görmek istememekte ve bağımsız bir devlet olarak daha parlak bir gelecek kurabileceklerine samimiyetle inanmaktadırlar.[5] Lakin bu noktada gerekli anlaşma ve düzenlemeler yapılmazsa, İngiltere’nin AB ile yoğun ticari ilişkileri olan sermaye kesiminin kıta Avrupası pazarını tamamen Almanya ve Fransa’ya kaptırması gibi bir risk ortaya çıkabilir. Üstelik Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Transatlantik Yatırım ve İşbirliği Anlaşması’nın konuşulduğu ve ABD ile AB’nin ekonomik olarak bütünleşmeye çalıştığı bir dönemde, bu yönde Birleşik Krallık’a imtiyazlar sağlayacak iyi bir anlaşma yapılmadan AB’den çıkılması, İngiltere’nin ekonomik anlamda izole olmasına neden olabilir. Bu nedenle AB’den çıkma kararı alınsa bile, bunun çok dikkatli bir şekilde müzakere edilmesi ve sermaye sahiplerinin ve genel olarak ekonomik yaşamın zarar görmemesine özen gösterilmesi gerekmektedir.[6] Ayrıca AB’den ayrılmanın, İskoç ulusalcılığının zayıflatılması adına da olumlu bir etkisi olabilir.

İngiliz Dış Politikasında Ortadoğu Bağlamında Hareketli Bir Dönem Yaşanabilir
Muhafazakar Parti’nin sandık başarısının, İngiltere’nin Ortadoğu politikası anlamında da bazı yeni gelişmelere neden olması beklenebilir. Arap Baharı sürecinde Libya’nın bombalanmasında aktif roller üstlenen, ancak Suriye konusundaki başlardaki hareketliliğin parlamentodaki red kararı sonrasında durulmasının ardından Ortadoğu konusunda fazla sesi çıkmayan Birleşik Krallık, hatırlanacağı üzere en son olarak Bahreyn’de yeni bir askeri üs elde etmişti.[7] ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği ve Obama’nın başlattığı Asia Pivot politikası doğrultusunda Çin’i dengelemek adına Asya’ya açıldığı bir dönemde, Ortadoğu politikalarına dair Birleşik Krallık’ı kuşkusuz yeni ve daha aktif roller bekliyor olabilir. Bu durum, ABD’nin ve NATO’nun politikalarıyla da uyumlu bir hale kolaylıkla getirilebilir. Bu nedenle Muhafazakar Parti’nin zaferinin, bu yeni politikalara uygun bir zemin yarattığı söylenebilir.

Sonuç Yerine
Sonuç olarak, katılım yüzde 66 ile sınırlı kalmasına karşın, 2015 Birleşik Krallık genel seçimleri demokrasinin mükemmel bir şekilde işlediği/işletildiği bir seçim olarak tarihe geçti. Bu seçimin ardından adada neler yaşanacağını yakından takip etmeye devam edeceğiz.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Seçim sonuçları ve bir analiz için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2015), “Birleşik Krallık Seçimlerinin Analizi”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 20.05.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/birlesik-krallik-secimlerinin-analizi/.
[2] Bu konuda bir analiz için; http://www.haaretz.com/news/israel/1.656923.
[6] AB’den ayrılmanın sonuçlarını tartışan bir haber-analiz için; http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/19/what-would-happen-if-britain-left-the-eu-consequences-of-exit.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Dr. Ozan Örmeci Star Kıbrıs Gazetesinde Köşe Yazarlığına Başladı


Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, Star Kıbrıs gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yazılar her Pazartesi günü yayınlanmaya devam edecek.

Dr. Ozan Örmeci'nin ilk yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

15 Mayıs 2015 Cuma

Çin Demokratikleşebilir Mi?


Günümüzde dünya ekonomisinin en önemli parçalarından birini oluşturan, ancak halen Çin Komünist Partisi’nin tek parti yönetiminin devam ettiği Çin Halk Cumhuriyeti’nde, ilerleyen yıllarda nasıl bir yönetim biçiminin kurulacağı, akademik dünyada önemli bir tartışma ve araştırma konusudur. İyimserler, Çin’in ilerleyen yıllarda zenginleşmesinin ve sınıflı toplumun ortaya çıkışının doğal sonucu olarak bu ülkede bir demokratikleşme hamlesi öngörürken, karamsarlar, Çin’in tek parti sistemini etki alanına girecek diğer dünya ülkelerine dayatmasından endişe etmektedirler. Bu yazıda Karşılaştırmalı Politika alanının önemli uzmanlarından Larry Diamond’ın “Why China’s Democratic Transition Will Differ From Taiwan’s” ve Baogang He’nin “Working with China to Promote Democracy” makaleleri ışığında, Çin’in demokratikleşme imkanlarını tartışmaya açacağım.

Çin’i, demokrasiye geçişi başarmış Tayvan’la kıyaslayan Diamond, iki ülke arasındaki önemli farklılıklara dikkat çekmekte ve bu nedenle Tayvan modelinin Çin’de uygulanmasının zor olduğunu belirtmektedir.[1]

Nüfus
Elbette Çin Halk Cumhuriyeti denilince akla gelen ilk unsur; bu ülkenin 1,4 milyara yakın olan devasa nüfusudur. Çin, nüfus anlamında Tayvan’dan 60 kat büyüktür. Şu bir gerçektir ki, çok kalabalık ve geniş ülkelerde demokrasinin işlemesi daha zor ve zahmetlidir. Ancak kusurlarına rağmen, 1,2 milyar nüfusu olan ve gelecekte nüfus anlamında Çin’i geçeceği ifade edilen Hindistan’da demokrasinin uygulanabilmesi, bu noktada Çin’in nüfus argümanına sığınmasını geçersiz kılmaktadır. Kendine özgü kontrollü koşullar altında (burada ABD’deki gibi iki partili bir sistem daha cazip durmaktadır), elbette Çin’de de demokrasi peki hala uygulanabilir. Bu noktada elbette yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve Çin’de halihazırda bulunan 33 eyaletin kendi kendini yönetebilir hale getirilmesi, Çin devletinin elini güçlendirebilir. Ancak Çin Komünist Partisi ile Çin devleti içiçe geçmiş olduğu için, bu, ancak Komünist Parti’nin isteğiyle mümkün olabilir.        

Coğrafi Faktörler
Çin’in kurulu olduğu topraklar, Tayvan’ın 250 katıdır. Tayvan’da demokrasiye geçiş sürecinde yerel yönetimlere iyi penetre edebilen Tayvan devletinin aksine, Çin’de bu durumun gerçekleşmesi epey zor olabilir. Bu nedenle Çin Komünist Partisi ileri gelenleri, demokrasiye geçiş konusunda çekince sahibidirler. 1970’lerin sonlarında başlayan Tayvan’ın demokratikleşme sürecinde, milliyetçi Kuomintang (KMT) partisinin o dönemdeki lideri Chiang Ching-kuo, olumlu bir rol oynamış ve basın özgürlüğü ve diğer partilerin kurulmasına izin verilmesi gibi önemli reformlara imza atmıştır. Tayvan’ın “Sessiz Devrim” (Quiet Revolution) olarak adlandırılan bu reform süreci 1987 yılında sonuçlandırılmış ve 1996’da demokratik olarak seçilen ilk Tayvan Başkanı Lee Denghui ile, Tayvan demokrasiye geçişi başarıyla tamamlamıştır. Tayvan örneğinde bile 1978’den 1996’ya kadar süren oldukça uzun ve zahmetli bir dönüşümün gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti demokrasiye geçiş kararı alsa bile, bunun ancak kontrollü, planlı ve yavaş yavaş gerçekleşmesi mümkün olabilir.   

Çin’in Ekonomik Mucizesinin Görünmeyen Yanları
Larry Diamond’a göre; Çin’in etkileyici ekonomik kalkınmasının arka planında, bu ülkede yeni ortaya çıkmaya başlayan çok önemli sorunlar yaşanmaktadır. Bunlardan ilki, sınıfsal eşitsizliklerin artışıdır. Komünist bir partinin idaresindeki Çin’de, hızlı zenginleşen şehirli tüccar nüfus ile kırsal alanlarda yaşayan Çinliler arasında büyük bir gelir farkı ve yaşam tarzı uçurumu yaşanmaktadır. İkinci önemli sorun ise çevre kirliliğidir. Kontrolsüz ekonomik büyüme, beraberinde büyük çevre sorunlarını (özellikle büyük şehirlerdeki hava kirliliği) getirmektedir. Ancak Çin Başbakanı Li Keqiang’ın son açıkladığı ve ekonomik büyümeyi yüzde 7 ile sınırlamayı öngören ekonomik hedefler beyannamesinde, çevre sorunlarının üzerinde daha fazla durulacağının açıklanması, bu noktada ümit verici bir gelişme olarak değerlendirilebilir.[2] Üçüncü önemli sorun, Devlet Başkanı Şi Cinping’in ısrarla üzerine gitmeye çalıştığı artan yolsuzluk iddialarıdır. En son Bo Şilay olayı[3] ile medyatik hale gelen bu yolsuzluk sorunu, kimilerine göre ise Komünist Parti içerisindeki liberal kanadın muhafazakar kanadı tasfiye etme çabalarının bir sonucudur. Diamond’a göre, Çin’de son yıllarda organize suç ve mafya etkinliği de giderek artmaktadır. Bu nedenle bazı şehirlerde çağdaş yerel lordlar dahi ortaya çıkmıştır. Beşinci önemli sorun ise, büyük şehirlere göç eden on milyonlarca kırsal kesimden gelme genç nedeniyle artan genç işsizliği ve bunun yarattığı sosyal patlama riskleridir.

Zamanlama
Tayvan’la Çin’i demokratikleşme açısından kıyaslamaya devam eden Diamond, zamanlama açısından da Tayvan’ın şanslı bir döneme denk geldiğini ifade etmektedir. ABD ile Çin’in yakınlaşmasından (detant) sonra, bu ülke ile daha iyi geçinebilmek adına demokrasiye geçmeyi planlayan Tayvan, 1974-1988 yılları arasındaki Huntington’ın deyimiyle “üçüncü dalga” demokrasileri arasında yerini almış ve bu dönemin olumlu havasının semeresini görmüştür. Oysa günümüzde güvenlik politikaları yeniden ağır basmaya başlamış ve ABD ile Çin’in Asya’daki nüfuz mücadeleleri artmışken, Çin’den cesur demokratikleşme adımları beklemek oldukça saf bir yaklaşım olacaktır.

Çinli Liderlerin Demokrasiye Bakışı
Bunun yanında Çinli liderlerin demokrasiye bakışlarında da temel bir inançsızlık olduğu tespiti yapılmalıdır. Elbette bunun temel nedenleri, Çin’in eğitim seviyesi ve ekonomik ortalamasının henüz sağlıklı bir demokrasinin kurulmasına engel olabileceği yönündeki endişelerdir. Batı’daki gibi şirketler, bürokrasi (devlet) ve halk arasında oturmuş bir yönetim düzeni ve dengenin kurulması, Çin gibi devasa ülkelerde çok zor olabilir. En son Arap Baharı örneğinde görüldüğü üzere, demokratikleşme sürecinde yaşanan ve bazı ülkelerin bölünmesine ya da iç savaş yaşamalarına neden olan gelişmeler de, Çinli liderlerin teknokrasiye dayalı görüşlerini kuvvetlendirmekte ve demokrasi düşüncesini zayıflatmaktadır. Çin’in bölünmesinden (Tibet, Doğu Türkistan vs.) endişe eden Çinli liderler, bu nedenle gücü demokrasiye tercih etmektedir. Yakın geçmişte ABD Başkanları Bill Clinton’ın Tibet’e, George W. Bush’un da Tayvan’a verdiği destek, Çinli liderlerin bu görüşlerini güçlendirmektedir. Ayrıca Baogang He’nin dikkat çektiği bir unsur, demokratikleşme taleplerinin Çinli liderler tarafından genellikle “Batı’nın Çin’i karıştırmak için tasarlanmış bir oyunu” gibi algılanmasıdır.[4] Bu görüşe, halk da yoğun biçimde destek vermektedir. Örneğin, 2005 yılında Global Times’da yayınlanan bir ankette, Çin halkının yüzde 59’unun ABD’nin kendilerini çevrelemeye çalıştığını düşündükleri ve yüzde 79’unun ABD’ye olumsuz baktıkları sonucu ortaya çıkmıştır.

Demokrasi Olmamanın Dezavantajları
Bu zorluklara karşın, kontrollü de olsa bir demokrasiye geçmemenin de Çin’e çeşitli sorunlar yarattığı belirtilebilir. Örneğin, Çin’in bugün bölgede Güney Kore ve Japonya gibi önemli devletler tarafından bir tehdit olarak algılanmasında temel etken, bu ülkenin komünist tek parti sistemi ve bunun kendilerine de yayılmasından endişe eden bu ülke halklarıdır. Ayrıca elbette Batı kamuoyunda Çin’deki tek parti sistemi her zaman eleştiri konusu olmaya devam edecektir. Bu noktada demokratik bir rejimin inşa edilememesi, bu tarz eleştirilerin de artmasına ve ülkenin dış politikada gücünün azalmasına neden olmaktadır.

Sonuç
Tüm bu nedenlerle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kısa ve orta vadede dışarıdan bir zorlama olmadan demokrasiye geçebileceğini düşünmek hatalı olacaktır. Bu yüzden, ABD açısından bu ülkeyi demokrasiye geçiş konusunda zorlamak yerine izlenebilecek daha iyi bir politika alternatifi, bu ülke ile birlikte çalışmak ve Çin dış politikasının agresifleşmesini engellemek olacaktır.          

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Kaynakça
[1] Diamond, Larry (2008), “Why China’s Democratic Transition Will Differ From Taiwan’s”, in Bruce Gilley & Larry Diamond eds., Political Change in China: Comparisons with Taiwan, Boulder, CO: Lynne Rienner Publishers, ss. 243-257, http://fsi.stanford.edu/sites/default/files/Gilley-PDF-11.pdf.
[3] Bu konuda bir yazı için; http://politikaakademisi.org/bo-silay-vakasi/.
[4] He, Baogang (2013), “Working with China to Promote Democracy”, CSIS, http://csis.org/files/publication/TWQ_13Winter_He.pdf.