5 Mayıs 2015 Salı

Asya'da Kriz Noktası: Senkaku Adaları


Uzak Asya’da son dönemde Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan arasında krize neden olan önemli bir konu, Senkaku ya da Diaoyu Adaları’nın kime ait olduğu meselesidir.[1] Senkaku Adaları, aslında üzerinde insan yaşamayan 5 adacık (Uotsuri Jima, Kuba Jima, Taisho Jima, Minami Kojima, Kita Kojima) ve 3 kaya parçasından (Okino Kitaiwa, Okino Minami-iwa, Tobise) oluşan küçük bir toprak parçasıdır.[2] Ancak adaların Çin ve Tayvan’a olan yakınlığı ve ada etrafındaki zengin petrol kaynaklarının varlığı, bu küçük toprağı stratejik bir nokta konu haline getirmektedir.[3] 2012 yılında milliyetçi bir siyasetçi olan Tokyo Valisi Shintaro Ishihara’nın buradaki 3 adayı satın almak ve buraya bir iletişim üssü, liman ve meteoroloji istasyonu kurmak istemesi sonrasında, olayın daha fazla büyümemesini isteyen Japon hükümeti, 26 milyon $ ücretle adaları satın almıştır. Bu durum, Tayvan ve Çin’de protestolara neden olmuştur. Konu, halen önemli bir kriz potansiyeli taşımaktadır.

Senkaku Adaları haritası

Japonya açısından bu konunun iki temel boyutu bulunmaktadır;
  1. Adaların mülkiyeti meselesi ve bu konuda Çin ve Tayvan’la yaşanan sürtüşme,
  2. Japonya ve Çin arasında, Doğu Çin Denizi’ndeki kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge paylaşımı konularındaki sorunlar.
Bir üçüncü neden olarak Çin’in son yıllarda hızla güçlenen ekonomisi ve askeri modernleşme programlarını devreye sokmasının Japonya’da yol açtığı tedirginlik belirtilebilir. Japonya, bu iddialarını oldukça güçlü hukuki bir temele de oturtmakta ve bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nden yoğun bir destek almaktadır.

Çin’in bu konuya bakış açısında ise, aynı Japonlar gibi milliyetçi gururları üst seviyede bir millet olan Çinlilerin, Japonya’nın 1930-1945 yılları arasında kendi ülkelerinde yaptıkları katliamlara dayalı olan tarihsel düşmanlık nedeniyle gelişen “milli dava” bilinci yer almaktadır. Yine Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda ekonomik, siyasi ve askeri olarak önemli bir dünya gücüne dönüşmesi, bu noktada Çin’in adımlarını daha iddialı atmasını sağlamaktadır. Bu konuda bugüne kadar kesin bir anlaşma olmadığını belirten Çin, bu nedenle artan gücüne paralel olarak daha cesur adımlar atmak amacındadır. Sonuçta, bu konu, her iki tarafta da milliyetçi duyguları tetiklemekte ve bu adalara balık avlamak ya da araştırma yapmak için gelen gemilerin varlığı da, dünyada çok tehlikeli bir cepheleşmeye dönüşebilecek bir askeri kriz riskini gündeme taşımaktadır. Bu nedenle bu konunun bir çözüme ulaştırılması şarttır.

Japonya’nın İddiaları
Birleşmiş Milletler Asya ve Uzak Asya Ekonomik Komisyonu’nun (ECAFE), 1968 yılında bu bölgenin zengin petrol kaynaklarına sahip olabileceği yönündeki raporunun ardından bölgeye ilk ilgi gösteren ülke Tayvan olmuştur. Ancak Tayvan’ın 1971 yılında adalar hakkında yaptığı talep, bu dönemde Okinawa’nın ABD’den Japonya’ya geri verilmesi anlaşması (Okinawa Reversion Agreement) nedeniyle gündemden düşmüştür. Taipei ve Pekin’e göre; geçmişte Qing hanedanlığı döneminde Ryukyu Krallığı’na ait olan bu adalar, 1895 yılındaki Çin-Japon Savaşı’ndan sonra Çin’in elinden zorla ve hukuksuz bir şekilde alınmıştır. Japonya’nın bu konudaki duruşu ise şu argümanlara dayanmaktadır;
  • Japonya’nın Senkaku Adaları’nı topraklarına katması, 14 Aralık 1895 tarihli kabine kararına dayalı olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde Okinawa yerel yönetiminin (prefecture) yaptığı çalışmalar sonucunda, adalarda herhangi bir Çin etkisi/hakimiyeti olmadığı ortaya çıkmış ve bu nedenle adalar Japonya topraklarına katılmıştır. Japonya’ya göre bu dönemde ada, sahipsiz (terra nullius) durumdadır ve bu nedenle Japonya’ya katılması yönünde bir engel yoktur.
  • Senkaku Adaları, bugüne kadar Nansei Adaları’nın bir parçası olarak kabul edilmiş ve hiçbir zaman Tayvan topraklarına ya da 1895 yılında Japonya’nın Çin’deki Qing hanedanlığından aldığı Pescadores Adaları’nın kapsamına dahil edilmemiştir. Yani adalar, 1895 Çin-Japon Savaşı’ndan sonra imzalanan Shimonoseki Antlaşması’ndan bağımsız olarak Japonya tarafından alınmıştır.
  • Adalar, Nansei Adaları’nın bir parçası kabul edilerek, 1951 yılındaki San Francisco Barış Antlaşması’nın 3. maddesi uyarınca[4] 20 yıl boyunca ABD denetiminde kalmış ve 1971 yılındaki Okinawa’nın geri verilmesi anlaşmasıyla birlikte yeniden Japonya’nın denetimine geçmiştir.[5]
Japonya, Çin ve Tayvan’ın itirazlarını ise şu temeller üzerinden çürütmektedir;
  • Petrol kaynaklarının ortaya çıkmasına kadar, Pekin ya da Taipei bu adalarda herhangi bir hak iddia etmemiştir,
  • Pekin ve Taipei, 1951 San Francisco Barış Antlaşması ile adaların ABD’nin kontrolüne bırakılmasına itiraz etmemiştir,
  • Çin’in bugüne kadar yayınladığı resmi haritalarda, bu adalara Diaoyu değil, Senkaku ismi verilmiş ve bölge hiçbir zaman Çin topraklarına dahil olarak gösterilmemiştir. Bu haritalar arasında 1933 tarihli Yeni Atlas, 1958 tarihli Dünya Atlası ve 1969 yılında Washington Post gazetesinde yayınlanan Çin haritası da vardır.
  • Tüm bu nedenlerle Senkaku Adaları, Japonya’nın Okinawa yerel yönetim birimine bağlı ve Japonya topraklarına dahil bir bölgedir. Japonya açısından bu konuda herhangi bir tartışma söz konusu değildir.[6]
Japonya’nın Çekinceleri
Japonya’nın son dönemde Çin’in bu bölgeye yönelik politikalarına ilişkin 3 temel çekincesi bulunmaktadır.

1-) Aktivistler: Japonya, Çin’in ve Tayvan’ın bu bölgeye gönderdiği genelde milliyetçi görüşteki balıkçılardan rahatsızdır. Bu tarz olaylara ilk örnek, 1970 yılında yaşanmış ve Han milliyetçisi bir balıkçının Uotsuri Jima adasına Tayvan bayrağı asmak istemesi nedeniyle iki ülke arasında siyasal kriz yaşanmıştır.
2-) Araştırma gemileri: Japonya, Çin’in son yıllarda bu bölgeye ve Doğu Çin Denizi’ne gönderdiği enerji kaynaklarını inceleyen araştırma gemilerinden (Kaiyo Chosa-sen) rahatsızdır. Zira bu gemiler, Japon Kıyı Güvenliği birimlerinden izin almamakta ve uyarıları dinlememektedirler.
3-) İstihbarat ve gözetleme gemileri: Japonya, Çin’in yine son yıllarda bu bölgede yoğunlaşan istihbarat ve gözetleme faaliyetlerinden rahatsızdır. Bu gemiler de, Çin araştırma gemileri gibi Japon Kıyı Güvenliği birimlerinden gelen uyarılara kulak asmamakta ve bu tarz uyarılara “burası Çin toprağıdır” yanıtını vermektedirler.[7]    

Son yıllarda bu bölgede birkaç kaza ve küçük çaplı çatışma meydana gelmiş, ancak her iki tarafın da ortamı germemesi nedeniyle bugüne kadar bu olayların büyük siyasal krizlere dönüşmesi engellenebilmiştir.

Japonya’nın Çin’e Bakışı
Çin’in son yıllarda daha iddialı hale gelen dış politikası, Japon entelektüellerini ve devlet adamlarını rahatsız etmektedir. Çin’in hızlı ekonomik yükselişinin yanında, askeri modernleşme programlarını uygulamaya sokması, Japon stratejistlerde bir savaş hazırlığı intibası uyandırmaktadır. Nitekim 2000 yılından sonra, Japon halkının Çin’e bakışında bariz bir negatif trend gözlemlenmektedir. 2012 yılında yapılan bir araştırmada, halkın yüzde 80’inin Çin karşıtı olduğu ortaya çıkmıştır.[8] Japonya’da artan Çinli nüfus ve bu kişilerle Japon halkı arasında ortaya çıkan kültürel uyuşmazlıklar da, Japonların endişelerini arttırmaktadır. Bu nedenle Japonya savunma birimleri, şimdiden olası bir Çin saldırısına yönelik senaryolar hazırlamaya başlamışlar ve buna yönelik önlemler geliştirmeye çalışmaktadırlar.

Yuki Tatsumi’ye göre; bugün için Japonya’nın Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelebilecek tehlikelere yönelik politikasında 2 alternatif seçeneği bulunmaktadır;
  1. Japon Kıyı Güvenliği birimlerinin askeri kapasitelerinin arttırılması,
  2. Çin’in olası bir saldırısına yönelik adalarda uzaktan kumandalı savunma sistemlerinin geliştirilmesi.[9]
Bunun dışında, adalar meselesinin diplomatik yolla çözümü için Japonya Başbakanı Yoshihiko Noda döneminde Çin’le temaslara ağırlık verilmiş ve bu konuda üst düzey bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Ancak bu görüşmelerin olumlu sonuca ulaşamaması nedeniyle, Japonya güvenlik politikalarına ağırlık vermeye başlamıştır. Milliyetçi görüşleriyle bilinen ve Japonya’nın askerini kapasitesini arttırma sözü veren Shinzo Abe’nin siyaset sahnesinde yeniden yükselişini de, bu bağlamda değerlendirmek doğru olabilir. Nitekim Abe, göreve gelir gelmez Yasukuni Tapınağı’na bir ziyaret gerçekleştirmiş[10] ve Çin’e yönelik karşı hamleler yapmaya başlamıştır.

ABD’nin Bakışı
Her ne kadar ABD, 1972 yılında Çin Halk Cumhuriyeti ile Richard Nixon döneminde başlatılan detant sürecinden itibaren Uzak Asya’daki toprak tartışmalarında taraf olmamaya gayret etse de, ahde vefa ilkesi gereğince, 1960 tarihli ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması ve 1971 tarihli Okinawa’nın geri verilmesi sürecine sadık kalmaya gayret etmektedir. 1960 tarihli ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması’ın 5. maddesi[11], ABD’ye Japonya’yı bir saldırı durumunda koruma sorumluluğunu yüklerken, 1971 tarihli Okinawa anlaşması da Senkaku Adaları’nı Japonya’ya geri vererek, bu konuda ABD’nin Japonya’nın tarafında olduğunu göstermektedir. Zaten 20 Ekim 1971 tarihli ve Dış İşleri Bakanı William Rogers’a vekaleten yasal danışmanlık yapan Robert Starr tarafından yazılmış bir mektup, Okinawa anlaşmasına Senkaku Adaları’nın da dahil olduğu görüşünü içermektedir.[12] 2010 yılında Dış İşleri Bakanlığı görevinde olan ve şimdilerde adı Başkanlık için geçen Hillary Clinton da, bir demecinde Senkaku Adaları’nın korunması konusunda ABD’nin Japonya’nın yanında olduğunu bildirmiştir.[13]

Ancak ABD’nin bu konuda daha sert bir politika izlemesinin önünde çeşitli engeller bulunmaktadır. Bunun temel sebepleri; Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ve dünya ekonomisi açısından giderek artan önemi ve bu ülkenin Kuzey Kore ve İran İslam Cumhuriyeti gibi ülkelerle özellikle nükleer programları konusunda yapılabilecek anlaşmalarda kilit rol oynayabilme yeteneğidir. Bu nedenle, ABD açısından şu an için en makul seçenek; Japonya’nın güvenlik endişelerini gidermek adına bu ülkeyi askeri açıdan güçlendirmek ve Çin’in agresif politikalardan uzak durmasını sağlayacak diplomatik hamleler yapmaktır. Ancak büyük resme bakıldığında, ABD açısından Asya’da Çin’in gücünün dengelenmesi hedefinin Senkaku Adaları meselesinden çok daha önemli olduğu düşünülebilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKLAR

[1] Bu konuda birkaç yazı için;
[2] Yuki Tatsumi (2013), “Senkaku Islands/East China Sea Disputes – A Japanese Perspective”, CNA Maritime Asia Project Workshop Three: Japan’s Territorial Disputes, http://www.stimson.org/images/uploads/research-pdfs/Yuki-CNA_paper_8-2013.pdf.
[3] Manyin, Mark E. (2013), “Senkaku (Diaoyu/Diaoyutai) Islands Dispute: U.S. Treaty Obligations”, https://www.fas.org/sgp/crs/row/R42761.pdf.
[4] Bu madde şu şekildedir; “Japan will concur in any proposal of the United States to the United Nations to place under its trusteeship system, with the United States as the sole ad ministering authority, Nansei Shoto south of 29 north latitude (including the Ryukyu Islands and the Daito Islands), Nanpo Shoto south of Sofu Gan (including the Bonin Islands, Rosario Island and the Volcano Islands) and Parece Vela and Marcus Island. Pending the making of such a proposal and affirmative action thereon, the United States will have the right to exercise all and any powers of administration, legislation and jurisdiction over the territory and inhabitants of these islands, including their territorial waters.” Yani kısaca, antlaşmanın 3.maddesi gereğince Bonin ve Ryukyu takım adalarının denetimi ABD’ye geçmiştir. Takım adalara dahil olan kentler arasında Okinawa da bulunmaktadır. Anlaşmanın tam metni için; https://treaties.un.org/doc/Publication/UNTS/Volume%20136/volume-136-I-1832-English.pdf.
[5] Yuki Tatsumi (2013), “Senkaku Islands/East China Sea Disputes – A Japanese Perspective”, CNA Maritime Asia Project Workshop Three: Japan’s Territorial Disputes, http://www.stimson.org/images/uploads/research-pdfs/Yuki-CNA_paper_8-2013.pdf.
[6] Yuki Tatsumi (2013), “Senkaku Islands/East China Sea Disputes – A Japanese Perspective”, CNA Maritime Asia Project Workshop Three: Japan’s Territorial Disputes, http://www.stimson.org/images/uploads/research-pdfs/Yuki-CNA_paper_8-2013.pdf.
[7] Yuki Tatsumi (2013), “Senkaku Islands/East China Sea Disputes – A Japanese Perspective”, CNA Maritime Asia Project Workshop Three: Japan’s Territorial Disputes, http://www.stimson.org/images/uploads/research-pdfs/Yuki-CNA_paper_8-2013.pdf.
[8] Yuki Tatsumi (2013), “Senkaku Islands/East China Sea Disputes – A Japanese Perspective”, CNA Maritime Asia Project Workshop Three: Japan’s Territorial Disputes, http://www.stimson.org/images/uploads/research-pdfs/Yuki-CNA_paper_8-2013.pdf.
[9] Yuki Tatsumi (2013), “Senkaku Islands/East China Sea Disputes – A Japanese Perspective”, CNA Maritime Asia Project Workshop Three: Japan’s Territorial Disputes, http://www.stimson.org/images/uploads/research-pdfs/Yuki-CNA_paper_8-2013.pdf.
[11] 5. madde şu şekildedir; “Each Party recognizes that an armed attack against either Party in the territories under the administration of Japan would be dangerous to its own peace and safety and declares that it would act to meet the common danger in accordance with its constitutional provisions and processes. Any such armed attack and all measures taken as a result thereof shall be immediately reported to the Security Council of the United Nations in accordance with the provisions of Article 51 of the Charter. Such measures shall be terminated when the Security Council has taken the measures necessary to restore and maintain international peace and security.” Anlaşma için; http://www.mofa.go.jp/region/n-america/us/q&a/ref/1.html.
[12] Manyin, Mark E. (2013), “Senkaku (Diaoyu/Diaoyutai) Islands Dispute: U.S. Treaty Obligations”, https://www.fas.org/sgp/crs/row/R42761.pdf.
[13] Manyin, Mark E. (2013), “Senkaku (Diaoyu/Diaoyutai) Islands Dispute: U.S. Treaty Obligations”, https://www.fas.org/sgp/crs/row/R42761.pdf.

30 Nisan 2015 Perşembe

Baltimore Olayları ve Amerikan Devletine Yönelik Irkçılık Eleştirileri


Geçtiğimiz günlerde, Amerika Birleşik Devletleri’nin Baltimore kentinde Freddie Gray adlı bir Afrikalı Amerikalı gencin polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybetmesinin ardından, bu şehirde oldukça büyük olaylar yaşandı.[1] Polis şiddetini protesto eden çoğunluğu Afrikalı Amerikalı olan yüzlerce kişi, sokakları savaş alanına çevirdi ve polisle çatıştı. Olaylar esnasında polis araçları ateşe verildi, bazı mağazalar yağmalandı ve sonuçta şehirde olağanüstü hal ilan edildi.[2] Olaylar öyle boyutlara ulaştı ki, polisin olayları durdurmakta yetersiz kalması neticesinde, orduya bağlı Milli Muhafızlar Birliği devreye sokuldu. Freddie Gray’in öldürülmesi, aslına bakılırsa Amerika Birleşik Devletleri’nde son dönemde yaşanan tek polis şiddeti olayı değil... Hatırlanacağı üzere, yakın geçmişte bu ülkede Ferguson Olayları adı verilen başka bir olay daha yaşanmıştı.[3] Son birkaç yıldır Afrikalı Amerikalı gençlerin polis şiddeti nedeniyle hayatlarını kaybetmesi, artık ABD’de kanıksanır bir durum haline geldi. Dahası, bu tarz olaylarda sadece Amerikan vatandaşları değil, polisler de kurban olabiliyorlar.[4] Bu tarz olaylar, Amerikan demokrasisi konusunda ülke içi ve dışında eleştirileri arttırırken, Noam Chomsky gibi muhalif düşünürler, işi ABD’yi “haydut devlet” olmakla itham etmek noktasına dahi taşıdılar.[5] Bazı Rus basın-yayın kuruluşları da ABD’yi “ırkçı bir devlet” olmakla suçladı.[6] Bu yazıda, ABD’de son dönemde yaşanan Afrikalı Amerikalılara yönelik polis şiddeti tartışmalarından yola çıkarak, bu ülkenin siyasi sistemini ırkçılık suçlamaları ışığında değerlendireceğim.

İşe öncelikle en tepeden, yani Başkanlık makamından başlamak gerek. Geçmişteki “WASP” tartışmalarının tam zıttı şekilde, bugün ABD’nin başında Barack Obama gibi Afrikalı Amerikalı bir Başkan’ın bulunması, kuşkusuz Amerikan demokrasisinin ırkçılık engelini aşması konusunda önemli bir aşama olarak görülmeli. Nitekim, Obama’nın seçilmesinin ardından, ABD’de artık “ırkçılık sonrası” (postracial) düzene geçildiği hakkında çeşitli yazılar dahi çıkmıştı. Obama da bu eğilimi güçlendirmek için, “Beyaz Amerika, Siyah Amerika, Asyalı Amerika, Hispanik Amerika diye birşey yoktur, Amerika Birleşik Devletleri vardır” gibi iddialı ve kulağa hoş gelen sözler kullanmıştı.[7] Herhangi bir ırki özellik taşımayan Amerikalı kimliğine dayanan ve bir göçmen ülkesi görünümündeki[8] ABD için, elbette bunu hayata geçirmek daha kolay olabilir. Ancak yoğun ırkçı temeller ve bir etnik grubun sayıca fazlalığı üzerine kurulmuş ülkelerde, bu tarz durumları yatıştırmak ve etnik çatışmaları önlemek o kadar da kolay olmuyor. İspanya, Kuzey İrlanda ve Türkiye gibi gelişmiş ülkelerde yaşanan olaylar, bunun en somut ispatı. Ancak ABD’de bile bu durumun tamamen aşılabildiğini iddia etmek zor...

1944 yılında bu ülkedeki ırk ilişkilerini inceleyen İsveçli ekonomist Gunnar Myrdal, “Amerikan İkilemi” (American Dilemma) adını verdiği kavramla, bu ülkedeki etnik sorunların aşılabilmesi için Afrikalı Amerikalılara yönelik küçümseyici bakış açısının değiştirilmesi, ya da bu bakış açısını değiştirebilmek adına onların yaşam koşullarının ve statülerinin yükseltilmesi gerektiğini iddia etmişti.[9] Ancak Myrdal’ın öngörülerinin aksine, ABD’de yıllar içerisinde Afrikalı Amerikalılara yönelik bakış açısında muazzam bir düzelme yaşanmasına (1960’lardaki sivil hak hareketleri sonucunda segregasyonun kaldırılması ve ırkçılıkla mücadele edilmeye başlanması) ve ekonomik koşullar ve statülerinin de düzeltilmeye çalışılmasına (yıllar içerisinde ABD’de siyasetten spora, sanattan bilime kadar birçok alanda çok başarılı Afrikalı Amerikalılar çıkmıştır) karşın, bu sorunda mutlak bir çözüme ulaşılamadı. Zira ekonomik sorunlarda yaşanan düzelme, herşeye rağmen oldukça sınırlı kaldı. Öyle ki, bugün ABD’de ortalama bir beyaz hanesinin zenginliği, ortalama bir Afrikalı Amerikalı hanesinin zenginliğinin 13 katı durumundadır.[10] Bu da, sorunun halen ekonomik bir temelinin olduğunu ortaya koymaktadır. Avrupa’da son dönemde artan ırkçı ve göçmen karşıtı düşünceleri de, Avrupa Birliği’nin birkaç yıldır yaşadığı ekonomik krizle ilişkilendirebiliriz.

Sorunların daha derinine inildiğinde ise, ABD’de ve daha birçok ülkede yaşanan sürecin, aslında tarihle doğrudan bağlantılı olduğu görülüyor. Fransa ve Birleşik Krallık (İngiltere) gibi Avrupa ülkeleri için, bu durum daha çok eski kolonilerden gelen nüfusla alakalıyken, ABD’de ise geçmişte köle olarak çalıştırılmış Afrikalı Amerikalılarla ilgilidir. Bu noktada, tarih yazımının önemine dikkat çekmeliyiz. Tarih anlatımlarının nefret söylemleri üzerine kurulmaması ve ırkçı ya da rövanşist değerler aşılamaması, toplumların birbirleriyle dostane ilişkiler içerisine girmesini kolaylaştırabilir. Örneğin, Ermenistan ya da Güney Kıbrıs Rum Kesimi gibi ülkelerdeki Türk düşmanlığı aşılayan tarih eğitimi sistemleri, bu ülkeler ve halklarıyla Türkiye ve Türkler arasında dostluk bağlarının kurulmasına mutlak bir engel teşkil etmektedir. Yakın geçmişe kadar aslında aynı durum Türkiye için de geçerliydi... Geçtiğimiz gün Çanakkale Savaşları’nın 100. yıldönümünde, bir asır önce birbirlerini acımasızca öldürmüş olan Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere ve Türkiye’nin üst düzey devlet temsilcileri bir araya gelirken, Ermenistan’da 1915 olaylarının 100. yıldönümü için yapılan törende, olayların muhatabı olan taraflar (Türkler ve Ermeniler) değil, Rusya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Fransa gibi konuyla alakasız aktörlerin Devlet Başkanları bulunuyordu. ABD’de ise, geçmişteki ırkçı uygulamaları eleştiren film (burada 12 Years A Slave’deki kamçı sahnelerini hatırlamak lazım) ve polemiklerle bu konunun sürekli gündeme getirilmesinin, bugün için Afrikalı Amerikalılarda bir öfke patlaması ve önyargıya neden olduğunu iddia etmek mümkün. Bu nedenle, her ne kadar sanatsal ya da bilimsel alanda kısıtlamalara gitmek hatalı bir tercih olsa da, daha sorumlu bir yayıncılığı teşvik etmek Amerikan demokrasisi açısından faydalı olabilir. Ancak bunun, meselenin sadece bir tarafı olduğunu unutmamak lazım... Zira ekonomik veriler ve özellikle polis teşkilatında yaygın olduğu gözlemlenen ırkçı fikirler de, Amerikan demokrasisine zarar veriyor olabilir.

Tüm bunların aşılması içinse, elbette herkese serbest piyasa mekanizması içerisinde eşit yarışma koşullarının sağlanacağı “fırsat eşitliği” düzeninin yaratılması faydalı olabilir. Bu noktada elbette ABD Başkanı Obama’nın yaptığı Obamacare ve benzeri uygulamaların doğru ve yerinde olduğunu belirtmek lazım. Ancak Obama bile bu sorunlara çare olamadıysa, bu işin üstesinden gelmenin zor olduğunu da belirtmeliyiz...

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Baltimore kenti Amerikan tarihinde birçok isyana şahit olmuştur. 1861’de Amerikan İç Savaşı’na kaynaklık eden olaylara sahne olan kent, 1968 yılında ise Afrikalı Amerikalıların isyanına şahit olmuştur.
[2] Zeki Saatçi (2015), “Baltimore’da Şiddet Olayları”, TR Euronews, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: http://tr.euronews.com/2015/04/28/baltimore-da-siddet-olaylari/.
[3] “Ferguson Olayları: ABD Siyasi Sisteminin Kırılma Noktası mı?” (2015), Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ferguson-olaylari-abd-siyasi-sisteminin-kirilma-noktasi-mi/.  
[4] Akif Altundaş (2015), “Polis ve siyahiler arasında gerginlik tırmanıyor”, TR Euronews, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: http://tr.euronews.com/2014/12/22/polis-ve-zenciler-arasinda-gerginlik-tirmaniyor/.   
[5] Özgür Zentürk (2015), “Chomsky: ‘ABD haydut devlet, Avrupa aşırı ırkçı’”, TR Euronews, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: http://tr.euronews.com/2015/04/17/chomsky-abd-ve-israil-iki-terorist-devlet/.   
[6] “’Baltimore olayları ABD’deki ırk ayrımcılığının sistematik özelliğini sergiliyor’” (2015), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: http://tr.sputniknews.com/rusya/20150428/1015230919.html.
[7] Fredrick C. Harris & Robert C. Lieberman (2015), “Racial Inequality After Racism”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2015-03-01/racial-inequality-after-racism.
[9] Fredrick C. Harris & Robert C. Lieberman (2015), “Racial Inequality After Racism”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2015-03-01/racial-inequality-after-racism.
[10] Fredrick C. Harris & Robert C. Lieberman (2015), “Racial Inequality After Racism”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 30.04.2015, Erişim Adresi: https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2015-03-01/racial-inequality-after-racism.

29 Nisan 2015 Çarşamba

Les Chypriotes turcs ont choisi Monsieur Mustafa Akıncı comme leur nouveau Président de la République


Monsieur Mustafa Akıncı (68) a été élu par les électeurs Chypriotes turcs Président de la République de Chypre du Nord, le dimanche 26 avril. On peut considérer ce choix comme la victoire pour ceux qui sont en faveur d’un changement du statu quo. Le taux de participation  a été de 64 % et Monsieur Akıncı a obtenu 60 % des votes contre 40 % pour  le président en poste Monsieur Derviş Eroğlu.

Monsieur Akıncı est un homme politique assez expérimenté et il va certainement influencer les négociations sur Chypre ainsi que la politique intérieure de la République de Chypre du nord. Monsieur Akıncı était le maire de la municipalité turque de Nicosie pendant 14 ans, de  1976 à 1990. Il est connu pour son idéologie socialiste mais maintenant il défend des idées sociale-démocrates. Il a été supporté par le Socialiste Démocratie Partie (TDP) bien qu’il se soit présenté comme candidat indépendant. Il est en faveur de la solution du problème de Chypre et il défend un pays fédéral bizonal et bi-communal ou les Chypriotes turcs et grec pourraient vivre ensemble. Il est critique vis-à-vis de la Turquie et il veut diminuer le pouvoir économique et politique de la Turquie dans l’île. Pendant la campagne électorale, il a comparé la relation entre la Turquie et la République de Chypre du nord à celle entre une mère et son enfant, et a insisté sur le fait que cette relation devait se métamorphoser en une relation entre deux frères. Le Président de la Turquie, Monsieur Recep Tayyip Erdoğan, a réagi sévèrement à cette déclaration et a dit que la Turquie continuerait de supporter la République de Chypre du nord économiquement et politiquement. C’est un fait que la moitié du budget de la République de Chypre du nord est encore donné par la Turquie. C’est pourquoi Monsieur Akıncı devra faire face à de sérieux problèmes économiques si les relations avec la Turquie sont mauvaises. Mais depuis son élection à la  présidence, Monsieur Akıncı est responsable seul des négociations en vue d’une résolution du problème de l’île.

Bien que les deux présidents de Chypre soient en faveur d’une solution diplomatique au problème de l’ile, celle-ci ne semble pas proche. Premièrement, même si les deux présidents Monsieur Akıncı et Monsieur Nicos Anastasiades se disent ouverts à la solution, ils peuvent s’agir d’une stratégie pour obtenir plus de support. Deuxièmement, il y a encore des problèmes difficiles à résoudre comme le conflit du territoire, des biens, du  modèle de gouvernement et les garanties internationales pour Chypre. Spécialement, la garantie internationale de la Turquie est très importante pour les Chypriotes turcs surtout pour ce qui concerne leur sécurité. Troisièmement, la présence de l’armée turque, un membre de l’OTAN, dans la République de Chypre du nord, pourrait être un avantage pour quelques pays aux vues du rapprochement récent entre la Russie, la Grèce et l’administration de Chypre du sud. Le Royaume Unis et les Etats Unis paraissent en faveur de la solution, mais ils pourraient ne pas apprécier une île de Chypre unifiée qui pourrait être un pays pro-russe. On ne doit pas oublier que la Chypre du sud n’est pas membre de l’OTAN. Enfin, la situation actuelle de l’île, divisée, donne des avantages économiques et politiques aux Chypriotes turcs et grecs. Les deux pays et les deux sociétés peuvent vouloir continuer à profiter de ces avantages considérant la crise économique de l’Union Européenne.

Finalement, on doit dire que l’élection présidentielle de la République de Chypre du nord était parfaitement démocratique et que ce pays mérite plus de support international et économique.   


Dr. Ozan ÖRMECİ 

27 Nisan 2015 Pazartesi

Turkish Cypriots Elect Mustafa Akıncı as Their New President of the Republic


Turkish Cypriots elected independent left-wing candidate Mr. Mustafa Akıncı (68) as their fourth President of the Republic in the second round of Presidential elections yesterday. Mr. Akıncı got 60 % of the votes against the incumbent President Dr. Derviş Eroğlu who got only 40 % of the votes. The voting turnout is announced as 64 %. Akıncı had 27 % of the votes in the first round and was behind Mr. Eroğlu who had 28 %. Thus, this might be considered as a surprise though some opinion polls previously forecasted his victory in the second round against Eroğlu.
Whether it is a surprise victory or not, this election will have certainly some implications over TRNC politics as well as Cyprus negotiations. Akıncı was an independent candidate supported by the pro-settlement Socialist Democracy Party (TDP), which has been -until now- the smaller party in Turkish Cypriot left-wing politics behind the social democratic Republican Turkish Party (CTP). After the shocking victory of TDP’s young politician Mr. Mehmet Harmancı in Lefkoşa (Nicosia) in last year’s local elections, this is a second blow to CTP since their Presidential candidate Mrs. Sibel Siber was eliminated in the first round with only 22 % of the votes. Prime Minister Özkan Yorgancıoğlu of the governing CTP-DP (center right party led by Serdar Denktaş) coalition, signaled an extraordinary Congress for his party after these results. He also mentioned that he will not be a candidate for party leadership in the Congress. Thus, highly respected former leader of the party and TRNC’s second President of the Republic (2005-2010), Mr. Mehmet Ali Talat, will probably become the new leader of CTP soon and will try to keep his party as the stronger left-wing party in the country.
Elections also proved the inability of the two main right-wing parties; pro-Turkey National Unity Party (UBP) and Turkish Cypriot nationalist Democratic Party (DP), since their strong candidate Mr. Eroğlu is not re-elected. A young liberal politician leading a civil society organization (Toparlaniyoruz) and advocating for clean politics and anti-corruption in the country, Mr. Kudret Özersay on the other hand, got 21 % of the votes in the first round of the elections, which is a clear sign of rightist voters’ desire for programmatic and leadership change. Mr. Özersay might establish a new centrist political party since there are no signs of change within UBP and DP.
The new President of the Republic, Mr. Mustafa Akıncı, is a well-known political figure in Cypriot politics. He was the mayor of Nicosia Turkish municipality for 14 years, between 1976 and 1990. He is an honest politician respected by Turkish Cypriots with his humble personality. Once a hardliner socialist, in recent years he has started to defend social democracy similar to other European social democratic leaders. He defends settlement in the island and rejects/criticizes Turkey’s involvement into Cypriot politics. However, Mr. Akıncı’s critical attitude towards Turkey might lead to economic problems in the country since nearly the half of TRNC’s budget is directly provided by Turkey and the country is faced with heavy embargoes. Akıncı will not be the PM, but the President and deal with Cyprus negotiations and foreign policy more than economics (TRNC has a semi-presidential system closer to parliamentarism than presidentialism) for sure, but still, his anti-Turkey rhetoric might create problems between these two countries. It is also interesting to note that, Turkey did not intervene into this election at all and never showed any unfavourable attitude towards Akıncı. But in case of a settlement plan against Turkish interests, Turkey might use its economic power over TRNC, in order to weaken the hand of Akıncı, who seems closer to Greek Cypriot administration rather than Turkey.
Mr. Akıncı, sincerely and without any question, defends settlement in the island on the basis of bicommunal and bizonal federalism, but there are still serious problems to overcome for the unification. First of all, although -unlike the old days- both parties in the island try to look like they are pro-settlement actors, this might be just a perception management strategy or image-building tactic covering the real ambitions in order to get more international support.
Secondly, there are still very serious problems at the negotiation table waiting for two leaders, Mr. Akıncı and Mr. Anastasiades, including the guarantees, the land issue, properties and the governance model. Financial losses related to land and property issues might be somehow handled with a fair agreement about the partition and safe transportation of recently discovered hydrocarbon resources in the East Mediterranean with a pipeline from Cyprus to Turkey, but guarantees will be the most difficult and critical issue. Since Turkish Cypriots remember very well the recent history, they will probably insist on the Turkish guarantee for the new state, similar to 1960 Cyprus Republic, to which Turkey, United Kingdom and Greece were guarantor states. Without a Turkish guarantee, Turkish Cypriots will become defenseless against a possible Greek Cypriot ultra-nationalist insurgency in the coming years. European Union, with its double-standard approach to Turkey and rising xenophobic and racist parties within the club, might not be a reliable guarantor for Turkish Cypriots.
Thirdly, growing pro-Russian tendencies of Greece and Greek Cypriot administration in recent months, might disturb two influential global actors, United Kingdom and United States as well, since Cyprus Republic is not a NATO member country, whereas the security on the north side of the island is provided by a staunch NATO ally, Turkish Armed Forces. At a time when NATO is strongly critical of Russian aggression due to Ukrainian crisis, turning the island into a neutral or pro-Russian state might not be that attractive for NATO allies.
Fourthly, although it is not stated openly, the current divided status of the island provides some economical and political advantages to both sides which may not be easy to give up. Since the attractiveness and advantages of EU membership decreased sharply in recent years, especially after the euro crisis and German domination within the Union, both sides might prefer to keep the status quo in the island for economic benefits. Turkey also, not openly but clearly supports the current status because it has serious economic gains from TRNC.
For all these reasons, 50 years old negotiations in Cyprus will likely to continue without a substantive solution, unless there is a strong influence from outside. The election of Mr. Akıncı and the perfect implementation of democratic procedures in TRNC on the other hand, shows that there is a consolidated democracy here and this country deserves more international credit and support.
Dr. Ozan ÖRMECİ

22 Nisan 2015 Çarşamba

Yeni Sunum: "ISIS Terrorism from a Political Psychological Perspective"


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 22 Nisan 2015 tarihinde Girne Amerikan Üniversitesi’nde düzenlenen “ISIS Terrorism from the Perspective of Political Psychology” adlı sempozyumda “ISIS Terrorism from a Political Psychological Perspective” sunumunu gerçekleştirdi. Aşağıdaki linklerden bu sunumla ilgili tüm bilgilere ulaşabilirsiniz.