21 Nisan 2015 Salı

Hollywood ve Soğuk Savaş


Yıllar içerisinde Amerikan sinema endüstrisini ifade eden bir terim haline gelen Hollywood, aslında California eyaletindeki Los Angeles kentinin kuzey batısında yer alan bir bölgedir. Bu bölgenin Amerikan sinema endüstrisi ile özdeşleşmesinin sebebi, büyük sinema stüdyolarının burada yer alması ve birçok ünlü sinema yıldızının bu bölgede yaşamasıdır. Aslında Amerikan sinema endüstrisi, kurulma aşamasında daha çok New York merkezli iken, 1900’lerin başından itibaren daha iyi iklim koşulları nedeniyle Los Angeles’a doğru bir yönelme başlamış ve yıllar içerisinde Hollywood bölgesi bu konuda ABD’de neredeyse bir tekel haline gelmiştir. On yıllardır milyar dolarlık önemli bir endüstri halindeki Hollywood, ekonomik getirileri yanında özellikle Soğuk Savaş döneminde önemli bir ideolojik-politik işlev de görmüştür. Bu yazıda, Tony Shaw’un[1] Hollywood’s Cold War[2] kitabı ışığında Hollywood’un Soğuk Savaş dönemindeki yapısını özetlemeye çalışacağım.

Lee Dağı’ndaki Hollywood yazısı

Tony Shaw’a göre; Amerika Birleşik Devletleri’ne Soğuk Savaş süresince hakim olan anti-komünist ruh, sinema endüstrisinin önemini çok önceden fark etmiş ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların kalplerini kazanmak ve düşünce kalıplarını şekillendirmek için, Hollywood filmlerini araç olarak kullanmaya çalışmıştır. Bu nedenle, Amerikan karar alıcıları açısından Hollywood, ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi güç unsurları dışında, cephaneliğinin dördüncü büyük gücünü oluşturmuştur.[3] Harry Truman’dan başlayarak, Soğuk Savaş dönemi boyunca tüm ABD hükümetleri, “total savaş” mantığı içerisinde, başta Sovyet Rusya olmak üzere kendisine düşman ülkeleri kötü gösteren ve kendisine dost ve müttefik ülkeleri yücelten birçok filme senaryo yazımı anlamında katkı vermiş, finansal açıdan sponsor olmuş ve bu ülkelerin dünya genelindeki imajlarının oluşmasına yön vermiştir. Dahası, ABD kendi rejimini de yine bu filmler aracılığıyla çok güzel pazarlayarak, Amerikan demokrasisini ABD’nin en önemli ihraç maddesi haline getirmiş ve dünyada Amerikan sempatisinin doğmasını sağlamıştır.

Amerikan sinema endüstrisinin Sovyet Rusya ve Bolşevizm karşıtı duruşunun yansımaları, aslında 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra hissedilmeye başlamıştır. Harley Knoles imzalı “Bolshevism on Trial” (1919), Alan Houbar imzalı ve anti-Semitik öğeler de barındıran “The Right to Happiness” (1919), D.W. Griffith imzalı “Orphans of the Storm” (1922), George Zimmer imzalı “Red Russia Revealed” (1923), Sidney Lanfield imzalı “Red Salute” (1935) ve Ernst Lubitsch imzalı “Ninotchka” (1939), bu ilk eleştirilere örnek olarak gösterilebilir.[4] Özellikle Ninotchka’nın[5], sinema tarihinde oldukça önemli bir yeri vardır. Kimilerine göre, Greta Garbo’nun başrolde olduğu bu anti-komünist yapım, ilerleyen yıllarda daha organize ve sert hale gelecek Soğuk Savaş sinemasının öncüsü durumundaki bir film olmuştur.[6] Ancak Soğuk Savaş’ın resmi olarak başlayacağı 1945 yılına kadar, bu konudaki çabalar büyük ölçüde dağınık ve o kadar da bilinçli değildir. Hatta İkinci Dünya Savaşı döneminde çekilen Amerikan filmlerinde, Nazilere karşı savaşan Bolşevik Ruslar iyi karakterler olarak dahi gösterilmiştir. Albert Herman’ın “Miss V. from Moscow” (1942) filmi, Edward Dmytryk imzalı “Tender Comrade” (1943), Michael Curtiz’in “Mission to Moscow”u (1943) ve Gregory Ratoff imzalı “Song of Russia” (1943), Bolşevikleri sempatik gösteren bu filmlere örnek olarak verilebilir.[7]

Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikteyse, ABD hükümetleri ve istihbaratı (CIA), bu konuda son derece bilinçli bir politika izlemeye başlamış ve film endüstrisine çeşitli yöntemlerle müdahil olmuştur. Amerikan devletinin bunu yapabilmesinin ilk aracı, sinema endüstrisinde oligopol sistemine dayalı bir yapı oluşmasına izin vermesidir. Nitekim, Amerikan sinema endüstrisine uzun yıllar yalnızca 8 büyük film şirketi yön vermiştir. Bu şirketler; MGM/Loews, Paramount, Warner Bros., Twentieth Century-Fox, RKO, Columbia, Universal ve United Artists’dir.[8] Bu şirketlerle üst düzey ilişki içerisindeki Amerikan devleti, senaryo yazımından kullanılacak psikolojik öğelere kadar birçok konuda sinema endüstrisine yön vermiştir.

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde sinema endüstrisine müdahil olmasını sağlayan ikinci önemli araç, “Hays Code” olarak da bilinen ve 1930-1968 yılları arasında geçerli olmuş Motion Picture Production Code adlı bir filtreleme sistemi ile[9], filmlerde gösterilecek ve gösterilmeyecek sahnelerin seçimlerinde yol gösterecek ahlaki bir kılavuzun hazırlanması ve uygulanması olmuştur.[10] Bu sayede, örgütlü işçi sınıfı hareketleri, halk isyanı, yolsuzluk teması, cinsel içerikli sahneler, uyuşturucu ve suç sahneleri tehlikeli unsurlar olarak belirlenmiş ve bunların gösterilmesi büyük ölçüde engellenmiştir.

Amerikan devletinin sinema endüstrisi üzerindeki kontrolünü sağlayan üçüncü önemli araç ise, 1948 tarihli Smith-Mundt Yasası ile[11] başka devletlerin propagandalarını amaçlayan film veya diğer materyallerin ABD içerisinde yayılmasını engellemek olmuştur. Böylelikle ABD, kendi propagandasını yurtdışında yaparken, kendi topraklarında yabancı ülkelerin propagandasına da set çekmiştir. Elbette anlamsız derecede katı olan bu politikayı, Soğuk Savaş dönemi koşulları içerisinde değerlendirmek, ama yine de eleştirmek gerekir.

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Hollywood’u araçsallaştırmasına dayanak olan dördüncü ve en anti-demokratik unsur ise, McCarthy döneminde[12] estirilen sert anti-komünist hava ve buna uygun baskı yöntemleriyle, sektörün ve genel olarak Amerikan toplumunun hizaya sokulması girişimleridir. Bu dönemde, bazı sola meyilli Hollywood sektörü çalışanları (örneğin Elia Kazan)[13], anti-komünist Amerikan devleti ile işbirliği yaparken, Charlie Chaplin gibi inançlı sol görüşlülere ise, Amerikan devleti tarafından resmen eziyet edilmiştir.[14] FBI’ın başında bulunan J. Edgar Hoover da[15], bu dönemin bir diğer sembol ismi olmuştur. Bu sert yöntemlerle, ABD, Soğuk Savaş dönemi boyunca kendi demokrasi seviyesini oldukça aşağı çekmiş ve dünyada kötü bir imaj oluşturmuş, ancak sinema endüstrisine yön verebilir hale gelmiştir.

Kitabında Hollywood’un Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri tarafından Sovyetler Birliği’ne karşı propaganda yapmak amacıyla nasıl operasyonelleştirildiğini açıklamaya çalışan Shaw, düşüncelerini filmlerden örneklerle zenginleştirmektedir. Shaw’a göre; İngiliz prömiyeri Winston Churchill’in ünlü ifadesinden esinlenen William Wellman’ın “The Iron Curtain” (1948) filmi[16], Ninotchka sayılmazsa, Amerikan sinema endüstrisinin Soğuk Savaş özelliklerini taşıyan ilk önemli filmdir. Igor Gouzenko adlı Batı’ya kaçan bir Sovyet ajanının anılarından oluşturulan film, Soğuk Savaş dönemi propaganda filmleri tipolojisini oluşturan önemli bir yapımdır.

The Iron Curtain (1948)

1957 yılında Rouben Mamoulian yönetmenliğinde çekilen Ninotchka yeniden çevrimi “Silk Stockings” de[17], bu tarz filmler arasında ciddi bir hayran kitlesi bulunan ve o dönemde çok etkili olmuş bir yapımdır. Filmin özelliği ise, emprovizasyona dayalı caz (jazz) müziğinin, Amerikan liberalizminin simgesi olarak bu filmde başlayarak yoğun bir biçimde Hollywood filmlerinde kullanılmasıdır.[18] Bu filmde de yer alan dönemin ünlü aktörü Fred Astaire, tasasız (light-hearted), hazırcevap (nimble-witted), vicdanlı (small of voice) ve ayakları hızlı (light footed) görüntüsüyle, Amerikan medeniyetinin en iyi temsilcisi olarak görülmüş ve yıldız rolleri genelde kendisine verilmiştir.[19] Jacques Torneur imzalı “The Fearmakers” (1958), Edward Dein imzalı “Shack Out on 101” (1955) gibi gerilim filmleri de, bu dönemde anti-komünist propagandanın yoğun olarak kullanıldığı yapımlardandır. Anti-komünist propagandanın en yoğun olarak kullanıldığı film türü ise kuşkusuz espiyonaj tarzı olmuştur. Harold Schuster’in “Security Risk” yapımı (1954) ve Fred T. Sears’in “Target Hong Kong”u (1953), bu türe iyi örnekler olarak belirtilebilir. Dönem filmlerinde anti-komünist propaganda öylesine yoğundur ki, Norman Z. McLeod’un “My Favorite Spy” (1951) gibi bir komedi filminde bile bu öğelere rastlanabilir.

İlerleyen yıllarda çekilen Hollywood filmlerindeyse, anti-komünist temaların yanısıra, nükleer felaket, ABD’ye yönelik abartılı terörist saldırılar ve benzeri temalar da yoğunlukla işlenmiştir. Bu filmlerde dikkat çeken bir özellik; -Matthew Alford’un da altını çizdiği gibi- kutuplaştırıcı bir anlatım dilinin benimsenmesi ve gri alanlar görmezden gelinerek, yaşanan durumların iyi ve kötü arasındaki sonsuz bir mücadele şeklinde izleyiciye sunulmasıdır.[20] Bu noktada ABD ve Batılı ülkeler “iyi”yi temsil ederken, komünistler ve köktendinci İslamcılar daima “kötü” olarak kurgulanmaktadır. Bu, elbette hatalı bir yaklaşımdır. Zira her toplumda iyi insanlar olduğu gibi, kötü insanlar da bulunmaktadır. Ayrıca bu tarz filmlerde işlenen askeri temaların, askeri bakış açılarını ve militarist düşünceleri güçlendirdiği iddia edilebilir. Zira çeşitli ülkelerde olduğu gibi, ABD’de de savunma sanayileri tarafından da desteklendiği iddia edilen bu tarz yapımlar, bu gibi konuları popülerleştirerek, daha sempatik hale getirebilmektedir.

Geçtiğimiz yıl içerisinde de, Hollywood’da çekilen filmlerde işlenen temalar oldukça dikkat çekicidir. Örneğin, 2015 Oscar Ödül Törenleri’nde 6 dalda adaylık ve bir dalda (en iyi ses kurgusu) Oscar heykeli kazanan 2014 yapımı bir Clint Eastwood filmi olan “American Sniper”, konusuyla oldukça dikkat çekici bir yapımdır.[21] Chris Kyle adlı İkinci Körfez Savaşı’nda Amerikan Ordusu’nda savaşmış ve keskin nişancı (sniper) olarak 160 onaylanmış cinayeti olan Navy Seals mensubu Amerikalı askerin, aynı adlı otobiyografisinden uyarlanmış olan film, Amerikan milliyetçiliğini ve militarist değerleri yücelten bir film olarak dikkat çekmektedir.

Hollywood’un günümüzdeki politikasını ve ilişkiler ağını, başka bir yazıda daha kapsamlı değerlendirmek üzere, bu yazıyı ünlü aktör Ben Affleck’ten bir sözle bitirmek istiyorum: “If you think Hollywood is depressing and corrupt, politics is really depressing and corrupt -- and fueled even more than Hollywood by money -- if that's possible.” (Hollywood’un kirli ve iç karartıcı olduğunu düşünüyorsanız, gerçekten siyaset de iç karartıcı ve kirlidir ve -eğer mümkünse- Hollywood’dan bile daha fazla ölçüde paradan etkilenir).
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Profesör Tony Shaw, University of Hertfordshire’da ders veren bir İngiliz tarihçidir. Leeds ve Oxford üniversitelerinden mezun olan Shaw, Soğuk Savaş ve Hollywood üzerine önemli çalışmalara imza atmıştır. Detaylı bilgi için; http://researchprofiles.herts.ac.uk/portal/en/persons/tony-shaw%28d6062eb5-b560-4803-b267-7b568a0b81e6%29.html.
[2] Tam adı Hollywood’s Cold War (Culture, Politics and the Cold War) olan kitabı buradan satın alabilirsiniz; http://www.amazon.com/Hollywoods-Cold-War-Culture-Politics/dp/1558496122. Kitabın künyesi ise şöyledir; Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press.
[3] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, s. 3.
[4] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, ss. 13-14.
[5] Film hakkında bilgiler için; http://www.imdb.com/title/tt0031725/.
[6] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, ss. 16-23.
[7] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, s. 23.
[8] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, s. 12.
[10] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, ss. 12-13.
[12] Joseph Raymond McCarthy (1908-1957), 1947 ve 1957 yılları arasında Wisconsin eyaletinden Cumhuriyetçi Parti Senatörü olarak görev yapmış Amerikalı bir siyasetçidir. McCarthy’e şöhret kazandıran konu ise, Senato’daki 10 yıllık görev süresince, komünizm sempatizanları hakkında sorumsuz suçlamalar yapması ve ABD içerisindeki özgürlükçü liberal ve sol kesimler arasında büyük bir korku rüzgarı estirmesidir.
[13] Rum bir ailenin çocuğu olarak Kayseri’de doğan Elia Kazan’ı, McCarthy döneminde arkadaşlarını komünist oldukları gerekçesiyle ispiyonlaması nedeniyle bazı Hollywood yıldızları (Nick Nolte, Ed Harris, Ian McKellen) asla affetmemişler ve 1999’da Yaşam Boyu Başarı Oscar’ını kazandığında, onu alkışlamamışlardır. Bakınız; http://www.nytimes.com/1999/02/23/movies/kazan-honor-stirs-protest-by-blacklist-survivors.html.
[15] John Edgar Hoover (1895- 1972), 1924’ten ölümüne değin Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) Başkanlığını yapan ABD'li bir bürokrattır ve daha çok sert yöntemleriyle tanınmıştır.
[16] Film hakkında bilgiler için; http://www.imdb.com/title/tt0040478/.
[17] Film hakkında bilgiler için; http://www.imdb.com/title/tt0050972/.
[18] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, s. 33.
[19] Shaw, Tony (2007), Hollywood’s Cold War, Edinburgh: Edinburgh University Press, s. 29.
[20] Alford, Matthew (2009), “The Propaganda Model for Hollywood”, Westminster Papers in Communication and Culture, 2009, Cilt 6 (2), ss. 144-156, Erişim Tarihi: 21.04.2015, Erişim Adresi: https://www.westminster.ac.uk/__data/assets/pdf_file/0016/35125/009WPCC-Vol6-No2-Matthew_Alford.pdf.
[21] Film hakkında detaylı bilgiler için; http://www.imdb.com/title/tt2179136/.

19 Nisan 2015 Pazar

2015 Finlandiya Genel Seçimleri


Baltık Denizi kıyısındaki bir İskandinavya ülkesi olan Finlandiya Cumhuriyeti, 1995 yılında Avrupa Birliği’nin, 1999 yılında da avro bölgesinin (eurozone) üyesi olmuş bir kuzey Avrupa devletidir. 5,5 milyon civarında nüfusu olan Finlandiya, yarı başkanlık sisteminin yürürlükte olduğu bir devlettir. Ancak 2000 yılında yapılan anayasa değişiklikleriyle, Finlandiya bu yıldan itibaren parlamenter demokrasiye daha yakın bir görünüme kavuşmuştur.[1] Zira ülkede, Cumhurbaşkanı’nın halen yürütmeye dair bazı önemli yetkileri ve dış politikada sorumlulukları olsa da, esas yürütme erki Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun elindedir. Başkenti Helsinki olan Finlandiya’nın komşuları ise İsveç, Norveç ve Rusya Federasyonu’dur.[2] Ülke, idari olarak 7 bölgesel birim (Güney Finlandiya, Güneybatı Finlandiya, Doğu Finlandiya, Batı Finlandiya, Kuzey Finlandiya, Laponya ve özerklik statüsü bulunan Aaland Adaları), 20 bölge ve 342 belediyeden oluşmaktadır.[3] Kişi başına düşen ortalama geliri 50.000 Amerikan dolarının üzerinde zengin bir ülke olan Finlandiya[4], son aylarda Avrupa Birliği ile Rusya Federasyonu arasında Ukrayna krizi nedeniyle yaşanan gerginlik nedeniyle daha da önem kazanmıştır. Zira bu ülke, Rusya ile sınır komşusu olup, NATO üyesi olmayan tek Avrupa devletidir.[5] Batı-Rusya gerginliğinin devam etmesi durumunda, bu ülkenin NATO üyeliği konusunda bir tercih yapmaya zorlanması olası gözükmektedir. Bu nedenle, 2015 Finlandiya genel seçimleri oldukça önemlidir.


Finlandiya haritası

Eduskunta adı verilen Finlandiya Parlamentosu, 4 yıl süreyle görev yapan 200 milletvekilinden oluşmaktadır. Finlandiya, 1960’ların sonundan beri daima çok partili koalisyonlarla yönetilmiştir. Ülkede, koalisyonlara dayalı demokratik yönetim geleneği oldukça güçlüdür. 17 Nisan 2011 tarihinde yapılan son genel seçimlerde; Jyrki Katainen liderliğindeki muhafazakâr sağ Ulusal Koalisyon Partisi (Kansallinen Kokoomus) % 20,4 oyla birinci olmuş, kadın siyasetçi Jutta Urpilainen liderliğindeki Finlandiya Sosyal Demokrat Partisi (Sosialidemokraattinen Puolue) % 19,1 oyla ikinciliği elde etmiş, Timo Soini liderliğindeki milliyetçi sağ Gerçek Finliler Partisi (Perussuomalaiset) % 19,1 oyla ve birkaç yüz oy farkla kılpayı ikinciliği kaçırmış ve üçüncü olmuş, bir diğer kadın siyasetçi Mari Kiviniemi yönetimindeki liberal çizgideki Merkez Parti (Suomen Keskusta) ise % 15,8 oyla dördüncü olmuştur.[6] Yine bu seçimde; Paavo Arhinmäki liderliğindeki sosyalist Sol İttifak (Vasemmistoliitto) % 8,1, Anni Sinnemäki liderliğindeki çevreci Yeşiller Ligi (Vihreä liitto) % 7,3, Stefan Wallin liderliğindeki liberal ve İsveç kökenli azınlığın desteklediği İsveç Halkının Partisi (Svenska folkpartiet i Finland) % 4,3 ve Päivi Räsänen Genel Başkanlığındaki Finlandiya Hıristiyan Demokrat Partisi (Kristillisdemokraatit) ise % 4 oyda kalmıştır.[7] Seçimin ardından uzun süre pazarlıklar neticesinde; Jyrki Katainen liderliğindeki muhafazakâr sağ Ulusal Koalisyon Partisi, Finlandiya Sosyal Demokrat Partisi, Yeşiller Ligi, Sol İttifak, İsveç Halkının Partisi ve Hıristiyan Demokrat Parti arasında geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kurulmuş ve Jyrki Katainen Başbakan olmuştur.[8]

Juha Sipilä

2014 Nisan ayında Katainen’in parti liderliğinde bırakmasının ardından partinin başına Alexander Stubb’ı seçen Ulusal Koalisyon Partisi, bu seçimde birinciliği kaptıracak gibi gözükmektedir. Zira anketlerde % 17 bandında görülen bu partinin önünde yer alan Juha Sipilä liderliğindeki ve liberal çizgideki Merkez Parti, anketlerde % 23-24 gibi yüksek bir oya ulaşmaktadır.[9] Anketlerde % 16-17 arasında bir oy alacağı görülen Timo Soini’nin liderliğinin sürdüğü milliyetçi sağ Gerçek Finliler Partisi ve yine anketlerde % 15 dolaylarında gözüken Antti Rinne liderliğindeki Finlandiya Sosyal Demokrat Partisi, seçimdeki diğer önemli aktörler olacaklardır. Anketlerde Sol İttifak % 8, Yeşiller Ligi % 4-5, Finlandiya Hıristiyan Demokrat Partisi % 3,5 civarında gözükmektedir.

Bu anketlerin verilerini doğru kabul edersek; Finlandiya’da önümüzdeki günlerde 1961 doğumlu işadamı Juha Sipilä[10] liderliğindeki liberal Merkez Parti’nin kuracağı geniş katılımlı bir koalisyon hükümeti ihtimali en güçlü seçenek olarak görülmelidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] “Finland”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Finland.
[2] “Finlandiya”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Finlandiya.
[3] “Finlandiya’nın Siyasi Görünümü”, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://www.mfa.gov.tr/finlandiya-siyasi-gorunumu.tr.mfa.
[5] “Finland”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Finland.
[6] “Finnish parliamentary election, 2011”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Finnish_parliamentary_election,_2011.
[7] “Finnish parliamentary election, 2011”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Finnish_parliamentary_election,_2011.
[8] “Finlandiya’nın Siyasi Görünümü”, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://www.mfa.gov.tr/finlandiya-siyasi-gorunumu.tr.mfa.
[9] “Finnish parliamentary election, 2015”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 19.04.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Finnish_parliamentary_election,_2015.

12 Nisan 2015 Pazar

Dr. Ozan Örmeci'den Yeni Makale: "Liberal Criticism of Erdogan's Turkey"


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci’nin “Liberal Criticism of Erdogan’s Turkey” adlı makalesi, Scottish Journal of Arts, Social Sciences and Scientific Studies (SJASS) dergisinin Nisan 2015 tarihli 25. cildinin 2. sayısında yayınlandı. Aşağıdaki linkten bu makaleye ulaşabilirsiniz.

2015 KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Öncesinde Son Anketler


KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu, 19 Nisan 2015 tarihinde (haftaya Pazar günü) düzenlenecek. Seçimde yarışan adaylarla ilgili temel bilgileri, daha önce yazdığım İngilizce bir yazıda okurlarımızla zaten paylaşmıştım (http://politikaakademisi.org/2015-presidential-elections-in-turkish-republic-of-northern-cyprus/). Bu yazıdaysa, seçimler öncesinde yapılan son anket çalışmalarından yola çıkarak, seçime girecek adayların şanslarını değerlendireceğim.
KKTC’de yükselen bir kadın siyasetçi profili: Dr. Sibel Siber
İlk olarak, Girne Amerikan Üniversitesi’ne bağlı Girne Araştırma Enstitüsü’nün (GAE), KKTC’deki 5 ilçeyi de kapsayan ve toplam 695 kişiyle gerçekleştirdiği ankete göz atalım (http://www.gau.edu.tr/haber/1823/gae_cumhurbaskanligi_secimleri_oncesi_beklenti_anketini_acikladi). Mart ayı başında yapılan ankete göre; 19 Nisan’da yapılacak seçimlerde, kararsızların oyları da dağıtıldığında, merkez sağdaki iki büyük parti Ulusal Birlik Partisi (UBP) ile Demokrat Parti’nin (DP) desteklediği aday olan mevcut Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu, yüzde 46 oy oranıyla seçimin ilk turunu önde tamamlayacaktır. Sosyal demokrat çizgideki Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) desteklediği kadın siyasetçi Dr. Sibel Siber ise, ilk turda yüzde 30 oy alarak ikinci tura kalan diğer aday olacaktır. Sosyalist çizgideki bağımsız aday Mustafa Akıncı, yüzde 17 oy oranıyla üçüncü olurken, eski başmüzakereci ve merkez çizgideki bağımsız aday Kudret Özersay da yüzde 7 oranına ulaşacaktır. Sadece seçimin ilk turunu değerlendirmeye alan GAE anketi incelendiğinde; ilk turda Eroğlu’nun seçimi kazanmaya çok yaklaşacağı, ancak seçimin yine de ikinci tura kalacağı ortaya çıkmaktadır. İkinci turdaki Eroğlu-Siber mücadelesinde ise; Eroğlu ilk bakışta daha avantajlı gözükmesine rağmen, Akıncı’nın sol çizgideki oylarını kendisine çekmesi muhtemel Siber’in de ciddi anlamda şansı olduğu görülmektedir.
Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu seçime rahat girmiyor, ama yine de favori…
Türkiye’de de birçok anket çalışmasına imza atan Gezici Araştırma Şirketi’nin, 21-22 Mart 2015 tarihlerinde, yine KKTC’deki 5 ilçede ve toplam 3.072 gibi çok yüksek bir katılımcı sayısıyla gerçekleştirdiği anket çalışmasında ise (http://m.kuzeypostasi.com//gundem/iste-gezici-arastirmanin-detayli-anket-sonuclari/5880/); ilk turda Cumhurbaşkanı Eroğlu yüzde 37,2 oya ulaşarak yine birinci olurken, ikinci sırada yüzde 30,3 oyla Mustafa Akıncı yer almaktadır. İddialı bir aday olan Sibel Siber, bu çalışmada ilk turda yalnızca yüzde 21,1 oya ulaşarak yarış dışı kalırken, Kudret Özersay da yüzde 11,4 oy oranında kalmaktadır. Bu anketi çok ilginç kılan sonuç ise; “İkinci turdaki muhtemel Eroğlu-Akıncı mücadelesinde kime oy verirsiniz?” sorusuna, katılımcıların yüzde 60,5’inin “Mustafa Akıncı” yanıtını vermesidir. Dolayısıyla, Gezici anketinin sonuçlarını doğru olarak kabul edersek, seçimi ikinci turda sürpriz aday Mustafa Akıncı kazanacaktır.
Gezici anketinde favori aday Mustafa Akıncı
Sonuç olarak genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Dr. Derviş Eroğlu’nun Türkiye kökenli seçmenler ve iç siyasete hakim yapısı nedeniyle seçime herşeye karşın favori olarak girdiği söylenmelidir. Ancak Eroğlu’nun seçimi ilk turda kazanamaması durumunda, ikinci turda hem Akıncı, hem de Siber’in sürpriz yapma şansları hiç de az değildir. Bunun sebebi ise; Kıbrıs Sorunu’ndan ve tanınmamış bir devlette yaşamaktan bunalmış olan Kıbrıs Türk halkının, kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın ardından yarım kalmış bu sistemin -Türkiye Cumhuriyeti ile beraber- kurucu unsuru olarak gördüğü Eroğlu’na yönelik eleştirilerinin, tepki oylarında patlama yapması ihtimalidir. Bu nedenle Gezici’nin çelişkili gözüken anket sonuçları, KKTC’deki bir gerçeği de ifade ediyor olabilir. Dolayısıyla, 2015 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını önceden kestirmek son derece zordur. Elbette karar, Kıbrıs Türk halkınındır…
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

10 Nisan 2015 Cuma

Dr. Cemaliye Beysoylu ile Mülakat


Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) İşletme ve Ekonomi Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Dr. Cemaliye Beysoylu ile Kıbrıs Sorunu ve Avrupa Birliği üzerine bir mülakat gerçekleştirdim. Aşağıda bu mülakatı bulabilirsiniz.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Mülakat önerimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Öncelikle mülakata KKTC iç siyaseti ile başlamak isterim. Nisan ayında gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde adayların siyasi kampanya süreçlerini ve şanslarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Cemaliye Beysoylu: Aslında uzun bir aradan sonra ilk kez sonucunu önceden kestirmenin bu kadar zor olduğu bir seçim süreci yaşıyoruz. Siyasi spektrumun farklı taraflarını temsil eden adaylar, müzakere sürecine dair de farklı fikirler öne sürüyorlar. Yalnız dikkat edilmesi gereken nokta, söylev bazında tüm adayların  federal çözüm noktasında hemfikir olmasıdır. Seçim sürecine dair bir diğer pozitif gelişme ise, Kanal T tarafından yayınlanan ve dört adayın da hazır bulunduğu tartışma programıdır. Kampanyalara dair öne çıkan bir diğer nokta ise, adayların bu seçimlerde müzakere sürecinin yanında Cumhurbaşkanı’nın iç siyasete etkisi üzerine de propaganda geliştirmeleridir. Sanırım bu durumun öncüsü Sayın Kudret Özersay olmuştur. Yalnız burada dikkatimi çeken konu, diğer adaylardan farklı olmak adına öne sürülen seçim vaatlerinin, anayasanın belirlediği Cumhurbaşkanı görev ve yetkilerinin kapsamına uygun olması gerektiğidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Doktora tezinizde Kosova ile Kıbrıs’ı “Avrupa Entegrasyonu” bağlamında değerlendiren karşılaştırmalı bir çalışma yaptınız. 2004 yılında Rumların tek taraflı olarak Avrupa Birliği’ne üye yapılması sonrasında Kıbrıs Sorunu’nun geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Cemaliye Beysoylu: Yaygın bir görüştür ki; 2004’ten sonra gelişen süreçte AB, çözüm sürecindeki katalizör rolünü kaybetmiştir. Ama bu durum, sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üyeliğinden dolayı, yani AB’nin üye ülkelere baskı uygulamayacak konumda olmasından kaynaklanan bir durum değildir. AB, Türkiye üzerinde de pek etkili olamamıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB iç siyasetine dahil olması, akabinde Ankara Antlaşması’nın uygulanmasına dair çıkan anlaşmazlık ve bu durumda bazı müzakere başlıklarının askıya alınmasının da durum üzerinde ciddi etkisi var.

Ama Türkiye-AB ilişkilerinin gerilmesinin tek sebebini Kıbrıs Sorunu olarak algılamak, AB ve Türkiye’nin kendi iç siyasetlerini görmezden gelmek olur. AB-Türkiye ilişkisi analizi yapacak kadar vaktimiz yok, ama şunu söylemek gerekir ki; Kıbrıs Sorunu engel teşkil etmeseydi de, AB şu aşamada zaten Türkiye kadar büyük bir ülkeyi sindirebilecek durumda değildir. Entegrasyon süreci, ülkelerin AB muktesebatını uygulayıp, üye ülke statüsüne ulaşmasından ibaret değildir. Yani mevzu sadece genişleme değildir. Entegrasyonun, bir de derinleşme yönü vardır ki, üye ülkeler arasında siyasi ve ekonomik işbirliğinin sürekli yeniden şekillenmesini sağlar. Özellikle Euro krizinin de etkisiyle, AB entegrasyonunun derinleşme ayağında son yıllarda ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır ve bu da, AB’nin bölgesel genişlemeye daha temkinli yaklaşmasına neden olmaktadır. Birkaç milyon nüfusa sahip Balkan ülkeleri dahi, AB’nin iç sorunlarından kaynaklanan ve “enlargement fatigue” (genişleme yorgunluğu) diye adlandırılan bu durumdan nasibini ciddi bir şekilde almıştır ve Türkiye de bu konuda istisna değildir. Ama AB’nin etki alanı, müzakere masasında bir anlaşmaya varılmasını sağlayabilecek katalizör rolünden daha geniştir. Birlik, Kıbrıs’taki görünürlüğünü ve varlığını mali destek ve hibe programları üzerinden sürdürmeye çalışmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Avrupa Birliği entegrasyon sürecinin toplumlara teorik olarak etkileri neler olmaktadır? Bu etkileri Kıbrıs Türk toplumu özelinde de görmek mümkün müdür?

Dr. Cemaliye Beysoylu: Entegrasyon sürecinin etkilerini teorize etmek kolay bir iş değildir. İsterseniz ben soru kapsamını biraz daraltıp, son zamanlarda konu üzerinde yaşanan bir tartışmayı gündeme getireyim. 2006 yılında Thomas Diez ve ekibi tarafından, AB’nin sınır bölgelerindeki etnik çatışmalar üzerindeki etkisini araştırmak için teorik bir yaklaşım geliştirmek için yapılan çalışmanın sonuçlarına baktığımızda; AB’nin iki kanallı potansiyel bir etkisi olduğunu görürüz. Akademik dili biraz basitleştirerek anlatırsak; AB, kendisine üye olma sürecindeki ülkelerde iki ayrı kanaldan etki sağlamaktadır. Bunlardan birincisi, ‘conditionality’ denen mekanizmadır ki, AB, muktesebatı yoluyla ve bazı ülkelerde muktesebat dışında koştuğu koşullara uyum sürecinin yarattığı etkiden bahseder. Bu kanalın ilk hedefi, siyasi elitler ve mevzu bahis ülkenin siyasi sistemidir. Ama unutulmamalıdır ki; AB entegrasyonu, üyelik sürecinde devletler bazında ilerlese de, aslında toplumun daha geniş kesimlerini de etkileyen bir süreçtir. Bu kanaldan sağlanan etki ise, ‘socialization’ diye adlandırılır. Basitçe açıklarsak, ‘socialization’, AB toplumlarının birliğin kurumlarıyla ve birbirleriyle girdikleri etkileşimi açıklamaya çalışır. Tabii bu noktada AB, her zaman bir aktör olarak ortaya çıkacak etkinin nasıl olacağını belirleyemez. ‘Conditionality’ siyasi elitleri hedef alırken, ‘socialization’ denen süreç hem siyasi elitleri, hem de tabanı etkileme kapasitesine sahip bir kanaldır. Ama burada esas gözden kaçmaması gereken mevzu, sanılanın aksine entegrasyon sürecinin etkisinin her zaman pozitif olmayacağıdır. AB’yi, kendisine genelde atfedildiği gibi katalizör olarak tanımlamak, sürecin farklı toplumlara etkisini anlamak için yola çıkan araştırmalarda fazlasıyla yönlendirici olabilir. Dolayısıyla, daha önce bahsettiğim çalışmanın da öne sürdüğü gibi, AB’yi ‘perturbator’ olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Teorik argümanı daha da dallandırıp budaklandırmadan, Kıbrıs Türk toplumu özelinde bu konuya bakarsak; özellikle 2004 öncesinde, AB’nin her iki kanaldan da etki sahibi olduğunu görürüz. Fakat daha önce bahsettiğim nedenlerden ötürü, AB’nin ‘conditionality’ kanalı 2004’ten sonra büyük oranda zarara uğramıştır. Her ne kadar Kıbrıs Türk toplumu henüz AB’ye dahil olmadığı için, AB’nin bir çekim merkezi olma durumu halen devam ediyor olsa da, bu yaşanan süreçteki zedelenme, birliğin güvenilirliğini büyük ölçüde kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. ‘Socialization’ kanalının tam etkilerini saptamak içinse, kanımca henüz çok erkendir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Çalışma sonuçlarının teorik çerçeve aşamasının tartışıldığı makale:
  • Diez, T. Stetter & S. Albert, M. 2006. “The European Union and Border Conflicts: The Transformative Power of Integration”, International Organization 60 (3), ss. 563-593.

Dr. Cemaliye Beysoylu Kimdir?
Dr. Cemaliye Beysoylu 1985 yılında Kıbrıs Girne’de doğmuştur. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi Radyo-Tv-Sinema ve Sosyoloji bölümlerinden yan dal lisans derecesi alan Beysoylu, 2009 yılında yüksek lisans derecesini İngiltere’de Leeds Üniversitesi Avrupa Birliği ve Kalkınma Çalışmaları bölümünden almıştır. 2014 yılında aynı üniversiteden, Kosova ve Kıbrıs’ı karşılaştırmalı olarak çalıştığı doktora teziyle Dr. ünvanını kazanan Beysoylu, Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde akademisyenliğe devam etmektedir.


Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 10.04.2015