16 Haziran 2013 Pazar

Başbakan Erdoğan’ın Üslubu Türkiye’nin Elini Zayıflatıyor


Siyaset sahnesine çıktığı günden beri halk vasatını yansıtan sert üslubu, hal ve tavırlarıyla özellikle eğitim seviyesi düşük halk kesimlerinde büyük beğeni toplayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son dönemde yeniden abartılı bir biçimde -artık sanıyorum bilinçli olarak- kullanmaya başladığı sert üslubu, maalesef artık Türkiye’ye iç ve özellikle dış politikada zarar verir noktaya gelmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın sert üslubu son olarak karşımıza Gezi Parkı olaylarında çıkmıştır. Taksim’deki ağaçların kesilmesine yönelik çevre hassasiyetleri ile başlayan olaylar, daha sonra Başbakan Erdoğan’ın kışkırtıcı söylemleriyle hükümete karşıt özgürlükçü bir sosyal harekete dönüşmeye başlamıştır. Erdoğan ve diğer devlet yetkililerimiz sanki ağız birliği etmişçesine sayıları yüz binleri aşan ve Türkiye’deki birçok şehir ve dünya medyasından destek alan göstericileri “marjinal”, “çapulcu” ve benzeri sözlerle küçümsemişlerdir. Marjinal kelimesi, daha önce Başbakan Erdoğan’ın “ahlaksızlığını” aldığımızı söylediği Batı dillerinden Türkçe’ye geçmiş ve “kıyıda, kenarda olan, sayısı az ve etkisiz” anlamına gelmektedir. Bir Başbakan’ın kendi yurttaşlarının bir bölümünü ötekileştirmeye çalışması, onları sayıları az ya da farklı yaşam biçimlerinin olması sebebiyle (ki olayların aldığı destek öyle olmadıklarını gösteriyor) diğer yurttaşlardan ayırması, hem demokrasiye, hem de anayasamızın eşitlik ilkesine aykırı bir tutumdur. Başbakan Erdoğan elbette bunu bilmeyecek seviyede bir siyasi lider değildir. Dolayısıyla bu üslubu seçimler öncesinde sağ kesimi yeniden bir araya getirmek için kasıtlı olarak kullandığı ifade edilebilir. Hakikaten de bugüne kadar Erdoğan’ın ötekileştirici ve sert üslubu kendisine içeride birçok seçim kazandırmıştır. Ancak olayın bir de dış politika ve prestij boyutu vardır.

Son dönemde gözlemlediğim kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın sert üslubu Türkiye’ye dış politikada, özellikle de modern hayatı benimsemiş dış Türklerle olan ilişkilerimizde büyük zarar vermeye başlamıştır. Örneğin, uzunca bir süredir yaşadığım Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Türklerle yaptığım görüşmelerde fark ettiğim bir husus; Erdoğan’ın sert ve kibirli sözleri ve Batı ve modern yaşam karşıtı tavırlarının, Avrupalılaşmış Türklerden olan Kıbrıslı Türkleri çok rahatsız ettiği şeklindedir. Erdoğan daha önce de Kıbrıslı Türkler için “besleme” tabirini kullanmış ve buradaki insanları çok rahatsız etmiştir. Bu gibi hatalar nedeniyle bugün Kıbrıslı Türkler giderek artan bir biçimde Türkiye’den ziyade Rum Kesimi ile ortak bir gelecek kurma noktasına gelmektedirler. Yani Erdoğan’ın iç politikadaki üslubu, dış politikada da Türkiye’nin elini ciddi şekilde zayıflatmaya başlamıştır. Erdoğan’ın üslubu Türkiye içerisindeki iyi eğitimli ve modern gençlerimizi de rahatsız etmekte ve binlerce gencimiz artık kendi ülkelerinden umudu keserek yurtdışına yerleşmeyi planlamaktadırlar.

Erdoğan’ın Gezi Parkı olaylarındaki tavırları tüm dünya medyasında eleştiri konusu yapılmış, Türkiye’nin imajına büyük darbe vurmuştur. Bu nedenle Türkiye’nin 2020 Olimpiyat Oyunları öncesinde de eli ciddi oranda zayıflamıştır. Oysa Başbakan Erdoğan yumuşak bir üslupla olayları yatıştırabilse ve polis müdahalesini önleseydi, bugün Türkiye’deki demokrasinin kalitesi tüm dünyada övgü konusu yapılabilirdi. Başbakan Erdoğan’ın bu olayları bir komplo teorisi düzleminde “faiz lobisi” kavramıyla açıklamaya gayret etmesi de inandırıcılıktan uzaktır. Zira “faiz lobisi” diye bir şey varsa, Erdoğan aynı lobinin bugüne kadar neden kendisini açıkça desteklediği konusunda da bir açıklama yapmalıdır. Bir diğer konu olarak, Başbakan Erdoğan’ın bugüne kadar yaptığı konuşmalarda bir kez olsun bile Türk kimliğini sahiplenmemesi ve dış Türkler adını verdiğimiz dünyadaki Türklere yönelik politikalar geliştirmemesi nedeniyle Iraklı Türkmenler de giderek artan bir şekilde Türkiye’den umudu kesmektedirler.

Erdoğan’ın sert söylemleri İslam dinine de aslına bakılırsa büyük zarar vermektedir. Zaten terörizm ve fanatiklikle ilgili ciddi imaj sorunları olan İslam dinimiz, Erdoğan’ın tavırlarıyla dünyada iyiden iyiye moderniteye izin vermeyen, demokrasi ile bağdaşması zor bir din olarak algılanmaya başlamıştır. Erdoğan’ın üslubundan korkan dış dünyada da, Müslümanlara yönelik tavırlar giderek sertleşmektedir. Bu nedenle aslında Erdoğan’a en büyük tepkiyi aslında kendisine İslamcı diyen kesim göstermelidir. Ancak maalesef bu kesimde Erdoğan’ın hataları, kutsiyet atfedilen kişiliği nedeniyle bırakın eleştirilmeyi daha da sahiplenilmektedir.    

Tüm bu nedenlerle Başbakan Erdoğan’ın üslup ve politikalarını düzeltmesi Türkiye’nin iç ve dış politikasının selameti ve demokrasinin bizatihi kendisi açısından da artık acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. Erdoğan’ın etrafında bulunan, ancak anlaşıldığı kadarıyla hatalarını kendisine aktaramayan danışmanlarının bu konuda ivedilikle harekete geçmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ne yazık ki Türkiye’yi çok zor günler beklemektedir. Erdoğan’ın önceki gün yaptığı konuşmada ana muhalefet partisi CHP’ye yönelik söylemleri ilerleyen aylarda yönetimde kalması durumunda bu partiye yönelik bir kapatma davası açtırabileceğini akıllara getirmektedir. Türkiye’de hukuk sisteminin son dönemde siyasi iktidardan gelen talimatlarla iş yaptığı, daha önce Erdoğan’ın açıklamaları sonrası açılan davalarla (örneğin İstanbul siluetini bozan binaya yönelik dava) açıkça ortaya çıkmıştır. Ancak Erdoğan’ın böyle bir yola tevessül etmesi kuşkusuz Türkiye’de demokrasinin sona erdiği ve her türlü demokrasi dışı metotların haklı duruma geçeceği anlamına gelir. Türkiye’yi bu noktalara getirmemek hepimizin görevi olmalıdır.  

Son olarak binlerce asker ve polisimizi şehit eden PKK’lıları Türkiye’de barış sağlanması adına affeden bir hükümetin, aynı hoşgörüyü neden sol gruplara ve çevrecilere göstermediğini izah etmesi son derece güçtür. Halkımız da bu gerçeği yavaş yavaş anlamaya ve büyük oyunu çözmeye başlamıştır. Bu nedenle Erdoğan muhalefet partilerinin zayıflığı nedeniyle şimdilik alternatifsiz gözükmesine karşın, oy oranının düşme ihtimalinin sonraki seçimlerde hayli yüksek olduğunu ve iyi bir alternatif lider ya da partinin ortaya çıkması halinde kolaylıkla alt edilebileceğini düşünüyorum.  

Dr. Ozan ÖRMECİ

11 Haziran 2013 Salı

Aydınlık Yazarı Akademisyen Engin Ünsal'la Mülakat


Dr. Ozan Örmeci: Hocam öncelikle mülakat önerimizi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Genç okurlarımızın sizi daha yakından tanıması adına bize kariyerinizden ve siyasi çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz?
Engin Ünsal: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Amerika’da Cornell Üniversitesi’nde master ve İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaptım. Yıldız Teknik, Maltepe ve Bahçeşehir Üniversitelerinde lisans ve yüksek lisans dersleri verdim. Şimdilerde KKTC’de Girne Amerikan Üniversitesi’nde ders vermekteyim. Kısaca böyle özetleyebilirim.

Dr. Ozan Örmeci: Hocam, 2 haftadır Türkiye ve dünya kamuoyunu Taksim Gezi Parkı olayları meşgul ediyor. Siz bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Engin Ünsal: Türkiye demokrasiyi iyi özümseyememiş bir parti ve Başbakan tarafından yönetiliyor. Demokrasinin tüm kurum ve kurallarının özü yok edilerek, İslami esaslara dayanan yeni bir toplum kurulmak isteniyor. İnsanların özel hayatına ciddi müdahaleler yapılıyor. Oysa insanlar artık yediklerine, içtiklerine, giyimlerine ve kaç çocuk sahibi olacaklarına karışılmasını istemiyor. Ülkede yaratılan korku çemberini kıran gençler, demokrasinin yeniden yaşama geçirilmesini ve temel haklarına saygı duyulmasını istiyor. Direnişin özü bence budur.

Dr. Ozan Örmeci: Sayın hocam, hükümet politikalarına eleştirel bir yaklaşımınız olduğunu görüyoruz. Türk dış politikası açısından bakıldığında sizce hükümetin somut yanlışları neler olmuştur?
Engin Ünsal:  Ekonomik bağımsızlığı olmayan ülkeler emperyal güçlerin istem ve çıkarları doğrultusunda iç ve dış politika izlemek zorundadır. Türkiye bugün Amerika’nın istediği bir dış politika izlemektedir. Orta Doğu’da bir Kürt devletinin kurulması, bu devletin İsrail çıkarlarını koruması ve böylece Amerika’nın Orta Doğu’da yer altı ve üstü kaynaklarını  ele geçirmesine yardımcı olmak maalesef ki son dönemde Türk dış politikasının özünü oluşturmaktadır. Büyük Orta Doğu Projesi – BOP denilen siyaset budur ve Türkiye’de “ılımlı İslam” devleti kurulmasına izin veren Amerika karşılığında BOP uygulamasına destek ve katkı istemektedir. 

Dr. Ozan Örmeci: Muhalefet partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına alternatif olabilecek güçte bir muhalefet Türkiye’de şu an için mevcut mu?
Engin Ünsal: Türkiye’de muhalefet iktidar olmaya hazır değildir. Ne alternatif iktidar programı, ne kadro hazırlığı vardır. Böyle olunca seçmen muhalefete güven duymamaktadır. Örneğin CHP, en büyük desteği işçi sınıfından alması gerekirken bu sınıfa tamamen yabancılaşmıştır. 16 milyon işçi CHP’ye sıcak bakmamakta, çünkü CHP’nin kendilerine yönelik bir programı, bir çalışması olmadığını bilmektedir.

Dr. Ozan Örmeci: Uzun yıllar Amerika’da bulunmuş birisi olarak Amerikan dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce ABD’nin Ortadoğu’da orta ve uzun vadedeki planları nelerdir?
Engin Ünsal: Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek merkezli bir dünyanın kurulmasını sağlamıştır ve bu dünyanın tepesinde “dünya jandarması” olarak dış politikasını oluşturmaya çalışmaktadır. Amerika kapitalist sisteminin ayakta kalması için yeni pazarlar ve ucuz emek merkezleri yaratmak zorundadır. Geçmişin Wilson politikaları gibi kendi kabuğuna çekilerek yaşamını sürdüremez, çünkü vahşi kapitalist sistemini ayakta tutmak ve sürekli beslemek zorundadır.
Bu durumun 2020’de değişeceğini sanıyorum çünkü Çin 2020 yılında dünyanın en zengin ve en güçlü devleti olarak Amerika’nın önüne geçecektir. Dünya politikaları o tarihten sonra Çin’in belirlemelerine göre şekillenecektir.

Dr. Ozan Örmeci: Bu keyifli mülakat için size teşekkür ediyoruz hocam.

Röportaj: Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 11.06.2013

10 Haziran 2013 Pazartesi

İranlı Profesör Ghadir Golkarian'la Mülakat


Dr. Ozan Örmeci: Hocam mülakat teklifimizi kabul ettiğiniz için Uluslararası Politika Akademisi adına size teşekkür ediyorum. Öncelikle kariyeriniz hakkında bilgi vermenizi rica ediyorum.
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: İlk önce ben de size teşekkürlerimi bildirmek isterim. Zaman ayırdığınız ve İran-Türkiye diplomasisini ele alarak güncel meselelere -özellikle de gündem konusu olan Cumhurbaşkanlığı seçimine- yakından ilgi duyduğunuzdan dolayı size şükranlarımı beyan etmek isterim. Ben şu anda KKTC’de Girne Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım. Yıllar öncesinden dolaylı veya dolaysız olarak politik konulara ilgi duyduğum için ve bu konularda da makalelerim, yazılarım, kitaplarım ve katıldığım konferans ve sempozyumlarda ister İran, ister Türkiye ve gerektiğinde ikili ilişkiler doğrultusunda bildirilerim olduğu için elimden geldiğince sorularınızı cevaplandırmaya çalışacağım. Asıl uzmanlık alanım edebiyat olmasına rağmen, siyasal bilimler ve özellikle uluslararası ilişkiler konusunda da eğitime önem vermekteyim. Fakat henüz bu alanda öğrenci sayılırım.

Dr. Ozan Örmeci: Hocam ülkeniz olan İran’da önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak. Sizin seçimlerle ilgili düşünceleriniz nelerdir? Hangi adayı favori olarak görüyorsunuz?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: İran’da Cumhurbaşkanlığı seçiminden ziyade bu seçimin niteliği ve niceliği önem arz etmektedir. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı konumu İran anayasasına göre ülkenin 2. yürütme ve politik gücü sayılmaktadır. Bu kişi genel oylamayla halkın bizzat oyuyla seçiliyor ve 4 yıllığına göreve geliyor. Her bir fert ancak 2 defa dörder yıllık Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürebilir. Burada dikkat edeceğimiz nokta işte budur. Hangi kişi Cumhurbaşkanı olursa olsun ancak 2 dönem kendi politika, programlar ve planlarını uygulayabilir. Dolayısıyla, iç ve dış politika üzerinde amaçladığı planlar bu kısa vadede sonuç vermeyebilir. İşte bunun için bundan 16 yıl önce “Üst planlama politikası” uygulamaya geçti ve ülkenin 30 yıllık politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve askeriye programları ona göre hazırlandı. Bu programlar aşamalı olarak 5 yıllık uygulama dönemlerine ayrılmakta ve hangi Cumhurbaşkanı gelirse gelsin bu plan üzerinden hareket etmektedir. Bu plan Haşimi Rafsancani döneminden başlayarak devam etmekteydi ve Muhammed Hatemi döneminde de başarıyla sürdürülüyordu. Ancak Mahmud Ahmedinejad döneminde ise sanki bu programlarda kökten bir değişiklik yapılarak farklı boyutlara gelinmiştir. Takdir edersiniz ki, 2005 yılından itibaren İran’ın hem iç, hem de dış politikasında bayağı farklılıklar gözükmektedir. Örneğin, nükleer enerji programı Haşimi Rafsancani döneminden sonra bölgesel ve küresel gelişmelerden dolayı yeniden ele alınan bir meseledir. Fakat ne yazık ki Ahmedinejad iktidarında bu mesele ülkenin diğer çıkarları gözardı edilerek ele alınmış ve sadece bu doğrultuda iç ve dış politika uygulanmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda ise İran’da binbir türlü ekonomik, siyasi ve sosyal sıkıntılar oldu. İran’ın günümüzdeki dış ve iç politikasındaki gerileme işte bu yaklaşımdan ve demin söylediğim gibi “Üst planlama politikası” uygulamasında kişisel ve grupsal düşüncenin ön plana çıkmasından kaynaklanmaktadır. 2012 Ağustos ayından itibaren ekonomik sıkıntıların artışı sonucu İran para birimi şu anda % 60-65 oranında değer kaybetmiş durumdadır. Ülkenin ana gelirini sağlayan petrol ihracatı % 50 düşüş göstermektedir. İşsizlik oranı ise % 26’ların üstündedir. Dolayısıyla, milli hasılatın oranı da düşüş çizgisini devam ettirmektedir. En önemlisi, İran’ın dış politikası uğradığı izolasyonlar nedeniyle çok kötü bir hal almaya başlamıştır. Takdir edersiniz ki, İran sadece Ortadoğu’da değil, bölge ve dünya jeopolitiğinde bile en önemli ülkelerden biri sayılmaktadır. İpek yolu ile Trans-Kafkasya koordinatları üzerinde yer alan bu önemli ülke, aynı zamanda Ortadoğu’da Türkiye ile birlikte bir sacayağı oluşturmaktadır. Bugün İran dış politikada her ne ne kadar inzivaya çekilmek zorunda bırakılıyorsa da, iç politikasında yaşananlar ve yaşanacak olanlar bölge ülkeleri ve onların yanı sıra dünya ülkelerinin geleceğe yönelik planlayacakları politikaları açısından çok büyük önem taşımaktadır. İşte bunu da düşünürsek İran’da önümüzdeki hafta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri daha da ehemmiyet kazanmaktadır.
Şu anda Cumhurbaşkanlığı için yarışan 8 adayın arasında farklı fikir ve siyasi eğilimler hâkimdir. Kimisi “ilkeci (usulgera)”, kimisi “dayanışma cephesi (cephe-yi Paydari)” adayı ve kimisi ise “reformcu (Islah-talep)” sayılmaktadır. Burada bir önemli noktayı söylemeden edemeyeceğim. İran siyasetinde reformcu dediğimizde bazen yanlış anlaşılmalar ortaya çıkıyor. Sanki Avrupa’daki 16. yüzyıldaki reform rüzgârı esecek ve bu kişiler kökten değişimlere neden olacaklar gibi bir algılama meydan geliyor. Halbuki, hiç öyle değildir. İran İslam rejiminin ilkeleri arasında en önemli ilke olan “velayet-i fakih”, yani fıkhın velisi-iktidarı ilkesi, sistemde kırmızı çizgi olarak belirlenmiştir. Herhangi bir aday herhangi bir düşünceye tabii olursa bile, bu çizgileri aşma gücüne sahip değildir ve asla olamaz da. Yani, herhangi bir reformcu iktidara gelirse bile devrimin ilkelerini korumakla görevlidir ve seçimleri kazandıktan sonra ilkeleri korumakta olduğuna dair yemin eder. Peki, o zaman “neyin reformu diye niteliyorsunuz” diye sorarsanız, cevaben şöyle diyebilirim. Savaştan sonra 8 yıl gelişim dönemi olarak nitelendirdiğimiz Rafsancani iktidarı döneminde bile İran’da sosyal haklar ve insan hakları unutulmuş veyahut göz ardı edilmiştir. Bunun tersine Hatemi döneminde ise anayasada uygulanması gereken sosyal haklarla ilgili bazı maddelerin somut olarak uygulanması ön plana çıkmıştır. Onun bazı yasalarının uygulaması sonucu itibariyle medya özgürlüğü -az olsa bile-, dış politikada açılım ve dünya ülkeleriyle uzlaşıya yönelik yaklaşımları, şehir ve kasaba idari konseylerinin seçilmesi ve işleri üstlenmeleri vs. ister istemez reforma sebep olarak gerek sosyal, gerek kültürel, gerekse ekonomik alanlarda başarılara zemin hazırlamıştır. Demin anlattığım gibi ne yazık ki Ahmedinejad bütün bu gelişimleri bir kenara bırakarak, köktenci düşünce ve kişisel mentalite ile reform hareketi lokomotifini durdurmuştur. 2009 seçimlerinde ise reformcu hareketi kendisini daha etkin bir şekilde kendini göstermeye çalıştı. Fakat seçim sonrasındaki olaylar sonucu bu yaklaşım “2008 fitnesi” diye adlandırarak hareket liderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi ev hapsine tabi tutuldular.
Ama konunun niceliğine gelince şöyle izah edebilirim. Şu anda Hatemi döneminde görevde olan Dr. Muhammed Rıza Arif ve Dr. Hasan Ruhani her ikisi de reformcu olarak tanınmaktadırlar. Karşı tarafta Tahran Büyükşehir Belediyesi Başkanı Dr. Muhammed Bakır Kalibaf ve aynı cepheden olan diğer 2 dostları bulunmaktadır. Aynı zamanda eski devrim muhafızlarından olan ancak şu anda üniversite öğretim görevlisi olan Dr. Muhsin Rızai diye başka bir aday ise konum ve kitlesel olanaklardan dolayı güçlü adaylar arasındadır. Dr. Ali Ekber Velayeti ve Gulam Ali Haddad Adil gibileri -gerçi dini lider Hamaney’e yakın görünseler de- halk arasında gerekli oy almaları kolay kolay mümkün görünmemektedir. Diğer adaylardan Seyyid Muhammed Garezi ve Said Celili -zaten Ahmedinejad düşüncesi onda görünmektedir-  ise en alt sıralarda yer alabilirler bence. Zaten önceki günlerde yapılan anketlere göre en düşük oranı bu iki kişi üzerinde görmekteyiz.
Nitekim, devrimin ilkeleri söz konusu olduğunu açıklamıştım. Adayların hepsinin 3 kez televizyonda münazara yaptıklarını dikkate alırsak 4 noktada oy birliğini görmekteyiz; A-) Dış politikada açılım ve sorunları en alt seviyeye indirmek, B-) Nükleer meselesine dayalı dünya ülkelerinin tedirginliklerini gidermek, C-) Bugün yaşanan ekonomi sorunları ve para birimi değerinin düşmesine acilen çözüm bulmak, D-) Ülkenin büyük sorunlara neden olan yönetim ve idarecilik sistemini yapılandırmak.
Bu adayların içinde ancak reformculardan Ruhani ve  ilkecilerden Kalibaf’ın daha etkili ve uygulamaya yatkın iddialarda bulunduklarını söyleyebilirim. Diğerleri sadece konuyu ele alarak gelecek siyasi perspektiflerini çizememişlerdir. Ayrıca, Kalibaf anayasada yer alan bazı maddelerin bugüne dek neden uygulanmadığını veya uygulanamadığını açıkça eleştirerek, genç kuşak gözünde cesaretli bir aday niteliği kazanmış durumdadır. Yönetim ve insan hakları konusunda adaletsizliği açık dille tenkit eden Kalibaf’a karşı Dr. Ruhani ise Ahmedinejad’ın ve hatta Dr. Celili’nin nükleer müzakerelerde başarısızlıklarını ve günümüzde yaşanan ekonomik ve politik zaafiyeti eleştirmektedir. Dolayısıyla, bu iki aday diğerleri arasında güçlü sayılıyor bence. İlave edelim ki, Dr. Arif ve Ruhani’nin reformcu olarak koalisyon oluşturması ve ikisinden birinin adaylıktan vazgeçmesi de söz konusudur. Aynı durum Kalibaf, Haddad Adil ve Velayeti için de geçerli sayılıyordu ama önceki günlerin demeçlerine bakıldığında henüz uzlaşmadıkları açıkça bellidir.
Binaen, birinci turda bütün adayların arasında yoğun bir oy benzerliği ve sayım eşitliğini tahmin edebilirim ve kesinlikle 2. tura kalınacaktır. Bu adayların içinden 2. tura kalanlar ise büyük ihtimalle Ruhani ve Kalibaf olacaktır. Diğer bir önemli nokta, seçmenlerin sayıca daha çok sandık başına getirilmesidir. Çünkü İran rejiminin dünya ülkeleri karşısında meşruiyeti ancak seçmen katılımının % 50 oranının üstünde olmasıyla gerçekleşebilir. Bence bu düşünce doğrultusunda seçim mühendisliği yapılarak bu kadar aday önerilmiştir. Fakat aynı cepheden olan adaylar arasında fikir birliği olmadığından dolayı oy kaybı ne yazık ki yaşanacaktır. İşte yine tahminimce bu olay önceden planlanmış bir olaydır. Çünkü 1. tur sonucu çeşitli tahminler, yorumlar ve dünya politikacıları tarafından yürütülen yaklaşım tarzı sergilenerek, ikinci tura hazırlıklar ve kamuoyu yönetimi planlanacaktır. O zaman gerçek bir rekabet ve yüksek sayımla Cumhurbaşkanlığı seçimi sona erecektir. Kim olursa olsun, kesin ekonomi ve dış politikada gerekli adımları atmak zorundadır. Çünkü dış politikadaki gerginlik ve ambargodan dolayı İran’ın canına okuyan sıkıntılar birbirinin içinde düğümlenmiş çok karmaşık bir sorun haline gelmiştir. Bu açıdan bu seçimi doğum sancılarına benzettim. Bu seçim ya sakat evlat verecek veya sağlam!

Dr. Ozan Örmeci: İran’da yeni seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlar başlamaz kucağında İran’ın nükleer programı ve İsrail’in buna yönelik tehdidi gibi çok önemli bir sorunu bulacak. Siz bu konuda neler düşüyorsunuz? Diplomatik müzakere yöntemiyle bu sorun aşılamaz mı?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: Nükleer enerji programı zaten 1975 yılından itibaren ele alınan bir plandır. Fakat devrimden sonra bazı siyasi değişimlerden dolayı, ardından 8 yıllık haksızca ülkemize uygulanan İran-Irak Savaşı sonucu bu plan dondurulmuş duruma gelerek, Haşimi Rafsancani döneminden sonra bölgesel ve küresel gelişmelerden dolayı yeniden dikkate alınmıştır. Ayrıca, İran İslam Devrimi’nin ilkelerine dayalı, bağımsız ve güçlü devlet politikası gereği, bölgede ve özellikle Ortadoğu ve İslam dünyasında olgu olma ve devrim ihracatı ideası doğrultusunda nükleer enerji konusu her şeyden çok önem kazanarak hızla uygulamaya geçirilmiştir. Fakat ne yazık ki Ahmedinejad iktidarında bu mesele ülke savunma ve kalkınma meselesinden ziyade bir nevi uluslararası manevra, karşı tehditlere misilleme mentalitesi, “korkut-taşla-geri çekil” oyunu gibi bütün iç ve dış meseleleri gölgesi altına almış bulunmaktadır. Bilindiği gibi Ahmedinejad Cumhurbaşkanlığı döneminde İran dış politikasında sadece İslam dünyası önem arz ederek, aynı zamanda ABD politikası karşıtı yönünde “Backyard Politics” yani arka bahçe politikası da uygulanmaya başlanılmıştır. Bu düşünce tarzı ile hep düşmana karşı riskli ortam, siyasette “politik şemsiye” denilen oyuna dönüşmüştür. Herhangi bir onaylanmış Birleşmiş Milletler kararı ve yahut Avrupa ile ABD yaptırımı karşısında nükleer enerjisi gündeme gelerek uranyum zenginleştirme misillemesi ortaya atılarak İsrail devleti tehdide alınmıştır. Bu yaklaşım, ülke politikası gereği ve siyasi parametrelere uygun görülerek ne kadar doğru bir diploması sayılabiliyorsa bile bir o kadar da sonuçlarını dikkate alarak soru işaretini kendisiyle birlikte imgelemektedir. Yani, İran dış politikasında nükleer meselesi ne kadar getirisi varsa, o kadar ve belki da fazlasıyla götürüsü olmuştur.
İşte bu bir gerçektir. Artık tahminden çıkarak adayların sohbetlerinden alınan verilere dayalı olarak bunu iddia ediyoruz. Dolayısıyla, adaylardan hangi birisi göreve başlarsa başlasın bu konuyu ciddiyetle takip edecek ve uzlaşma yolunu bulacaktır. Ancak burada bir konuyu belirtmek isterim. Nükleer enerji kullanım hakkı, gerçekten de dünya normlarına dayanarak her ülkenin hakkıdır ve İran da buna dahil olmak üzere her ülke bu olanağa sahip olma yetkisine sahiptir. Fakat dünyanın korkusunu ve tedirginliğini gidermek yönünden pozitif adımların atılması da gereklidir. Bu tedirginliği ve korkuyu ortadan kalkmasının tek yolu IAEA yönetmeliklerine göre gerekli teftişlerin yapılması ve hukuksal yönünün de 5+1 masasında çözümlenmesidir. Geçen Almatı-2 müzakeresinde belirtildiği gibi taraflar birbirlerinin isteklerini iyice anlamaktadırlar, fakat müzakereler öyle bir konum ve duruma gelmiş ki hiçbirisi karşı tarafa gerekli güveni veremiyor ve teminat sağlayamıyorlar. Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası’ndan Sorumlu Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, en son müzakereden sonra tarafların karşılıklı güven sağlanmasını önemli bilmiştir. Buna istinaden İran tarafı da geri oturmak istemeyerek müzakerelerden 1-1 eşit konumda ayrılmak istiyor. Yani, anlayacağımız İran nükleer meselesi siyasi haysiyet meselesine dönüşmüştür ve bir de gündem hadiselerine dayalıdır. Bu seçimlerde İran rejimi seçmenler tarafından tekrardan meşruiyet kazanırsa, artık savaş söz konusu olmayacaktır. İş artık müzakereyle biter. Ama seçmen sayısı az olursa yaptırımlar daha da artacak ve halk kışkırtması ön plana çıkacaktır. Ben İran ile başka ülkeler arasında bir savaşın çıkmasına şu anda hiç ihtimal vermiyorum. Kalsın ki savaşa giren İsrail devleti olsun! Hiç inanılmaz değil.
Dr. Ozan Örmeci: İran’la ilişkilerimiz zaman zaman gerilse de, İran Türkiye’nin tarihsel ve kültürel bağlarının olduğu önemli bir komşumuz. İranlıların gözünde Türkiye’nin ve Türk insanının imajı nasıl bize bu konuda bilgi verebilir misiniz?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: İran halkı ile Türk halkı arasında birçok yönden benzerlikler var. Bu benzerliklerin yanı sıra çok açıdan ortak yönleri ve siyasi- ekonomi açısından da karşılıklı çıkarları vardır. Bunu her iki ülkenin halkı ve özellikle aydınları biliyor ve algılıyor. Tabii ki, bazı medya ve hatta kuruluşlar ibrelerini başka ülke veya örgütlere doğru ayarlamışken, bu dostluk ve beraberliği istemiyorlar. Her ülkenin kendi siyaseti doğrultusunda çıkarları vardır. İşte bu yönden ötürü bugün İran’ın siyasi çıkarı için bazı tedbirler Türklere ters ve enteresan gelebilir. Aynı şekilde Türk devletinin çıkarları için bazı yaklaşımlar ve tedbirler İran için anlaması ve algılaması zor olabilir. Bu normal bir meseledir. Mühim olan karşılıklı menfaatlerin çoğunlukla ortak yönde hareket etmesidir. İran-Türkiye ilişkilerinde işte bu açıdan ortak çıkarlar vardır ve yıllardır iki ülkenin ilişkileri düşüş-kalkışlı olsa bile hiçbir zaman azalmamış ve karşılıklı güveni sarsmamıştır. Takdirinize dayanarak şunu söyleyebilirim ki, ulus-devletler aynen aile sisteminin yapısı gibidir. Büyükler neye inanırlarsa diğerleri de onu değer bilerek saygı duyarlar. İşte aynı benzetmeyle devletler kendi aralarında sorun yaşamadan karşılıklı uzlaşı, uyum içinde olurlarsa, halk da onların düşünce ve yaklaşımlarına saygıyla bakarlar. Demin de söylediğim gibi Türkiye ve İran bölgenin iki sacayağı ülkesidir. Birine bir hüsran ve zarar gelirse kesinlikle diğeri de payını alacaktır. Bunu iki ülkenin aklı selim yöneticileri iyice biliyor ve dikkat ediyorlar.

Dr. Ozan Örmeci: Akademisyen olduğunuz için öğrencilerle birebir muattap oluyorsunuz. İranlı gençlerin gelecekle ve rejimle ilgili düşüncelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: Bildiğiniz gibi birkaç yıldır artık yurtdışında yaşamaktayım. Ama buna rağmen İran’daki öğrencilerimle paylaşım sayfaları ve internet üzerinde hep iletişim içindeyim. Bizdeki genç kuşak hamdolsun ki cahil değildir. “Ya hep, ya hiç” demezler. Ya hep siyah ya da hep beyaza inanmazlar. Dolayısıyla, artık dünya ekseni doğrultusunda kendi refah, saadet, amaçlarına ulaşmayı tercih etmektedirler. Küreselleşmiş dünya, biz istesek de istemesek de, telekomünikasyon aracılığıyla hızlı şekilde insanları birbirine bağlamakta ve artık toplum ve kitle ilişkisinden çıkarak ferdi hareketlere ve dinamizme doğru yol açmaktadır. Gerçekten de edebiyatta post-modernizm ilkesi yaşarken siyasette de buna paralel bir süreç yaşamaktadır. Bizim gençler de bundan müstesna değillerdir. Ülkede kargaşa istemezken, gelişimini ve ilerlemesini talep etmekteler. İşte bu yönden yaptırımlara ve ambargoya bakmayarak ferdi bile olarak gençlerimiz yurtdışında iyi bir üniversitede eğitim almak, iyi kariyere ulaşmak için imkan icabı platform ülkeleri seçmekteler ki bunlar arasında Malezya ve Türkiye başta gelmektedir. Tabii ki rejimin yanlışları var, ona karşı tepkiler de var. Ama İranlı genç; ülkenin itibarı, vatandaşın saygınlığı, ülkenin gelişimi ve her şeyden ziyade ülkedeki siyasi-ekonomik istikrarı tercih etmektedir. Şu andaki rejim bu nimetin kadrini bilmezden gelip insan kaynağı ve sermayesine önem vermeyecekse artık gerisini düşünmeleri lazım.

Dr. Ozan Örmeci: Bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum.
Röportaj: Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 10.06.2013


6 Haziran 2013 Perşembe

Turkish Spring: Occupy Gezi



A small environmentalist protest that started on 28 May 2013 in order to protect one of the rare green areas in Taksim called “Gezi Park” surprisingly turned into a massive social movement in Turkey this week. Although the Turkish media -probably because of government’s pressures- did not seem willingly to publish news about the anti-government demonstrations in the early days, after a huge interest shown by the international media, demonstrations became very popular in the country and spread to all “metropolis” cities in Turkey including İstanbul, Ankara and İzmir. Nowadays, there are discussions in Turkish and international media about whether these peaceful and democratic demonstrations could turn into a “Turkish Spring” similar to Arab Spring movements. In this article, I would like to take a closer look to “Occupy Gezi” movement and analyze the reasons that gave birth to this event.

When we take a closer look to events taking place in Turkey, it is not surprising to see that the driving force behind this social movement is the fear of secular-minded Turkish people towards the increasing Islamist, authoritarian and one-man based political practices of the ruling JDP (Justice and Development Party) government. Just two weeks ago, the government by using its majority in Turkish Grand National Assembly, passed a controversial law limiting the sale and the use of alcohol in the country. This was followed by Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan’s statements defending this law with making reference to Islamic holy book Qur’an, a clear violation of secularism principle of the Turkish constitution. Maybe for the first time in Turkish political history, a politician defended his political positioning solely by religious reference, an unusual practice for secular Turks. In addition, Erdoğan blamed founders of secular Turkish Republic Mustafa Kemal Atatürk and İsmet İnönü as “two drunkards”, which created enormous anger among Westernized segments of the country towards the pro-Islamic Prime Minister. These events were perceived as government’s interference into private sphere and direct intervention to people’s lives.

Second important reason behind massive social movement was the excessive use of force by Turkish policemen, a historical national habit for Turkish armed bureaucracy. Although in the early days, participation into demonstrations were very limited and ecology-based in its essence, harsh methods used by Turkish police towards peaceful demonstrations created anger among Turkish people especially among Turkish youth and transformed “Occupy Gezi” into a social revolutionary movement.

Thirdly, it is no coincidence to see that environmentalism and ecological issues are still seen very marginal and unimportant issues by the JDP government and generally by all Turkish political parties and politicians. However, Westernized and better-educated segments of the country have started to show increasing interest into environmentalist issues in the last years. Thus, Gezi Park is perceived as a last castle in Taksim Square and the government’s intention to destroy the park triggered environmentalist sensitivities.

Fourthly, events were organized by young Turkish citizens using social media applications such as Facebook and Twitter, a modern youth having knowledge and conscience about Western standards of democracy and Turkey’s lack of having it. Technological revolution of the last decade became a convenient tool for suppressed groups to defend their views for radical democracy, as it was seen in the case of Jasmine and Egyptian revolutions of 2011 and 2012. The use of social media turned demonstrations into a protest youth organization reminding the 1968 generation and Woodstock festivals of the past. However, after Prime Minister Erdoğan’s statement describing Twitter as a “headache for countries”, yesterday Turkish police started to arrest students who use social media to organize these events.

Fifthly, Prime Minister Erdoğan’s arrogant response to protesters by saying “We took a decision and no matter what you do, we will remove this park from there” as well as “These are marginalized bandit groups” made the demonstrations even stronger. As Erdoğan spoke, the number of people who joined the demonstrations increased. Erdoğan, starting from the early days of his career, has always preferred a daily life language in his speeches in order to seem like a “leader coming out of people from the streets”, but his rude style of speech continues to irritate better educated people in the country. This time, the hatred towards Erdoğan’s Islamic populist style seems to reach the highest point among secular segments of the country.  

These reasons led to a popular social movement and crowded demonstrations that gathered people from different identities (environmentalists, anti-capitalist leftist and Islamic groups, liberals, gay and lesbians, Kemalists, Kurds) together. Although this heterogeneous group does not possess a strict common ideology, one thing makes them unified; being against Erdoğan’s authoritarian and Islamist one-man rule. However, Prime Minister Erdoğan, instead of decreasing the tension, chose to insult young people and this social movement and proved once again that he is not a man of negotiations but of dictating. The demands of the protesters could be stated as the protection of Gezi Park, government’s respect and guarantee for different lifestyles, stopping of police brutality and resignation of Prime Minister Erdoğan. In fact, first three demands could be easily realized but Erdoğan probably won’t make such a thing because of his jihadist worldview that considers democratic negotiations and agreements as defeats.

As a close observer of Erdoğan, I can say that although these demonstrations were promising for the future, the weakness of Turkey’s pro-secular political parties -namely social democratic Republican People’s Party and Turkish nationalist Nationalist Action Party- will probably make Erdoğan even more angry and authoritarian in the following days. Erdoğan clearly believes in Rousseau type of majoritarian democracy and he does not see any problem about Islamic and authoritarian transformation of the country as long as he wins in the elections. After the elimination of pro-secular Turkish Armed Forces in the recent years, Erdoğan will continue to use his majority in the Parliament to make the regime more Islamic and will leave little space for pluralism. No matter how hard he tries to cover it, Erdoğan is a radical Islamist who wants to establish an Islamic political system and he won’t stop until he is out of the scene. Erdoğan takes his power from uneducated masses and he is like a rock star for pious Turkish and Kurdish people. He has managed to survive until now, although his foreign policy with the aspirations of creating a new Ottoman Empire became troubled vis-a-vis Syrian crisis. Thus, dethroning “Sultan Erdoğan” does not seem easy for the opposition groups at least for the moment. In addition, Erdoğan is the mastermind of polarized politics and until now he has won 3 general (2002, 2007, 2011) and 2 local elections (2004, 2009), as well as 2 referendums by polarizing the society within the lines of secularist-Islamist dichotomy. That is why, these events may not weaken but consolidate Erdoğan’s regime.

The only barrier for Erdoğan could be the negative economic performance of the country in the near future, which could raise questions about the success of his regime. Establishment of a new liberal political party that could unify all these opposing groups and new social actors in the country could also be a chance for the deepening and more pessimistically for the survival of Turkish democracy. Finally, in my opinion what has been happening in Turkey is different from Arab Spring movements since Turkey has a flawed -but still- democracy. However, at the same time I also think that there is no mistake in calling this process as “Turkish Spring” since this is a new sociopolitical process driven by the politicization of Western lifestyles of modern Turkish youth with the use of new technological tools, which could help Turkey to deepen its democracy and get rid of Islamic authoritarianism in the future.

Dr. Ozan ÖRMECİ 

4 Haziran 2013 Salı

Piston Aşağı İndi: Gezi Parkı Protestoları


28 Mayıs 2013 tarihinden bu yana Taksim Gezi Parkı’ndan başlayıp tüm Türkiye ve hatta dünyaya yayılan Başbakan Erdoğan karşıtı protestolar Türkiye ve dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye devam ediyor. Bu olayların yaşanması elbette Türkiye’nin iyiliğini isteyen insanlar için sevindirici değil, üzücü olmalıdır. Zira Türkiye’nin demokrasiden uzak ve halkının otoriterlikten yılmış bir görüntü vermesi Türkiye modelinin zayıflamasına ve ülkemizin dünyadaki prestijinin düşmesine neden olmaktadır. Bunun yanında olaylar nedeniyle yabancı sermayenin rahatsız olduğu ve borsanın büyük kayıplar yaşadığı da görülmektedir. Bu nedenle herkesin sağduyulu ve yurtsever davranması gerekmektedir. Ancak bunu talep etmeden önce, olayların neden ve nasıl bu noktaya geldiğinin analizinin yapılması gerekir. Bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım.

Türkiye’de 2002 yılından beri iktidarda olan ve 2007 seçimleri sonrasında yapılan referandumlarla sistemin tek hakimi konumu gelen Başbakan Erdoğan’ın, demokrasinin ruhundan uzak ve yabancıların “check and balance” adını verdikleri hiçbir fren mekanizmasını kabul etmeyen tek adam yönetimi, uzunca bir süredir Türkiye’deki demokrat çevrelerde büyük rahatsızlık yaratmaktaydı. Erdoğan’ın, asıl işi makro politikayla (yani güvenlik, dış politika, ekonomi, anayasa-yasalar vs.) ilgilenmek olmasına rağmen, halkın yediği ekmekten tutun hosteslerin sürdüğü ruja, insanların yaşam biçimlerinden çocuk sayısına kadar her konuda fikrini beyan etmesi hem Türk kamuoyunda, hem de Erdoğan’ın giderek partiyi gölgeleyen tavırlarından rahatsız olan Adalet ve Kalkınma Partisi mensuplarında bir süredir sessiz tepkilere neden oluyordu. Ancak devlet meseleleriyle yoğun olarak ilgilenmesi nedeniyle artık halktan kopan, özellikle de genç nesille arasında ciddi bir mantalite ve üslup farkı olan Erdoğan’ın bu tavırlarında ısrarcı olması, bilhassa da modern yaşam biçimini benimsemiş kesimlerin yoğun rağbet gösterdiği Taksim’de kalan son yeşil alanlardan olan Gezi Parkı’nı Topçu Kışlası’na dönüştürmekte ısrar etmesi olayların başlangıç noktasını oluşturdu.

Son derece barışçıl başlayan gösterilerin bir halk ayaklanmasına dönüşmesinde ise kanımca iki önemli ve vahim hata yapıldı. Birincisi artık bir siyasal parti mensubu gibi hareket etmeye başlayan ve yoğun ideolojik endoktrinasyona tabii tutulduğu anlaşılan polis güçlerimiz, maalesef oradaki barışçıl gösterilere biber gazı ve tazyikli su ile çok sert bir müdahale yaptılar. Bu görüntüleri izleyen onbinlerce insan da polis şiddetine tepki olarak Taksim’e koşmaya veya bulundukları yerlerde sokağa çıkmaya başladılar. İkinci vahim hata ise Erdoğan’ın kucaklayıcı bir Başbakan görüntüsü yerine, buradaki insanlar sanki kendi ülkesinin vatandaşları değil de, düşman kuvvetleriymiş gibi gördüğünü ele veren çok sert açıklamalarıydı. “Siz ne yaparsanız yapın biz orayı yıkacağız”, “Çapulcular”, “Marjinal gruplar” gibi ötekileştirici söylemler Erdoğan’ın halk nezdindeki saygınlığını düşürürken, göstericileri bir anda haklı duruma getirdi ve gösterilere katılan eylemci sayısını arttırdı. Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın maalesef çok kötü yönlendirildiğini, zira artık kendisini kutsal bir şahsiyet olarak görmeye başlayan AKP’li danışmanlarının -muhtemelen saygıdan- Erdoğan’a hatalarını söyle(ye)meyerek kendisine ve Türkiye’ye büyük kötülük yaptıklarını düşünüyorum. Oysa iyi bir kriz yönetimi ile olaylar birkaç saat içerisinde yatıştırılabilir ve toplumsal huzur sağlanabilirdi. Fakat gelinen nokta itibariyle Erdoğan’ın kırıcı ve yangına körükle giden üslubu Türkiye’yi Paris Komünü’nü hatırlatan bir Taksim Komünü vakasıyla karşı karşıya bırakmıştır.

Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın demokrasi anlayışını da bilimsel açıdan incelemek lazım. Erdoğan’ın demokrasi anlayışı nesnel bir gözle incelendiğinde, bunun son derece demode bir anlayış olan Rousseau’cu “milli egemenlik” ya da “milli irade” kavramı üzerine kurulu çoğunlukçu bir çizgide olduğu kolaylıkla fark edilebilir. Erdoğan sırasıyla yüzde 34, yüzde 47 ve yüzde 50 oy alarak üç dönem üstüste hükümet kurduğu için, meclis içerisindeki çoğunluğun kendi kontrolünde olması düşüncesiyle her istediğini yapabileceğini sandığını görüyorum. Oysa günümüzün demokrasi kriterlerinde artık çoğunlukçuluk (ki Erdoğan’ın en fazla aldığı oy yarı yarıyadır, dolayısıyla çoğunluğu dahi temsil etmemektedir) modası geçmiş bir kavram olup, demokrasinin derinleşmesi için çoğulculuk anlayışı takip edilmektedir. Bu nedenle farklı yaşam tarzları, görüşler ve inançlara demokrasilerde bırakın baskıları, tamtersine devlet koruma sağlamakta ve onların gelişimi için çaba göstermektedir. Oysa Türkiye bu açıdan son derece ilkel bir çizgidedir. Yine bir diğer önemli sorun, Erdoğan’ın hala Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olduğuna alışamaması ve kendisini sadece AKP’li seçmenlerin Başbakanı zannederek sadece o kitleye yönelik hizmetler yapmasıdır. Oysa seçilmiş bir Başbakan o andan itibaren tüm ülkenin lideri ve yöneticisi olmak zorundadır. Aksi takdirde demokratik bir meşruiyeti kalmayacaktır. Bugün Türkiye’de binlerce insan baskılara, haksızlıklara maruz kalırken Erdoğan ve AKP’li yöneticilerin partizan bir mantık gütmesi, ileride iktidar değişimi sonrasında yaşanabilecek çok tehlikeli bir rövanş dönemini akla getirmektedir.

Erdoğan’ın demokratik yönetimle ilgili bir diğer sorunu da, daha önce akademisyen Ahmet İnsel’in de altını çizdiği otoriter kişilik meselesidir. Maalesef Erdoğan Soğuk Savaş döneminde yetişmiş ve hayatı mücadeleyle geçmiş bir lider olduğu için, bir türlü otoriter kişiliğinden sıyrılarak yumuşayamamakta ve korkuya dayalı yönetimi, sevgiye dayalı yönetime tercih etmektedir. Takdir edilmelidir ki, 21. yüzyılda internetle, sosyal medya ile yetişen özgürlük düşkünü yeni kuşaklar için otoriterlik en istenmeyen yönetim biçimidir. Başbakan’ın sosyal medyayı kötülemek yerine bir an önce burada nasıl popülaritesini arttırabileceğine dair çalışmalar yaptırması demokratik açıdan daha doğru olacak ve dünyadaki saygınlığını da arttıracaktır. Aksi takdirde Türkiye giderek bir kuşak çatışması içerisine sürüklenecek ve ileride bugünlerin hesabını soracak bir intikam nesli yetişecektir. Gösterilere ortaokul ve lise öğrencilerinin dahi katılması durumun vahametini göstermektedir. Başbakan’ın otoriter kişiliği ve gergin üslubu toplumu radikalleştirmektedir.

Son olarak bu olaylar göstermiştir ki, son yıllarda vesayetin kalkarak demokrasinin derinleşmesi ve demokratik bilincin artmasıyla birlikte Türkiye’de artık giderek bireyselleşen ve kişisel haklarına ve yaşam tarzlarına bir müdahale ve saldırı olması durumunda buna çok sert tepki gösteren bir gençlik yetişmektedir. Bu kesim dünyaya açık, yabancı dil bilen ve son olaylarda görüldüğü üzere eski kuşaklardan dünya ile çok daha entegre durumdadır. Bu gençlik kanımca Türkiye’nin demokratik ve çağdaş bir ülke olması için elindeki en büyük şanstır. Türkiye’nin yaş ortalamasının 29-30 dolaylarında olduğu düşünülürse, bu grup giderek iş-kariyer sahibi olmakta ve güçlenmektedir. Dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ın yaptığı gibi bu grubu karşısına alan politikacıların siyaset sahnesinde elleri zayıflarken, ileride bu grupları karşılarına alan politikacıların yaptıkları “siyasal intihar” olarak bile adlandırılabilecektir. Taksim ve tüm Türkiye’de halkın ve demokrasinin gücünü siyasal seçkinlere bir kez daha gösteren tüm onurlu insanlarımızı bu vesileyle kucaklar ve Kıbrıs’tan selamlar-sevgiler gönderirim.

Dr. Ozan ÖRMECİ