5 Ağustos 2026 Çarşamba

2026 Brezilya Seçimleri

 

Giriş

Latin Amerika'nın en önemli ve etkili devleti olan Brezilya'da, ülkenin gelecek yıllarını şekillendirecek kritik seçimler 4 Ekim 2026 tarihinde yapılacak. Bu seçimlerde, yalnızca ülkenin Devlet Başkanı değil, aynı zamanda Başkan Yardımcısı, çift kamaralı ve federal yasama organı olan Ulusal Kongre'nin üyeleri ile tüm federe birimlerdeki yasama meclislerinin yeni üyeleri de belirlenecektir. Dolayısıyla, seçimler, ülke siyasetini baştan aşağı yeniden dizayn edecek kritik mahiyettedir. Bu yazıda, Brezilya hakkında bazı temel bilgiler verildikten sonra, bu seçimler kısaca analiz edilecektir.

Brezilya Hakkında Genel Bilgiler

Resmi adıyla Brezilya Federatif Cumhuriyeti, yüzölçümü açısından Güney (Latin) Amerika'nın en büyük, dünyanın ise 5. büyük ülkesidir. Öyle ki, 8,5 milyon kilometrekarelik Brezilya, dünyanın yaklaşık yüzde 5,6'sını kaplayan devasa bir ülkedir. Nüfusu 213 milyonu aşan ülke, aynı zamanda dünyanın en kalabalık 7. ülkesidir. Bu özellikleriyle Brezilya, uluslararası siyasette bölgesel hegemon olmak için temel bazı koşullara fazlasıyla haizdir.

Brezilya bayrağı

Brezilya, coğrafi olarak kıtanın doğusunda Atlas Okyanusu kıyısında yer alır ve Şili ile Ekvador hariç tüm Güney Amerika ülkeleriyle sınırı bulunur. En uzun sınırı Bolivya olan Brezilya, sırasıyla Peru, Venezuela, Kolombiya, Guyana, Paraguay, Arjantin, Uruguay, Fransız Guyanası ve Surinam'la sınır paylaşmaktadır ve bu devletlerle komşu durumundadır. Başkenti 3 milyonluk Brasilia olan Brezilya'nın en büyük şehirleri ise 12 milyonluk Sao Paolo ve 6,7 milyonluk Rio de Janeiro'dur. Portekiz'in sömürgecilik mirası ve tarihinin doğal bir sonucu olarak Portekizce'nin anadil ve resmî dil olduğu Brezilya, Amazon ormanlarının büyük bölümünü bulundurması nedeniyle tüm dünya için de kritik bir devlettir. Ülke, ayrıca, futboldaki başarısı (Brezilya, 5 sefer ile en fazla Dünya Kupası şampiyonluğu sahibidir) ve Rio Karnavalı (Festivali) ile dünya çapında olumlu bir şöhrete sahiptir.

Latin Amerika'da Brezilya

Başkanlık sistemiyle yönetilen federal bir Cumhuriyet olan Brezilya, çok partili ve iki kamaralı bir parlamentosu (Ulusal Kongre) bulunan demokratik bir devlettir. Ulusal Kongre, halk oyuyla seçilen 81 üyeli Senato ve 513 üyeli Temsilciler Meclisi'nden oluşmaktadır. Senatörler 8 yıl, milletvekilleri ise 4 yıl süreyle görev yapmaktadır. Ayrıca, idari açıdan ülke; 26 eyalet, bir Federal Bölge (Başkent Brazilya ve çevresi) ve toplam 5.570 belediyeden oluşmaktadır. Eyaletlerde ise, Valiler, doğrudan halk oyuyla seçilmektedir. Tek kamaralı Eyalet Meclisleri, kendi bölgelerinde yasamadan sorumludur. Yerel yargının yetkileri ise, federal mahkemelerle çatışmayacak şekilde düzenlenmiştir. Yerel idare düzeyinde, Belediye Başkanları ve Belediye Meclisleri de görev yapmaktadır.

Brezilya haritası

Brezilya, Latin Amerika'nın en büyük, dünyanın ise nominal olarak 10. büyük ekonomisidir. Ülke, zengin tarım, madencilik, enerji ve imalat sektörlerine sahip karma bir ekonomik yapı sergilemekte ve kalkınmaya devam etmektedir. Ülkenin para birimi Brezilya Reali'dir (BRL). Brezilya, 1990’lı yıllardaki ekonomik serbestleşme çalışmalarının sonucunda özellikle otomotiv sanayii ve altyapı modernizasyonunda önemli gelişmeler sağlamış ve kişi başına düşen gayri safi milli hasıla düzeyini 12.310 dolar düzeyine çıkararak, orta üst gelirli bir devlet haline gelmeyi başarmıştır. Savunma sanayii de hayli gelişmiş olan Brezilya, nükleer teknoloji alanında da ileri bir ülkedir.

Brezilya'nın sembolü olan ve Rio'da Corcovado Dağı'nın zirvesinde yer alan Kurtarıcı İsa Heykeli (Cristo Redentor)

Çok etkin bir uluslararası aktör olan Brezilya; Birleşmiş Milletler (BM), G-20, BRICS+, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Güney Ortak Pazarı (MERCOSUR) gibi küresel ve bölgesel pek çok önemli uluslararası kuruluşun kurucu ve aktif bir üyesidir. Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin oluşturduğu, danışma, koordinasyon ve iş birliğinin yanı sıra iktisadi ve sosyal gelişimi de hedefleyen hükümetler arası bir kuruluş olan SELA’nın üyesi olan Brezilya, 19 Latin Amerika ülkesinden oluşan ve bölgesel entegrasyon ile iş birliğini arttırmayı hedefleyen Rio Grubu’na da bağlıdır. ALADI- Latin Amerika Entegrasyonu Birliği'ne (LAIA) üyeliğinin yanı sıra, ülke, Arjantin, Paraguay ve Uruguay ile birlikte 1991 yılında MERCOSUR (Portekizcesi Mercosul) Ortak Pazarı’nı kurmuştur. Bu Ticaret Anlaşması ile 1995 yılında söz konusu ülkeler arasında Gümrük Birliği kurulmuştur. Bu anlamda, Brezilya, anadili İspanyolca olan diğer Latin ülkelerinden farklı olmasına karşın, Güney Amerika kıtasının en güçlü ve etkili devletidir. Ülkenin en yoğun ticaret yaptığı devletler ise Çin (Halk Cumhuriyeti), ABD (Amerika Birleşik Devletleri), Arjantin, Hollanda, İspanya, Almanya ve Rusya'dır. Bu ülkelerden özellikle Çin ve ABD, Brezilya dış ticaretinde vazgeçilemeyecek ortaklardır. 

Seçimler Hakkında

Brezilya'da 4 Ekim 2026 tarihinde düzenlenecek genel seçimlerde, ülkenin yeni Cumhurbaşkanı (Devlet Başkanı olarak da geçiyor), Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Ulusal Kongre üyeleri ve yerel yönetim liderleri belirlenecektir. Dolayısıyla, seçimler, ülkeyi baştan aşağı yenileyecek olan "kritik seçimler" (critical elections) hüviyetindedir. Ayrıca, ilk turda Cumhurbaşkanı veya Vali adaylarından herhangi biri geçerli oyların çoğunluğunu (yüzde 50 + 1) sağlayamazsa, kazananı belirlemek için 25 Ekim 2026 tarihinde ikinci tur seçim yapılacaktır.

2026 seçimlerinde hem federal hem de eyalet düzeyinde şu kritik pozisyonlar oylanacaktır:

Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Ülkenin en üst yürütme makamı olan Cumhurbaşkanı veya Devlet Başkanı ile birlikte onun yardımcısı da seçimle belirlenecektir. Mevcut Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva (kısaca Lula), seçimde yeniden aday olacağını açıklamıştır.

Temsilciler Meclisi (Câmara dos Deputados): Alt kanattaki 513 milletvekilinin tamamı yeniden seçilecektir.

Federal Senato (Senado Federal): Üst kanattaki 81 senatörün üçte ikisi, yani 54 Senatör belirlenecektir.,

Eyalet Valileri ve Vali Yardımcıları: Brezilya'daki tüm federal birimlerin ve 26 eyaletin yönetimini üstlenecek 27 Vali seçilecektir.

Yerel Yasama Organları: Eyalet yasama meclislerinin üyeleri ile Fernando de Noronha ilçe meclisi üyeleri belirlenecektir.

Dünyanın en gelişmiş oy verme sistemlerinden birine sahip olan ve tüm süreci dijital ortamda yürüten Brezilya’da, oy verme işleminin tamamlanmasının ardından kısa süre içinde sonuçlar ilan edilebilmektedir. Sonuçlar, ülkedeki ikili siyasi yapıya ve son yıllardaki sert kutuplaşma ortamına karşın, halk tarafından barışçıl bir şekilde kabul edilmekte ve ciddi bir güvenlik sorunu yaşanmamaktadır. Brezilya siyasi tarihi ise, askeri darbeler ve halk hareketleri arasında gelgitlerin yaşandığı sert bir düzlemde şekillenmiştir.

Başkan Adaylarının Profili

Ülkedeki en kritik seçim olan Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı seçimlerinde en iddialı aday, mevcut Cumhurbaşkanı Lula da Silva'dır. 1945 doğumlu ve efsaneleşmiş bir siyasetçi olan Lula, eski bir sendika lideri ve çok etkili bir sol siyasetçidir. Lula, Brezilya'nın Pernambuco eyaletinin kırsal kesiminde yer alan Garanhuns şehrinde doğmuştur. Çocukluğu ve gençliği fakirlik içinde geçen Lula, metal işçisi olarak çalışmış ve işçi sendikası lideri olarak, özellikle askeri diktatörlüğe karşı solcu halk yığınlarının sözcüsü olarak sivrilmiştir. 1980 yılında Brezilya İşçi Partisi-PT'nin (Partido dos Trabalhadores) kuruluşunda da imzası olan Lula, bu tarihten itibaren aktif siyasete girmiş ve 1986 yılında Kongre'ye seçilerek ismini duyurmuştur. İlk kez 1989'da Devlet Başkanı adayı olan Lula, 1994 ve 1998 seçimlerini de kaybetmiş, ancak hiçbir şekilde siyasi mücadelesinden vazgeçmemiştir. Lula, nihayet 2002 seçimlerini kazanarak 2003'te Başkan olmayı başarmıştır. Lula, 2003-2011 yılları arasında iki dönem üst üste Devlet Başkanlığı görevinde bulunmuş, daha sonra iki dönem şartı nedeniyle aday olamamış, yerini Dilma Rousseff'e devretmiş ve ilerleyen yıllarda da Petrobras skandalı nedeniyle bir süre hapis cezası ve siyaset yasağı alarak siyasetin merkezinden bir süre uzak kalmıştır. Ancak daha sonra aklanan ve hapisten çıkışının ardından yeniden siyasete dönen Lula, bir dönem aranın ardından yeniden Başkan adayı olunabilmesi sayesinde, 2022 yılındaki seçimleri kazanarak 1 Ocak 2023 itibarıyla üçüncü kez -11 yıl sonra- bu göreve gelmiştir. Lula, Ağustos 2026'da İşçi Partisi (PT) tarafından önümüzdeki seçimler için yeniden resmi Devlet Başkanı adayı ilan edilmiştir. İlerleyen yaşına karşın Lula, 19 yaşında bir iş kazasında kaybettiği sol elinin serçe parmağının eksikliğiyle sembolleşen işçi/çalışan dostu tavrı ve aşırı sağa karşı geniş bir bloka hükmedebilmesiyle hâlen oldukça güçlü ve seçimi kazanmaya yakın bir adaydır. ABD ile ilişkileri geçmişte kötü olmayan Lula, buna karşın anti-emperyalist ve sol tavrı nedeniyle ABD Başkanı Donald Trump'ın desteklediği biri değildir. Hatta son yıllarda, Trump-Lula zıtlaşması nedeniyle vize iptalleri gibi bazı sorunlar yaşanmış ve iki ülke arasındaki ilişkiler zarar görmüştür. Bu bağlamda, ABD'nin Ortadoğu ve Venezuela politikalarına karşı çıkan Lula, BRICS+ ülkeleri ve Latin Amerikalı komşularıyla ilişkilerine daha fazla odaklanmakta ve "stratejik özerkliği" savunmaktadır. Son dönemde Lula'yı zorlayan bir konu ise, büyük oğlu "Lulinha" lakaplı Fábio Luís Lula da Silva'nın hakkında yolsuzluk iddialarıyla soruşturma başlatılmasıdır.

Lula da Silva

Lula'nın seçimdeki en ciddi rakibi ise, 1981 doğumlu çok genç bir siyasetçi olan Brezilyalı avukat, iş insanı, Senatör ve Liberal Parti'nin (Partido Liberal-PL) 2026 Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerindeki resmi adayı Flavio Bolsonaro'dur. Flavio, darbe girişimi suçlamasıyla hapis cezası alan aşırı sağcı önceki Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun en büyük oğludur. Siyasi kariyerine genç yaşta başlayan Flávio Bolsonaro, 2002 yılında Rio de Janeiro eyalet milletvekili seçilmiş ve bu görevi arka arkaya 4 dönem boyunca sürdürmüştür. Bu süreçte babasının Başkanlığa gittiği bir dönemde siyasette güçlenen Flavio Bolsonaro, 2018 genel seçimlerinde Rio de Janeiro eyaletini temsil etmek üzere 8 yıllığına Brezilya Federal Senatosuna Senatör olarak seçilmiştir. Babasının sağ popülist politikalarını ve Katolik Hıristiyanlık inancı temelinde güçlü "aile değerleri" savunuculuğunu sürdüren Flavio, buna karşın babasına kıyasla kendisini "daha sakin ve ılımlı" olarak tanımlamaktadır. Adı bazı yolsuzluk olaylarına (Rachadinhas Davası) karışmasına rağmen, Bolsonaro, sağ bloku konsolide edebilecek iddialı bir adaydır. Bolsonaro, dış politikada ABD/İsrail ve Milei liderliğindeki Arjantin ile yakın ilişkileri savunmakta ve ekonomik çıkarları ön plana çıkarmaktadır. Bolsonaro, babası gibi Amazon Ormanları'na yönelik yaklaşımıyla da tepki çekmektedir.

Flavio Bolsonaro

Diğer parti ve adayların ise seçimlerde ciddi bir şansı bulunmamaktadır. Buna karşın, Sosyal Demokrat Parti'nin (PSD) adayı Ronaldo Caiado, Görev Partisi (MISSÃO) lideri Renan Santos ve Yeni Parti (NOVO) adayı Romeu Zema'nın seçimlerde bir ölçüde varlık göstermeleri beklenmektedir.

Anketler

Vox Brasil, PoderData ve Ideia gibi bazı saygın kuruluşların 2026 yılı Temmuz sonu ve Ağustos başı anketleri, solcu aday Lula da Silva'nın yüzde 40-45 arasında bir oyla ilk turu önde tamamlayacağını ve Bolsonaro'nun da yüzde 33-38 arasında bir oyla ikinci sırada yer alacağını göstermektedir. Bu ilk turun ardından yaşanması muhtemel Lula-Bolsonaro ikinci turunda ise, Lula'nın Bolsonaro'nun birkaç puan önünde yeniden seçilebileceği öngörülmektedir. Ancak iki aday arasındaki oy farkı o kadar da yüksek değildir ve seçime kadar yaşanabilecek yeni krizler ve gelişmeler, seçim sonuçlarını ciddi anlamda etkileyebilir. Bu nedenle, seçimin favorisi Lula da Silva olsa da, seçimi kimin kazanacağına dair kesin bir yorum yapmak zordur. Zira ABD Başkanı Donald Trump, Javier Milei'nin yeniden seçildiği Arjantin seçimlerinin ispatladığı üzere, çeşitli politikalarla desteklediği politikacıyı son düzlükte avantajlı hale getirebilmektedir. Buna karşın, ABD'den görece özerk bir yapısı olan Brezilya'da, ABD ve Trump'ın etkisi Arjantin kadar etkili olmayabilir. Bu nedenle, Lula'nın seçimi kazanması şimdilik daha akla yatkın bir ihtimaldir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2026 Dünya Kupası'nda hüsrana uğrayan Brezilya, bu yıl Ekim ayında kritik ve kapsamlı bir seçim süreci yaşayacaktır. Dileğimiz, seçimlerin barışçıl geçmesi ve hak edenin kazanmasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

4 Ağustos 2026 Salı

Kıbrıs'ta Diplomatik Hareketlilik: Guterres'in Çözüm İçin Belirlediği 7 Parametre

 

Giriş

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in son süresinin son aylarında çözüm için son bir kez daha bastırdığı ve Kıbrıs'a bizzat gelerek genişletilmiş 5+1 konferansı konusunda taraflardan söz aldığı Kıbrıs müzakerelerindeki hareketlilik hâlâ devam ediyor. Öyle ki, deneyimli gazeteci Andreas Bimbishis imzasıyla Philenews sitesinde çıkan yeni bir haber, bu konuda BM Genel Sekreteri'nin pozisyonunu ortaya koyuyor.

Philenews ve Andreas Bimbishis

Dünyada Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla tanınan Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi'nin 1955 yılından beri yayımlanan en eski ve en yüksek tirajlı günlük gazetesi olan Phileleftheros'un haber portalı Philenews, bu ülkenin en ciddi ve prestijli basın-yayın organlarından biridir. Haberin yazarı Andreas Bimbishis ise, Phileleftheros gazetesinde siyaset editörü ve yazar olarak çalışan tanınmış bir Kıbrıslı Rum gazeteci ve siyaset analistidir.

Haberin İçeriği

"Guterres’s seven parameters for a Cyprus solution revealed" (Guterres'in Kıbrıs çözümü için yedi parametresi açıklandı) başlıklı ve bugün (4 Ağustos 2026) tarihli haberde, Guterres'in geçen hafta Lefkoşa'da yapılan görüşmelerde Kıbrıs Sorunu'na yönelik yenilenen çabalarının temelini oluşturan 7 parametreyi ortaya koyduğu iddia edilerek, Kıbrıslı Türklerin lideri Tufan Erhürman'ın da ek geçiş noktalarının açılmasıyla ilgili yeni bir şart öne sürdüğü belirtildi.

Habere göre, Guterres, Kıbrıs konusunda, önceki BM Güvenlik Konseyi kararları ve Avrupa Birliği (AB) ilkeleri şeklinde iki ana temel üzerine kurulu ve AB içinde işleyebilen bir “normal devlet”i savunuyor. Kaynaklara göre, Guterres'in Kıbrıs sorununa yönelik devam eden çabalarıyla ilişkilendirdiği 7 parametre şunlardır:

  1. Çözüm, "federal" bir devlete yol açmalıdır.
  2. Bu çözüm, önceki BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanmalıdır.
  3. Guterres, "İki devletli çözüm" ihtimalinin olmadığını taraflara açıkça söylemiştir.
  4. BM Genel Sekreteri, "üçlü tek devlet"e katıldığını belirtmiş; yani tek egemenlik, tek uluslararası kişilik ve tek vatandaşlığın olacağı bir çözüm formülünü salık vermiştir.
  5. Kıbrıs, bu süreçle birlikte tamamı Avrupa Birliği (AB) üyesi bir devlet olacak ve Avrupa müktesebatı adanın kuzeyinde de uygulanacaktır.
  6. Çözüm sonrasında garantiler kaldırılacaktır.
  7. Çözümün ardından bu ülkedeki yabancı birlikler de adadan çekilecektir.

Bu maddeler/parametreler, Guterres'in BM kararları çerçevesinde hareket ettiğini ve etmeye devam etmeyi amaçladığını göstermekte; ayrıca taraflara da bu yönde tavsiye verdiğini ortaya koymaktadır. Hatta 28 Temmuz'daki akşam yemeğinde konuşulanlar hakkında bilgi sahibi bir kaynak, Phileleftheros'a, Guterres'in görüşme sırasında BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlı olduğunu ve aksi yönde hareket edemeyeceğini açıkça belirttiğini söylemiştir. Aynı kaynağa göre, toplantıda KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman'ın belirgin bir şekilde olumsuz ve sinirli görünmüştür ki, Erhürman'ın bu tavrının, Guterres'in BM Güvenlik Konseyi kararlarına ve AB müktesebatına dayalı federal bir çözümü savunan pozisyonlarıyla bağlantılı olabileceği belirtilmektedir. Bundan sonraki adımlar konusunda ise, Guterres, muhataplarına Çarşamba günü düzenleyeceği basın toplantısında uluslararası bir konferans düzenleme niyetini açıklayacağını, ancak tarih vermeyeceğini söylemiştir. Bununla birlikte, konferansın müzakerelerin yeniden başlamasıyla sonuçlanması gerektiğini de açıkça belirtmiştir.

Habere göre, BM'nin hazırladığı yakınlaşma kayıtları iki şeyi odak noktasına koyacaktır. Birincisi, süreç Türk tarafının istediği gibi 2017 öncesi yakınlaşmalarla sınırlı mı kalacak, yoksa Rum tarafının istediği gibi Crans-Montana Anlaşması'nı da içerecek midir? İkincisi ise, yakınlaşmaların ötesinde, tarafların pozisyonları arasındaki ayrışmalar da ortaya çıkacak ve müzakere gündeminin temelini oluşturacaktır. Bu ayrışmalar da iki kategoriye ayrılacaktır: Rum ve Türk tarafları arasında görüşülecek iç meselelerle ilgili olanlar ve garantör güçlerin de katılımıyla görüşülecek uluslararası meselelerle ilgili olanlar.

Erhürman, geçiş noktalarının açılmasıyla ilgili olarak, görüşme sırasında, Guterres'in Athienou-Pyroi yolu önerisine yanıt olarak, ancak Arsos-Pyla yolu ve Mia Milia yolu da açılırsa bunu kabul edeceğini söylemiştir. Türkiye ise, Guterres'ten, uluslararası konferansı ilan etmeden önce güven arttırıcı önlemlerde ilerleme sağlamasını istemiştir. Ancak Guterres bunu kabul etmemiş ve iki Kıbrıslı muhatabına, açıklamasında ne söyleyeceğine kendisinin karar vereceğini iletmiştir.

Habere göre, son olarak, BM'nin hazırladığı yakınlaşmalar belgesi sadece ilgili taraflara gitmeyecek, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) tarafından da gözden geçirilecektir. Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis'in dün siyasi liderliğe verdiği brifinge göre, AB temsilcisi Raffaele Fitto, yakınlaşmaların AB müktesebatıyla uyumluluğunun kontrol edilmesini istediğini belirtmiştir. Bu amaçla da, AB'nin Kıbrıs Sorunu temsilcisinin bir uzman grubu oluşturması beklenmektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, Kıbrıs'ta federal çözüm yönünde AB ve BM'nin girişimleriyle yeni bir hareketlilik yaşanacağa benziyor. Ancak garantilerin kalktığı bir düzlemde Ankara'nın bu sürece destek vermesi beklenmemektedir ki, Türkiye'nin onayı olmadan bu sorunun çözülemeyeceği de neredeyse kesin gibidir. Bu nedenle, süreç, tarafların iyi niyetli tavrına karşın, şu an için ciddi bir çözüm vaat etmemektedir. Bu noktada, garantilerle ilgili sorun gerçekten çözülmek isteniyorsa, bizce taraflara aşamalı bir plan sunulabilir. Şöyle ki, asker sayısında kısmi azalmayla başlayacak süreç, ilerleyen aylarda/yıllarda sorunların yeniden başlamadığının ispatıyla, tarafların oluruyla daha da derinleşerek sonuçta Kıbrıs'ın kendisini koruyabilen bağımsız bir devlete dönüşümüne ve NATO'ya katılımına el verebilir. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, Kıbrıslı Türklerin bir anda Türkiye'nin garantörlüğü ve desteğinden vazgeçmeleri hem duygusal, hem de güvenlik açısından hiç de kolay olmayacak ve çözümsüzlüğü ivmelendirecektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

A Critical Stage in the 'Terrorless Türkiye' Process

 

Introduction

This week marks a critical step in Türkiye's "Terrorless Türkiye" or "Türkiye Without Terror" (Terörsüz Türkiye) process, initiated by MHP (Nationalist Action Party) Chairman Dr. Devlet Bahçeli, which aims to end the ethnic conflict that has plagued Türkiye for over 40 years by having the PKK terrorist organization lay down its arms and be dismantled. The "framework law" (çerçeve yasa), necessary to continue this process, is expected to be passed by the Turkish Grand National Assembly (TBMM) this week. In this article, I will briefly summarize the "Terrorless Türkiye" process and evaluate the "framework law" phase.

Short History of the Process

"Terrorless Türkiye" or "Türkiye Without Terror" (Terörsüz Türkiye) process started on October 1, 2024, with a major surprise: Dr. Devlet Bahçeli, the leader of the MHP, a party with a Turkish nationalist political stance, shook hands with pro-Kurdish DEM Party MPs. This was followed by a shocking proposal by Bahçeli that Abdullah Öcalan, the founding leader of the PKK who had been imprisoned for years, should dissolve his organization, come to the Turkish Grand National Assembly to speak, and benefit from his "right to hope" (umut hakkı).

Following this, PKK’s imprisoned leader Abdullah Öcalan also made a historic call for peace on July 9, 2025. Incarcerated in İmralı Prison on İmralı Island, Öcalan, as the founder of the PKK, called PKK militants to lay down their arms and make peace with the Turkish State. Öcalan said: “I believe in the power of politics and social peace, not weapons, and I call on you to put this principle into practice. Establishing a disarmament mechanism will advance the process. What has been done is a voluntary transition from the stage of armed struggle to the stage of democratic politics and law. This should not be considered a loss, but a historic gain. The details of laying down arms will be determined and implemented quickly."

Reacting to this call, the PKK began laying down arms on July 11, 2025. The symbolic ceremony took place in the Kurdistan Regional Government (KRG)-controlled city of Sulaymaniyah in northern Iraq. Accordingly, 30 PKK fighters, including four commanders, set fire to their weapons in the Casana cave as part of a symbolic ceremony to show the terrorist organization's support for the peace process. 

This step was followed by Turkish parliamentarians' long effort to prepare a comprehensive report as part of the studies and research conducted in the “National Solidarity, Brotherhood and Democracy Commission” (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) within the TBMM. The report was published and received the support of almost all political parties represented within the Turkish Parliament. To further make progress, however, the Turkish State needed a law to eliminate the PKK and finalize the peace process.

Framework Law (Çerçeve Yasa)

The "Framework Law" proposal, prepared within the framework of the new process called "Terrorless Türkiye" or "Türkiye Without Terrorism" in Türkiye, has been brought to the agenda of the Turkish Grand National Assembly (TBMM) as of August 2026 with the aim of regulating the legal status of the PKK's members, its dissolution, and the laying down of arms. This regulation, which is aimed to be enacted before the Assembly goes on recess (at the latest by mid-August), is not a general "amnesty law", but rather prepares a legal basis for the phased return and trial of members of the organization who lay down their arms.

The main outlines of the draft law, as reflected in the behind-the-scenes discussions, are as follows:

One-Time and Temporary: The law will not be a permanent regulation, but will be applied only once, tied to a specific schedule.

Definition of "Disbanded Organization": The proposal stipulates that the organization's dissolution process, including laying down arms, will be determined and confirmed by the relevant state institutions.

6-Month Application Period: Members of terrorist organizations officially confirmed as disbanded will be given a 6-month period to apply. Those who return and surrender within this period will be able to benefit from the regulation.

Exemptions from Prosecution and Conditions: Organization members who apply within the specified period will not be prosecuted for crimes such as membership, propaganda, and aiding and abetting.

3-Year Probation: Organization members who have not been involved in serious crimes such as murder and torture will be released on condition of 3 years of probation. During this period, they will not be able to engage in politics and will be deprived of certain public rights. Those who do not commit a new crime for 3 years will have their old case files closed.

Intelligence and Monitoring Mechanism: The disarmament and return processes will be monitored by the Turkish National Intelligence Organization (MİT), and the Parliament will be regularly informed.

Status of Öcalan and Organization Leaders: According to insider information, the law does not include any direct legal status for PKK leader Abdullah Öcalan or an amnesty for high-ranking members. It has been stated that Öcalan, through the İmralı delegation, conveyed a message that the law should be approached "positively, not negatively."

The ruling party (AKP/AK Parti) plans to submit the framework bill with a joint signature, taking into account social sensitivities and including the views of opposition parties. Simultaneously, a separate social support package is being submitted to Parliament, expanding the personal rights, social support, and public employment opportunities (such as removing restrictions on all children of martyrs) for the families of martyrs and veterans (şehit ve gazi aileleri) who have long been seeking justice in Ankara. It is also stated that the harmonization laws to be enacted on the Turkish Penal Code (TCK) and the Anti-Terrorism Law (TMK) may be postponed until the new legislative session beginning on October 1st.

Conclusion

In conclusion, as evidenced by the recent meeting between Foreign Minister Hakan Fidan and Jonathan Powell, the UK National Security Advisor who played a critical role in the dissolution of the IRA, Türkiye is determined to overcome this 40-year-long conflict, and public support for this is quite high. For this process not to fail, all segments and political entities must act responsibly and with a sense of "state policy". Because a Türkiye that overcomes this problem can make significant progress in democracy and the rule of law, as well as in the economy. Therefore, it is necessary to be constructive in this process and to trust the state, while improving the conditions of those harmed by terrorism, but also understanding that such a long-lasting and widespread terrorist movement can never survive without legitimate grounds.

Last word, the people of Türkiye, and indeed the entire world, should thank Devlet Bahçeli, who initiated this process, the Erdoğan government that supports him, and the opposition parties that did not sabotage it, for giving peace a chance. Because it is our most natural right to live in a world where our children do not die needlessly.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

2 Ağustos 2026 Pazar

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Andy Burnham Döneminde Türk-İngiliz İlişkilerinin Muhtemel Seyrini Daily Sabah Gazetesi İçin Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve ESUPA Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, Daily Sabah gazetesinden Yusuf Ziya Durmuş'un yazdığı “Türkiye-UK relations likely to flourish under Burnham” (Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinin Burnham döneminde gelişmesi muhtemel) başlıklı köşe yazısı hakkında yazara yeni Birleşik Krallık Başbakanı ve İşçi Partisi lideri Andy Burnham döneminde Türkiye-İngiliz ilişkilerinin muhtemel seyrine dair açıklamalarda bulundu. Aşağıdaki linkten bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Daily Sabah, 02.08.2026

Japonya'nın Yeni İstihbarat Kuruluşu Asya-Pasifik'te Artan Rekabete İşaret Ediyor

 

Son dönemde uluslararası siyasete yön verdiğini düşündüğüm ve kitaplarımda sıklıkla işlediğim Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin Halk Cumhuriyeti (Çin) arasındaki rekabetin boyutu, diğer ülkeler üzerinde de -özellikle Asya kıtasında ve Asya-Pasifik bölgesinde- etkisini gösteriyor.

Bu etkilenen ülkelerin başında da Japonya geliyor... Bu yıl Şubat ayında yapılan seçimlerle iş başına geçen, milliyetçi çizgide ve eski Başbakan Shinzo (Şinzo) Abe'nin politikalarına devam edeceğini vaat eden yeni Japonya Başbakanı Sanae Takahichi döneminde, Japonya'daki dönüşüm sancısı sürüyor ve Tokyo, giderek daha milliyetçi ve militarist politikalara doğru yöneliyor... Bu doğrultuda geçtiğimiz gün yaşanan bir gelişme ise oldukça dikkat çekici oldu...

Uluslararası basın-yayın organlarına önceki gün düşen bir habere göre, Japonya, bugüne kadar klasik kurumsallaşan istihbarat teşkilatında bir farklılığa giderek, merkezi ve yeni bir istihbarat teşkilatının kurulduğunu ilan etti. "Ulusal İstihbarat Bürosu" adı verilen bu yeni istihbarat teşkilatı, ülkedeki farklı istihbarat kuruluşlarının üzerinde bir çatı organizasyonu görevi görerek, bütün istihbaratın tek bir çatıda toplanmasını ve en faydalı ve verimli şekilde kullanılmasını amaçlıyor. ABD'deki CIA ve Birleşik Krallık'taki MI6 benzeri bir dış istihbarat teşkilatı olmayı amaçlayan oluşum, özellikle endüstriyel espiyonaj konusunda Japonya'yı ve müttefiklerini korumayı hedefliyor. 

Nihon Üniversitesi'nden Profesör Ken Kotani, Japonya'nın yeni Ulusal İstihbarat Konseyi ve ulusal istihbarat teşkilatı modelinin Japonya'ya özgü olacağına inandığını belirtirken, Estonya merkezli Uluslararası Savunma ve Güvenlik Merkezi'nde araştırmacı olan Sanshiro Hosaka da, söz konusu reformun "koordinasyonu güçlendirerek, kurumlar arası engelleri azaltarak ve istihbarat çıktılarının politika yapıcıların gereksinimlerini daha iyi karşılamasını sağlayarak" Japon hükümetinin istihbarat kapasitesini geliştirmeyi amaçladığını ifade ediyor.

Tesadüfi değil ki; Japonya'nın bu dönüşüm sürecinde anayasanın 9. maddesinin değiştirilmesi; İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu ülkeye ABD ve müttefikler tarafından dikte edilen pasifist politikalardan kurtularak yeniden güçlü bir ordu inşa edilmesi (Japon Öz Savunma Kuvvetleri'nin ülke topraklarını savunmasının yanı sıra, ülke dışında da operasyonal hale gelmesi) ve bu şekilde Asya-Pasifik bölgesinde Çin'in dengelenmesi konusu yıllardır (Abe döneminden beri) gündemde. Şimdi güçlü bir meclis çoğunluğuna sahip ve popüler bir Başbakan olan Takaichi döneminde de bu konuda ciddi adımların atılabileceği öngörülüyor. 

Bu süreçle eşzamanlı olarak ABD'de de Çin'le olan ilişkilerini kısıtlamaya yönelik bazı spesifik politikalar uygulanıyor. Bu kapsamda son yaşanan gelişme, ABD Savaş (Savunma) Bakanlığı Pentagon'un, her yıl güncellenen "Section 1286" listesinin yeni sürümüne, Çin'in en önemli araştırma üniversitelerinden Fudan Üniversitesi ve Shanghai Jiaotong Üniversitesi gibi bazı yükseköğrenim kurumlarını dahil etmesi oldu. Pentagon'un bu kararı, bu kurumların Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile bağları nedeniyle ABD'nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturması şeklinde izah ediliyor. Bu şekilde, ABD ile Çin arasındaki akademik iş birliklerine engel getirilmek isteniyor. Bu sayede, Amerikalı yetkililer, ülkenin ulusal güvenliğine fayda sağlayacaklarını; zira bu üniversitelerin bilimsel ilerleme ve insanlığa hizmetten ziyade Çin Halk Cumhuriyeti'nin Halkın Kurtuluş Ordusu olarak bilinen ordusuna hizmet ettiğini ve kritik bilgi ve belgeleri bu şekilde devlet kurumlarına ilettiğini iddia ediyorlar.

Geçtiğimiz gün NATO'da yaşanan Çin asıllı Kanadalı stajyerin ajanlıkla suçlanması skandalı da düşünüldüğünde, küresel liderlik için Çin'le bilek güreşine girişen ABD'nin, Tayvan'ın ve Japonya'nın etkisiyle, Batı dünyasında Çin'e yönelik yeni bir olumsuz dalganın yayıldığı iddia edilebilir. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, ABD-Çin çatışmasına karşı dursa da, ulusal çıkarları için Pekin'le ilişkilerde her türlü önlemi alacaklarını belirtiyor. Rubio'dan önce bu görevde olan Antony Blinken ise, dünyada (hatta en yakın müttefiklerden Almanya'da bile) artık Çin'in ABD'den daha güvenilir bir aktör olarak algılanmaya başladığı uyarısında bulunuyor. Başkan Trump döneminde Çin'le ekonomik ilişkilerde uygulanmaya çalışılan rekor düzeydeki gümrük vergileri de düşünüldüğünde, ABD'nin "Çin tehdidi" konusunda ısrarcı olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla, büyük resim, ABD ile Çin arasında kızışan ama henüz "decoupling" aşamasına geçmeyen sert bir jeopolitik rekabete işaret ediyor. 

Sonuç olarak, artan ABD-Çin rekabeti gölgesinde, Japonya, özellikle uluslararası sol çevrelerde İkinci Dünya Savaşı öncesindeki emperyal ve faşist Japonya tehdidini anımsatan bir tür militarizme yöneliyor. Ancak yıllardır demokratik rejimin uygulandığı bu ülkede, bu politikanın yayılmacı ve saldırgan amaçlar taşıdığını iddia etmek bence fazla iddialı olacaktır. Zira bu iddianın tam tersine, Japon ve Amerikalı karar alıcılar, Çin'in hızlı yükselişi karşısında aslında yaptıklarıyla Pekin'i dengelemeye çalıştıklarını düşünüyorlar. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ