İstanbul Gedik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, Özyeğin Üniversitesi öğretim elemanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarı Dr. Sina Kısacık’ın birlikte yazmış oldukları “Cutting the Gordian Knot: Turkish Foreign Policy Towards Cyprus During AK Party Era (2002-2020)” adlı makale, Polonya’da yayınlanan Studia i Analizy Nauk Polityce (Studies and Analyses of Political Science) adlı uluslararası derginin birinci sayısında yayımlandı. Aşağıdaki linkten makaleye ulaşabilirsiniz.
Studia i Analizy Nauk Polityce (Studies and Analyses of Political Science) dergisi logosu
2006 yılından beri 138 ülkenin askeri güçlerini çeşitli nesnel kriterler ışığında değerlendiren Global Firepower internet sitesinin[1] 2020 yılına dair yayınlanan verileri[2], geçtiğimiz gün Türkiye’de de gündem yarattı. Bunun sebebi ise, Mısır’ın askeri güç anlamında Türkiye’yi geçerek listede ilk kez ilk 10’a girmesiydi. Bu yazıda, Global Firepower sitesinde yayınlanan listeyi analiz etmeye çalışacağım.
Global Firepower
Listenin başında her zaman olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yer alırken, sitenin analizinde, ABD’nin teknolojik ve sayısal üstünlüğüne vurgu yapıldığı görüldü.[3] ABD’nin en önemli avantajları ise; Hava Kuvvetleri güç değerlendirmesinde dünyada ilk sırada yer alması, zırhlı kara araçları sayısında (39.253) dünyada birinci olması, tank sayısı (6.289) açısından dünyada ikinci durumda olması, uçak gemileri (20) ve destroyerler (91) açısından yine dünyada ilk sırada olması ve dünyada açık farkla en yüksek askeri bütçesi olan ülke durumunda olması (750 milyar dolarlık bütçe ile) olarak belirtilebilir. ABD’nin dezavantajları ise; toplam nüfusta Çin ve Hindistan gibi dev ülkelerin çok gerisinde olması, buna bağlı olarak savaş zamanında mobilize edilebilecek olan nüfusun görece az olması ve dünyanın en borçlu ülkesi olması şeklinde sıralanabilir. Site, ayrıca, ABD’nin askeri gücünün arttığına ilişkin tespitini de paylaştı.
Listenin ikinci sırasında ise Rusya Federasyonu yer aldı.[4] Rusya’nın en önemli avantajları; Hava Kuvvetleri açısından dünyanın ikinci büyük gücü olması, tank sayısı (12.950) anlamında dünyanın en büyük gücü olması, petrol üretiminde dünya liderliğini sürdürmesi ve yüzölçümü büyüklüğü anlamında da dünyanın süpergücü olması şeklinde özetlenebilir. Rusya’nın dezavantajları ise; 142 milyonluk nüfusunun devasa ülkelerle kıyaslandığında ve savaş zamanında görev yapacak kişi sayısı bağlamında zafiyet yaratması, tek uçak gemisinin olması ve askeri bütçesinin 48 milyar dolar düzeyinde kalması olarak sıralanabilir. Ayrıca sitenin Rusya’nın askeri gücünün arttığı tespitini yapmış olduğunu da belirtelim.
Listenin üçüncü sırasında Çin Halk Cumhuriyeti yer aldı.[5] Nüfus ve savaş anında mobilize edilebilecek askeri güç anlamında dünyada ilk sırada yer alan Çin’in diğer önemli avantajları ise; 237 milyar dolarlık askeri bütçesinin dünyada ABD’den sonra ikinci en büyük savunma bütçesi olması, 806 milyonun üzerinde bir işgücü ile dünyada ilk sırada yer alması, fırkateyn sayısında (52) dünyada birinci sırada olması ve kısa süre önce ikinci uçak gemisini yaparak bu konuda atılıma geçmesi olarak belirtilebilir. Çin açısından sıkıntılı olabilecek konular ise; toplam Hava Kuvvetleri gücü anlamında henüz üçüncülükten öteye geçememesi, tank sayısında (3.500) henüz yedinci sırada yer alması ve petrol kaynakları ve petrol üretiminin de düşük seviyelerde olması olarak belirtilebilir. Site, ayrıca, Çin’in askeri gücünün de arttığı tespitini yaptı.
Listede dördüncü sırada yer alan Hindistan[6], nüfus ve işgücü gibi unsurlarla öne çıkmayı başarırken, Hava Kuvvetleri güç sıralamasında dördüncü ve Deniz Kuvvetleri güç sıralamasında dokuzuncu olması ve petrol üretimi ve kaynaklarının çok az olması gibi dezavantajları olduğu vurgulandı. Buna karşın, Hindistan’ın da askeri gücünün arttığı belirtildi.
Listede beşinci sırada Japonya yer alırken[7], dört uçak gemisi ile ABD’nin ardından ikinci sırada yer alması ve Hava Kuvvetleri güç sıralamasında altıncı sırada yer alması Tokyo’nun iki önemli avantajı olarak dikkat çekti. Japonya’nın dezavantajları ise; nüfusunun az, Kara Kuvvetleri’nin yetersiz, Deniz Kuvvetleri’nin arka sıralarda olması ve petrol kaynakları ve üretiminin düşük olması olarak sıralanabilir. Site, ayrıca, Japonya’nın da askeri gücünün geçtiğimiz yıl içerisinde arttığı tespitini yaptı.
Listede altıncı sırada Güney Kore bulunurken[8], Seul’un avantajları; Hava Kuvvetleri açısından beklenmedik iyi durumu (dünyada beşinci sırada) ve iki uçak gemisinin bulunması olarak belirtilebilir. Seul’un dezavantajları ise; nüfusunun az, tank sayısının yetersiz olması, Deniz Kuvvetleri açısından iyi durumda olmaması ve petrol üretiminin hiç olmaması olarak sıralanabilir. Site, ayrıca, 2020 yılı içerisinde Güney Kore’nin askeri gücünün arttığı tespitini de yaptı.
Listede yedinci sırada Fransa yer alırken[9], Global Firepower, Fransa’nın askeri gücünü düşüşte olarak tespit etti. Paris’in önemli avantajları; Hava Kuvvetleri’nde kötü durumda olmaması (dünyada sekizinci sırada) ve dört uçak gemisinin bulunması olarak belirtilebilir. Paris’in dezavantajları ise; hiçbir konuda en üst sıralarda yer alınamaması ve nüfus, tank sayısı ve petrol üretimi gibi konularda gerilerde kalınması olarak söylenebilir.
Listede sekizinci sırada Birleşik Krallık (İngiltere) bulunurken[10], Londra’nın askeri gücünün stabil durumda olduğu tespiti okurlarla paylaşıldı. İngiltere açısından avantajlı unsurlar; 55 milyar doların üzerindeki savunma bütçesinin dünyada ilk beşte yer alması ve iki uçak gemisinin bulunması olarak söylenebilir. Londra’nın dezavantajları ise; Fransa’ya benzer şekilde hiçbir konuda en üst sıralarda sırada yer alınmaması ve Kara Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri’nin beklenen ölçüde geliştirilememesi olarak söylenebilir.
Listede dokuzuncu sırada çıkışta olduğu belirtilen Sisi’nin Mısır’ı yer alırken[11], Kahire’nin avantajlarının; tank sayısı (4.295’le dünyada dördüncü), iki uçak gemisini de içeren Deniz Kuvvetleri’nin hızla gelişen yapısı ve Hava Kuvvetleri’nin de dünyada ilk 10’a girebilmesi olarak dikkat çekti. Kahire’nin en önemli dezavantajı ise; halen gelişmekte olan bir ülke olması nedeniyle ekonomisi ve savunma bütçesinin iyi olmaması olarak belirtilebilir.
Listede onuncu sırada çıkışta olduğu belirtilen Brezilya bulunurken[12], bu ülkenin avantajları; nüfus ve insan gücü, işgücü ve petrol üretimi olarak dikkat çekti. Brezilya’nın dezavantajları ise; Hava, Kara ve Deniz Kuvvetleri’nin görece alt sıralarda yer alması oldu.
Listede on birinci sırada Türkiye yer alırken[13], site tarafından Ankara’nın gücünü korumayı başardığı tespiti yapıldı. Türkiye’nin en önemli avantajları; Hava ve Kara Kuvvetleri açısından ilk 10’a girilmesi olurken, Deniz Kuvvetleri’nin, petrol üretiminin ve savunma bütçesinin yetersizliği dezavantajlar olarak dikkat çekti.
Listede on ikinci sırada İtalya bulunurken[14], Roma’nın avantajları; Deniz Kuvvetleri’nin gücü ve savunma bütçesi anlamında fena durumda olmaması olarak vurgulandı. Roma’nın dezavantajları ise; Kara Kuvvetleri’nin çok yetersiz, petrol üretiminin düşük ve işgücünün az olması olarak ortaya çıktı. Ayrıca, site, İtalya’nın askeri gücünü çıkışta gösterdi.
Listede on üçüncü sırada Almanya yer alırken[15], Berlin’in en önemli avantajı; 50 milyar dolarlık yüksek savunma bütçesi olarak dikkat çekti. Berlin’in en önemli dezavantajları ise; Kara ve Deniz Kuvvetleri’nin yetersizliği olarak karşımıza çıktı. Site, Almanya’nın askeri gücünü koruduğunu iddia etti.
Listede on dördüncü sırada İran İslam Cumhuriyeti bulunurken[16], Tahran’ın en önemli avantajı; petrol üretimi ve Deniz Kuvvetleri’nin gücü olarak karşımıza çıktı. Tahran’ın dezavantajları ise; Hava Kuvvetleri’nin yeterli olmayışı ve savunma bütçesinin düşük olması olarak vurgulanabilir. İran, ayrıca, Global Firepower sitesince askeri gücü artan ülkeler arasında sayıldı.
Listede on beşinci sırada Pakistan yer alırken[17], bu ülkenin nüfus, işgücü, Hava ve Kara Kuvvetleri gücü avantajları, Deniz Kuvvetleri gücü, petrol üretimi ve savunma bütçesi de dezavantajları olarak vurgulandı. Pakistan’ın ayrıca askeri gücünün yükseldiği belirtildi.
Listede on altıncı sırada Endonezya bulunurken[18], nüfus, işgücü ve Deniz Kuvvetleri bu ülkenin en önemli avantajları, Hava ve Kara Kuvvetleri ile savunma bütçesi de en önemli dezavantajları olarak ortaya çıktı. Sitede, ayrıca Endonezya’nın askeri gücü çıkışta olarak gösterildi.
Listede on yedinci sırada Suudi Arabistan yer alırken[19], bu ülkenin en önemli avantajları; petrol üretiminde dünya ikincisi olması, Kara ve özellikle Hava Kuvvetleri’nin görece iyi durumda olması ve savunma bütçesinde dünyada üçüncü olması olarak görüldü. Dezavantajlar ise; Deniz Kuvvetleri’nin yetersizliği, nüfus ve işgücünün az olması olarak dikkat çekti. Suudi Arabistan, Global Firepower ekibince askeri olarak güçlenen bir ülke olarak gösterildi.
Listede on sekizinci sırada İsrail bulunurken[20], bu ülkenin en önemli avantajları; Kara Kuvvetleri’nin gücü, Hava Kuvvetleri’nin iyi durumda olması ve askeri bütçesinin nüfusuna oranla yüksek olması olarak belirtilebilir. Bu ülkenin dezavantajları ise; nüfusunun az olması, Deniz Kuvvetleri’nin yetersizliği ve petrol üretiminin çok az olması olarak sıralanabilir. Global Firepower, İsrail’in askeri gücünü koruduğunu belirtti.
Listede on dokuzuncu sırada Avustralya, 20. sırada ise İspanya yer aldılar. Bu iki ülke de, askeri güçlerini korumayı başaran ülkeler arasında sayıldılar.
Türkiye ekonomisi hakkında yazıp-çizilenler iç siyasi dengelerle ve ideolojik eğilimlerle yakından ilgili olduğu ve ulusal kurumlardan sağlanan istatistiklere yönelik çeşitli eleştiriler yapılabildiği için, ekonominin gelişim süreci ve günümüzdeki haliyle ilgili uluslararası kuruluşların verilerini değerlendirmek daha doğru bir metodolojik tercih olabilir. Bu nedenle, bu yazıda, Dünya Bankası (World Bank) internet sitesinde Türkiye hakkında sağlanan verileri inceleyecek ve bunları yorumlamaya çalışacağım.[1]
1960’tan Günümüze Türkiye Ekonomisine Dair Temel Bazı Veriler
Dünya Bankası verilerine göre Türkiye ekonomisi hakkında yapılması gereken ilk önemli tespit, 1960 yılında 14 milyar dolardan küçük (13,995 milyar dolar) olan ekonominin, günümüzde (2018 verilerine göre) 771,35 milyar dolar seviyesine gelmiş olabilir. Bu da, Türkiye ekonomisinin geçen 60 yıllık süreçte 55 kattan daha fazla büyüdüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Türkiye için ekonomik büyüklük açısından en başarılı yıl 2013 olurken, bu dönemde Türkiye’nin toplam gayrisafi milli hâsıla (GDP) düzeyi 1 trilyon dolara (950,579 milyar dolar) yaklaşmıştır.
Türkiye ekonomisinin ekonomik büyüklük açısından tarihsel gelişimi (1960-2018)
Bir diğer önemli tespit, uzun yıllar boyunca istikrarlı ama küçük oranlarla büyüyen Türkiye ekonomisinin, 2001 yılından itibaren bir anda hızlı bir yükselişe geçmeyi başarmış olmasıdır. Bu durum, 2001 ekonomik krizi sonrasında Kemal Derviş tarafından uygulanan ekonomik programın başarısına işaret ederken, iktidarının ilk yıllarında bu programı uygulayan AK Parti hükümetinin de doğru bir tercih yaptığını ortaya koymaktadır. 2009 yılında -2008 ekonomik krizinin etkisiyle- bocalama yaşayan Türkiye ekonomisi, buna karşın 2010’dan itibaren yeniden büyüme trendine girmiş, ancak 2013’ten sonra da giderek irtifa kaybetmeye başlamıştır.
Türkiye’nin yıllar içerisindeki ekonomik büyüme oranları (1960-2018)
Dünya Bankası verilerine göre ikinci önemli konu başlığı, yıllara göre ekonomik büyüme (GDP growth) oranlarıdır. Bu açıdan en başarılı yıl, Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu ve yıllık ekonomik büyümenin yüzde 11’i aştığı (11,213) 1966 senesidir. 1966 sonrasında en başarılı yıl AK Parti iktidarında ve Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığında geçirilen 2011 senesidir. Öyle ki, bu yıl içerisinde ekonomik büyüme oranı neredeyse 1966’yı yakalamış ve yüzde 11,113 seviyesine ulaşmıştır. Demirel’in Başbakan olduğu 1976 senesi de yüzde 10,461’lik büyüme yüzdesiyle başarılı bir ekonomik yıl olarak tarihe geçmiştir.
1960-2018 döneminde Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin gelişimi
Dünya Bankası verilerine göre üçüncü önemli konu başlığı ise, kişi başına düşen gelir (GDP per capita) olarak belirtilebilir. 1975 yılına kadar kişi başına gelirin 1.000 doların altında olduğu Türkiye’de, bu konuda rekor yılı -ekonomik büyüklükle paralel olarak- 2013 senesi olmuş ve bu yıl içerisinde kişi başına düşen milli gelir 12.519 dolar seviyesini yakalamıştır. İlk kez 2008 senesinde 10.000 dolar barajını aşan Türkiye, böylelikle 2013 döneminde “orta gelir tuzağı”nı aşabilecek ve yüksek gelir seviyesi olan bir topluma dönüşmek konusunda kritik bir aşamaya gelmiş; ancak 2014 yılından başlayarak yeniden düşüş trendine girerek bu fırsatı kaçırmıştır.
Türkiye’de enflasyon 1961-2018
Dünya Bankası verilerine göre dördüncü önemli konu başlığı ise, ülkedeki enflasyon oranlarıdır. Bu açıdan en başarısız yıl 1998 senesi olarak dikkat çekerken, 1994 ve 1980 senelerinde de enflasyon oranlarının yüksek olması Türkiye ekonomisinde olumsuz etkiler bırakmıştır. Son yıllarda ise, enflasyonun düşük düzeylerde seyretmesi Türkiye ekonomisi adına önemli bir kazanımdır.
Verilerin Yorumlanması
Bu veriler, siyasal tarih altyapısıyla desteklenerek incelendiğinde, şu gibi tespitlere ulaşmak mümkündür:
Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi, ekonomik büyüme açısından bir başarı tarihidir. Son birkaç yıldaki olumsuz gidişata karşın, 2000’ler ve 2010’ların başı ise en başarılı dönemler arasındadır.
Türkiye’de sağ/muhafazakâr partilerin sandık başarısı genelde kültürel saiklerle açıklanmasına karşın, ekonomik büyüme ve kişi başına düşen gelirin yükseltilmesi açısından da bu tarz parti ve liderlerin (Demirel, Erdoğan) daha başarılı oldukları görülmektedir. Ancak sol partilerin kültürel önyargılar ve Türkiye siyasi sistemindeki sorunlar (1960-1980 döneminde parlamenter sistemde yüzde 41 oyla bile tek başına hükümet kurmakta zorlanan Bülent Ecevit hükümeti örneği) nedeniyle daha başarısız olduğu ve halkın sol partilere daha az şans verdiği de bu noktada belirtilmelidir.
Askeri darbelerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi sanıldığı kadar kötü olmamıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin desteğinin de etkisiyle, darbe sonrası dönemlerde ekonomik performans çok iyi olmasa da, kötü düzeyde de olmamış ve ekonomi kısa sürede yeniden büyüme trendine girmiştir. Bu durum, elbette darbeleri meşru hale getirmez. Ayrıca günümüzde askeri yönetimlerin ekonomik performansı -Soğuk Savaş koşulları olmadığı için- daha da olumsuz olabilir.
2013 senesinden beri Türkiye ekonomisi iyi gitmemektedir. Bu durum daha çok küresel ekonomik gelişmelerden de kaynaklansa da, Türkiye’nin Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya’da uyguladığı iddialı dış politikanın olumsuz etkileri de düşünülmeli ve hem ulusal güvenlik, hem de ekonomik güvenlik parametrelerini bağdaştıran bir yönetim anlayışı benimsenmelidir. Bu noktada özellikle Türkiye'ye sıcak para ve yatırım akışı sağlayan ülkelerle (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin Halk Cumhuriyeti, Katar vs.) dostane ilişkiler kurulması çok önemlidir.
Türkiye, kriz zamanlarında kendine kendine yetebilecek, ancak dışarıya açık ve uluslararası sistemle uyumlu bir ülke olmak zorundadır. Aksi takdirde, ekonomik verilerin kötüye gitmesi Türkiye’deki iç siyasi sorunların da daha da büyümesine yol açabilir.
ABD merkezli tanınmış düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi-CFR), 8 Haziran 2020 tarihinde ABD-Çin ilişkileri konulu önemli bir online panel[1] (The Way Forward for U.S.-China Relations—Collaboration or Competition? / ABD-Çin İlişkilerinde Önümüzdeki Dönem: İşbirliği mi, Rekabet Mi?) düzenlemiştir. Panele, konuşmacı olarak; Singapurlu deneyimli diplomat ve Singapur Ulusal Üniversitesi öğretim üyesi Kishore Mahbubani, ABD Başkanı Barack Obama döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Asya İşleri Yöneticisi olarak görev yapan Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi Evan S. Medeiros ve Bain & Company Yöneticisi Karen Harris katılmışlardır. Moderatörlüğünü Nicholas Kristof’un yaptığı panel, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve en etkin iki siyasi gücünün son dönemde giderek gerginleşen ilişkilerinin analiz edilmesi ve geleceğe yönelik beklentilerin dile getirilmesi anlamında oldukça önemli bir akademik faaliyet olarak dikkat çekmiştir. Bu nedenle, bu yazıda bu panelde konuşulanlar özetlenerek, ABD-Çin ilişkilerinin gidişatına dair bazı öngörüler ifade edilecektir.
Panel kaydı
Panelin ilk konuşmacısı olan Bain & Company Yöneticisi Karen Harris, öncelikle, danışmanlık hizmeti sundukları ve Çin’le veya Çinli firmalarla iş yapan Amerikalı şirketlerin -ABD Başkanı Donald Trump döneminde başlayan ticaret savaşları nedeniyle- zaten bir süredir kendi tedarik zincirlerini değiştirme konusunda risk hesapları yaptıklarını ve iki ülke arasında bir tür ayrışma (decoupling) sürecinin başladığını ifade etmektedir. Koronavirüs (Covid-19) kriziyle birlikte ABD’de Çin’e bağımlılık duyulan sektörlerin (tıbbi ürünler, ilaç sektörü ve otomobil parçaları) daha da belirgin hale geldiğini belirten konuşmacı, Amerikalı şirketlerin bir gün içerisinde Çin’de ışıklarını kapatarak başka bir yere taşınamayacaklarını söylemekte ve bunun (decoupling) yıllarca devam edecek bir süreç olduğunu vurgulamaktadır. Amerikalı ve uluslararası şirketlerin ani tarifeler nedeniyle ekonomik kayba uğrama riskini göze alamayacaklarını da belirten Harris, ABD’de son dönemde küreselleşme ve ekonomik eşitsizliklerin önemli bir tartışma konusu haline geldiğini ve bunun Çin’le ticari ilişkileri olumsuz etkilediğini vurgulayarak, Çin’in etnik azınlıklara yönelik politikalarının da siyasi açıdan olumsuz bir etki oluşturduğunu sözlerine eklemekte ve bu nedenle ABD-Çin ekonomik ilişkilerinde olumlu bir gidişat beklemediğini söylemektedir. Harris, ayrıca, soru üzerine Hong Kong konusunda son yaşanan gelişmelere de değinerek, Çin’in son dönemde yaptıklarının önceki anlaşmalara uygun olup olmadığının tartışmalı olduğunu, ama herşeye rağmen Hong Kong’un Çin toprağı olduğunu vurgulamakta ve Çinli şirketlerin Hong Kong’un fırsatlarından (yetenek havuzu, Batı dünyasına erişim vs.) yararlanmayı ve genel merkezlerini buraya taşımayı düşünebileceklerini ifade etmektedir.
Panelin ikinci konuşmacısı olan Singapurlu emekli diplomat ve Singapur Ulusal Üniversitesi öğretim üyesi Kishore Mahbubani, ki kendisi kısa bir süre önce Has China Won? The Chinese Challenge to American Primacy (Çin Kazandı Mı? Amerikan Önceliğine Çin Meydan Okuması) adlı yeni kitabını[2] yayımlamıştır, sözlerine Doğu Asya bölgesindeki tüm ülkelerin bölgelerinde güçlü bir ABD varlığı görmek istediklerini belirterek başlamakta, bunun nedenini de ABD’nin varlığının bu bölgede piyasaların gelişimi ve istikrarın sağlanması anlamında faydalı olmasıyla açıklamaktadır. Ancak ABD’nin son dönemde uzun vadeli bir stratejisi olmadan Çin’le bir jeopolitik rekabet başlattığını belirten konuşmacı, ABD’nin tavrının öngörülemez ve dengesiz olduğunu söyleyerek, bölgedeki ülkelerin bu nedenle alarma geçtiklerini vurgulamaktadır. Bölge ülkelerinin ABD’nin varlığını desteklediklerini, ama aynı zamanda 4.000 yıldır orada olan Çin’le beraber yaşamaya da mecbur olduklarını hatırlayan Mahbubani, ABD’nin bu süreci daha iyi yönetebileceğinin altını çizmektedir. ABD’nin George F. Kennan’dan bu konuda dersler çıkarabileceğini belirten konuşmacı, Çin’e karşı çevreleme politikasının sonuç vermeyeceğini ve bunun yerine ABD’nin bölgedeki müttefik ve dostlarını arttırmak konusunda girişimler yapması gerektiğini vurgulamaktadır. ABD ile Çin’e jeopolitik rekabetleri konusunda 2-3 seneliğine “pause” tuşuna basmaları tavsiyesini veren Singapurlu konuşmacı, öncelikle koronavirüs (Covid-19) krizinden kurtulmak ve küresel ekonomiyi canlandırmak gerektiğini sözlerine eklemektedir. Moderatör Nicholas Kristof’un ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabete neden olan gelişmelerde Çin’in hatalarının da (Uygurlara yönelik toplama kampları ve Hong Kong’daki “tek devlet, iki sistem” uygulamasının bozulmaya başlanması) etkili olduğunu hatırlatması üzerine ise, Mahbubani, bu konularda Çin’in uygulamalarını desteklemediğini ve bunları hatalı bulduğunu, ancak son 4.000 yıldır en iyi dönemlerini geçiren 1,4 milyarlık Çin halkının gidişattan memnun olduğunu belirterek, Çin’e yönelik rejim değişikliği politikalarının (Çin Komünist Partisi’nden kurtulmak vs.) gerçekçi olmadığını söylemektedir. Amerikalıların Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) adındaki “komünist” terimine aldanarak hatalı hareket ettiklerini belirten deneyimli diplomat, ÇKP’nin yıllar önce Deng Xiaoping döneminden başlayarak rejim ihracı politikasından vazgeçtiğini ve bölge ülkelerince artık bir tehdit olarak görülmediğinin altını çizmektedir. Bunun yanında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’i kötü gösterme ve şeytanlaştırma politikalarının akıldışı olduğunu ve Amerikalıların Cinping’le çalışmak zorunda olduklarını belirten Kishore Mahbubani, Amerikalıların Çin’i dönüştürme konusunda da hayalci davrandıklarını, zira Çin’in ABD’den çok daha köklü ve vatandaş sayısı 4 kat daha fazla bir devlet ve medeniyet olduğunu hatırlatmaktadır.
Panelin üçüncü konuşmacısı olan ve Başkan Obama döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Asya İşleri Yöneticisi olarak görev yapan Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi Evan S. Medeiros ise, sözlerine, ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin güvenlik politikaları temelinde son yıllarda olumsuz bir gidişat yaşadığı ve düşük yoğunluklu risk algısının yüksek yoğunluklu risk algısına dönüştüğü tespitiyle başlamaktadır. Bu önlenemezse, yakın gelecekte ilişkilerin açık düşmanlık temelinde kurgulanmaya başlayacağını belirten Amerikalı konuşmacı, Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi'ndeki sorunları ise iki farklı kategoride değerlendirmektedir. İlk olarak, bu bölgelerde yaşanan sorunu bir askeri/güvenlik meselesi olarak değerlendiren Medeiros, Çin gemilerinin bu bölgelerde her gün boy gösterdiğini ve Malezya ve Vietnam gibi bölge ülkelerini taciz ettiğini iddia etmektedir. Bu bölgelerde deniz yetki alanları konusunda bir uzlaşı olmadığını hatırlatan konuşmacı, Çin'in bu bölgedeki nüfuzunu arttırmak için "tarihsel haklar" (historic rights) kavramını öne sürdüğünü, ancak bunun uluslararası hukukta yeri olmadığını vurgulamaktadır. Bu konunun giderek bir güvenlik riskine dönüştüğünün altını çizen Amerikalı akademisyen, buna karşın Hong Kong ve Tayvan konularının ABD-Çin ilişkilerinde daha öncelikli güvenlik riskleri olduğunu düşünmektedir. İkinci olarak, ABD-Çin rekabetinin ekonomik, teknolojik ve ideolojik mücadele olarak da devam ettiğini açıklayan Medeiros, bunun derinleşmesi durumunda ikili ilişkilerin yeni bir tür "Soğuk Savaş" halini bile alabileceğini iddia etmektedir. Amerikalı akademisyen, ülkesinin bölgeye askeri gemiler göndermeye de devam etmesi gerektiğini; zira ancak bu şekilde bölgedeki Amerikan müttefiklerine güven telkin edilebileceğini vurgulamaktadır. Medeiros, sözlerine, ABD'nin Trump yönetimiyle bazı hatalar yapmış olabileceğini, ama Çin'in de Şi Cinping yönetiminde sürekli olarak ekonomik, siyasi ve askeri olarak sınırları zorlamaya çalıştığını belirterek son vermekte ve bu anlamda hataların iki taraflı olduğunun altını çizmektedir.
İkinci turda yeniden söz alan Karen Harris, ABD-Çin arasındaki gerilimin yeni bir "Soğuk Savaş"tan daha çok 20. yüzyıl başlarında yaşanan "Büyük Güç rekabeti"ne benzediğini söyleyerek başladığı konuşmasında, ABD-Çin ilişkilerinde bundan sonra Washington'ın uygulayabileceği iki farklı seçeneği olduğunu düşünmektedir. Bunlardan ilkinin ABD'nin Çin üstünlüğünü kabul etmeyerek ilişkileri çatışmaya sürüklemek olduğunu belirten konuşmacı, ikinci seçeneğin ise ABD'nin köşesine çekilerek etki alanları üzerinden Çin'i dengelemesi olduğunu söylemektedir. İkinci modelin tercih edilmesi durumunda Çin'le iklim değişikliği ve başka bazı konularda (terörle mücadele ve Kuzey Kore ilk akla gelen örneklerdir) işbirliği yapılabileceğini düşünen Harris, ancak bu yaklaşımın Başkan Trump yönetiminde olacağına ihtimal vermemektedir. Karen Harris, ayrıca, Avrupa Birliği'nin (AB) de küresel bir güç olmaya çalışması bağlamında Soğuk Savaş kalıbının (iki kutupluluk anlamında) geçerli olmadığını düşünmektedir. Harris, Hindistan'ın da yakın gelecekte önemli bir denge unsuru ve başlı başına bir güç olabileceğine dikkat çekmektedir. Amerikalı konuşmacı, son olarak, ABD ile Çin arasında doğrudan bir sınır sorunu olmadığını, ancak siber uzay ve uzay çalışmaları anlamında ABD, Çin ve Rusya ilişkilerinin riskler içerdiğini belirtmektedir.
Kishore Mahbubani ise, ikinci turdaki konuşmasına, Çin'in ABD ile çalışmak konusunda uzun vadeli bir stratejisi olduğunu, ancak ABD'nin böyle bir stratejisinin olmadığını söyleyerek başlamaktadır. ABD'nin diğer bir eksikliğinin dünya düzeninin değiştiğini anlamamak olduğunu belirten Mahbubani, Çin ile Hindistan'ın devasa nüfuslarının da etkisiyle yakın gelecekte -geçmişte olduğu gibi- dünyanın en büyük iki ekonomisi olacaklarını ve 200 yıllık Batı hakimiyeti döneminin sona erdiğini iddia etmektedir. ABD başta olmak üzere tüm Batı dünyasının Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından zafer sarhoşluğuna kapıldığını ve Asya ülkelerinin dirilişlerini fark edemediğini belirten Singapurlu konuşmacı, Amerikalıların Çinlileri kendilerine benzetmek konusunda da çok dikkatli olmaları gerektiğini; zira Çinlilerin Amerikalıların süpergüce dönüşme aşamasındaki gibi (örneğin Theodore Roosevelt'in Başkanlığı dönemi) davranmaları durumunda, kendi bölgelerinde birçok savaş başlatmaları ve yayılmacı siyasete yönelmeleri gerektiğini iddia etmektedir. Roosevelt'in şu an Çin Devlet Başkanı olması durumunda Güney Çin Denizi'ni 24 saat içerisinde Çin kontrolüne alacağını iddia eden Mahbubani, bu anlamda Amerikalıların Çin Komünist Partisi ve Çin yönetimini eleştirmelerini mantık dışı bulmaktadır. Büyük güç psikolojisi ve politikasının zaman zaman kasları göstermek ve sertlik yapmak gerektirdiğini de belirten Mahbubani, bu anlamda on yıllardır hiçbir savaşa katılmayan ve son dönemde Hindistan'la yaşanan sınır çatışmaları haricinde sınır çatışmalarına bile girmeyen Çin'in -Batılı ülkelere kıyasla- daha barışçıl bir aktör olduğuna vurgu yapmaktadır. Asya'daki tüm ülkelerin artık Çin'in geri dönüşü ve büyük güce dönüşmesini durdurmanın imkânsız olduğunu kabul ettiğini belirten deneyimli diplomat ve akademisyen, bu anlamda ABD'nin Çin'le diyalog ve işbirliğini sürdürmesi gerektiğini düşünmektedir.
İkinci turun son konuşmacısı olan akademisyen Evan S. Medeiros ise, Hu Jintao'dan Şi Cinping'e Çin'in giderek daha otoriter bir yapıya dönüşmesinin endişe verici olduğunu söyleyerek başladığı konuşmasında, Amerikalıların hiçbir zaman Çin'in dışa açılmasıyla birlikte Jeffersonvari bir demokrasi (Jeffersonian democracy) olmasını beklemediklerini ve Ronald Reagan, George H. W. Bush ve Bill Clinton döneminde uygulanan politikalarla ÇKP'den kurtulmanın da hedeflenmediğini söylemektedir. Amerikalıların Şi Cinping yönetimini eleştirmesinin temel sebebinin demokrasiden ziyade Pekin'in ekonomik gücünü diplomatik bir silaha çevirmesi ve giderek güçlenen ordusunu bölgesindeki diğer ülkelere karşı koz olarak kullanması olduğunu belirten Amerikalı akademisyen, bu anlamda Washington açısından sorunun Çin'in güçlenmesi değil, bu gücüyle ne yapacağı olduğunun altını çizmektedir. Çin'in Şi Cinping yönetiminde giderek daha Leninist ve otoriter bir yönetim olma yolunda sinyaller verdiğini iddia eden konuşmacı, bunun ise doğal olarak çatışmacı siyasete neden olacağını düşünmektedir. Çin ile ABD arasındaki rekabetin Batı ile Doğu arasında bir mücadele olmadığının da altını çizen Medeiros, Singapur Başbakanı Lee Hsien Loong'un Foreign Affairs dergisinde yazdığı son makalesinde[3] kullandığı değerlerin Batı kaynaklı değerler olduğunu vurgulayarak, Şi Cinping ve mevcut Çin yönetiminin bilinçli öz çıkar (enlightened self-interest) yaklaşımına sahip olmadığını iddia etmektedir. Bu anlamda, Medeiros, Çin'in son dönemde güçlenmesiyle birlikte gücünü Amerikan çıkarlarının değil, küresel çıkarların aleyhine kullandığını düşünmekte ve bu nedenle ülkesinin Çin'le ilişkilerini gerdiğini vurgulamaktadır. ABD'nin tavrının bir zorunluluk olduğunu da vurgulayan konuşmacı, zira Japonya ve Avustralya dışında Çin'in Hong Kong'daki uygulamalarına tepki gösterebilen bir Asya ülkesinin olmadığını hatırlatmaktadır.
Konuşmanın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; katılımcıların görüşlerini makul çerçevede tuttukları görülmekle birlikte, Kishore Mahbubani'nin Çin'e, Karen Harris ve Evan S. Medeiros'un ise ABD'ye daha yakın durdukları belirtilebilir. Harris'in en önemli tespitleri; ABD ile Çin arasındaki ticaretin kademeli olarak azalacağı öngörüsü ve Washington'ın Pekin'e karşı ya askeri/çatışmacı, ya da nüfuz alanları oluşturmak ve müttefikleri desteklemek suretiyle Çin'e daha ılımlı bir yaklaşım oluşturacağı yönündeki vurgusudur. Kishore Mahbubani'nin tartışmaya ve genel olarak literatüre en önemli katkısı, Asya yüzyılının ve Çin'in süpergüce dönüşmesinin artık önlenemez olduğu görüşü ve Çinlilerin diğer devletlere yaklaşımının Batılı devletlerin geçmişte güçlendikleri dönemde uyguladıkları politikalara kıyasla çok daha barışçıl olduğu görüşüdür. Evan S. Medeiros'un tartışmaya en önemli katkısı ise, Çin'in Şi Cinping döneminde uygulamaya başladığı iddialı tavırlarının ABD'den ziyade küresel siyasal ve ekonomik sistem açısından riskli olduğu ve ABD'nin politikalarında yumuşamaya geçilebilmesi için Çin'in de kendi tavırlarını gözden geçirmesi gerektiği yönündeki vurgudur.
ABD-Çin rekabetine dair kanımca söylenmesi gereken en önemli unsur, Washington'ın Çin'in ekonomik liderliğinin olduğu yeni bir dünya düzeninde küresel liderliğini ve mevcut Bretton Woods sistemini nasıl koruyacağına dair stratejik planlamalarına başlaması gerektiğidir. Çin'in ekonomik liderliği, kesinlikle dünya düzenini artık Çin'in belirleyeceği anlamına gelmemekle birlikte, bunun Çin'in bölgesel ve küresel etkisini daha da arttıracağı yadsınamaz bir gerçektir. Bu anlamda, ABD, yeni dönemde yumuşak güç unsurlarını daha iyi kullanmak ve müttefikleriyle (başta AB olmak üzere) daha iyi ilişkiler kurmak zorundadır. Diğer bir seçenek ise, Çin'e karşı sertlik politikasına yönelmek ve bir Uzak Asya'da girişilecek büyük bir savaşın fitilini ateşlemek olabilir. Ancak bunun maliyeti çok çok ağır olacağı için, ABD, bunu yapmaya da cesaret edememekte ve Donald Trump döneminde ekonomik yaptırım, yüksek tarifeler ve siyasi suçlamalarla Çin'in yükselişini yavaşlatmaya çalışmaktadır. Trump'ın bu politikasını çok eleştirenler olmakla birlikte, Trump'ın rakibi Demokrat Joe Biden'ın da Çin konusunda hiç de ılımlı bir profil sergilemediğini bu noktada hatırlamak gerekir.[4] Bu anlamda, ABD-Çin rekabeti, 21. yüzyılda en önemli akademik ve siyasi tartışma konusu olmayı sürdürecek gibi gözükmektedir. Türkiye'de de bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak her iki ülkeyle de yakın ilişkileri olan Avustralya, bu rekabetin ön cephesi ve en önemli fikirlerin yeşerdiği ülke olacak gibi gözükmektedir.
Çin Halk Cumhuriyeti ile Hindistan arasında zaman zaman yumuşayan, zaman zaman gerilen ilişkiler, önceki gün Keşmir bölgesinde sınırda yaşanan çatışmalarla bir kez daha gerildi. Üstelik, çatışmalar, bu kez tam 20 Hindistan askerinin ölümüne yol açtı. Çin tarafı herhangi bir kayıp bildirmezken, Hindistan kaynaklı ANI haber ajansı (ANI News), çatışmalarda 43 Çin askerinin öldüğünü iddia ediyor. Bu nedenle, bu olayın 45 yıl sonra bir ilk olduğu ve iki ülke ilişkilerine ciddi olumsuz etkilerinin olabileceği iddia ediliyor. Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar olaylar nedeniyle Çin’i suçlarken, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi de ilk saldırının Hindistan askerlerinden geldiğini iddia etti. Buna karşın, iki ülkenin Dışişleri Bakanları bu konuyu dün telefonda görüşerek, gerilimin tırmandırılmaması konusunda uzlaştıkları mesajını verdiler. Bu yazıda, Çin-Hindistan ilişkilerinde yaşanan tehlikeli gerilimi ve bunun nedenlerini kısaca anlatmaya çalışacağım.
Çatışmaların yaşandığı Keşmir bölgesindeki Galwan Vadisi’nde yer alan Çin-Hindistan sınırı haritası
Çin ile Hindistan ilişkilerinde yaşanan gerginliklerin temeli, tarihi Keşmir Sorunu’na ve 1962 Çin-Hindistan Savaşı’na dayanıyor. Hindistan, Pakistan ve Çin arasında dağlık bir bölge olan ve Himalaya Dağları’nın eteklerindeki Keşmir, Hindistan ve Pakistan’ın bölünmesinin ardından bu iki ülke arasında bölüşülmüştür. Keşmir'in doğusunu oluşturan ve Aksay Çin (Aksai Çin) olarak bilinen dağlık bölge ise, 1962 yılındaki Çin-Hindistan Savaşı’nın ardından Çin tarafından kontrol altına alınmıştır. Bölgenin Srinagar ve Cemmu kentlerini içine alan güney kısmı Hindistan’ın Cemmu Keşmir eyaletini oluştururken, Pakistan kontrolünde olan kuzey kısmına Azadi Keşmir adı verilmiş, doğuda nüfusun az olduğu dağlık kısım ise Çin’in kontrolünde kalmıştır. Keşmir bölgesindeki sorunun temelinde, üç ülke (bilhassa da Hindistan ile Pakistan) arasında yaşanan sınır anlaşmazlıkları ve Hindistan bölgesinde yaşayan Müslümanların kendi yönetimlerine karşı ayaklanmaları bulunmaktadır. 1948 ve 1965’te Pakistan ile Hindistan arasında iki defa savaşa neden olan Keşmir bölgesinde, 1972 yılında Birleşmiş Milletler gözetimi ve arabuluculuğunda “kontrol hattı” verilen bir ateşkes hattı oluşturuldu. Buna rağmen, sınır bölgesinde zaman zaman yaşanan çatışmalar hiç sona ermedi. Hindistan’ın kontrolü altında bulunan Keşmir bölgesinde yaşayan Müslümanların düzenledikleri protesto gösterileri ve yaşanan ayaklanmalar temel sorunu oluştururken, bu konu özellikle bu iki ülke arasında sorun olmaya devam etti. 1999 yılında Hindistan ile Pakistan arasında üçüncü defa savaş yaşanınca, 2003 yılında iki ülke arasında bir ateşkes anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile ilk yıllarda sınır çatışmaları ciddi anlamda azaltılsa da, 2016 yılından itibaren iki ülke arasındaki rekabet ve sınır çatışmaları yeniden yükselmeye başladı. Öyle ki, 2016 Eylül-2018 Mayıs döneminde iki ülke arasında yaşanan çatışmalarda tam 150 asker hayatını kaybetti. Son dönemde vuku bulan bir diğer ilginç gelişme ise, 1962 savaşından yıllar sonra, Keşmir’de, Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan gerilimin Hindistan ile Çin ilişkilerine de yansıması oldu.
Hatırlanacak olursa, Başbakan Narendra Modi döneminde giderek Hindu milliyetçiliği politikalarına yönelen Hindistan, 2019 yılı içerisinde yaptığı bir düzenlemeyle, ki düzenlemenin gerekçesi Hindistan’ın geri kalanıyla Keşmir bölgesinin entegrasyonunu sağlamaktır, Cammu Keşmir eyaletinin özerk statüsünü kaldırmıştı. Bu karara daha çok Pakistan tepki gösterirken, Çin’in de bu karardan memnun olmadığı son gelişmelerle birlikte anlaşılmış oldu. Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde Hindistan-Çin ilişkileri konusunda çalışmalar yapan Hüseyin Korkmaz, iki ülke arasındaki sınır çatışmalarının 1962’den beri devam ettiğini, 1993’te Hindistan-Çin Sınır Alanlarındaki Fiili Kontrol Hattı Boyunca Barış ve Huzurun Korunması Anlaşması ile bu konuda temel bir çerçeve belirlendiğini ancak meselenin henüz çözülemediğini belirtirken, çatışmaların topyekûn bir savaşa dönüşmesini ise zayıf bir ihtimal olarak değerlendiriyor. Korkmaz, iki ülke arasındaki sınır konusunda Yeni Delhi ile Pekin arasında 3.488 kilometrelik anlaşmazlık olduğunu belirtirken, Çin’in son dönemde Yeni İpek Yolu (Tek Kuşak Tek Yol) projesiyle güçlenmesinin ve bölgesel nüfuzunu arttırmasının da Hindistan’ı endişelendirmiş olduğuna dikkat çekiyor. Hindistan ile Çin arasındaki gerilim Keşmir ile sınırlı da değil; 2019 yılı başlarında Başbakan Modi’nin Güney Tibet’teki tartışmalı Arunaçal Pradeş (Arunachal Pradesh) bölgesini ziyaret etmesi de iki ülke arasında çeşitli polemiklere neden olmuştu. Bu olayın ardından 2020 yılı içerisinde Keşmir bölgesinde sınırda yaşanan gerilimler artarken, iki ülke askerleri arasında önce yumruklaşma, daha sonra durdurma olayları ve son olarak da silahlı çatışma yaşandı.
National Interest dergisi için bu konuyu değerlendiren Arif Rafiq, Keşmir’in özerklik statüsünün kaldırılmasının ardından Çin’in kamuoyu önünde sert bir tepki vermemesine karşın, müttefiki durumundaki Pakistan’ın durumu ve ABD ile Hindistan arasında yaşanan yakınlaşma nedeniyle Pekin’in bu konuda daha sert politikalara yönelmeye başladığını iddia ediyor. Bu bağlamda, Rafiq, Hindistan’ın Modi döneminde başlayan agresif politikalarından 2015 yılında Nepal’in de olumsuz etkilendiğini ve sonraki süreçte Çin’le yakınlaşmaya başladığını ifade ederek, ABD destekli Hindistan politikalarının Nepal’e benzer şekilde birçok ülkeyi Çin’in kucağı iteceğine dikkat çekiyor. The Diplomat dergisine yazan Sudha Ramachandran ise, Hindistan ile Çin arasındaki sınır sorunlarına dikkat çekerek, bu durumun iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilediğini belirtiyor.
Bu gelişmeleri küresel siyaset bağlamında değerlendirmek gerekirse; birçok stratejist tarafından Batı hâkimiyetinin sona ereceği düşünülen 21. yüzyılın ilk çeyreğine doğru ilerlenirken, Asya ülkelerinin kendi aralarındaki sorunları çözmekten aciz olmaları ve buna uygun mekanizmaları yeterince geliştiremedikleri görülmektedir. Bu noktada, Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Hindistan ve Pakistan gibi önemli Asya ülkelerinin üyesi oldukları Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) ne derece önemli ve gerekli bir uluslararası kuruluş olduğu gerçeği de karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, Çin’in yükselişine uluslararası hukuk temelinde devam etmesi, Asya bölgesi ve Asya ülkelerinin ekonomik kalkınmalarını sürdürmeleri ve sınır çatışmalarının büyük çatışma ve savaşlara dönüşmesinin önlenmesi gibi amaçlarla, ŞİÖ’nün bu gibi konularda devreye girmesi gerekli gözüküyor. Ancak elbette başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri de, dünyadaki ekonomik ve siyasi üstünlüklerini kaybetmek istemeyecekleri için, Asya ülkelerinde milliyetçi-muhafazakâr ve çatışmacı liderleri desteklemeye devam edeceklerdir. Bu konuda ilk akla gelen kişi Filipinler lideri Rodrigo Duterte olup, Hindistan Başbakanı Narendra Modi de giderek benzer bir çizgide konumlanmaktadır. Bu bağlamda, Asya ülkelerinin kendi sorunlarını kendi oluşturdukları mekanizmalarla çözmeleri ve dışarıdan etki ve müdahalelere imkân tanımamaları daha doğru bir strateji gibi gözükmektedir. Ayrıca bölgede demokratik rejimlerin ve liberal uygulamaların yaygınlaşması da, kuşkusuz, bölgedeki çatışmaları körükleyen milliyetçi-muhafazakâr siyasetlere vurulmuş bir darbe olacaktır. Liberal değerlerin merkezi olduğunu iddia eden Batılı ülkelerin aşırı milliyetçi popülist liderlere destek vermesi de, aslında, kendileriyle çelişir durumlarına bir örnektir.