1 Ağustos 2018 Çarşamba

Prof. Dr. Timuçin Kodaman'la Mülakat


Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Timuçin Kodaman, birçok bilimsel kitap[1] ve makalenin yazarı olan değerli bir akademisyendir. 24 Haziran seçimleri sonrasında Türkiye’nin dış politikada atacağı adımlar tüm dünyada merakla beklenirken, bu soruyu konunun uzmanı olan Prof. Dr. Timuçin Kodaman’a sorduk.

Prof. Dr. Timuçin Kodaman

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam mülakat teklifimizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyorum. 24 Haziran seçimleri ve çeşitli siyasal tartışmalar nedeniyle dünya basınında Türkiye’ye son aylarda hiç olmadığı kadar yoğun bir ilgi gözlemleniyor. Buna karşın, ülkenin otoriterleştiği ve İslamcı bir çizgiye yöneldiği yönündeki eleştiriler de sıklıkla dile getiriliyor. Siz, seçimler sonrasında Türkiye’nin Irak ve Suriye politikasında ne gibi değişiklikler bekliyorsunuz? Afrin ve Menbiç hamleleri sonrasında yeni bir askeri operasyon gündeme gelebilir mi?

Prof. Dr. Timuçin Kodaman:  2017 yılında referandum sonucunda değişen ve parlamenter sistem yerine getirilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin uygulamaya konduğu ilk seçim olan 24 Haziran seçimlerinin dünya basınında ilgi görmesini tabii ki olumlu karşılıyorum. Referandum sürecinde ve sonrasında, sizin de dediğiniz gibi, uluslararası basın-yayın kuruluşlarında Türkiye'nin otoriterleşmesi ve İslamcı çizgiye kayması tartışmaları oldukça yoğun olarak yer aldı. Lakin Cumhuriyet rejimi ile bir sıkıntımız olmadığına göre, AK Parti döneminde çokça karşılaştığımız bu tartışmalar gene devam eder; ama Türkiye bir rejim değişikliğine gider mi, hiç zannetmiyorum. Tabii ki yeni sistemin eksiklikleri var. Hiç yok desek bile, seçim sonrası eski mevzuatın düzenlenmesi için çıkarılan "khk"lar, geçtiğimiz bir yılda mecliste yapılması gereken ama yapılamayan uyum yasaları ile eksikliklerin giderilmesine yöneliktir. Kısacası, Batı dünyasına hâkim olan ve Türk devletinin üçüncü rejimi olan Türkiye Cumhuriyeti'nde otoriterleşme ve İslamcı bir çizgiye kayış olduğunu işleyen endişeleri yerinde bulmuyorum.

Ayrıca seçim sonrasında Suriye ve Irak politikalarında bir değişiklik de beklememekteyim. Özellikle terörle mücadele ve komşularımızın toprak bütünlüğü ilkeleri özelinde bir değişikliği, hem Cumhurbaşkanlığı, hem de TBMM fotoğrafı çerçevesinde mümkün görmemekteyim. Aynı bağlamda, bölgesel ve küresel aktörler arası dengeleri göz ardı etmeyen bir politika yürüten Dış İşleri karar alıcıları ve bürokratlarının da aynen seçim öncesinde olduğu gibi bir istikamet izleyeceklerini düşünüyorum. Ancak Afrin ve Menbiç haricinde, Irak’da Sincar ve Fırat’ın doğusunda Süleyman Şah Türbesi'nin eski yerine getirilmesi ve sınırlarımızla olan bağlantısının kurulması için yeni bir askeri harekât olabilir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türk basınında fazla ifade edilmese de, son yıllarda Doğu Akdeniz’de çok önemli gelişmeler yaşanıyor ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi-İsrail-Yunanistan-Mısır dörtlüsü arasında bir enerji işbirliği gelişiyor. Amerikan Noble Energy şirketinden sonra İtalyan Eni ve Fransız Total şirketleri de Rum Kesimi’ndeki arama faaliyetlerine dâhil edildi. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ana unsuru olan Kıbrıslı Türkler’in haklarının gasp edilmesini önlemek amacıyla garantör devlet Türkiye’nin de bu sürece müdahil olduğu ve daha önce bir İtalyan araştırma gemisini engellediği biliniyor. Bu süreç sizce nereye doğru gidebilir? Türkiye, bu süreçte KKTC’nin varlığının tescili konusunda bir kazanım elde edebilir mi?

Prof. Dr. Timuçin Kodaman: Türkiye, Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan enerji rezervlerine yönelik tutumunu KKTC’nin haklarını göz önünde tutarak belirlemektedir. Türkiye’nin bu tavrı, Doğu Akdeniz’de saydığınız ülkelerin politikalarına bağlı olarak iki türlü sonuç doğurabilir:
  • Türkiye, KKTC’nin haklarını savunmak için Doğu Akdeniz’de bir gerginlik veya çatışmayı göze alabilir.
  • Bölge ülkeleri tercihlerini KKTC’nin hakları korunarak enerji rezervlerinin işletilmesi ve kullanılması yönünde belirledikleri takdirde, Türkiye, bölgede her türlü işbirliğine açıktır.
Türkiye ve KKTC’nin Annan Planı'ndan beri genel tutumuna bakıldığında, çözüm odaklı işbirliğini arzu ettikleri görülmektedir. Türkiye, 2010’ların başındaki müzakereler sırasında Rum tarafına enerji kaynaklarının KKTC ile birlikte işletilmesini ve elde edilecek gelirlerin iki toplumun işbirliği için kullanılmasını öneren bir teklifte bulunmuştur. Her zamanki gibi, bu teklif, Rum tarafınca reddedilmiş ve GKRY, Kıbrıs enerji rezervleri üzerinde tek taraflı olarak faaliyetlerde bulunmaya devam etmiştir. Oysa bu teklif, 1990’ların başından beri enerji nakil merkezi olma iddiaları ile de uyumlu idi. GKRY’nin oluşturmaya çalıştığı bu fiili durum karşısında, Türkiye, KKTC hükümetinin verdiği izinle Ada karasularında kendi hidrokarbon aramalarını KKTC yararına olacak şekilde yürütmektedir.

Kıbrıs müzakerelerinin Temmuz 2017’de başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, GKRY’nin doğalgaz arama faaliyetlerine hız vermesine karşılık olarak, Türkiye de bölgede daha fazla arama faaliyeti yürüteceğini belirtmiştir. GKRY’nin İtalyan Eni ve Fransız Total şirketlerine 2017 sonu itibarıyla doğalgaz arama izni vermiş olması, bölgede son aylarda yaşanan gerginliğin ana sebebi olmuştur. Türkiye’nin Suriye'de askeri operasyon yaptığı dönemde Yunanistan ve GKRY’nin Ege ve Akdeniz’deki faaliyetleri, fiili durumu bir oldu-bitti ile lehlerine çevirme gayretkeşliğinden başka birşey değildir. Asıl sorunumuz ise, bu tip konularda Türkiye ve KKTC'deki Grekofil kişilerin yaygaralarının önemsiz düzeye indirilmesi ve Türk toplumunun ve Türkiye’nin Akdeniz güvenliğinin sağlanmasıdır. Yaklaşık 40 senedir devam eden bu mesele, hem bugünkü, hem de gelecekteki hükümetlerimizin milli duruşları ile geri adım atmadan çözülebilir.


Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türk Dış Politikası’nda Avrupa Birliği üyeliği hedefinin etkisini yitirmesinden sonra temel bir hedef ve genel bir yön arayışı sürüyor. Siz bir Uluslararası İlişkiler uzmanı olarak gençlerimizi ne gibi hedefler doğrultusunda yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorsunuz?

Prof. Dr. Timuçin Kodaman: Avrupa Birliği üyeliği, Soğuk Savaş döneminden beri hedefimizdi. Fakat gelinen noktada Avrupa Birliği ile bir geleceğimizin olduğunu düşünmemekteyim. Ama bu demek değildir ki, Türkiye’nin dış ticaretinin büyük çoğunluğunun gerçekleştiği AB ile tüm ilişkilerimizi keselim. Gençlerimiz AB için yetiştirilmemeli; bu doğrultuda hem milli, hem de küresel çapta becerilerle donatılmalıdırlar. Çünkü dünyada AB’den çok daha öne çıkan küresel aktörler mevcuttur.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Milliyetçi Hareket Partisi’nin Cumhur İttifakı ile iktidarın paydaşı haline gelmesinin Türk Dış Politikası’na somut etkileri neler olabilir?

Prof. Dr. Timuçin Kodaman: Cumhur İttifakı'nın kurulması, AK Parti hükümetinin terör ve bölgesel konularda politika değişikliği yapması ve MHP’nin düşündüğü dış politika çizgisiyle yakınlaşması sonucunda oluşmuştur. Tabii ki FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz darbe girişimi ile ortaya çıkan beka meselesi de bu yakınlaşmada katalizör görevi üstlenmiştir. Bu ittifak, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin belirttiği üzere, bir koalisyondan daha çok, hükümete güvenlik bağlamında destek vermek üzerine kuruludur. Bakanlar Kurulu'na MHP’den üye verilmemesini bu açıdan değerlendirebiliriz.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Size teşekkür ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum. Ayrıca Isparta’ya selamlar…


Röportaj: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 01.08.2018


[1] Bazı kitaplarına buradan ulaşılabilir; https://www.kitapyurdu.com/yazar/yrd-doc-dr-timucin-kodaman/40232.html.

19 Temmuz 2018 Perşembe

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık'ın "Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası" kitapları hakkında verdikleri mülakat Rusça olarak da yayınlandı


Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık'ın "Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası" kitapları hakkında UPA'ya verdikleri mülakat, Geo-Politica.info ve Inosmi adlı Rus internet siteleri tarafından Rusça olarak da yayınlandı. Aşağıdaki linklerden bu mülakata ulaşabilirsiniz.





16 Temmuz 2018 Pazartesi

Amerikalı Diplomat Victor Cha’nın ABD-Kuzey Kore Yakınlaşması Hakkındaki Görüşleri


Güney Kore asıllı Amerikalı diplomat, akademisyen ve yazar Victor Cha (1961-)[1], ABD Başkanı George W. Bush döneminde Beyaz Saray’da Kuzey Kore konusunda en yetkili danışman olarak görev yapmış etkili bir kişidir. Cumhuriyetçi Parti’ye yakın ve muhafazakâr bir isim olan Cha, CSIS adlı düşünce kuruluşunda da görev yapmaktadır.[2] Cha, kısa bir süre önce ABD’nin yeni Güney Kore Büyükelçisi olacağı yönünde çeşitli analizlere de konu olmuştur.[3] Birkaç kitabı da olan Cha’nın en dikkat çekici çalışması, Kuzey Kore siyasal sistemini incelediği The Impossible State: North Korea, Past and Future adlı 2013 basımı eserdir.[4] Bu yazıda, Victor Cha’nın ABD ve Kuzey Kore ilişkileri, Kuzey Kore nükleer programı ve iki ülkenin liderleri (Donald Trump ve Kim Jong-un) arasında kısa süre önce başlayan son diplomasi/müzakere trafiği hakkında yaptığı değerlendirmeler özetlenecektir. Yazıda faydalanılacak olan iki kaynak; Cha’nın Nisan 2018’de katıldığı Council on Foreign Relations (CFR) açık oturumu[5] ve yine CFR’nin “The President’s Inbox” serisi kapsamında Temmuz 2018’de katıldığı podcast yayınıdır[6].

The Impossible State: North Korea, Past and Future

Victor Cha, 9 Nisan 2018’de katıldığı açık oturumda, ilk olarak ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un resmi görüşme yapacak olmalarının herkes için büyük bir sürpriz olduğunu belirtmiş ve bu tarz görüşmelerin tatminkâr olabileceği gibi, başarısız olmaları durumunda son derece riskli olabileceğine de vurgu yapmıştır. Cha, bu görüşme öncesinde Kuzey Kore ve Güney Kore liderleri arasında gerçekleşecek görüşmelerin bu görüşmenin yapılıp yapılmayacağı konusunda belirleyici olacağını da söylemiş ve Güney Kore Başkanı Moon Jae-in’in ABD Başkanı Trump’a görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmemesi veya nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda büyük ihtimalle bilgilendirme yapacağını ve tavsiyelerde bulunacağını söylemiştir. Cha, yine bu oturumda Kore Sorunu’nun ABD’nin daha kapsamlı Asya politikasının bir parçası olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekerek, Kuzey Kore ile yapılacak görüşmeler konusunda müttefik ülkelerle koordineli hareket edilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Kore asıllı Amerikalı diplomat, ayrıca sadece görüşme yapmış olmak için görüşme yapılmaması gerektiğini ifade etmiş ve bu görüşme öncesinde mutlaka bir strateji geliştirilmesi gerektiğini kaydetmiştir. ABD’nin Kuzey Kore politikasını yakın müttefikleri olan Güney Kore ve Japonya ile birlikte bölgenin en iddialı ülkesi Çin Halk Cumhuriyeti ile de koordineli olarak uygulaması gerektiğini belirten Victor Cha, Kuzey Kore’den istenecek tavizler karşısında ne verilebileceğinin iyi hesap edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu noktada Cha’ya göre ABD’nin Pyongyang’dan istediği şey nettir ve bu da Kuzey Kore’nin nükleer programına tamamen son vermesidir. Cha, bu bağlamda 2018 yılında gelinen ve herkes için sürpriz kabul edilebilecek noktanın 2017 yılı sonlarında Kış Olimpiyatları vesilesiyle Seul’ün başlattığı diplomasi çabalarının bir sonucu olduğunu vurgulamakta ve Güney Kore Başkanı’nın Kore yarımadasını nükleer silahlardan arındırmak konusundaki görüşlerini -geçmişten farklı olarak- artık Kuzey Koreli muhatabına iletilebildiğini anlatmaktadır. Cha, ABD-Kuzey Kore görüşmesi öncesinde müttefik ülkelerden Başkan Trump’a yönelik olarak gelen övgü dolu sözlere de dikkat çekmekte ve Japonya ve Güney Kore gibi müttefik ülkelerin bu süreç öncesinde biraz özerk davranmaya gayret ederek sürece katkı yaptıklarına işaret etmektedir. Ayrıca bu sürece nasıl gelindiği konusunda, Kuzey Kore üzerinde hem teşvik, hem de baskıların etkili olduğunu düşünen Cha, bu bağlamda ilk olarak yaptırımların etkisine dikkat çekmektedir. ABD’nin baskılarıyla BM Güvenlik Konseyi’nden Pyongyang aleyhine 10 karar alındığını vurgulayan Amerikalı diplomat, Çin’in de destek verdiği bu kararlarla birlikte Kuzey Kore’nin ihracatının durma noktasına geldiğini kaydetmektedir. Bu durumun Kuzey Kore’de yüksek enflasyona (özellikle gaz ve pirinç gibi çok önemli metalarda) neden olduğunu belirten Cha, bu bağlamda ekonomik yaptırımların başarısına dikkat çekmektedir. İkinci olarak ABD yönetiminin alacağı kararların öngörülemez oluşunun hasım devletlerde yarattığı sıkıntıya dikkat çeken Cha, bu bağlamda kısa süre öncesine kadar Washington’da Kuzey Kore’ye yönelik askeri harekât planları yapılmasının da Pyongyang’ı müzakere konusunda istekli davranmaya itmiş olabileceğini söylemektedir. Üçüncü olarak ise, Amerikalı diplomat, Kuzey Kore’nin zaten nükleer bir devlet olduğunu ve nükleer testlerinde belli bir aşamaya ulaşmış olduğu için bir ara vermenin iyi olabileceğini düşündüğünü iddia etmektedir. Kuzey Kore’nin böyle bir görüşme için 40 yıldır beklediğini hatırlatan Victor Cha, nükleer bir devlet olarak Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması konusunda ABD ile masaya oturabilmenin Pyongyang açısından önemli bir başarı olarak algılanacağını söylemektedir. Ayrıca ABD’nin Pyongyang’a yönelik düşmanca tutumunu değiştirmesi durumunda Kuzey Kore’nin nükleer silahlarından kolaylıkla vazgeçebileceğini belirten Cha, ancak bu konudaki politikanın sadece Washington tarafından değil, ABD’nin bölgedeki müttefiklerince de belirlendiğini anımsatmaktadır. Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un, kısa süre önce babası Kim Jong-il’in (Kim Cong-il) Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması konusunda ölmeden önce kendisine bir istekte/vasiyette bulunduğunu açıkladığını da hatırlatan Amerikalı konuşmacı, bu konuda henüz belirsizliklerin devam ettiği bir dönemde yaptığı bu konuşmada genel olarak ihtiyatlı iyimser bir tutum takınmıştır.

9 Nisan 2018 tarihli CFR açık oturumu

10 Temmuz 2018 tarihli CFR podcast yayınında ise, Victor Cha, Singapur’da gerçekleşen Trump-Kim görüşmesi ve ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo’nun Kuzey Kore temasları sonrasında ABD-Kuzey Kore ilişkileri konusundaki fikirlerini daha net olarak ortaya koyabilmiştir. Cha, Kuzey Kore rejiminin nükleer programından vazgeçmek konusundaki istekli adımlarına karşın ABD’den kendi talepleri (ekonomik yaptırımların kaldırılması, Kore’ye yönelik askeri tatbikatların durdurulması ve Kore’deki askeri birliklerin geri çekilmesi, iki ülke arasında bir barış anlaşması imzalanması ve Güney Kore ve Japonya’daki nükleer şemsiyenin sonlandırılması) konusunda bir karşılık alamadığı için Washington rejimini “gangster gibi davranmak”la suçladığını söylemekte ve son yaşanan yakınlaşma sürecine rağmen tarafların yeniden 10 yıl öncesindeki belirsizlik noktasına döndüğünü belirtmektedir. Amerikalılarla Kuzey Korelilerin “nükleer silahlardan arındırma” (denuclearization) politikasından tam olarak aynı şeyi algılamadıklarını da sözlerine ekleyen Cha, Pyongyang’ın ABD’nin beklentilerini yerine getirmesi durumunda nükleer programına son vermeyi düşündüğünü, Washington’ın ise nükleer programın sonlandırılması sonrasında bu beklentileri yerine getirmek konusunda adımlar atabileceğini ifade etmeye çalıştığını anlatmaktadır. Bu durumun Mike Pompeo’nun üçüncü ve son ziyaretiyle daha net olarak anlaşıldığını belirten Kore asıllı Amerikalı diplomat, Kuzey Kore’nin şimdiye kadar nükleer denemelerini durdurmak dışında herhangi bir adım atmadığını da iddia etmektedir. Cha’ya göre; Pyongyang bu konuda şimdiye kadar ciddi kabul edilmesi gereken yalnızca Çin sınırına yakın nükleer test bölgesindeki tünellerin yok edilmesi adımını atmış ve bunu da Washington’dan ziyade -radyasyon sızıntısından korkan- Pekin’in isteği doğrultusunda yapmıştır. Cha, füze motoru tesislerinin kapatılması konusunda ise, henüz sadece sıvı bazlı üretim yapan eski bir tesisin kapatıldığını ve tespit edilmesi daha zor olan katı madde bazlı yeni bir füze motoru tesisi inşa edildiği için bu konuda Washington’a dürüst davranılmadığını söylemektedir. Çin’in ABD-Kuzey Kore yakınlaşmasına bakışını da değerlendiren Cha, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in bir yıl kadar öncesinde sürekli nükleer füze denemeleri yaparak bölgede kaos yaratan ve Çin’i de zor duruma düşüren Kim Jong-un’a kızgın olduğunu, şimdi ise ABD-Kuzey Kore yakınlaşması nedeniyle Çinlilerin kendilerini dışlanmış hissederek Kim Jong-un’la üstüste görüşmeler gerçekleştirdiğini söylemektedir. Pekin’in gelinen noktadan herşeye rağmen memnun olduğunu; zira hem Pyongyang’ın nükleer denemelerini durdurmasının, hem de ABD’nin Kuzey Kore konusunda Çin’in işbirliğine ihtiyaç duymasının Pekin nezdinde olumlu değerlendirildiğini vurgulamaktadır. ABD-Kuzey Kore yakınlaşması konusunda her iki ihtimalde de Çin’e ihtiyaç duyulacağını kaydeden Victor Cha; işlerin iyi gitmesi durumunda Pekin’in bir barış anlaşması konusunda işbirliğinin gerekeceğini, işlerin -şimdi olduğu gibi- kötü gitmesi durumunda ise Pekin’in Kuzey Kore üzerindeki ekonomik yaptırımlarını arttırması gerekeceği için Çin’e her koşulda ihtiyaç duyulacağını iddia etmektedir. Bu anlamda Pekin’in Kuzey Kore politikasını başarılı olarak değerlendiren Amerikalı diplomat, Başkan Trump’ın bazı Çin mallarına yönelik olarak koyduğu ek vergilerle başlattığı ABD-Çin arasındaki ticaret savaşının ise bu konjonktürde doğru olmadığını düşünmektedir. Güney Kore konusunda ise, Başkan Moon Jae-in’in son yaşanan gelişmelerle birlikte hem coşku (savaş riskinin ortadan kalkması ve yeniden diplomasinin başlaması nedeniyle), hem de tedirginlik (müzakere sürecinin iyi gitmemesi ve Başkan Trump’ın öngörülemezliği nedeniyle) içerisinde olduğunu düşünen Kore asıllı Amerikalı uzman, Kuzey Kore konusunda bundan sonra atılacak adımlar hakkında Seul’le koordineli hareket edilmesi gerektiğini ima etmektedir. Başkan Moon’un -sunshine policy (güneş ışığı politikası) adı verilen- Kuzey Kore ile ilişkiler konusunda yaptığı açılımların ülkesinde çok olumlu karşılandığını ve Başkan’ın şimdilerde halkınca yüzde 80 oranında onaylandığını belirten Cha, bu nedenle Güney Kore’nin de ABD-Kuzey Kore yakınlaşmasına katkı sunmaya devam edeceğini düşünmektedir. ABD Başkanı Trump’ın en yakın ilişkiler kurduğu Asyalı lider olan Şinzo Abe’nin yönettiği Japonya’nın bu sürece bakışının ise kuşkucu olduğunu söyleyen Cha, Tokyo’nun Trump’ın Pyongyong’la sadece nükleer program ve kıtalararası balistik füzeler konusunda bir anlaşma yapmasından çekindiğini, zira Kuzey Kore’nin elindeki kısa ve orta menzilli füzelerin de Japonya için ciddi bir tehdit kaynağı olduğunu sözlerine eklemektedir. Rusya’nın bu konudaki politikalarını da değerlendiren Victor Cha, Moskova’nın bu konuda tutarlı bir şekilde iki Kore arasında uzlaşma istediğini ve Pyongyang’ın nükleer programı veya balistik füzelerinden ziyade Kuzey Kore’ye hafif su reaktörü satmakla ilgilendiğini düşünmektedir. Moskova’nın Pyongyang üzerindeki etkisini de sınırlı olarak değerlendiren Amerikalı uzman, Soğuk Savaş döneminde Kuzey Kore komünist rejiminin Çin ve Rusya’yı birbirlerine karşı bir denge unsuru olarak çok iyi kullanabildiğini, ancak şimdilerde Çin’in Pyongyang üzerindeki etkisinin çok daha fazla olduğunu iddia etmektedir. Vladimir Putin’in Kim Jong-il ve Kim Jong-un’la yakın ilişkiler kurma girişimlerinin de sınırlı ölçüde etkili olduğunu düşünen Cha, bu anlamda Kuzey Kore ile ilişkiler bağlamında Çin’in ağırlıklı etkisine dikkat çekmektedir. Bu değerlendirmelerin yanı sıra, kendi profesyonel deneyimlerinden de yararlanarak Kuzey Korelilerle müzakere etmenin nasıl olduğunu anlatan Victor Cha, bu ülke yetkilileriyle müzakere etmenin diğer ülke diplomatlarıyla müzakereler yürütmekten farklı olmadığını; zira bu ülkenin diplomatlarının da gayet profesyonel yapıda ve belirli emir ve amaçlar doğrultusunda hareket eden uzman kişiler olduğunu açıklamaktadır. Kuzey Kore ile yapılan müzakerelerde sorunun diplomasi tekniklerinden veya seçilen dilden ziyade iki ülke arasındaki amaçların çok farklı olmasından kaynaklandığını da samimiyetle belirten Amerikalı diplomat, Singapur’da kaydedilen gözle görülür ilerlemeye karşın, Pompeo’nun son ziyaretinde yaşanan anlaşmazlıkların, ona, bu durumun çok da değişmediğini düşündürdüğünü ve bunun cesaret kırıcı olduğunu söylemektedir. Bu durumun Kuzey Kore’nin nükleer silahlarından vazgeçmekten ziyade, bu tehdit unsurunu uluslararası toplumun bir üyesi olmak için bir taviz (yatıştırıcı) unsuru olarak kullanmasından kaynaklandığını söyleyen Cha, bu bağlamda kendi ülkesinin politikalarını savunmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey Kore konusunda kendi müzakere sanatı yaklaşımıyla ters düşen bir yaklaşım benimsediğini ve ilk kez anlaşma konusunda karşı taraftan daha istekli göründüğünü vurgulayan Cha, önceki Başkan Barack Obama’nın bile göze alamadığı bu kararıyla Trump’ın önemli bir iş yaptığını, ama strateji olmadan sadece taktiksel düzeyde yapılan açılımların fayda sağlamayacağını düşünmektedir. Zira Cha’ya göre; Kuzey Kore konusunda nihai bir anlaşma için şimdi Çin’in desteğine vardır, ancak Çin’e yönelik olarak geliştirilen taktiksel ticaret savaşı politikası nedeniyle bunun gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla, başarılı bir dış politika için, mutlaka bu taktik hamlelerin birbirleriyle uyumlu bir büyük strateji çerçevesinde (Hindistan ve diğer bölge ülkelerini de kapsayan Asya politikası) ele alınması gerekmektedir. Ancak bu da oldukça zor bir iştir. Buna karşın, Cha’ya göre, ABD’nin yeni Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo, bunu yapabilecek kapasitede yetenekli ve deneyimli bir isimdir.

Sonuç olarak, Amerikalı diplomat Victor Cha’nın Kuzey Kore konusundaki konuşmalarının gayet aydınlatıcı olduğu ve Kore yarımadası ve ABD-Kuzey Kore ilişkileri hakkındaki son durum hakkında önemli bilgiler içerdiği söylenebilir. Gelinen noktada en makul seçenek ise, ABD’nin Çin’le ticaret savaşına son vermesi ve Pekin’in de desteğiyle Kore Sorunu konusunda kapsamlı bir çözüme ulaşmasıdır. Bu, hem ABD’yi barış yapan bir aktör olarak yeniden dünyada olumlu bir noktaya taşıyacak, hem de çok eleştirilen Başkan Trump’ın başardığı ilk ciddi dış politika meselesi olabilecektir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Victor_Cha.
[2] Bakınız; https://www.csis.org/people/victor-cha.
[3] Bakınız; https://thediplomat.com/2017/12/trump-finally-taps-ambassador-to-south-korea/.
[4] Bakınız; https://www.amazon.com/Impossible-State-North-Korea-Future/dp/0061998516/.
[5] İzlemek için; https://www.youtube.com/watch?v=EvClBlbIaCA. Konuşma dökümü için; https://www.cfr.org/event/us-north-korea-relations-any-progress-nonproliferation-efforts.
[6] Dinlemek için; https://www.cfr.org/podcasts/aftermath-trump-kim-summit-victor-cha.

10 Temmuz 2018 Salı

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık'la "Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası" Kitapları Hakkında Mülakat


Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Sayın Doç. Dr. Ozan Örmeci ve kıymetli Dr. Sina Kısacık, siz değerli yazarlarımızın böylesi önemli bir kitabı literatüre kazandırmasını Uluslararası Politika Akademisi (UPA) okurları büyük bir ilgiyle takip etmekte. Emeğiniz için tebrik ve teşekkür ediyoruz. Bizimle yeni eserinizin fikriyatının nasıl ortaya çıktığını ve eseri tamamlama sürecinizi paylaşır mısınız?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sizin de bildiğiniz üzere, Turkish Foreign Policy in the New Millennium (2015, Peter Lang) ve Mavi Elma (2016, Gazi Kitabevi) adlı editörlüğünü yaptığım çok yazarlı kitapların başarısı üzerine, son dönemde Uluslararası İlişkiler alanındaki çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Yabancı dil bilgimi kullanarak, Türk öğrencileri ve araştırmacılarına katkı yapacak şekilde, ülke incelemeleri serisi yayınlamaya karar verdim. Çalışmalarıma da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi 5 önemli ülke (P5 ülkeleri) ile başladım. Bu doğrultuda, 2017 yılında Amerikan İç ve Dış Politikası (2017, Cinius Yayınları) ve bu yıl içerisinde Ejderin Ayak Sesleri: Dünya Siyasetinde Çin Halk Cumhuriyeti (2018, Cinius Yayınları) adlı eserlerim yayımlandı. Bu kitaplar sonrasında yine bu yıl içerisinde Rusya kitabı için çalışmalara başladım. Ancak bu ülkenin ekonomi ve enerji politikalarını yeterince iyi bilmediğimi fark edince, bu alanda doktora çalışmasını Yeditepe Üniversitesi’nde yeni tamamlayan ve UPA’da yazarlık yapan Sina Kısacık dostuma projemden söz ettim. O da projeye katılmak isteyince, ortaya böyle bir çalışma çıktı. Ülke incelemelerine Fransa ve Birleşik Krallık (İngiltere) ile devam edeceğim. Sonrasında Almanya ve Türkiye’nin komşu ülkeleriyle ilgili de araştırma-inceleme kitapları yazmayı planlıyorum.

Dr. Sina Kısacık: Öncelikle böyle bir mülakat yapmanızdan ve çok değerli dostum ve de meslektaşım Sayın Doç. Dr. Ozan Örmeci ile beraber hazırladığımız kitap çalışmamızla ilgili müspet düşüncelerinizden ötürü en içten duygularımla teşekkür ediyorum size. Kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığına gelince, şu hususların altını çizmek istiyorum. Yeditepe Üniversitesi İngilizce Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde 2009-2017 seneleri arasında yaptığım doktoram esnasında çok kıymetli hocam Sayın Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın sayesinde, ki ben hâlihazırda kendisinin asistanlığını yapmaktayım, Avrasya jeopolitiği konusuna yönelmiştim. Bu bölgenin başat ülkelerinden birisi olarak kıymetlendirilen Rusya Federasyonu’nun dış politikasıyla ilgili bir ders almamın ertesinde, bu ülkeyle ilgili derinlemesine çalışmalar yapmanın gerekli olduğuna karar verdim. Nitekim Temmuz 2012’den bu yana sürdürdüğüm Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarlığı süresince yaptığım çalışmalarda, daha sonrasında tamamladığım doktora tezimde ve yine geçtiğimiz yıllarda yazdığım kitaplarda ve kitap bölümlerinde akademik yönelimimin ağırlığını Rusya dış siyaseti ve enerji politikaları oluşturdu. Dünyanın en önemli küresel güçlerinden birisi olan ve özellikle Vladimir Putin döneminde bölgesel ve daha geniş ölçekteki jeopolitik, jeostratejik, jeoekonomik ve jeokültürel gelişmelerde çok dikkat çekici bir role sahip olan bir ülke olarak Rusya Federasyonu’nun iç ve dış politikasında yaşadığı dönüşümlerin, bilhassa da tarihsel rekabet ve işbirliği düzleminde ilişkiler tesis ettiği bir ülke olan Türkiye halkı tarafından iyi bilinmesi gerekliliğinden hareketle çok değerli meslektaşım Sayın Örmeci ile böyle bir çalışmayı yapmayı gerekli gördük. Söz konusu çalışmamızın gelecekte bu alanda çalışmalar yapacak olan akademisyen adayları ve ilgili kişiler için bir rehber olmasını umut etmekteyiz.

Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası (2018, Seçkin Yayıncılık)

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Değerli yazarlarımız, kitabınız için tercih etmiş olduğunuz başlık içerik açısından bize fikir veriyor, fakat takip edemeyenler için bu değerli eserinizin içerik tanıtımını bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Kitap, “Önsöz” ve “Sonsöz” dışında 3 bölüm ve 33 makaleden oluşuyor. Kitabın “Rusya İç Politikası” başlıklı ilk bölümünde; Rus siyasal tarihi, Rusya Federasyonu siyasal sistemi, Rus siyasal kültürü, Rusya ekonomisi, 2018 Rusya Devlet Başkanlığı seçimleri ve karizmatik Rus lider ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e dair bilgi ve analizlere yer verdik. “Rusya Dış Politikası” başlıklı kitabın ikinci bölümünde; güncel Rus Dış Politikası’nın temel ilkeleri, Rus Dış Politika geleneği, enerji diplomasisinin Rus Dış Politikası’ndaki yeri, Kremlin üzerinde etkili olan Rus filozof Aleksandr Dugin ve Avrasyacılık düşüncesi, Rusya-Orta Asya ülkeleri ilişkileri, Rusya-Çin ilişkileri, Rusya-Almanya ilişkileri, Rusya-İran ilişkileri, Rusya-ABD ilişkileri ve Yeni Soğuk Savaş tartışmaları, Ukrayna Krizi ve Kırım Referandumu, Rusya Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya-Suriye ilişkileri, Rusya-Kuzey Kore ilişkileri ve Kuzey Kore nükleer programı, Kuzey Akım projesi ve Rusya-Avrupa ilişkileri ve Rus akademisyen Dmitri Trenin’in perspektifinden Rusya-Batı dünyası ilişkileri gibi konuları işledik. Kitabın “Türkiye-Rusya İlişkileri” başlıklı üçüncü ve son bölümünde ise; Aleksandr Dugin’in perspektifinden Rusya-Türkiye ilişkileri, son dönemde yaşanan Rusya-Türkiye yakınlaşması, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, Türkiye ile Rusya’nın Mersin Akkuyu Nükleer Santrali projesiyle somutlaşan enerji işbirliği ve Ukrayna Krizi’nin Türk-Rus ilişkilerine etkisi gibi konulara değindik. Eksikliklere karşın, bu alanda güncel siyasete değen en önemli Türkçe çalışmalardan birisini yazdığımızı ve literatürdeki önemli bir boşluğu doldurduğumuzu düşünüyorum.

Dr. Sina Kısacık: Kıymetli meslektaşım Sayın Örmeci’nin düşüncelerine tamamen katılmakla birlikte, birkaç önemli hususun altını çizmek istiyorum. Öncelikle bizim kitabımız bir tarih kitabı hüviyetinde değildir. Rusya tarihi, çok daha geniş ölçekte ve daha kapsamlı olarak tarihçiler tarafından ele alınması gereken bir alandır. Bizim kitabımız ise Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanlarına yönelik ve güncel siyaset ağırlıklıdır. İkinci olarak belirtilmesi gereken önemli bir husus, bu kitabın ilk iki bölümünde Uluslararası Politika Akademisi’nde hem Sayın Örmeci, hem de benim tarafından kaleme alınan makalelerimizden bir derleme yapmamız ve ilgili bölümlerde olabildiğince güncel gelişmelere yer vermemizdir. Bu iki bölümde, kitabımızın çıktığı ay olan Haziran 2018’e kadar Rus iç ve dış politikasının önemli gördüğümüz konuları üzerinde yapılan en güncel analizlere yer vermeye çalıştık. Dolayısıyla, kitap, en güncel gelişmeleri bile kapsayan niteliktedir. Üçüncü olarak değinmek istediğim konu ise, kitabımızın üçüncü ve de son bölümünü oluşturan Türkiye-Rusya ilişkileri üzerine olacaktır. Avrasya jeopolitiğinin en kayda değer iki başat gücü olarak, Türkiye ve Rusya arasında tarihsel süreç içerisinde zaman zaman çatışma, zaman zaman da işbirliği düzleminde yürütülen ilişkilerin kendisine özgü doğasından ötürü, ayrı bir bölümde farklı konu başlıkları üzerinden değerlendirmeyi uygun bulduğumuzdan böyle bir tercih yapmış durumdayız. Uluslararası politikanın anlık değişen karakterinden ötürü kitaba bazı konuları dâhil edemememizin yanı sıra, -kitapta bulunan eksikliklerin idrakinde olarak- herşeye rağmen Türkçe literatür anlamında bu alanda yapılmış en dikkat çekici çalışmalardan birisini ortaya çıkardığımız kanaatindeyim. Öte yandan, şu husus da unutulmamalıdır ki, bu kitabımız gelecekte gözden geçirilmeye ve önümüzdeki senelerde ilgili konu başlıklarıyla cereyan edebilecek yeni gelişmelerin de dâhil edilmesiyle güncellenmeye açık bir karaktere sahiptir. Yani ilerleyen baskılarda çok daha güncel ve kapsamlı analizler yer alabilir. Ancak elbette kitabımız hakkında kararı Türk okurları ve entelektüelleri verecektir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık, Türkiye'nin en önemli Rusya uzmanlarından Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın'ı İstinye Üniversitesi'nde ziyaret ederken

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Tarihsel perspektiften baktığınız zaman, Rusya-Türkiye ilişkilerinin bugününü etkileyen ve geleceğini şekillendirme olanağına sahip olan unsurlar sizce hangi başlıklarda ele alınabilir? Sizce iki ülke arasında ilişkilerin bugününde söz sahibi olan kırılma noktaları olarak neleri incelemek gerekir?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türk-Rus ilişkileri açısından benim nazar-ı itibarımda en önemli konular; enerji projeleri başta olmak üzere iki ülke arasında giderek artan ekonomik münasebetler, tarihsel açıdan iki devletin birbirlerine karşı geliştirdikleri ve kimliklerinin bir parçası haline gelen rekabet algısı, Türkiye’nin NATO üyesi olması ve Rusya’nın da Batı ile ilişkilerinin genelde sorunlu şekilde sürmesi nedeniyle ikili ilişkilerde zaman zaman yaşanan zorluklar, iki ülkenin Suriye iç savaşı, Dağlık Karabağ Sorunu ve diğer bazı konularda farklılaşan çıkarları ve hem Batılı, hem de Doğulu özellikleriyle aslında birbirlerine benzeşen Türk ve Rus toplumlarının siyasal kültürlerinde “güçlü lider” ve “tek adam-tek seçici” eğilimlerinin güçlü olması gibi faktörlerdir. Kırılma noktaları açısından bir değerlendirme yaparsak; Atatürk-Lenin dönemindeki dostluk, sonrasında Soğuk Savaş’ın ilk safhasında bir anda alevlenen düşmanlık, 1970’lerdeki geçici yakınlaşma, 1980’den Soğuk Savaş bitene kadar yeniden yükselen rekabet algısı, 1990’ların sonlarından itibaren enerji anlaşmalarının ve artan ekonomik ilişkiler ve turistik faaliyetlerin sürüklediği istikrarlı yükseliş ve bunun neticesinde 2000’lerde otoriter eğilimli liderler olan Erdoğan-Putin ikilisi sayesinde ortaya çıkan “ekonomik müttefik” algısı, Arap Baharı döneminde yeniden başlayan ve Rus jetinin düşürülmesiyle zirveye çıkan ama oldukça kısa süreli olan yeniden rekabet/hamaset algılaması ve son olarak S-400 hava savunma sistemi, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali ve Türk Akımı projesi ile taçlanan “daha da güçlü ekonomik müttefiklik” dönemleri belirtilebilir. Ancak bu konuda giderek daha zorlu bir döneme girildiğini de bu noktada belirtmem gerekiyor; zira Batı siyasal-askeri kurumlarına ortaklık ve aynı zamanda Rusya ile yakın ekonomik ilişkiler, yakın bir gelecekte Ankara’yı tercih yapmaya zorlayabilir. Fakat Türkiye’nin sakin, sağduyulu ve uluslararası hukuka uygun şekilde adımlar atması durumunda korkmasını gerektiren hiçbir şey yoktur. Hatta Batı-Rusya gerginliğinden Türkiye’nin kendisine önemli diplomatik roller çıkarması bile mümkün olabilir. Şunu da belirtmek isterim ki, Rusya ile ekonomik ve siyasi ilişkiler kurmak ABD ve Avrupa düşmanlığı gibi algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ülke ile kapsamlı siyasi ve ekonomik ilişkilerin olması, Batı ile ilişkileri de ivmelendirebilir. Bu noktada elbette ciddi bir hüner gereklidir ki, AK Parti hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı zaman zaman bunu göstermektedir.

Dr. Sina Kısacık: Çarlık Rusyası ve Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana çeşitli vesilelerle dönem dönem savaşan, dönem dönem de içinde bulundukları  durum gereğince ittifaklar tesis eden bu iki büyük güç, -adı geçen iki büyük yapılanmanın parçalanmasının ertesinde- Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olarak 1945 senesine kadar birbirleri ile genel anlamda uyumlu politikalar izlemişlerdir. Ancak 1945’te biten İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer ülkelerinden birisi olan Sovyetler Birliği’nin lideri Joseph Stalin'in Türkiye’den toprak taleplerinde bulunmasından ötürü, Ankara, şartların da zorlamasıyla ABD liderliğindeki Batı Bloku’na dâhil olmuştur. Bu dönem boyunca Ankara ve Moskova ilişkileri çok düşük seviyede cereyan etmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ta yaşanan ve kısa süren Yumuşama (Detant) dönemi ve Türkiye’nin özellikle Kıbrıs Sorunu’yla alakalı olarak 1964 Johnson Mektubu’ndan sonra çok boyutlu dış politika geliştirme arayışları neticesinde, Soğuk Savaş döneminde bile iki ülke arasında kısa süreli bir yakınlaşma olmuştur. Ancak esas önemli gelişme, Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ne getirilen Mikhail Gorbaçov’un izlediği açılım politikaları sayesinde Türkiye-Rusya ilişkilerinde somut bazı gelişmeler yaşanmaya başlanmasıdır. 1984 senesinde imzalanan bir doğalgaz alım-satım anlaşmasıyla enerji temelli olarak ivmelenen Ankara-Moskova ilişkilerinde, 1990’lı yıllar ise, her iki ülkede yaşanan iç ve dış kaynaklı sorunların çokluğundan ötürü sıkıntılı ve verimsiz geçmiştir. Dağlık Karabağ ve Çeçenistan gibi meselelerin yanı sıra, dondurulmuş çatışmalar ve iç politik sarsıntılar nedeniyle de çok zor yıllar geçiren Rusya Federasyonu’nda, siyasi ve ekonomik durum, bu tarihten sonra adeta eski KGB ajanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Belediyesi’nde başlayan siyasi kariyeriyle paralel olarak ilerlemeye başlamıştır. St. Petersburg Belediyesi'nden sonra ilk olarak KGB’nin yerine kurulan FSB’nin Başkanlığına, daha sonrasında ise dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in yardımcılığına atanan Putin, son olarak önce 31 Aralık 1999 günü Yeltsin tarafından Başkanlığa vekâleten atanmış ve Mart 2000’de yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerini kazanmasıyla birlikte de Rusya'da ipleri tamamen eline almıştır. İç politikada sert, otoriter ve merkeziyetçi bir yapı tesis eden Putin, bu yönden halkın tam desteğine sahip olmakla birlikte, dış politikada da sertlik yanlısı bir tutum takınarak, o dönemde yüksek seyreden hidrokarbon fiyatlarının sağladığı özgüvenle 1990’larla kıyaslanmayacak ölçüde pro-aktif bir politika izlemeye başlamıştır. 1990’larda, 1980’lerin ortasında başlayan ve bu dönemde şiddetlenen PKK terörünün yanı sıra, iç siyasi istikrarsızlıklarla da boğuşan Türkiye’de ise, 14 Ağustos 2001’de kurulan AK Parti’nin 3 Kasım 2002 seçimlerini büyük bir sürpriz neticesinde kazanmasıyla yeni bir dönemin startı verilmiştir. Bu minvalde, "Stratejik Derinlik" doktrini çerçevesinde önem atfedilen ülkelerin başında Rusya Federasyonu gelmiştir. Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi ve sağlamlaştırılmasıyla bulundukları bölgelerdeki birçok sorunun çözüme kavuşturulabileceği düşüncesinden hareket eden iki küresel lider Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan, enerji ekseninde temellenen ilişkilerin boyutlarını her geçen sene farklı alanlar dâhil etmek suretiyle çeşitlendirme yönünde kararlı politikalar ortaya koymaktadır. Mavi Akım Doğalgaz Boru Hattı’na ilaveten Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı’nın yakın bir zamanda faaliyete geçirilecek olması, Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Mersin’in Akkuyu ilçesinde Rusya tarafından yapılıyor olması, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması, iki ülke arasında karşılıklı yapılan ticari yatırımlar ve sayısı son yıllarda çok artan Türk-Rus evlilikleri, ikili ilişkilerin güçlü ve gelişmekte olan alanlarını göstermektedir. Ukrayna ve Suriye özelindeki anlaşmazlıklar, yakın geçmişte uçak düşürme ve Büyükelçi suikasti gibi istenmeyen hadiseler yaşanmasına yol açmasına karşın, özellikle Türkiye’de hükümete 15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından düzenlenen hain darbe girişimi esnasında Rusya’nın verdiği siyasi destek ve Türkiye ile Avro-Atlantik Blok arasında son zamanlarda yaşanan ciddi gerginliklerden ötürü, Ankara ve Moskova arasında son dönemde yeniden kapsamlı bir yakınlaşma meydana gelmiştir. Avro-Atlantik Blok tarafından endişeyle karşılanan ve geçici olması umulan bu yakınlaşmanın önümüzdeki dönemde konjonktürel gelişmeler çerçevesinde daha da güçlenip güçlenmeyeceğini zaman gösterecektir. Ancak işaretler, iki ülke arasındaki münasebetlerin gittikçe sağlamlaştığı ve gelecekte de büyük çaplı jeopolitik ve jeostratejik krizlerin yaşanmaması durumunda her geçen gün daha da sağlamlaşacağı yönündedir.

Dr. Sina Kısacık ve Doç. Dr. Ozan Örmeci

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alımı söz konusu. Gündemdeki bu konuya dair Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 28 Haziran 2018 tarihinde yaptığı açıklamada, “geri adım söz konusu değil” dedi. Sizce Ankara’yı bu yönde bir yönelime iten gerekçe ulusal çıkarlar konusundaki askeri temelli hassasiyetler mi, yoksa politik kökenli bir tercih önceliği midir?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bu konuyu elbette askeri uzmanlara sormak lazım. Ancak Türk gazeteleri ve televizyonlarında uzmanlardan okuduğum/dinlediğim düşünceler etrafında bir cevap vermem gerekirse; kanımca Türkiye’nin bu konuda siyasal bazı polemik ve sürtüşmeler dışında (daha çok ABD kaynaklı) korkmasını gerektiren bir durum söz konusu değildir. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği kadarıyla, Washington, Ankara’nın ısrarlarına rağmen Patriot füze sistemlerini satmak istememiştir. Dahası, bir diğer NATO üyesi ülke olan Yunanistan’da da Rus yapımı S-300 hava savunma sistemi vardır. Daha da önemlisi, bu tarz bir hava savunma sistemi alınmaması durumunda, koskoca Türkiye’nin havadan korunması/savunulması sadece Türk jetlerine kalacaktır. Oysa Türkiye’nin, terör riskleri, devam eden Suriye iç savaşı, Ermenistan kaynaklı tehditler ve olası bir İran-İsrail Savaşı gibi sorunlarla karşı karşıya olduğu düşünülürse, bir hava savunma sistemi edinmesi ve şehirlerini koruma altına alması gayet doğaldır. Hatta Türk askeri uzmanlar sadece S-400 hava savunma sisteminin bile ileride bu konuda yeterli olmayabileceğini söylüyorlar. Sonuçta, Rusya’dan gelen 2 batarya ve Türkiye’de üretilecek 2 batarya ile birlikte (ki kulislerde bunların Doğu vilayetlerine yerleştirilmesinin planlandığı konuşulmaktadır) bu füzelerin 400 kilometrelik menzil kapasitesi düşünüldüğünde, Türkiye’nin tamamının büyük bir savaş durumunda korunması bu sistemle bile kolay kolay mümkün olmayabilir. Bu nedenle, ilerleyen yıllarda başka hava savunma sistemleri de Ankara tarafından satın alınabilir. Fransa-İtalya ortak yapımı Eurosam veya Çin malı hava savunma sistemi yerine S-400 tercihi ise elbette teknik olduğu kadar siyasi de bir karardır. Bence jet krizi ve Büyükelçi Andrei Karlov suikasti sonrasında Rusya karşısında mahcup duruma düşen ve NATO müttefiklerince yeterince desteklenmediğini düşünen Ankara, bu yüzden bu konuda son derece hızlı davranmış ve tercihini Rus yapımı S-400’den yana kullanmıştır. Ancak salt teknik bir değerlendirme yapıldığında, kuşkusuz Çin hava savunma sistemi -Pekin’in teknoloji transferine izin vermesi nedeniyle- en iyi seçenek olarak görülebilirdi. Patriot sistemi ise -şayet ki ABD bu konuda istekli olsaydı- siyasal açıdan daha risksiz bir tercih olurdu. Teknik uzmanlar elbette bu konuda daha iyi bir yanıt verebilir; ama Türk hükümet yetkilileri ve Türk gazeteciler S-400 alınmasının NATO açısından da herhangi bir risk/sorun yaratmayacağını belirtiyorlar. Sonuç olarak, benim görüşüme göre, emperyalist ülkeler gibi yayılmacılık-işgal için değil, fakat savunma amaçlı olarak silah alınmasını -hele ki Türkiye gibi riskli bölgelerde bulunan ülkeler için- gönül rahatlığıyla desteklemek lazım.

Dr. Sina Kısacık: Türkiye, 2010’lu yıllarda hava savunma sistemine sahip olmak maksadıyla çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada yaşanan krizler ve bunların ülkemize olası yansımaları göz önünde bulundurulduğunda, Ankara'nın bir hava savunma sistemine sahip olması elzem bir ihtiyaçtır. Çin ve Avrupalı savunma sanayii şirketleriyle bu konuda gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda, daha az maliyet ve ortak üretimin yanı sıra teknoloji transferini de içermesinden ötürü, ilk başta Pekin’in teklifi Ankara tarafından 2013 senesinde kabul edilmiştir. Ancak daha sonrasında Avro-Atlantik Blok’tan yükselen itirazlar ve Çin’in teknoloji transferi hususunda çekinceli davranmasından ötürü, bu alım ihalesi iptal edilmiştir. Bunun sonrasında ise, dünyanın en önemli hava savunma sistemleri üreticilerinden birisi olan Rusya’dan S-400 alınması savunma sanayii anlamında gündemin ilk sıralarında yer almıştır. 24 Kasım 2015 günü bir Rus savaş uçağının Türk hava sahasını ihlali gerekçesiyle tüm uyarılara karşın Türk savaş uçaklarınca düşürülmesiyle patlak veren büyük kriz, Haziran 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın muadili Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e gönderdiği özür mektubu ile çözülme sürecine girmiştir. Bunun sonrasında, iki ülke arasında gittikçe sıklaşan temaslarda öne çıkan konulardan birisini de Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması oluşturmuştur. Ankara’nın Avro-Atlantik Blok’tan hava savunma sistemi tedarik etmeye yönelik girişimlerine özellikle ABD ve Avrupalılar tarafından taş konulması neticesinde, Türkiye, kendi hava savunması bakımından yaşamsal önemde gördüğü S-400 sistemlerinin alınması konusunda Rusya ile çok ciddi görüşmeler yürütmeye başlamıştır. Nihayetinde anlaşmanın imzalanması ve kaporanın verilmesi ertesinde, bu sistemin 2019 senesi içerisinde Türkiye’ye verilmesi öngörülmekte ve 2020’li yılların başında ikinci partinin teslimatının yapılması planlanmaktadır. Her iki ülkede de bu işin nihayete erdirilmesi konusunda çok ciddi bir siyasi kararlılık söz konusudur. Bunu, her iki ülkenin ilgili yetkililerinin açıklamalarına baktığımızda rahatça görmemiz mümkündür. Konu hakkında düşüncelerine başvurulan askeri yetkililerin, uzmanların ve öğretim üyelerinin ortak görüşü; Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin almanın gerekli olduğu ve bunun NATO sistemlerine herhangi bir uyumsuzluk arz etmeyeceği gibi, NATO ülkelerinin içerisinde bu sistemlerden yararlanan Yunanistan gibi ülkelerin zaten bulunduğudur. Nitekim kanımca Türkiye’nin istediği ülkeden hava savunma sistemi alma hakkı müzakereye kapalı bir konudur. Çünkü yukarıda da belirttiğim üzere, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu coğrafya, onu savunma konusunda birtakım ivedi önlemler almaya zorlamaktadır. Türkiye-Rusya arasında özellikle 2016 senesinden bu yana kaydedilen yakınlaşmadan memnun olmayanların bu yönde eleştirilerde bulunması ise doğaldır. Sonuç olarak, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi tedarik edecek olmasının Ankara'nın ulusal güvenlik çıkarlarıyla tam bir paralellik arz ettiğini düşünüyorum. Öte yandan, Türkiye’nin Avro-Atlantik Blok ülkeleriyle de hava savunma sistemi alımı konusunda bazı görüşmeler yürüttüğü akıldan çıkarılmamalıdır. Türkiye’nin bu tarz projelerde öncelik verdiği husus, milli çıkarlara uygunluk ve tamamlayıcılıktır. Savunma gibi her ülke açısından birinci derecede önceliğe sahip bir konuda, Türkiye’nin kendi menfaatleri doğrultusunda karar vermesinden ve bunu hayata geçirme konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahip olmasından daha doğal bir husus olamaz. Rusya’nın da Türkiye ile ilişkilerini çeşitlendirme ve ekonomik kazanç bağlamında S-400 sistemini Türkiye’ye verecek olmasını kendi çıkarları açısından çok mantıklı bir hareket olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü iki ülke, çeşitlendirilmiş ilişkilerin her iki tarafın da kazanacağı sonuçlara yol açacağını düşünmektedirler. ABD ve Rusya arasında gerginliklerin yaşandığı bir dönemde Ankara-Moskova arasında savunma sanayiini içerecek çok kapsamlı ilişkilerin geliştirilmesi çok büyük önem arz etmekte olup, bu ilişkilerin gelecekteki seyri hem bölgesel, hem de küresel düzlemde kayda değer etkilere sahip olabilecektir.

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Bu keyifli söyleşi için size teşekkür ediyor ve başarılarınızın devamını diliyoruz. Ayrıca tüm okurlarımıza bu önemli kitabı satın almalarını tavsiye ediyoruz.


Röportaj: Ahmet CEYLAN & İsa USLU
Tarih: 11.07.2018

5 Temmuz 2018 Perşembe

Yeni Kitap: "Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası"


Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarı ve enerji politikaları uzmanı Dr. Sina Kısacık'ın birlikte yazdıkları Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası adlı kitap, Seçkin Yayıncılık tarafından geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.

Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası 

3 bölüm ve 33 makaleden oluşan kitabın "Rusya İç Politikası" başlıklı ilk bölümünde; Rus siyasal tarihi, Rusya Federasyonu siyasal sistemi, Rus siyasal kültürü, Rusya ekonomisi, 2018 Rusya Devlet Başkanlığı seçimleri ve karizmatik Rus lider ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin'e dair bilgi ve analizlere yer verildi. "Rusya Dış Politikası" başlıklı kitabın ikinci bölümünde; güncel Rus Dış Politikası'nın temel ilkeleri, Rus Dış Politika geleneği, enerji diplomasisinin Rus Dış Politikası'ndaki yeri, Kremlin üzerinde etkili olan Rus filozof Aleksandr Dugin ve Avrasyacılık düşüncesi, Rusya-Orta Asya ülkeleri ilişkileri, Rusya-Çin ilişkileri, Rusya-Almanya ilişkileri, Rusya-İran ilişkileri, Rusya-ABD ilişkileri ve Yeni Soğuk Savaş tartışmaları, Ukrayna Krizi ve Kırım Referandumu, Rusya Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya-Suriye ilişkileri, Rusya-Kuzey Kore ilişkileri ve Kuzey Kore nükleer programı, Kuzey Akım projesi ve Rusya-Avrupa ilişkileri ve Rus akademisyen Dmitri Trenin'in perspektifinden Rusya-Batı dünyası ilişkileri gibi konular işlendi. Kitabın "Türkiye-Rusya İlişkileri" başlıklı üçüncü ve son bölümünde ise; Aleksandr Dugin'in perspektifinden Rusya-Türkiye ilişkileri, son dönemde yaşanan Rusya-Türkiye yakınlaşması, Türkiye'nin Rusya'dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, Türkiye ile Rusya'nın Mersin Akkuyu Nükleer Santrali projesiyle somutlaşan enerji işbirliği ve Ukrayna Krizi'nin Türk-Rus ilişkilerine etkisi gibi konulara değinildi.


480 sayfayı bulan oldukça kapsamlı bir kaynak eser olarak hazırlanan kitap, bu alanda çalışma yapan ve ders veren akademisyen ve araştırmacılara kılavuzluk etmesi amacıyla hazırlandı. Kitabı tüm büyük kitapçılardan ve internet satış sitelerinden temin edebilirsiniz.

Dr. Sina Kısacık ve Doç. Dr. Ozan Örmeci


Kitabın Künyesi:
Kitabın Adı: Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası: Teorik Çerçeve-Tarihsel Arka Plan-Örnek Olaylar
Yayınevi: Seçkin Yayıncılık
Basım Tarihi: Haziran 2018
Sayfa Sayısı: 480
Kapak Türü: Karton
Kağıt Türü: 1. Hamur
Basım Yeri: Ankara
Stok Kodu: 9789750248788
Boyut: 16x24
Etiket Fiyatı: 59,90 TL





Satın almak için;

D&R

İdefix

Kitap Yurdu

Seçkin Yayıncılık