7 Mayıs 2018 Pazartesi

Fransız Sosyalist Partisi'nde Yeni Dönem


François Hollande’ın terör olayları nedeniyle gölgelenen Cumhurbaşkanlığı (2012-2017) sonrasında, Hollande’ın Ekonomi Bakanı yaptığı ama daha sonra partisinden ayrılarak Cumhuriyet Yürüyüşü (LREM) adlı liberal çizgide yeni bir parti kurarak Cumhurbaşkanı seçilen ve Fransa’da ipleri eline alan Emmanuel Macron’un bir anda ülkedeki en büyük partiden 5. parti konumuna (Benoit Hamon’un aday olduğu 2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları itibariyle) düşürdüğü Fransız Sosyalist Partisi (PS)[1], geçen süre zarfında bir toparlanma sürecine girmeye başladı. Nitekim partinin Nisan ayında düzenlenen 78. Kongresi’nde, Olivier Faure (1968-)[2] partinin yeni Genel Başkanı olarak seçildi. Bu yazıda, Sosyalist Parti’de son yaşananları özetleyecek ve Olivier Faure ismine dikkat çekeceğim.

Olivier Faure, PS’nin yeni lideri oldu

François Hollande’ın Cumhurbaşkanı seçildiği ve zirveye çıkılan 2012 yılından sonra hızlı bir güç kaybetme sürecine giren Fransa’nın köklü sosyal demokrat (merkez sol) partisi PS, yerel seçimlerde yaşadığı oy kayıpları sonrasında asıl büyük darbeyi kendi içerisinden yemiş ve Macron’un partisinden ayrılarak yeni bir parti kurması karşısında adeta şoka girmişti. Hatta ekonomik sorunlar nedeniyle, partinin 1981’de satın alınan ve -Fransız solu açısından sembolik değere sahip olan- Paris’in Solferino Sokağı’nda bulunan genel merkez binası bile satılığa çıkarılmış[3] ve moraller iyice bozulmuştu. Bu süreçte Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo’nun popüler konumu ve Paris’in 2024 Olimpiyatları’nı düzenlemeye hak kazanması ile moral bulan PS, Nisan ayında yeni liderini belirlemek için 78. Kongresi’ni düzenledi. Kongrede iki favori aday; genç Olivier Faure ve deneyimli Stéphane Le Foll çekişirken, diğer adaylar da Emmanuel Maurel ve Luc Carvounas olarak sıralandılar. Kongrede oyların neredeyse yarısını alan Olivier Faure, partinin yeni Genel Başkanı seçildi.[4]

Merkez solun Fransa’daki yeni lideri olan Olivier Faure, Macron rüzgârı karşısında oldukça zor bir dönemde başa geçmesine karşın, hala elinde çok önemli kozlar bulunduran başarılı bir genç siyasetçi figürüdür. Ekonomi Hukuku ve Siyaset Bilimi eğitimi almış olan Faure, 1991-1993 yılları arasında Meclis Kanunlar Komisyonu Başkanı Gérard Gouzes’in çalışma ekibinde yer almış, daha sonra ise özel sektörde yöneticilik görevinde bulunmuştur. 1997-2000 yıllarında Çalışma Bakanı Martine Aubry’nin danışmanı, 2000-2007 yıllarında ise Sosyalist Parti Genel Başkanı François Hollande’ın kabine direktör yardımcısı olmuştur. Faure, 2007 Fransa genel seçimlerinde milletvekili adayı olsa da, az bir oy farkıyla seçimi kaybetmiştir. Olivier Faure, Ekim 2007’de meclisteki Sosyalist Grup Başkanı Jean-Marc Ayrault’nun yakın çalışma ekibinde yer alarak Meclis Sekreteri olmuş ve Ayrault’nun Fransa Başbakanı olmasının ardından onun özel danışmanı olarak görev yapmaya başlamıştır. 2012 Fransa genel seçimlerinde milletvekili seçilen Faure, 2014-2016 yılları arasında Sosyalist Parti'nin sözcülüğünü üstlenmiş ve adeta kendisini bu göreve hazırlamıştır.

Jean-Luc Mélenchon

Faure, seçilmesinin hemen ardından, başta Cumhurbaşkanı Macron olmak üzere rakiplerini eleştirmeye başlamıştır. Liberal Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u Fransa’ya bir pazara-markete dönüştürmekle eleştiren Faure[5], Macron’un yapmaya çalıştığı sosyal reformlar ve ihtişamlı yaşamı[6] nedeniyle tepkilerin yükseldiği ve binlerce kişinin sokak protestoları düzenlediği bir dönemde[7], partisini yeniden güçlendirmek için en uygun aday olarak gözükmektedir. Zira Macron’un gençleri ve kadın seçmenleri etkileyen gençliği ve karizması, Faure’de de fazlasıyla bulunmaktadır. Faure’nin başarısız olması durumunda ise, PS’nin düşüşüne paralel olarak, aşırı sol Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise) partisi ve lideri Jean-Luc Mélenchon sol siyasette giderek güç kazanabilir. Nothingham Üniversitesi’nden akademisyen Paul Smith, Faure’nin partisinin halen Ulusal Meclis'te birçok sandalyesinin bulunduğuna ve yerel yönetimlerde de etkin bir konumda olduğuna dikkat çekerek, Faure’nin kendisini Macron’un sol destekçisi gibi görünmekten çıkarmaya çalışacağını ve Avrupa Birliği konusunda şüpheci olan aşırı sol Mélenchon çizgisiyle de farklarını ortaya koyarak yeni bir siyasi söylem oluşturacağını iddia etmiştir.[8]

Faure’nin bu çabasını takdir ederken, Cumhurbaşkanı Macron’un şimdiye kadar dış politikada çok aktif (Çin ve ABD gezileriyle dünya basınında ilk sıraya oturması ve Paris İklim Sözleşmesi ile İran nükleer anlaşması konularında ABD'ye kendisini arabulucu olarak kabul ettirmesi), ekonomide ise bazı tepkilere rağmen işsizlik anlamında oldukça başarılı olduğunu kabullenmek gerekiyor. Zira Fransa, Macron sayesinde son yıllarda ilk kez dünyada bu kadar gündem olmayı başaran bir ülke haline geldi ve işsizlik de 2009’dan beri en düşük seviyesine gerilemiş durumda.[9] Bu nedenle, Faure’nin yükselişi konusunda kilit unsur Macron’un performansı olacak gibi gözüküyor.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.parti-socialiste.fr.
[2] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Olivier_Faure ve https://en.wikipedia.org/wiki/Olivier_Faure.
[3] https://tr.sputniknews.com/avrupa/201709201030225283-fransa-sosyalist-parti-merkez-sat/.
[4] https://www.nouvelobs.com/politique/20180316.OBS3710/election-a-la-tete-du-ps-victoire-d-olivier-faure-apres-l-abandon-de-stephane-le-foll.html.
[5] http://www.france24.com/en/20180408-french-socialist-party-conference-olivier-faure-new-leader.
[6] http://www.france24.com/en/20171216-france-president-macron-criticised-40th-birthday-chambord-chateau.
[7] Bakınız; http://www.dw.com/tr/on-binlerce-fransız-macronu-protesto-etti/a-43670996.
[8] http://www.france24.com/en/video/20180408-long-haul-new-leader-bids-revive-french-socialists.
[9] http://www.france24.com/en/20180215-macron-praised-french-economy-powers-ahead-unemployment.

6 Mayıs 2018 Pazar

Nevşin Mengü'den 'İnsanın Düşünmekten Canı Yanar Mı?'


Şimdilerde Deutsche Welle Türkçe’de yaptığı programlarla adından söz ettiren televizyoncu Nevşin Mengü[1] (1982-), Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümü çıkışlı başarılı bir gazetecidir. CHP’li hukukçu ve siyasetçi Şahin Mengü’nün kızı olan Nevşin Mengü, uzun yıllar CNN Türk kanalında moderatör ve spiker olarak çalışmış ve genelde olumlu eleştiriler almıştır. Mengü’nün ilginç bir özelliği de, yaklaşık 1,5 yıl kadar İran’da muhabir olarak yaşaması ve bu ülkede yaşadıklarını ve gözlemlediklerini İnsanın Düşünmekten Canı Yanar Mı? adlı kitapta[2] toplamasıdır. Şimdilerde ABD Başkanı Donald Trump’ın hedef tahtasına koyduğu ve tüm dünyada merak edilen bir ülke olan İran’la ilgili bu eser, bu yazıda Siyaset Bilimi öğrencileri açısından ilginç gelebilecek bilgi ve gözlemler doğrultusunda kısaca özetlenecektir. Ancak detaylı fikir ve gözlemler için elbette kitabın tamamının okunması gereklidir.

İnsanın Düşünmekten Canı Yanar Mı?

2017 yılında Everest Yayınları tarafından basılan kitap, 157 sayfalık oldukça kısa bir eserdir. Kitabın kapağında Mengü’nün kara çarşafa girmiş ve ağzı bantlanmış ilginç bir fotoğrafı yer almaktadır. Kitabına, Türkiye’de özellikle seküler kesimde yaygın olarak görülen İran hayranlığını eleştirerek başlayan Mengü, İran’ın hakikaten de önemli bir medeniyetin temsilcisi olduğunu, ancak bu konunun çok abartıldığını ve 80 milyonluk İran’dan birkaç tane başarılı yönetmen ve yazarın çıkmasının çok doğal olduğunu belirtmektedir. Zira Mengü’ye göre; kültürü ne kadar gelişmiş olursa olsun, İran, bugün saç örtüsü biraz açıldı diye kadınların hala sopayla dürtülebildiği bir ülkedir. Mengü, ayrıca, İran’da taroof (-miş gibi yapma) kültürünün çok yaygın olduğunu yazmaktadır. “Taroof”, kısaca şöyle açıklanabilir; toplumsal saygı gereği, örneğin bir bakkala gittiğinizde ve birşeyler aldığınızda “ne kadar tuttu” diye sorarsanız, bakkal size başta “birşey ödemenize gerek yok” diyebilir. Ancak para ödemeden çıkarsanız da peşinizden koşabilir. Bu nedenle, İran’da genelde herşeyi başta kibarca reddetmek ve daha sonra ikinci veya üçüncü tekliflerde kabul etmek gerekir. Yani başta “para ödemenize gerek yok” diyen bakkal, aslında kibarlık gereği böyle yapmaktadır. İran’da yaşar veya gezerken, bu ayrıntıyı akılda tutmak gerekir. Ayrıca İran’a 3-5 gün süreyle yapılan turistik seyahatlerin bu ülkeyi anlamaya yetmeyeceğini ve İran’da uzun süre kaldıkça bu ülkedeki haksızlıkların daha yakından anlaşılabileceğini yazan Mengü, daha sonra kendisinin İran’a gidişinin hikâyesini anlatmaya başlamaktadır. Mengü, bu kararının çok doğru olduğunu; zira tüm ciddi uluslararası gazetecilerin bu gizemli ve zor ülkeyi öğrenmek istediklerini, dahası, kendisinin bu sayede 2009 İran Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi tarihi bir olaya tanıklık ettiği söylemektedir.

Girişin ardından gelen birinci bölümde Tahran’ı Ankara’ya benzeten Mengü, her yere bayrak asılması bağlamında da -her üçü de devrimler sonucunda kurulan- Türkiye, ABD ve İran’ı birbirine benzetmektedir. İran’ın sınıfsız toplum oluşturmak idealiyle kurulan bir devlet olduğunu, ancak devlet kapitalizmi sistemi doğrultusunda İran’da neredeyse herkesin dar-orta gelirli olduğunu kaydeden Mengü, mollaların ise köşebaşlarını tutarak zenginleştiklerini ve Nateq Nuri örneğinde olduğu gibi büyük zenginlerin muhafazakâr kesimden olduğunu yazmaktadır. Bu şehirde uyuşturucu bulmanın çok kolay olduğunu da yazan Mengü, ayrıca Tahran’ın zengin kuzeyi ve fakir güneyi arasında uçurum olduğunu belirtmektedir. Tahran’ın bol ağaçlı geniş sokaklarla ve parklarla kaplı güzel bir şehir olduğunu yazan Mengü, kadın uzuvlarının sallanması nedeniyle sabah koşusunun bile İran’da yasaklanabildiğini söylemektedir.

İkinci bölüme İranlıların araba kullanmayı çok sevdiklerini belirterek başlayan Mengü, benzinin çok ucuz olmasının da bunda etkili olduğunu belirtmektedir. Yerli yapım Khodro’lar ve Saipa’larla birlikte Peugeot’ların trafikte çok yaygın olduğunu yazan Mengü, kadın şoförlerin de bu ülkede çok sayıda olduğunu ve İranlıların bununla övündüklerini (kendilerini Suudi Arabistan’dan üstün tutarak) belirmektedir. İranlıların demokrasi değilse bile demokrasicilik oynamayı çok sevdiklerini belirten yazar, seçim öncesinde toplantı ve gösterilere izin olduğunu ve 2009’da da bunları bizzat gördüğünü yazmaktadır. İranlıların yasaklar nedeniyle toplumsal hayatlarının daha çok parklarda gezmek, araba kullanmak ve badminton oynamak gibi temel bazı aktiviteler etrafında şekillendiğini kaydeden Mengü, tüm baskıcı rejimlerde olduğu gibi İran’da da birçok özgürlüğün kısıtlandığını ve bunun insanları sıktığını söylemektedir.

Üçüncü bölümde İran’ın Batı tipi demokrasilere alternatif olmak iddiasıyla kurulan farklı bir model olduğunu belirten yazar, Şii İslam ütopyasının bu devletin iliklerine işlediğini belirtmektedir. İranlıların kendi sistemlerini demokrasi olarak gördüklerini belirten Mengü, özellikle Suudi Arabistan’la kıyaslama yapmak ve kendilerini yüceltmenin İranlıların çok sevdiği bir iş olduğunu yazmaktadır. İran’da Dini Lider’in (Ayetullah) sistemdeki önemli konumuna dikkat çeken yazar, Anayasayı Koruyucular Konseyi (Anayasayı Koruma Konseyi) nedeniyle de bu ülkedeki sistemin asla demokrasi olamayacağını söylemektedir. 2009’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ve reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin desteklediği Mir Hüseyin Musavi arasındaki seçimin (reformist Mehdi Kerrubi ve Türkiye’yi çok seven muhafazakâr aday Mohsen Rezai de diğer önemli adaylardı) İran tarihinin en renkli ve hareketli seçimi olarak tarihe geçtiğini iddia eden Mengü, İranlı siyasetçiler arasında özellikle Muhammed Hatemi’nin farklı bir kişi olduğunu ve halk tarafından çok sevildiğini yazmaktadır. “Yeşil Yol” veya “Yeşil Hareket” adı verilen reformistlerin aslında İran halkınca desteklendiğini, ancak sistemdeki diğer kilit unsurların onların daha cesur adımlar atmalarına engel olduğunu yazan Mengü, Ahmedinejad ve diğer muhafazakârların ise İran’ı uluslararası toplumdan uzaklaştırdıklarını ve ambargolar nedeniyle yaşam standartlarını düşürdüklerini düşünmektedir. Ambargo altında yaşamanın hiç kolay bir iş olmadığını yazan Mengü, kadınların da genelde reformistleri desteklediklerini, çünkü onların kadın hakları konusunda daha duyarlı olduklarını yazmaktadır. Musavi’nin seçim sürecinde sanat tarihçisi olan karısı Zahra Rahnavard’dan büyük destek aldığını yazan Mengü, hem reformist, hem de muhafazakârların ülkeleriyle övünmeyi seven milliyetçi kişiler olduklarını da sözlerine eklemektedir. Mengü, şimdilerde de İran'da durumun pek farklı olmadığını, yani muhafazakârlar ve ılımlılar arasında bir rekabet olduğunu ve şimdilerde Hasan Ruhani ve ılımlıların (reformistlerin) siyasette ön planda olduklarını yazarak bu bölümü de tamamlamaktadır.

Dördüncü bölümde İran’daki sistemin ikilemlerini açıklayan yazar, demokratik bir sistem olmamasına rağmen İran’da siyasi liderler arasında televizyon tartışmalarının yapılabildiğini, hatta 2009 yılındaki tartışmada Ahmedinejad’ın Musavi’nin karısının üniversite yıllarında çektirdiği mini etekli fotoğrafları göstererek onu televizyon tartışmasında tehdit ettiğini belirtmektedir. Reformistlerin Şii dini sloganları kullanarak halkta büyük sempati yarattıklarını da belirten yazar, bu nedenle Musavi’nin seçimlere favori olarak girdiğini yazmaktadır.

Beşinci bölümde Musavi’nin önde girdiği ve favori olarak gözüktüğü seçimi sabah Ahmedinejad’ın kazandığının açıklanmasıyla İran'da büyük toplumsal olayların başladığını yazan Mengü, 2009 seçimlerinin İran tarihi açısından bir dönüm noktası olduğunu kaydetmektedir. Mengü, bu bölümde Tahran sokaklarında gördüğü ve yaşadığı hareketli olayları detaylı olarak anlatmaktadır. 2009 seçimleri, Mengü’ye göre Ahmedinejad’ın tartışmalı zaferine sahne olunan şaibeli bir seçim olarak tarihe geçmiştir.

Altıncı bölüme kadınların İran’da Cumhurbaşkanı adayı olamadıklarını belirterek başlayan Mengü, Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin varlığının da demokrasiye engel teşkil ettiğini ima etmektedir. İran’da seçime katılımın çok olmasının reformistlerin lehine olduğunu; çünkü ancak küskün seküler seçmenlerin sandığa gitmesi durumunda reformistlerin kazanabildiğini belirten gazeteci-yazar, gençlerin de genelde reformistlere destek verdiklerini gözlemlemiştir.

Yedinci bölümde tartışmalı 2009 seçimi sonrasında yaşananları özetleyen Mengü, Mir Hüseyin Musavi'nin basından sorumlu yardımcısı Muhteşemipur'un yaptığı ve kendisinin de bizzat katıldığı gergin basın toplantısının detaylarını okurlara aktarmaktadır. O dönemde gazetecilere büyük baskılar da yapıldığını belirten yazar, birçok gazetecinin çalışma izninin iptal edildiğini ve hatta bazı gazetecilerin tutuklandığını yazmıştır.

Sekizinci bölümde tartışmalı seçimin ardından İran'da oluşan siyasal atmosferi yorumlayan Mengü, bu tarz otoriter rejimlerde iki gündem olduğunu; biri devlet tarafından ideolojik aygıtları vasıtasıyla dayatılan sanal dünya, diğeri de halkın gündemi olan gerçek dünya, ve devletin tüm araçlarıyla medya ve sosyal medyaya uyguladığı sansür politikasıyla iradesini halka zorla kabul ettirdiğini yazmaktadır. Bu süreçte daha tarafsız gazetecilik yapan BBC Farsça'nın yıldızının parladığını da belirten Mengü, Ayetullah Humeyni'nin "Büyük Şeytan" ABD'den sonra "Küçük Şeytan" olarak nitelendirdiği İngiltere'nin (Birleşik Krallık) bir kanalı olmasına karşın, BBC Farsça'nın İran halkınca bu süreçte yakından takip edilmeye başladığını gözlemlemiştir.

Dokuzuncu bölümde bu süreçte halka yönelik devlet görevlilerinin uyguladığı şiddet olaylarını özetleyen gazeteci-yazar, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da seçim sonrasında halen olaylar devam ederken Ahmedinejad'ı hemen arayıp kutlayarak (dünyada arayan ilk lider olmuştur), onun meşruiyetine destek verdiğini ima etmektedir. İran'da kırbaç cezası gibi çağdışı cezalandırma uygulamalarının devam ettiğini de yazan Mengü, bu süreçte birçok İran vatandaşının zarar gördüğünü anlatmaktadır.

Onuncu bölümde 1979 İran İslam Devrimi'nin Şah dönemindeki baskı ve haksızlıklara karşı yapılan bir devrim olduğunu, ancak zamanla daha büyük haksızlık ve baskılara neden olduğunu iddia eden Mengü, devrim nedeniyle İran'dan çok büyük bir kitlenin başta ABD olmak üzere Batı ülkelerine kaçtığını ve bu ülkelerde artık muhalif bir İran diyasporası olduğunu yazmaktadır.

On birinci bölümde İran'da siyaset ve ibadetin iç içe geçtiğini anlatan Mengü, bu ülkede Siyasal İslam'ın nasıl dini ustaca araçsallaştırdığını ve devletin kendisine biat etmeyenlere karşı dini argümanlarla "devlet düşmanı" ilan etme politikası uyguladığını açıklamaktadır.

On ikinci bölümde İran'daki muhaliflerin çaresizliklerini anlatan yazar, rejimin baskıcı ve acımasız yapısıyla muhalifleri sokaklarda avladığını ve sokaklara dökülmenin çare olmadığını yazmaktadır. Bu bağlamda, Mengü'ye göre, kaybetmeye mahkum oldukları bir oyunu oynamaktansa, muhaliflerin farklı bir oyun planı geliştirmeleri gerekiyor.

On üçüncü bölümde Ahmedinejad'ın olaylar sürecinde muhalifleri "Khask-o Khoshak" (çer çöp) olarak nitelendiren sözüne dikkat çeken Mengü, muhalif lider Musavi'nin bir anda ortadan kaybolmasını da anlatmaktadır. CNN muhabiri Christiane Amanpour'un o dönemde bunu sormasının (Musavi nerede?) rejimi ne derece zor duruma düşürdüğünü hatırlayan Mengü, bu olayın ardından CNN International'ın çalışma izninin İran İrşad Bakanlığı'nca iptal edildiğini anlatmaktadır. Musavi, gerçekte ise o dönemde evinde karısıyla beraber saklanmaktaydı. Zira hakkında -bir mahkeme kararı olmasa da- soruşturma başlatılmıştı ve tehditler alıyordu.

On dördüncü bölümde tartışmalı bir konu olan başörtüsüne değinen yazar, İran'da kapanmak zorunda olmanın kendisinin kadınlığını öldürdüğünü ve bunun seküler olarak yetişmiş bir kadın için ne denli zor olduğunu anlatmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye'de ve diğer laik ülkelerde rahat rahat giyinebilmenin kadınlar için ne denli önemli bir özgürlük olduğunu vurgulayan Mengü, İran'daki rejimin ise bu konuda çok katı davrandığını söylemektedir. Mengü, ayrıca insanın yasaklara alışabildiğini ve Türkiye'ye dönüşünde bir süre dışarı çıkmadan önce istemsizce başörtüsü aradığını sözlerine eklemektedir.

On beşinci bölümde baskıcı rejimlerde sanatsal özgürlüklerin de kısıtlandığına dikkat çeken Nevşin Mengü, İran'da her türlü sanat eseri, yazı ve kitabın İslam'a uygunluk bakımından denetlendiğini ve bu nedenle İran'da sanatsal yaşamın devrim sonrasında durgunlaştığını anlatmaktadır. İran'ın Ajda'sı denebilecek olan Gogosh'un ABD'de yaşadığını hatırlatan Mengü, "İbrahim Tatlis" adıyla Kürt asıllı Türk vatandaşı sanatçı İbrahim Tatlıses'in de bu ülkede epey popüler olduğunu gözlemlemiştir. Bu yasaklara rağmen İran'da gençlerin hiphop müziğini çok sevdiklerini ve gizlice ayıplı sözlerle bezeli şarkılar yaptıklarını kaydeden yazar, örneğin Sasy Mankan'ın şöhretli bir hiphopçu olduğunu vurgulamaktadır.

On altıncı bölümde İran'daki meşhur ev partilerine ve hiphop kültürüne dikkat çeken yazar, İran'da dj'lerin katıldığı ev partilerinin çok popüler olduğunu yazmaktadır. İran'da siyasi içerikli olmadığı sürece pop müziğine de kısmen izin verildiğini kaydeden yazar, milyonlarca takipçisi olan Amir Tataloo ismine dikkat çekmektedir.
On yedinci bölümde İran'ın katı muhafazakâr ve baskıcı Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'a dair gözlemlerini aktaran Mengü, fakir bir aileden gelen Ahmedinejad'ın Tahran Belediye Başkanlığından İran Cumhurbaşkanlığına uzanan siyasi kariyerini mercek altına almaktadır. Sıradan ve halktan bir insan olan Ahmedinejad'ın halkla özdeşleşebildiğini ve anti-elitist tavrın İran siyasetinde etkili olduğunu vurgulayan Mengü, onun döneminde İran'ın Batı ile ilişkilerinin çok bozulduğunu da hatırlatmaktadır.

On sekizinci bölümde İran'daki Amerikan karşıtlığı (anti-Amerikanizm) olgusuna dikkat çeken Mengü, 1979 Devrimi sonrasında ABD Büyükelçiliği'nin basıldığını hatırlatmakta ve İran rejiminin Batı'yı adeta "Şeytan" gibi algıladığını söylemektedir. Zaten bu nedenle, İran'da en popüler siyasi sloganlardan birisi "Marg Bar Amerika" yani "Amerika'ya Ölüm" şeklindedir. Ancak Mengü, bu tarz nefret yüklü sloganların gereksiz olduğunu, zira İran'da halka baskıyı ABD'nin değil, İran'daki mollaların yaptığını söylemektedir.

On dokuzuncu bölümde İran Azerisi arkadaşı Nazanin'le İran'daki anılarını anlatan Mengü, İran'da uyuşturucu konusunun büyük bir toplumsal sorun haline geldiğine vurgu yapmaktadır. Rejimin ekonomik sorunlar ve baskılar nedeniyle bu tarz şeylere göz yumduğunu belirten Mengü, gençlerin bu tarz baskıcı rejimlerde umutsuz hale geldiklerini ve bunun da zararlı alışkanlıkları tetiklediğini vurgulamaktadır.

Yirminci bölümde İran'da uluslararası gazetecilere ve yabancılara yönelik paranoyak bakışı özetleyen Mengü, İrşad Bakanlığı'nın bu konuda yarattığı zorluklara da dikkat çekmektedir. İran'daki olumsuz gelişmeleri haberleştiren gazetecilere "hain" ve "ajan" gözüyle bakıldığını da söyleyen Mengü, baskıcı ve İslamcı rejimlerdeki komplo teorilerine yatkınlığı bazı örneklerle açıklamaktadır.

Yirmi birinci bölümde kaçtığı ABD'den yıllar sonra İran'a dönen nükleer mühendis Shahram Amiri'nin başına gelenleri anlatan gazeteci-yazar, 6 yıl boyunca cezaevinde kalan Amiri'nin sonrasında asılarak idam edildiğini yazmaktadır. İran'da bu tarz birçok vakanın yaşandığına dikkat çeken Mengü, baskıcı rejimlerin dış müdahaleye gerek olmadan kendi kaynaklarını kuruttuklarını ve yetenekli insanlarını yurtdışına kaçırdıklarını vurgulamaktadır.

Yirmi ikinci bölümde İran'da ulema yani din adamlarının baskın konumuna işaret eden Mengü, mollaların da zamanla içlerinde bölündüğünü ve daha küçük bir kısmının reformistlere, büyük kısmının ise muhafazakârlara destek verdiğini vurgulamaktadır. Ahmedinejad döneminin en çok mollanın tutuklandığı dönem olduğunu da vurgu yapan Mengü, İran'da ulemaya devlet tarafından maaş verilmediğini ve halk desteği, bağış ve iş yaparak para kazandıklarına dikkat çekmektedir.

Yirmi üçüncü ve son bölümde Haşimi Rafsancani'nin oğullarından Mohsen Rafsancani'nin siyasi hayatı ve ev partilerindeki çelişkili yaşamını vurgulayan Mengü, siyasi İslam esasına dayanan rejimlerin insan doğasına aykırı ve baskıcı yapısını güzel bir şekilde özetlemektedir.

Sonuç olarak, Nevşin Mengü'nün bu eseri İran'a dair faydalı bilgi ve gözlemler içeren başarılı bir gazetecilik kitabı olarak yorumlanabilir. 

Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Nev%C5%9Fin_Meng%C3%BC.
[2] Buradan alabilirsiniz; http://www.idefix.com/Kitap/Insanin-Dusunmekten-Cani-Yanar-Mi/Edebiyat/Anlati/urunno=0001730574001.

Turkey’s 2018 Presidential Election: Erdoğan vs. Muharrem İnce


Turkey will have its joint parliamentary and Presidential (first round) elections on June 24, 2018. The second round of Presidential election will take place -if necessary- on July 8, 2018. Candidates of major political parties are determined and announced last week as the day of the elections approaches. In this piece, I am going to analyze Turkey’s 2018 Presidential election.

Turkey’s ruling Islamist-conservative AK Parti (Justice and Development Party) will support its uncontested leader Mr. Recep Tayyip Erdoğan (64) in the Presidential election. Other than AK Parti, two far-right political parties; Nationalist Action Party (MHP) and Great Unity Party (BBP) will also support Mr. Erdoğan as their Presidential candidate. Although Turkey has serious foreign policy troubles and economic problems in the recent years, Mr. Erdoğan still seems very strong and his party enjoys 44-45 % electoral support according to last surveys. Considering the fact that MHP also had 12-13 % votes before splitting up with the Good Party (İyi Parti) (now it could be around just 7-8 % of the total votes) and BBP -thanks to the memory of its charismatic far-right leader Muhsin Yazıcıoğlu- has a stable 0.5-0.6 % electoral base, Mr. Erdoğan is obviously the strongest candidate for the post of Presidency. Mr. Erdoğan is a man of the streets who has established a strong bond with Islamist groups in Turkey due to his anti-secular and anti-establishment policy style as well as his hardworking personality. He has won all the elections and referendums taking place in Turkey since 2002 and never experienced a defeat. However, as Turkey’s economy is shaken by the increasing inflation and higher foreign exchange rates in recent months, in addition to Turkey’s problematic relations with the U.S. and Europe Union in recent years, Mr. Erdoğan now seems more vulnerable to criticism. In addition, Mr. Erdoğan and his party’s Kurdish support will certainly decline in these elections due to his rapprochement with far-right Turkish nationalist groups. Turkey’s decreasing democratic quality is also a serious concern for liberal groups who would not support Mr. Erdoğan anymore. Another problem for Mr. Erdoğan and his party is Turkey’s failed Syria policy which led to terrible economic and political consequences as well as increasing security risks. More importantly, Mr. Erdoğan now has a frustrating contender: Mr. Muharrem İnce. Mr. Erdoğan’s biggest advantages on the other hand are; his democratic stance and victimized image after the failed coup attempt of 15 July 2016 organized by an anti-Erdoğan Islamist cult FETÖ (Fethullah Gülen followers), his 16 years of experience in ruling a torn country like Turkey and his identification with Islam which guarantees him 30-35 % support.

Mr. Kemal Kılıçdaroğlu and Mr. İnce

A teacher of Physics as profession, Mr. Erdoğan’s main rival Mr. Muharrem İnce (54) is a Republican People’s Party (CHP) militant coming from CHP youth branch. Mr. İnce is known as an excellent speaker using populist arguments equally effective as Mr. Erdoğan, but from the reverse angle, in a pro-secular way. He has been in Turkish Parliament since 2002 as CHP’s Yalova deputy. He became a leadership candidate twice against Mr. Kemal Kılıçdaroğlu (70) and lost both of the intra-party elections. However, his secular-nationalist speeches reminding the old Kemalist style politics in Turkey became most popular political videos in the last few years in the social media applications such as Facebook and Twitter. Especially young people like his aggressive and controverter style. Anti-Erdoğan camp in Turkey now looks forward for Mr. İnce’s attacks on Erdoğan and his party with great enthusiasm. Mr. İnce defends classical Kemalist theses and a return to parliamentary system. İnce could easily get the votes of secular nationalist people in MHP and Good Party in the second round, but his rhetoric will not appeal to pro-Islamist and pro-Kurdish voters. That is why; Mr. İnce’s candidacy will certainly make the election hotter, but will not guarantee a victory for CHP. Moreover, since Mr. İnce will lose his seat in the parliament due to his Presidential candidacy, some people claim that Mr. Kılıçdaroğlu deliberately chose him since İnce was his strongest critic and adversary for party leadership. Mr. İnce’s polemic-based style will certainly disturb and harm Mr. Erdoğan’s image as “Mr. Invincible”, but his chance of winning the election seems still low. I think Mr. İnce will take the second seat after Mr. Erdoğan in the first round of elections and he will be Erdoğan’s contender if the second round takes place. However, Mr. Erdoğan can still take more than 50 % of the votes in the first round as in the case of 2014 Presidential election. Mr. İnce can make a meaningful rise in his party’s votes if second round takes place, but I think he does not have too much chance against Mr. Erdoğan who is still seen as a hero by large Islamist-conservative groups in Turkey. Mr. Kılıçdaroğlu on the other hand is winning anyway; he might get rid of his strongest rival within the party and he can also take a record vote in the parliamentary election thanks to his electoral coalition with Good Party, center-right Democratic Party (DP) and Islamist Felicity Party (SP). As far as I am concerned, Mr. Kılıçdaroğlu wants to balance Mr. Erdoğan’s power by having a majority within the parliament with this clever move. 

Mrs. Meral Akşener

Another strong candidate is Good Party (İyi Parti) leader Mrs. Meral Akşener (62). Good Party is established by top former MHP officials who had problems with the party’s old leader Mr. Devlet Bahçeli (70). Mrs. Akşener is a very influential candidate who could steal votes from MHP, CHP and AK Parti, but after the announcement of Muharrem İnce as CHP’s Presidential candidate, probably she will take the third seat in the first round of Presidential election. Mrs. Akşener is a secular nationalist who also tries to appeal to conservative groups; but it seems like she will not be able to get too much votes from AK Parti due to Mr. Erdoğan’s strong leadership and unending charisma. In addition, Mrs. Akşener’s party engaged in an electoral pact with CHP, SP and DP and it seems like she will have to lead her party outside of the parliament after the elections. Mrs. Akşener also defends a return to parliamentary system which does not seem very realistic for the moment. She could get 10-15 % of the total votes, but since it will be her first election, her potential is still a mystery.

Mr. Selahattin Demirtaş

Other important Presidential candidates are; pro-Kurdish HDP’s former leader Mr. Selahattin Demirtaş (45), Fatherland Party (Vatan Partisi) leader Mr. Doğu Perinçek (76) and Islamist Felicity Party (SP) leader Mr. Temel Karamollaoğlu (78). Among these, Mr. Demirtaş can be really influential. Demirtaş became a candidate from prison since he is on trial, but not found guilty yet. He is the youngest Presidential candidate having good projects, new ideas and a good image especially for Kurdish voters. He could get 10-13 % of the votes due to his large Kurdish electoral support. Mr. Doğu Perinçek can also become an independent candidate with 100.000 signatures. His old style anti-Western socialist nationalist Fatherland Party (before its name was Workers Party-İP) is a permanent political actor in Turkey that was not able to reach even 1 % of the votes until now. I guess he could get 0.20-0.30 % of the votes if he could collect 100.000 signatures. Felicity Party leader Mr. Temel Karamollaoğlu can also become an independent candidate with 100.000 signatures since his party is not represented in the parliament and does not have a group of 20 deputies. I think he could get 2-3 % of the total votes. However, his Islamist political party Felicity Party (SP) could take much more votes as a reaction to corrupt practices of AK Parti in recent years. Although both parties come from Islamist National Outlook (Necmettin Erbakan) tradition, Erdoğan and his party now seems more secular and corrupt in the eyes of classical Islamists. So, Karamollaoğlu and his party could get protest votes from AK Parti electors. This might help opposition bloc (CHP-İyi Parti-SP-DP) to control almost half of the parliament and make things more difficult for Mr. Erdoğan.

Mr. Doğu Perinçek

Looking at the picture now, it seems like the first round of the Presidential election might lead to such results:
  • Recep Tayyip Erdoğan (48-52 %)
  • Muharrem İnce (22-27 %)
  • Meral Akşener (10-15 %)
  • Selahattin Demirtaş (10-13 %)
  • Temel Karamollaoğlu (2-3 %)
  • Doğu Perinçek (0.20-0.30 %)
If the second round takes place, I think Mr. Erdoğan and Mr. İnce will compete and Mr. Erdoğan will win by 60 % to 40 %. But these numbers are just taken from Turkey’s opinion polling companies as well as my own observations and are not based on scientific studies.

Cover Photo: Mr. Recep Tayyip Erdoğan vs. Mr. Muharrem İnce.

Dr. Ozan ÖRMECİ

30 Nisan 2018 Pazartesi

Kore Yarımadası’nda Barış Rüzgârları Esiyor


İkinci Dünya Savaşı ardından 1948 yılında komünist Kuzey Kore (Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti) ve piyasa ekonomisine dayalı Güney Kore olarak iki ayrı devlet arasında bölünen Kore yarımadası, son birkaç gündür yaşanan tarihi gelişmeler nedeniyle dünya kamuoyunda ön sıralarda yer almaya başladı. 1950-1953 yılları arasında Türkiye’nin de dâhil olduğu ve başta ABD olmak üzere Batı bloğu güçleri ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin önderliğindeki komünist güçleri karşı karşıya getiren kanlı bir savaş yaşayan iki devlet, son günlerde hiç beklenmedik bir şekilde yakınlaşmaya ve tarihsel sorunlarını şiddet olmadan çözme yolunda cesur adımlar atmaya başladılar. Bu yazıda, son günlerde Kore Yarımadası’nda esen barış rüzgârlarını analiz edeceğim.

Kore Yarımadası

Kuzey Kore ve Güney Kore arasında 1953 yılında kesilen diplomatik ilişkileri yeniden tesis eden ve ateşkes durumundaki savaşın sona ermesinin önünü açan -iki ülke lideri Kim Jong-un ve Moon Jae-in arasındaki- tarihi görüşmeye geçmeden önce, son birkaç ayda yaşananları özetlemekte fayda var. Aslında, bu sürpriz gelişme öncesinde, Kore Yarımadası’nda işler hiç de iyi gitmiyor ve savaş rüzgârları giderek daha da sert esiyordu. Hatta Kuzey Kore nükleer programının[1] Kim Jong-un döneminde hızlandırılması ve Pyongyang’ın sıklaşan nükleer füze denemelerinin yarattığı tedirginlik nedeniyle, Seul, ABD yapımı THAAD füze savunma sistemini topraklarına konuşlandırmıştı.[2] Dahası, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un daha birkaç hafta önce yaptığı ABD ve Güney Kore’yi hedef alan açıklamaları[3] nedeniyle, Pyongyang’ın en yakın müttefiki olan Çin Halk Cumhuriyeti’nde de olası bir savaş riskine karşı endişeler artıyordu.[4] ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye özelinde iki defa açık şekilde gösterdiği -kırmızı çizgilerinin aşılması durumundaki- kararlı ve savaşçı tavrı da, ABD’nin Kuzey Kore’ye müdahale riskini giderek arttırıyordu. En büyük sorun ise, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuzey Kore ile yaptığı anlaşma gereğince (2. madde)[5], bir saldırı durumunda bu ülkeyi koruma sorumluluğuydu. Bu durum, süpergüç ABD ile yeni süpergüç adayı Çin arasında bir savaş riskini gündeme getirdiği için, dünya kamuoyunda tedirginlik yaratıyordu. Ancak korkulan olmadı ve iki ülke arasındaki ilk yakınlaşma 2018 PyeongChang Kış Olimpiyat Oyunları sayesinde yaşandı. Güney Kore’nin ev sahibi olduğu bu organizasyona katılan iki devlet, bununla da yetinmemiş ve iki ülke sporcuları açılış töreninde 'Birleşik Kore' bayrağı altında yürüyerek dünya kamuoyuna barış mesajlar vermişti.[6] Daha da ilginci, oyunlarda Birleşik Kore kadın Buz Hokeyi takımında her iki ülkeden sporcuların birlikte mücadele etmesiydi.

2018 PyeongChang Kış Olimpiyat Oyunları açılış töreninde Koreli sporcular Birleşik Kore bayrağı arkasında yürüyorlar

Bu gelişmelerin ardından, ABD ve Çin taraflarından ve genel olarak dünya kamuoyundan verilen olumlu mesajların da etkisiyle, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un tavrında ani bir değişiklik yaşandı. O güne kadar sert mesajlar veren ve Seul’ü sürekli olarak tehdit eden Kim, ABD ve Güney Kore ile görüşmelerin olumlu devam etmesi durumunda tüm nükleer tesislerini kapatabileceğini ve nükleer programına son verebileceğini açıkladı.[7] Kim’in bu tavrında, Güney Kore’de azledilen kadın Başbakan Park Geun-hye ardından 2017 Mayıs ayı başında işbaşı yapan Moon Jae-in’in Kuzey Kore ile diyaloğa sıcak bakan ılımlı bir lider olmasının da kuşkusuz katkısı büyüktü.[8] En önemlisi ise, Çin’in son 6 ay içerisinde Pyongyang’a dizel, benzin, fuel oil ve hatta pirinç göndermeyi ve satmayı kesmesi ve üstelik Kore’den yaptığı demir, kömür, kurşun ve mısır alımlarını da azaltmasıydı.[9] Ekonomik olarak çökme riski yaşayan Kuzey Kore, en yakın müttefiki Çin’in bu tavrı sonrasında rasyonel bir kararla barışa destek olmaya yanaştı. Bu süreçte ABD de diplomatik atağa kalktı ve Başkan Donald Trump’ın Dış İşleri Bakanı olarak atadığı CIA (Merkezi Haberalma Teşkilatı) direktörü Mike Pompeo, gizlice Kuzey Kore’ye giderek, yakında gerçekleşmesi beklenen Trump-Kim görüşmesi için temaslarda bulundu.[10] Tüm bu gelişmeleri taçlandıran en güncel olayı ise, 27 Nisan 2018 tarihinde Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un Güney Kore’yi ziyaret eden ilk Koreli komünist lider olmasını sağlayan sürpriz ziyaretti. İki ülkenin liderleri arasında 11 yıl sonra ilk doğrudan teması da sağlayan bu ziyaret, her açıdan tarihi bir gelişme olarak dikkat çekti ve çok olumlu sonuçlar üretti.

Tarihi görüşme

Bu tarihi görüşmeden çok önemli kararlar çıktı. Alınan bu kararlar arasında Kuzey Kore’nin nükleer silah programını askıya alması, iki ülke arasındaki savaşı tamamen sonlandıran bir barış anlaşması yapılması ve savaş nedeniyle ayrılan ailelerin birleştirilmesi gibi konular öne çıkıyor.[11] Ayrıca görüşme sonrasında yayınlanan ortak deklarasyonda “Kore Yarımadası’nda bundan sonra savaş olmayacak”, “propaganda faaliyetlerinin durdurulması” ve “karşılıklı silahsızlanma” ifadeleri yer aldı. Daha önemlisi ise, iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin tesisi sayesinde görüşmelerin bundan sonra da devam edecek ve birçok yeni anlaşmanın yapılabilecek olması. Lakin dünyada genelde çok olumlu algılanmasına karşın, Güney Kore’deki milliyetçi-muhafazakâr bazı siyasetçiler bu gelişmeler konusunda son derece eleştirel bir pozisyon alıyorlar.[12] Kim Jong-un ise, Çin’in yönlendirmesiyle barış yönünde ılımlı mesajlar vermeyi sürdürüyor ve nükleer tesislerini tüm dünyanın gözleri önünde yok edeceklerini ve ABD Başkanı Trump’la görüşmeye hazır olduğunu söylüyor.[13] Kim ve Trump’ın Mayıs ayı sonu veya Haziran ayı başlarında buluşmaları bekleniyor. Daha önce Trump’ın “roket adam” (rocket man) benzeri sözlerle[14] küçümsediği Kim’le görüşmesi, tüm dünyada sonuçları en çok merak edilen diplomatik görüşme olarak dikkat çekiyor. Bu görüşme sonrasında Kuzey Kore’nin rejim güvenliğinin sağlanması karşılığında ABD’ye yönelik düşmanca tavrından vazgeçebileceği ifade ediliyor. Bu durum, ABD ile Çin arasında son günlerde başlayan ticaret savaşlarının durdurulması açısından da kuşkusuz olumlu bir gelişme olacaktır.

Sonuç olarak, Kuzey Kore ve Güney Kore arasında yaşanan tarihi yakınlaşma, önemi henüz fark edilemese de, Soğuk Savaş döneminden kalma donmuş çatışmaların, günümüzde, diplomatik ve ekonomik enstrümanların (ambargo vs.) doğru kullanılması durumunda silahsız da çözümlenebileceği yönünde çok önemli bir örnek veri olarak karşımızda duruyor. Bu başarı ise, büyük ölçüde Çin’in hanesine yazılıyor ve bu devletin süpergüç olması durumunda dünyada iyi bir hakem olacağının ve savaş yerine barışı teşvik edeceğinin sinyallerini veriyor. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump da, bu tarz hamleleriyle dünyada yansıtıldığı gibi savaş yanlısı bir isim olmadığını ve diplomasiye yatkın olduğunu ispatlıyor.


Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bu konuda bazı bilgiler için; http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41279950.
[2] https://edition.cnn.com/2017/03/06/asia/thaad-arrival-south-korea/index.html.
[3] Bakınız; https://www.sozcu.com.tr/2018/dunya/kim-jong-un-yilbasi-konusmasinda-tehdit-etti-dugme-masamda-2155256/.
[4] Bu konuda bir analiz için; http://politikaakademisi.org/2018/04/06/cin-halk-cumhuriyetinin-uluslararasi-krizlerdeki-tutumu-ve-kriz-yonetimi-politikasi-2017-kuzey-kore-krizi-ornegi/.
[5] Bakınız; https://www.marxists.org/subject/china/documents/china_dprk.htm.
[6] Bakınız; https://tr.sputniknews.com/olympics-2018-news/201802091032179823-guney-kuzey-kore-pyeongchang-kis-olimpiyat-oyunlari/.
[7] Bakınız; https://www.washingtonpost.com/world/north-korean-leader-suspends-nuclear-and-missile-tests-shuts-down-test-site/2018/04/20/71ff2eea-44e7-11e8-baaf-8b3c5a3da888_story.html.
[8] Bakınız; http://www.bbc.com/news/world-asia-39855956.
[9] Bakınız; http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43925182.
[10] http://www.bbc.com/news/world-asia-43792658.
[11] Bakınız; http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43925182.
[12] https://www.yahoo.com/news/latest-kim-jong-un-leaves-summit-south-korea-224024469.html.
[13] https://www.sabah.com.tr/dunya/2018/04/29/trumptan-kuzey-kore-diplomasisi.
[14] Bakınız; https://www.theguardian.com/us-news/video/2017/sep/23/trump-little-rocket-man-kim-jong-un-video.

25 Nisan 2018 Çarşamba

İran Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif’in CFR Konuşması (Nisan 2018)


ABD Başkanı Donald Trump’ın son aylarda sık sık hedef gösterdiği İran İslam Cumhuriyeti, 2015 yılında ABD’deki Barack Obama yönetiminin liderliğinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi 5 ülke (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti) ve Almanya’nın (P5+1) katılımıyla imzalanan İran nükleer programını sınırlandırmaya yönelik anlaşmanın (JCPOA[1]) ardından, aslında dünyada daha olumlu algılanan bir ülke haline gelmiştir. 2013 yılından beri İran İslam Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı olarak görev yapan Muhammed Cevat Zarif (1960-)[2] ise, nükleer anlaşma başta olmak üzere birçok konuda İran devleti ile uluslararası kamuoyu arasında bağ kuran önemli ve başarılı bir diplomattır. Zarif, geçtiğimiz günlerde Council on Foreign Relations (CFR) çatısı altında önemli bir konuşma yapmış ve ülkesinin perspektifinden son yaşananları değerlendirmiştir.[3] Bu yazıda, Zarif’in konuşması özetlenecektir.

Konuşma kaydı

İran Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif, konuşmasına Basra Körfezi coğrafyasının değişime ihtiyacı olduğunu vurgulayarak başlamakta ve senelerdir birçok çatışmanın yaşandığı bu bölgede, İran’ın bir komşusu (Suudi Arabistan) tarafından saplantılı bir şekilde olumsuz algılandığını iddia etmektedir. Daha sonra diplomatlık kariyerinin başlarında İran-Irak Savaşı sırasında yaşadığı Irak’la ilgili gelişmeleri özetleyen Zarif, sürekli savaş ve çatışmaların yaşandığı bu bölgede yeni bir başlangıç yapabilmek için öncelikle bölge ülkelerinin diyalog içerisinde olmaları gerektiğini söylemektedir. Bölgedeki ülkelerin birbirleri hakkında çok konuşmalarına rağmen, birbirleriyle yeterince konuşmadıklarına dikkat çeken Zarif, bu noktada özellikle Suudi Arabistan’ın İran’ı uluslararası kamuoyuna varoluşsal bir tehdit gibi lanse etmeye çalıştığının altını çizmektedir. Bu bağlamda Suudi Arabistan Veliaht Prens’i Muhammed Bin Salman’ın geçtiğimiz haftalarda ABD’ye yaptığı ziyarete de işaret eden Zarif, kendilerinin bölgesel sorunların çatışmalara yol açmaması için diğer ülkelerle sürekli diyalog platformları oluşturmaya çalıştıklarını iddia etmektedir. Bu tarz platformların işlemesi için belirli ilkelerin herkesçe kabul edilmesi gerektiğini vurgulayan İranlı üst düzey diplomat, bu ilkeleri; karşılıklı olarak birbirinin toprak bütünlüklerine saygı, uluslararası toplumca kabul edilen sınırların değişmezliğine yönelik inanç ve ülkelerin iç işlerine karışmama (egemenlik haklarına saygı) olarak sıralamaktadır. Zarif’e göre; ne yazık ki bölge ülkelerinin birçoğunun birbirleriyle sınır sorunları bulunmakta ve bu nedenle bu ilkeler diplomaside kolaylıkla geçersiz kalabilmektedir. İran’ın bölgede yer alan bazı ülkelerce sık sık diğer bölge ülkelerinin iç işlerine karışmakla suçlandığını hatırlatan Zarif, İran’ın bu gibi konuları konuşmaktan kaçmadığını ve bölgesel sorunların çözümünden yana olduğunu söylemektedir.

Diyalog eksikliği dışında, Körfez bölgesindeki ülkelerin karşılıklı güven eksikliği olduğunu da kabul eden Zarif, bunun ancak diyalog kurulması ve güven arttırıcı önlemlerle mümkün olduğunu belirtmektedir. Bu güven arttırıcı önlemleri de nükleer güvenlikten başlayarak birçok konuda müşterek görev gücü (joint task force) oluşturulması, kültürel ilişkilerin ve turizm faaliyetlerinin karşılıklı olarak geliştirilmesi ve kadın hakları ile demokratik süreçlerin yaygınlaştırılması olarak sıralayan Zarif, bölge ülkelerinin birbirleriyle konuşmadan ve tartışmadan sorunlarını asla çözemeyeceklerini ima etmektedir. Zarif, bu temel ilkeler dışında, bölge devletlerinin artık Orta Çağ’dan kalma “zero-sum game” (sıfır toplamlı oyun) mantalitesinden vazgeçmeleri gerektiğine de vurgu yapmaktadır. JCPOA anlaşmasının bu açıdan güzel bir örnek oluşturduğunu iddia eden İranlı Bakan, bu anlaşmayı yapanların “kazan-kaybet” anlayışından ziyade “kazan-kazan” anlayışıyla hareket ettiklerini hatırlatmaktadır. Küreselleşmenin yoğunlaştığı ve duyguların bile artık küreselleştiği bir çağda, bir devletin güvenliğini diğer devletlerin aleyhine oluşturamayacağının altını çizen Muhammed Cevat Zarif, güvenliğin salt maddi ve askeri önlemlerle sağlanamayacağını da vurgulamaktadır. Güvenliğin satın alınamayacağını ve ancak bölgesel dinamikler doğrultusunda oluşturulabileceğini kaydeden Zarif, hegemonik devletler döneminin de uzun süre önce bittiğini iddia etmektedir. ABD’nin bile Soğuk Savaş sonrasında bunu başaramadığına dikkat çeken İranlı yetkili, ne İran, ne de Suudi Arabistan’ın Körfez bölgesinde hegemon bir güç olamayacağını söylemektedir. Bu gerçeği kabullenmeden bölgesel barış ve istikrarın yakalanmasının imkânsız olduğunu belirten Zarif, ihtiyaç duyulanın bölgedeki güçlü bir devlet değil, güçlü bir bölge olduğunu söyleyerek barış mesajları vermektedir. Ayrıca hegemon olma arayışlarının bölgedeki çatışmaları körükleyeceğini iddia eden Zarif, tüm Körfez ülkelerinin bu politikadan vazgeçmeleri gerektiğini düşünmektedir. İran’ın bu gerçeği kabul edecek olgunlukta bir devlet olduğunu da söyleyen Zarif, diğer devletlerin de katkısıyla bu dönüşümün başarabileceğini iddia etmektedir. Zarif’e göre, bu dönüşüm sağlanmazsa, ABD bölgeye ne kadar silah satarsa satsın, bölgesel güvenlik ve istikrar asla oluşturulamayacaktır.

Sözlerini bu şekilde noktalayan Zarif, başarılı bir sunum yaparak salondaki kişilerden takdir toplamaktadır. Soru-cevap bölümünde moderatör Stephen Hadley’nin sorularını cevaplayan Zarif, ilk olarak İran’da tutuklu bulunan Amerikan vatandaşları hakkındaki soruya İran’da yargı sisteminin bağımsız işlediğini söyleyerek kaçamak bir cevap vermekte ve daha sonra da ABD’nin -özellikle de Başkan Trump’ın- İran’a saygı duymadan yapıcı bir diyalog kurulamayacağını sözlerine eklemektedir. Yürütmenin dâhil olması durumunda bunun bir esir değişimi haline geleceğini belirten Zarif, bu nedenle İran’daki hukuki süreçlere saygı duyulması gerektiğini söylemektedir. Donald Trump’ın İran’ı hiçe sayan ve küçümseyen sözleriyle hareket eden Amerikalı yetkililerin İran’la barış yapmasının mümkün olmadığını da belirten Zarif, bu bağlamda ABD’deki yönetim değişiminin ikili ilişkileri olumsuz yönde etkilediğini ima etmektedir. Daha sonra İran’daki Bahailerin, homoseksüellerin ve saçları gözüken kadınların yaşadığı insan hakları ihlallerinin sorulması üzerine, İran Dış İşleri Bakanı, ülkesinde her türlü dini inanca (Yahudilik, Hıristiyanlık) saygı duyulduğunu ama İran’da hukuk sisteminin Şii İslam prensipleri üzerine kurulu olduğunu ve Bahailerin dini azınlık statüsüne sahip olmadıklarını açıklamaktadır. İran devletinin Bahailiği bir din olarak tanımadığını, ancak Bahailiğin bireysel olarak suç olmadığını da açıklayan Zarif, ülkesinde ateistlerin de bulunduğunu ve devlet tarafından herhangi bir yaptırıma tabi tutulmadıklarını belirtmektedir. Homoseksüellik konusunda ise, ülkesinde özel alanda insanların serbest olduğunu ama kamusal alanda (sokaklarda) bazı kısıtlamaların olduğunu belirten Zarif, kadınların giyimi konusunda da ülkesinin yasaları olduğunu ve insanların bu kurallara saygı duymak zorunda olduklarını söylemektedir. İran’da kadınların kapalı olmalarına karşın hayatın tüm alanlarına aktif olarak katıldıklarını hatırlatan Zarif, bu açıdan İran’da kadın haklarının sanılandan daha iyi durumda olduğunu iddia etmektedir. Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı insan hakları aktivisti Şirin Ebadi’nin, İran’da halkın -Muhammed Hatemi ve Hasan Ruhani dönemlerinde yaşanan bazı olumlu gelişmelere karşın- reformlardan umudu kestiğini iddia edilmesinin sorulması üzerine ise, Zarif, Ebadi’nin İran halkının sözcüsü olmadığını ve İran’da halkın seçimlere çok yüksek bir katılım gösterdiğini belirterek, gerçek durumun Batı’da yansıtıldığı gibi kötü olmadığını iddia etmektedir. İran’da demokrasinin ve özgür seçimlerin uygulandığını iddia eden Zarif, ABD’de de polis şiddeti ve sokak gösterileri gibi birçok olumsuz gelişmenin yaşandığını ama bunların rejim değişikliği gibi yansıtılmadığını söyleyerek bu soruyu da cevaplamakta ve Batı’daki basın-yayın organlarının çifte standartlı yayın yaptıklarını ima etmektedir. Zarif, son olarak ülkesinin ekonomik olarak da gayet iyi durumda olduğunu iddia etmekte ve Batı’daki rejim değişikliği beklentilerinin maddi bir temelinin olmadığının altını çizmektedir.

Konuşmanın ve bölgesel gelişmelerin bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, Zarif’in bir diplomat olarak ülkesinin haklarını başarıyla koruduğu ve Batı kaynaklı eleştirileri fazla dikkate almadığı görülmektedir. Bu konuda diplomatı tarafsız olarak değerlendirmek ise kuşkusuz mümkün değildir ve zaten mesleğinin doğasına aykırıdır. Ayrıca İran-Batı ilişkileri konusunda yaşanan güncel bir gelişme, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ABD ziyareti sırasında Trump-Macron ikilisinin İran nükleer anlaşmasının güncellenmesi konusunda bir uzlaşıya vardıklarının açıklanmasıdır.[4] Bu, Obama döneminde yapılan anlaşmayı riske atabilecek riskli bir gelişmedir. Zira İran gibi güçlü ve büyük bir devleti mutlaka uluslararası toplum içerisinde tutmak gereklidir. Bunun yolu da, uluslararası anlaşmaları korumak ama elbette mümkünse daha iyi anlaşmalar yapmak olmalıdır. Bu, İsrail’in güvenliği başta olmak üzere bölgesel istikrar açısından da daha olumlu bir gelişme olacaktır.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; https://www.state.gov/e/eb/tfs/spi/iran/jcpoa/.
[2] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Mohammad_Javad_Zarif.
[3] Zarif, geçtiğimiz yıl içerisinde de CFR’de önemli bir konuşma yapmıştı. Bakınız; http://politikaakademisi.org/2017/07/18/iran-dis-isleri-bakani-muhammed-cevat-zarifin-cfr-konusmasi/.
[4] Bakınız; http://www.bbc.com/news/world-us-canada-43887061.