18 Temmuz 2017 Salı

Yeni Makale: "Kıbrıs Müzakerelerinde Son Dönemeç: Çözüm mü, Alternatif Senaryolar mı?"

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin Kıbrıs Müzakerelerinde Son Dönemeç: Çözüm mü, Alternatif Senaryolar mı?” adlı makalesi Anlık Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2017 tarihli 3. sayısında yayınlandı. Aşağıdaki linkten bu makaleye ulaşabilirsiniz.


İran Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif’in CFR Konuşması


2013 yılından beri İran İslam Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı olarak görev yapan Muhammed Cevat Zarif (1960-)[1], İran nükleer anlaşması başta olmak üzere son dönemde küresel barışa yaptığı katkılarla adından övgüyle söz ettiren çok önemli bir diplomattır. İran tarihinin en etkili Dış İşleri Bakanı olan Zarif, İran nükleer programı konusunda Batı ülkeleriyle sağlanan uzlaşmayı sağlamasının dışında, son yıllarda Orta Doğu coğrafyasında da ülkesinin daha etkin bir dış politika yürütmesini sağlamış ve bu nedenle ülkesinde de sıklıkla övgü konusu olmaktadır. Zarif, geçtiğimiz gün Council on Foreign Relations (CFR) tarafından düzenlenen ve kurum başkanı Richard N. Haass’ın moderatörlüğünü yaptığı bir oturuma katılmış ve güncel gelişmelerle ilgili fikirlerini paylamıştır. Bu yazıda, Zarif’in konuşması ana hatlarıyla özetlenecektir.

Konuşma kaydı

Haass’ın sorusu üzerine konuşmasına Orta Doğu’nun neden bu kadar istikrarsız bir coğrafya olduğuna cevap vererek başlayan Zarif, Allah’ın adı kullanılarak yapılan yanlış işleri kınamakta ve bu konuda hem iç, hem de dış faktörlerin etkili olduğunu söylemektedir. Her ne kadar emperyalist politikalar ve işgallerin bu eğilimde ve özellikle aşırıcılığın artmasında çok etkili olduğunu belirtse de, Zarif’e göre sadece dış etkenleri saymak kolaycılıktır. Zira bölge ülkelerinin içsel sorunları da bu durumda oldukça etkilidir. Bunlar arasında en önemlileri ise, Arap devletleri başta olmak üzere bölge devletlerinin zayıf kurumsal yapıları ve halklarını memnun etmekte yetersiz kalmalarıdır. Ülkesi İran’da insanların Cumhurbaşkanlığı seçimleri için 2 ay önce 10 saat kadar sırada beklediklerini hatırlatan Zarif, bu gibi seçim imkânlarının bazı bölge ülkelerinde henüz olmadığına dikkat çekmiş ve bunun hükümetler ve devletlere yönelik halk öfkesine neden olduğunu iddia etmiştir. Orta Doğu coğrafyasındaki sorunlar için İran’ı suçlamanın şu sıralarda Washington’da oldukça kolay ve popüler bir iş olduğunu belirten Zarif, buna rağmen asıl meselenin Orta Doğu halklarının kendi devlet ve hükümetlerine yabancılaşmaları olduğunun altını çizmektedir.

Richard Haass’ın sorusu üzerine Suudi Arabistan’la ilişkiler konusuna odaklanarak konuşmasına devam eden Zarif, Suudi Arabistan’ın 7. Kralı Selman bin Abdülaziz’in kısa bir süre önce “Veliaht Prens” olarak atadığı Savunma Bakanı Muhammed Bin Salman’ın “Savaşın Suudi Arabistan’da olmasını beklemeyeceğiz, savaşın İran’da olmasını sağlayacağız” sözünün açık bir tehdit olduğunu belirtmiş ve Riyad’ın dünyada birçok köktendinci terörist örgüte yardım sağladığını iddia etmiştir. Zarif, şimdilerde Suudi Arabistan’la Suriye ve Yemen başta olmak üzere birçok konuda karşı taraflarda ve rakip durumunda olmalarına karşın, bu ülke ile çatışma yaşamak istemediklerini ve bunun yerine farklılarına rağmen ortak tehditlere karşı birlikte çalışmak istediklerini söylemiştir. Ülkesinin hem Yemen, hem de Suriye’de barışı sağlamak için birçok çaba gösterdiğini kaydeden Zarif, bu iki ülkedeki insani trajedilere dikkat çekmiş ve özellikle Yemen’deki kolera salgınına referans yaparak, Suudi Arabistan’la savaşmak zorunda olmadıklarını ve bunu istemediklerini açıklamıştır.

Haass’ın hatırlatmasıyla, geçmişte kimyasal silah saldırılarına maruz kalan bir ülke olarak (İran-Irak Savaşı’nda) şimdilerde Suriye’de Beşar Esad rejiminin kimyasal silah kullanarak yaptığı katliamlara nasıl destek olabildikleri sorulduğundaysa, Zarif, bu konuda dünyadaki belki de tek duyarlı ülkenin İran İslam Cumhuriyeti olduğunu, ancak geçmişte kendilerine saldırı olduğunda bunu kimsenin önemsemediğini hatırlatarak söze başlamıştır. Zarif, ülkesinin kimyasal silah kullanımına her koşulda karşı olduğunu söylemiş ve Suriye rejimine yönelik suçlamaların araştırılması ve kanıtlanması gerektiğini iddia etmiştir. Bu tarz saldırıların kanıtlarının bulunabileceğini ama Suriye konusunda ciddi şüphelerinin olduğunu belirten Cevat Zarif, bu nedenle bu konuda harekete geçmediklerini söylemiştir.

ABD Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson’ın İran’daki muhalif güçlerin barışçıl geçiş için desteklenmesi gerektiği görüşü hakkında fikri sorulan Zarif, Washington’ın İran’da 1953 yılında bir rejim değişikliği yaptığını (Musaddık’a yönelik darbe) ve İran İslam Devrimi’nden (1979) bu yana yine rejim değişikliği yapmaya çalıştığını belirterek, Barack Obama döneminde resmi olarak durdurulan bu politikanın anlaşıldığı kadarıyla yeniden uygulamaya sokulduğunu söylemiş ve zaten hiçbir şekilde uygulamada bunun yürürlükten kalkmadığını iddia etmiştir. Tahran rejiminin gücünü ve yetkisini halktan aldığını söyleyen Zarif, İran’ın bölgedeki diğer ülkeler gibi çeşitli güvenlik şemsiyesi kuruluşlara (NATO vs.) dâhil olmadan ve uzun süren ambargolara rağmen ayakta kalabilmesini, işte bu halk egemenliğine dayalı meşru ve güçlü rejimle ilişkilendirmiştir. İran’a karşı yakın geçmişte herkesin Saddam Hüseyin’i desteklediğini hatırlatan Dış İşleri Bakanı, ülkesinin çok katı ambargolara rağmen ayakta kalmasının bunun ispatı olduğunu söylemiştir. İran Cumhurbaşkanı’nı seçmek için Los Angeles’ta bile 4 saat beklemeyi göze alan vatandaşları olduğunu söyleyen Zarif, bunun İran devletinin halkı nezdindeki gücünü gösterdiğini vurgulamıştır. Tahran’a yönelik rejim değişikliği politikasının asla başarılı olamayacağını çünkü İran’ın başka ülkeler gibi yaşaması için Washington’a bağımlı olmadığını kaydeden Cevat Zarif, tam tersine, ülkesinin ABD’ye rağmen yaşadığını vurgulamıştır.

İran’ın Irak’ta Sünni halkı yabancılaştırdığı ve Irak’ı yönettiği iddialarının sorulması üzerine, Zarif, bölgedeki tüm ülkelerde halkın tamamını kapsayıcı hükümetler kurulmasını gerektiğini ve ABD ve müttefikleri aşırıcı hareketleri desteklemesine karşın, kendi ülkesinin daima aşırıcı hareketlere karşı mücadele verdiğini iddia etmiştir. Richard Haass’ın referans yaptığı New York Times makalesinin son derece yanlı yazıldığını belirten Zarif, ülkesinin Irak başta olmak üzere birçok bölge ülkesinde nüfuz sahibi olduğunu ama bunun Şiiler dışındaki grupları dışladıkları anlamına gelmediğini söylemiştir. Bölgedeki yabancı askerlerin istikrarsızlık kaynağı olduğunu iddia eden Zarif, kendi güçlerinin de Irak başta olmak üzere bölge ülkelerinde bulunduğunun hatırlatılması üzerine, bu kişilerin İran askeri güçleri değil, hükümetlerin davetiyle gelmiş askeri danışmanlar olduğunu vurgulamıştır. IŞİD’e karşı savaşta ülkesinin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne de destek verdiğini hatırlatan Zarif, her ülkenin yönetiminin kendi halkları ve devletleri tarafından belirlenmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

Eylül ayında yapılacak Kürdistan bağımsızlık referandumu sorulduğunda ise, Zarif, İran’ın referanduma karşı olduğunu ve bunun Irak için bir felaket olabileceğini söylemiştir. Bu durumun sadece Irak’ın değil, bölgenin güvenliği için de tehlikeli olacağını vurgulayan Zarif, bölgedeki tüm devletler tarafından da bu görüşün desteklendiğini ve bunu Iraklı Kürt muhataplarına ilettiklerini belirtmiştir. Bu konuda Türkiye’nin durumu sorulduğunda ise, Zarif, Türkiye’nin iç işleri hakkında yorum yapmak istemediğini açıklamıştır.

Konuşmanın genel bir değerlendirmesi yapılırsa, Muhammed Cevat Zarif’in Kürdistan referandumu konusundaki söylediklerinin önemli olduğu belirtilmeli ve konuşmada, Donald Trump döneminde popülist siyasi söylemlerde yeniden hedef tahtasına konulmaya başlamalarına karşın,  İran’ın Batı ile iyi ilişkiler kurmak istediğinin hissettirildiği vurgulanmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Mohammad_Javad_Zarif.

16 Temmuz 2017 Pazar

Dünya Ekonomik Forumu’nun ‘Future of Jobs’ Raporu


Dünya Ekonomik Forumu’nun 2016 Ocak tarihli “Future of Jobs: Employment, Skills and Workforce Strategy for the Fourth Industrial Revolution” (Mesleklerin Geleceği: Dördüncü Sanayi Devrimi için İstihdam, Yetenekler ve İşgücü Stratejisi) adlı raporu[1], Sanayi 4.0 olgusunun dünya ekonomisinin geleceğinde ne gibi gelişmelere yol açabileceğini araştıran son derece önemli bir çalışmadır. Bu yazıda, bu rapordan bazı önemli hususlar özetlenecektir.

Raporun “Giriş” bölümünde belirtildiği üzere, Sanayi 4.0 veya Endüstri 4.0 olarak ifade edilen teknoloji devrimi ve bunun sanayideki uygulamalarının küresel ekonomi içerisinde yer alan ülkelerin istihdam ve işgücü stratejileri ve politikalarına büyük etkileri olacaktır. Artan robotlaşma ve otomasyon nedeniyle birçok sektörde iş imkânları azalacak ve insanlar işsiz kalacak, buna karşın, bu süreçte değişen teknolojiye uygun birçok yeni iş imkânı da doğacaktır. Öyle ki, bazı projeksiyonlara göre, dünyada bugünlerde ilkokula başlayan çocukların yüzde 65’inin henüz keşfedilmemiş işlerde çalışması bile söz konusu olabilir. Bu nedenle, devletlerin, şirketlerin ve bireylerin kendilerini bu yeni sürece hazırlamaları gerekmektedir. Şurası bir gerçektir ki, geçmişteki teknolojik devrim ve atılımlar, toplumları refahını, üretim seviyelerini ve kalitelerini ve iş imkânlarını arttırmıştır. Bu yeni dönemde de benzer bir gelişme beklenebilir. Lakin bu durum, geçiş dönemi risksiz ve kolay geçecek anlamına gelmemektedir. Bu nedenle, Dünya Ekonomi Forumu, bu raporu uzun uğraşlar sonucunda ciddiyetle ve hükümetlere, şirketlere ve bireylere yol göstermek amacıyla bilimsel yöntemler ışığında hazırlamıştır. Rapor, iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, 2020 yılına kadar dünya iş piyasasında yaşanacak değişimleri araştırmakta ve mesleklerin geleceğini tartışmaya açmaktadır. İkinci bölüm ise, bu gelişmeleri farklı endüstri kolları, ülkeler ve cinsiyetler bazında değerlendirmektedir.


Değişimin parametreleri

Sanayi 4.0 olgusunun ve günümüzdeki teknolojik gelişmelerin iş piyasasına somut etkileri incelendiğinde, sosyoekonomik ve demografik olarak şu değişimler karşımıza önemli parametreler olarak çıkabilir. İlk ve en önemli etki (% 44 ağırlığı olan), iş ortamı ve iş anlaşmalarında yaşanacak değişimdir. İş ortamları, gelişen teknolojiler ve uzaktan kumanda (remote) yöntemlerinin ve telekonferans metodunun gelişmesi sayesinde artık çok daha esnek hale gelecek ve işler farklı yerlerden de yürütülebilecektir. Ayrıca işlerin esnekleşmesinin bir diğer sonucu da, şirketlerin az sayıda tam zamanlı kadrolara yönelmesi ve daha çok konu bazında dışarıdan uzman ve çalışan istihdam etmeye yönelecek olmalarıdır. İkinci en önemli gelişme (% 23 ağırlığı olan), Asya ülkelerinin gelecekte dünya ekonomisinin ağırlığını teşkil edecek olmaları ve bu ülkelerde yaşanacak orta sınıflaşma hadisesidir. Öyle ki, 2030 yılında dünyadaki orta sınıfların yüzde 66’sı Asya kıtasında yer alacak ve orta sınıf tüketiminin yüzde 59’u yine bu ülkelerde yapılacaktır. Yine % 23 oranında etkili olacak bir diğer önemli gelişme, “iklim değişikliği” konusunun önümüzdeki yıllarda giderek artan ölçüde önemli hale gelecek olması ve hükümetlerin ve şirketlerin bu sorunla mücadele etmek için ekstra gayret gösterecek olmalarıdır. Ancak dünya nüfusunun artışına paralel olarak doğal kaynaklar ve hammaddeler azalacağı için, her şekilde ekosistemin dengesi bozulmaya devam edecektir. Küresel ticaretin çeşitlenmesi ve işgücü piyasasındaki hareketlilik nedeniyle, ayrıca önümüzdeki yıllarda jeopolitik oynaklık (geopolitical volatility) da artacaktır. % 21’lik ağırlığı olan bu trend, özellikle enerji, havacılık ve turizm sektörlerinde hızlı karar alma ve uyum sağlamayı gerektirecektir. % 16 oranında ağırlığı olacak bir trend, tüketicilerin gıda güvenliği, internet ortamında kişisel hakların korunması ve veri güvenliği, iş standartları, çevre güvenliği, hayvan hakları ve karbon ayakizi gibi konularda daha bilinçli ve talepkâr hale gelecek olmalarıdır. Bu durum, yeni etik ve gizlilik uygulamalarını gündeme getirecektir. % 14 ağırlıkla etkili olacak bir diğer trend, dünya nüfusunun yaşlanacak ve bireylerin ortalama 65 yaşına kadar çalışacak olmasıdır. Bu durum, birçok olumsuz gelişmenin yanında yaşlılara yönelik yeni ürün ve iş kollarının doğmasına da yol açabilir. Dünyanın yakın geleceğinde % 13’lük oranda etkili olabilecek bir diğer gelişme ise, gelişmekte olan ülkelerde yaşanacak hızlı nüfus artışı ve genç bireylerin hayata atılmalarıdır. % 12’lik bir oranla kadınların iş piyasasına daha yoğun olarak girmeleri ve iş hayatında yükselmeleri de yakın gelecekte dünya genelinde yaşanabilecek olan bir gelişmedir. % 8’lik oranla üçüncü dünya ülkelerinde yaşanacak hızlı kentleşme de bir diğer önemli trenddir. Bu hususlar, demografik ve sosyoekonomik değişim parametreleri olarak saptanmıştır.

Değişimin teknolojik unsurlarına göz atıldığındaysa, ilk olarak % 34’lük oranda yoğun bir etkiyle mobil internet ve bulut teknolojisinin mal ve hizmetlerin üretimi, pazarlanması ve internet bazlı servislerde artış gözlenmesi durumu karşımıza çıkmaktadır. % 26’lık bir diğer önemli teknolojik gelişme, teknolojik gelişme nedeniyle büyük verilerde yaşanacak patlama ve veri madenciliğinin çok önemli hale gelecek olmasıdır. Yenilenebilir enerji ve diğer yeni enerji türlerinin yaygın üretim ve kullanıma geçmesi ve bunun yaratacağı teknolojik endüstriyel gelişmeler de % 22 oranında etkili olacak önemli bir gelişmedir. % 14’lük bir diğer önemli trend ise, “nesnelerin interneti” (internet of things) teknolojisinin uygulamaya geçecek ve endüstride devrimsel nitelikte etkiler yaratacak olmasıdır. % 12 ağırlıklı bir diğer önemli trend ise, “crowdsourcing” adı verilen kitle bazlı ve kitle kaynaklı çalışmaların etkisinin artacak olmasıdır. % 9 oranıyla robotik teknolojisinin etkileri, % 7 oranıyla yapay zekânın kullanımının yaygınlaşması ve % 6 oranıyla üç boyutlu yazıcı teknolojisinin ve genom bilimi ile biyoteknolojinin gelişecek olmaları da teknoloji anlamındaki diğer önemli trendler olacaktır.

Küresel anlamda iş yapacak şirketlerin Dünya Ekonomik Forumu’nun raporunu ciddiye almaları ve bu yönde adımlar atmaları gerektiği kesin. Özellikle Türkiye, bu raporda da vurgulandığı üzere önümüzdeki 5-10 yıllık dönemde ciddi bir atılım yapamazsa, gelişmekte olan ülkeler arasında da konumunu kaybedecek ve alt sıralara düşme riski yaşayacaktır. Bu nedenle, toplumu kutuplaştırmamak ve verimli çalışmaya kanalize etmek tüm devlet kurumlarının ve siyaset mekanizmasının görevi olmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Buradan okunabilir; http://www3.weforum.org/docs/WEF_Future_of_Jobs.pdf.

4 Temmuz 2017 Salı

La Ronde Finale au Chypre


La ronde finale des négociations pour l’unification de l’île de Chypre a commencé la semaine dernière à la ville de Crans-Montana en Suisse. Les leaders de deux communautés Monsieur Nicos Anastasiades et Monsieur Mustafa Akıncı sont déjà y allés avec leur délégation et les officiels de l’Union Européenne (UE) et l’Organisation des Nations Unies (ONU). Les ministres des affaires étrangères de deux pays garants, Monsieur Nikos Kotzias de la Grèce et Monsieur Mevlüt Çavuşoğlu da la Turquie ont aussi participé à la conférence (Le Royaume-Uni est aussi un pays garant pour la République de Chypre). Même si le duo d’Anastasiades-Akıncı a fait un grand progrès dans les mois derniers, je pense qu’un accord complet est encore difficile pour les chypriotes. Il faut dire que ce n’est pas une supposition ordinaire comme j’avais travaillé et vécu dans la République Turque de Chypre du Nord (KKTC) entre 2012 et 2016 et j'avais communiqué avec les politiciennes et les journalistes chypriotes.

Après la rejection de plan d’Annan en 2004 dans un referendum par les chypriotes grecs, les négociations entre Mehmet Ali Talat et Dimitris Hristofyas, deux leaders socialistes en faveur de la paix et l'unification, ont mis en échec à cause des points de vues différentes entre les deux communautés. Même si les négociations ont commencé encore une fois entre Monsieur Derviş Eroğlu et Monsieur Nicos Anastasiades en février 2014, personne n’a espéré qu’il y aura eu un progrès. Mais grâce à l’élection de Mustafa Akıncı en mai 2015, un leader socialiste qui veut faire des efforts sans peur pour la paix, les négociations ont commencé à produire des résultats plus bons et concrets. Monsieur Akıncı et Monsieur Anastasiades sont des politiciennes venant d’un background très différent (Akıncı est socialiste mais Anastasiades est une figure de centre-droite), mais un aspect trés important lie les deux: ils veulent résoudre le problème de Chypre et préparer un cadeau pour leur peuple. La République Turque de Chypre du Nord est un pays laïc et démocratique (et assez développé en tourisme et en éducation), mais il est connu officiellement seulement par la Turquie. La République de Chypre (le gouvernement sud des chypriotes grecs) par contre est un pays connu et un membre de l’UE, mais elle rencontre toujours avec des problèmes d’être un pays divisé entre deux et d’avoir une adversaire dangereuse comme la Turquie. Alors, la solution de ce problème va aider les chypriotes grecs de faire disparaître les risques de sécurité et avoir un nouveau marché gigantesque comme la Turquie (avec une population de 80 millions) et les chypriotes turques de finalement vivre dans un pays connue par tout le monde.

L’organisation des Nations Unies aussi supporte ce procès et Monsieur António Guterres (secrétaire général de l’ONU) et Monsieur Espen Barth Eide (le conseiller spécial de l’ONU en Chypre) toujours poussent les deux leaders pour faire d’une paix historique qui va changer le cours des événements et contribuer au prestige de l’ONU. Monsieur Akıncı et Monsieur Anastasiades peuvent même remporter le prix de Nobel pour la paix l’année prochaine s’ils trouvent une solution juste and soutenable. Il y a encore des problèmes mais la solution n’est pas impossible. Le duo Akıncı-Anastasiades a déjà traversé 3 crises jusqu’au maintenant et décidé de continuer aux négociations chaque fois.

Le territoire: Concernant le territoire, la différence entre les deux cotés est seulement 1 % après les négociations en Suisse en janvier 2017. Mais la question de la division des zones est encore controversée. Monsieur Akıncı est assez courageux de renoncer quelques zones car dans la culture politique des turcs, perdre un territoire est comme une humiliation. Ici, la clé est de protéger le principe d’un pays fédéral en deux côtés, deux zones et deux peuples. Le Royaume-Uni a aussi déclaré qu’il peut donner une portion de ses territoires pour la paix dans l’île.

La gouvernance: Monsieur Anastasiades et Monsieur Akıncı tous ensemble défend un pays fédéral en deux zones et deux côtés. Mais comment ils vont décider de former le système politique est encore imprévisible. Dans la République de Chypre de 1960, le président était un grec chypriote et son sous-chef était un chypriote turc (Makarios et Fazıl Küçük). Mais maintenant ce model va être injuste pour les standards de l’UE. La présidence successive (un président grec suivi par un président turc) peut être une solution ici. Par contre, les délégations doivent toujours travailler pour déterminer le système électoral et le model de gouvernance.

La population: Akıncı-Anastasiades duo a déjà annoncé qu’ils ont fait une décision de ¼ pour la population et 250.000 des chypriotes turcs vont avoir la nationalité de la République de Chypre après la solution immédiatement. C’est vrai que presque 100.000 citoyens de la République Turque de Chypre du Nord qui sont venues en chypre après l’intervention militaire de la Turquie en 1974 ne vont pas avoir le passeport chypriote, mais dans l'avenir ils peuvent avoir la nationalité de ce pays car le nouveau pays aura besoin des citoyens.

Les garanties: C’est le plus difficile problème dans les négociations. Le Royaume-Uni, la Turquie et la Grèce sont des pays garants pour la République de Chypre. Les chypriotes grecs pensent qu’en qualité d’être membre en l’UE, ils n'ont plus besoin des pays de garant car la démocratie de l’Union va protéger tout le monde dans le pays et il n’y aura pas des tensions comme les années de 1960-1974. Le Royaume-Uni et la Grèce ont déjà annoncé qu’ils sont prêts pour renoncer les pouvoirs garants. Mais la Turquie n’a jamais annoncé qu’elle va accepter de renoncer son pouvoir de garant. Les chypriotes turques aussi n’ont pas de confiance complète en Europe car l’UE est devenue un acteur politique Islamophobe dans les années dernières à cause de l'extrême droite. Alors, les garanties peuvent créer une crise et arrêter les négociations encore une fois en Suisse.

L’armée turque: Monsieur Akıncı a déjà dit qu’après une solution, l’armée turque va retourner en Turquie. Mais la Turquie peut demander une base militaire en nord car le Royaume-Uni a aussi des bases militaires en Chypre et la Turquie aussi est un pays garant. Jusqu’à maintenant, les chypriotes grecs ont toujours utilisé la présence de l’armée turque comme un prétexte pour arrêter les négociations. Mais maintenant, comme la Turquie et le gouvernement de la République Turque de Chypre du Nord dit que c’est la ronde finale pour les négociations et il n’y aura pas d’autre négociations dans le futur, ils peuvent changer leur position.

Les propriétés: Cela aussi va être très difficile pendant les négociations car les chypriotes ont besoin de financement pour la compensation. Cependant, avec les nouveaux réseaux de hydrocarbure en Méditerranée, la compensation peut être possible.

Finalement, je veux répéter que la solution n’est pas impossible mais encore difficile à cause des nationalistes et fondamentalistes dans les deux pays. Alors on doit tous prier pour étayer les efforts d’Akıncı et Anastasiades car on considère qu'ils sont des hommes politiques démocratiques et humanistes qui veulent la paix…

Dr. Ozan ÖRMECİ


Yeni Kitap: Amerikan İç ve Dış Politikası


Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin ABD'nin siyasal sistemi ve Amerikan Dış Politikası hakkındaki makalelerinin yer aldığı yeni kitabı Amerikan İç ve Dış Politikası, Cinius Yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Kitabın "İçindekiler" bölümüne aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Satın almak için;