8 Ocak 2017 Pazar

Steven Cook’dan ‘Are Conditions Ripening for Iraqi Kurdish State?’


Steven A. Cook[1], Türkiye ve Orta Doğu siyaseti üzerinde yazdığı yazılarla tanınan bir CFR  (Council on Foreign Relations) uzmanıdır[2]. Cook, 5 Ocak 2017 tarihinde CFR web sitesinde “Are Conditions Ripening for Iraqi Kurdish State?” (Irak Kürt Devleti İçin Koşullar Olgunlaşıyor Mu?) adlı önemli bir makale yazmıştır. Bu yazıda, bu makale özetlenecek ve eleştirilecektir.



Steven Cook

Önemli bir Orta Doğu uzmanı olan Steven Cook’a göre; son dönemde Irak devletinin başarısızlığı, Suriye’deki çözülme ve Türkiye’deki değişimler, bir Kürt devletinin kurulması konusunda önemli fırsatlar yaratmıştır. Kürtler, Orta Doğu’da bir düzen kurucu aktör olmaktan henüz çok uzakta olsalar da, bu bölgenin jeopolitik mücadelelerinde askeri ve siyasi açıdan güçlenen bir unsur durumundadırlar. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölge politikaları açısından da önemli fırsatlar yaratabilir. Cook’un iddiasına göre; ABD’de yeni seçilen Başkan Donald Trump, kabinesini oluşturmaya ve Orta Doğu’ya yönelik politikalarını şekillendirmeye çalışırken, bağımsızlık peşindeki Kürtlerle ortak noktada buluşma ve anlaşma noktasına gelebilir. Cook’a göre; Suriye’deki YPG ve PYD veya Türkiye’deki PKK gibi oluşumların devlet kurması çok zordur; buna karşın, Irak Kürtlerinin bu açıdan büyük şansları bulunmaktadır. Bu bağlamda, IŞİD terörünün yarattığı karmaşa ortamında, Iraklı Kürt liderler, Kürt bağımsızlığı için tarihi bir fırsat yakalayabilirler.

Irak Kürtleri
IŞİD’in Musul’a girmesinin ardından, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani sık sık Irak’ın başarısızlığına vurgu yapmakta ve kendi kontrolünde olan 3 bölgede kurulacak ve Erbil’den yönetilecek bağımsız bir Kürt devletini kurmak istediğinin sinyallerini vermektedir. 2016 yılı Şubat ayında, Barzani, “Orta Doğu’da Kürtlerin varlığı bir gerçekliktir ve tüm diğer halklar gibi, Kürtler de kendi haklarını savunabilirler. Bunlar, doğal, Tanrı tarafından verilmiş ve asla reddedilemeyecek haklardır.” şeklinde önemli bir konuşma yapmıştır. Henüz bu konuda bir referandum ihtimali ufukta gözükmese de, Kürt liderin yaptığı bu vurgular önemlidir. Ancak bu vurgularda iç politik kaygılar da görülmektedir. Zira Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni hâkim olan Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi (KDP), bu tarz açıklamalarla muhalefetteki rakipleri Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Goran Hareketi’ne karşı iç siyasette üstünlük sağlamaktadır. Zira bu diğer iki siyasi hareket de Kürt bağımsızlığına karşı çıkmasalar da, özellikle Celal Talabani ile özdeşleşen KYB, Kürt devletinin tamamen Barzani’nin kontrolünde kurulmasına sıcak bakmamaktadır. Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki; Irak Kürtleri, bağımsızlık konusunu Irak merkezi hükümetine karşı da halen önemli bir siyasi koz olarak kullanmakta ve bu sayede çeşitli avantajlar sağlamaktadırlar. Bu sayede Kerkük’ün kendi bölgelerinde ve kontrollerinde kalmasını sağlayan Kürtler, buna karşın, Bağdat’tan gelen Arap milliyetçisi tepkinin hedefi durumundadır. Ayrıca IŞİD ile mücadele de, Kürtleri son dönemde Bağdat ile yakınlaşmaya zorlamıştır. Gerçekten de, Bağdat ve Kürtler birlikte hareket etmezlerse, IŞİD’i bölgeden (Musul) temizlemeleri oldukça zor olabilir.

Musul’un Ötesinde
IŞİD’in Musul’dan atılması durumunda, Kürtlerin Bağdat ile ortak hareket etmek için çok daha az nedeni kalacaktır. Ancak Kürtler, Barzani’nin 2014 yazı ve 2015 baharında yaptığı açıklamalardan farklı olarak, bu defa anlaşmalı bir çıkış (bağımsızlık) peşindedirler. Bağdat ile Erbil arasında müzakere edilen anlaşmalı bir ayrılık (Kürt bağımsızlığı), bu defa o kadar da imkânsız gözükmemektedir. Zira önceki dönemden farklı olarak, Irak merkezi hükümeti içerisindeki bazı sesler, devlet bütçesinin yüzde 17’sinin ayrıldığı Kürt bölgesinin bağımsız olmasının kendileri için daha faydalı olabileceğini iddia etmektedir. Bu, elbette merkezi hükümetin resmi pozisyonu değildir; ancak yeni dönemde daha makbul bir görüş haline gelebilir. Böyle olursa, Kürt bağımsızlığı sanıldığı ve korkulduğu kadar istikrarsızlık yaratmayan bir şekilde gerçekleşebilir. Ancak bu durumda dahi, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgeler konusunda müzakere ve tartışmalar yaşanmaya devam edecektir. Bu durumun ABD’ye etkileri ise tartışmalıdır. Amerika, bugüne kadar Kürt bağımsızlığının Irak’ta istikrarsızlık, Türkiye’de güvenlik riskleri ve İran’la çatışma yaratacağından endişe etmiş ve buna karşı çıkmıştır. Ayrıca birçok analizci, bağımsız bir Kürt devletinin ekonomik olarak da ayakta kalamayacağına dikkat çekmiştir. Ancak anlaşmalı bir bağımsızlık durumunda, Washington’ın Erbil’le Bağdat’ı kızdırmadan bir ittifak kurabilmesi mümkün hale gelecektir. Bağımsız Kürdistan, askeri yardım ve eğitim anlamında Amerikan yardımlarına muhtaç olacaktır. Ekonomik anlamda da, Suriyeli mültecilerin de etkisiyle, ABD’nin yardımları bu yeni devlet için kritik bir unsur olacaktır. Bunlara ek olarak, Washington, bölgede önemli ve yeni bir müttefik kazanmış olacaktır.

Türkiye’nin Durumu
Mart 2003’de başlayan ABD’nin Irak işgalinden 3 yıl sonra, Türkiye, İran’dan sonra, Irak’ın iç işlerine -Kürt bağımsızlığını önlemek amacıyla- en çok karışan ülke haline gelmiştir. Ancak 2007’den itibaren, Ankara, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile sağlam siyasi, ekonomik ve diplomatik ilişkiler tesis etmiştir. Türkiye’ye hâkim olan AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi) iktidarı, Irak Kürdistan’ının yapılandırılması konusunda Türk işadamlarının öne çıkmasını sağlayıp bu bölgeden ekonomik menfaatler elde etmeye başlayınca, ikili ilişkilerdeki siyasi rekabet olgusu arka planda kalmaya başlamıştır. Bu süreçte, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Türkiye’nin bölgedeki en büyük ticari ortağı haline gelmiş ve Türkiye’ye ucuz ve kaliteli enerji (petrol) sağlamaya başlamıştır. Dolayısıyla, Cook’a göre; Ankara, Erbil’in Bağdat’tan bağımsızlığını hâlihazırda zımni olarak kabul etmiş durumdadır. Ankara, Erbil’i Irak’ın geri kalanından kaynaklanan istikrarsız duruma karşı adeta bir tampon bölge olarak değerlendirmektedir. Ankara ile Barzani’nin ilişkileri gayet iyidir; dahası, Ankara için, Barzani’nin kuracağı Türkiye yanlısı bir Kürt devleti, PYD-YPG’nin toprak talepleri ve PKK terörizmine kıyasla çok daha zararsız olacaktır.

İran’dan Bakınca
Tüm bu olumlu faktörlere karşın, 5-7 milyon arası bir Kürt nüfusa ev sahipliği yapan İran, bu konuda halen çok büyük bir engeldir. Musul Operasyonu bitene kadar, Erbil ve Tahran’ın çıkarları -IŞİD karşısında- ortaktır. Ancak savaş bitince, fikir ayrılıkları kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Tahran, halen daha Irak’ın toprak bütünlüğünden yanadır ve bir Kürt devleti fikrine karşıdır. İran, bu durumda kendi Kürtlerinin de bağımsızlık veya özerklik talep edeceğinden endişe etmekte, dahası, böyle bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda, kurulacak ABD-Türkiye-Kürdistan üçgeninde, kendisinin bölgesel etkisinin azalacağına inanmaktadır. Ancak Bağdat ile anlaşmalı bir ayrılık/bağımsızlık olması durumunda, buna Tahran’ın karşı çıkması da artık pek olası değildir. Bu durumda, İran da, Türkiye gibi, bağımsızlık sonrası için kendisi adına en büyük kazanımı yapmaya çalışacaktır.

Washington’ın Tutumu
Konuya Washington açısından bakıldığında ise, Erbil’in bağımsızlığının ABD’nin bölgeye yönelik politikaları açısından önemli bir avantaj olması muhtemeldir; zira Washington, bu durumda, Bağdat ve Ankara’dan farklı ve yeni bir müttefik kazanmış olacaktır. Üstelik Kürtler, Amerikan şirket ve devletine ekonomik ve siyasi açıdan her türlü kolaylığı sağlayabilecek durumdadır. Ayrıca Kürtlerin ABD ile yakın ilişkilere sıcak bakan bir toplum olması da Washington’ın elini kolaylaştıracak bir faktördür. Bu durumda, Irak’ın yönetilmesi bile daha kolay hale gelebilir. Dolayısıyla, Cook’a göre; kıyamet senaryolarının aksine, Kürdistan’ın bağımsızlığı bugün gayet önemli ve gerçekçi bir olasılık haline gelmiştir.

Eleştiri
Steven Cook’un kısa ama faydalı makalesi, son dönemde birçok benzer örneğini görmeye başladığımız Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması konusunda Washington’da gelen sıcak sinyalleri gösteren önemli bir referans yazısıdır. Makalede kullanılan argümanlar haklı ve yerindedir; lakin bu analizde Rusya’ya hiçbir parantez açılmaması oldukça enteresandır. Zira son birkaç yıl içerisinde Suriye’ye askeri olarak yerleşen ve Orta Doğu’daki ABD karşıtı gruplar açısından halen önemli bir güç unsuru olan Rusya, bu senaryonun gerçekleşmemesi için herşeyi yapabilecek olan askeri açıdan son derece güçlü bir devlettir. Moskova, bağımsız bir Kürt devletinin Washington’ın kuklası olacağını düşünmekte ve bu nedenle Kürt bağımsızlığına şiddetle karşı çıkmaktadır. Jet krizi ardından son dönemde yaşanan Türk-Rus yakınlaşması ve Suriye’de Rusya’nın İran ve Türkiye ile beraber oyun kurucu aktör durumuna geçmesi de bu analizde esgeçilmiştir. Oysa Rusya, Kürt bağımsızlığının önlenmesi konusunda Tahran’dan açık ve büyük destek almakta, Türkiye’yi de hızla kendi çizgisine doğru çekmektedir. Dolayısıyla, Rusya faktörü ve onun etkileri ortadan kaldırılmadan, Kürt bağımsızlığının gerçekleşmesi halen daha zor bir ihtimaldir. Ayrıca Türkiye’nin Erbil’in bağımsızlığını zımni olarak kabul ettiği iddiası da tartışmalıdır. Bu konuda hükümet içerisinde ılımlılar olsa da, son dönemde giderek milliyetçileşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuya sıcak bakmama ihtimali mevcuttur. Muhalefet partileri de, Kürt bağımsızlığı konusunda -Kürt partisi HDP haricinde- pek de istekli gözükmemektedir. Sosyal demokrat çizgideki ve Avrupa Birliği yanlısı CHP bile, bu konuda oldukça ürkek ve devletçi çizgidedir. Dahası, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de milliyetçi endoktrinasyona dayalı bir kurum olarak bu gelişmeye sıcak bakması düşük bir ihtimaldir. Tüm bu nedenlerle, Ankara’nın Kürt bağımsızlığına sıcak yaklaşması, sanıldığından daha zor olabilir. Bu konular, kanımca Cook’un analizinde eksik kalmıştır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



5 Ocak 2017 Perşembe

Joseph Nye’dan ‘Will the Liberal Order Survive?’


1937 doğumlu Amerikalı ünlü Siyaset Bilimci ve Harvard Üniversitesi’ne bağlı John F. Kennedy School of Government Profesörü Joseph S. Nye[1], daha çok “soft power” (yumuşak güç) kavramıyla bilinse de, bu tezi ışığında dünya siyasetini inceleyen ve yorumlayan konuşma ve yazılarıyla son yıllarda haklı bir şöhret kazanmıştır. 2011 yılında Amerikan Foreign Policy dergisi tarafından dünyanın en etkili düşünürleri arasında gösterilen[2] Nye, aynı derginin 2014 yılı içerisinde uluslararası çaptaki akademisyen ve politika yapıcılarla yaptığı bir araştırma sonucunda ise, politika yapıcılar açısından dünyanın en etkili akademisyeni olarak lanse edilmiştir[3]. Bu yazıda, Nye’ın Foreign Affairs dergisinin son (Ocak-Şubat 2017) sayısında yayınlanan “Will the Liberal Order Survive? The History of an Idea” (Liberal Düzen Yaşayabilecek Mi? Bir Fikrin Tarihi)[4] adlı makalesi özetlenecektir.

Joseph Nye

Joseph Nye’a göre; ABD, 19. yüzyıldaki küresel güç dengesinde son derece kısıtlı bir rol oynamıştır. Hatta o dönemde bu ülkenin büyük bir ordusu bile yoktur; 1870’lere kadar, ABD Deniz Kuvvetleri, Şili Deniz Kuvvetleri’nden bile daha küçüktür. Her ne kadar ABD hükümeti ve Amerikan halkı Meksika ve Kızılderililerden alınan topraklar ve kaynaklar konusunda bir muhalefet geliştirmeseler de, ABD’nin Kuzey Amerika kıtası dışındaki uluslararası siyasete müdahalesi konusunda bu dönemde olumsuz bir pozisyon almışlardır. ABD’nin dünya ekonomisinde büyüyen payı ve yüzyılın sonunda gelişen emperyalizm düşüncesi neticesinde ise, zamanla ABD’nin ilgisi yurtdışına doğru kaymış ve bu durum, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokmasına neden olmuştur. Ancak Wilson’ın dünya siyasetine yön vermeye yönelik ihtiraslı hamlesi (Wilson Prensipleri) başarısız olunca, 1920’ler ve 1930’larda ABD’nin önceliği yine iç politika olmuştur.

Bu yıllarda, tüm dünyadaki muadilleri gibi, Amerikalı siyasetçilerin önceliği de Amerikan ulusal çıkarlarını savunmak olmuştur. Bu nedenle, Büyük Buhran dünya ekonomisini vurduğunda, Amerikalı siyasetçiler de öncelikle kendi ülke ekonomilerini krizden korumak için önlemler almaya çalışmışlardır. Birkaç yıl içerisinde Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde barışı tehdit eden diktatörlükler oluştuğunda ise, Avrupalı partnerleri (İngilizler) gibi, öncelikle yatıştırma (appeasement) politikalarını denemişlerdir. Bu yıllarda, ABD, aslında dünyanın en güçlü ekonomik ve askeri gücü haline gelmiş olmasına karşın, ABD’nin başını çektiği liberal bir düzen henüz kurulamamıştır. Bunun neticesi ise, W. H. Auden’ın “low dishonest decade” adını verdiği ekonomik buhran, tiranlık, savaşlar ve soykırımlarla dolu berbat bir on yıldır.

1940’larda ise, ABD, Mihver devletleriyle aktif olarak mücadeleye başlamış ve sonrasında yeni bir dünya düzeninin kurulmasına yönelik yapıcı adımlar atmıştır. Bu yıllarda, ABD, yalnızca ulusal ekonomik ve siyasal çıkarlar üzerinde durmak yerine, diğer ülkelerle karşılıklı işbirlikleri tesis ederek, tüm dünyada barış ve refah yaratacak politikalar üzerinde çalışmaya başlamıştır. Nitekim 1945 sonrasında kurulan yeni dünya düzeninde, ABD, serbest ticareti ve denizlere açıklık politikalarını desteklemiştir. Bretton Woods sisteminin unsurları, henüz daha savaş devam ederken kurulmuştur. Diğer ülkelerin bu düzen içerisinde ayakta kalmak için güçsüz ve fakir oldukları görülünce ise, ABD, Truman yönetimince geliştirilen bir politika doğrultusunda, onlara ekonomik yardımlar yapmaya ve güvenliklerini sağlamaya başlamıştır. 1946 yılında Birleşik Krallık’a yüklüce bir borç veren ABD, ayrıca Yunanistan ve Türkiye’deki Batı yanlısı hükümetleri desteklemiş ve 1948 yılında da Marshall Planı (Marshall Yardımı) ile savaşta yıkılan ülkeleri yeniden kalkındırmak için aktif desteğe başlamıştır. 1949 yılında NATO’yu kuran ABD, ayrıca 1950 yılında Kore’yi korumak için bir askeri koalisyon kurmuş ve 1960 yılında da Japonya’nın güvenliği için bu ülke ile bir güvenlik anlaşması imzalamıştır.

Bu girişimlerle, ABD, Sovyet Rusya etkisinin ve komünizmin dünyaya yayılmasını büyük ölçüde engellemiştir. George Kennan ve diğer birçoklarının da işaret ettiği gibi, savaş (İkinci Dünya Savaşı) sonrası dönemde dünyada 5 temel endüstriyel üretim merkezi oluşmuştur: ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Kıta Avrupa’sı ve Kuzeydoğu Asya. Üçüncü Dünya Savaşı’nı önlemek için, ABD, Sovyetler Birliği’ni izole ederek, diğer üç bölge ile ilişkiler geliştirmeye gayret etmiştir. O tarihten beri, Amerikan askerleri de Avrupa, Asya ve daha birçok coğrafyada aktif olarak bulunmaktadır. Bu dönemden başlayarak, dünyada ekonomik, toplumsal ve çevreyle ilgili (ekolojik) bağımlılık da hızla artmıştır. 1970 yılına gelindiğinde, ekonomik küreselleşme, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlamadan önceki seviyesine gelmeyi başarmıştır.  

Bu dönemde, ABD, genel anlamıyla serbest piyasa ekonomileri ve açık rejimleri desteklemesine karşın, düzeni korumak amacıyla sık sık diktatörlüklere de destek vermiş ve müttefiklerine kendi çıkarlarına uygun politikalar empoze edebilmiştir. Bu ilk on yıllarda, ABD, askeri açıdan hegemon konumuna da ulaşamamıştır; zira Sovyetler Birliği, askeri olarak ABD’yi dengeleyen bir diğer süper-güç durumundadır. Ayrıca en güçlü siyasal aktör olmasına karşın, ABD, Çin’in komünizme kaybedilmesini, Almanya’nın bölünmesini, Kore’deki beraberliği, Rusya’nın Sovyet bloğundaki isyanları güçle bastırmasını, Küba’daki komünist zaferi ve Vietnam’daki başarısızlığı önleyememiştir. Bu yıllarda, ABD’deki önemli bir tartışma konusu ise, zengin durumdaki ülkelerin güvenliği için kendilerinin para harcaması olmuştur. Bu konuda partiler arasında farklılıklar ve çeşitli mırıldanmalar ortaya çıksa da, 70 yıllık tecrübe sonucunda, 21. yüzyıl başlarında ABD'de liberal düzenin korunmasına yönelik genel bir uzlaşı oluşmuştur.

Günümüze kadar, bu düzen, hiçbir zaman ciddi anlamda sorgulanmamıştır. Ancak ABD’nin yeni Başkanı olan Donald Trump, bu liberal küresel düzeni sık sık eleştirmekte ve ABD’nin ulus-devletlerle yapacağı ikili anlaşmalara dayalı bir düzenden çok daha kârlı çıkacağını iddia etmektedir. Başka bazı uzmanlar ise, Asya’da oluşan Çin ve Hindistan gibi devasa ekonomiler nedeniyle, küresel anlamda bir güç dengesi döneminin hâlihazırda zaten başladığını ve eski düzenin devam edemeyeceğini belirtmektedirler. Birtakım diğer analistler ise, teknolojik, toplumsal ve siyasal gelişmeler nedeniyle, devlet-dışı aktörlerin çok güçlendiği yeni bir düzenin son yıllarda kurulmaya başlandığını iddia etmektedirler. Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan liberal yeni dünya düzeni, ilk kez bu kadar ciddi şekilde eleştirilmektedir. Nye'a göre esas mesele ise şudur; bu düzen yaşayabilecek midir?

Kamu malları, herkese fayda sağlayan metalardır. Ulusal düzeyde, bunlar büyük ölçüde hükümetler tarafından karşılanır; insanlar ve mal-mülkleri için güvenlik, ekonomik altyapı ve temiz bir çevre bunlara örnek gösterilebilir. Uluslararası bir düzen ya da hükümetin yokluğunda, temiz çevre, küresel finansal istikrar, denizlerin ticarete açık olması gibi küresel düzeydeki unsurlar, en güçlü ülke tarafından kurulan koalisyonlar aracılığıyla sağlanır. Eğer en güçlü ülke bunları sağlayamazsa, bu gibi metalar üretilemez ve tüm devletler ve halklar kaybetmeye başlar.

Günümüzde, bazı düşünürler, küresel liberal düzene yönelik en büyük tehlikenin, her zaman bir süper-güce uygun sorumluluklar üstlenmeyen Çin’in hızlı yükselişinden kaynaklandığını iddia etmektedirler. Bu düşünürlere göre, Çin, ilerleyen yıllarda ekonomik ve siyasal olarak ABD’den daha güçlü hale gelirse, küresel liberal düzenin sorumluluklarını üstlenmeyecek ve bunların kendi çıkarları ile örtüşmediğini düşünecektir. Ancak Nye’a göre, bu görüş iki sebeple hatalıdır; ilk olarak, Çin’in ABD’yi kısa vadede geçmesi mümkün değildir, ikincisi de, Çin, sanılanın aksine, bu düzenin fayda ve öneminin farkındadır.

İlk gerekçeye bakılırsa, Nye’a göre, Çin, ABD’yi kısa vadede dünyanın yeni süper-gücü olarak geçemeyecektir. Güç, diğerlerinden istediğinizi alabilme/onlara istediğinizi yaptırabilme yetisini ifade eder ve çoğu zaman ödeme (para), güç kullanma ve cazibe gibi unsurları barındırır. Çin ekonomisi, son yıllarda hakikaten göz alıcı büyüme oranlarıyla ve çok hızlı bir şekilde gelişse de, halen ABD ekonomisinin yüzde 61’i dolaylarındadır ve büyüme hızı da yavaşlamaktadır. Ayrıca Çin, gelecek yıllarda ABD’yi ekonomik olarak geçse bile, bu durum, jeopolitik mücadelenin yalnızca bir ayağını oluşturacaktır. International Institute for Strategic Studies’in bir araştırmasına göre, ABD, askeri açıdan Çin’den halen 4 kat daha fazla para harcamaktadır ve bu ülkeye kıyasla askeri açıdan çok daha güçlüdür. Cazibe (yumuşak güç) açısından bakıldığında ise, Londra merkezli danışmanlık firması Portland’ın araştırmasına göre, ABD dünyada 1., Çin ise ancak 28. sıradadır. Çin, ilerleyen yıllarda ABD’yi yakalamak için hamleler yapacak olsa da, ABD de, kaliteli üniversiteleri, nüfus gücü, ucuz enerjiye erişimi ve ileri teknoloji firmaları sayesinde göreceli avantajını ve üstünlüğünü koruyacaktır.

İkinci gerekçeye geçersek, Çin, mevcut dünya düzeninden sanıldığından çok daha fazla fayda sağlamaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı olan 5 daimi üyeden biri olan Çin, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Uluslararası Para Fonu’na (İMF) da kabul edilmiş bir ülkedir. Yine Çin, BM Barış Gücü operasyonlarına en büyük maddi destek sağlayan ikinci ülke durumundadır ve daha şimdiden Ebola ve iklim değişikliği gibi konularda önemli sorumluluklar üstlenmiştir. Dolayısıyla, Çin, sanılanın aksine bu düzeni yıkmaya değil, bu düzen içerisinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışmaktadır.

Nye'a göre, 21. yüzyıl ilerledikçe, bu düzende önemli değişiklikler de yaşanacaktır. Çin ve Hindistan gibi ülkeler büyümeye devam edecek, ABD’nin dünya ekonomisindeki payı da kesin olarak düşecektir. Ancak Çin de dâhil olmak üzere hiçbir ülke, ABD’nin yerine geçemeyecektir. Ayrıca, güç, devletlerden devlet-dışı aktörlere kaymaya doğru da devam edecektir. Enformatik Devrimi’nin doğal bir sonucu olarak, finansal istikrar, iklim değişikliği, terörizm, salgın hastalıklar ve sibergüvenlik gibi konular, devletlerin bu konularda yetersiz kalmaları neticesinde, tüm dünyanın ortak gündem maddeleri olacaktır. Bu karmaşıklık devam ettikçe, özel kuruluşlar, şirketler, sosyal hareketler ve terör örgütleri daha da güçleneceklerdir. Bu sayede, geleneksel bürokratik yapılar güç kaybedecek ve diğer aktörleri de dikkate almak zorunda kalacaklardır. Böyle bir ortamda, ABD, dünyadaki tek süper-güç olarak kalmaya devam etse bile, uluslararası sorumlulukları tek başına üstlenecek güçte olmayacaktır. Örneğin, finansal istikrarı ABD’nin tek başına sağlayabilmesi artık mümkün değildir. İklim değişikliği ve deniz seviyelerinin yükselmesi konusunda da, ABD, tek başına başarılı bir mücadele yürütemez. Sınırların kolaylıkla delindiği ve silahlardan teröristlere, uyuşturucudan salgın hastalıklara kadar herşeyin kolaylıkla yasadışı yollardan ülkelere sokulabildiği bir ortamda, devletlerin daha farklı yumuşak güç mekanizmaları ve ağlar kurarak, bu tehditlerle mücadele etmek için yeni kurumlar oluşturmaları şarttır.

Buna karşın, Washington, birçok unsuru halen daha kendi başına sağlayabilecek güce sahiptir. Denizlerin ticarete açık olması konusunda ABD Donanması, küresel finansal ekonomik istikrar açısından da Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) yapabileceği pek çok şey vardır. Ancak ABD’nin başarılı olabilmesi için, diğer ülkelerle işbirliği tesis etmesi şarttır. Bu bağlamda, artık dünya siyaseti artı toplamlı oyun (positive-sum game) haline gelmiştir ve sıfır toplamlı oyun (zero-sum game) değildir. Bu doğrultuda, diğer ülkelerle bağlantılı olmak çok önemli bir unsur haline gelmiştir. Lowy Institute’ün araştırmasına göre, dünyada en fazla Büyükelçilik, Konsolosluk ve Misyonu olan ülke ABD’dir. Ancak 21. yüzyılda küreselleşmeye ve açıklığa en büyük tehdit, sistemin dışından değil, içinden gelmektedir ve bu da popülizmdir.

ABD, dünya istikrarını sağlamak açısından en avantajlı ülke olmaya devam etse de, bunu yapmaktan vazgeçebilir. Nitekim Afganistan ve Irak savaşları sonrasında 2013 yılında yapılan bir araştırma göstermiştir ki, Amerikan halkının yüzde 52’si ABD’nin kendi sorunlarıyla ilgilenmesini ve dünyanın geri kalanına müdahil olmamasını istemektedir. 2016 ABD Başkanlık seçimleri de, küreselleşmeye yönelik olarak bu ülkede gelişen sağ popülizmin gücünü göstermiştir. Bu tepkiler, hem ekonomik, hem de kültürel düzeydedir. Uluslararası rekabet nedeniyle işlerini kaybetmiş işsiz veya dar gelirli Amerikalılar seçimde Donald Trump’ı desteklerken, diğer etnik grupların artan güçleri ve sayıları nedeniyle avantajlı sosyokültürel konumlarını kaybetmekten endişe eden beyaz erkekler de kültürel sebeplerle Trump seçmeni olmuşlardır. Nitekim ABD Nüfus Bürosu’na göre, 30 yıl içerisinde beyazlar ABD’de çoğunluk ırk olma özelliğini kaybedecektir. Bu durum, Trump’ın seçmenlerini etkileyen ve ırkçı argümanlara haklılık kazandıran bir endişe unsuru olmuştur.

Avrupa ve ABD’de yükselişe geçen popülist dalga, bir önceki yüzyılda küreselleşmeyi sonlandıran olaylara benzer şekilde, sarsıntılı yeni bir dönemi işaret etmektedir. Ancak koşullar oldukça farklı olduğu için, bu noktada iki tarihsel süreç arasında benzerlik kurmak sorunlu olabilir. Nitekim sarsıntılara karşın, önceki yüzyıldan farklı olarak, günümüzde yerel ve uluslararası düzeyde birçok önlem mekanizması ve tampon unsuru da vardır. Brexit ve Trump seçimi, bu popülist dalganın geçici olmadığını açıkça gösterse de, 1930’lar gibi dünya sisteminde ekonomik ve jeopolitik bir kaosu öngörmek henüz yersizdir. Ancak küreselleşmeyi savunan elitlerin, artık eşitsizlik konusuna daha fazla önem vermeleri zaruridir. Seçim kampanyası döneminde Trans Pasifik Ortaklığı ve TTIP gibi konularda eleştiriler gündeme gelse de, ABD'de, 1930’lar gibi bir içe kapanma (izolasyonizm) dönemi beklenmemektedir. Zira 2016 Haziran ayında Chicago Council on Global Affairs tarafından yapılan bir araştırma, Amerikalıların yüzde 65’inin küreselleşmenin kendi lehlerine olduğunu düşündüğünü göstermektedir. 2015 yılında yapılan bir Pew araştırması da, Amerikalıların yüzde 51’inin göç olgusunun ülkelerini güçlendirdiğini düşündüklerini ortaya koymaktadır.

ABD, dünyada düzeni sağlamak konusunda gücünü de henüz kaybetmemiştir. ABD, bugün savunma ve dış politikası için toplam bütçesinin yüzde 4’ünden daha azını harcamaktadır. Bu, ABD'nin Soğuk Savaş’ın en yüksek noktasında yaptığı harcamanın yarısı kadardır. ABD’nin kurduğu ittifaklar da, ekonomik açıdan sanıldığı kadar zararlı değildir. Örneğin, Amerikan askerlerinin Japonya’da bulunması, ABD içerisinde bulunmalarından daha az masraflıdır. Bunlar dışında, ABD’nin yakın geçmişteki askeri müdahalelerin yarattığı hoşnutsuzluk, ABD’nin dünya düzenini koruma konusunda daha fazla sorumluluk almasını engelleyen bir faktördür. Her ne kadar Ortadoğu gibi bölgelerde uzun yıllar sürecek karmaşa beklentisi olsa da, işgal politikalarının olumsuz tepkiler doğurduğu da düşünülerek, bu ülke tarafından ilerleyen yıllarda daha farklı yöntemler denenebilecektir.

Siyasi bölünmüşlük ve demagoji de, son yıllarda ABD’nin küresel sorumlulukları açısından önemli bir sorun haline gelmeye başlamıştır. ABD Senato’sunun son dönemde yasa yapmakta ve onaylamakta zorlanması, ülkedeki bölünmüş siyasi yapıyı açıkça gözler önüne sermektedir. Buna karşın, ABD, daha uzun yıllar dünyanın en güçlü askeri yapısı olarak kalacaktır. Yükselen Çin ve gücü azalan ve komşularını tehdit etmeye başlayan Rusya, aslında dünyada ABD’nin güçlü askeri varlığına duyulan ihtiyacı arttıran gelişmelerdir. Bu bağlamda, ABD’nin Asya ve Avrupa’daki askeri güvenlik anlaşmaları ilerleyen yıllarda daha da önemli hale gelecektir.

Son olarak, küreselleşmeyi sadece ekonomik anlaşmalarla sınırlamak da doğru bir yaklaşım değildir. Küreselleşme, ulus-aşan işbirlikleri tesis etmek ve herkesçe benimsenen kurallar koymaya dayalıdır. Bu doğrultuda, küresel anlamda liderlik, zorbalık ve diğerleri üstünde hâkimiyet kurmak demek değildir. Washington’ın küresel liderliği ve istikrar sağlayıcı rolü, ilerleyen yıllarda belki de hiç olmadığı kadar istenen ve gerekli bir unsur haline gelebilir. Amerikalılar ve diğer halklar, istikrar ve güvenliğin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu, belki de bunu kaybedince daha iyi anlayacaklardır; ama o zaman da çok geç olabilir…


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://joenye.com/.
[2]  “The FP Top 100 Global Thinkers”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 05.01.2017, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2011/11/28/the-fp-top-100-global-thinkers-4/.
[3] “Who are the top international-relations specialists? Surprise! Scholars have a very different view than policymakers do”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 05.01.2017, Erişim Adresi: http://ricks.foreignpolicy.com/posts/2014/09/25/who_are_the_top_international_relations_specialists.

Akın Ünver’den ‘Ideology, Political Agenda, and Conflict: A Comparison of American, European, and Turkish Legislatures’ Discourses on Kurdish Question’


Yrd. Doç. Dr. Akın Ünver (1982-)[1], Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışan yurtdışı tecrübeli genç bir Türk sosyal bilimcidir. Ünver’in 2017 Ocak tarihli All Azimuth dergisinden yayınlanan makalesi “Ideology, Political Agenda, and Conflict: A Comparison of American, European, and Turkish Legislatures’ Discourses on Kurdish Question” (İdeoloji, Siyasi Gündem ve Çatışma: Amerikan, Avrupa ve Türk Yasama Meclislerinde Kürt Sorusu Söylemlerinin Karşılaştırılması)[2] adlı makalesi, Kürt Sorunu konusunda son dönemde yazılan ilginç bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Bu yazıda, bu makale özetlenecektir.

Akın Ünver

Yrd. Doç. Dr. Akın Ünver’e göre; Türkiye’de hakkında pek çok şey yazılmasına karşın, Kürt Sorunu veya Kürt Sorusu hakkında söylemlere dayalı linguistik çalışmalar yok denecek kadar azdır. Bu nedenle, yazar, bu makalesinde, birbirlerini tamamlayıcı olarak düşündüğü nicel ve nitel bazı araştırma yöntemleri kullanarak, Kürt Sorunu’nu söylem analizi metodolojisiyle incelemek ve bu alanda geliştirilen söylemlerden yola çıkarak, ABD, Avrupa ve Türkiye’deki yasama organlarının farklı bakış açılarını ortaya koymak istemektedir. Yazarın temel hipotezi ise şu şekildedir; muhafazakâr-sağ politikacılar Kürt Sorunu’nu daha çok bir güvenlik ve terörizm olgusu olarak söylemlerine yansıtmakta ve buna uygun politikalar geliştirmektedirler. Liberal siyasetçilerse, bu sorunu daha çok insan hakları ve demokrasi eksikliği perspektifinde ele almakta ve bu söyleme uygun çözüm önerileri geliştirmektedirler. Yazar, bu araştırmasını yürütebilmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Avrupa Parlamentosu (AP) ve ABD Kongresi’ndeki (Senato ve Temsilciler Meclisi) arşivlerden bulduğu Ağustos 1990-Şubat 1999 dönemindeki tutanakları, araştırmasının hammaddesi olarak kullanmıştır. Yazara göre; Kürt Sorunu’nun çözülebilmesinin önündeki en büyük engel, Türk yasama meclisi ve genel olarak Türkiye siyasetinde, bu konunun salt bir güvenlik ve terörizm konusu gibi ele alınmasıdır.

Yazar, detaylı metodolojik açıklaması ve örneklemesi ardından, çalışmasının sonuçlarını özetlemektedir. Araştırmanın temel bulguları, üç farklı araştırma ünitesinde (Avrupa Parlamentosu, ABD Kongresi, TBMM) şöyle özetlenebilir:

Avrupa Parlamentosu
  • Avrupa Parlamentosu’nda, belirtilen dönemde (1990-1999), Kürt Sorunu’na 563 defa doğrudan referans yapılmıştır. Bu soruna en çok referans yapan ülke milletvekilleri şöyle sıralanmıştır: Almanya (% 19,89), Yunanistan (% 19,71), Birleşik Krallık (% 12,61), Fransa (% 11,19), Hollanda (% 10,65). Tüm diğer ülkeler ise % 25,95 düzeyindedir. Almanya özelinde, bu konuyu hayatının en temel siyasi meselesi haline getiren ve yoğun referanslarıyla ülkesini listede üst sıralara çıkaran milletvekili Claudia Roth’dan da özel olarak bahsetmek gerekir.
  • Avrupa Parlamentosu’nda Kürt Sorunu konusunda milletvekilleri en çok konuşan ülkeler, Kürt nüfusu daha fazla olan ülkelerdir. Dolayısıyla, bu konuda Kürt diyasporasının etkisinden ve iç siyasi kaygılardan söz etmek yerindedir diye düşünülebilir. Nitekim 1995 yılı tahminleri dikkate alınırsa, Almanya’da 600.000, Fransa’da 100.000, Hollanda’da 70.000 civarında Kürt nüfus yaşamaktadır. Ancak bu hipotez, çok az Kürt nüfus barındıran Yunanistan ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin üst sıralardaki konumunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Nitekim Kürt nüfus oranlarına göre milletvekili referanslarının sıklığı açısından bir sıralama yapılırsa, Kürt Sorunu’na en fazla vurgu yapan ülkeler İtalya, Yunanistan ve Birleşik Krallık olarak sıralanmakta ve Almanya ve Fransa gibi ülkeler çok gerilerde kalmaktadır. Dolayısıyla, bu hipotez, araştırma sonucunda doğrulanmamaktadır; Kürt nüfusun yoğunluğu, Kürt Sorunu referansı konusunda doğrudan bir etken gibi gözükmemektedir.
  • Bir diğer hipotez ise şu şekildedir: Avrupa Parlamentosu’nda Kürt Sorunu’na en fazla referans yapan ülkeler, daha fazla sandalyesi olan ülkelerdir. Hakikaten de, AP içerisinde çok sayıda sandalyesi olan Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkeler toplam referans sayısında ilk sıralarda yer almaktadırlar. Buna karşın, milletvekili sayıları ile bir oranlama yapılırsa, ilk sırada yer alan ülke yine Yunanistan’dır. Yunanistan’ı, Hollanda, Belçika, Almanya ve İsveç takip etmektedir. Dolayısıyla, bu hipotez de tam olarak doğru kabul edilemez.
  • Bir diğer önemli bulgu ise şöyledir; Yunanistan, PKK şiddetini eleştirmek konusunda da en pasif ülke konumundadır. Yunan vekiller, bu konuyu sadece insan hakları ve demokratikleşme bağlamında ele alırken, 1990’lı yıllar boyunca PKK terörizmini yalnızca bir defa eleştirmişlerdir. Buna karşın, diğer AP üyesi ülkelerin milletvekilleri, PKK terörünü Türkiye’ye yönelik eleştirilerinden daha yoğun olarak eleştirmişlerdir. Bu bağlamda, Türkiye ile dış politika sorunları (Kıbrıs, Ege vs.) olan Yunanistan’ın, bu konuyu daha çok bir vasıta olarak kullandığından söz edilebilir. Konuyu demokratikleşme ve insan hakları bağlamında en yoğun ele alan ülke ise Almanya’dır.
  • İdeolojik açıdan bir tasnif yapıldığında; AP içerisinde Sosyalist Grup (PSE) bu konuda en aktif (% 31,53) siyasi yapı olarak dikkat çekerken, Birleşik Sol-Nordik Solu (GUE-NGL) da bir diğer aktif gruptur (% 23,24). Dolayısıyla, AP’de Kürt Sorunu’na daha çok solcu grup ve milletvekilleri sahip çıkmaktadır. Diğer gruplar ise şöyle sıralanmaktadır: Yeşiller-Greens % 13,69, Liberaller-ALDE % 12,61, Hıristiyan Demokratlar-EPP % 11,35 ve Bağımsız Grup % 7,56. Bu bağlamda, Kürt Sorunu’nu ideolojik olarak sol yelpazede yer alan grupların daha fazla önemsediği ve bu konuyu demokratikleşme ve insan hakları perspektifinde ele aldıkları somut bir gerçektir. AP içerisindeki sağ görüşlü grup ve vekiller ise, Türk Devleti gibi, konuyu daha çok güvenlikleştirme eğilimindedirler.
ABD Kongresi
  • ABD Kongresi’nde, Temsilciler Meclisi (380), Senato’ya (203) kıyasla Kürt Sorunu’nun daha yoğun şekilde ele alındığı bir ortam olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca her iki mecliste de, Demokratlar (Temsilciler Meclisi: 207, Senato: 186, Toplam: 393) Cumhuriyetçilere kıyasla (Temsilciler Meclisi: 173, Senato: 17, Toplam: 190) Kürt Sorunu’na çok daha yoğun şekilde eğilmektedir. Ancak Demokratlar için, Almanya’daki Claudia Roth’a benzer şekilde, Senatör Dennis DeConcini’ye özel bir parantez açmak gerekir. Zira De Concini, partisi adına bu konuda sorumluluğu adeta tek başına üstlenmiş ve Kürt Sorunu konusunda Senato’daki söylemlerin yarısından çoğunu bizzat kendisi üretmiştir.
  • ABD Kongresi’nde, Demokratlar bu konuyu daha çok bir insan hakları ve demokratikleşme perspektifinde ele alırken, Cumhuriyetçiler konuyu güvenlik bağlamında ele almaya daha yatkındırlar. Buna karşın, DeConcini örneğinin de gösterdiği üzere, bu konuyu kabaca partisel bağlamda ele almak tam anlamıyla doğru olmaz; zira ABD’li Senatör ve Temsilcilerin kişisel görüş ve eğilimleri, bu alanda parti aidiyetlerine kıyasla çok daha baskın bir faktördür.
  • Bir diğer ilginç bulgu, Kürt Sorunu konusunda eleştirel söylem üreten Amerikalı siyasetçilerin, aynı zamanda İnsan Hakları, Ermeni ya da Yunan-Hellenik meclis gruplarına üyelikleridir. Nitekim birçok Amerikalı siyasetçi, Kürt Sorunu’nda Türkiye’ye yönelik eleştirel söylem üretirken, aynı zamanda bu gruplardan birine de üyedirler. Ayrıca Senatör ya da Temsilcilerin seçildikleri seçim bölgesindeki nüfus dağılımı da, söylemlerinin şekillenmesinde son derece etkili bir unsurdur.
  • Kongre’de Kürt Sorunu konusunda üretilen söylemlere bakıldığında; en çok kullanılan söylemin Türk devletinin “aşırı güç kullanımı” olduğu görülmektedir. Bu söylemde, güvenlik güçlerinin terörist ve sivil halkı ayrıştırmamasına yönelik eleştirel bir duruş söz konusudur. Bunun yanında, o dönemde Türkiye’nin silahlarının yüzde 80’ini ABD’den satın almasının da etkisiyle, Kongre'de Demokrat Başkan Bill Clinton’a yönelik son derece eleştirel yaklaşımlar da söz konusu olmuştur.
TBMM
  • 1990-1999 döneminde TBMM’deki partiler açısından Kürt Sorunu’na en yoğun referans yapma konusunda bir sıralama yapıldığında; ilginç bir şekilde İslamcı Refah Partisi’nin (RP) bu konuyu en çok gündeme getiren parti olduğu (273) görülmektedir. Refah Partisi’ni sosyal demokrat CHP-SHP (219) ve liberal-merkez sağ ANAP (212) takip etmektedirler. Bir diğer merkez sağ parti olan DYP vekilleri bu konuya 120 defa referans yaparken, Bülent Ecevit’in merkez sol DSP’si yalnızca 74, milliyetçi sağ MHP milletvekilleri ise yalnızca 29 defa Kürt Sorunu’na değinmişlerdir. Milletvekilleri sayısına göre bir ortalama yapıldığındaysa, ilk sırayı CHP-SHP almakta, onu RP, ANAP, DSP, DYP ve MHP takip etmektedir. Dolayısıyla, Kürt Sorunu, bu dönemde daha çok sol ve İslamcı siyasetin ana gündem maddesi olmuştur denilebilir.
  • Konuya seçim bölgeleri ve olağanüstü hâl altında yaşayan bir bölgenin vekili olmak/olmamak açısından yaklaşıldığındaysa, şöyle bir hipotez karşımıza çıkmaktadır: olağanüstü hal bölgelerinden seçilen milletvekilleri konuyu farklı odak noktalarından (insan hakları, demokratikleşme, güvenlik, yabancı ülke desteği, ekonomik azgelişmişlik) ele alırken, olağanüstü hal ilan edilmemiş bölgeleri temsil eden vekiller, konuyu daha çok yabancı ülke desteği ve güvenlik perspektifinden değerlendirme eğilimindedirler.
  • Kürt Sorunu konusunda TBMM’de liberal-sol ve devletçi-sağ perspektifler arasında bir ayrışma görülmektedir. Liberal görüş, bu sorunu ifade özgürlüğü ve azınlık hakları bağlamında ele almaya yatkınken, devletçi görüş mensupları, genellikle Türk milleti tanımının kapsayıcılığı ve vatandaşların eşitliği perspektifinde değerlendirmeler yapmışlardır. Bu noktada, devletçi-sağ görüş, Avrupa modernleşmesine 20. yüzyıl başlarında hâkim olan ulus-devlet temelli anlayışı benimserken, sol-liberal görüş, çağdaş demokrasi eğiliminden beslenmektedir.
Sonuç olarak, Yrd. Doç. Dr. Akın Ünver’in bu makalesi, literatüre özgün bir katkı olarak değerlendirilmelidir. Ancak konunun salt parlamentolar içerisindeki söylemler düzeyinde ele alınması, jeopolitik mücadeleleri ve devletler arasındaki rekabeti anlamakta yetersiz kalabilecektir. Bu nedenle, bu araştırma, bu konunun sadece bir parçası olarak değerlendirilmeli ve diğer alanlara da bakılmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Üniversite sayfası için bakınız; http://www.khas.edu.tr/cv/2317. Kişisel web sitesi için; http://www.akinunver.com/scholar/.

4 Ocak 2017 Çarşamba

Zbigniew Brzezinski’den ‘How To Address Strategic Insecurity In A Turbulent Age’


Zbigniew Kazimierz Brzezinski (d. 28 Mart 1928 Varşova)[1], Polonya kökenli ABD’li ünlü ve etkili bir Siyaset Bilimci ve devlet adamıdır. Dünyanın en önemli stratejistleri arasında ismi sayılan Brzezinski[2], ABD’de, 1977-1981 yılları arasında, Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik yardımcılığını yapmıştır. Brzezinski, bugün de dünya siyasetine dair ne dediği dikkatle dinlenen çok önemli bir isimdir. Brzezinski, son olarak, Huffington Post gazetesinde 3 Ocak 2017 tarihinde “How To Address Strategic Insecurity In A Turbulent Age” (Çalkantılı Bir Dönemde Stratejik Güvensizliğe Nasıl Değinilir)[3] adlı önemli bir makale yazmıştır. Bu yazıda, Brzezinski’nin bu yeni makalesi özetlenecektir.


Zbigniew Brzezinski

Brzezinski’ye göre; son dünya savaşından (İkinci Dünya Savaşı) bu yana dünyada geçen 70 yılda, uluslararası barışı büyük ölçüde nükleer savaş tehlikesi sağlamıştır. Bu süreçte, dünyayı mahvetme/yok etme tehlikesi nedeniyle, nükleer silahlar dünyada göreceli bir istikrar ortamı sağlamış ve uluslararası ilişkilerde bir düzen tesis etmiştir. Ancak son yıllarda nükleer silahlara eşdeğer bazı teknolojik silahların gelişmesi nedeniyle, nükleer silahların etkisi solmaya yüz tutmuştur.

ABD’nin nükleer silahlar konusundaki tekeli 10 yıldan kısa sürmüş ve 1950’lerin ortalarından itibaren Sovyet Rusya, bu konuda ABD’yi dengelemiştir. Buna karşın, ABD, 1960’ların başında Küba Füze Krizi döneminde Küba’dan Sovyet nükleer silahlarının çıkarılmasını sağlamıştır. Ancak ABD de, bu taviz karşılığında, dünya kamuoyu önünde Küba’yı işgal etmeme sözü vermiş ve müttefiki Türkiye’den Jüpiter füzelerinin çıkarılmasını da kabullenmek durumunda kalmıştır. Genel itibariyle, Soğuk Savaş’ın bu ilk döneminde nükleer silah teknolojisinin yalnızca bu iki büyük ülkede (ABD ve Sovyet Rusya) bulunması, onlara özel bir prestij ve güç sağlamıştır.

Daha yakın zamanlardaysa, belli başlı devletlerin dâhil olduğu sürekli bir güç mücadelesi küresel istikrarı tehlikeye soktu; ancak yine nükleer silahların kullanılması söz konusu değildi. Amerika’nın nükleer silahlar üzerindeki tekeline gölge düştükçe, Birleşik Devletler başka yerlerde avantajlar sağlamaya girişti. Bu doğrultuda, Birleşik Devletler ve Deng Xiaoping idaresindeki komünist Çin arasındaki barışçıl işbirliği dikkat çekiciydi. 1980’lere gelindiğinde ise, iki devlet, gayriresmi olarak da olsa, Rusya’nın Afganistan’ı istilası konusunda işbirliği yaptı ve bu istilanın Rusya için masraflı ve beyhude olmasına katkıda bulundu. Ancak iş, hiçbir zaman nükleer savaş tehdidine kaymadı.

21. yüzyıl başlarında ise küresel güç dengesi neredeyse tamamen değişmiştir. ABD ve Rusya hala birbirleri açısından öncelikli rakip olmakla beraber, daha az sayıda nükleer başlığa sahip olan Çin, Uzak Asya’da giderek gücünü arttırmıştır. ABD-Çin ilişkileri kapsamlı bir müttefiklik ilişkisine dönüşmese de, seçili alanlarda ve zaman zaman oluşan gizli işbirlikleri, bu ilişkiyi tanımlayan en önemli özellikler olmuştur. Sonuç olarak, bu üç küresel aktör arasında nükleer provokasyonlara başvurma eğilimleri azalmalı ve birbirleriyle ilişkilerinde dikkat ve işbirliği öne çıkarılmalıdır.

Rusya’nın Sovyet Sonrası Dönemdeki Engelleri
Rusya açısından bölgesel durum giderek daha zorlu bir hal almaya başlamıştır. Bu bölgede yeni kurulan devletler bağımsızlıklarına düşkün ve Sovyet dönemini çağrıştıran uygulamalara karşı son derece mesafelidirler. Neredeyse tamamen Müslüman nüfustan oluşan Orta Asya Cumhuriyetleri, bağımsızlıklarını devletlilik olgusuyla güçlendirmek istemektedirler. Bu yeni devletlerin özlem ve istekleri, kendi bağımsız devletlerini geliştirmek ve Avrupa ile daha yakın ilişkiler kurmak isteyen Slav ve Ortodoks ülkeler -Ukrayna ve Beyaz Rusya (Belarus)- için de geçerlidir. Buna paralel olarak, Çin’in Orta Asya’ya stratejik girişi ve Avrupa pazarına doğrudan erişim sağlaması da Rusya’nın gücünü kıran faktörler olarak sıralanabilir. Bu nedenle, Çin’in en önemli projesi olan “Tek Kemer Tek Yol” veya popüler ismiyle “Yeni İpek Yolu”, Moskova’da huzursuzluk yaratmıştır. Dolayısıyla, çok uzak olmayan bir gelecekte bu durum Çin ve Rusya arasında jeopolitik sorunlar yaratabilir. Brzezinski’ye göre; Çin’in Doğu’da giderek artan ihtirasları karşısında, Rusya, ancak Avrupa yönlü bir oyuncu olabilmesi durumunda küresel iddiasını koruyabilir.

ABD Çin’e Düşman Gibi Yaklaşmamalıdır
Bu arada, ABD’nin Çin’e yaklaşımı son yıllarda daha belirsiz ve önceki yıllarda geçerli olan stratejik vizyondan yoksun hale gelmiştir. Oysa ABD’nin iyi düşünülmemiş politikalar izlemesi durumunda, Çin ve Rusya arasında bir stratejik ittifak kurulabilir. Bu nedenle, ABD, Çin’e bir düşman gibi yaklaşmamalı ve Asya’da temel partneri olarak Hindistan’ı da öne çıkarmamalıdır. Aksi takdirde, Çin’in Rusya’nın müttefiki olması kaçınılmazdır; bu da ABD için en olumsuz senaryodur. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ABD’nin Avrasya’daki politikaları giderek daha savunmaya dayalı (defansif) bir hale gelmektedir. Buna karşın, ABD, Pasifik Adaları’ndaki mevcudiyetini arttırmaktadır. ABD, Japonya ve Güney Kore’nin güvenliği konusunda açık pozisyon almıştır. ABD, Batı ve Orta Avrupa’nın güvenliği konusunda da açık pozisyon almaya hazır olmalıdır. ABD, Rusya’ya, eğer Letonya ve Estonya’ya yönelik işgal politikaları başlatırsa, bunun bir karşılığı olacağını ve Rusya’nın Batı’ya denize çıkışının engelleneceğini göstermelidir. Bu durumda, Rusya’nın deniz ticareti ciddi anlamda etkilenecektir. Ayrıca nüfusu çok az olan kuzeydoğu Avrasya bölgesine Çin işgücünün yayılmasıyla devam etmesi durumunda, Çin-Rusya sınırları daha da belirsiz hale gelecektir.

Kuzeydoğu Asya’da İstikrarsızlık Kapıda
Önümüzdeki birkaç on yılda, Kuzeydoğu Asya bölgesindeki sınır düzenlemeleri giderek daha istikrarsız olabilir ve hatta zaman zaman şiddetli bir tartışma konusu haline gelebilir. ABD, Japonya ve Güney Kore ile ilişkilerini derinleştirmek dışında, bu bölgede açıktır ki uzak bir gözlemci olarak kalacaktır. Buna ek olarak, Kuzey Kore’nin yarattığı güvenlik riskleri, ABD ile Çin ve hatta -Avrupa’ya yönelmiş bir Rusya olması durumunda- Rusya arasında, giderek artan güvenlik işbirliğini teşvik edecektir. Rusya ve Çin’in bu konuya müdahil olmaları, dışarıdan ABD müdahalesinden çok daha etkili olacaktır. Uzayan görece istikrar ortamı ve büyük bir savaşın olmaması, zamanla Kuzey Kore’nin iç gelişimini de olumlu etkileyebilir.

ABD, Çin ve Rusya, Ortadoğu’yu İstikrarlı Hale Getirmek İçin Çalışmalıdırlar
Ortadoğu’da devam eden ve dini/mezhepsel nefrete dayalı iç savaşlar, İran’daki sertlik yanlılarının neden olabileceği nükleer gerginlikler ve Türkiye’nin giderek artan ölçüde milliyetçilik eksenine kayan jeopolitik hırsları, bölgede bir patlama yaşanması hususunda risk unsuru taşıyan başlıca konulardır. Bu duruma en ideal jeopolitik yanıt ise, Rusya’nın, Çin ve ABD ile daha iyi ilişkiler kurmak dışında bir seçeneği olmadığının farkına vararak, bu ülkelerle bir üçlü işbirliği ağı kurmasıdır.

İklim Değişikliği Jeopolitikayı Etkileyecektir
Bunların dışında, iklimle alakalı ciddi değişiklikler de dünya siyasetini daha da karmaşık bir hale getirecektir. Küresel ısınma, daha şimdiden mevcut habitasyonları tehdit eder bir hale gelmiştir. Bu durum, insanlarda artan bir endişeye neden olacaktır. Tüm bu sorunlarla mücadele etmek için, tek taraflı siyasi zaferler yerine, ortak bilgelik ve siyasi irade gerektiren bölgesel işbirlikleri modeli geliştirilmelidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


1 Ocak 2017 Pazar

UPA Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, Reina Saldırısını Kültür Türk Tv'de Yorumladı


Beykent Üniversitesi öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 1 Ocak 2017 Pazar tarihinde Kültür Türk Tv ana haber bülteninde Musa Özuğurlu’nun konuğu oldu ve yılbaşı gecesi İstanbul’da Reina adlı gece kulübünde gerçekleştirilen terör saldırısını yorumladı. Aşağıdaki görüntülerde Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci’nin yorumlarını bulabilirsiniz.