Küreselleşmenin getirdiği artan iletişim ve ulaşım imkânlarının ve derinleşen kapitalizmin doğal bir sonucu olarak, kent markalaşması (city branding)[1] ve “marka şehir” gibi kavramlar Türkiye ve dünyada son yıllarda akademik literatüre dâhil olmuş ve giderek önem kazanmıştır. Türkiye ekonomisinin kalbi olan -Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının eski başkenti- İstanbul da, bu trendin güçlenmesi nedeniyle son yıllarda çeşitli markalaşma stratejileri doğrultusunda dünyaya açılmaktadır. Bu yazıda, Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ülke Evrim Uysal’ın Global Place Branding Campaigns across Cities, Regions, and Nations[2] adlı kitapta yer alan “A Brief History of City Branding in Istanbul” adlı çalışması ışığında, İstanbul’un marka şehir yapılması doğrultusunda Türkiye’de izlenen stratejileri özetlemeye çalışacağım.
Uysal, İstanbul’un kent markalaşması stratejileri doğrultusunda desteklenmesini tarihsel bağlamda 3 aşamada incelemektedir. İlk aşama, 1960’lardan 1990’lara kadar izlenen ve yazarın “Self-Orientalism” (Kendine Şarkiyatçılık) olarak adlandırdığı dönemdir. Bu dönem, Türkiye’nin turizmi ilk defa ciddi bir ekonomik aktivite olarak görmeye başladığı ve bu doğrultuda turizme dair önerilerin 5 Yıllık Kalkınma Planlarına dipnot olarak da olsa girmeye başladığı bir sürece sahne olmuştur. Bu yıllarda gazetelerde yer alan ve yabancı kadın turistlerin resimleriyle süslü “Turizm Patladı” başlıklı haberler, dönemin karakteristiğini yansıtır niteliktedir. 1982 yılından itibarense, “Self-Orientalism” dönemi daha ciddi turizm politikalarıyla desteklenmiş ve sonraki dönemlerin temelleri atılmıştır. Bu yıllarda, turizm faaliyetleri daha çok bölgesel olarak ele alınmış ve altyapı hizmetlerinin geliştirilmesine odaklanılmış; dolayısıyla, İstanbul’un marka şehir haline getirilmesi konusunda fazla bir yol alınamamıştır. İstanbul, aslında o dönemde de önemli bir turizm merkezi olmasına karşın, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayınladığı broşürlerde daha çok Marmara Bölgesi içerisindeki alelade bir kent olarak ele alınmış ve Türkiye genelinde Troya (Truva) ve Kapadokya gibi turistik merkezler daha ön planda tutulmuştur. Daha önemlisi, bu dönemde Türkiye’deki turizm faaliyetleri daha çok Batı dünyası ülkeleriyle sınırlı kaldığı için, Edward Said’in “Oryantalizm” (Şarkiyatçılık) teorisinde ele alınan şekilde, kendini Batılıların görmek istediği şekilde göstermek düşüncesi ve hissi, yani Kendine Şarkiyatçılık, Türkiye’de turizm stratejilerinde hâkim olmuştur. Bu bağlamda, Bakanlık tarafından hazırlanan broşürlerde Türk hamamı, fes, göbek dansı ve dansözler, baklava, lokum, Türk kahvesi ve gölge oyunu gibi oryantalist öğelere ağırlık verilmiştir.
Yazara göre, İstanbul’un marka şehir yapılması doğrultusunda izlenen stratejiler bağlamında ikinci önemli dönem, 2007 yılından itibaren etkileri yoğun olarak görülen “City of Religions” (Dinler Şehri) sürecidir. İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesi ve bunu koordine etmek için 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın kurulması[3], bu süreci hızlandırmış ve başarılı olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu dönemde, Türkiye'de turizm faaliyetleri çok gelişmiş ve hatta İstanbul, dünyada en çok turist çeken 7. şehir olmayı bile başarmıştır.[4] Bu dönemin temel karakteristiği, İstanbul’un dinlerin merkezi olarak öne çıkarılması ve her an hissedilen Müslüman özelliklerinin yanında, özellikle Bizans (Ortodoks Hıristiyan) mirasına yoğun olarak vurgu yapılmasıdır. Bakanlığın yayınladığı broşürler, bu doğrultuda neredeyse tamamen dini merkezlerin (cami, kilise vs.) yer aldığı şekilde yeniden düzenlenmiştir. Yazarın yaptığı araştırmaya göre, bu dönemde hazırlanan broşürlerde “Osmanlı”, “Doğu”, “Batı”, “Cami”, “İslam”, “Bizans”, “Kilise”, “Yunan”, “Medeniyet”, “Harem”, “Ermeni”, “Hoşgörü” ve “Çeşitlilik” gibi kelimeler çok yoğun şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde, İstanbul, İbrahimi dinler için küresel bir dini merkez gibi takdim edilirken, şehre mistik bir hava da katılmaya çalışılmıştır. Ancak Türkiye siyasetinde ve sosyal yaşamında İslam dininin çok baskın olması, bu stratejinin inandırıcılığını ve başarısını düşürmüştür.
Dinler Şehri dönemine dair broşürlerden bir seçki
Yazarın üçüncü dönem olarak belirttiği “Multi-Faceted City” (Çok Boyutlu Şehir) süreci ise, 2012 yılında başlamış ve halen devam etmekte olan yeni bir dönemdir. Bu dönem, önceki dönemin eksikliklerini gidermek için başlatılmıştır da denilebilir. Bu dönemin temel karakteristiği, “mega-event” denilen uluslararası büyük etkinliklere ev sahipliği yapma konusunda gösterilen büyük azim[5] ve İstanbul Kalkınma Ajansı’nın[6] kurulması ve faaliyetlerine başlamasıdır. Bu dönemde, ilk kez yaratıcı şehir (creative city) konsepti doğrultusunda İstanbul’un kentsel nitelikleri ön plana çıkarılmış; ibadet merkezleri dışında gece yaşamı, restoranlar, mağazalar, üniversiteler ve araştırma merkezleri de broşür ve tanıtım kliplerinde vurgulanmaya başlamıştır. Ayrıca İstanbul’un farklı ilçe ve semtlerinin ve buralara özgü aktivitelerin vurgulanması da, bu dönemin önemli bir yeniliğidir. Bu dönemin tanıtım broşürlerinde ve kliplerinde, İstanbul’da çekilen James Bond filmleri, Mozart’ın ünlü "Türk Marşı" ve Tom Waits’in “Telephone Call From Istanbul” şarkısı gibi popüler kültür öğelerine de yer verilmiştir. Bu dönem, önceki dönemleri değiştirmek yerine, İstanbul’un ve Türkiye turizminin ufkunu genişletmek amacıyla planlanmış gibidir. Ancak bu dönemde hazırlanan stratejilerin başarısı, Türkiye’nin siyasi gerekçelerle Rusya Federasyonu ve Avrupa Birliği ile ilişkilerinin bozulması neticesinde gölgelenmiş ve turizmde son 2 yılda hızlı bir çöküş sürecine girilmiştir.
İstanbul 2020 Olimpiyat Oyunları adaylığı için hazırlanan tanıtım klibi (Şarkı: Rihanna-Diamonds)
Sonuç olarak, İstanbul’un marka şehir yapılması konusunda yapılan çalışmalar her geçen gün derinleşmektedir. Bu noktada, başarılı bir dış politikanın turizmde de anahtar olduğu düşünülürse, Türkiye, kısa sürede, yeniden eski başarılı ve ilerleyen görüntüsüne dönebilir. Ancak bunun için, Başbakan Binali Yıldırım’ın da vurguladığı gibi, “Türkiye’nin dostlarının sayısı arttırılmalı, düşmanlarının sayısı azaltılmalıdır”.
Fırtınalı yaşamı, toplumsal normlara aykırı kaçan şarkı sözleri ve siyasal mesajları, gangsterliğe ve Afrikalı Amerikalı suç çetelerine duyduğu büyük ilgi ve adının karıştığı skandal ve kavga olayları nedeniyle, “gangsta rap” tarzı müzik severler için bir ilah olmasına rağmen, yaşadığı dönemde ve bugün hala Amerikan toplumunda bir kesimin bir türlü benimseyemediği Tupac Amaru Shakur’un (1971-1996) hayat hikâyesine ve siyasal mirasına bu yazıda yakından göz atmaya çalışacağım.
Hayat Hikâyesi ve Müzikal Kariyeri
16 Haziran 1971 tarihinde New York’ta Doğu Harlem’de dünyaya gelen Tupac Shakur’un gerçek ismi Lesane Parish Crooks’tur.[1] Gerçek adı Alice Faye Williams olan ve Afrikalı Amerikalı bir sivil haklar aktivisti olan annesi Afeni Shakur, doğumundan bir yıl sonra, oğluna adını, 18. yüzyıl sonlarında İspanyol kolonicilere karşı ayaklanan ve gerçek adı Jose Gabriel Condorcanqui olan Tupac Amaru (“shining serpent” yani “parlayan yılan” anlamına gelir) ismindeki anti-emperyalist İnka liderinden esinlenerek vermiştir. Ailenin soyadı olan “Shakur” ise, Arapça’dan Türkçe’ye de geçmiş olan “şükür” kelimesinden gelmektedir ve Allah’a duyulan teşekkür ve minnet hissiyatının ifadesidir. Tupac’ın annesi Afeni Shakur, gençliğinden itibaren Amerika’daki Afrikalı-Amerikalıların özgürlük mücadelesine önderlik eden Black Panthers (Kara Panterler) ismindeki siyasal parti ve örgütün bir mensubu olmuş ve oldukça fırtınalı bir hayat geçirmiştir. Kara Panterler; 1960 ve 1970’lerde Marksizm, anarşizm ideolojileri, İslam dini ve Martin Luther King ve Malcolm X gibi Afrikalı-Amerikalı liderlerden esinlenerek, ülkelerindeki ırkçı uygulamalara şiddetle karşılık veren oldukça etkili bir sosyal güç oluşturmuşlardır. Ancak muhafazakâr Amerikan toplumunun dönüşümü ve ırkçılıktan arındırılması, gençlerin katılımıyla oluşan 68 kuşağına rağmen elbette hiç de kolay değildir. Bu nedenle, Kara Panterler’in ve Afeni Shakur’un başı dertten kurtulmamıştır. Zaten annesi, Tupac doğmadan yalnızca bir ay önce hapisten salıverilmiştir. Shakur ailesinin sicili pek de temiz değildir. Tupac’ın anne tarafından dedesi olan Geronimo Pratt, 1968 yılında bir soygun sırasında adam öldürmekten hüküm giymiştir. Gerçek babası William Garland’la neredeyse hiç görüşememiş olan Tupac’ın, üvey babası Mutulu Shakur ile arası ise gayet iyidir. Esas ismi Jeral Wayne Williams olan üveybaba Mutulu Shakur da aktif bir Kara Panterler üyesidir ve uzun süre FBI’ın en çok arananlar listesinde ilk 10 sırada kalmıştır. Tupac Shakur, “Revolution” adlı şarkısını yıllar sonra üvey babası için besteleyecektir. Mutulu’nun kardeşi Assata Shakur da, banka soygunu ve polis öldürmek gibi suçlardan senelerce hapiste yatmıştır. Tupac Shakur’un Sekyiwa Shakur ve Maurice Harding adında üvey kardeşleri de bulunmaktadır.
Küçük yaşlardan itibaren, beyazların ekonomik, siyasal ve kültürel olarak çok ağır bastığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, ezilmişlik, dışlanmışlık ve fakirliğe mahkûm edilmişlik gibi hislerle ülkesine ve ülkesinde -yasal olarak ortadan kaldırılsa da- toplumsal yaşamda hala var olan ırkçı uygulamalara karşı büyük bir tepki beslemeye başlayan Shakur, bu gençlik yıllarında dans ve müzikle ilgilenerek belki de başlayacak olan büyük bir suç kariyerinden kendisini alıkoymuştur. Jamie Foxx, Will Smith ve Morgan Freeman gibi birçok ünlünün çıkacağı 127th Street Ensemble adlı Harlem’deki Afrikalı-Amerikan sanat komünitesine henüz 12 yaşında giren Shakur, piyeslerde ve oyunlarda çocuk oyuncu olarak görev yapmıştır. Ertesi sene 1984’te ailesi Baltimore’a taşındığındı için Harlem’den kopan Shakur, yine de müzik ve tiyatroyla ilgilenmeye devam etmiş ve Baltimore Sanat Okulu’ndan kabul almıştır. Burada oyunculuk, şiir, müzik dersleri alan Tupac Shakur, özellikle şiir ve müzik alanındaki başarısıyla kısa sürede sivrilmiş ve Baltimore’un en iyi “rapper”ı olarak küçük çapta bir şöhrete kavuşmuştur. Bu dönemlerde Tupac’ın en iyi arkadaşı daha sonra Afrikalı-Amerikan komünitesinin ilahesi ve ünlü aktör Will Smith’in karısı olacak Jada Pinkett’tir. Ailesinin California’ya taşınması nedeniyle buradan da ayrılmak zorunda kalan genç Shakur, o dönemlerde annesinin uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle de zor günler geçirmiştir. California’da liseyi tamamlayan Shakur, o yıllarda yeraltı müzik piyasasında hızla yükselen rap müziğe olan ilgisini arttırmış ve Niggaz With Attitude (NWA) ve Easy-E gibi dönemin ünlü rapperlarını dinlemeye başlamıştır. 1990 yılında arkadaşlarıyla Digital Underground isminde bir grup kuran Shakur, 1991 yılında bu grupla ilk albümü olan "Same Song"u piyasa sürmüştür. Aynı yıl, genç Shakur, “Nothing But Trouble” adlı bir filmde de rol almayı başarmıştır. Same Song’un ardından Digital Underground’la beraber “Sons of the P.” albümünü çıkaran Shakur, solo albümü de için de çalışmalara başlamıştır. Interscope firmasından ilk solo albümü olan “2Pacalypse Now”u çıkaran Shakur, bu albümde Afrikalı-Amerikalıların sorunlarını dile getirmeye çalışmış, ancak aşırı küfürlü şarkıları ve polise yönelik şiddeti teşvik eden şarkı sözleri nedeniyle müzik dünyasından tepki çekmiştir. Hatta o dönemlerde, George Bush yönetiminin Başkan Yardımcısı olan Dan Quayle, Tupac Shakur’u “toplumumuzda yeri olmayan biri” olarak nitelendirmiştir. Yine de Shakur’un, seks kölesi olarak kullanılan ve bebek sahibi olmak zorunda kalan 12 yaşındaki Brenda’nın trajik hikâyesini anlattığı “Brenda’s Got A Baby” şarkısı, etkileyici sözleri ve klibiyle dikkat çekmiş ve övgü toplamıştır. Yine polis şiddetini eleştirdiği “Trapped” şarkısı, bu albümün en dikkat çeken çalışmalarından birisi olmuştur.
Brenda’s Got A Baby
1991 yılı sonunda çıkan 2Pacalypse Now’dan sonra büyük bir hazırlık sürecine giren Shakur, 1993 yılında “Strictly 4 My NiGGAZ” albümüyle geri dönmüştür. Kadınlara yönelik şiddet ve dışlayıcılığı ve genel anlamıyla ataerkil toplumu konu aldığı klasikleşmiş “Keep Ya Head Up” şarkısıyla büyük bir başarı kazanan Shakur, bu albümle ayrıca “I Get Around” gibi bir hit şarkıya imzasını atmıştır. Artık bir aktör ve rapper olarak ismi duyulmaya başlayan Tupac, ayrıca “Juice” ve “Poetic Justice” gibi filmlerde ve “A Different World” adlı bir dizide rol almıştır. Özellikle dönemin Afrikalı Amerikalıların seks ve güzellik sembolü Janet Jackson’la başrolünü paylaştığı “Poetic Justice” filmi, Tupac’ın kariyerinde olumlu bir etki yapmış ve Shakur, genç Afrikalı-Amerikalıların yeni kahramanı olarak sivrilmeye başlamıştır. Filmin öncesinde, Jackson’ın yakın sahnelerinin olduğu Shakur’dan eliza testi (aids hastalığını tespit için yapılan bir test) yaptırmasını istemesi de medyada yer bulmuştur. Aynı sene In Living Color’da bir bölümde konuk oyuncu olarak yer alan Shakur, ertesi yıl ise “Above the Rim” filmiyle adından söz ettirmiştir. Bu yıllarda, Shakur, “Thug Life” adlı müzik grubunu kurar. Ancak Shakur ailesinin başındaki lanet Tupac’a da sirayet etmiştir ve başı bir türlü yasal sorunlardan kurtulmamaktadır. 1991 yılında Oakland Polis Departmanı’nı kendisine uygulanan şiddet nedeniyle mahkemeye veren Shakur, 1993 yılında ise Atlanta’da bir Afrikalı Amerikalıya ırkçı tacizlerde bulunan iki polis memurunu vurarak yaralamıştır. Polis memurlarının uyuşturucu aldıkları ve kaçak silah bulundurdukları ortaya çıkınca, Shakur, büyük bir ceza almaktan ucuz kurtulmuştur. Ancak 1993 Aralık ayında, Shakur, bu defa cinsel taciz suçlamasıyla gözaltına alınır. Olayla ilgili bir suçu olmadığını iddia eden Shakur, yine de 4,5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak devam eden mahkemeler nedeniyle cezası ancak 1995 Şubat’ında uygulanmaya başlayacaktır. Bu sürede Los Angeles merkezli çalışmalarına devam eden Shakur, doğduğu yer olan New York’ta kurulmuş ve Puff Dady ile Notorious B.I.G.’nin liderliğini yaptığı Bad Boys rap müzik firmasıyla söz dalaşına ve kıyasıya bir rekabete girer. İddialara göre, eski bir arkadaşı olan Notorious B.I.G. ya da diğer adıyla Biggie Smalls’un organize ettiği bir saldırı sonucunda, Shakur, 30 Kasım 1994 günü 5 yerinden vurulur. Shakur, yediği 5 kurşuna rağmen ölmemiştir ve artık bu olay nedeniyle suçladığı Puff Dady ve Biggie Smalls’a çok sert sözlerle meydan okumaktadır. Shakur, bilindiği üzere daha sonraları “Hit’em Up” adlı diss klasiğinde bu kişilere ve tüm Bad Boys firması sanatçılarına ağır hakaretler edecek ve Tupac’ın daha önce bir süre beraber olduğu ve Notorious B.I.G.’nin karısı olan seksi şarkıcı Faith Evans nedeniyle Smalls’la dalga geçecektir. Bu gibi hareketleri, Tupac’ı aykırı ve sivri bir isim yapmış ve kadınlara yönelik saygısız olduğu eleştirilerini de beraberinde getirmiştir.
Dear Mama
1995 yılında hapis cezasını çekmeye başlayan Shakur, daha önce hazırladığı şarkıları “Me Against The World” adlı albümünde toplayarak piyasaya sürer. Zaten olaylı yaşamı nedeniyle sürekli gündemde olan Shakur, bu albümle turnayı gözünden vurmuştur. Albümde “Temptations” ve “Me Against The World” gibi hit olan şarkıların yanı sıra, Shakur’un annesi Afeni Shakur için yazdığı ve gerçekten çok duygusal sözlere sahip “Dear Mama” şarkısı Shakur’u bir efsane haline getirir. Artık yalnızca Afrikalı Amerikalılar değil, ırkçılık karşıtı ve rap müzik seven herkes Shakur’a hayrandır. Sanatçı adına açılan 2Pac fan kulüpleri, artık tüm dünyada kurulmaya başlamış ve Shakur, uluslararası bir şöhret haline gelmiştir. Ancak Shakur’un 4,5 senelik hapis cezası sürmektedir ve hapis hayatı kendisi için bir işkence gibidir. Hapiste yattığı bir buçuk yıl sonrasında, astronomik kefaletini ödemeye kabul eden müzik menajeri Marion Suge Knight, Shakur’u hapisten kurtarır ve kendi sahibi olduğu Death Row firmasıyla kontrat imzalatır. Shakur, artık Snoop Doggy Dogg ve Dr. Dre gibi efsane isimlerle birlikte Batı’nın en “kötü çocuk”larının buluştuğu Death Row firmasındadır. Ancak suç dünyasıyla da yakın ilişkileri olduğu bilinen müzik menajeri Suge Knight’a bulaşması, belki de ilerleyen yıllarda sanatçının sonunu hazırlayan gelişme olacaktır. Hapisten çıktıktan sonra “Hit’em Up”ı single olarak piyasaya süren ve “The Outlawz” isimli yeni grubunu kuran Shakur, 1996 yılında ise efsane albümü “All Eyes On Me”yi yayınlar. Dünya çapında 10 milyona yakın satan, 2 kaset ve cd’lik bu müthiş albümde, Shakur’un “How Do You Want It”, Snoop Dogg’la beraber seslendirdiği “2 Of Amerikaz Most Wanted”, Dr. Dre ile seslendirdiği ve Mad Max filmlerini aratmayan klibiyle olay yaratan “California Love”, klibinde kendi ölümünü anlattığı “I Ain’t Mad At Cha”, “Wonda Why They Call U Bitch”, “Picture Me Rollin’” ve “All Eyes On Me” gibi çok başarılı ve hit olan şarkılar yer almaktadır.
California Love
Bu albümle, Tupac Amaru Shakur rap dünyasının bir numaralı ismi olduğunu ispat etmiş ve gerçek bir efsane haline gelmiştir. Aynı yıl Saturday Night Live’ın bir bölümüne konuk oyuncu olarak katılan Shakur, ayrıca “Bullet” filminde çok iyi arkadaş olacağı Mickey Rourke ile de beraber rol alır. Günde yalnızca 3 saat uyuduğu söylenen gerçek bir işkolik olan Shakur, bu yıl içerisinde başarılı çalışmalar olan “Gridlock’d” ve “Gang Related” filmlerinde de rol alır. “Gridlock’d” filminde Tim Roth’la beraber rol alan Shakur’un “Gang Related” filmindeki rol arkadaşı ise usta oyuncu James Belushi’dir. Tüm bu kariyer başarılarına karşın, özellikle “Hit’em Up” şarkısı sonrası Doğu ve Batı yakası gangsta rapçileri arasındaki rekabet ve düşmanlığın çığırından çıkması ve sokakta genç rapperların bu nedenle birbirlerini öldürmeye başlaması nedeniyle, Tupac, Amerikan medyasında büyük eleştiri konusu yapılır ve kötü adam ilan edilir. Ayrıca Afrikalı-Amerikalı “Bloods” çetesiyle olan yakın ilişkileri de, Shakur’u medyanın hedefi haline getirmiştir. Shakur’un bir diğer sorunu da belalı menajeri Suge Knight’ladır. Dr. Dre’nin “Aftermath” ismiyle kendi firmasını kurmasından sonra, onu örnek alarak kendi plak şirketini kurmak isteyen Shakur, Knight’ın büyük tepkisiyle karşılaşır. Yine de uyumadan çalışmalarına devam eden Shakur, daha sonra “Better Dayz” ve “Until the End of Time” albümlerinde yer alacak parçalarını bu dönemde kaydeder. İşte bu süreçte, Shakur kesin bir karar alarak “Makaveli” adlı müzik firmasını kurar. Makaveli firmasının ismi, ünlü realist İtalyan düşünür Niccolo Machiavelli’den gelmektedir. Shakur, hapishanede olduğu süre boyunca Machiavelli (Makyavel) okumuş ve düşmanlarıyla baş etmek için farklı stratejiler üzerinde çalışmıştır. Hatta Tupac’ın ölmediğine inananlar, onun bu düşünceyi Makyavel’den aldığına ve bir gün geri geleceğine inanmaktadırlar. Zira Shakur’un ölümü hala bir sırdır…
7 Day Theory
7 Eylül 1996 tarihinde Suge Knight’la beraber izlediği Mike Tyson-Bruce Seldon ağırsıklet boks maçının çıkışında 7 kurşunla öldürülen Shakur’un ölümü, oldukça tartışmalı ve esrarengiz bir olaydır. Kimileri Shakur’un kendi firmasını kurması nedeniyle ona kızan Suge Knight’ın bu işi organize ettiğini düşünmektedir. Zira aynı arabada olmalarına karşın, bu saldırıda Knight’a yalnızca bir kurşun isabet etmiş ve Knight olayı fazla bir hasar almadan atlatmıştır. Bir diğer önemli zanlı ise, “Baby Lane” Orlando Anderson adıyla bilinen ve maçtan hemen önce Tupac’ın bir gazinoda kumar oynarken sinirlenerek dövdüğü “Bloods” çetesi üyesi genç bir Afrikalı Amerikalı gangsterdir. Anderson, bu olaydan dolayı herhangi bir ceza almamış, ancak 1998 yılında rakip bir çete olan Crips’in bir üyesi tarafından öldürülmüştür. Olayı düzenlemesi muhtemel diğer kişiler ise, daha önce de Tupac’ı öldürmeye çalıştığı iddia edilen Puff Daddy ve Biggie Smalls’dur. Zaten bu şüpheler nedeniyle, Smalls, 9 Mart 1997 tarihinde öldürülmüştür. Olay hala açıklığa kavuşmasa da, bu olayda cinayeti işleyen kişinin Tupac hayranlığının büyük rol oynadığı tahmin edilmektedir. Bu olaydan birkaç yıl sonra bir MTV müzik ödülleri gecesinde, ünlü aktör Will Smith, Tupac Shakur’un annesi Afeni Shakur ve Biggie Smalls’un annesini bir araya getirerek bu anlamsız bir savaşın bir son bulmasını sağlamıştır. Biggie Smalls’un karısı Faith Evans da, Puff Daddy ile beraber “I’ll be Missing You” şarkısını Biggie için seslendirmiştir.
Changes
Tupac Shakur’un ölmediğine dair yarı gerçek, yarı şehir efsanesi niteliğinde birçok iddia bulunmaktadır. Bu iddialar, “7 Day Theory” adıyla bilinmektedir. Gerçekten ölmüş olsun veya olmasın, aslında var olan tek gerçek, Tupac Shakur’un tüm hatalarına rağmen gerçek bir rap müzik efsanesi olduğudur. Ayrıca Shakur, şiddet yanlısı ve ucuz kadınları küçümseyici üslubuna rağmen, ırkçılık karşıtı mesajları (Letter to the President), onurlu kadınları yücelten tavrı (Keep Ya Head Up) nedeniyle bugün milyonlarca kişinin gözünde hala gerçek bir kahramandır. Sanatçının etkisi öyle fazla olmuştur ki, “Changes” şarkısında hala Afrikalı Amerikalı bir Başkan göremediğini belirten Shakur’un ölümünden birkaç yıl sonra, ABD Başkanı olarak Barack Obama seçilmiştir. Ayrıca daha birkaç ay öncesinde bile, Rusya ile ABD arasındaki bir gerginlikte sanatçıya referans yapılmıştır.[2]
Siyasi Açıdan Değerlendirilmesi
Sanatçı hakkında daha şimdiden 20 civarında kitap ve yüzlerce makale yazılmış ve siyasal çizgisi ve hayatı enine boyuna yazılmıştır. Sanatçının hiper-maskülen tavrı ile Afrikalı Amerikalıların ezilmişliği arasındaki ilişki, bu alanda en çok vurgulanan konulardandır. Fakirlik içinde yetişen milyonlarca Amerikalının onunla kendini özdeşleştirmesi ve ırkçılık karşıtlığı konusu da, bu eserlerde incelenmiştir. Ancak Karin L. Stanford’a göre, tüm bunlar, sanatçının siyasal ideolojisi ve sanatı yoluyla toplumu dönüştürme çabasını yeterince irdelememiştir. Bu bağlamda, Tupac’ın ideolojisi “Afrikalı Amerikalı milliyetçiliği” (Black Nationalism) olarak nitelendirilebilir. Sanatçının diskografisi ve çoğunu kendisinin yazdığı şarkı sözleri incelenirse, bu durum kolaylıkla fark edilecektir. Bu, elbette bazı noktalarda aşırıcı ve zencileri üstün gören bir yaklaşım olduğu için, çok da demokratik bulunmayabilir. Zira her tip milliyetçilik, karşı tür milliyetçiliği de beraberinde getirmektedir. Ancak uzun yüzyıllar dünyadaki birçok ülkede zorla köle olarak çalıştırılan ve bu nedenle büyük bir öfke birikimiyle yetişen Afrikalı Amerikalı bir gencin (unutulmamalıdır ki, Tupac öldürüldüğünde sadece 25 yaşındaydı), bu gibi aşırı fikirlere yönelmesi elbette normal de kabul edilebilir. Ayrıca bugünün ABD’sinde bile var olan zencilere yönelik polis şiddeti ve beyaz üstünlüğü anlayışının, Tupac’ın yaşadığı dönemde daha yoğun olduğunu da hatırlamak gerekir. Temelde Afrikalı Amerikalıları kendine referans alan Tupac, buna karşın Nelson Mandela gibi Afrikalı bazı liderlere de ilgi göstermiş ve şarkılarında ona referans yapmıştır. Ancak Tupac, siyasal mesajlarını demokratik siyasal ideolojilerden ziyade, “Thug Life” adını verdiği bir tür eşkıyalıkla özdeşleştirmiş ve bu nedenle çok tepki almıştır. Oysa bu gibi değerler, demokratik siyasal ideolojilerin ya da komünizm gibi ırkçılık karşıtı aşırıcı ideolojilerin de sahiplendiği bir durumdur. Ancak para ve şöhret tutkusu ve yakın çevresi, Tupac’ı bu tür bir yola itmiş ve siyasal ideallerini farklı düzlemde savunmasına neden olmuştur. Alkol, seks ve uyuşturucu bağımlılığı ve kadınları küçümseyen sözleri de, Tupac’ı ideal bir ırkçılık karşıtı siyasal figür olmaktan uzaklaştırmıştır. Buna karşın, sanatsal yetenekleri sayesinde verdiği mesajların güçlü olması, Amerikan toplumunda ve hatta dünyada sanatçının kayda değer bir etki bırakmasına ve değişime yol açmasına neden olmuştur. Öyle ki, bugün ırkçılık ABD’de oldukça ayıplanan bir tavır haline gelmiştir. Bu nedenle, sanatçının mesajlarını verirken izlediği garip yöntemlere karşın, başarılı bir iş yaptığını ve güçlü izler bıraktığını söylemek yerinde olacaktır…
2011 yılında kaybettiğimiz ODTÜ Sosyoloji bölümünden değerli öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun[1]Toplum ve Bilim dergisinin
97. sayısında yayınlanan “Üniversite A.Ş.de bir ‘homo academicus’:
‘ersatz’ yuppie akademisyen” adlı makalesi, ilginç konusu ve akademisyenlere yönelik sert
eleştirel tavrıyla dikkat çekmiş ve Türk akademik yazınında iz bırakmış
bir çalışmadır. Bu yazıda, bu makaleyi özetlemeye ve eleştirmeye
çalışacağım.
Prof. Dr. Hasan Ünal Nalbantoğlu (1947-2011)
Makalesine
Türkiye üniversitelerinin bilimsel uzlaşmanın ötesinde ticari işletme
modeliyle yönetilmeye başlamasının yarattığı akademik ethos
sorunsalına dikkat çekerek başlayan Nalbantoğlu, daha sonra Hans-Georg
Gadamer’in “kitle üniversitesi”ni niteleyen üç eğilim düşüncesini açıklamaktadır. Gadamer’e göre; günümüzün ticarileşen “kitle üniversitesi”
koşullarında, “fikirlerle yaşamak” (das Leben in Ideen) idealinden giderek uzaklaşılmakta ve bilimde “neye/kime yarayacak?” (cui bono; wem gefällt es?) sorusu öne çıkmaktadır. Bu ise, üç tür “yabancılaşma” (eine dreifache Entfremdung) yaratmaktadır. Bunlardan birincisi, Universitas Scholarum’un
çöküşü ve öğrencilerin “müşteri” olarak düşünülmesinin yolunun açılışı,
ikincisi, bilimlerin disiplinler olarak birbirinden koparak
bölümleşmesi ve diğerleriyle iletişimsizlik içine düşmesi sonucu çökmeye
başlayan Universitas Literarum, bu ilk ikisiyle yakından bağlı üçüncüsü ise, yukarıdaki “cui bono?” sorusunun yol açtığı “dar uzmanlaşma” sorunudur. Bu ortamda, üniversite yaşamını ve “bilim”i kendisine “uğraş” (Wissenschaft als Beruf) olarak seçen kişilerin yaşadığı “akademisyen ahlakı” tartışmaları daha da büyük önem kazanmaktadır.
Yazara göre; günümüz koşullarında akademik ethosu
şekillendiren temel olgu, gelecek konusunda büyük bir umutsuzluk ve
ütopyasızlık durumudur. Günümüzün ticarileşen üniversite koşullarında,
akademisyen, sosyolog Nathaniel Cantor’un yıllar önce dikkat çektiği
üzere, “zekâdan yoksun (without being intelligent) ve yalnızca malûmat sahibidir (informed)”.
İşte bu noktada, Nalbantoğlu, “ersatz yuppie akademisyen” kavramını
devreye sokmaktadır. Yazara göre; Türkiye ve benzeri çevre toplumlarda,
biraz da yetiştikleri ortamların lingua francalarının
biçimlemesiyle, gelişmiş ülkelerin metropollerindeki üniversiter yaşama
gözlerini diken ve ilk olanak çıktığında da bu ülkelere gitmeye ve
mümkün olduğunca bu ülkelerde kalmaya gayret eden bir akademisyen tipi
türemiştir. Bu kişiler, ilginç bir şekilde mahpushane olarak gördükleri
ve dışarıda her fırsatta kötüledikleri Türkiye’deki akademik kadrolarını
da bırakmak istemezler. Bu nedenle, yazarın düşüncesinde, Adorno’nun
işaret ettiği “asalak psikoloji”nin (parasitäter Psychologie) bir örneği olarak düşünülebilirler. Bunun temellerinde ise, “yayın yap ya da toz ol” (publish or perish) ilkesinin yurtdışında genel kabul görmesi ve ondan da daha önemlisi, bir tür yeni Efendi (Herr) olan Batı akademik dünyasına kabul edilmek isteyen Uşak (Knecht)
konumundaki Batı-dışı toplumlardaki akademisyenlerin, kendilerini
Batı’ya beğendirme ve kabul ettirme düşüncelerinin onların temel iş
motivasyonu olması vardır. Öte yandan, eğitimin, ticarileşmenin doğal
bir sonucu olarak akademisyenleri derslerine daha çok ilgi ve öğrenci
çekmeye ve öğrencileri memnun etmeye yönlendirmesi ise, onların akademik
yeteneklerinden ziyade şovmen niteliklerini geliştirmelerine yardımcı olur. Bu döngü ise, Romalı olmayı kafasına koymuş akademisyenlerin Batı
üniversitelerindeki hamallığı üstlenmelerine ve Batılı akademisyenlerin
pahalı projeleri için kendilerine vakit yaratmalarına neden olur. Kültür
endüstrisi ile iç içe geçmiş Batı’nın akademik düzeni için de, bu,
bulunmaz bir nimettir. Bu alanda yaşanan üçüncü dünyaya özgü inanılmaz
uluslararası rekabet ise, akademisyenlerin hızla çürümelerine neden
olur.
Sonuç
olarak, 2003 yılında yayınlanan makalenin Türkiye’nin akademik
dünyasında yaşanacak değişimlere önceden ışık tuttuğu ve özellikle
solcu-yurtsever kimliğiyle bilinen bir üniversite olan ODTÜ’deki neo-liberal dönüşümü hedef aldığı söylenebilir. Lakin her ne kadar makalede
eleştirilen kesim yurtdışında rahat hayatlar süren ve kendilerini kabul
ettirmek adına ülkelerine kimi zaman haksız ve abartılı eleştiriler
getiren kişiler olsa da, Türkiye’deki zor ekonomik koşullar ve siyasi
baskılar nedeniyle belki de en son eleştirilmesi gereken meslek grubu
olan akademisyenlere yönelik içeriden yapılan bu sert eleştiriye yönelik
olarak da çeşitli eleştiriler getirilebilir. Örneğin, bu makalede Batı
akademik dünyasının salt kapitalizm ve menfaat temelinde ele alınması,
Batı’nın teknolojik üstünlüğü ve etik gelişmişliğini gölgeleyen bir
unsur olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla, yazarın “ersatz yuppie
akademisyen” tipolojisi, Türkiye ve dünyadaki akademik sorunlara dikkat
çekmek açısından faydalı ve gerçeğin bir bölümüne ışık tutan nitelikte, ama aynı zamanda fazlasıyla acımasız bir çizgidedir. Tüm bunlardan benim çıkardığım sonuç
ise, eleştirilerin kişisel ya da meslek grubu odaklı değil, sistemik
olarak yapılmasının gerektiğidir.
[1]
Hasan Ünal Nalbantoğlu (d. 1947, Ankara - ö. 19 Ocak 2011), Türk
sosyolog ve felsefeci. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde sosyoloji
öğrenimi gördü. Londra Üniversitesi’nde yüksek lisans, Hacettepe
Üniversitesi’nde doktora yaptı. 1968-1990 arasında Hacettepe, ODTÜ,
Durham ve Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de ders verdi. 1990'dan
itibaren ODTÜ Sosyoloji bölümünde ders verdi. 19 Ocak 2011 yılında
kanser hastalığının ilerlemesi sebebiyle vefat etmiştir.
Beykent
Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi İngilizce bölümü öğretim
üyesi Yrd. Doç. Dr. Ülke Evrim Uysal’ın İstanbul Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi’nin Ekim 2014 tarihli sayısında yayınlanan
“Büyük Etkinlikler: Kente ve Kent Mekânına Etkileri” adlı makalesi*,
küreselleşme çağında uluslararası organizasyonların şehirlere etkisini
araştıran ve İstanbul örneğini inceleyen önemli bir çalışmadır. Bu
yazımda, bu makale ışığında bu konuyu özetlemeye çalışacağım.
Büyük Etkinlikler
Kapitalizmin
şekil değiştirmesi ve neo-liberal baskılar nedeniyle kentlerin üretim
merkezlerinden ziyade rant sahaları ve turistik alanlara dönüştürülmesinin doğal bir
neticesi de, büyük etkinliklerin (mega-events) kentlerin
tanıtımı ve ekonomisi açısından çok önemli bir konuma gelmeleri
olmuştur. Küresel pazarda bir yer edinebilmek için birbirleriyle
kıyasıya rekabet içerisine giren kentler, olabildiğince çok yatırımcı ve
ziyaretçiyi kendilerine çekme amacıyla, son yıllarda birçok farklı stratejiyi gündeme
getirdiler. Uygun ulaşım şartları, yatırım kolaylığı, teknolojik
üstünlük, kurumsal etkinlik, dışa açıklık ve sermaye ve insan kaynağının
yeterliliği gibi altyapı unsurlarının dışında, büyük etkinliklerle
kentin adının duyurulması ve marka değerinin arttırılması (city branding)
stratejisi, kısa sürede tüm dünyada kabul gördü. Dolayısıyla, günümüzde, kentler, büyük etkinlikleri kendi marka değerlerini yaratmak ve
geliştirmek için çok önemli bir fırsat olarak kullanmaktadırlar.
Uysal’a
göre; “Büyük etkinlikler kısaca kentsel mekânda gerçekleşen, büyük
ölçekli ve geçici, bir kez yapılan ya da her yıl tekrarlanan
etkinlikler” şeklinde tanımlanabilir. Bu tip organizasyonlara örnek
olarak; büyük siyasi zirveler ve forumlar (G20, G7, NATO zirveleri),
önemli spor organizasyonları (Olimpiyatlar, Dünya Kupası, Avrupa
Şampiyonaları, Formula 1 yarışları), sinema festivalleri (Cannes Film
Festivali, Antalya Altın Portakal Film Festivali) ve büyük kültür
etkinlikleri (Avrupa Kültür Başkenti organizasyonları) gösterilebilir.
Kentlerin markalaşmasında önemli rol oynayan bu gibi etkinliklerin, yeni
iş olanakları ve artan dış ve iç yatırımlar sayesinde ekonomiye ve istihdama da
katkı sunacağı düşünülür. Elbette, her kenti kendi ölçeğiyle doğru
orantılı olarak değerlendirmek gerekir. Dünyadaki birçok kentin büyük
ölçekli organizasyonları düzenlemesi zordur; buna karşın, kendi
ölçülerinde çok başarılı ticari-kültürel-sportif faaliyetlere imza atabilirler. Örneğin,
İspanya’nın Barcelona şehrinin Katalan mimarisi ve kültürüne dayalı
turistik modeli veya Bunol kasabasının domates festivali gibi
organizasyonlarla yarattığı cazibe, çok büyük ölçekte olmayan bu şehirlere önemli turizm
gelirleri sağlamayı başarmış başarılı modellerdir. Bazen bu etkinlikler
öylesine başarılı olur ki, Cannes Film Festivali’nde olduğu gibi kentin
önüne bile geçebilir. Ayrıca organizasyon düzenlenen kentlerde
gerçekleşen tesisleşme faaliyetleri, ilerleyen yıllarda da bu kentlerin
yeni organizasyonlara ev sahipliği yapabilmesinin önünü açabilir.
Büyük
etkinliklere ev sahipliği yapacak kentlerin seçimiyle ilgili pek çok
eleştiri yapılabilir. İlk olarak, kuşkusuz, kentler arasında eşit bir
yarış söz konusu değildir. Doğal olarak, unutulmaz filmlere ve şarkılara
konu olan ve efsaneleşen Paris ve New York gibi kentlerin, diğer
kentlerle karşılaştırılması dahi düşünülemez. Buna karşın, bu derece
önemli olmayan kentlerin de başarılı lobi çalışmaları ve küresel
sermayenin desteğiyle başarı kazanmaları mümkündür. 2016
Olimpiyatları’nı Rio de Janeiro’nun kazanması veya 2022 Dünya Kupası’na
Katar’ın ev sahipliği yapacak olması, işte bu küresel sermaye desteği ve
başarılı lobi çalışmalarına son örneklerdir. Ayrıca büyük etkinliklerin
sonuçları da her zaman olumlu değildir. Nitekim Los Angeles (1984
Olimpiyat Oyunları), Barcelona (1992 Olimpiyat Oyunları) ve Glasgow
(1990 Avrupa Kültür Başkenti) kentlerinin elde ettiği büyük başarılar, büyük etkinliklere ev sahipliği yapan her
kentte gerçekleşmemiştir. 1976 Montreal Olimpiyat Oyunları'nın Kanada'da yarattığı hüsran veya 1999’da
Vilnius’un Avrupa Kültür Başkenti olarak turizm gelirlerinin düşmesi, bu
duruma iki örnektir. 2016 Rio de Janeiro Olimpiyatları’nın da yarattığı
ekonomik zorluklar, kısa bir süre önce Brezilya’da çeşitli siyasi krizlere neden olmuştur.
Dolayısıyla, kapsamlı ön hazırlık yapılmadan ve yeterli bütçe ayrılmadan
bu gibi organizasyonlara girişmek, ülkelerde son derece olumsuz sonuçlar
yaratabilir. Örneğin, 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları için yapılan
tesislerin oyunlar sonrasında kaderine terk edilmesi, buna en son örnek
olmuştur. Bu gibi olumsuzlukların doğal bir sonucu da, bu tip durumlarda
ülkelerdeki siyasal muhalefetin güçlenmesidir. Örneğin, son olarak
Madrid’in 2020 Olimpiyatları için aday olması, bu kentte çeşitli
tepkilere neden olmuştur.
İstanbul ve büyük etkinlikler (1996-2012)
İstanbul Örneği
Türkiye’nin
ekonomik ve kültürel başkenti olan İstanbul, bu ülkedeki büyük
etkinlikler açısından da tek merkez konumundadır. Türkiye’de düzenlenen
ilk büyük etkinlik, İstanbul’da düzenlenen 1949 yılındaki Avrupa Güreş
Şampiyonası’dır. Bu turnuva için Harbiye’de inşa edilen Lütfi Kırdar
Kongre ve Sergi Sarayı, 14 ayda tamamlanmış ve bugün bile kültürel
aktiviteler alanında faaliyettedir. İstanbul’un Olimpiyatlara ev
sahipliği yapma konusu ise, aslında 1980’lerden beri gündemdedir. Ayrıca
uluslararası şirketlerin 1980’lerden itibaren İstanbul’da şube açmaları
ve hatta bazılarının idari merkezlerini bu şehre taşımaları, İstanbul’u
büyük organizasyonlar için önemli bir aday haline getirmiştir. 1996’da
düzenlenen Habitat II Konferansı, bu anlamda İstanbul’u uluslararası
etkinliklere açan ilk önemli organizasyon olmuştur. 2010 yılındaki
Avrupa Kültür Başkenti statüsü ise, bu alandaki en önemli başarılardan
biri olmuştur. Hakikaten de, bu adım, İstanbul’a somut bazı kalıcı faydalar
sağlamıştır. Eski sanayi bölgelerinin yeniden düzenlenmesi, yeni
müzelerin (Adalar Müzesi, Avrupa Kültür Başkenti Mübadele Müzesi, TÜRVAK
Sinema Tiyatro ve Televizyon Müzesi ve Mimar Sinan Araştırma Merkezi
Müzesi) açılması ve başta Vortvorts Vorodman Ermeni Kilisesi ve Otağ-ı
Hümayun olmak üzere pek çok tarihi eserin yenilenerek kültür
merkezlerine, konser ve toplantı salonlarına ve sanat galerilerine
dönüştürülmesi, bu faydalar arasında sayılabilecek en önemli
unsurlardır. Ayasofya, Topkapı ve Kariye müzelerindeki yenileme
projeleri de bunlara eklenebilir. 2010 yılında uluslararası
organizasyonlar anlamında zirve yapan İstanbul, 1598 konser, 763 sergi,
1127 sanat performansı, 1201 konferans, 735 atölye çalışması ve 52
festivale ev sahipliği yapmıştır. Buna karşın, kentsel düzenlemeler
konusunda yaşanan sorunlar (Sulukule örneği) ve uluslararası
etkinliklerin kente eşit olarak dağıtılmaması (etkinliklerin % 70’i
Avrupa yakasında, % 65’i ise kent merkezinde düzenlenmiştir), İstanbul adına
sorun yaratan unsurlar olarak dikkat çekmiştir. Ayrıca turizm gelirleri de, o yıl içerisinde (2010) ilginç bir şekilde azalmıştır. Özetle, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması, somut bazı kazanımların dışında çeşitli
sorunlar da yaratmıştır.
İstanbul
adına bir diğer önemli konu ise, 2000-2020 döneminde yaşanan Olimpiyat
Oyunları adaylık süreçleridir. 1990’lardan beri bu konuda inanılmaz hevesli ve gayretli
bir kent görüntüsü çizen İstanbul, buna karşın bunu gerçekleştirmeyi hala başaramamıştır. Bu süre zarfında 5 defa Olimpiyatlara aday olan
İstanbul, tüm bu girişimlerinde hüsrana uğramıştır. Nurettin Sözen
döneminde başlatılan lobi çalışmalarının ardından, ilk kez 2000 yılında
Olimpiyatlara aday olunmuş, ama elemede ilk turda elenilmiştir. Bu
başarısızlığın ardından altyapı eksikliklerini dikkate alan kent
yönetimi, Olimpiyat Stadyumu ve Olimpiyat Köyü’nün temellerini atarak, bu
eksiklikleri giderme yolunda önemli adımlar atmıştır. Bunun yanında, Olimpiyat adaylığı sürecinde pek çok tesis de inşa edilmeye başlanmıştır. Buna karşın, 2004
Olimpiyatları elemelerinde de ilk turda elenilmiştir. 2008 adaylığı ise, ilk kez somut ve ciddi adımları içermiştir. Atatürk Olimpiyat Stadyumu tamamlanmış ve
Sinan Erdem Spor Salonu olimpik standartlara uygun olarak inşa edilmiştir.
Ancak bu stadyumlar için yer seçimi ve erişilebilirlik konuları, eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Sonuçta, büyük çabalara rağmen, 2008
yılında da beklenen başarı gelmemiştir. 2012 yılında yaşanan cesaret kırıcı başarısızlığın ardından, 2016 yılında Olimpiyat ev sahipliği için aday
olunmadı. Son olarak, 2020 Olimpiyatları için bir kez daha aday olan İstanbul, bu kez ön elemeyi geçerek final şehirler arasına kalmasına ve favori olarak gösterilmesine karşın, Tokyo'ya geçilmekten kurtulamamıştır.
Sonuç
Sonuç
olarak, İstanbul, büyük potansiyeline karşın, Türkiye’nin vasat
ekonomik performansı, ülkenin Batı dünyasında olumsuz algılanmasına
neden olan hükümetinin İslamcı imajı ve söylemleri, altyapı eksiklikleri
ve güvenlik riskleri (terörizm, darbe girişimi vs.) nedeniyle, bugün
büyük etkinlikler için ideal bir kent olmaktan uzaktır. Buna karşın,
kentin 2000 yılından 2016’ya kadar gösterdiği büyük ilerleme de somut bir vakadır. Bu
nedenle, ekonomik gelişmeye paralel olarak, uluslararası
organizasyonlarda da daha iddialı bir konuma yakın gelecekte pekala
gelinebilir. Bunun içinse, "marka şehir" stratejisi kapsamında, İstanbul’un
ekonomiyi önceleyen ve ideolojik ya da teolojik yaklaşımları arka
planda bırakan çağdaş bir zihniyetle yönetilmesi şarttır.
“Suçluyu kazıyınız, altından insan çıkar.” - Prof. Dr. Faruk Erem (Bir Ceza Avukatının Anıları)[1]
İngilizcede “death-penalty” ya da "capital punishment" olarak adlandırılan idam cezası, günümüzde kriminoloji alanında ve hukuk teorilerinde hala tartışılan çok önemli ve ilgi çeken bir konudur. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, bu konu, Türkiye’de darbeci grupları için tekrar gündeme getirilmiş ve özellikle İslamcı çevrelerden büyük destek almıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, bu konuya sıcak baktığını açıklamış ve ABD gibi bir ülkede bile bu cezanın var olduğuna atıfta bulunarak, parlamentonun olumlu karar vermesi durumunda idam cezasını veto etmeyeceğini duyurmuştur. Jefrrey H. Reiman, “Justice, Civilization, and the Death Penalty: Answering Van Den Haag” isimli makalesinde[2], The Death Penalty: A Debate[3] isimli bu alandaki önemli bir kitapta John P. Conrad ve Van Den Haag’ın idam cezası hakkında dile getirdikleri karşıt fikirlerin ışığında, idam cezası hakkındaki çeşitli fikirleri tartışmaya açmaktadır. Bu makalede, bu görüşleri özetlemeye ve sonrasında Türkiye'deki mevzuata bakmaya çalışacağım.
John P. Conrad’ın başını çektiği idam cezası karşıtlarının temel argümanlarından birisi, idam cezasının, aslında “yanlış” olarak nitelendirilen bir hareketin (adam öldürmek) bizzat devlet tarafından aynen gerçekleştiriliyor olmasıdır. Ancak idam cezası yanlılarının buna cevabı, öldürme eyleminin her koşulda eşit olarak değerlendirilemeyeceğidir. Onlara göre; nasıl ki bir savaşta düşman ordusunun askerlerini öldürmek ya da meşru müdafaa (nefsi müdafaa) hakkına dayalı olarak adam öldürmek hukuk sistemlerinde suç kabul edilmiyorsa, idam cezası da adam öldürme kapsamına girmemelidir. Zira bu temel kuralın dayanağı, masum bir insanının haksız şekilde öldürülmesidir. Oysa idam cezası alan mahkûmlar, Den Haag’a göre masumiyetlerini kaybetmiş ve suçlulukları ispatlanmış kişiler oldukları için, onların öldürülmeleri masum insan öldürmekle aynı kefeye konulamaz. Ayrıca Den Haag, bu masumiyet ayrımının yapılmaması durumunda tüm cezalandırma yöntemlerinin anlamsız olacağını, zira cezalandırmanın yanlışa yanlışla karşılık vermek olduğunu ifade etmektedir.
İdam karşıtlarının diğer bir önemli argümanı ise, idam cezasının çeşitli nedenlerle masum bir kişiye verilmesinin yol açacağı trajik sonuçtur. ABD’de ünlü “The Ox-Box Incident” romanına ve filmine[4] de konu olan yanlışlıkla masum insanların idam edilmesi olasılığı, idam cezası karşıtlarının en güçlü ve haklı oldukları noktadır. Bu nedenle, Conrad, idam cezasının varlığını dünyanın en büyük haksızlığının gerçekleşmesine davet çıkarmak olarak gördüğünü belirtir. Zira tüm gelişmiş imkânlara rağmen, hukuk sistemlerinde suçluluk yargıç ve/veya jürinin kararına göre, dahası birçok ülkede avukatların performanslarıyla da doğrulu orantılı olarak belirlenmektedir. Ayrıca yasal düzenlemelerin ve bu düzende yer alan kimselerin mutlak bir dürüstlük göstermeleri ve daima doğru kararlar almaları da her zaman beklenemez. İşte bu nedenle, John P. Conrad, idam cezasının tüm hukuk sistemlerinden kaldırılmasını istemektedir. Van Den Haag’a göre ise, idam cezasının yürürlükte olmasının, daha sonra binlerce masum insanın öldürülmesini önleyebilecek caydırıcı (deterrence) bir özelliği vardır. Den Haag, bu noktada potansiyel birkaç idam mahkûmu ve idam cezasının varlığı nedeniyle hayatı kurtulabilecek binlerce insan arasında bir değerlendirme yaparak, idam cezasının gerekliliğini savunmaktadır. Hakikaten, caydırıcılık argümanı ilk bakışta çok makul ve güçlü gözükmesine karşın, ilginç bir şekilde istatistikî olarak bu durum ispatlanamamaktadır.[5] Bu nedenle, caydırıcılık konusu daha çok kriz zamanlarında veya olağanüstü durumlarda (devrim, darbe vs.) ve kısa süreli olarak ihtiyaç duyulan bir niteliğe sahiptir.
Bunlara ek olarak, Conrad’a göre, gelişmiş rehabilitasyon ve cezalandırma sistemlerinin olduğu günümüzde idam cezasını hala savunmak, suçluların asla değişemez olduklarına inanmak ve onları mutlak bir kötülükle özdeşleştirmektir. Bu hümanist argüman da, idam karşıtlarının kullandıkları bir diğer önemli dayanak noktasıdır. Ancak Den Haag, buna karşı çıkarak, idam cezasının yalnızca cezalandırıcılık (retributive) prensibine dayalı ve eşitlik esasından güç alan bir cezalandırma yöntemi olduğunu savunmaktadır. Ona göre; idam cezası, eşitlik temelinde verilmekte ve suçlunun değişemeyeceği ya da mutlak kötü olduğu gibi bir düşünceye burada yer verilmemektedir. Den Haag’a göre, idam cezasının kaldırılması konusunda iki esas geçerli kılınmalı ve temellendirilmelidir. Birincisi, hiçbir suçun büyüklüğü ne olursa olsun idamla cezalandırılamayacağı, ikincisi de idam cezasının suçu caydırıcılıkta ömür boyu hapisten daha etkili olmasına karşın, idam mahkûmunun hayatına binlerce yeni kurbandan daha fazla değer verilmesidir.
Genelde idam cezasını rasyonalize etmeye çalışan “retribution theory” gibi anlayışların “lex talionis” prensibine dayalı olduğu görülmektedir. Hammurabi kanunlarıyla özdeşleşen lex talionis, “göze göz, dişe diş” anlayışının hukuktaki yansımasıdır. Buna göre; yol açılan zarar, suçlu kişiye aynı şekilde ödettirilmelidir. Lex talionis’in altın kuralı, başkalarına size yaklaştıkları şekilde ve eşitlik esasına dayalı olarak davranmaktır. Lex talionis prensibinin felsefi olarak iki temelden beslendiğini iddia etmek mümkündür. İlk felsefi kaynak, Hegel’den çıkarılabilecek eşitlikçi yaklaşımdır. Hegel’e göre; suç, insanlar arasındaki eşitliği bozan bir rahatsızlıktır ve bu nedenle lex talionis suçun zararını iptal ederek yeniden eşitliği sağlamaktadır. Ceza her ne kadar size verilen zararı ikame edemese de, suçu işleyen kişiye aynı zararı vererek eşitliği korumaktadır. Lex talionis’in ikinci felsefi kaynağı ise, Immanuel Kant rasyonalizmidir. Buna göre; akılcı olan birey, empati yapabilmekte ve başkalarına davrandığı şekilde kendisine davranılabileceğini bilmektedir. Zira bir insanın kendisine davranıldığı şekilde davranması akılcı bir tavırdır. Bu iki temel felsefi noktadan hareketle, retribution teorisi, insanın davranışlarının sorumluluğunu alabilecek şekilde rasyonellik yetisine sahip olduğu ve eşitliğin korunmasına yönelik düzenlemelerin yapılması noktalarından hareketle, idam cezasını savunmaktadır. Bu akımın modern temsilcileri ise, idam cezasının kaldırılması durumunda, en azından göreceli ve karşılaştırmalı cezalandırma esasının geçerli olmasını ve suçun büyüklüğüne göre cezalar verilmesini savunmaktadırlar.
Bu alanda önemli bir tartışma da, idam cezasının caydırıcılığı üzerinde yapılmaktadır. İdam cezası karşıtları; -doğal hak ve insan hakları argümanlarının yanı sıra- suçluların sosyoekonomik koşullarının, yapısal-çevresel faktörlerin etkilerine dikkat çekerken, ağır ceza sisteminin zaten yeterince caydırıcı olmasına rağmen suçluları caydırmakta yetersiz kalmasının idam cezasının abartılan caydırıcı işlevselliği hakkında iyi bir kanıt olduğunu ileri sürmektedirler. Ayrıca cezanın daha ağır olmasının caydırıcılıkta daha etkili olacağı ispatlanamayacak bir tezdir. Caydırıcılık, birçoklarına göre, suçun işlenmesi anında önemli bir motif oluşturmaktan uzaktır. Gelişmiş rehabilitasyon sistemleri de, suçluların topluma geri kazandırılarak daha üretken ve zengin bir hayatın sağlanmasına yol açabilir. Nitekim ünlü Fransız sosyolog Emile Durkheim’a göre; cezalandırma sisteminin yoğunluğu ve ağırlığı bir ülkenin demokratik olarak gelişmesiyle ters orantılıdır. Yani cezaların ve sosyal denetimin ağır olması, o ülkedeki “absolutizm”in derecesiyle yakından alakalı ve doğru orantılıdır. Durkheim’ın pozitivizm anlayışına paralel olarak istatistiklere dayalı yaptığı saptamaya göre; primitif (ilkel) toplum düzenlerinde işkence ve cezalandırma oldukça ağır ve yaygınken, toplumlar geliştikçe ve ilerledikçe cezalandırma hafiflemiş ve başka formlar almıştır. Michel Foucault ise, modern toplumun eski barbarca yöntemleri görünürde terk etmesine karşın, özünde aynı vahşi cezalandırma güdüsünün yattığına inanmaktadır. Ona göre; arenada kaplanlara yem edilen, ya da kamusal alanlarda asılan, yakılan suçlularla medyada afişe edilen ve sosyal olarak dışlanan söylemin “öteki” olarak belirlediği kimseler arasında bir fark yoktur.
Ülkemizde de, Avrupa Birliği’ne tam üyelik ve entegrasyon süreciyle beraber idam cezası tartışılır olmuştur. Her ne kadar 12 Eylül sonrası 1984’ten bu yana hiç gerçekleştirilmemiş olsa da, özellikle PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla halk nezdinde büyük destek gören ve uygulanması istenen idam yasasının kaldırılması, yaklaşık 14 yıl kadar önce karara bağlanmıştır. AB yasalarına uyum için çıkarılan üçüncü uyum paketi kapsamında 15 Nisan 2002’de TBMM Başkanlığı’na sunulan idam cezasının kaldırılması yönündeki tasarı, 18 Nisan’da TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülerek kabul edilmiştir. Tasarıyla, anayasanın 38. maddesinde getirilen “savaş, yakın savaş ve terör suçları dışında idam cezası verilemez” hükmüne uygun olarak ilgili kanunlarda değişiklik yapılmış ve Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’da yer alan idam cezalarının müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır. Bu yasa, 2 Ağustos 2002’de yürürlüğe girmiş ve idam cezası Türkiye’de savaş suçları haricinde resmen kaldırılmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde yapılan bir değişiklikle ise, idam cezası mevzuattan tamamıyla çıkarılmıştır. Ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra bu konunun ve cezasının Türkiye’de tekrar gündeme gelmesi, hem Türkiye’nin Avrupa standartlarından giderek uzaklaştığını ve yeniden gelişmekte olan ülkeler ligine gerilediğini, hem de siyasal sistemin yeniden istikrarsız bir yapıya büründüğünü göstermektedir. Dahası, Türkiye gibi yakın geçmişte bir Başbakanı’nı (Adnan Menderes) ve gencecik üniversite öğrencilerini (Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan) asmış bir ülkede, bu cezaları tekrar gündeme getirmek, demokratikleşme adına büyük bir geri adım anlamına gelecektir. Siyasette ve toplumda sağduyunun hakim olması dilekleriyle...