Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 10 Eylül 2015 tarihinde Kıbrıs Tv’de yayınlanan “Teleskop” programında Pınar Gözek Dervişağa’nın soruları yanıtladı ve Suriye iç savaşı, buna bağlı olarak gelişen mülteci sorunu ve Türkiye iç politikasına dair son gelişmeleri yorumladı.
10 Eylül 2015 Perşembe
7 Eylül 2015 Pazartesi
Abdullah Gül ile 12 Yıl
Türkiye Cumhuriyeti’nin 11.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2003-2015 yılları arasında 12 yıl süreyle Basın
ve İletişim Başdanışmanı olarak görev yapan gazeteci Ahmet Sever’in Doğan Kitap
tarafından yayınlanan kitabı “Abdullah Gül ile 12 Yıl”, kısa sürede büyük ilgi
gördü ve bu alanda yazılmış güncel eserlerden biri olarak Türk kamuoyunun
dikkatini çekti.[1] Sever’in, Gül’ün Başbakan,
Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı 12 yıllık uzunca dönemde
başına gelen en ilginç hadiseleri içeriden birinin gözüyle anlattığı bu kitap,
bu nedenle yakından incelenmeyi hak ediyor.
Kitapta ilk işlenen ve belki de
en önemli olan konu, 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıranın yayınlanma süreciyle
ilgilidir. Sever’in iddiasına göre; normalde mutedil bir kişi olan Abdullah
Gül, o dönemde televizyondan izlediği “Hatırla Sevgili” dizisinde Adnan
Menderes’in başına gelenlerden de etkilenerek, bu muhtıra sonrasında çok
sinirlenmiş ve hatta muhtıraya cevap hazırlamadan önce eşi Hayrünnisa Gül’e
“Ben ölümüne kadar gitmeye hazırım” dahi demiştir. Ayrıca yine Sever’e göre; o
dönemlerde Cumhurbaşkanlığına adaylığı konuşulan Gül, muhtıraya karşı yazılacak
metnin sert olması konusunda da diğer AKP’lilerden daha istekli bir duruş sergilemiştir. Bunun kitapta işlenmeyen temel sebeplerinden biri ise, Gül’ün eşinin
başörtüsü nedeniyle yapılan tartışmalardan haklı olarak alınması ve bu meseleyi
biraz da şahsi olarak algılamasıdır.
Gül’ün Recep Tayyip Erdoğan’ın
siyasi yasaklı olduğu 2002-2003 yılları arasındaki kısa Başbakanlık döneminin
en önemli olayı ise, kuşkusuz 1 Mart Tezkeresi tartışmalarıdır. Sever’in
iddiasına göre; dönemin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Tuncer
Kılınç, Gül’den eşinin başını açmasını rica etmiş ve bu durumun genç Türk
kızlarına kötü örnek olduğundan yakınmıştır. Yine Sever’e göre; aynı Tuncer Kılınç,
1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den sorunsuz bir şekilde geçmesi için Gül’ün Diyanet
İşleri Başkanlığı’na bu tezkereyi savunacak yönde dini propaganda yapması için
talimat vermesini de istemiştir. Ancak Kılınç’ın bu istekleri elbette sonuçsuz
kalmıştır. Ahmet Sever’in aktardığına göre; İkinci Körfez Savaşı (Irak İşgali)
öncesinde Saddam Hüseyin ve Irak yönetimini yaklaşan savaş konusunda uyarmak
için elinden gelen herşeyi yapan Gül, yine de buna engel olamamış ve en sonunda
“günah benden gitti” diyerek durumu kabullenmiştir. Ancak Gül, Türkiye’nin
uluslararası hukuka uygun olmayan bu savaşa dâhil olmasını istememiş ve tezkere
konusunda Tayyip Erdoğan’a kıyasla daha çekimser bir görüntü sergilemiştir.
Tezkereyi hararetle savunan Erdoğan, Türkiye’nin bu sürecin dışında kalması
durumunda bölgede güçsüzleşeceğine dikkat çekerken, Gül ise uluslararası hukuka
aykırı bir işe dâhil olmanın uzun vadede Türkiye’yi kötü duruma düşürmesinden
endişe etmiştir. Bu nedenle, Gül, oylamadan 3 gün önce Dışişleri Bakanlığı
Müsteşarı Uğur Ziyal’e tezkerenin olumlu ve olumsuz sonuçları hakkında bir
rapor hazırlatmış ve bu konuda AKP’li milletvekillerine vicdanlarına göre
hareket etmelerini tembihleyerek onları oylamada serbest bırakmıştır. Şimdilerde
Başbakan olan dönemin Dış Politika danışmanlarından Ahmet Davutoğlu’nun da
karşı çıktığı tezkere, sonuçta TBMM’de reddedilmiştir. Sever’e göre; bu durumun
Türkiye’ye önemli bazı avantajları olmuştur. Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde
daha saygın bir konuma gelmesi ve bağımsız bir ülke olarak görülmeye
başlanması, bu konudaki en önemli gelişmedir. Nitekim tezkerenin reddi
sonrasında Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci hızlanmıştır. Ancak
bölgedeki Kürt realitesinin giderek güçlenmesi ve bağımsız bir devlete doğru
evrimleşmesi de, Sever’in görmezden geldiği önemli bir detay olarak burada
belirtilmelidir.
Gül’ün Başbakanlığındaki bir
diğer önemli konu ise Kıbrıs Sorunu’dur. Bu konuda Uğur Ziyal’in tavsiyeleriyle
o güne kadar askeriye, hariciye ve genel olarak Türk Devleti’nin desteklediği merhum
Rauf Denktaş çizgisinden sapmayı göze alan Gül, çözümsüzlüğün kendilerinin
değil, Rumların isteği olduğunu dünya kamuoyuna göstermek istemiştir. Ancak
2002 yılı Aralık ayında Kopenhag’daki AB zirvesinde Rauf Denktaş’ın
imzalamadığı belge, Sever’e göre büyük bir hatadır. Gül de böyle düşünmüş ve bu
nedenle merhum Denktaş’a o dönemde çok öfkelenmiştir. Ayrıca Uğur Ziyal’in
itiraf ettiği bir eksiklik, Rumların Annan Planı’na “hayır” demesi durumunda
KKTC’nin tanınması adına ne yapabileceklerini o dönemde Türk devlet adamlarının
planlamamalarıdır. Bu ifadeden de anlaşıldığı kadarıyla, o dönemde Gül ve
Türkiye, Kıbrıs Sorunu’nun gerçekten çözülebileceğine inanmış ve dahası
çözülmesini istemiştir. Yani bu dönemde Türkiye’nin sergilediği barış yanlısı
politikalar, sadece Rumları zora sokmak için sahnelenmiş bir oyun değildir.
Kitapta Ahmet Sever, Abdullah
Gül’le yaptığı sohbetlerden edindiği izlenimler doğrultusunda Gül’ün
Türkiye’nin 3 temel sorunuyla ilgili tespitini de okurlarla paylaşmaktadır.
Gül’e göre bu sorunlar; Kürt Sorunu, Ermeni Meselesi ve Kıbrıs Sorunu’dur. Bu
engeller kalkarsa Türkiye’nin AB ile bütünleşebileceğini ve daha hızlı
kalkınabileceğini düşünen Gül, bu nedenle Dışişleri Bakanı olduktan sonra bu 3
temel meseleye odaklanmış, ancak bunları çözme yolunda fazla yol
katedememiştir. Özellikle Ermeni Meselesi’nde üstlendiği öncü rol Gül’e
pahalıya patlamış ve Ermenistan’la 2010 yılında protokolleri imzalayarak büyük
bir siyasi risk alan Abdullah Gül ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinden
tasfiye edilirken, Azerbaycan’a daha yakın duran dönemin Başbakanı Recep Tayyip
Erdoğan bu süreçten güçlenerek çıkmıştır. Kürt Sorunu konusunda önemli
reformlar yapan ve yaptıran Gül, geldiğimiz nokta itibariyle bu konuda da
Türkiye’nin henüz başarıya ulaşamadığını görüyor olmalıdır. Kıbrıs Sorunu’nda
müzakereler halen devam etmesine karşın, bu konuda da henüz somut bir başarı
kazanılamamış, dahası Annan Planı’na “evet” demiş olmanın karşılığında AB
çevrelerinden somut bir getiri elde edilememiştir.
Cumhurbaşkanı olduktan sonra bir
kısım çevrelerin İslamcı gelenekten yetişmesi ve eşinin başörtülü olması
nedeniyle kendisini bir türlü hazmedemediğini belirten Gül’ün, o yıllarda
Çankaya Köşkü ile ilgili çıkan yalan haberlere çok üzülmesi de, Sever’in
kitapta anlattıkları arasındadır. Ayrıca yine kitapta anlatıldığı kadarıyla,
Gül’ün Fethullah Gülen cemaati ile hiçbir bağlantısı yoktur. Hatta Gül’ün, Fethullah
Gülen’in son yıllarda eğitimcilik ve sivil toplumculuktan siyasete ve devlette
kadrolaşmaya kaymasından rahatsızlık duyduğu da kitapta ifade edilmektedir. Kitapta
altı çizilen bir diğer husus; Abdullah Gül’ün Nurcu değil, Büyük Doğu (Necip
Fazıl Kısakürek) ekolünden yetişme bir İslamcı olmasıdır. Ancak Sever’e göre;
Gül, birçok İslamcının aksine karşı görüştekilere saygı gösteren ve uzlaşmaya
açık ılımlı bir isimdir. Zaten bu sayede, Gül’e siyasi kariyeri döneminde en
çok saygı gösteren ve değer veren gruplar AB çevreleri olmuştur. Hatta Gül, bir
keresinde bireysel özgürlüklere destekleri nedeniyle AB içerisindeki
sosyalist-sol gruplara kendisini daha yakın hissettiğini ifade etmiştir.
Buradan çıkan bir diğer sonuç ise, Türkiye’nin AB üyeliğinin ne kadar zor
olduğu gerçeğidir. Zira AB’nin sağ partileri Hıristiyan temelli ve daha İslam
karşıtıyken, Türkiye’nin sağı ise İslamcıdır. Bu tarz partilere daha yakın
duran ise Avrupa’nın sol çevreleridir. Bu nedenle AB ile Türkiye’nin ulusları
aşan ölçüde partilerin kurulduğu bir yapı içerisinde buluşması oldukça zordur. Bunun
için, önce Türkiye ve Avrupa sağının kendilerini din (Hıristiyanlık vs.
İslamiyet) değil, muhafazakârlık üzerinden yeniden tanımlamaları gerekmektedir.
Oysa Fransa ve Birleşik Krallık’ın aksine, Almanya’daki sağ partinin ismi bile
“Hıristiyan Demokrat” şeklindedir. Bu da, ilişkilerin ters mıknatıslanmaya açık
doğasını gözler önüne sermektedir. Bu konuda Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı
Nicolas Sarkozy ile bu konuda birkaç defa tartışan Gül’ün dikkat çektiği bir
husus ise; Türkiye’nin AB üyeliğini üyeliğin kendisinden daha ziyade,
demokratik bir ülke olma yolunda kaldıraç olarak gördüğü gerçeğidir. Bu nedenle
Gül’e göre tam üyelik gerçekleşmese bile, bu yolda ilerlemek her zaman için
iyidir. Kitapta bu ve benzeri daha birçok anı ve anektoda yer verilmiştir.
Ahmet Sever’in “Abdullah Gül ile
12 Yıl” adlı kitabı, içerdiği değerli anı ve gözlem bilgilerine karşın, her
zaman için taraflı yazılabileceği akılda tutularak okunması gereken bir
eserdir. Zira yazar, Abdullah Gül’ün danışmanı olarak senelerce geçimini
sağlamış ve Gül’ü çok seven-sayan biridir. Ancak bu durum, kitaptaki bilgiler
yanlıştır anlamına da gelmez. Sadece kitabın büyük resmin bir boyutunu
gösterebileceği akıllarda tutulmalı ve kitaptaki bilgiler başka kaynaklarca da
kontrol edilmeye çalışılmalıdır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan
ÖRMECİ
[1] Kitabı satın almak için; http://www.kitapyurdu.com/kitap/abdullah-gul-ile-12-yil-yasadim-gordum-yazdim/366599.html.
6 Eylül 2015 Pazar
Les Elections Anticipées en Turquie
Le parti favori pour l’élection est encore une fois l’AKP (Parti de la Justice et du Développement), le parti islamo-conservateur à la tête du gouvernement de la Turquie depuis 2002. Avec le nouveau chef Monsieur Ahmet Davutoğlu, le parti a obtenu 40,87 % en juin mais a été incapable de former un gouvernement tout seul après 13 années de gouvernance. Avec le retrait du Président de la République Monsieur Recep Tayyip Erdoğan dans la direction, les critiques ont souvent marqué Monsieur Davutoğlu comme le responsable de la chute du parti, pourtant la vérité peut être plus complexe. L’économie de la Turquie est entré dans une période plus difficile juste avant la monté de Monsieur Davutoğlu au pouvoir, avec un taux d`expansion économique de 2 %, assez raisonnable pour les pays européens mais insuffisant pour la Turquie. Les effets catastrophiques de la guerre civile en Syrie ont aussi causé de graves problèmes économiques de façon irrépressible pour la Turquie, le pays a accueilli approximativement deux millions de réfugiés syriennes. L’émergence de Daech ou l’Etat Islamique en Syrie et Iraq a aussi affecté la Turquie, un pays dirigé par un gouvernement islamo-conservateur adoptant la doctrine sunnite de l’Islam. L’AKP peut avoir quelques points de plus en novembre par la montée des actes terroristes de PKK dans les mois récents ce qui pourrait consolider le bloc droit dans le pays. L’AKP peut aussi prendre l`avantage sur le retour de Monsieur Abdullah Gül, l’ancien chef de l’état, qui est maintenant à la retraite. Monsieur Gül est respecté d’avantage par rapport à Monsieur Davutoğlu et Monsieur Erdoğan, qui ont été sévèrement accusé de provoquer la guerre civile en Syrie.
Erdoğan-Gül-Davutoğlu
Le parti d’opposition pro-européenne social-démocrate, le CHP (Parti Républicain du Peuple), est encore le deuxième parti selon les sondages (En juin, le parti a obtenu 25,98 % des votes). Le chef du parti, Monsieur Kemal Kılıçdaroğlu, a essayé de former une coalition avec l’AKP, mais Monsieur Erdoğan n’a pas laissé de chance à Monsieur Davutoğlu de réaliser cette coalition. Le CHP peut avoir quelques point de plus en juin, mais gagner une majorité dans le parlement est encore impossible pour ce parti qui ne peut pas remporter les votes de droit via son rhétorique laïc rigide. D’autre part, l’AKP et le CHP ont une position similaire concernant la question kurde dans le pays ; tous les deux partis ne souhaitent pas un retour aux années 1990 ou la Turquie avait essayé d’éliminer le PKK avec des méthodes militaires.
Kemal Kılıçdaroğlu
Le MHP (Le Parti d'action nationaliste), parti des nationalistes turques, toujours dirigé aujourd’hui par Monsieur Devlet Bahçeli, peut perdre quelque point de votes car le parti n’a supporté aucune formule de coalition lors de l’élection de juin.
Devlet Bahçeli
Le HDP (Parti démocratique du peuple), le parti des nationalistes Kurdes et des gauchistes extrêmes, peut perdre des voix comme le MHP, en raison des actes terroristes de PKK qui ont démontré que le parti et son chef Monsieur Selahattin Demirtaş n’avait pas de contrôle sur les militants kurdes.
Selahattin Demirtaş
L’élection législative anticipée en Turquie le 1er novembre 2015 sera très une étape importante non pas seulement pour la Turquie, mais pour toute la région car la position turque sur la question de chypre, les projets d’énergie comme « le courant turc » et le combat contre l’état islamique sera significatif dans le future.
Dr. Ozan ÖRMECİ
4 Eylül 2015 Cuma
Early Elections in Turkey
After the failure of coalition talks between four major political parties that were able to pass 10 % electoral threshold, Turkey is headed towards an early general election on November 1, 2015 in order to determine 550 seats in the Turkish Grand National Assembly and the new government.
Erdoğan-Gül-Davutoğlu
In the last general election made on June 7, 2015, the governing Justice and Development Party (JDP) lost nearly 9 % of its votes compared to 2011 general elections and got 40,87 % of the total votes.[1] Thus, JDP, after 13 years of single-party ruling, lost its parliamentary majority and had only 258 seats (276 is needed for majority) in the TGNA. The previous Minister of Foreign Affairs, Mr. Ahmet Davutoğlu, who replaced Mr. Recep Tayyip Erdoğan (now the President of the Republic) as the new Prime Minister, is often pointed out as the reason of JDP’s negative electoral trend in the Turkish media. But in fact, there are many other important reasons such as the decline of Turkish economic growth rates from 5 % to 2 %, the deepening of Syrian refugee crisis (Turkey now hosts nearly 2 million Syrian refugees) and the negative effects of ISIS terrorism upon a Islamic-conservative party in its foreign policy. After the elections, Prime Minister Davutoğlu engaged in coalition talks with Republican People’s Party (RPP) and Nationalist Action Party (NAP), but President Erdoğan guaranteed the early elections with his firm stance against a coalition government. According to Bekir Ağırdır from KONDA, an early election would not change the picture in the country and JDP will not increase its votes.[2] However, the recent terrorist activitites of the Kurdish separatist PKK and the nationalist rhetoric adopted by President Erdoğan and Prime Minister Davutoğlu might help JDP to increase its votes by few points and secure a parliamentary majority especially if pro-Kurdish Peace and Democracy Party (PDP) will lose some of its votes. Another important change might be the inclusion of Mr. Abdullah Gül (previous President of the Republic and one of the founders of JDP) into the picture. Although he stays quiet and out of politics for the moment, Mr. Gül might be a savior for JDP since he has a clean record and more sympathy among the Turkish population compared to Mr. Erdoğan and Mr. Davutoğlu, who are blamed to be responsible of Syrian crisis.
Kemal Kılıçdaroğlu
Social democratic RPP got 25,98 % and obtained 132 seats in June and might increase its votes by one or two percent under the leadership of Mr. Kemal Kılıçdaroğlu who has the image of an honest and pro-peace left-wing politician. However, it seems very unlikely for RPP to obtain a parliamentary majority in the near future since the party has a very negative image among the pious segments of the country because of its secular tradition closely associated with atheism in Turkey. Kılıçdaroğlu tried everything to establish a coalition government with JDP, but Erdoğan’s negative look towards his party prevented a possible coalition government after the elections in June. However, JDP might be more willingly to engage into a coalition with RPP this time, because both parties have a more positive approach concerning Kurdish question in the country compared to NAP.
Devlet Bahçeli
Turkish nationalist NAP, under the leadership of Devlet Bahçeli, acquired 16,29 % of the total votes and obtained 80 seats in the parliament. However, Bahçeli’s firm stance against Kurdish opening and stubborn position against a coalition government with JDP might hurt the party and decrease its votes in November. It should not be forgotten that Bahçeli also closed the door for a RPP-NAP-PDP coalition which might drive out JDP from the government. NAP could engage in a coalition government with JDP after the elections, but this will lead to harsher position of the Turkish state towards Kurds in Turkey and a possible return to military means to eliminate terrorism and secessionism.
Selahattin Demirtaş
Pro-Kurdish and socialist PDP had 13,12 % in the last elections and secured 80 seats in the parliament. There are different opinions about the performance of the party in the upcoming elections. Some scholars and journalists claim that PDP will lose its votes since it was proven by the recent terrorist activities of the PKK that the party is unable to represent Kurdish people and control Kurdish separatists. Mr. Selahattin Demirtaş, the young and charismatic Kurdish leader of the party, thinks that the party will increase its votes on the other hand[3], because people in Turkey are now tired of 30 years of fight between Turkish state and PKK, sometimes reaching beyond the level of low-intensity conflict and led to more than 30.000 deaths until now.
Turkish general elections will be very important not only for Turkey, but also for the region since Turkey’s position on many different issues (Cyprus Dispute, Turkish Stream and other energy projects, Syrian crisis, operations towards ISIS) are crucial for the future.
Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] To see elections results; http://www.hurriyetdailynews.com/election/default.html.
2 Eylül 2015 Çarşamba
2015 Kanada Federal Seçimleri
Kuzey Amerika’da bulunan ve güçlü ekonomisiyle dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri kabul edilen Kanada’da, Parlamento’daki 308 milletvekili koltuğu ve Parlamento aritmetiği sonrasında ortaya çıkacak yeni hükümeti belirlemek için yapılacak federal seçimler, 19 Ekim 2015 tarihinde gerçekleştirilecektir.[1] Bu yazıda 2015 Kanada federal seçimlerinde yarışacak önemli lider ve partileri size tanıtmaya çalışacağım.
Hatırlanacağı üzere, ülkede 2011 yılında yapılan son federal seçimlerde, 2006’dan beri ülkenin Başbakanı olan Stephen Harper liderliğindeki merkez sağ çizgideki Kanada Muhafazakar Partisi (Conservative Party of Canada)[2] % 39,62 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmış ve böylelikle Parlamento’da 166 sandalye elde ederek, 2000 yılından beri ilk kez tek parti iktidarını kurmayı başarmıştır. Seçimde ikinci sırayı Jack Layton liderliğindeki merkez sol-sosyal demokrat çizgideki Yeni Demokratik Parti[3] (New Democratic Party) almış ve bu parti, seçim sonucunda % 30,63 oy oranıyla toplam 103 sandalye elde ederek ülkedeki anamuhalefet partisi olmuştur. Michael Ignatieff liderliğindeki Kanada Liberal Partisi[4] (Liberal Party of Canada) % 18,91 oy oranıyla 34, Gilles Duceppe liderliğindeki Quebec Bloğu[5] (Bloc Québécois) % 6,04 oy oranıyla 4 ve Elizabeth May liderliğindeki Kanada Yeşiller Partisi[6] (Green Party of Canada) ise % 3,91 oy oranıyla 1 sandalye elde etmişlerdir.[7]
Stephen Harper
2015 federal seçimleri öncesinde yapılan anketlerde uzun yıllar sonra ilk kez ikinci sıraya gerilemiş olan Kanada Muhafazakar Partisi, seçime yine Başbakan Stephen Harper liderliğinde girecektir. Evanjelist bir siyasetçi olan ve İsrail’e yakınlığıyla bilinen Harper, 2006’dan beri aralıklarla ülkesinde Başbakanlık koltuğunda oturan 1959 doğumlu deneyimli bir isimdir.[8] 2003 yılında ABD’deki Bush iktidarının Irak müdahalesini muhalefetteyken hararetle savunan ve 2006’da Başbakan olduktan sonra da Kanada’yı dış politika ve özellikle askeri müdahalecilik açısından daha aktif bir ülke haline getiren Harper, o dönemden beri ayakta kalabilen dünyadaki tek siyasetçi (Amerika merkezli Foreign Policy dergisinin ifadesiyle “Son Neocon”) olarak dikkati çekmektedir.[9] İsrail’e çok yakın duruşunu eleştirilere karşın halen koruyan[10] Harper, son dönemde Batı dünyasının Rusya’ya yönelik uyguladığı ekonomik yaptırımlara katılması[11] ve IŞİD’e karşı yapılan hava operasyonlarında rol almak konusunda son derece hevesli davranmasıyla[12] gündeme gelmiştir. Nitekim IŞİD adlı terör örgütüne Kanada’dan dahi katılan bazı radikal İslami grupların ülkedeki varlığı, son aylarda uluslararası basında da yer almıştır. Ancak ülkede son dönemde terörle mücadele için içeride de güvenlik önlemlerinin arttırılması, Harper hükümetine yönelik eleştirilerin Kanada’da çoğalmasına neden olmuştur.[13] Ülke ekonomisinin son yıllarda resesyon görüntüsü vermesi de, Harper’ın elini zayıflatan bir diğer konudur.[14] Anketlerde oy oranı yüzde 28-31 arasında değişen Kanada Muhafazakar Partisi[15], seçime kadar önemli bir değişiklik yaşanmazsa bu seçimi ikinci sırada bitirecektir.
Thomas Mulcair
2015 Kanada federal seçimlerinde ilk sırayı alması beklenen parti ise, Thomas Mulcair[16] liderliğindeki sosyal demokrat Yeni Demokratik Parti’dir. Oy oranı farklı anketlerde yüzde 31-34 aralığında değişen parti, 2012 yılında parti Genel Başkanlığına seçilen Katolik siyasetçi Mulcair liderliğinde büyük bir çıkış gerçekleştirmiş ve son dönemde anketlerde ilk sıraya yükselmeyi başarmıştır.[17] Seçime 1971 doğumlu genç liderleri (eski ünlü Başbakan Pierre Elliott Trudeau'nun oğludur) Justin Trudeau[18] Genel Başkanlığında giren Kanada Liberal Partisi de, son anketlerde yüzde 28-30 oy seviyesine yükselmiş ve seçimde çok iddialı bir konuma gelmiştir.[19]
Justin Trudeau
Seçimde fazla iddialı olmayan diğer partilere bakıldığındaysa; Gilles Duceppe liderliğindeki Quebec Bloğu’nun % 3-4 ve Elizabeth May liderliğindeki Kanada Yeşiller Partisi’nin % 5-8 oy oranlarına ulaşması beklenmektedir. İlk kez seçime girecek Jean-François Fortin liderliğindeki Quebec merkezli bir diğer parti olan merkez çizgideki Demokraside Güç Partisi’nin (Strength in Democracy)[20] ise seçimde ne yapacağı büyük bir muammadır.
2015 Kanada federal seçimleri sonucunda en makul gözüken, seçimin ardından ülkede bir koalisyon hükümetinin kurulmasıdır. Burada en makul seçenekler ise, Kanada Muhafazakar Partisi-Kanada Liberal Partisi ya da Yeni Demokratik Parti-Kanada Liberal Partisi koalisyon formülleridir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] Seçimin resmi web sitesi için; http://www.elections.ca/home.aspx.
[2] Web sitesi için; http://www.conservative.ca/.
[3] Web sitesi için; http://www.ndp.ca/.
[4] Web sitesi için; http://www.liberal.ca/.
[5] Web sitesi için; http://www.blocquebecois.org/.
[6] Web sitesi için; http://www.greenparty.ca/en.
[8] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Stephen_Harper.
[9] Bu konuda bir yazı için; http://foreignpolicy.com/2015/09/02/the-last-neocon-canadas-stephen-harper/.
[10] http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2015/05/law-law-canadians-criticise-israel-150517073103880.html.
[13] http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2015/07/canada-joins-failing-war-terror-bill-c51-150724092110473.html.
[14] http://www.thestar.com/business/2015/09/01/canadian-economy-in-recession-gdp-figures-show.html.
[16] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Thomas_Mulcair.
[18] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Justin_Trudeau.
[20] Web sitesi için; http://www.strengthindemocracy.org/.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










