13 Ocak 2014 Pazartesi

2016 ABD Başkanlık Seçimleri Yarışı Şimdiden Başladı!


Halen dünya siyasetinde en etkin ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, 2016 Kasım’ında düzenlenecek 58. Başkanlık seçimleri[1] için partiler ve adaylar arasındaki yarış şimdiden başladı. Bu yazıda Amerikan siyasetindeki güncel gelişmeleri ve kamuoyunda adı geçen adayları sizlere tanıtmaya çalışacağım.
İki defa seçildiği için bir kez daha aday olamayacak Barack Obama’nın yerinin doldurulacağı 2016 ABD Başkanlık seçimleri, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti arasında kıyasıya bir rekabete sahne olacağa benziyor. İki dönem George W. Bush döneminde sergilenen saldırgan dış politika nedeniyle dünyada ve Amerikan içkamuoyunda oldukça sert bir tonda eleştirilen ve Amerika’nın yeni demografik (artan Hispanik ve Afrika kökenli nüfus) yapısı nedeniyle zorlandığı gözlemlenen Cumhuriyetçiler, bu defa seçime oldukça iddialı girecekler. Cumhuriyetçilerin en önemli kozu kuşkusuz Demokratların iki dönemdir Obama ile iktidarda bulunmaları ve hâlihazırda dünyadaki birçok soruna henüz çözüm bulamamış olmaları. Dış İşleri Bakanı John Kerry’nin büyük gayretlerine rağmen dünyada kalıcı hale gelmiş siyasi sorunları bir anda çözmek kuşkusuz çok zor. “Asia Pivot” politikası ile ABD’yi Orta Doğu bataklığından uzaklaştırarak Asya Pasifik’te etkin hale getirmek isteyen[2] Obama’nın partisini seçimlerde en çok zorlayacak konu, Arap Baharı sürecinde yaşanan değişimlerin maalesef beklenen sonucu yaratamamış olması olacak. Tunus haricinde Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerde müspet bir sonucun elde edildiğini söylemek imkânsız. Dahası Libya’da Amerikan Büyükelçisi J. Christopher Stevens’ın öldürülmesi, Suriye’de devam eden kanlı içsavaş ve Mısır’daki darbe nedeniyle bazı ülkelerde olayların Arap Baharı öncesine göre daha kötü durumda olduğunu söylemek bile mümkün. Bu nedenle Cumhuriyetçilerin temel hedefleri; iyi bildikleri Orta Doğu politikası üzerinden İsrail’deki şahin hükümetin ve yakın ilişki içerisinde oldukları bazı Arap monarşilerinin de desteğiyle Demokratları köşeye sıkıştırmak olacaktır. Cumhuriyetçilerin Amerikan içkamuoyunun desteğini sağlamak için Demokratlara sosyalist bir politika olarak gördükleri Obamacare üzerinden saldırmaları da yüksek ihtimal gözüküyor. Zira aslında son derece makul ve başarılı bir proje olan Obamacare, son aylarda kamuoyundaki desteğini kaybetmiş (yalnızca yüzde 35 destek) gibi görünüyor.[3] Buna ek olarak Cumhuriyetçiler, partinin haksız bir şekilde beyaz Amerikalılarla özdeşleşen imajını değiştirmek adına da akıllı bir algı yönetimi politikası sergiliyorlar.  Örneğin, bir önceki seçimlerde Obama’nın karşısında Cumhuriyetçilerin adayı olan Mitt Romney’nin Afrikalı Amerikalı bir çocuğu evlat edinmesi ve Amerikalı bir televizyon programcısı olan Melissa Harris-Perry’nin bu konuyla ilgili yaptığı şaka sonrası Romney ailesinden özür dilemesi, Afrikalı Amerikalı seçmen nezdinde parti ve Romney adına sempati yaratabilecek bir gelişme.[4] Yine Cumhuriyetçi adaylar arasında adı geçen Condoleezza Rice, Afrikalı Amerikalı kamuoyunda sevilen bir isim. Son dönemde Hollywood’da Cumhuriyetçi Parti’nin önemli lideri ve “Reconstruction Amendments” ile içsavaş döneminde köleliği kaldıran lider olan Abraham Lincoln’ün hayatı üzerine filmlerin yoğunlaşması da[5], seçimler öncesinde Cumhuriyetçilerin imajına katkıda bulunabilir. Elbette Joseph Nye gibi profesörlerce “yumuşak güç” (soft power) üzerine bu kadar kafa yorulan bir ülkede Lincoln filmlerinin son dönemde yoğunlaşması tesadüfün ötesinde bir anlam ifade ediyor.
Demokrat Parti’nin de seçimlerde önemli avantajları olacak. Dünya kamuoyunda Amerika’nın barışçıl yüzü olan bilinen Demokratlar, iki dönem iktidarın verdiği yorgunluk ve yıpranmaya karşın halen seçimlerde iddialı gözüküyorlar. Burada temel neden kuşkusuz Obama iktidarında yeni savaşlara izin verilmemesi ve Afganistan ve Irak gibi bazı bölgelerden asker çekilmesi nedeniyle Amerikan askeri kayıplarının azaltılmasıdır. Başlarda ekonomik krizle yüzleşen Obama yönetiminin, son dönemde ekonomi yönetiminde de başarılı bir tablo ortaya koymaya başladığı görülüyor. 2009’da yüzde 2,8 küçülen Amerikan ekonomisi, sonraki yıllarda ise sırasıyla yüzde 2,5 (2010), yüzde 1,8 (2011) ve yüzde 2,8 (2012) büyümüş[6], 2013 yılında da yükselen bir grafik sergilemişti. O trendin 2014, 2015 ve 2016 yıllarında da devam etmesi durumunda Demokratların eli güçlenecektir. Demokratların seçimde oynayabilecekleri bir diğer koz ise, aday olma ihtimali yüksek gösterilen Hillary Clinton üzerinden “Amerikan tarihinin ilk kadın Başkanı” propagandası yapmalarıdır. Elbette Cumhuriyetçilerin adayının Condoleezza Rice olması ve her iki partiden de kadın Başkan adaylarının yarışması durumunda bu propagandanın etkisi azalacaktır. Demokratların elini zayıflatan bir konu ise, son dönemde radikal İslamcı hareketlerin ve El Kaide benzeri terör örgütlerinin güçlenmeye başlamasıdır… 11 Eylül (9/11) travmasını hala tam olarak atlatamamış olan Amerikalı ortalama seçmen açısından, Libya’da büyükelçiyi hedef alan terör saldırısı benzeri terör eylemlerinin artması durumunda yeniden müdahalecilik (interventionism) eğilimleri belirebilir. Şu da bir gerçek ki; Obama’nın ABD’nin yumuşak güç unsurlarını ve muhalif hareketleri destekleyerek gerçekleştirdiği pasif müdahalecilik, izolasyonizm (isolationism) politikasından çok da farklı sonuçlar yaratamadı. Demokratların şimdilik ellerini kuvvetlendiren unsurların; Tunus’ta demokratik geçişin başarıyla sağlanması ve İran’la varılan geçici nükleer mutabakat olduğu söylenebilir. Ancak Tunus’ta da demokrasinin çökmesi ve İran anlaşmasının devam etmemesi durumunda Obama politikası toptan sıfırlanacak ve bu durumda Cumhuriyetçilerin müdahalecilik arzuları yeniden bir anlam kazanacaktır. Demokratları bekleyen bir diğer tehlike ise; Obama’nın, partisinin genel desteğinin çok ötesinde popülaritesi ve dünyada sevilen bir Başkan olmasıdır. Obama gibi karizmatik bir figürün ardından Demokratların hangi adayı gösterirlerse göstersinler zorlanacakları söylenebilir.
Bu bilgilerin ardından partilerde Başkanlık adaylığı için ismi geçen siyasetçilere de daha yakından bakalım. Amerikan siyasal sistemini iyi bilen akademisyen Burak Küntay’ın da vurguladığı gibi Demokratlar açısından şu an iyi aday, Amerikalı seçmenin çok iyi tanıdığı Hillary Clinton gibi gözüküyor. Küntay’a göre; “Clinton, yıllara dayanan Senatörlük tecrübesi ve sekiz yıllık first lady pozisyonunda bulunmasına ek olarak eşi Bill Clinton’un valilik ve Başkanlık kampanyalarında aktif olarak çalışması ile kampanya yönetimi ve idari tecrübe noktasında Demokratların en güçlü adayı. Clinton’ın kampanya becerilerinin yanı sıra, Obama’ya göre Demokratların daha sağ kanadında yer alıyor olması seçimlerde Clinton’a avantaj sağlayacak en önemli unsurlardan biri. Ancak Clinton’u sıkıntıya sokacak bazı noktaları da göz ardı edemeyiz. İlki, üzerindeki şaibesi devam eden ve suçlu olarak Clinton’un gösterildiği Libya’daki ABD Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı meselesidir. İkinci nokta ise bir diğer Demokrat aday Joe Biden’ın da aynı eleştirilere tabii tutulduğu yaş ve sağlık meselesidir. Clinton’un belirli bir yaşa gelmesi ve ciddi sağlık sorunlarının vuku bulması gerek Demokrat seçmenler gerekse ülke çapındaki ulusal seçmenler için sıkıntı yaratacak bir unsurdur.”[7] Clinton’ın seçimlere tek kadın aday olarak girmesi durumunda dünyadan ve Amerikalı kadın seçmenden de destek alması mümkün gözükmektedir. Bir diğer önemli Demokrat aday ise ABD Başkan Yardımcısı ve Senato Başkanı Joe Biden olacak. Biden, Obama’nın arkasındaki gizli güç olarak Amerikan kamuoyunda oldukça iyi tanınıyor. Yaş ve sağlık eleştirilerine karşın, bir önceki seçimde Obama’nın seçilmesinin mimarlarından biri olarak gösteriliyor. Ancak çok iyi bir “ikinci adam” olan Biden’ın, Başkan adayı olursa aynı başarıyı liderlikte gösterip gösteremeyeceği son derece tartışmalı. Bu iki güçlü aday dışında Demokratların Dış İşleri Bakanı John Kerry (daha önce George W. Bush’a karşı aday olup kaybetmişti), Howard Dean, Jerry Brown, Bernie Sanders ve Brian Schwitzer gibi sürpriz aday adayları da bulunuyor. Küntay’a göre Maryland Valisi Martin O’Malley’i de es geçmemek gerek.[8] Şu an için en makul gözüken, Demokratların seçimlerde Hillary Clinton’ı aday göstermesidir.
Demokratların favori adayı Hillary Clinton
Cumhuriyetçiler içinse durum biraz daha karışık. Mitt Romney’nin adı şu an için adaylar arasında geçmese de, başarılı bir işadamı olan ve son seçimlerde aslına bakılırsa kötü bir performans göstermeyen Romney’nin adaylığı belki de seçim yaklaştıkça yeniden gündeme gelebilir. Romney’e bir önceki kampanyası döneminde bakıldığında, dengeli mesajlar veren bir lider olduğu ve Amerikan dış politikasını öyle kolay kolay çılgınlıklara sürüklemeyeceği görülüyor. Bir diğer önemli aday Küntay’ın dikkat çektiği Florida Senatörü Marco Antonio Rubio. Küntay’a göre, “Rubio’nun Latin oluşu, Florida gibi bol elektoral oya sahip bir eyaletin senatörü olması, Cumhuriyetçilere bu seçimde önemli bir ivme kazandıracaktır.”[9]Cumhuriyetçilerin bir diğer önemli adayı ise son dönemde adı basında sıklıkla geçmeye başlayan New Jersey Valisi Chris Christie. Son New Jersey seçimlerinde birkaç ay önce büyük bir başarı elde eden Christie[10], Federal hükümetin baş emniyet görevlisiyken siyasette yozlaşma, terörizm ve çete kaynaklı şiddetle savaşma konusunda ulusal beğeni kazanmış ve New Jersey’deki büyük kasırgada gösterdiği liderlik ile Amerikan halkının gönlünde taht kurmuş önemli bir isim.[11] Ayrıca Christie’nin kürtaj karşıtı olmaması ortadaki seçmenin desteğini almasına neden olabilir. Adı basında şu sıralar pek geçmese de, bir diğer önemli aday Bush dönemi Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dış İşleri Bakanı Condoleezza Rice. Özellikle Hillary Clinton’ın Demokratların Başkan adayı olması durumunda Cumhuriyetçiler de “ilk kadın Başkan” propagandasına izin vermemek için Rice’ı öne çıkarabilirler. Rice akademisyenlikten gelme birikimli bir isim ve Başkan olursa kuşkusuz ABD’ye önemli katkıları olacaktır. Bir diğer önemli isim ise Paul Ryan. Küntay’a göre Ryan, “2012 seçimleri üzerine dört senelik bir tecrübe bindirmiş, bunun olgunluğuna kavuşmuş, ekonomik konularda köşelerini biraz daha yumuşatmış bir kişi. Diğer Cumhuriyetçi adaylara göre en büyük artısı ise, ulusal Başkanlık kampanyasını yönetmiş ve içinde bulunmuş bir aday olmasıdır. Dolayısıyla, Ryan’ın 2016 seçimlerinin parlayan yıldızlarından biri olma ihtimali azımsanamaz.”[12] Ryan’ın genç ve dinamik olması ise kuşkusuz büyük bir avantaj. Bir diğer öne çıkabilecek aday ise Florida eski Valisi Jeb Bush’tur. Yine Küntay’a göre “Gerek valilik tecrübesi, gerek ağabeyi ve babası dolayısıyla Beyaz Saray’a yakın oluşu ve Beyaz Saray’ı tecrübe edinmiş olmasından ve şüphesiz Meksikalı bir eşi olmasından dolayı Latin Amerikan seçmene yakınlığı, Jeb Bush’u saydığım adaylar içinde en dengeli ve en önemli başkan adayı haline getirir. Parti tabanına olan yakınlığı, Florida eyaletinin arkasında destekleyici olması Bush’un büyük avantajlarındandır.”[13] Ancak Bush’un en önemli dezavantajı, önceki Cumhuriyetçi Başkan ve ağabeyi George W. Bush’un Amerikan seçmeni ve dünyada bıraktığı olumsuz hatıralardır. Babası ve ağabeyinden sonra Başkan olmak isteyen Jeb Bush da kuşkusuz favori adaylardan birisidir. İsmi sayılan bu adaylar dışında Cumhuriyetçi Parti’nin Rand Paul ve Rick Perry gibi sürpriz adayları da vardır. Sonuçta tabloya bakıldığında Cumhuriyetçilerin en önemli adayları, Christie, Ryan, Rubio, Rice ve Bush olarak karşımıza çıkmaktadır. Bence bu adaylar arasında seçimleri kazanma şansı en yüksek kişi, gençliğiyle ABD'nin lider ve güçlü ülke imajını daha da güçlendirebilecek olan Paul Ryan’dır.

Paul Ryan Cumhuriyetçilerin kuvvetli adaylarından birisi
Görüldüğü üzere, 2016 ABD Başkanlık seçimleri adaylar ve partiler arasında kıyasıya bir yarışa sahne olacaktır. Seçimler yaklaştıkça bu konudaki araştırma ve röportajları sitemizde yoğunlaştıracağız.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] “United States presidential election, 2016”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/United_States_presidential_election,_2016.
[2] Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2013), “Asya’da Rekabet Artıyor”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/asyada-rekabet-artiyor/.
[3] “CNN Poll: Health care law support drops to all-time low”, CNN, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://politicalticker.blogs.cnn.com/2013/12/23/cnn-poll-heath-care-law-support-drops-to-all-time-low/.
[4] “US TV host Melissa Harris-Perry makes tearful on-screen apology to Mitt Romney’s family for ‘offensive’ segment mocking black grandson”, The Independent, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-tv-host-melissa-harrisperry-makes-tearful-onscreen-apology-to-mitt-romneys-family-for-offensive-segment-mocking-black-grandson-9039819.html.
[5] Son dönemde çekilen bazı Abraham Lincoln filmleri şunlardır;
-          The Conspirator (2010), Yönetmen: Robert Redford.
-          Abraham Lincoln: Vampire Hunter (2012), Yönetmen: Timur Bekmambetov.
-          Lincoln (2012), Yönetmen: Steven Spielberg.
-          Killing Lincoln (2013), Yönetmen: Adrian Moat.
[6] “GDP growth (annual %)”, The World Bank, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.KD.ZG.
[7] Küntay, Burak (2013), “2016 Amerika Seçimleri – II”, Dünya, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.dunya.com/2016-amerika-secimleri-ii-153107yy.htm.
[8] Küntay, Burak (2013), “2016 Amerika Seçimleri – II”, Dünya, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.dunya.com/2016-amerika-secimleri-ii-153107yy.htm.
[9] Küntay, Burak (2013), “2016 Amerika Seçimleri – III”, Dünya, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.dunya.com/amerikan-secimleri-iii-153520yy.htm.
[10] “Chris Christie sets up 2016 White House race with strong New Jersey win”, The Guardian, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/world/2013/nov/06/chris-christie-reelection-new-jersey-win.
[11] Küntay, Burak (2013), “2016 Amerika Seçimleri – III”, Dünya, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.dunya.com/amerikan-secimleri-iii-153520yy.htm.
[12] Küntay, Burak (2013), “2016 Amerika Seçimleri – III”, Dünya, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.dunya.com/amerikan-secimleri-iii-153520yy.htm.
[13] Küntay, Burak (2013), “2016 Amerika Seçimleri – III”, Dünya, Erişim Tarihi: 13.01.2014, Erişim Adresi: http://www.dunya.com/amerikan-secimleri-iii-153520yy.htm.

10 Ocak 2014 Cuma

François Hollande'ın Türkiye Ziyareti


Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, 27-28 Ocak 2014 tarihlerinde Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirecek.[1] 1992’de François Mitterand’ın yaptığı son resmi ziyaretten 22 yıl sonra gelen[2] bu ziyaret, o nedenle oldukça önemli olacağa benziyor. Her ne kadar Fransa’da yaşayan Türk yazarı Nedim Gürsel, kısa bir süre önce görüştüğü Fransız Cumhurbaşkanı Hollande’ın bu ziyaretin Başbakan Erdoğan’a destek olarak algılanıp algılanmayacağı konusunda çelişkileri olduğunu belirtmesine karşın[3], ziyaretin yoğun bir gündemi kapsayacağı ve olumlu geçeceği tahmin ediliyor. Bu yazıda, bu önemli ziyaret öncesinde son yıllarda oldukça yıpranmış görünen Türk-Fransız ilişkileriyle ilgili güncel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
Kimilerine göre Atatürk Cumhuriyeti’nin kurulduktan sonra kendisine “model ülke” olarak seçtiği Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkiler, kısa bir süre öncesine kadar hiç olmadığı kadar bozulmuşa benziyordu. O dönemde ikili ilişkilerdeki en temel sorunlar; önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine prensip olarak karşı çıkması[4], Fransa’da Ermeni soykırımını inkar eden kişilerin cezalandırılmasını öngören bir yasanın (İnkar Yasası) kabul edilmesi[5], Fransa’nın geleneksel olarak Kürt sorunu konusundaki duyarlılığı ve iki ihtiraslı lider Nicolas Sarkozy ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki rekabet gibi gözüküyordu. Ancak son dönemde atılan adımlar ikili ilişkilerdeki engellerin kalkması adına umut verir nitelikte. François Hollande, geçtiğimiz yıl Sarkozy döneminde engellenen 5 başlıktan birinin açılmasını sağlayarak Türkiye’ye yönelik olumlu bir adım attı.[6] Sarkozy ve Erdoğan arasındaki rekabet de şimdilik son bulduğu için, Türkiye’nin AB üyeliğine prensip olarak karşı çıkmayan Hollande’ın pozisyonu Türkiye’nin yeniden AB hedefine yönelmesi açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, Suriye krizi ve daha birçok konuda iki ülkenin benzer pozisyon almış olmaları, daha yakın işbirliğinin gelecekte pekala mümkün olduğunu gösteriyor. Ayrıca atılan bazı sembolik adımlar da umut verici nitelikte. Örneğin, kısa bir süre önce 2013’ün Aralık ayında Türkiye kökenli girişimcilerin kurduğu Fransa Türk İş Dünyası Federasyonu (FEDIF) ve Paris Kültürlerarası Diyalog Platformu’nun 5. kez düzenlediği geceye Fransız ve Türk milletvekillerinin yoğun katılım göstermesi dikkat çekici bir gelişmeydi.[7] Zaten bu nedenle bu ziyarette yaşanacak görüşmelerin oldukça kapsamlı olması bekleniyor. Şimdi bu ziyarette gündeme gelebilecek konulara bir göz atalım.
Ziyarette ele alınacak konulardan en önemlisinin Suriye olması bekleniyor. Arap Baharı sürecinde en aktif ülkelerden biri olan Fransa, Arap Baharı’nın kışa dönmesinin ardından dikkatini daha çok Afrika’daki eski kolonilerine kaydırmışa benziyor. Ülkenin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne yaptığı müdahaleler[8] dünya kamuoyunda oldukça dikkat çekti. Suriye konusunda da ilk günden itibaren askeri müdahale konusunda en istekli ülke olan Fransa, Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius’un “Suriye’de Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak kimyasal silahlar kullanılırsa, Fransa’nın tepkisi hemen ve şimşek gibi olacaktır” sözlerine karşın[9], daha sonraki süreçte ABD ve Rusya’nın anlaşması üzerine daha farklı bir pozisyon almıştı. Suriye krizinden en çok etkilenen ülke ise kuşkusuz Türkiye oldu. Yüzbinlerce içsavaş mağduru insana aş ve kalacak yer sağlamak durumunda kalan Türkiye, içsavaşın bir galibinin olmaması ve kesin karşıt pozisyon aldığı Beşar Esad rejiminin devrilmemesi neticesinde bu süreçten en zararlı çıkan aktör oldu. Kuzey Suriye’de etkin hale gelen PKK uzantısı PYD gruplarının ve Türkiye-Suriye sınırında yuvalanan El Kaide’ye yakın eli silahlı militanların varlığı, Türkiye açısından çok daha büyük bir güvenlik riski de oluşturmaya başladı. Suriye krizinde süreç daha çok ABD-Rusya ekseninde çözümlenecek gibi gözükse de, bölgedeki iki etkin devlet Türkiye ve Fransa’nın atacağı adımlar sürece katkı verebilir ve yeni alternatifleri gündeme getirebilir.
Ziyarette öne çıkması muhtemel ikinci konu, kuşkusuz Türkiye’nin AB üyeliği olacaktır. Aslında göreve gelmeden hemen önce attığı bir Twitter mesajında[10], “Gelecek 5 yıl içerisinde Türkiye’nin AB üyeliği şansı yok, çünkü kriterler yerine getirilmedi” mesajı veren Hollande, yine de geçtiğimiz yıl Sarkozy döneminde bloke edilen 5 başlıktan birinin açılmasına rıza göstererek Türkiye’nin gönlünü almıştı. Hollande’ın Türkiye’nin AB üyeliğine prensipte karşı çıkmadığı, ancak Türkiye’nin demokratikleşme yolunda daha kapsamlı adımlar atması gerektiğine inandığı anlaşılıyor. Ancak Hollande’ın kabinesi içerisinde Türkiye’nin üyeliğine şüpheyle yaklaşanlar da var. Örneğin, Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius’un Türkiye’nin AB üyeliğine şüpheyle yaklaştığı biliniyor. Ancak yeni kabinede Maliye ve Ekonomi Bakanı olan ve Paris Boğaziçi Enstitüsü[11] üyesi Pierre Moscovici[12] gibi isimlerin de Türkiye’ye yakın duruşları dikkat çekiyor.[13] Bu nedenle görüşmelerde Türkiye’nin AB üyeliği konusunda dengeli ancak olumlu mesajların verilmesi olası gözüküyor. Elbette AKP hükümetinin son dönemde yöneldiği ve kuvvetler ayrılığı ilkesini hiçe sayan otoriter politikalar ve Gezi Olayları’nın Avrupa’da yarattığı şok, daha güçlü bir mesajın verilmesini engelleyecektir.
Ziyarette ele alınması ve her iki tarafı da memnun etmesi beklenen bir konu ise ekonomik ilişkiler olacaktır. Kısa bir önce ülkemize gelen[14] Sanayi Bakanı (Üretimin İyileştirilmesi Bakanı) Arnaud Montebourg’un ardından Cumhurbaşkanı Hollande’ın ziyareti bu alanda atılabilecek kapsamlı adımlara işaret ediyor. Zaten halihazırda Türkiye, Fransa’nın AB dışındaki en büyük ihracat pazarlarından biri olmaya devam etmektedir.[15] Ayrıca Ankara’nın Sinop’ta yapılacak nükleer santral ihalesini Japon-Fransız ortaklığına vermesi, daha da gelişmeye müsait ekonomik ilişkiler açısından önemli bir mesajdı.[16] Bu alanda atılacak adımları ilerleyen günlerde hep beraber göreceğiz.
Bu ziyarette gündeme gelmesi ve görüşmenin genel atmosferini bozması muhtemel bir konu ise İnkar Yasası olacak. Hollande, Cumhurbaşkanlığı kampanyası döneminde Ermeni diyasporasına bu yasayı yeniden gündeme getirme sözü vermişti. Anayasa Konseyi’nin bu kararın kesin olduğu ve bir daha gündeme getirilemeyeceğine dair uyarılarına karşın, bu yönde bazı çalışmalar dahi yapıldı.[17] Ancak bu konu 1915 olaylarının 100. yıldönümü olan 2015 yılında ve bir dahaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden gündeme gelebilir. Türkiye’nin ortak bir tarih komisyonu kurulması, karşılıklı protokollerle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi gibi tüm adımlarına karşın karşılık alamadığı Ermenistan’ın son dönemde Avrupa’dan uzaklaşarak Rusya’ya yanaşması bu açıdan Türkiye lehine bir gelişme olarak görülebilecekken, Ermeni diyasporasının Fransa’daki etkinliği ise önemli bir dezavantaj. Bu konunun ilişkileri sabote etmemesine dikkat etmek her iki taraf açısından da doğru bir pozisyon olacağa benziyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın ziyaretini UPA adına yakından takip etmeye ve siz okurlarımıza aktarmaya çalışacağım.
    Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] “Hollande sera en Turquie le 27 janvier”, Zaman France, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://www.zamanfrance.fr/article/hollande-sera-en-turquie-27-janvier-5823.html.
[2] Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de G-20 toplantısı kapsamında 2011 Şubat’ında Türkiye’ye 5 saat süren bir ziyaret gerçekleştirmiştir ancak ikili ziyaret anlamında Hollande ziyareti, Mitterand ziyaretinden sonraki ilk ziyarettir.
[3] “Nedim Gürsel: Hollande, ‘Türkiye’ye gelirsem Erdoğan’a destek gibi mi algılanır’ diye sordu”, T24, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://t24.com.tr/haber/hollande-erdogana-destek-verir-gorunmekten-cekiniyor-mu/248005.
[4] Sarkozy Türkiye’nin coğrafi olarak AB dışında yer aldığını belirtiyor ancak bunu söylerken Kıbrıs’ın haritadaki yerini esgeçiyordu.
[5] Daha sonra Fransız Anayasa Konseyi bu yasayı düşünce özgürlüğüne aykırı bularak iptal etmiştir.
[6] “Hollande to make long-awaited visit to Turkey on Jan. 27”, Today’s Zaman, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action;jsessionid=4DF22DAE723707F33A58B6C2086DF6AF?newsId=330778.
[7] “Türkiye-Fransa ilişkilerinde yeni dönem!”, Star, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://haber.stargazete.com/dunya/turkiyefransa-iliskilerinde-yeni-donem/haber-815245.
[8] Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2013), “Fransa Orta Afrika Cumhuriyeti’ne Müdahale Ediyor”,Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://politikaakademisi.org/fransa-orta-afrika-cumhuriyetine-mudahale-ediyor/.
[9] “2013 : le bilan des promesses de François Hollande”, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://luipresident.blog.lemonde.fr/2014/01/02/promesses-tenues-et-brisees-le-bilan-2013-de-francois-hollande/.
[13] Berlemont, Ilan (2012), “French-Turkish Relations: Expectations from François Hollande’s Presidential Term”, Bilgesam, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://www.bilgesam.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=524:french-turkish-relations-expectations-from-francois-hollandes-presidential-term&catid=70:ab-analizler&Itemid=131.
[14] “VISITE OFFICIELLE – Le ministre Arnaud Montebourg était en Turquie pour parler économie”, Lepetitjournal.com, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://www.lepetitjournal.com/istanbul/accueil/actualite/166357-visite-officielle-le-ministre-arnaud-montebourg-etait-en-turquie-pour-parler-economie.
[16] Morin, Arzu Çakır (2013), “Hollande’ın gezisi ve Gezi Parkı”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25373983.asp.
[17] Morin, Arzu Çakır (2013), “Hollande’ın gezisi ve Gezi Parkı”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25373983.asp.

9 Ocak 2014 Perşembe

Küreselleşmeye Yönelik Tepkiler: İçe Kapanmacılık mı, Küresel Muhalefet mi?


1970’lerden başlayarak ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını izleyen yıllarda yoğunlaşan bir şekilde küreselleşme, insanoğlunun ve özellikle sermayenin 21. yüzyılda kucakladığı güçlü bir ideoloji görüntüsü çizmektedir. Ancak şu ana kadar geldiği nokta itibariyle daha çok sermayenin lehine olduğu gözlemlenen küreselleşmeye yönelik çok ciddi entelektüel, siyasal ve sosyal tepkiler de zaman içerisinde gelişmeye başlamıştır. Bu yazıda küreselleşmeye yönelik farklı tepkileri ele almaya çalışacağım.
Manfred B. Steger, Globalization: A Very Short Introduction adlı kitabında[1] küreselleşmeye yönelik tepkileri iki ana başlık altında toplamaktadır. Bunlardan ilki Steger’in “particularist protectionism” (özel korumacılık) adını verdiği ve daha çok ulus-devlet ve milliyetçilikle izah edilebilecek olan tepkilerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Patrick Buchanan ve H. Ross Perot gibi düşünürlerin uzun yıllardır yaptıkları küreselleşmeye yönelik eleştiriler, bu tarz tepkilerin ilk akla gelen örnekleridir. Avrupa’daki ırkçı ve aşırı milliyetçi partiler de (örneğin Avusturya’da bir dönem oldukça önemli başarı kazanmış Jörg Haider, Fransa’da Jean-Marie Le Pen ve şimdi bayrağı kendisinden devralan Marine Le Pen, Almanya’dan Gerhard Prey) bu tepkisel ideolojinin bayraktarlığını farklı bir biçimde yapmaktadırlar. Steger’e göre Venezuela’nın ünlü lideri Hugo Chavez de sosyalist dünya görüşüne rağmen içe kapanmacı küreselleşme karşıtı söylemi ve uygulamalarıyla bu kategoriye girmektedir. Yine Steger’e göre, çok farklı bir ideolojik düzlemde olan Usama Bin Ladin ve El Kaide terör örgütü de bu tarz bir muhalefeti radikal İslamcılık noktasında geliştirmeyi başarmıştır. “Particularist protectionist” adı verilen grupların temel düşünceleri; küreselleşme ve buna bağlı olarak gelişen olaylar (göç, farklı etnik kimlik talepleri, çoğulcu toplum arayışı, yeni ve “vatansız” küresel bir sermaye grubunun oluşması vs.) nedeniyle ülkelerin ve toplumların kendi ekonomik ve siyasal bağımsızlıklarını ve ayrıca kültürel kimliklerini kaybetmeleridir. Bu nedenle bu grubun temel hedefi küreselleşme hadisesinin durdurulması, hiç değilse ulus devlet ve milli kültürleri rahatsız etmeyecek bir şekilde ehlileştirilmesidir. Bu gibi akımlar ABD dışındaki ülkelerde güçlü bir anti-Amerikan tonu da taşımaktadır. Küreselleşmenin yarattığı hızlı değişim ve eşitsiz koşullar, ikinci tip ve daha demokratik olarak nitelendirilebilecek olan “universalist protectionism” (evrensel korumacılık) akımı zayıf kaldığı için ne yazık ki bu ilk ve demokrasi açısından son derece tehlikeli olan “particularist protectionist” temelde son yıllarda hızla güçlenmektedir. Amerika’da bir dönem iddialı bir şekilde ortaya çıkan Çay Partisi Hareketi (Tea Party), Avrupa’da aşırı sağın sandığa yansımaya başlayan yükselişi, Latin Amerika’daki popülist rejimlerin başarısı ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da radikal İslamcılığın yükselişi bunun açık ispatlarıdır.
Steger’in kategorileştirdiği küreselleşmeye yönelik ikinci tip eleştiri ise; “universalist protectionism” (evrensel korumacılık) adı verilen ve küreselleşmeye ulus devlet ya da milliyetçi temelden değil de, daha evrensel ve sosyal adalet temelli bir meydan okuma gerçekleştiren düşüncelerdir. Birinci gruba benzer şekilde neoliberalizm ve küreselleşmenin sadece sermayenin ve ABD’nin çıkarına olduğunu iddia eden bu grup, yine de çözüm olarak içe kapanmayı değil, muhalif hareketlerin ve ezilen grupların da küreselleşmesini önermektedirler. Meksika’daki Zapatista Hareketi, Hindistan’daki Chipko Hareketi ve en önemlisi Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve G8 zirvelerine karşı 1999’da ilk kez Seattle’da başlayan küreselleşme karşıtı gösteriler, bu tepkilerin ilk ve en önemli örnekleridir. Hatta bu grup, Dünya Ekonomik Forumu’na alternatif olarak 2001 yılında ilk kez Brezilya’da düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’nu toplamayı da başarmışlardır. Dünya Sosyal Forumu yıllar içerisinde bayağı gelişmiş ve her sene düzenlenen bir küreselleşme karşıtı toplantı olarak “universalist protectionist” (evrensel korumacı) akımın en güçlü ve somut hareketi olmayı başarmıştır. Daha çok sol temelde yükselen bu grubun temel eksikliği ise, küresel muhalefeti koordine etmekte zorlanması ve sağ çevrelerden destek alamamasıdır.
Aslına bakılırsa küreselleşmeye yönelik tepkiler, küreselleşmenin kalbi olan ABD’de bile hissedilmektedir. Kenneth Scheve ve Matthew J. Slaughter’ın Globalization and Self-Determination adlı kitapta[2] yer alan “Public opinion, international economic integration and the welfare state” makaleleri bu noktada Amerikan kamuoyunun küreselleşme konusundaki kararsız tutumunu gözler önüne sermektedir. Makalede yer alan verilere göre; Amerikalıların büyük çoğunluğu (yüzde 55’e yüzde 27 oranında) küreselleşmenin tüketiciler ve Amerikan şirketleri (yüzde 55’e yüzde 30 oranında) açısından faydalı olduğunu düşünmelerine karşın, konu iş güvenliğine geldiği zaman Amerikalıların çoğunluğu bunun küreselleşme açısından tehlikeli olduğunu düşünmektedirler. Amerikalıların çoğunluğu buna paralel olarak, “offshore outsourcing” adı verilen Amerikan sermayesinin işgücünün ve genel olarak maliyetlerin ucuz olduğu denizaşırı coğrafyalara yatırım yapmasına olumsuz bakmakta ve bunun Amerikalıların işlerini kaybetmesi anlamına geldiğini düşünmektedirler. Yine araştırmada kullanılan verilere göre; dünyadaki farklı ülkelerde yapılan araştırmaların da doğruladığı üzere halkların büyük çoğunluğu (yüzde 61,7) göçmenlere yönelik olumsuz görüş beslemekte ve göç hadisesinin sınırlandırılmasını savunmaktadırlar.
Bu gibi tepkilerden de görüldüğü üzere; küreselleşmenin kolay seyahat etme, dünya kültürlerini tanıma ve bunlarla entegre olma, sermaye açısından daha ucuz maliyetlerle iş yapabilme gibi kârlı ve heyecan verici yanlarına karşın, ülkelerin iç işlerinde reel ücretlerin düşmesi, artan işsizlik ve buna bağlı olarak gelişen aşırıcı ideolojiler gibi ciddi sorunlara da kaynaklık ettiğini görmek gerekir. Bununla mücadele etmek için ise, oldukça tehlikeli noktalara varabilecek içe kapanmacılıktan ziyade, dünyada rekabet koşullarını ve reel ücretleri eşitlemeye, en azından yakınlaştırmaya yönelik çaba içerisine girilmesi daha demokratik ve doğru bir uygulama olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Bkz; Steger, Manfred B. (2003), Globalization: A Very Short Introduction, New York: Oxford University Press. Satın almak için; http://www.amazon.com/Globalization-Very-Short-Introduction-Introductions/dp/0199662665/.
[2] Bkz; Globalization and Self-Determination, (ed. by David R. Cameron, Gustav Ranis, Annalisa Zinn), Routledge studies in the modern world economy. Satın almak için; http://www.amazon.com/Globalization-Self-Determination-Nation-State-Routledge-Studies/dp/041577022X/.

4 Ocak 2014 Cumartesi

François Hollande: 2013 Yılı Değerlendirmesi


2014 yılının ilk günlerini yaşadığımız şu tarihlerde, Türkiye haricinde birçok ülkede devlet başkanlarının 2013 yılı performanslarını değerlendiren ciddi yazılar kaleme alınıyor. Bu ülkelerden birisi de Fransa… Bu nedenle Fransız internet sitesi Luipresident.fr, Hollande’ın 2013 yılında verdiği sözlerden ne kadarını tuttuğu, ne kadarını ise tutamadığı konusunda kapsamlı bir dosya hazırladı.[1] Bu yazıda bu dosyadan yararlanarak Fransız Cumhurbaşkanı’nın performansını ve bu ülkede geçtiğimiz yıl yaşanan önemli değişiklikleri özetlemeye çalışacağım.

François Hollande’ın Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde söz verdiği ve sonrasında yerine getirdiği sözlerden ilki, ülkede oldukça ses getiren ve ismini Guyana asıllı Fransız siyasetçi Christiane Taubira’dan alan “La Lois Taubira” (Taubira Yasası) adlı yasa ile ülkede hemcinsler arasında evliliğe izin vermiş olmasıdır. Muhafazakâr kesimin şiddetli tepkilerine karşın, yasanın ülke genelinde kabul görmüş olduğunu belirtmek gerekir.


Christiane Taubira ve Jean-Jacques Urvoas, Taubira yasasının geçmesini kutluyorlar

Hollande’ın sözünü verip başarıyla hayata geçirdiği bir diğer konu, vergi kaçakçılığı ile mücadele alanında olmuştur. Mediapart adlı Fransız internet gazetesinin ortaya çıkardığı ve “L’Affaire Cazuhac” (Cazuhac Olayı) olarak bilinen skandal sonucu Fransız Maliye Bakanı Jérôme Cazuhac’ın İsviçre ve Singapur’da kayıtdışı servetinin bulunduğu iddia edilince, Hollande bu konuda kararlı davranmış ve Bakanı’nı istifaya zorladığı gibi vergi kaçakçılığı konusunda çok daha ağır cezalar öngören bir yasa da hazırlatmıştır.

Fransız Cumhurbaşkanı’nın üçüncü gerçekleştirdiği sözü ise, önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde Cumhurbaşkanı’nın belirlediği Fransız televizyonu ve medya kuruluşu başkanlarını atama yetkisini, daha önce söz verdiği gibi bir konseye (Conseil supérieur de l’audiovisuel-CSA) vermiş olmasıdır. Bu da Cumhurbaşkanı’nın demokratik duruşunu pekiştiren bir hamle olmuştur. Fransız Cumhurbaşkanı’nın sözünü gerçekleştirdiği dördüncü konu ise emeklilik reformu alanında olmuştur. 

Bu başarılı reformlar dışında kısmen gerçekleştirilebilen reformlara baktığımızda, bu alanda en dikkat çekici konular; bankacılık reformu, Anayasa Konseyi’nin daha sonra iptal ettiği 1 milyon euro ve üzeri gelire sahip vatandaşlardan yüzde 75 gelir vergisi alınmasını öngören “lüks vergisi” yasası, İç İşleri Bakanı Manuel Valls’in polislerin kişilerin fiziksel görüşüne göre keyfi uygulamalar yapmalarını engelleyen yeni ve olumlu bir düzenleme ve Elize Sarayı’nın (Cumhurbaşkanlığı) finanse ettiği ve bütçeye ek yük getirdiği düşünülen kamuoyu yoklamalarını kısıtlaması olmuştur. Bu yasalardan özellikle lüks vergisinin ülkede pek hoş karşılanmadığını ve Gérard Depardieu gibi tanınmış bir Fransız aktörün bu yasa nedeniyle Rusya vatandaşlığına geçtiğini hatırlamakta fayda var. Ayrıca kamuoyu yoklamalarının kısıtlanması da daha çok kamuoyu desteği almaya yönelik sembolik bir anlam ifade ediyor ve ülke ekonomisini düzlüğe çıkaracak bir hamle değil.


Fransa’daki işsizlik oranları

Hollande’ın bu kısmen başardığı reformlar dışında başarısız olduğu konulara baktığımızda ise; ilk dikkat çeken konu ülkedeki işsizlik oranlarını söz vermesine karşın henüz düşürememiş olmasıdır. Hollande göreve başlandığı yüzde 10 dolaylarında olan işsizlik, bugün de yüzde 10.90-11 dolaylarındadır.[2] Bu konu Cumhurbaşkanı’nın en zayıf karnı olarak gözükmekte ve dahası ülkedeki göçmenleri hedef alan aşırı milliyetçi eğilimlerin yükselmesine de katkıda bulunmaktadır. İkinci önemli başarısızlık Cazuhac Olayı sonrasında yapılan bazı reformlara karşın, mali disiplin ve vergi denetimi konularında kapsamlı adımlar atılamaması olmuştur. Üçüncü dile getirilen konu, Fransız Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius’un “Suriye’de Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak kimyasal silahlar kullanılırsa, Fransa’nın tepkisi hemen ve şimşek gibi olacaktır” sözlerine karşın Fransa’nın bu konuda inisiyatifi daha sonra ABD ve Rusya’nın diplomatik çabalarına bırakmış olmasıdır. Bu durumu aslında bir başarısızlıktan ziyade, sürece katkı veren bir açıklama olarak değerlendirmek kanımca hatalı olmayacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Dosyaya şuradan ulaşılabilir; “2013 : le bilan des promesses de François Hollande”, Erişim Tarihi: 04.01.2014, Erişim Adresi: http://luipresident.blog.lemonde.fr/2014/01/02/promesses-tenues-et-brisees-le-bilan-2013-de-francois-hollande/.

3 Ocak 2014 Cuma

İskoçya'da Bağımsızlık Referandumu Yaklaşırken


Dünyanın köklü demokrasilerinden Büyük Britanya’da, 2014 yılındaki en önemli gündem maddesi kuşkusuz Eylül ayında düzenlenmesi planlanan İskoçya bağımsızlık referandumu olacak.[1] Bu yazıda Birleşik Krallık idari yapısı ve İskoçya’nın durumu hakkında bilgi vererek, İskoçya bağımsızlık referandumunu analiz etmeye çalışacağım.
1997 yılında önemli bir anayasal değişim sürecine giden İngiltere, 11 Eylül’de İskoçya, 18 Eylül’de Galler’de yapılan halk oylamalarıyla bu iki bölge için ayrı meclisler kurulmasına izin vermiştir. Daha önce 1979 yılında bu iki ülkede “hayır” çıkan oylamalarda bu defa “evet” kararı çıkmıştır. İskoçlar, oy verenlerin dörtte üçünün oyuyla 1707’den beri kaldırılmış olan parlamentolarına yeniden kavuşma istençlerini ortaya koymuşlardır. Bu parlamento yasa yapabilmekte ve vergi koyabilmektedir, yani İngiltere’ye bağlı olduğu savunma, dış ilişkiler ve para siyaseti dışında oldukça geniş yetkilere sahiptir. Galler’de ise sonuç belirsiz olmuş ve oylamaya katılanların sadece % 50,3’ü olumlu oy kullanmışlardır. İskoçya’nın aksine Galler meclisi ne yasa yapabilmekte, ne de vergi koyabilmektedir. Esas işi, Londra’nın bölgeye ayırdığı ödeneğin nereye harcanacağını kararlaştırmaktır. 22 Mayıs 1998’de yapılan bir halk oylamasıyla Kuzey İrlanda’da da bir meclis kurulması kararı alınmıştır. 1997’de başlayan bu değişim süreci 1999’da tamamlanmıştır. Kurulan bölge meclisleri içerisinde en önemlisi 129 üyeli İskoç Parlamentosudur. Kuzey İrlanda Meclisi 108, Galler Meclisi ise 60 üyelidir.[2]
İşte bu özerk ve neredeyse bağımsız niteliğini 1999 yılında kazanmış olan İskoçya’da, şimdilerde bölgesel hükümetin Başbakanı ve ayrılıkçı İskoç Ulusal Partisi’nin (SNP) lideri olan Alex Salmond, “Evet İskoçya” kampanyasına liderlik etmekte ve tam bağımsızlık için İngiltere’ye baskı yapmaktadır.[3] Salmond referandumu İskoçların İngilizleri yendiği Bannockburn Savaşı’nın 700. yıldönümünün kutlanacağı 2014 yılında yaparak, milliyetçi eğilimlerden de faydalanmayı ummaktadır.[4] Kampanyaya, İskoçya’daki bazı siyasi partiler, ünlü kişiler ve işadamları da destek vermektedirler.[5] Buna tepki olarak, İngiltere’nin İşçi Partisi mensubu İskoç milletvekili ve eski Maliye Bakanı Alistair Darling de, ülkedeki tüm partilerin desteğini alarak geçtiğimiz yıl bir karşı kampanya başlatmış ve İskoçya’nın ekonomik ve kültürel olarak Birleşik Krallık’la beraber daha güçlü olduğunu savunarak ve olası bir bağımsızlık için “Çocuklarımızı bilinmeyen bir yere göndermek gibi” değerlendirmesini yapmıştır.[6] Referandum, İngiliz Başbakanı David Cameron ve Alex Salmond’ın 15 Ekim 2012 tarihinde imzaladıkları Edinburg Anlaşması ile kesinleşmiştir.[7] Referandumun şu şekilde yapılması planlanmaktadır; referandumda 4 milyon civarındaki İskoç seçmene 6 kelimelik bir “evet-hayır” sorusu sorulacaktır; “Should Scotland be an independent country?” (Sizce İskoçya bağımsız bir ülke olmalı mıdır?). İskoç hükümeti referandumda oy verme hakkını 16-17 yaşındaki gençlere de taşıyarak, gençlerin milliyetçi duygularından istifade etmeyi planlamaktadır.[8]
İngiltere Başbakanı David Cameron bu konuya en son olarak yılbaşı mesajında değinmiş ve  BBC’de yayınlanan mesajında İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan bağımsız olup olmayacağına karar verilecek referanduma ilişkin özel bir bölüm ayırmıştır. Cameron İskoçlara, “Bu yeni yıl mesajımızda İngiltere’den, Galler’den, Kuzey İrlanda’dan İskoçya’ya mesajımızı gönderelim. Sizin kalmanızı istiyoruz. Birlikte çocuklarımız ve torunlarımız için daha güçlü bir Birleşik Krallığı inşa edebiliriz” diye seslenmiştir.[9]Geçtiğimiz günlerde “İskoçya’nın Geleceği: Bağımsız bir İskoçya’ya doğru rehberiniz” başlıklı planını Glasgow’da açıklayan bölgesel hükümetin Başbakanı Salmond ise şu mesajları vermiştir: “Bu, bağımsız bir ülke için daha önce yapılmadığı kadar kapsamlı bir projedir. Yalnızca İskoçya için değil, bağımsızlık bekleyen tüm uluslar için. Bizim bakış açımız bağımsız bir İskoçya’nın uluslar ailesinde eşit bir üye olarak kendi yerini kazanması doğrultusundadır. Fakat biz bağımsızlığı tek başına bir amaç olarak değil, İskoçya’yı daha iyi bir ülke olması için değiştirecek bir araç olarak görüyoruz” şeklinde konuşmuştur.[10]
Yapılan anketler tüm çabalara karşın “hayır” yanıtının halen % 9 oranlarında daha yüksek olduğunu göstermektedir.[11] The Sunday Times ve Real Radio Scotland tarafından yapılan ankette, katılımcıların % 38’i referandumda “evet”, % 47’si “hayır” diyeceğini açıklamış, % 15 oranında katılımcı ise “kararsız” olduğunu belirtmiştir.[12] Bu da “hayır” yanıtının önde olmasına karşın kararsız seçmenin desteğini alan görüşün referandumu kazanacağını ispatlamaktadır. Bu nedenle her iki görüşün taraftarları arasında önümüzdeki haftalarda yoğun bir propaganda faaliyeti ve politik psikolojik manevralar yaşanacağını söylemek mümkündür. Elbette bu konuda daha birikimli olan İngiltere’nin şansı daha yüksek gözükmektedir. Ancak inatlarıyla bilinen İskoçları da hiçbir zaman yabana atmamak gerekir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Bu konuda bir yazı için; Massie, Alex (2012), “Will David Cameron be the prime minister who lost the United Kingdom as we know it?”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.foreignpolicy.com/articles/2012/10/22/the_battle_for_britain.
[2] Detaylar için; Örmeci, Ozan (2013), “Siyasal Sistemler: Büyük Britanya”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/siyasal-sistemler-buyuk-britanya/.
[3] Çiçek, Murat (2013), “Avrupa ve Birlik”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/avrupa-ve-birlik/.
[4] “N’olur ayrılmayın kampanyası”, Habertürk, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.haberturk.com/dunya/haber/753791-nolur-ayrilmayin-kampanyasi.
[5] İngiltere için bu konuda en acı darbe, James Bond rolüyle tanınan ünlü İngiliz aktör Sean Connery’nin de İskoçya’nın bağımsızlığına destek vermesi olsa gerek. Bzk; “Scottish independence: One million Scots urged to sign ‘yes’ declaration”,  BBC, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.bbc.co.uk/news/uk-scotland-scotland-politics-18204781.
[6] “N’olur ayrılmayın kampanyası”, Habertürk, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.haberturk.com/dunya/haber/753791-nolur-ayrilmayin-kampanyasi.
[7] “Scottish independence: the essential guide”, The Guardian, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.theguardian.com/politics/scottish-independence-essential-guide.
[8] “Scottish independence: the essential guide”, The Guardian, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.theguardian.com/politics/scottish-independence-essential-guide.
[9] “Kalmanızı istiyoruz”, Habertürk, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.haberturk.com/dunya/haber/908736-kalmanizi-istiyoruz.
[10] “İskoçya bağımsızlık planını açıkladı”, DW, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.dw.de/iskoçya-bağımsızlık-planını-açıkladı/a-17256214.
[11] “Scottish independence: ‘No’ ahead by 9% – new poll”, (2013), The Scotsman, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://www.scotsman.com/news/politics/top-stories/scottish-independence-no-ahead-by-9-new-poll-1-3201333.
[12] “Scottish independence: ‘No’ ahead by 9% – new poll”, (2013), The Scotsman, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://www.scotsman.com/news/politics/top-stories/scottish-independence-no-ahead-by-9-new-poll-1-3201333.