28 Aralık 2013 Cumartesi

2014 Yılında Dış Politikada Dünya Trendleri Neler Olabilir?


2013 yılının son günlerini yaşarken, dış politika alanında faaliyet gösteren çeşitli kurum ve kuruluşlar 2014 yılına dair öngörülerini içeren raporlar yayınlamaya başladılar. “2014 yılında dünyada yaşanabilecek önemli gelişmeler nelerdir?” sorusuna yanıt arayan bu raporlardan önemli gördüğüm bölümleri bu yazıda size aktarmaya çalışacağım.
Raporlara Amerikalı özel istihbarat kuruluşu Stratfor ile başlayalım. Stratfor kayıtlı üyelerine email yoluyla gönderdiği analizde 2014 yılında yaşanması muhtemel dış politika trendlerini şöyle özetledi;
  1. İran İslam Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri arasında kalıcı bir yumuşama (detant) süreci[1](Buradan kurumun 6 aylık geçici nükleer anlaşmanın devam edeceği görüşünde olduğunu görüyoruz),
  2. Aşırı milliyetçi-sağ partilerin Avrupa’da hızlı yükselişi[2] (Özellikle Avrupa’daki Müslümanlar açısından oldukça tehlikeli bir gidişata dikkat çekiyorlar),
  3. Enerji politikaları ve Orta-Doğu Avrupa’daki hâkimiyet konusunda Rus-Alman pazarlığı[3],
  4. Çin Halk Cumhuriyeti’nin güç politikalarına dönüşü (Burada seçilen “strongman politics” ifadesiyle iç politikadan çok dış politika alanında bir tahmin yapıldığını düşündüğüm için bu durumun Senkaku Adaları başta olmak üzere Güney Çin Denizi’nde yeni gerginlikler anlamında olduğunu tahmin ediyorum)[4],
  5. Hindistan ve Türkiye’de iç karışıklıklar ve ekonomik sorunlar (Burada da hızlı büyüyen ekonomileriyle dikkat çeken bu iki ülkede olumsuz bir sürece girileceği tespiti yapılıyor).
Önemli ekonomi dergilerinden The Economist ise, her sene düzenli olarak yayınladığı sosyal kargaşa beklentileri listesinde 2014 yılında[5] sosyal sorunlara en açık ülkeler olarak Arjantin, Bahreyn, Bangladeş, Bolivya, Bosna-Hersek, Mısır, Yunanistan, Gine, Irak, Lübnan, Libya, Nijerya, Sudan, Svaziland, Suriye, Özbekistan, Venezuela, Yemen ve Zimbabve’yi gösterdi. Dergiye göre en risksiz ülkeler ise Avusturya, Danimarka, Japonya, Lüksemburg, Norveç ve İsviçre. Listede ülkemiz Türkiye de en riskli kategorisinin bir altında yer alan “yüksek riskli” kategorisinde kendisine yer buldu. Bu da 2014’ün sosyal anlamda da Türkiye açısından oldukça zorlu geçeceğini gösteriyor.

Önemli bir kuruluş olan Council on Foreign Relations (CFR) ise ekonomik alanda yaptığı değerlendirmede şu görüşlere yer verdi[6];
- IMF’nin yaptığı değerlendirmeye paralel olarak 2013 yılında % 2,9 büyüyen dünya ekonomisi 2014 yılında % 3,6 büyüme oranı yakalayacak,
- Bu büyüme daha çok gelişmekte olan ülkelerde yaşanırken, Avrupa ekonomileri çok yavaş genişleyecek,
- ABD’de esnek özel sektörün başını çektiği reel ekonomik büyüme % 1,5-2 oranlarında devam edecek,
- Çin yeni açıkladığı agresif reform programı doğrultusunda yeni ve daha yüksek gelir seviyesine uygun bir şekilde ekonomik büyümesine devam edecek,
- Yabancı sermayenin girişi ve iyi yönetim sayesinde son yıllarda oldukça başarılı olan Latin Amerika ülkelerinde tüketim, yatırım ve kamu harcamalarında yeni bir ayarlama gerekli olacak,
- Afrika ülkelerinde son dönemde yaşanan olumlu gelişmeler devam edecek.
European Council on Foreign Relations (ECFR) ise 2014 tahminlerinde[7] şu görüşlere yer verdi;
- İran’la Batı dünyası arasında nükleer enerji konusunda bir uzlaşı (ancak bu noktada Suudi Arabistan’ın ikna edilmesi gerektiği vurgulanıyor),
- Arap Baharı sürecinde Batılı karar alıcıları açısından “nasıl demokratikleştiririz” şeklinde ortaya çıkan meselenin giderek “nasıl istikrarlı hale getiririz” sorusuna dönüşmesi,
- Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Rusya’nın yakın çevresinde giderek artacak düzeyde iddialı politikalar izlemesi,
- AB ile Rusya Federasyonu arasında Ukrayna krizi ile başlayan yeni süreçte tek ses veren bir Avrupa (Burada enerji açısından Rusya’ya ihtiyacı olan Almanya’nın yeni koalisyon hükümetinin tavrı belirleyici olacaktır).
2014 yılında dünyada neler yaşanacağını hep beraber göreceğiz. Herkese şimdiden mutlu yıllar dilerim…

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı

[1] Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2013), “İran’la Nükleer Anlaşma?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/iranla-nukleer-anlasma/.
[2] Bu konuda bir çalışma için; Örmeci, Ozan (2013), “Avrupa’da Aşırı Sağın Önlenemez Yükselişi”,Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi:http://politikaakademisi.org/avrupada-asiri-sagin-onlenemez-yukselisi/.
[3] Bu konuda kapsamlı bir analiz için; Kısacık, Sina (2012), “Putin Döneminde Rus-Alman Siyasi ve Ekonomik İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi:http://politikaakademisi.org/putin-doneminde-rus-alman-siyasi-ve-ekonomik-iliskileri/.
[4] Bu konuda güncel bir analiz için Örmeci, Ozan (2013), “Asya’da Rekabet Artıyor”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/asyada-rekabet-artiyor/.
[5] Bakmak için; “Social unrest in 2014: Protesting predictions”, The Economist, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi: http://www.economist.com/blogs/theworldin2014/2013/12/social-unrest-2014.
[6] “Prospects for he Global Economy in 2014”, CFR, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi:http://www.cfr.org/international-finance/prospects-global-economy-2014/p32068.
[7] “ECFR’s World in 30 minutes: Trends 2014”, ECFR, Erişim Tarihi: 28.12.2013, Erişim Adresi:http://ecfr.podhoster.com/index.php?pid=39213.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu GAÜ'deydi


Dün Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu mensubu olduğum Girne Amerikan Üniversitesi’nde 300 kişilik Milenyum Kongre Salonu’nun Hukuk ve İşletme ve Ekonomi Fakültesi öğrencilerince tıka basa doldurulduğu yoğun katılımlı bir konferans gerçekleştirdi. Bir buçuk saat süren konferanstan satırbaşlarını sizlere iletmek isterim.

Feyzioğlu’nun biyografisi ile başlamak isterim. 1969 doğumlu genç ve başarılı bir hukuk adamı sergileyen Feyzioğlu eski ünlü siyasetçilerimizden Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu’nun torunudur. Vikipedi’de yer alan biyografisine göre; Feyzioğlu 1986 yılında TED Ankara Koleji’nden, 1990 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1992 yılında Kamu Hukuku yüksek lisansını tamamlamıştır. Kamu Hukuku alanında 1995 yılında doktor unvanını almıştır. 1996 yılında mezun olduğu fakülteye Ceza Hukuku alanında Yardımcı Doçent olarak atanmıştır. Columbia Üniversitesi’nde Hukuk İngilizcesi sertifikasını almıştır. 2000 yılında Doçent, 2005 yılında Profesör olmuştur. 2007 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olmuş ve bu görevi bir yıl sürdürmüştür. 1991 yılından beri kayıtlı olduğu Ankara Barosu’nun 10 Ekim 2010 tarihinde Başkanlığına seçilmiştir. 18 Temmuz 2012 tarihinde Bilim Yönetim ve Kültür Platformu kontenjanından CHP Parti Meclisi üyesi olmuştur. 26 Mayıs 2013 tarihinde yapılan Türkiye Barolar Birliği 32. olağan genel kurulunda Türkiye Barolar Birliği’nin 8. Başkanı seçilmesinin ardından CHP Parti Meclisi üyeliğinden istifa etmiştir. Feyzioğlu evli ve iki kız çocuğu babasıdır.   

Feyzioğlu’nun bu başarılarla dolu ve hızlı bir yükselişe sahne olan biyografisi nedeniyle eskiden beri halkımızca çok yakından tanınan bir kişi olduğu düşünülebilir. Ancak Feyzioğlu’nun geniş halk kitleleriyle gerçek anlamda buluşması sanıyorum geçtiğimiz aylarda 2013-2014 adli açılış yılı töreninde Başbakan Erdoğan’ın yüzüne bakarak yaptığı eleştirilerle[1] ve sonrasında üniversite üniversite gezerek öğrencilerle buluşmasıyla olmuştur. Nitekim Feyzioğlu’nun 2 günlük kısa KKTC gezisinde de tüm önemli siyasi aktörlerle görüşmesi ve üç üniversitede (Yakın Doğu Üniversitesi, Doğu Akdeniz Üniversitesi ve Girne Amerikan Üniversitesi) konferans programına katılması, bu yönde son dönemde gösterdiği yoğun çabanın ispatıdır. Elbette daha önce CHP Parti Meclisi üyeliği yapan Feyzioğlu ileride siyasete girmek istediğini gizlemiyor, ancak bunun için doğru zaman ve koşulları beklediğini belirtiyor. Öğrencilerden gelen bir soru üzerine kendisi “halkımız uygun görürse” 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP adayı olabileceğinin de sinyallerini verdi. Genç bir danışman ekibiyle yola çıkan Feyzioğlu, muhakkak ki üstün hukuk bilgisiyle elbette son dönemde çok ihtiyaç duyduğumuz hukuk alanında topluma güven verebilecek bir isim. Ancak demokrasilerde sandığın “kutsal inek” olması sebebiyle partilerin popülist ve halktan çok oy alabilecek yönelmesi de son dönemde tüm dünyada karşımıza çıkan bir durum. Bu nedenle normalde halkımız ve gençlerin biraz sıkıcı bulduğu klasik hukukçu figürlerinden farklı bir profil sergileyen Feyzioğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ya da ilerleyen aylarda yapılacak genel seçimlerde CHP’den adaylık anlamında yüksek şansının olduğunu düşünüyorum. Elbette bunu zaman gösterecek…

Feyzioğlu’nun Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak son dönemde yaşanan ve hukuki garabetler ile devlette yaşanan “kavga” görüntüsüne yapacağı yorumlar herkesin merak ettiği bir husustu. Bu nedenle kendisi konuşmasında buna değinmesine rağmen, sorular kısmında da öğrencilerden bu yönde çok sık talep geldi. Metin Feyzioğlu son yaşanan gelişmelerle ilgili dengeli bir pozisyon alıyor ve “iki kötüden birini seçmek zorunda değiliz” diyor. Feyzioğlu HSYK’nın açtığı dava sonucu adli kolluk yönetmeliği değişikliğinin yürütmesinin durdurulmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor. Buna karşın Feyzioğlu’na göre Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas kuruldu” ve Başbakan Erdoğan’ın “paralel devlet” açıklamaları da aslında geçmişte kendi yaptıkları bir suçun itirafı niteliğindedir. Feyzioğlu, çok ciddi kanıtları olan yolsuzluk davalarının engellenmesinin açıkça hukukun engellenmesi ve yargının yürütme kontrolüne alınması olduğunu belirtse de, devlet içerisinde kendisine özgü ayrı hiyerarşisi olan bir yapının da asla kabul edilemeyeceğini belirtiyor. TBB Başkanı geçtiğimiz yıllarda Ergenekon, Balyoz ve Oda Tv davalarında yaşanan hukuk rezaletlerini eleştirdiği gibi, bugün de “masumiyet karinesi” ve benzeri temel hukuk prensiplerini ayaklar altına alan uygulamaları eleştirdiğini ve bu konuda bir hukuk adamı olarak daima “aynı çizgide” olduğunu belirtiyor. Feyzioğlu’na göre aynı çizgide olmayan taraf, geçmişte bu gibi uygulamalara sessiz kalan ancak olaylar Bakan çocuklarının başına gelince bir anda demokratlığı hatırlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kadrolarıdır. Bu nedenle Feyzioğlu bu iki tarafın dışında hukuka dayalı üçüncü yolu temsil ettiğini belirtiyor. Atatürkçü bir isim olarak bilinmesine karşın Feyzioğlu’nun -yine hukuka saygısı gereği- uzun tutukluluk süreleri nedeniyle gazeteci Mustafa Balbay’ın tahliyesiyle oluşan durumun, tutuklu BDP’liler de dâhil olmak üzere tüm siyasetçilere ve hatta tüm vatandaşlara uygulanması gerektiğini söylediğini de belirtelim.

Daha önce CHP’den milletvekilliği ve Genel Başkan Yardımcılığı teklifleri aldığını belirten Feyzioğlu’nun siyasete göz kırptığı kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bakalım önümüzdeki aylarda kendisini ne gibi görevlerde göreceğiz? Ancak ne olursa olsun şu bir gerçek ki, son yaşanan krizlerle bir kez daha ne kadar önemli olduğu anlaşılan hukuku halkımıza ve gençlerimize sevdirmek ve öğretmek için siyasi partilerde hukukçu kadrolara da önemli oranlarda yer vermemiz gerekiyor. Kıbrıs’tan sevgilerle…

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci

25 Aralık 2013 Çarşamba

Güney Sudan İç Savaşa Sürükleniyor


2011 yılında düzenlenen referandum neticesinde bağımsızlığını kazanan Güney Sudan’da bir süredir sular durulmuyor. Ülkede bir haftadır süren çatışmalarda 200 kadar kişinin kurşuna dizildiği ve olayların giderek etnik temizlik boyutuna ulaştığı iddia ediliyor. Bu yazıda Güney Sudan’da yaşanan siyasi krizi ele alacağım.
Güney Sudan’da yaşanan siyasi krizin temelinde ülkedeki farklı etnik gruplar arasındaki mücadelenin rol oynadığı görülüyor. Oldukça heterojen bir nüfus yapısı olan Güney Sudan’da Dinka, Nuer, Bari, Zande ve Şilluk başta olmak üzere farklı dillere sahip birçok etnik grup bulunuyor.[1] Kesin olmamakla birlikte 8 ile 10 milyon arasında bir nüfusunun olduğu tahmin edilen ülkedeki 60’a yakın farklı etnik gruptan en önemlileri arasında gösterilen ve kuzey bölgelerinde yoğunluklukla yaşayan Dinkaların toplum nüfus içerisinde oranı % 15, yine kuzeyde yoğun olarak yaşayan bir diğer etnik grup olan Nuerlerin toplam nüfusa oranı ise % 10 olarak ifade ediliyor.[2] Ülkedeki tek demografik farklılaşma etnisite ile alakalı değil; zira ülkede % 60’la çoğunluğu oluşturan Hıristiyanlar dışında, % 6-7 oranlarında bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.[3] Kalan nüfus içerisinde de animizm ve farklı yerel Afrika dinlerinin etkili olduğu söylenmektedir.
_54145841_south sudan_map
Güney Sudan’da siyasi krize ve sonrasındaki çatışmalara neden olan olay; Güney Sudan siyasal sistemi sayesinde aynı zamanda Genelkurmay Başkanı ve kabinenin başı da olan Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit ve geçen Temmuz ayında görevinden alınan yardımcısı Riek Macher arasındaki iktidar kavgasıdır.[4] Kısa bir süre önce Devlet Başkanı Kiir’in eski yardımcısı Macher’in kendisine başarısız bir darbe girişiminde bulunduğunu açıklamasının ardından[5] başkent Cuba’da (Juba) başlayan olaylar kısa sürede diğer bölgelere de sıçradı. Perde önünde yaşanan iki siyasetçi arasındaki iktidar kavgası gibi gözükse de, arka planda Kiir ve yakınlarının Dinkalara, Macher ve çevresinin ise Nuerlere mensup olmasının esas kavga sebebi olduğu belirtiliyor.[6] Zaten tam da bu nedenle kavganın topyekün bir mezhepsel savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor.[7]
 Salva_Kiir_Mayardit
Salva Kiir Mayardit
Son gelen haberlere göre, olaylar geçtiğimiz günlerde ülkenin güneyine de sıçradı ve başkent Cuba’da Nuer kabilesi üyesi 200 kişi kurşuna dizildi. Daha önce iç savaşta da 1 milyon insanın öldüğü Güney Sudan’da olayların büyümesi üzerine harekete geçen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun, BM Güvenlik Konseyi’nden Güney Sudan’a 5500 ek barışgücü personeli gönderilmesini istedi. Güney Sudan’daki sivillerin korunmasının hayati önemde olduğunu belirten Ban Ki-mun, bunun için 7000 kişilik askeri güce takviye olarak 5500 asker, 3 saldırı helikopteri, 3 çok maksatlı helikopter, bir C130 askeri nakliye uçağı ve polis gücünün geçici olarak Güney Sudan’a nakledilmesini talep etti.[8] Petrol zengini olmasına karşın halkın büyük bir fakirlik içerisinde yaşadığı ülkede son olarak üç toplu mezarın bulunması uluslararası kamuoyunu şoka uğrattı.[9]
Güney Sudan’da olaylar büyürken Batı’nın bu ülkede yaşanan insan haklarına ihlallerine geçmişte Ruanda’da olduğu gibi sessiz kalması beklenmiyor, zira ülkede  İsrail, Kanada, ABD, Norveç, Çin ve Almanya gibi önemli ülkelerin petrol, sulama ve tarım başta olmak üzere birçok alanda çok büyük yatırımları var.[10] Umuyoruz ki, bu kâr eksenli düşünce dışında gerçekten insan hakları da bir gün dünya siyasetinde rol oynayabilsin.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı



[1] “Güney Sudan”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://tr.wikipedia.org/wiki/Güney_Sudan.
[2] “South Sudan”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/South_sudan.
[3] “Global Religious Landscape – Religious Composition by Country”, Pew Research, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi: http://features.pewforum.org/grl/population-percentage.php.
[4] “Güney Sudan’da iç savaş korkusu”, DW, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dw.de/güney-sudanda-iç-savaş-korkusu/a-17317590.
[5] “Political Fight in South Sudan Targets Civilians”, The New York Times, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi: http://www.nytimes.com/2013/12/25/world/africa/south-sudan-crisis.html?_r=0.
[6] “Güney Sudan’da iç savaş korkusu”, DW, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dw.de/güney-sudanda-iç-savaş-korkusu/a-17317590.
[7] “Güney Sudan’da ‘toplu katliam’”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/12/131224_gsudan_katliam.shtml.
[8] “Güney Sudan’da tehlike büyüyor”, Milliyet, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://dunya.milliyet.com.tr/guney-sudan-da-tehlike-buyuyor/dunya/detay/1812393/default.htm.
[9] “South Sudan: three mass graves discovered, UN says”, The Guardian, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/world/2013/dec/24/south-sudan-mass-graves-discovered-un.
[10] “Güney Sudan iç savaşa sürükleniyor”, Dünya Bülteni, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/284193/guney-sudan-ic-savasa-surukleniyor.

24 Aralık 2013 Salı

Devlette Kavga Var!


17 Aralık'ta başlayan ihale ve rüşvet operasyonu; İran'ın ticaret ambargolarını delen altın ticaretinden ayakkabı kutularında saklanan milyon dolarlara, sahne dünyamızın önemli isimlerinden birinin eşinden bakan çocuklarına kadar uzanan ve ancak romanlara konu olabilecek ilginç gelişmelere sahne oldu. Elbette bu süreçte hükümetin yalnızca görevlerini yapmakta olan kolluk kuvvetlerine ve adli sürece müdahale etmesi, Türkiye'nin dış kamuoyundaki imajı ve demokratik rejimine çok büyük bir darbe vurdu. Ben bu müdahalelerin Adalet ve Kalkınma Partisi'nin oy oranına da yansıyacağını tahmin ediyorum. Kanımca ortalaması merkez sağ olan Türk seçmeni, 1990'lardan sonra merkez sağdan İslamcı siyasete kaydıysa, burada merkez sağ partilerin yaptıkları ayyuka çıkmış yolsuzlukların büyük etkisi vardır. Şimdi de benzer bir sürecin AKP için geçerli olması mümkündür. Bu açıklamanın ardından bu yazıda Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı süreçleri küresel siyasi denklem içerisinde analiz etmeye çalışacağım.

1950'lerden beri bir Batı müttefiki olan Türkiye'nin potansiyel gücünün yüksekliği, başta bölgedeki komşu ülkeler olmak üzere tüm ülkeleri hatta müttefiklerini dahi daima korkutmuştur. İşin bir diğer boyutu ise, demokrasi geleneğine oldukça yabancı olan Türklerin, iktidar yoğunlaşması yaşanılan dönemlerde sık sık otoriter rejimlere ve yolsuzluklara yönelmesidir. Maalesef ülkemizde kalkınmacı, ekonomik büyümeyi başarıyla uygulayan hükümetler, kısa sürede bu başarılarından cesaret alarak yolsuz ve kendi halkının bir bölümünü düşman gören otoriter yönetimler kurmuşlardır. Bu trend AKP döneminde de devam etmiştir. Başarılan onca proje, yakalanan yüksek ekonomik büyüme oranları ve diğer tüm hizmetler işte bu yolsuzluk dalgası ve otoriterleşen yönetim üslubu içerisinde kaybolmaya mahkumdur. Zira insanlar için özgürlük ve adalet, ekonomik gelişmişlikten bile daha kıymetli ve en temel değerdir. Hükümetin gözgöre adaletsiz davranması, toplumun sadece bir kesimine hizmet eden partizan anlayışı ve "benim hırsızım iyidir" politikaları, umuyorum halkımız tarafından da en ağır şekilde cezalandırılacaktır.

Konuya daha güvenlik eksenli baktığımızda ise, tüm gelişmiş ülkelerde var olan ve "devlet aklı"nı temsil eden yapının Türkiye'de 2000'lere kadar daha çok askeriye içerisinde teşkilatlandırıldığını görmekteyiz. Oysa ordunun, geçmişte bu yapıyı kullanarak ülkeyi artık halkın tepki gösterecek bilince ulaştığı demokrasi dışı müdahalelere sürüklemesi ve en son 2003 Irak Savaşı'nda gördüğümüz Batılı müttefiklerine karşıt tutumunun son birkaç yılda Batılı karar alıcılarını farklı bir modele yönlendirdiği anlaşılıyor. Bu modelde anlaşıldığı kadarıyla yeni devlet aklı, daha adliye ve polis merkezli ve gevşek bir cemiyet görünümü arz eden bir yeni seçkin (elit) grupta toplanmıştır. Fethullah Gülen'in sembolik liderliğinde oluşan bu grubun, aslında 21. yüzyılda Türk devlet aklını temsil ettiğini düşünüyorum. Demokrasiye inanan bir akademisyen olarak bunu söylemek çok hoşuma gitmese de, devletlerin güvenlik politikalarını yönlendiren bu gibi mekanizmalar dünyanın hiçbir yerinde demokrasiye uygun değildir ve de olmamalıdır. Halkın, bir devletin güvenlik politikalarına yön verebilmesi çok sağlıksız sonuçlar doğurabilir. Bu Amerika Birleşik Devletleri'nde de, Avrupa ülkelerinde de böyledir. Türkiye'de de böyle olmalıdır. Köy-kasaba dolaşıp oy isteyen siyasetçilerin hiç anlamadıkları askeri-güvenlik sorunları ve istihbarat konularında devlete rota çizmeleri o ülkeyi kaçınılmaz bir şekilde felaketlere sürükleyecektir. İşte bu nedenle Türkiye'de yeni devletin inşa süreci, bu gibi yolsuzlukları açığa çıkaran ve eski devleti tasfiye eden adli operasyonlarla halen etmektedir.

Bu süreçte elbette herşey güllük-gülistanlık değildir ve birçok hukuksuzluk yaşanmaktadır. Bu yaşanılan haksızlıklar da sağlıklı bir geçiş için en kısa sürede düzeltilmelidir. Aksi takdirde yeni Türkiye eskisini bile aratan kötü bir model oluşturabilir. Darbe olmaması ve ordu üzerinde sivil denetim demokrasinin ön şartıdır ancak tek şartı değildir. Nasıl sivil iktidarların demokratik bir düzen içerisinde denetlenmesi gerekiyorsa, güvenlik birimlerinde de adil bir güç paylaşımı yapılarak salt bir kurumun devlette hakimiyetinin kurulması engellenmelidir. Yakında dış politikada ve Kürt sorununda çok zorlu bir sürece gireceğimiz düşünülürse, bu dönüşüm en kısa sürede ve en adaletli şekilde tamamlanmalıdır. Son olarak şunlar söylenmelidir; devletler tank gibidirler ve dolayısıyla hamleleri ağır olur. Ancak hamle kararı alındığı zaman sonuna kadar giderler. Olayları salt analiz amacında olan objektif bir gözlemci olarak baktığımda, bu yaşanılan olaylar şahsıma kaçınılmaz bir sürecin parçaları gibi gelmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci

21 Aralık 2013 Cumartesi

Asya'da Rekabet Artıyor


2000’li yıllarda güçlenen ekonomisine paralel olarak dünya siyasetinde de ağırlığı hızla artan Çin Halk Cumhuriyeti’nin sessiz ancak derinden yükselişi, çeşitli siyasal sorunlar yaşadığı Asya’daki bir diğer önemli güç olan Japonya’yı ve dünya lideri pozisyonunu korumak isteyen Amerika Birleşik Devletleri’ni bir süredir ciddi anlamda rahatsız ediyor. Senkaku Adaları ya da Diaoyu Adaları krizi ile su yüzüne çıkan bu rekabet, ilerleyen yıllarda daha da kızışacağa benziyor. Bu yazıda Asya’da artan rekabeti ele almaya çalışacağım.
Asya’nın iki önemli gücü Çin ve Japonya’nın örtülü rekabetlerini açığa çıkaran olay, Doğu Çin Denizi’nde Japonya’ya bağlı Okinawa Adası’nın 370 km güneybatısında, Çin ana karasının ise 350 km doğusunda yer alan ve üzerinde insan yaşamayan adaların sahipliği meselesi oldu. Tarihsel bir boyuta sahip olan ve Japonların Senkaku, Çinlilerin ise Diaoyu adını verdiği 5 ada ile 3 kaya parçasından oluşan adaların yarattığı problem aslına bakılırsa 100 yıldan fazla bir süredir devam ediyor. Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu’nun ifadesiyle “Pekin Yönetimi, adaların 1400’lü yılların ortalarından bu yana kendisine ait olduğunu iddia edip bu yönde haritalar yayınlarken, Japonya 1900’lü yılların başında Japon balıkçıların adalarda çektirdikleri fotoğrafları ve Japon İmparatorluğu’na bağlı Okinawa Yönetimi’nin bölgede yaptığı çalışmaları, Senkaku Adaları’nın sahipliğinin kendisine ait olduğunu gösteren birer delil olarak sunuyor.”[1] Elbette Senkaku Adaları’nın iki ülke arasında bu kadar ciddi bir gerginliğe neden olması, adanın tarihsel mülkiyetine dair rekabetten daha büyük bir anlam ifade ediyor.
Bu mülkiyet meselesi ardında gizlenen rekabetin iki önemli dayanak noktası bulunmaktadır. Bunlardan birincisi daha çok jeopolitik olarak değerlendirilebilecek boyuttur. Konu üzerine çalışan Uluslararası Politika Akademisi uzmanı Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu’na göre “Çin, Senkaku/Diaoyu Adaları’na yerleşecek Japonya’nın bölgeyi kendisine karşı bir askeri güvenlik bölgesi haline getirmesinden endişe etmektedir. Nitekim Çin, ABD’nin, Japonya ve Güney Kore eliyle doğudan, Filipinler, Malezya ve Endonezya eliyle de güneyden kendisini çevrelemeye çalıştığının farkındadır. Hatta ABD’nin son dönemde Vietnam, Myanmar ve Kamboçya gibi Çin-Hindi ülkeleri ile yakınlaşması ve Hindistan ile olan stratejik işbirliği anlaşması da Çin’i tedirgin etmektedir. Japonya’nın Senkaku/Diaoyu Adaları’na yerleşmesi ve Çin’in bu durumu tanıması, sadece kâğıt üzerinde kendisine bağlı bulunan Tayvan’ın ardından, ABD’nin, Doğu Çin Denizi’nde ikinci bir sıçrama taşına sahip olmasını beraberinde getirecektir.”[2]
senkaku map
Konunun ikinci önemli boyutu ise adaların bulunduğu bölgenin yakınlarında çok zengin petrol ve doğalgaz yataklarının bulunmasıdır. Bu bölgede yer alan petrol ve doğalgaz rezervlerinin Basra Körfezi ile yarışacak düzeyde olduğu belirtilmektedir.[3] Bu zenginlik, adalar 1972 yılında Japonya’ya devredilmeden önce de ABD’liler tarafından biliniyordu ve hatta bu bölgede yapılan ilk araştırmaları ABD şirketleri gerçekleştirmişti.[4] Tüysüzoğlu’na göre; “Adaların Japonya’ya teslim edilmesi, bu enerji zenginliğinin ABD’nin siyasal, askeri ve sistemik müttefiki olan Japonya’nın elinde kalmasının istendiğini gösteriyor. Zira böylece ABD’li şirketler Japon devleti ile yapacakları karlı antlaşmalar ile ABD’nin çıkarlarının korunmasını sağlayabileceklerdi. Nitekim ABD ile Japonya arasında 1960’ta imzalanmış olan Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Antlaşması’na göre ABD, yabancı saldırılara karşı Japon topraklarının güvenliğini sağlayacağını da kaydetmişti. Çin ise, bu denli büyük bir zenginliğin tam ortasında yer alan ve bu zenginliği kontrol etme şansı tanıyan Diaoyu Adaları’nı kontrol edebilmenin ne denli önemli olduğunun farkındadır. Çin’in içerisinde bulunduğu ekonomik büyüme ve bu büyümenin ihtiyaç duyduğu enerji ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda, küresel manada lider ülke olabilmeyi amaçlayan bu ülkenin Diaoyu ve çevresinde yer alan enerji zenginliğine nasıl yaklaşması gerektiği rahatlıkla ortaya çıkmaktadır.”[5]
china-japan senkaku dispute
Elbette bu sorunun büyümesinde önemli bir etken de hali hazırda dünya lideri konumunda olan ve bu konumunu 21. yüzyılda korumakta kararlı gözüken Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’in yükselişiyle ilgili endişeleridir.[6] Amerikan Başkanı Barack Obama’nın ikinci defa Başkan seçilmesinin üzerinden 48 saat geçmeden ilk ziyaretlerini Asya’da Kamboçya, Myanmar ve Tayland’a yapacağını açıklaması ve sonrasında bu ziyaretleri gerçekleştirmesi bunun ispatıdır.[7] Dünyanın dengesinin Asya’ya doğru kayacağının ifade edildiği bir yüzyılda elbette Amerika Birleşik Devletleri işini şansa bırakmak istememekte ve dış politikasında önemli bir kırılma yaşamak pahasına ağırlığını bu bölgeye kaydırmaya çalışmaktadır. “Asia Pivot”[8] adı verilen bu politikanın amacının Çin’i çevrelemek olmadığı Amerikalı yetkililerce açıklansa da[9], görülen gerçek ABD’nin yegâne amacının İkinci Dünya Savaşı sonrasında George Kennan’ın Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği başarılı politikalarının[10] bir benzerini Çin üzerinde gerçekleştirmektir.
Şu an Asya’daki ittifaklara bakıldığında karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır;[11]
- ABD-Hindistan İttifakı: 2006 yılında önceki ABD Başkanı George W. Bush döneminde başlayan bu yakınlaşma bir nükleer anlaşma ile de desteklenmiştir.[12] Ancak Hindistan’ın son dönemde Çin’le artan ekonomik ilişkileri (bu ülkenin en önemli ticaret partneri Çin’dir) bu ittifakı zayıflatmaktadır.
- ABD-Japonya-Avustralya İttifakı: Üç ülkenin birbirleriyle güvenlik anlaşmaları imzalamasıyla ortaya çıkan bu ittifak, Çinli bazı devlet yetkilileri tarafından “küçük NATO” olarak değerlendirilmektedir.[13] Ancak Avustralya’nın Çin’le artan ekonomik ilişkileri bu noktada sorun çıkarabilecek bir boyuta ulaşmış ve ülkeyi ilerleyen yıllarda bir seçime zorlamaktadır.[14]
- ABD-Japonya-Avustralya-Hindistan İttifakı: Quadrilateral Security Dialogue (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) adı verilen ittifak uyarınca dört ülke Mayıs 2007’de stratejik güvenlik anlaşması imzalamışlardır.[15] 2008’de Kevin Rudd’ın Başbakanlığı döneminde Avustralya anlaşmadan ayrılmış ancak Julia Gillard döneminde yeniden ABD ile yakınlaşmaya başlamıştır. Yeni seçilen Tony Abbott’ın daha önce Rudd’ı çok sert eleştirdiği bu konuda ABD ile daha da yakınlaşması ve ittifaka ağırlık vermesi beklenmektedir.
Görüldüğü üzere ABD zaten Cumhuriyetçi Parti döneminde ağırlığını bu bölgeye kaydırmaya başlamıştır ve Obama döneminde de bu trend devam etmektedir. Ancak Çin son derece doğru bir politika ile ABD’nin bölgedeki partnerleriyle ekonomik ilişkilerini hızla güçlendirmekte, bu sayede bu ülkeleri kendisine bağımlı hale getirmektedir. Çin’in hızlı ekonomik büyümesinin devam edeceği düşünülürse, Amerikan karar alıcılarının bu rekabeti askerileştirmesi riski ilerleyen yıllarda giderek artacaktır. Özellikle barış yanlısı bir Başkan olarak öne çıkan ve sevilen Obama’nın gidişinin ardından şahin bir Cumhuriyetçi adayın seçimi kazanması bu sorunun askerileşmesi riskini beraberinde getirecektir.
Asya’daki rekabete dair güncel gelişmeler ise şöyle özetlenebilir; Kasım ayı sonunda ABD, Çin’in kısa bir süre önce hava savunma sahası ilan ettiği bölgenin üzerinde B-52 bombardıman uçaklarını uçurmuş ve daha önce bunun “acil savunma tedbirleri” ile karşılaşacağını belirten Çin’den buna yönelik herhangi bir tepki gelmemiştir.[16] Bu girişim ABD’den Çin’e yönelik ilk gözdağıdır ve Türk basını tarafından neredeyse haber dahi yapılmasa bile bir savaşı tetikleyebilecek ölçüde riskli bir olaydır. Çin tarafının tepkisizliği bu ilk tehlikeli girişimin şimdilik atlatılmasını sağlamıştır. Kısa bir süre önce gerçekleşen bir diğer önemli gelişme, bölgenin önemli ülkelerinden Güney Kore’nin Çin’e karşı hava savunma sahasını genişlettiğini açıklamasıdır.[17]Bugün gerçekleşen bir olay ise, Çin’in devlet haber ajansı Xinhua’nın yaptığı haberde milliyetçi kimliğiyle bilinen Shinzo Abe’nin seçilmesinin ardından askeri harcamalarını arttırması ve Çin’e yönelik bir güvenlik politika geliştirmesi beklenen Japonya’nın yeni güvenlik stratejisinin Çin tarafından kınanmasıdır.[18] Bu son gelişme  de, ABD uçaklarına karşı sessiz kalan Çin’in Japonya’ya yönelik bir karşı hamlesi olarak okunmalıdır.
Son tahlilde durum değerlendirilirse, İran nükleer krizinin geçici bir anlaşma ile atlatılması ve Suriye krizinde kimyasal silahların yok edilmesi konusunda mutabakat sağlanmasının ardından gözlerin çevrildiği Asya’da gerilim hızla artmaktadır. Bu noktada ABD’yi agresif yapan faktörler; Çin’in hızlı ekonomik büyümesi, dünyadaki farklı pazarlara açılması ve halen tek partili komünist rejimini muhafaza etmesidir. Bu konuda bir süredir ekonomik krizle boğuşan ABD’nin çılgınca bir girişim yapmasını engellemek adına Çin’in atabileceği en akıllı adım; dünya liderliği konusunda ABD’ye meydan okumak niyetinde olmadığını ilan ederek bölgede askerileşmesi mümkün olan sorunları barışçıl ve diplomatik yollarla çözmeye çalışmaktır. Bu anlamda Çin’den gelebilecek diplomatik jestler dünyada bu ülkenin prestijini arttıracak ve ABD’yi de temkinli davranmaya itecektir. Çin’in Dış İşleri Bakanı Wang Yi’nin daha önce Japonya’da Büyükelçilik yapmış olması ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in ABD’yi bilen bir lider olması bu açıdan bir fırsattır. Bunun olmaması durumunda ise, kovboy ruhunu ve demokrasinin cephaneliği (arsenal of democracy) özelliğini her daim koruyan ABD’nin ilerleyen yıllarda askeri politikalara yönelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı

[1] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Senkaku (Diaoyu) Krizi ve Çin-Japonya İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/senkaku-diaoyu-krizi-ve-cin-japonya-iliskileri/.
[2] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Doğu Çin Denizi’nde Gerginlik Artıyor”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/dogu-cin-denizinde-gerginlik-artiyor/.
[3] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Senkaku (Diaoyu) Krizi ve Çin-Japonya İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/senkaku-diaoyu-krizi-ve-cin-japonya-iliskileri/.
[4] “Why Are China and Japan Sparring Over Eight Tiny, Uninhabited Islands?”, National Geographic Daily News, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://news.nationalgeographic.com/news/energy/2012/10/121026-east-china-sea-dispute/.
[5] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Senkaku (Diaoyu) Krizi ve Çin-Japonya İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/senkaku-diaoyu-krizi-ve-cin-japonya-iliskileri/.
[7] Bower, Ernest Z. (2012), “Obama Trip Shows Purposeful Asia Focus in Second Term”, CSIS, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://csis.org/publication/obama-trip-shows-purposeful-asia-focus-second-term.
[8] Bush III, Richard C. (2012), “The Response of China’s Neighbors to the U.S. “Pivot” to Asia”, Brookings, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://www.brookings.edu/research/speeches/2012/01/31-us-pivot-bush#.
[9] Daozu, Bao (2012), “US denies China ‘containment’”, China Daily, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://www.chinadaily.com.cn/world/2010-11/11/content_11531103.htm.
[10] “Containment policy (Çevreleme politikası)” adı verilen bu politika ve George Kennan hakkında bilgi sahibi olmak için; http://www.foreignaffairs.com/features/collections/the-legacy-of-george-f-kennan vehttp://www.foreignpolicy.com/articles/2011/12/23/the_man_who_got_russia_right#sthash.dII7KFvl.dpbsadreslerindeki dosyalara bakılabilir.
[11] “China containment policy”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/China_containment_policy.
[12] “U.S.-India Civil Nuclear Agreement”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/U.S.–India_Civil_Nuclear_Agreement.
[13] Jain, Purnendra (2006), “A ‘little NATO’ against China”, Asia Times Online, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://www.atimes.com/atimes/China/HC18Ad01.html.
[14] White, Hugh (2013), “Australia’s Choice”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://www.foreignaffairs.com/articles/139902/hugh-white/australias-choice.
[15] “Quadrilateral Security Dialogue”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/Quadrilateral_Security_Dialogue.
[16] Tanış, Tolga (2013), “ABD, Çin’e meydan okudu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25217387.asp.
[17] “Güney Kore’den Çin’e Askeri Rest”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/guney-koreden-cine-askeri-rest/.
[18] “China denounces Japanese military strategy”, BBC, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://www.bbc.co.uk/news/world-asia-25475418.