25 Aralık 2013 Çarşamba

Güney Sudan İç Savaşa Sürükleniyor


2011 yılında düzenlenen referandum neticesinde bağımsızlığını kazanan Güney Sudan’da bir süredir sular durulmuyor. Ülkede bir haftadır süren çatışmalarda 200 kadar kişinin kurşuna dizildiği ve olayların giderek etnik temizlik boyutuna ulaştığı iddia ediliyor. Bu yazıda Güney Sudan’da yaşanan siyasi krizi ele alacağım.
Güney Sudan’da yaşanan siyasi krizin temelinde ülkedeki farklı etnik gruplar arasındaki mücadelenin rol oynadığı görülüyor. Oldukça heterojen bir nüfus yapısı olan Güney Sudan’da Dinka, Nuer, Bari, Zande ve Şilluk başta olmak üzere farklı dillere sahip birçok etnik grup bulunuyor.[1] Kesin olmamakla birlikte 8 ile 10 milyon arasında bir nüfusunun olduğu tahmin edilen ülkedeki 60’a yakın farklı etnik gruptan en önemlileri arasında gösterilen ve kuzey bölgelerinde yoğunluklukla yaşayan Dinkaların toplum nüfus içerisinde oranı % 15, yine kuzeyde yoğun olarak yaşayan bir diğer etnik grup olan Nuerlerin toplam nüfusa oranı ise % 10 olarak ifade ediliyor.[2] Ülkedeki tek demografik farklılaşma etnisite ile alakalı değil; zira ülkede % 60’la çoğunluğu oluşturan Hıristiyanlar dışında, % 6-7 oranlarında bir Müslüman nüfus bulunmaktadır.[3] Kalan nüfus içerisinde de animizm ve farklı yerel Afrika dinlerinin etkili olduğu söylenmektedir.
_54145841_south sudan_map
Güney Sudan’da siyasi krize ve sonrasındaki çatışmalara neden olan olay; Güney Sudan siyasal sistemi sayesinde aynı zamanda Genelkurmay Başkanı ve kabinenin başı da olan Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit ve geçen Temmuz ayında görevinden alınan yardımcısı Riek Macher arasındaki iktidar kavgasıdır.[4] Kısa bir süre önce Devlet Başkanı Kiir’in eski yardımcısı Macher’in kendisine başarısız bir darbe girişiminde bulunduğunu açıklamasının ardından[5] başkent Cuba’da (Juba) başlayan olaylar kısa sürede diğer bölgelere de sıçradı. Perde önünde yaşanan iki siyasetçi arasındaki iktidar kavgası gibi gözükse de, arka planda Kiir ve yakınlarının Dinkalara, Macher ve çevresinin ise Nuerlere mensup olmasının esas kavga sebebi olduğu belirtiliyor.[6] Zaten tam da bu nedenle kavganın topyekün bir mezhepsel savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor.[7]
 Salva_Kiir_Mayardit
Salva Kiir Mayardit
Son gelen haberlere göre, olaylar geçtiğimiz günlerde ülkenin güneyine de sıçradı ve başkent Cuba’da Nuer kabilesi üyesi 200 kişi kurşuna dizildi. Daha önce iç savaşta da 1 milyon insanın öldüğü Güney Sudan’da olayların büyümesi üzerine harekete geçen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun, BM Güvenlik Konseyi’nden Güney Sudan’a 5500 ek barışgücü personeli gönderilmesini istedi. Güney Sudan’daki sivillerin korunmasının hayati önemde olduğunu belirten Ban Ki-mun, bunun için 7000 kişilik askeri güce takviye olarak 5500 asker, 3 saldırı helikopteri, 3 çok maksatlı helikopter, bir C130 askeri nakliye uçağı ve polis gücünün geçici olarak Güney Sudan’a nakledilmesini talep etti.[8] Petrol zengini olmasına karşın halkın büyük bir fakirlik içerisinde yaşadığı ülkede son olarak üç toplu mezarın bulunması uluslararası kamuoyunu şoka uğrattı.[9]
Güney Sudan’da olaylar büyürken Batı’nın bu ülkede yaşanan insan haklarına ihlallerine geçmişte Ruanda’da olduğu gibi sessiz kalması beklenmiyor, zira ülkede  İsrail, Kanada, ABD, Norveç, Çin ve Almanya gibi önemli ülkelerin petrol, sulama ve tarım başta olmak üzere birçok alanda çok büyük yatırımları var.[10] Umuyoruz ki, bu kâr eksenli düşünce dışında gerçekten insan hakları da bir gün dünya siyasetinde rol oynayabilsin.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı



[1] “Güney Sudan”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://tr.wikipedia.org/wiki/Güney_Sudan.
[2] “South Sudan”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/South_sudan.
[3] “Global Religious Landscape – Religious Composition by Country”, Pew Research, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi: http://features.pewforum.org/grl/population-percentage.php.
[4] “Güney Sudan’da iç savaş korkusu”, DW, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dw.de/güney-sudanda-iç-savaş-korkusu/a-17317590.
[5] “Political Fight in South Sudan Targets Civilians”, The New York Times, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi: http://www.nytimes.com/2013/12/25/world/africa/south-sudan-crisis.html?_r=0.
[6] “Güney Sudan’da iç savaş korkusu”, DW, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dw.de/güney-sudanda-iç-savaş-korkusu/a-17317590.
[7] “Güney Sudan’da ‘toplu katliam’”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/12/131224_gsudan_katliam.shtml.
[8] “Güney Sudan’da tehlike büyüyor”, Milliyet, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://dunya.milliyet.com.tr/guney-sudan-da-tehlike-buyuyor/dunya/detay/1812393/default.htm.
[9] “South Sudan: three mass graves discovered, UN says”, The Guardian, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/world/2013/dec/24/south-sudan-mass-graves-discovered-un.
[10] “Güney Sudan iç savaşa sürükleniyor”, Dünya Bülteni, Erişim Tarihi: 25.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/284193/guney-sudan-ic-savasa-surukleniyor.

24 Aralık 2013 Salı

Devlette Kavga Var!


17 Aralık'ta başlayan ihale ve rüşvet operasyonu; İran'ın ticaret ambargolarını delen altın ticaretinden ayakkabı kutularında saklanan milyon dolarlara, sahne dünyamızın önemli isimlerinden birinin eşinden bakan çocuklarına kadar uzanan ve ancak romanlara konu olabilecek ilginç gelişmelere sahne oldu. Elbette bu süreçte hükümetin yalnızca görevlerini yapmakta olan kolluk kuvvetlerine ve adli sürece müdahale etmesi, Türkiye'nin dış kamuoyundaki imajı ve demokratik rejimine çok büyük bir darbe vurdu. Ben bu müdahalelerin Adalet ve Kalkınma Partisi'nin oy oranına da yansıyacağını tahmin ediyorum. Kanımca ortalaması merkez sağ olan Türk seçmeni, 1990'lardan sonra merkez sağdan İslamcı siyasete kaydıysa, burada merkez sağ partilerin yaptıkları ayyuka çıkmış yolsuzlukların büyük etkisi vardır. Şimdi de benzer bir sürecin AKP için geçerli olması mümkündür. Bu açıklamanın ardından bu yazıda Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı süreçleri küresel siyasi denklem içerisinde analiz etmeye çalışacağım.

1950'lerden beri bir Batı müttefiki olan Türkiye'nin potansiyel gücünün yüksekliği, başta bölgedeki komşu ülkeler olmak üzere tüm ülkeleri hatta müttefiklerini dahi daima korkutmuştur. İşin bir diğer boyutu ise, demokrasi geleneğine oldukça yabancı olan Türklerin, iktidar yoğunlaşması yaşanılan dönemlerde sık sık otoriter rejimlere ve yolsuzluklara yönelmesidir. Maalesef ülkemizde kalkınmacı, ekonomik büyümeyi başarıyla uygulayan hükümetler, kısa sürede bu başarılarından cesaret alarak yolsuz ve kendi halkının bir bölümünü düşman gören otoriter yönetimler kurmuşlardır. Bu trend AKP döneminde de devam etmiştir. Başarılan onca proje, yakalanan yüksek ekonomik büyüme oranları ve diğer tüm hizmetler işte bu yolsuzluk dalgası ve otoriterleşen yönetim üslubu içerisinde kaybolmaya mahkumdur. Zira insanlar için özgürlük ve adalet, ekonomik gelişmişlikten bile daha kıymetli ve en temel değerdir. Hükümetin gözgöre adaletsiz davranması, toplumun sadece bir kesimine hizmet eden partizan anlayışı ve "benim hırsızım iyidir" politikaları, umuyorum halkımız tarafından da en ağır şekilde cezalandırılacaktır.

Konuya daha güvenlik eksenli baktığımızda ise, tüm gelişmiş ülkelerde var olan ve "devlet aklı"nı temsil eden yapının Türkiye'de 2000'lere kadar daha çok askeriye içerisinde teşkilatlandırıldığını görmekteyiz. Oysa ordunun, geçmişte bu yapıyı kullanarak ülkeyi artık halkın tepki gösterecek bilince ulaştığı demokrasi dışı müdahalelere sürüklemesi ve en son 2003 Irak Savaşı'nda gördüğümüz Batılı müttefiklerine karşıt tutumunun son birkaç yılda Batılı karar alıcılarını farklı bir modele yönlendirdiği anlaşılıyor. Bu modelde anlaşıldığı kadarıyla yeni devlet aklı, daha adliye ve polis merkezli ve gevşek bir cemiyet görünümü arz eden bir yeni seçkin (elit) grupta toplanmıştır. Fethullah Gülen'in sembolik liderliğinde oluşan bu grubun, aslında 21. yüzyılda Türk devlet aklını temsil ettiğini düşünüyorum. Demokrasiye inanan bir akademisyen olarak bunu söylemek çok hoşuma gitmese de, devletlerin güvenlik politikalarını yönlendiren bu gibi mekanizmalar dünyanın hiçbir yerinde demokrasiye uygun değildir ve de olmamalıdır. Halkın, bir devletin güvenlik politikalarına yön verebilmesi çok sağlıksız sonuçlar doğurabilir. Bu Amerika Birleşik Devletleri'nde de, Avrupa ülkelerinde de böyledir. Türkiye'de de böyle olmalıdır. Köy-kasaba dolaşıp oy isteyen siyasetçilerin hiç anlamadıkları askeri-güvenlik sorunları ve istihbarat konularında devlete rota çizmeleri o ülkeyi kaçınılmaz bir şekilde felaketlere sürükleyecektir. İşte bu nedenle Türkiye'de yeni devletin inşa süreci, bu gibi yolsuzlukları açığa çıkaran ve eski devleti tasfiye eden adli operasyonlarla halen etmektedir.

Bu süreçte elbette herşey güllük-gülistanlık değildir ve birçok hukuksuzluk yaşanmaktadır. Bu yaşanılan haksızlıklar da sağlıklı bir geçiş için en kısa sürede düzeltilmelidir. Aksi takdirde yeni Türkiye eskisini bile aratan kötü bir model oluşturabilir. Darbe olmaması ve ordu üzerinde sivil denetim demokrasinin ön şartıdır ancak tek şartı değildir. Nasıl sivil iktidarların demokratik bir düzen içerisinde denetlenmesi gerekiyorsa, güvenlik birimlerinde de adil bir güç paylaşımı yapılarak salt bir kurumun devlette hakimiyetinin kurulması engellenmelidir. Yakında dış politikada ve Kürt sorununda çok zorlu bir sürece gireceğimiz düşünülürse, bu dönüşüm en kısa sürede ve en adaletli şekilde tamamlanmalıdır. Son olarak şunlar söylenmelidir; devletler tank gibidirler ve dolayısıyla hamleleri ağır olur. Ancak hamle kararı alındığı zaman sonuna kadar giderler. Olayları salt analiz amacında olan objektif bir gözlemci olarak baktığımda, bu yaşanılan olaylar şahsıma kaçınılmaz bir sürecin parçaları gibi gelmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci

21 Aralık 2013 Cumartesi

Asya'da Rekabet Artıyor


2000’li yıllarda güçlenen ekonomisine paralel olarak dünya siyasetinde de ağırlığı hızla artan Çin Halk Cumhuriyeti’nin sessiz ancak derinden yükselişi, çeşitli siyasal sorunlar yaşadığı Asya’daki bir diğer önemli güç olan Japonya’yı ve dünya lideri pozisyonunu korumak isteyen Amerika Birleşik Devletleri’ni bir süredir ciddi anlamda rahatsız ediyor. Senkaku Adaları ya da Diaoyu Adaları krizi ile su yüzüne çıkan bu rekabet, ilerleyen yıllarda daha da kızışacağa benziyor. Bu yazıda Asya’da artan rekabeti ele almaya çalışacağım.
Asya’nın iki önemli gücü Çin ve Japonya’nın örtülü rekabetlerini açığa çıkaran olay, Doğu Çin Denizi’nde Japonya’ya bağlı Okinawa Adası’nın 370 km güneybatısında, Çin ana karasının ise 350 km doğusunda yer alan ve üzerinde insan yaşamayan adaların sahipliği meselesi oldu. Tarihsel bir boyuta sahip olan ve Japonların Senkaku, Çinlilerin ise Diaoyu adını verdiği 5 ada ile 3 kaya parçasından oluşan adaların yarattığı problem aslına bakılırsa 100 yıldan fazla bir süredir devam ediyor. Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu’nun ifadesiyle “Pekin Yönetimi, adaların 1400’lü yılların ortalarından bu yana kendisine ait olduğunu iddia edip bu yönde haritalar yayınlarken, Japonya 1900’lü yılların başında Japon balıkçıların adalarda çektirdikleri fotoğrafları ve Japon İmparatorluğu’na bağlı Okinawa Yönetimi’nin bölgede yaptığı çalışmaları, Senkaku Adaları’nın sahipliğinin kendisine ait olduğunu gösteren birer delil olarak sunuyor.”[1] Elbette Senkaku Adaları’nın iki ülke arasında bu kadar ciddi bir gerginliğe neden olması, adanın tarihsel mülkiyetine dair rekabetten daha büyük bir anlam ifade ediyor.
Bu mülkiyet meselesi ardında gizlenen rekabetin iki önemli dayanak noktası bulunmaktadır. Bunlardan birincisi daha çok jeopolitik olarak değerlendirilebilecek boyuttur. Konu üzerine çalışan Uluslararası Politika Akademisi uzmanı Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu’na göre “Çin, Senkaku/Diaoyu Adaları’na yerleşecek Japonya’nın bölgeyi kendisine karşı bir askeri güvenlik bölgesi haline getirmesinden endişe etmektedir. Nitekim Çin, ABD’nin, Japonya ve Güney Kore eliyle doğudan, Filipinler, Malezya ve Endonezya eliyle de güneyden kendisini çevrelemeye çalıştığının farkındadır. Hatta ABD’nin son dönemde Vietnam, Myanmar ve Kamboçya gibi Çin-Hindi ülkeleri ile yakınlaşması ve Hindistan ile olan stratejik işbirliği anlaşması da Çin’i tedirgin etmektedir. Japonya’nın Senkaku/Diaoyu Adaları’na yerleşmesi ve Çin’in bu durumu tanıması, sadece kâğıt üzerinde kendisine bağlı bulunan Tayvan’ın ardından, ABD’nin, Doğu Çin Denizi’nde ikinci bir sıçrama taşına sahip olmasını beraberinde getirecektir.”[2]
senkaku map
Konunun ikinci önemli boyutu ise adaların bulunduğu bölgenin yakınlarında çok zengin petrol ve doğalgaz yataklarının bulunmasıdır. Bu bölgede yer alan petrol ve doğalgaz rezervlerinin Basra Körfezi ile yarışacak düzeyde olduğu belirtilmektedir.[3] Bu zenginlik, adalar 1972 yılında Japonya’ya devredilmeden önce de ABD’liler tarafından biliniyordu ve hatta bu bölgede yapılan ilk araştırmaları ABD şirketleri gerçekleştirmişti.[4] Tüysüzoğlu’na göre; “Adaların Japonya’ya teslim edilmesi, bu enerji zenginliğinin ABD’nin siyasal, askeri ve sistemik müttefiki olan Japonya’nın elinde kalmasının istendiğini gösteriyor. Zira böylece ABD’li şirketler Japon devleti ile yapacakları karlı antlaşmalar ile ABD’nin çıkarlarının korunmasını sağlayabileceklerdi. Nitekim ABD ile Japonya arasında 1960’ta imzalanmış olan Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Antlaşması’na göre ABD, yabancı saldırılara karşı Japon topraklarının güvenliğini sağlayacağını da kaydetmişti. Çin ise, bu denli büyük bir zenginliğin tam ortasında yer alan ve bu zenginliği kontrol etme şansı tanıyan Diaoyu Adaları’nı kontrol edebilmenin ne denli önemli olduğunun farkındadır. Çin’in içerisinde bulunduğu ekonomik büyüme ve bu büyümenin ihtiyaç duyduğu enerji ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda, küresel manada lider ülke olabilmeyi amaçlayan bu ülkenin Diaoyu ve çevresinde yer alan enerji zenginliğine nasıl yaklaşması gerektiği rahatlıkla ortaya çıkmaktadır.”[5]
china-japan senkaku dispute
Elbette bu sorunun büyümesinde önemli bir etken de hali hazırda dünya lideri konumunda olan ve bu konumunu 21. yüzyılda korumakta kararlı gözüken Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’in yükselişiyle ilgili endişeleridir.[6] Amerikan Başkanı Barack Obama’nın ikinci defa Başkan seçilmesinin üzerinden 48 saat geçmeden ilk ziyaretlerini Asya’da Kamboçya, Myanmar ve Tayland’a yapacağını açıklaması ve sonrasında bu ziyaretleri gerçekleştirmesi bunun ispatıdır.[7] Dünyanın dengesinin Asya’ya doğru kayacağının ifade edildiği bir yüzyılda elbette Amerika Birleşik Devletleri işini şansa bırakmak istememekte ve dış politikasında önemli bir kırılma yaşamak pahasına ağırlığını bu bölgeye kaydırmaya çalışmaktadır. “Asia Pivot”[8] adı verilen bu politikanın amacının Çin’i çevrelemek olmadığı Amerikalı yetkililerce açıklansa da[9], görülen gerçek ABD’nin yegâne amacının İkinci Dünya Savaşı sonrasında George Kennan’ın Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği başarılı politikalarının[10] bir benzerini Çin üzerinde gerçekleştirmektir.
Şu an Asya’daki ittifaklara bakıldığında karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır;[11]
- ABD-Hindistan İttifakı: 2006 yılında önceki ABD Başkanı George W. Bush döneminde başlayan bu yakınlaşma bir nükleer anlaşma ile de desteklenmiştir.[12] Ancak Hindistan’ın son dönemde Çin’le artan ekonomik ilişkileri (bu ülkenin en önemli ticaret partneri Çin’dir) bu ittifakı zayıflatmaktadır.
- ABD-Japonya-Avustralya İttifakı: Üç ülkenin birbirleriyle güvenlik anlaşmaları imzalamasıyla ortaya çıkan bu ittifak, Çinli bazı devlet yetkilileri tarafından “küçük NATO” olarak değerlendirilmektedir.[13] Ancak Avustralya’nın Çin’le artan ekonomik ilişkileri bu noktada sorun çıkarabilecek bir boyuta ulaşmış ve ülkeyi ilerleyen yıllarda bir seçime zorlamaktadır.[14]
- ABD-Japonya-Avustralya-Hindistan İttifakı: Quadrilateral Security Dialogue (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) adı verilen ittifak uyarınca dört ülke Mayıs 2007’de stratejik güvenlik anlaşması imzalamışlardır.[15] 2008’de Kevin Rudd’ın Başbakanlığı döneminde Avustralya anlaşmadan ayrılmış ancak Julia Gillard döneminde yeniden ABD ile yakınlaşmaya başlamıştır. Yeni seçilen Tony Abbott’ın daha önce Rudd’ı çok sert eleştirdiği bu konuda ABD ile daha da yakınlaşması ve ittifaka ağırlık vermesi beklenmektedir.
Görüldüğü üzere ABD zaten Cumhuriyetçi Parti döneminde ağırlığını bu bölgeye kaydırmaya başlamıştır ve Obama döneminde de bu trend devam etmektedir. Ancak Çin son derece doğru bir politika ile ABD’nin bölgedeki partnerleriyle ekonomik ilişkilerini hızla güçlendirmekte, bu sayede bu ülkeleri kendisine bağımlı hale getirmektedir. Çin’in hızlı ekonomik büyümesinin devam edeceği düşünülürse, Amerikan karar alıcılarının bu rekabeti askerileştirmesi riski ilerleyen yıllarda giderek artacaktır. Özellikle barış yanlısı bir Başkan olarak öne çıkan ve sevilen Obama’nın gidişinin ardından şahin bir Cumhuriyetçi adayın seçimi kazanması bu sorunun askerileşmesi riskini beraberinde getirecektir.
Asya’daki rekabete dair güncel gelişmeler ise şöyle özetlenebilir; Kasım ayı sonunda ABD, Çin’in kısa bir süre önce hava savunma sahası ilan ettiği bölgenin üzerinde B-52 bombardıman uçaklarını uçurmuş ve daha önce bunun “acil savunma tedbirleri” ile karşılaşacağını belirten Çin’den buna yönelik herhangi bir tepki gelmemiştir.[16] Bu girişim ABD’den Çin’e yönelik ilk gözdağıdır ve Türk basını tarafından neredeyse haber dahi yapılmasa bile bir savaşı tetikleyebilecek ölçüde riskli bir olaydır. Çin tarafının tepkisizliği bu ilk tehlikeli girişimin şimdilik atlatılmasını sağlamıştır. Kısa bir süre önce gerçekleşen bir diğer önemli gelişme, bölgenin önemli ülkelerinden Güney Kore’nin Çin’e karşı hava savunma sahasını genişlettiğini açıklamasıdır.[17]Bugün gerçekleşen bir olay ise, Çin’in devlet haber ajansı Xinhua’nın yaptığı haberde milliyetçi kimliğiyle bilinen Shinzo Abe’nin seçilmesinin ardından askeri harcamalarını arttırması ve Çin’e yönelik bir güvenlik politika geliştirmesi beklenen Japonya’nın yeni güvenlik stratejisinin Çin tarafından kınanmasıdır.[18] Bu son gelişme  de, ABD uçaklarına karşı sessiz kalan Çin’in Japonya’ya yönelik bir karşı hamlesi olarak okunmalıdır.
Son tahlilde durum değerlendirilirse, İran nükleer krizinin geçici bir anlaşma ile atlatılması ve Suriye krizinde kimyasal silahların yok edilmesi konusunda mutabakat sağlanmasının ardından gözlerin çevrildiği Asya’da gerilim hızla artmaktadır. Bu noktada ABD’yi agresif yapan faktörler; Çin’in hızlı ekonomik büyümesi, dünyadaki farklı pazarlara açılması ve halen tek partili komünist rejimini muhafaza etmesidir. Bu konuda bir süredir ekonomik krizle boğuşan ABD’nin çılgınca bir girişim yapmasını engellemek adına Çin’in atabileceği en akıllı adım; dünya liderliği konusunda ABD’ye meydan okumak niyetinde olmadığını ilan ederek bölgede askerileşmesi mümkün olan sorunları barışçıl ve diplomatik yollarla çözmeye çalışmaktır. Bu anlamda Çin’den gelebilecek diplomatik jestler dünyada bu ülkenin prestijini arttıracak ve ABD’yi de temkinli davranmaya itecektir. Çin’in Dış İşleri Bakanı Wang Yi’nin daha önce Japonya’da Büyükelçilik yapmış olması ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in ABD’yi bilen bir lider olması bu açıdan bir fırsattır. Bunun olmaması durumunda ise, kovboy ruhunu ve demokrasinin cephaneliği (arsenal of democracy) özelliğini her daim koruyan ABD’nin ilerleyen yıllarda askeri politikalara yönelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı

[1] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Senkaku (Diaoyu) Krizi ve Çin-Japonya İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/senkaku-diaoyu-krizi-ve-cin-japonya-iliskileri/.
[2] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Doğu Çin Denizi’nde Gerginlik Artıyor”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/dogu-cin-denizinde-gerginlik-artiyor/.
[3] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Senkaku (Diaoyu) Krizi ve Çin-Japonya İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/senkaku-diaoyu-krizi-ve-cin-japonya-iliskileri/.
[4] “Why Are China and Japan Sparring Over Eight Tiny, Uninhabited Islands?”, National Geographic Daily News, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://news.nationalgeographic.com/news/energy/2012/10/121026-east-china-sea-dispute/.
[5] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Senkaku (Diaoyu) Krizi ve Çin-Japonya İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/senkaku-diaoyu-krizi-ve-cin-japonya-iliskileri/.
[7] Bower, Ernest Z. (2012), “Obama Trip Shows Purposeful Asia Focus in Second Term”, CSIS, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://csis.org/publication/obama-trip-shows-purposeful-asia-focus-second-term.
[8] Bush III, Richard C. (2012), “The Response of China’s Neighbors to the U.S. “Pivot” to Asia”, Brookings, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://www.brookings.edu/research/speeches/2012/01/31-us-pivot-bush#.
[9] Daozu, Bao (2012), “US denies China ‘containment’”, China Daily, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://www.chinadaily.com.cn/world/2010-11/11/content_11531103.htm.
[10] “Containment policy (Çevreleme politikası)” adı verilen bu politika ve George Kennan hakkında bilgi sahibi olmak için; http://www.foreignaffairs.com/features/collections/the-legacy-of-george-f-kennan vehttp://www.foreignpolicy.com/articles/2011/12/23/the_man_who_got_russia_right#sthash.dII7KFvl.dpbsadreslerindeki dosyalara bakılabilir.
[11] “China containment policy”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/China_containment_policy.
[12] “U.S.-India Civil Nuclear Agreement”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/U.S.–India_Civil_Nuclear_Agreement.
[13] Jain, Purnendra (2006), “A ‘little NATO’ against China”, Asia Times Online, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://www.atimes.com/atimes/China/HC18Ad01.html.
[14] White, Hugh (2013), “Australia’s Choice”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://www.foreignaffairs.com/articles/139902/hugh-white/australias-choice.
[15] “Quadrilateral Security Dialogue”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/Quadrilateral_Security_Dialogue.
[16] Tanış, Tolga (2013), “ABD, Çin’e meydan okudu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25217387.asp.
[17] “Güney Kore’den Çin’e Askeri Rest”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/guney-koreden-cine-askeri-rest/.
[18] “China denounces Japanese military strategy”, BBC, Erişim Tarihi: 21.12.2013, Erişim Adresi:http://www.bbc.co.uk/news/world-asia-25475418.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Almanya'da "Büyük Koalisyon"


22 Eylül 2013 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerin ardından Almanların “Große Koalition (Büyük Koalisyon)” adını verdikleri CDU-CSU (Hıristiyan Demokrat Birlik) ve SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) arasındaki koalisyon hükümeti geçtiğimiz günlerde kuruldu. Bu yazıda seçim sonuçlarını hatırlatarak yeni Alman kabinesi ve üyelerini size tanıtmaya çalışacağım.
22 Eylül 2013 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU), beklendiği üzere oylarını % 7,7 arttırarak % 41,5’lik oy oranı ile seçimlerden açık ara farkla birinci çıkmış, ancak 630 sandalyeli Bundestag’da (Almanya Federal Parlamentosu) tek başına iktidar olabilmek için gerekli olan salt çoğunluğu (316 sandalye) 5 sandalye farkla kaçırmıştı.[1] CDU’nun en yakın rakibi ise seçimlerde % 25,7 oy alabilen SPD olmuştu. Her ne kadar seçimin mutlak galibi gibi gözükse de, Şansölye Merkel’e koalisyonda uyumlu bir ortak olan FDP’nin (Hür Demokrat Parti) seçimlerde % 4,8 oy oranı ile barajın altında kalarak parlamentoya girememesi Hıristiyan Demokratlar’ın hesaplarını altüst etmiş ve Almanya’da yeniden bir “Büyük Koalisyon”u zorunlu kılmıştı. En son 2005 yılında kurulan Büyük Koalisyon bu nedenle 2013 yılı sonlarında yeniden gündeme geldi. Oldukça uzun süren görüşmeler ve pazarlıklar sonrasında kabine geçtiğimiz gün açıklandı. Şimdi kabine üyelerine bir göz atalım.
İktidarda üçüncü dönemine giren Angela Merkel liderliğinde kurulan kabinede SPD lideri Sigmar Gabriel, Alman basını tarafından “Süper Bakan” olarak adlandırılmasına neden olacak şekilde yeni kurulan Ekonomi ve Enerji Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini üstlenecek.[2] Boşandığı eşinin Türk olması sebebiyle ülkemizde ve gurbetçiler arasında tanınan bir siyasetçi Gabriel’in Cumhuriyet Halk Partisi ile de güçlü bir diyaloğunun olduğu biliniyor. Almanya’da gelenek olduğu şekilde koalisyonlarda muhalefete verilen[3] Dış İşleri Bakanlığı görevine, daha önce de 2005-2009 yılları arasında bu görevi üstlenmiş SPD’nin deneyimli politikacısı Frank-Walter Steinmeier getirildi. İç İşleri Bakanlığına daha önce tartışmalı bir Savunma Bakanlığı dönemi geçirmiş CDU’lu Thomas de Mazière, Adalet Bakanlığına bugüne kadar pek tanınmamış bir politikacı olan SPD’li Heiko Maas, Finans Bakanlığına 71 yaşında ve kabinenin en yaşlı üyesi olan CDU’lu Wolfgang Schäuble, Çalışma Bakanlığına SPD’den Andrea Nahles, Gıda ve Tarım Bakanlığına önceki kabinenin İç İşleri Bakanı olan ve NSA skandalındaki tavrıyla eleştirilen CSU’lu Hans-Peter Friedrich atandı.[4] Savunma Bakanlığına Almanya tarihinde ilk defa bir kadın politikacı olan CDU’lu Ursula von der Leyen getirildi. Leyen hem bir tıp doktoru, hem siyasetçi, hem de 7 çocuk annesi olan ilginç bir figür. Aile İşleri, Kadın ve Gençlik Bakanlığına SPD’li genç ve güzel bir siyasetçi kadın olan Manuela Schwesig, Sağlık Bakanlığına CDU’lu Hermann Gröhe, Ulaştırma ve Dijital Altyapı Bakanlığına daha önce SPD lideri Sigmar Gabriel’i “kilolu ve yeteneksiz” olarak değerlendiren CSU’lu Alexander Dobrindt, Çevre Bakanlığına SPD’li Barbara Hendricks, Eğitim ve Araştırma Bakanlığına matematik Profesörü CDU’lu Johanna Wanka, Ekonomik Yardımlaşma ve Kalkınma Bakanlığına eski ünlü Alman forvetle aynı adı taşıyan CSU’lu Gerd Müller, Vergi Bakanlığına da CDU’dan Peter Altmeier getirildi.[5] Kabinede kadınların ağırlığı dikkat çekerken, Türkiye ve Almanya’daki Türkler açısından umut verici bir gelişme ise; kabineye ilk kez Türk kökenli bir politikacı olan SPD üyesi Aydan Özoğuz’un atanmış olması.  2009 yılından beri Almanya Parlamentosu’nun (Bundestag) bir üyesi olan Özoğuz, 2011’den bu yana SPD başkan yardımcılığı görevini yürütüyordu.[6] 1968 doğumlu ve bir gurbetçi ailenin çocuğu olan Özoğuz, eğitimini İngiliz Dili ve İspanyolca üzerine yapmış, yüksek lisans derecesini ise İnsan Kaynakları alanından almış. Athena müzik grubundan Gökhan ve Hakan Özoğuz’un kuzeni olan Aydan Özoğuz, kabineye Uyum Bakanı olarak atandı.
Almanya’daki yeni koalisyonun icraatlarını UPA adına takip etmeye devam edeceğiz.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı



[1] Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Almanya’da Büyük Koalisyona Doğru”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 18.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/almanyada-buyuk-koalisyona-dogru/.
[2] “Introducing the new German cabinet”, DW, Erişim Tarihi: 18.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dw.de/introducing-the-new-german-cabinet/g-17297820.
[3] Önceki hükümette de bu görevi FDP’den Guido Westerwelle üstlenmişti.
[4] “Cabinet of Germany”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 18.12.2013, Erişim Adresi:http://en.wikipedia.org/wiki/Cabinet_of_Germany.
[5] “Introducing the new German cabinet”, DW, Erişim Tarihi: 18.12.2013, Erişim Adresi:http://www.dw.de/introducing-the-new-german-cabinet/g-17297820.
[6] “Almanya’da İlk Türk Kökenli Bakan”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 18.12.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/almanyada-ilk-turk-bakan/.

Türkiye’deki Siyasetin Kirli Yüzü Açığa Çıktı


Önceki gün yapılan tutuklamalarla Türkiye’deki siyasetin kokuşmuş yapısı bir kez daha gözler önüne serildi. İktidar cephesinde oluşan çatlak sonrası yaşanan kamplaşma, biz hiçbir şeyden haberi olmayan sıradan vatandaşlar için adeta bir nimet işlevi gördü ve birçoklarına göre, kendilerinin maddi ve insangücü kaynağı olan dershanelerin hedef alınmasından sonra iktidar koalisyonundan iyice koptuğu anlaşılan Gülen cemaatinin düğmeye basmasıyla birçok ünlü işadamı ve önemli üç bakanın çocukları yolsuzluk ve rüşvet nedeniyle gözaltına alındı.

Öncelikle bu operasyonu yürütenlere Türkiye halkı olarak bir teşekkür borçluyuz. Zira bu operasyon sayesinde, vatandaşlarımızın verdiği doğrudan ve dolaylı vergilerle ayakta olan devletin “forslu” koltuklarına oturan kişiler ve akrabalarının nasıl bir “saadet zinciri” gibi çalıştıkları ve “al gülüm-ver gülüm” yöntemiyle yakınlarını ve ahbaplarını zengin ettikleri yavaş yavaş ortaya serilmeye başlandı. Durumun bu olduğunu aslında sokaktaki adam da, gazeteciler de, muhalefetteki siyasetçiler de, uluslararası gözlemciler de yani herkes biliyordu. Ancak bu durumun ortaya çıkması ancak iktidar cephesindeki bir yarılma ile mümkün olabildi. Bu da aslında operasyona verdiğim desteğe karşın, bu mücadelenin pek de temiz olmadığını gösteriyor. Gönül isterdi ki, bu yaşananlar iktidar cephesinde bir çatlak yaşanmadan, sırf tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak için yapılmış olsaydı. Ama nerde o günler...

Bugün de ilk gelen haberlere göre hükümetten bir karşı-hamle geldi ve operasyonun düzenlenmesinde emeği olan bazı polis müdürleri görevden alındı. Başbakan Erdoğan dün yaptığı açıklamalarla yolsuzlukla ilgili yürütülen bu soruşturma ile ilgili olarak sanki bir askeri darbe yapılıyormuş gibi sandığı gösteren garip açıklamalar yaptı. Burada sayın Başbakan’ın sandıktan çıkarak iktidara gelmiş olmanın yolsuzluk yapma hakkı olmadığı konusunda bilgi eksikliği olduğunu gözlemledim. Umuyorum Sayın Yalçın Akdoğan ve diğer danışmanları Sayın Başbakan’a ilerleyen günlerde bu konuda gerekli bilgi yüklemesini yaparlar. Seçim kazanmış olmak dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde iktidarlara yolsuzluk yapma, asıp-kesme hakkı vermez. Demokrasilerde aslolan hukuk devleti ve yasalardır. Umuyorum bu bilince tipik bir üçüncü dünya ülkesi görüntüsü çizen ülkemizin devlet adamları da bir gün ulaşır.

Konunun bir diğer boyutu ise, polis ve adliyede cemaat kadrolaşmasıyla ilgili. Elbette devlet hiyerarşisi dışında bir örgütlenmenin olması birçoklarını rahatsız ediyor. Ancak bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız; demokrasi kültürü olmayan Türkiye gibi ülkelerde bu gibi özerk yapılar da olmasa, yani tüm güçler yönetici elitin (Başbakan ve yakın çevresi) elinde toplansa kim bilir ülkemizde daha ne soygunlar yaşanacaktı? Bu nedenle bu gibi özerk yapıların şu aşamada ülkeye faydalı bir işlev gördüğünü ve demokrasi için son derece gerekli olan denge mekanizmasını oluşturduğunu söylemeliyiz. Ancak uzun vadede demokrasi ancak güçlü, etkili ve hızlı bir hukuk sistemi ile varolabilecektir. Bu konuda da daha çok çalışmalıyız. 21. yüzyıl Türkiye’sinde temiz toplum ve hukuk devleti istemek hepimizin görevidir. Kıbrıs’tan sevgilerle...   


Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci