10 Ekim 2023 Salı

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Dr. Hakan Fidan'dan Yeni Dönemde Türk Dış Politikası'nın Rotasını İşaret Eden Bir Makale

 

Giriş

2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından kurulan kabinede, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni Dışişleri Bakanı olarak atanan eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı/Başkanı Dr. Hakan Fidan (1968-), son yıllarda Türkiye'de pek de başarılı figürler çıkaramaması nedeniyle genelde eleştirilen bürokrasiden gelme genç ve başarılı bir siyasetçi ve devlet adamıdır. 1968 yılında Ankara-Hamamönü'nde doğan Fidan, Kara Kuvvetleri Muhabere ve Dil Okulu'ndan mezun olmuş ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görev yapmıştır. NATO kapsamında görev yaptığı ABD'de University of Maryland University College'da Siyaset ve Yönetim Bilimi alanında üniversite lisans eğitimini tamamlayan Fidan, ardından Ankara'daki İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans ve doktora yapmıştır. Fidan, bu konudaki çalışmalarını tamamen Türkiye'de istihbarat hizmetleri ve dış politikanın yeniden yapılandırılması konularında yaparken, akademik çalışmalarını Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu gibi müstesna bir bilim insanı denetiminde gerçekleştirmiştir. TSK'daki hizmetleri sonrasında Ankara'da Bilkent Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi gibi kalburüstü yükseköğretim kurumlarında Uluslararası İlişkiler ve İstihbarat konularında ders veren Fidan, başarılı çalışmalarıyla bürokraside yükselmeye başlamış ve sırasıyla Türk İş Birliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) Başkanlığı, Başbakanlık Dış Politika ve Güvenlik Konularından Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Özel Temsilciliği, MİT Müsteşar Yardımcılığı, MİT Müsteşarlığı/Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Özel Temsilciliği gibi çok üst düzey görevleri ifa ettikten sonra, geçtiğimiz Haziran ayından beri yine çok yüksek profilli bir iş olan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı görevine başlamıştır.

Ketum, çalışkan, disiplinli, hırslı, vatansever ve korkusuz gibi sıfatlarla Türkiye'de bürokraside özellikle yeni nesiller arasında efsaneleşen Dr. Hakan Fidan, göreve başladıktan sonra da Hariciye'ye hemen yeni bir üslup, tarz ve enerji getirmiştir. Fidan'ın medyada sıkça görülmemesine karşın yabancı muhataplarıyla kurduğu yoğun temaslar ve mekik diplomasisi şimdiden ulusal ve uluslararası medyanın dikkat çekmeye başlamıştır. Buna karşın, MİT'ten gelme alışkanlıklarının da etkisiyle olsa gerek, Fidan, Türk diplomatların yabancılarla evliliklerine karşı çıkması ve Dışişleri Bakanlığı'ndaki güvenlik tedbirlerini yoğunlaştırması gibi bazı hususlar nedeniyle diplomasi yazarlarınca eleştirilmiştir. Fidan'ın yeni dış politika anlayışının çok hırslı ve iddialı olduğu yönündeki bazı tespitlerin yanı sıra, geçtiğimiz gün Fidan'ın görüşlerini kapsamlı bir şekilde ifade ettiği bir makalesinin yayınlanması oldukça dikkat çekmiştir. "Turkish Foreign Policy at the Turn of the 'Century of Türkiye': Challenges, Vision, Objectives, and Transformation" ("'Türkiye Yüzyılı' Başlarken Türk Dış Politikası: Tehditler, Vizyon, Amaçlar ve Dönüşüm" başlıklı bu makale, Insight Turkey dergisinin 2023 Yaz tarihli yeni sayısında yayımlanmıştır. Bu yazıda, bu makalede ifade edilen önemli hususlar özetlenecektir.

'Türkiye Yüzyılı' Başlarken Türk Dış Politikası: Tehditler, Vizyon, Amaçlar ve Dönüşüm

Dr. Hakan Fidan, makalesine, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmalarında sıklıkla kullandığı "Türkiye Yüzyılı" vizyonu doğrultusunda, görevine, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yıldönümünün kutlandığı kritik bir eşikte başladığını hatırlatarak girmekte, daha sonra da karşı karşıya olduğumuz zorluklar ve ilkeleri saptamaktadır. Fidan'a göre, 1945 sonrası kurulan uluslararası liberal düzen, herkes için kalıcı barış ve güvenlik sağlayamamış ve bizzat Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in de ifade ettiği üzere, BM'yi reforme edilme ihtiyacı doğmuştur. Bu, Türkiye'nin yıllardır savunduğu daha adil bir uluslararası düzen çağrısına uygundur ve Türkiye'ye göre de BM düzeni reforme edilmelidir. Fidan'a göre, günümüzde çok-taraflılık ve kurallara dayalı uluslararası düzene uygun hareket etme eğilimlerine özellikle büyük güçler tarafından uyulmamakta ve BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlayamamaktadır. Bu da, uluslararası sistemi istikrarsız ve kırılgan hale getirmektedir. Bunların yanı sıra, uluslararası sistemi zorlayan siyasi, askeri, ekonomik, çevresel (ekolojik), teknolojik ve toplumsal meydan okumalar da bulunmaktadır. Bu sorunlardan kaynaklı olarak da, silahlı çatışmalar, terörizm, kitlesel düzensiz göç, yabancı düşmanlığı, İslamofobi (İslam karşıtlığı), iklim krizi, gıda kıtlığı ve siber saldırılar gibi çeşitli sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu tehditleri hiçbir devletin tek başına göğüsleyemeyeceğini yazan Fidan'a göre, etkin küresel mekanizmalar kurulmadığı sürece, bu kırılganlıklar özellikle Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada artacaktır. Bu bağlamda, Fidan, Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşın enflasyon, ekonomik duraklama, enerji krizi ve gıda krizi gibi olumsuz etkilerinden söz ederken, uluslararası sistem ve uluslararası kurumların bu sorunlara çare üretemediklerinin de altını çizmektedir. Bazı büyük şirketlerin devletlerin bütçelerini kat kat aşan devasa ekonomilere hükmettiklerini vurgulayan Fidan, buna karşın dünya nüfusunun yüzde 9,2'sinin açlık riskiyle karşı karşıya olduğunu ve 2,4 milyar insanın da gıda güvenliği konusunda tehditlerle yüzleştiğini yazmıştır. Bu durumun, hızla gelişmekte olan büyük data (veri), yapay zeka ve kuantum bilişimi gibi yüksek teknolojilerle ifade edilen çağın gelişimine uygun olmadığını belirten Dışişleri Bakanı, ekonomi, güvenlik, kalkınma, ulaşım ve sağlık gibi hizmetlerde küresel çapta atılım yapılması gerektiğini ifade etmektedir.

Daha sonra Türkiye'nin yeni dış politika vizyonunu açıklamaya başlayan Fidan, ülkesinin yeni rolünü "bölgesel sistem dönüştürücü aktör" olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda, Türkiye'nin iyilik için mücadele eden bir güç olarak uluslararası sorumluluklarına bağlı, sorun çözücü, sistemi geliştirmeyi amaçlayan, bölgesel ve uluslararası dönüşümü isteyen bir devlet olduğunu belirten Dışişleri Bakanı, Türkiye'nin uluslararası sistemde kutuplaşma yerine dayanışmayı teşvik eden ve sorunların çözümünü hedefleyen adil bir güç olduğunu belirtmektedir. Yeni kurulan dünya düzeninde Türkiye'nin oyun kurucu ülkelerden birisi olacağını da vurgulayan Fidan, daha kapsayıcı, daha adil ve daha güvenli bir uluslararası sistem için Türkiye'nin refah, ekonomik ihtilafların çözümü, küresel barışın geliştirilmesi, güvenlik, istikrar ve zenginlik (kalkınma) gibi değerlere bağlı olduğunu yazmaktadır. Fidan, daha sonra Türk Dış Politikası'nın yeni dönemdeki hedeflerini açıklamaya başlamaktadır. 

1. Yeni İş Birliği Modelleri Oluşturmak 

Fidan, Türkiye'nin bölgesel barış ve güvenliğe katkısı bağlamında ilk önemli prensip olarak yeni iş birliği modelleri hususunu öne çıkarmaktadır. Bakan'a göre, Türkiye, bu kapsamda, (1) tehdit ve meydan okumaları elimine etmek ve (2) bölgesel siyasi ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için fırsatları kollamak şeklinde iki ilke temelinde hareket etmektedir. Bu kapsamda en önemli sorun olarak terörizmi vurgulayan Fidan, terör örgütlerinin başka bazı devletlerce Suriye, Kuzey Afrika ve Sahel gibi ülke/bölgelerde vekil (proxy) güç olarak kullanıldıklarını, oysa bu konuda olumlu netice elde edebilmek için uluslararası iş birliğinin gerektiğini ifade etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin IŞİD'le mücadele anlamında etkin olan tek NATO üyesi olduğunu iddia eden Fidan, Türkiye'nin, kendi toprak bütünlüğünü tehdit eden PKK/YPG terör örgütü ve türevleri ile darbeci FETÖ örgütüyle mücadele ettiğini söylemektedir. Türkiye'nin yalnızca kendisinin güvenliği için değil, bölgesel güvenlik için de terörle mücadele konusunda kararlı olduğunu vurgulayan Türk Bakan, Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması ve terörist gruplar için güvenli bölge haline gelen yerlerin temizlenmesi hususlarını öne çıkarmaktadır. Fidan, bu bağlamda, Suriye'de BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda geçiş sürecini işaret etmekte ve Suriyeli göçmenlerin güvenli bir şekilde ülkelerine dönebilmelerinin gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye'nin Suriye'de olduğu gibi, Irak'ta da toprak bütünlüğünü savunduğunu belirten Fidan, bu konuda özellikle PKK ile mücadele konusunu ön planda tutmaktadır.

Bölgesel sorunlar bağlamında İsrail-Filistin Sorunu'nun çözülmesini de bir zorunluluk olarak vurgulayan Fidan, çağımızın en büyük adaletsizliği olarak tanımladığı bu sorunun çözümü bağlamında 1967 sınırlarına dayalı iki-devletli çözüm modelini ortaya koymaktadır. Bir diğer önemli güvenlik sorunu olan Rusya-Ukrayna Savaşı konusunda Ukrayna'nın toprak bütünlüğü ile bağımsızlığı ve savaşın sonlandırılması için Türkiye'nin liderliğinde diplomatik ve siyasi kanalların açık tutulması hususlarını vurgulayan Dr. Hakan Fidan, tahıl koridoru anlaşmasını da gündeme getirmekte ve Karadeniz güvenliğine vurgu yapmaktadır. Afrika politikası konusunda Türkiye'nin çabalarına ve amaçlarına özel bir paragraf ayıran Bakan, Libya'da da barış ve istikrara dönüş sürecine dair görüşlerini ifade etmektedir. Ermenistan'la ilişkiler konusunda iyi komşuluk ilişkileri ve tam normalleşme istediklerini belirten Fidan, "tek millet, iki devlet" anlayışı doğrultusunda Azerbaycan'la kurulan bağların geliştirileceğini ve bölgenin istikrar ve gelişimi için Azerbaycan-Ermenistan normalleşmesinin teşvik edileceğini yazmıştır. Fidan, bu hususta Zengezur Koridoru'nun açılmasının da bölgesel gelişim ve kalkınma açısından önemini ayrıca belirtmiştir. Daha sonra İran'la ilişkiler konusuna değinen Fidan, bu ülkeyle ilişkileri geliştirmek istediklerini ve İran Cumhurbaşkanı Seyyid İbrahim Reisi'nin katılacağı 8. Türkiye-İran Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısının önemini işaret etmektedir. Hakan Fidan, bu bölümün son paragraflarında ise Balkanlar, Yunanistan'la ilişkiler, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konularına değinmekte ve Kıbrıs'ta BM parametrelerine uygun çözümler yerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-KKTC'nin tanıtılması görüşünü savunmaktadır.

2. Dış Politikanın Kurumsallaştırılması

Fidan, yeni dönemde Türk Dış Politikası bağlamında ikinci ilke olarak dış politikanın kurumsallaştırılması ilkesini işaret etmektedir. Bu bağlamda var olan ilişkilerin güçlendirilmesi ve yeni ilişkiler kurulması temalarını gündeme getiren Bakan, bu hususta ilk olarak geleneksel müttefik Amerika Birleşik Devletleri-ABD'yi öne çıkarmaktadır. ABD ile çıkar ortaklığı temelinde ilişkileri geliştirmek istediklerini yazan Fidan'a göre, bu konuda kritik faktör ise müttefik ruhuna uygun hareket etmek olacaktır. Bakan'a göre, bunun yolu ise birbirine karşı güvenlik riski oluşturmaktan değil, güvenliğine katkı sağlamaktan geçmektedir. Türkiye'nin NATO'ya bağlı ve terörizmin her türlüsüne karşı çıkan bir devlet olduğunu yazan Fidan'a göre, Avrupa Birliği (AB) üyeliği hedefi de rafa kaldırılmış değildir. Bu bağlamda, Fidan, üyelik konusunun teknik bir mesele olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve bunun bazı üyelerin siyasi hedeflerine kurban edilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Türkiye'nin AB'ye alınmamasının stratejik bir hata olacağını da yazan eski MİT Başkanı, ahde vefa ilkesi ve liyakat esasları doğrultusunda reform çabalarına yeni dönemde ağırlık vereceklerini belirtmektedir.

Daha sonra Türk Devletleri Teşkilatı'nı gündeme getiren Fidan, bu girişimin Türk Dış Politikası'nda yükselen grafiğine işaret eder şekilde, ABD ve AB ile ilişkilerden sonra öncelikle bu konuyu değerlendirmekte ve Türkiye'nin bu teşkilat ve Türk Dünyası'nın bütünleşmesine büyük önem verdiğini belirtmektedir. "Türk Dünyası 2040 Vizyonu" doğrultusunda Türkiye'nin Türk Dünyası'ndaki bütünleşme çabalarını destekleyeceğini kaydeden Fidan, TURAN özel ekonomik bölgesinin kurulacağını da müjdelemektedir.

Fidan, ayrıca İslam Dünyası ve İslam İş Birliği Teşkilatı'na da özel bir önem atfederek yazısında buna değinmekte ve D-8 platformu yerine tüm İslam Dünyası'nı kapsayan İslam İş Birliği Teşkilatı çatısı altında İslam ülkelerinin siyasi ve ekonomik iş birliklerini geliştirmeleri gerektiğini vurgulamaktadır.

3. Refah Ortamının Geliştirilmesi

Hakan Fidan, üçüncü önemli ilke olarak refah ortamının geliştirilmesini gündeme getirmektedir. Türkiye'nin dünyanın en gelişmiş 10 ekonomisi arasına girmek istediğini belirten Fidan'a göre, yeni dönemde ekonomik ilişkiler her yönde yapılacak atılımlarla çeşitlendirilecektir. Özellikle yüksek ve kritik teknolojilere yatırım yapılacağını ifade eden Bakan, insanların, mal ve hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaşımını da desteklediklerini belirterek, piyasa ekonomisini savunmaktadır. Bu bağlamda, Fidan, AB ile Gümrük Birliği'nin güncellenmesi ve vize muafiyeti gibi hususlar üzerinde çalışmak istediklerini de kaydetmektedir. Ayrıca Türkiye olarak farklı bölgeler ve ülkeleri birbirlerine bağlayan enerji, ulaşım ve lojistik projelerine daima destek vereceklerini belirten Fidan, bu hususta özellikle TANAP projesini öne çıkarmaktadır.

4. Küresel Hedeflerin Geliştirilmesi 

Dr. Hakan Fidan, küresel sorunlara çözüm bulmak amacıyla küresel hedeflerin geliştirilmesini Türk Dış Politikası'nın yeni dönemdeki dördüncü önemli ilkesi olarak açıklarken, Türkiye'nin artık bölgesel bir güçten küresel bir güce dönüşme hedefinin de sinyallerini vermektedir. Bu bağlamda, Latin Amerika ve Karayipler, Yeniden Asya Girişimi, En Az Gelişmiş Ülkeler grubu ve Sıfır Atık Girişimi gibi temaları vurgulayan Fidan, özellikle Batı ülkelerinde artan ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi tehlikelerine de referans vermektedir. 

Bakanlığın ve Politika Yapım Sürecinin Dönüştürülmesi  

Türk Dış Politikası'na yeni dönemde yön verecek bu dört temel ilkeyi açıkladıktan sonra, Fidan, T.C. Dışişleri Bakanlığı ve Bakanlığın politika yapım sürecinde yaşanacak değişim-dönüşüm sürecini de izah etmektedir. Fidan, ilk olarak Bakanlıkta yapılacak teknolojik atılımdan ve yeni düzenlemelerden söz etmekte ve politika yapım sürecinde daha proaktif bir sürece işaret etmektedir. Günümüzde diplomasinin klasik anlamından çıkarak güvenlik, savunma, istihbarat, ekonomi, ticaret, finans, enerji, çevre, kültür, iletişim ve sağlık gibi unsurları da kapsayan kapsamlı ve karmaşık bir Uluslararası İlişkiler aktivitesi haline geldiğini belirten Fidan, bu bağlamda Bakanlığın artan iş yükü ve sorumluluklarını ima etmekte ve Bakanlığın yükselen profilini vurgulamaktadır.  

Değerlendirme

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Dr. Hakan Fidan'ın yazısı değerlendirildiğinde, bir Dışişleri Bakanı'nın elbette her şeyi açık açık söylemesinin veya yazmasının kolay olmadığını da akılda tutarak bir değerlendirme yaptığımızda, birkaç önemli husus not edilebilir diye düşünüyorum. Öncelikle, Fidan'ın KKTC'nin tanıtılması konusunda vurgusu ile, bu konuda artık Türkiye'nin tek devletli federal çözüm modeli ve BM parametrelerine uygun hareket etmeyeceğini ve sahadaki durumun da buna uygun olduğu konusundaki inancının pekişmiş olduğunu söyleyebiliriz. Yine Fidan'ın BM eleştirileri de, bu görüşlerini destekler niteliktedir. İkinci olarak, İsrail ile başlayan normalleşme sürecine karşın, Fidan, Filistin Sorunu'nun çözümünü bölgede barış ve istikrar için işaret ederek, bu konuyu hiçbir şekilde tamamen gözden çıkarmadıklarını açıkça belirtmiştir. Üçüncü olarak, dış politikanın kurumsallaştırılması bağlamında Türkiye'nin önem sırasını ABD/NATO, AB, Türk Dünyası ve İslam Dünyası şeklinde izah eden Fidan, yeni dönemde Batı eksenli çok boyutlu dış politika izleneceğinin sinyallerini vermiştir denilebilir. Dördüncü olarak, dış politikada küresel hedefler bahseden Fidan, bir anlamda bölgesel güç modelinden ziyade küresel güç hedefine odaklandıklarını göstermek istemiştir. Beşinci olarak, Fidan, AB üyelik sürecinde henüz pes etmediklerini ve bu konuyu gündemde tutacaklarını açıkça yazmış ve Brüksel ile ilişkilerin koparılmayacağını, tam tersine Gümrük Birliği'nin güncellenmesi ve vize muafiyeti sağlanması gibi hususlar temelinde geliştirilmeye çalışılacağını ifade etmiştir. Altıncı olarak, yeni Bakan, terörle mücadele konusunda olması gerektiği şekilde kararlı mesajlar verirken, Suriye ve Irak'ın toprak bütünlükleri ve Suriye konusunda BM Güvenlik Konseyi'nin kararına atıfta bulunarak, yeni dönemin dış siyasetine dair temel parametreleri açıkça ortaya koymuştur.

Yazıya eleştirel gözle bakıldığında ise, eksik olarak vurgulanabilecek tek hususun bu iddiaları hedeflere ulaşmak konusundaki ekonomik kaynak ve kapasitenin saptamasının yapılıp yapılmadığı konusundaki tespit noksanlığı olduğu söylenebilir. Zira hatırlanacağı üzere, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu döneminde de hayli iddialı bir dış politika manifestosu ilan eden ve bunu uygulayan Türkiye, daha sonra ekonomik ve askeri kapasitesinin buna yetmemesi nedeniyle başta Suriye olmak üzere birçok bölgede çeşitli zorluklar yaşamıştı. Bu bağlamda, Ankara'nın en temel sorunu, yakın geçmişte de, günümüzde de, pek muhtemeldir ki gelecekte de ekonomi olacak gibi gözükmektedir. Fidan'ın gizemli kişiliği ve istihbaratçı geçmişiyle Dışişleri Bakanlığı'na farklı bir renk ve heyecan getirdiğini ve özellikle sağ tabana uygun bir isim olduğunu da bu noktada belirtmek gerekir. Ancak elbette, Türkiye, sadece sağ görüşlü insanlardan kurulu bir ülke değildir ve daha büyük başarılar ve destek için, ülkenin tamamını kucaklayacak şekilde ciddi bir üslup ve başarılı bir performans gerekecektir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


9 Ekim 2023 Pazartesi

İsrail'e Büyük Şok: Hamas'ın Aksa Tufanı Saldırısı ve Olası Sonuçları


Giriş

Yıllardır çözümsüzlük ve şiddet sarmalında devam eden İsrail-Filistin Sorunu, Amerika Birleşik Devletleri'nin (kısaca ABD) son yıllarda tamamen İsrail yanlısı ve arabuluculuk çabasından uzak tavırları ve yeni kurulan Netenyahu-Likud koalisyon hükümetinde çok etkili hale gelen İsrail aşırı sağının Filistin Sorunu'nu Filistinlileri tamamen yok ederek veya göçe zorlayarak çözebileceği yönündeki mantık dışı yaklaşımlarının doğal bir sonucu olarak, 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas'ın düzenlediği terör saldırılarıyla adeta yeniden patladı ve aylar sonra bir kez daha uluslararası kamuoyunun birinci gündem maddesi haline geldi. Elbette, öncelikle bu elim olayda hayatını kaybeden tüm Yahudi dostlarımıza başsağlığı dilerken, bu yazıda, olayın nasıl geliştiği ve neden kaynaklanmış olabileceği hakkında Türkiye ve uluslararası medyada yer alan haberleri derleyerek, kendi görüşlerimi de yazının sonunda belirteceğim.

Olayın Kronolojisi ve İlk Tepkiler 

Hamas'ın bu beklenmedik saldırısı, 7 Ekim Cumartesi günü sabah saat 06:30 sularında Gazze'den İsrail hedeflerine atılan roketlerle başladı. 7 Ekim tarihi, 1973 Yom Kippur Savaşı'nın 50. yıldönümüne (6 Ekim 1973 tarihinin bir gün sonrasında) ve İsrail (Yahudi) halkının dini tatil günü olarak kutladıkları Cumartesi gününe denk getirilmesi bağlamında sembolik bir anlam da taşıyor olsa gerek. Bu şekilde, İslami bir örgüt olan Hamas, İsrail'e karşı sürdürdüğü savaşın dini boyutuna dikkat çekerek, İslam dünyasından daha büyük destek almaya çalışıyor olabilir. Oysa elbette, Filistin Sorunu, özünde Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki bir din kavgası değil, iki devlet arasındaki bir siyasi (toprak bazlı) mücadeledir. Hamas'ın bu şekilde Yahudilerin dini tatil gününde bir saldırı gerçekleştirmesi ise, kuşkusuz ahlaki açıdan da sorunlu bir yaklaşımdır.

Aksa Tufanı saldırısı grafikli anlatım 

Kaynak: Anadolu Ajansı

Hamas'ın İsrail'e yönelik roket saldırısı, aslında yıllardır kanıksanan ve İsrail'in Demir Kubbe (Iron Dome) sistemini kurarak önlemini almaya çalıştığı bir durum olsa da, Hamas'ın bu defa 5.000'in üzerinde roketle sistemli bir şekilde saldırıya geçmesi, saldırının geniş kapsamını gösteren önemli bir veri niteliğinde. Daha da önemlisi, muhtemelen aylardır ve belki de yıllardır üzerinde çalışılan bu kapsamlı saldırıda roket yağmuru ile yetinilmemesi ve Gazze Şeridi'ne yakın Sderot (Siderot) şehri üzerinden Hamas mensubu yüzleri maskeli militanların İsrail sokaklarında dehşet saçarak siviller de dahil İsraillileri katletmesi ve yüzlerce İsrailliyi de kaçırması oldu. "Aksa Tufanı" (Arapça: عملية طوفان الاقصى) adıyla başlatılan Hamas saldırısı, Sderot dışında Be'eri, Re'im, Nir Yitzak ve Kerem Şalom şehirlerini de kapsayan büyük bir taarruza dönüşürken, saldırıda toplam 700 civarında İsrail vatandaşının öldürüldüğü ve aralarında üst düzey İsrailli komutanların da bulunduğu 100 kadar kişinin de rehin alındığı bildiriliyor. Ayrıca, saldırılarda, 1.600 civarında İsrail vatandaşının da yaralandığı ifade ediliyor. Saldırılara, Lübnan'da bulunan İran etkisindeki Hizbullah'ın da İsrail'e roket saldırıları düzenleyerek destek verdiği düşünülünce, bu, bize, Birinci ve İkinci İntifada süreçleri de dahil olmak üzere, Hamas'ın 1973 Yom Kippur Savaşı'ndan bu yana en büyük saldırıyı organize ettiğini gösteriyor. Hamas militanlarının Gazze-İsrail sınırına yakın bir yerde düzenlenen Nova Müzik Festivali'ni basarak burada yüzlerce İsrailli genci katletmesi ise, İslami köktendinciliğin ne derece tehlikeli olabileceğine dair çok somut ve önemli bir olay.

Uydu görüntülerinden Hamas saldırısının etkileri

Kaynak: BBC

Saldırının şaşkınlığından uzun süre kurtulamayan İsrail tarafı ise, üst düzey bir yetkili tarafından yapılan "bu, bizim 11 Eylül'ümüz" ve bir diğer üst düzey yetkilinin yaptığı "bu, bizim Pearl Harbor baskınımız" açıklamalarının yanı sıra, Başbakan Binyamin Netenyahu tarafından yapılan "savaştayız" açıklaması ile giderek ABD'de 2001 yılında yaşanan 11 Eylül (9/11) saldırısının ardından Amerikan yönetiminin verdiği tepkilere benzer şekilde reaksiyonlar göstermeye başladı. İsrail Ordusu, ilk şaşkınlığın ardından olay günü ilerleyen saatlerde "Demir Kılıç" (İbranice: מבצע חרבות ברזל) operasyonunu başlatarak saldırgan güçleri püskürtürken, Gazze'ye yönelik bombalamalara da hemen başlandı. Bombalamalarda, Hamas'a ait tesislerin seçildiği belirtilse de, bombalamalar nedeniyle çok sayıda Filistinli sivilin de hayatlarını kaybettiği gözlemlendi. Karşı taarruzda şimdiye kadar 300'ün üzerinde Filistinlinin can verdiği belirtilirken, İsrail Ordusu-IDF'nin yakında Gazze'ye kapsamlı bir kara harekâtı da gerçekleştireceği açıklandı. Bunun yanı sıra, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Gazze'ye yönelik toptan bir kuşatma kararı alındığını duyururken, bu bölgeye elektrik, su ve yiyecek geçişine izin vermeyeceklerini de ilan etti. Bu bağlamda, İsrail'in intikamını almaya çalışacağı bu süreçte Gazze'de sivillerin yaşam koşullarının maalesef çok zorlu hale geleceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. İsrail'de, ayrıca, Başbakan Netenyahu ve hükümete destek amacıyla bir olağanüstü hâl hükümetinin kurulması da gündemde. Nitekim ana muhalefet lideri Yair Lapid de bu konuda olumlu görüş beyan etmiş durumda. Hamas'ın bu büyük saldırısı, Amerikan yapımı filmler, diziler ve belgesellerde genelde istihbarat konusundaki üstün başarıları öne çıkarılan İsrail'in bu konuda en azından bu defa pek de dikkatli ve özenli davranmadığı algısını yarattı. Öyle ki, birçok ülke basınında olay "İsrail istihbaratının çöküşü" olarak lanse edilirken, bu konuda hakikaten de İsrail'in ön alıcı tedbirleri yeterince almamış olması dikkat çekti.

İsrail'in en yakın ve tarihi müttefiki olan ABD'de ise, iktidardaki Demokrat Joe Biden yönetimi olaylar karşısında hemen harekete geçerek, İsrail'e destek amacıyla bir uçak gemisi filosunu Doğu Akdeniz'de İsrail yakınlarına gönderdi. ABD Savunma Bakanı Llyod Austin, Gerald Ford uçak gemisi ve ona eşlik edecek  kruvazör ve destroyerlerin Doğu Akdeniz'e hareket emrini verirken, Washington'ın İsrail'e silah ve mühimmat desteği de sağlayacağı ifade ediliyor.

İsrail'i tanıyan ilk Müslüman nüfusu yoğun ülke olan Türkiye ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aracılığıyla dengeli mesajlar verdi. Erdoğan, olay günü düzenlenen AK Parti Kongresi'nde, bu konuda şunları söyledi: "Türkiye olarak bu sabah İsrail'de meydana gelen hadiseler ışığında tüm tarafları itidalle hareket etmeye, gerilimi daha da tırmandıracak fevri adımlardan uzak durmaya çağırıyoruz." Erdoğan, olayın ertesi gününde ise, "Filistin meselesi uluslararası hukuka göre çözülmelidir" açıklamasını yaptı. İsrail'in Ankara Büyükelçisi İrit Lillian, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamalarını destek verici bulduklarını ifade ederken, muhalefetten yapılan bazı açıklamaları ise şaşırtıcı bulduklarını söyledi. Hatırlanacağı üzere, Erdoğan, Türkiye-İsrail normalleşmesi kapsamında kısa süre önce Netenyahu ile görüşmüş ve İsrail'le ilişkiler konusunda müspet mesajlar vermeyi tercih etmişti.

Olayın Siyasi Sonuçları

İsrail'in son 50 yıldır maruz kaldığı en büyük saldırı olan "Aksa Tufanı", kuşkusuz İsrail ve bölge siyaseti açısından kalıcı sonuçlar doğuracaktır. Öncelikle, bölgesinde istenmeyen bir devlet olarak kurulan İsrail'in daha ilk günden itibaren bir "güvenlik devleti" olarak doğduğu düşünüldüğünde, bu olaya yönelik tepkileri de kanımca çok sert olacaktır. 1972 Münih Olimpiyatları'nda İsrailli sporculara yapılan saldırılar sonrasında ve İsrailli asker Gilad Şalit'in kaçırılması olayında Tel Aviv/Kudüs'ün verdiği aşırı tepkiler düşünüldüğünde, bu hafta içerisinde İsrail Ordusu'nun Gazze'yi ablukaya alacağı ve tam bir fiili işgal gerçekleştireceğini öngörmek yerinde olur. Bunun ise, Gazze'de Hamas militanlarının direnişi nedeniyle çok büyük kayıplara yol açması riski var. Ayrıca, klasik cephe savaşlarından daha farklı olan şehir-içi savaş konseptine aşina olmayan ordular için, bu tarz durumlar oldukça zorlayıcı olabilir. Nitekim İsrail Ordusu-IDF, 2006 Lübnan Savaşı'nda şehir-içi çatışmalarda beklenen başarıyı gösterememiş ve açık bir zafer elde edememişti. Ancak hem İsrail Ordusu'nun yıllardır şehir-içi savaş konusunda yaptığı atılım, hem de İsrail Ordusu ve istihbaratının Gazze'yi Lübnan'a kıyasla çok daha iyi bildiği düşünülürse, bu defa IDF'nin kesin bir zaferini beklemek sanki akla daha yatkın bir ihtimal. Ancak İsrail'in askeri zaferinin Filistin Davası'nı sonlandıramayacağı da ortada; zira bu konuda taraflar arasında derin bir fikir ayrılığı var ve İsrail'in işgal ederek yerleşimci yerleştirdiği bölgelerde uluslararası hukuka aykırı bir durum da söz konusu.

İkinci olarak, Donald Trump döneminde yapılan İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) ile somutlaşan İsrail-Arap yakınlaşması, bu olay nedeniyle bir süre askıya alınabilecektir. Nitekim olay öncesinde İsrail ile Suudi Arabistan arasında ilişkileri normalleştirme görüşmelerinin yapıldığı açıklanmışken, yaşanan bu olay ve sonrasında İsrail'in gerçekleştirmesi beklenen kanlı karşı taarruz nedeniyle, muhtemelen Riyad ve diğer Arap devletleri, sürecin gelişimini görmek ve normalleşmeyi ötelemek isteyeceklerdir. Zaten bu olayda, Hamas ve arkasındaki destekleyici güçlerin -ki genelde bu konuda otoriteler İran'ı işaret etmektedirler- İsrail-Arap normalleşmesini hedef aldıkları da iddia edilebilir. Gazeteci Fehim Taştekin de bu görüşü savunurken, İsrail'in artık iki devletli çözümü desteklemediğine ve tüm bölgeyi İsrail'in ele geçirebileceğine dair aşırı sağın argümanlarının güç kazanmaya başladığına vurgu yapıyor.

Üçüncü olarak, bu olayın her iki tarafta da aşırı sağın güçlenmesine neden olması riski bulunuyor. İsrail, artık sol siyaseti neredeyse tamamen tasfiye etmiş tam bir aşırı sağ devlet görüntüsü çizerken, Filistin'de de sol ve seküler El Fetih Batı Şeria'da bile artık geleneksel gücünü kaybediyor ve radikal İslamcı Hamas, hem Gazze, hem de diğer bölgelerde giderek güç kazanıyor. İsrail siyasetinde Netenyahu gibi aşırı sağ bir figür bile artık normal birisi haline gelirken, Naftali Bennett ve Bezalel Smotrich gibi aşırılık yanlısı ve Filistin Sorunu'nu Filistin Devleti'ni tamamen yok ederek çözmek isteyen figürler siyasette giderek ön plana çıkarılıyor.

Dördüncü olarak, Filistin Sorunu'nda yıllardır yaşanan çözümsüzlük ve dahası giderek artan şiddet, ABD'nin küresel liderliğinin tartışmalı hale geldiğini düşündürüyor. Zira ABD, bugüne kadar ne yazık ki Ortadoğu ve diğer bölgelerdeki hiçbir siyasi sorunu çözemediği gibi, İsrail'de yükselen aşırı sağı da doğal kabul ediyor ve bu durumla mücadele etmek bir yana, buna destek verircesine pozisyon alıyor. ABD, Ortadoğu politikalarında kendi ilkeleriyle de ters düşen bir politika sergiliyor ve bunun farkına bile varamıyor. Öyle ki, Washington, tüm dünyada demokrasileri teşvik eder ve Başkan Biden düzenlediği Demokrasi Zirvelerine Türkiye gibi demokratik seçim yapabilen bir ülkeyi davet etmeye tenezzül etmezken, Filistin'de demokratik yolla sandıktan çıkmış radikal Hamas'ı kabullenmiyor ve Ortadoğu ülkelerinde radikal İslamcıların güçlenmesinden endişe ettiği için otoriter rejimlere destek veriyor. Bu, elbette anlaşılabilir bir durum olmakla birlikte, ABD'nin tüm Ortadoğu ülkelerinde -İsrail'in güvenliği amacıyla- anti-demokratik rejimleri destekleyip, yine bir Ortadoğu devleti sayılabilecek Türkiye'den Avrupa tipi pekişmiş ve tam bir demokrasi olmasını beklemesi tutarlı bir davranış gibi gözükmüyor. Zaten ABD ve İsrail'in bu konudaki ilkeleri de birbiriyle örtüşmüyor; İsrail için seküler ve İsrail'e düşman olmayan İslami askeri diktatörlük rejimleri, demokratik İslami rejimlere kıyasla çok daha az zararlı iken, Washington, en azından teoride ve söylem düzeyinde halen demokratik ve popüler yönetimleri destekliyor. ABD, son yıllarda Filistin Sorunu'nda artık bir barış planı açıklamaya bile zahmet etmiyor ve sorunun Filistinlilerin tamamen yok edileceği bir zeminde çözülmesine adeta yeşil ışık yakıyor. Geleneksel olarak Filistinli haklarını savunan Demokratların artık Trump gibi bir barış planı açıklamaya bile yeltenmemeleri ise, ABD'nin tamamen İsrail aşırı sağının kontrolüne girdiğini düşündürüyor. 

Beşinci olarak, ABD'nin bu konudaki tutarsız ve isteksiz politikalarının da etkisiyle, Filistin Sorunu, Çin Halk Cumhuriyeti gibi yeni büyük güç adayları ve Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güç adayları için yakın gelecekte önemli bir diplomasi unsuru haline gelebilir. Ortadoğu'da yüzlerce insanın ölümünü doğal ve hayatın akışına uygun gösteren yaklaşımlar, kuşkusuz insan medeniyetinin kazanımlarını henüz içselleştirememiş radikal bir yaklaşımın ifadesi. Bu bağlamda, uluslararası hukuk temelinde tüm sorunların siyasi ve diplomatik yollarla barışçıl çözümünü savunan devletler, zaman içerisinde küresel sistemde daha önemli ve başarılı hale gelebilirler. Filistin Sorunu bağlamında, özellikle Çin ve İran gibi devletlerin öne çıkma ihtimali bulunuyor. Açık konuşmak gerekirse, İran, yakın gelecekte nükleer silahlara erişmesi durumunda İsrail'i Filistin Devleti'ni tanımaya zorlayan devlet olabilmek şansını yakalayabilir. Zira taraflar arasında nükleer denge oluşursa, İsrail, gönülsüz de olsa karşılıklı imha garantili bir savaştan ziyade Filistin'i tanımayı kabullenebilir. Türkiye de, benzer şekilde, Hamas da dahil tüm taraflarla konuşabilen az sayıda aktörden biri olarak, bu süreçte önem ve değer kazanabilir. Suudi Arabistan ise, İran'ın zorlayıcı barışı gerçekleşmeden İsrail ile Filistin'i barıştıran ve bu sayede İsrail'le ilişkilerini normalleştiren bir devlet olmayı isteyebilir. Bu bağlamda, bu büyük krize rağmen, 2024 yılı içerisinde ciddi diplomatik gelişmeler yaşanabilir.

Altıncı olarak, bu olay Hamas'a yönelik yaklaşımları da olumsuz etkileyebilir. Örneğin, bugüne kadar İsrail'in aşırı güç kullanımı ve Hamas'a yönelik ön yargılar nedeniyle bu konuda daha destekleyici tutum alan Türkiye, Hamas'ın bu açık ve büyük terör saldırısı sonrasında, Hamas'la ilişkilerini kısıtlama yoluna gidebilir. Bu, hükümetin İsrail'le normalleşme politikası ile de tutarlı bir hâl alabilir. Ancak Hamas'ın güvenirliğini kaybettiği ve El Fetih'in güç kaybettiği bir ortamda Filistinlilerin nasıl temsil edileceği ve barışın nasıl sağlanacağı da ayrı bir muamma olacaktır. 

Sonuç

Sonuç olarak, 7 Ekim'de başlayan İsrail'e yönelik büyük Hamas terör saldırısı, siyasi tarih kitaplarına geçecek büyük bir postmodern savaş örneğidir. Saldırıda kullanılan paraşütlü birlikler ve silahlı insansız hava araçları (SİHAlar), olayın kapsamını ve planlanmasındaki zekayı ortaya koymaktadır. Bu, kuşkusuz kınanması gereken bir olaydır ve bir terör eylemidir. Bu bağlamda, öncelikle İsrail Devleti ve halkıyla dayanışmak gerekir. Ancak şu da bir gerçektir ki, BM Güvenlik Konseyi'nin kararlarına uymayan ve Filistin topraklarını yıllar içerisinde işgale başlayan İsrail'e karşı, Filistinliler için seçenekler sınırlıdır. Bunlar; ya Filistin'i terk etmek, ya da İsrail'le savaşmak şeklinde özetlenebilir. Filistin halkı da, milliyetçi duruşu tercih ederek, topraklarını savunmaktadır. Bu konuda İsrail Devleti'nin hazırlıksız yakalanması ise oldukça şaşırtıcıdır. 

Sonsöz, Ortadoğu'da silah şirketleri ve büyük devletlerin ticari çıkarlarının geçerli olduğu kirli bir düzen sürmektedir. Maalesef İngiltere ve Fransa gibi kolonyal güçlerin yerini alan ABD, bölgeye istikrar getirmemiş ve durumu daha da kötü bir noktaya taşımıştır. Bölgedeki istikrarsızlık, çok eleştirilen Osmanlı Barışı (Pax Ottomanica) döneminden bile daha olumsuz durumdadır. Bu bağlamda, Türkiye ve İran gibi yerel aktörlerin güçlenmesi ve özellikle mezhepçi bir dış politika anlayışı gütmeyen Türkiye'nin çözüm süreçlerinde aktif şekilde yer alması, bence herkesin yararına olacaktır. Zira Türkiye, ne Yahudiler, ne Sünniler, ne Şiiler, ne Hıristiyanlar, ne de başka bir grupla kavga içerisinde olmayan belki de bölgedeki yegane devlettir. Türkiye'nin Batı dünyasında çok eleştirilen lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın da İsrail'e karşıt olmadığı ve yalnızca uluslararası hukuk çerçevesinde Filistin Devleti'nin varlığını savunduğu, 2003 yılında göreve başlamasından itibaren yaptığı tüm konuşmalarından kolaylıkla anlaşılabilecek bir durumdur. Bu, radikal bir yaklaşım olmayıp uluslararası hukukla uyumlu, tam tersine, Filistin Devleti'ni yok sayanların duruşu radikal bir duruştur. Ancak elbette, bu doğrultuda, Türkiye'nin Kıbrıs'ta neden BM parametrelerine uygun hareket etmediği de ayrı bir tartışma konusudur. Son olarak, benim görüşüme göre, Müslümanları radikalleştiren Filistin Sorunu'nun çözümü, İsrail de dahil olmak üzere herkesin lehine bir kazanım olacaktır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Ekim 2023 Cumartesi

Türk-Amerikan İlişkilerinde Yeni Bir Kriz Mi? ABD, Türk Sihasını Düşürdü!

 

Giriş

2023 yılı Mayıs ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve iktidar partisi AK Parti'nin üstün bir performansla yeniden seçilmesi sonrasında, yeni atanan bazı Bakanların (Hakan Fidan ve Mehmet Şimşek başta olmak üzere) Batı ülkelerinde eğitim almış ve başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Birleşik Krallık gibi Batılı ülkelerle iyi ilişkileri olan kişiler olması nedeniyle, Türk Dış Politikası'nda yeniden bir Batı ile yakınlaşma döneminin yaşanabileceği umudu yeşermişti. Nitekim ilk haftalarda kurulan sıcak temaslar ve kullanılan yapıcı üslup da Türkiye'nin Batı dünyası ile ilişkilerini düzeltmesi bağlamında oldukça umut vericiydi. Ancak ikili ilişkilerdeki ciddi yapısal sorunlar çözülemediği için, kısa sürede ilişkilerde sorunlar ve krizler yine başgöstermeye başladı. Nitekim geçtiğimiz gün, Suriye'nin kuzeybatısındaki Haseke yakınlarında Türkiye'ye ait bir SİHA'nın ABD F-16'sı tarafından düşürülmesi, yalnızca Türk-Amerikan ilişkileri açısından değil, NATO açısından da ciddi bir krize sebebiyet verdi. Bu yazıda, bu olayı enine boyuna değerlendireceğim.

Ne Oldu?

1 Ekim tarihinde PKK'nın Ankara'da İçişleri Bakanlığı'nı hedef alan terör eylemi sonrasında, Türkiye, PKK uzantısı hedeflerin vurulması adına Suriye'ye yönelik faaliyetlerine hız vermişti. Türkiye'nin yeni Dışişleri Bakanı olan eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan, olay sonrasında basına yaptığı açıklamada, başta ABD olmak üzere bölgede faaliyet gösteren ve terör örgütlerine destek veren yabancı ülkeleri kastederek, "üçüncü tarafların PKK/YPG’li tesislerden ve şahıslardan uzak durmasını tavsiye ediyorum" şeklinde iddialı bir ifade kullanmıştı. Ancak 5 Ekim tarihinde yaşanan bir olay, adeta ABD'nin Hakan Fidan'ın sözlerine cevap niteliğindeki bir tepkisi olarak algılandı. Öyle ki, bu tarihte Suriye'de MİT adına görev yapan bir silahlı insansız hava aracı (SİHA veya drone) ABD Ordusu adına görev yapan bir F-16 uçağı tarafından düşürüldü. SİHA'larda insan personelin görev yapmaması ve can kaybı olmaması nedeniyle olay şimdilik büyük bir krize dönüşmese de, NATO tarihinde büyük ihtimalle ilk kez iki müttefikin bilinçli bir şekilde birbirlerine ait savaş teçhizatına zarar veriyor oluşu, hem Türk-Amerikan ilişkileri, hem de NATO'nun birliği açısından gelinen vahim noktayı ispatladı.

ABD'nin eylemi Hakan Fidan'ın sözlerine cevap gibi algılandı

İlk açıklamalar ABD resmi makamlarından gelirken, olayın gerçekleştiği 5 Ekim gecesi konuşan Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, "ABD'li komutanlar, Amerikan kuvvetlerine 500 metreden daha yakına gelen Türkiye'ye ait insansız hava aracını potansiyel bir tehdit olarak değerlendirdi. ABD F-16 savaş uçakları daha sonra İHA'yı meşru müdafaa amacıyla düşürdü." açıklamasını yapmıştır. Amerikalı yetkili, olayın ABD kontrolündeki kısıtlanmış harekât bölgesine yapılan bir uçuş nedeniyle gerçekleştiğini ve olay öncesinde uyarı yaptıklarını belirtirken, iki ülke Savunma Bakanları Lloyd Austin ve Yaşar Güler'in görüşmelerinin de olumlu geçtiğini vurgulamış ve Türkiye'nin önemli bir NATO müttefiki olduğunun altını çizmiştir. Amerikalı yetkililer, olayın Türk SİHA'sının izinsiz olarak Amerikan hedeflerine 500 metre yaklaşmasının ardından gerçekleştiğini ve yerel saatle 11:40'ta vuku bulduğunu ifade etmişlerdir. Amerikan basınında yer alan ilk haberlerde, düşürülen SİHA'nın Bayraktar TB2 modelinde olduğu ve SİHA'yı vurmak için kullanılan F-16'nın da Ürdün'den havalandığı belirtilmiştir. İlerleyen günlerde F-16'nın Musul'dan kalktığı da iddia edilmiştir.

Olayın hemen ardından Reuters haber ajansına konuşan Türk yetkililer ise, SİHA'nın Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) ait olmadığını vurgulamışlardır. Bu açıklama, başta düşürülen SİHA'nın Türkiye'ye ait olmadığı şeklinde algılansa da, ilerleyen saatlerde düşürülen SİHA'nın MİT adına Suriye'de istihbarat toplama faaliyetleri gerçekleştiren bir drone olduğu iddia edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise, ilerleyen saatlerde yaptığı açıklamada, "Operasyon esnasında üçüncü taraflarla işletilen çatışmasızlık mekanizmasındaki farklı teknik değerlendirmeler nedeniyle bir Siha kaybedilmiştir. İlgili taraflarla çatışmasızlık mekanizmasının daha etkin işletilmesi yönünde gerekli tedbirler alınmaktadır." ifadelerine yer vermiştir. Bu şekilde, T.C. Dışişleri Bakanlığı, olayın büyümesi ve iki müttefikin arasını daha da açmasını önlemek için dikkatli ve özenli bir üslup kullanmayı tercih etmiştir. 

Olayın Analizi

Olay hakkında tüm detaylar henüz bilinmese de, Amerikan tarafının yaptığı açıklamalarda, Türk SİHA'sının Amerikan askerlerinin 500 metre kadar yakınına geldiği ve bu konuda kendilerine önceden herhangi bir bilgi verilmediği vurgulanmıştır. Bu bağlamda, ilk söylenmesi gereken husus, iki NATO üyesi ülkenin Suriye'de uyguladıkları politikaların birbirlerine taban tabana zıt ve bunun da ötesinde son derece koordinasyonsuz biçimde kurgulanıyor olmasıdır. Öyle ki, NATO'nun en büyük iki ordusuna sahip olan devletler, birbirlerinin terör örgütü kabul ettikleri örgütlere alenen destek vermektedirler. ABD, Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü PYD/YPG gibi Kürt gruplarını Suriye'de alenen destekler, silahla donatır ve onlara yönelik eğitim faaliyetleri gerçekleştirirken, Türkiye de ABD'nin terör örgütü kapsamında değerlendirdiği Hamas'la ilişkilerini sürdürmektedir. Bu da, kuşkusuz, akıllara Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un birkaç yıl önce söylediği "NATO'nun beyin ölümü" söylemini getirmekte ve Batı dünyasının askeri alyansının daha uyumlu hale getirilmesi gerektiğini göstermektedir.

İkinci olarak, Türk SİHA'sının ABD'den izinsiz uçuş yaparak istihbarat topluyor olmasına yönelik ABD Ordusu'nun tepkisinin de son derece sert olması hususu vurgulanabilir. Zira her ne kadar bu olay Amerikan askeri makamlarınca "meşru müdafaa" olarak değerlendirilse de, Türk SİHA'sının Amerikan hedeflerine yönelik bir saldırı hazırlığı içerisinde olmadığı ortadadır. Yani Washington, Ankara ile ilişkilerindeki güvensizlik ve kötü gidişatın sonucu olarak, bu olayda verilebilecek en sert tepkiyi göstermiş ve SİHA'yı düşürmeyi seçmiştir. Ancak bu sert tepkinin temelinde de, geçtiğimiz yıl Kasım ayında Suriye'ye yapılan bir Türk SİHA saldırısında Amerikan hedeflerinin güvenliğinin riske atıldığı iddiasının etkili olduğu söylenebilir. Bu konuda haklı tarafı belirleyecek husus ise, kuşkusuz, askeri hukuk açısından önemli bir kavram olan "angajman kuralları" (rules of engagement) esaslarıdır. Bu bağlamda, Sanremo Handbook on Rules of Engagement'a göre, meşru müdafaa hakkının (self-defence) kullanılması için, düşmanca hareket ve niyetin (hostile act and intent) oluşması gerekmektedir. Türk SİHA'sı için bu durumun ne derece geçerli olduğu ise tartışmalıdır. Bu konuyu siviller yerine askeri uzman ve hukukçuların değerlendirmesi daha doğru olacaktır. 

Üçüncü olarak, gerek Türkiye medyası, gerekse uluslararası medyada bazı kişilerin olayı ele alış şeklinin Türk-Amerikan ilişkilerinde krizler yaşanmasını teşvik eder nitelikte olması düşündürücüdür. Zira iki müttefik ve demokratik ülkenin birbirleriyle ilişkilerinin bozulması, ne bu ülkelere, ne de dünyanın geri kalan ülkelerine fayda sağlayabilecek bir husus değildir. Bu durum, Türk-Amerikan ilişkilerinde artık üçüncü aktörlerin (Türkiye örneğinde bu Rusya olabilir) çok önemli hale ve etkin konuma geldiklerini düşündürmektedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye'nin NATO ittifakındaki yerinin sağlamlaşması için Suriye'deki koordinasyonsuz ve birbiriyle çelişen politikaların uyumlu hale getirilmesi gerektiği ortadadır. Bu konuda elbette taraflar müzakere yöntemiyle ve uluslararası hukuk ve teammüller doğrultusunda bir uzlaşıya varmalıdırlar. Zira iki ülkenin birbirlerine ihtiyaçları olduğu gibi, dünyanın geri kalanı için de iyi kötü demokrasi olmaya çalışan bu devletlerin müttefiklik ilişkilerini koruması çok faydalıdır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


5 Ekim 2023 Perşembe

Interview with Dr. Theano Kalavana

 

Dr. Theano Kalavana holds a PhD in Psychology, MSc in Health Psychology, and BSc in Psychology. Her career focuses on the Psychology of Motivation, Communication Skills, and Self-management. Until 2019, she was in academia as an Assistant Professor in Health Psychology and Clinical Communication at the St George’s Medical Program of the University in London through the Medical School, University of Nicosia. Before that, she was a visiting lecturer at the Nursing department of Cyprus University of Technology and at the department of Psychology of the University of Cyprus. In 2014, she received a big European Research Grant and started her research with health professionals on their self-regulation skills and patients’ satisfaction. Since then, she started delivering training programs (based on the research results) to hospital organizations on resilience, effective communication skills, self-regulation for goal accomplishment, and patients satisfaction. Due to this experience and exposure, her journey into HR and Business world started. Apart from the academia, she has worked as a project manager and facilitator for leadership programs in large organizations. Since 2019, she works mostly, as an Executive Coach in Leadership and Well Being. She is a Professional Certified Coach accredited by the International Coach Federation, with more than 2500 hours on one-to-one and team coaching.

Ozan Örmeci: Thank you for accepting our interview proposal. Could you please tell us more about your interest in Cypriot politics and earlier political efforts?

Theano Kalavana: I started being involved in bicommunal activities since 2003 through several programs and always on a volunteer basis. I have collaborated in programs of the UNDP Act, and in 2009, I was one of the founders of the Cyprus Friendship Program. The last 5 years I have been involved as Secretary General of OPEK (an NGO for Social reform) and is been almost a year that I was elected as the chairperson of OPEK. Additionally, in 2021, I was also a candidate for the parliament with the Green Party of Cyprus. Also, since 2018, I have a Sunday column in one of the biggest newspapers in the Republic of Cyprus. Usually, my articles address several political developments and developments around the world and how this is impacting Cyprus and the possibility of reconciliation and resolution of the Cyprus problem.

Ozan Örmeci: How is Türkiye (Turkey) perceived by Greek Cypriots? Do all people automatically see Turkey as an enemy or are there positive approaches as well to our country thanks to the long history of Ottoman peace in Cyprus in addition to the Turkish military effort to restore democracy in the island in 1974 following the military coup? 

Theano Kalavana: The majority of Cypriots -and this is due to how media presents the news and the developments- if I may say has a negative perception of Türkiye. Even the words that journalists choose to use in their articles or in TV news such as calling President Erdoğan “the Sultan” immediately creates negative images in people’s minds. Türkiye, for the majority of the Greek Cypriots is not a country that we can trust. It is not considered as a trustworthy partner, lacking credibility and not a country that can be hold accountable. There is a great hesitation even when the negotiations were taking place and a huge doubt whether Türkiye will commit to the decisions or the possible solution that will be agreed. Also, Greek Cypriots -due to the huge problem of migration- believe that Türkiye is sending boats with refugees on purpose to Cyprus and that the migrant smugglers are people who are protected by Türkiye. So, as you understand, it is not only the history since 1963, then 1974, it is not only the recent development with Famagusta and the interference of Türkiye ships in the gas exploration in the exclusive sea zones, but recently it is also the migration issue that has a direct impact on the economy of the country. But of course, there are Cypriots who do believe that there is space for reconciliation, solving the Cyprus problem and Türkiye can be an accountable partner in peace.

Ozan Örmeci: In Turkey, the general idea is that the Church of Cyprus is very influential in politics, as proven by the example of Archbishop Makarios, and it is against a democratic united federal Cyprus based on the equal rights of Turkish and Greek Cypriots? Do you think this is correct? How does the Church of Cyprus stand in terms of the Cyprus Problem?

Theano Kalavana: To be honest, the Church of Cyprus interferes in everything and ‘yes’, because of its power, it has always influenced the people of Cyprus. Indeed, the Church influences education, which is the most important aspect on the development of citizens that will stand in the future and support peace and reconciliation. In people’s mind, the Church seems to be against a democratic united federal Cyprus based on the equal rights of Turkish and Greek Cypriots. I think it is not only the Church that is against this, but there are also many Cypriots that are against equal rights. I think the Church of Cyprus was always an ally with Russians due to sharing the same religion (sect) and of course the dependence of Cyprus economy and banks on Russians’ money. It is well known that Russia is not keen to the solution of the Cyprus problem and I do believe that they influence not only the Church, but also the majority -if not all- of the political parties.

Ozan Örmeci: What is your opinion and suggestion about the solution of the decades old Cyprus Problem? Do you think despite of all failed previous efforts, a united federal Cyprus is the only viable option or there could be other paradigms to establish friendly relations between Turkey and Greek Cypriots?

Theano Kalavana: United Federal Cyprus is the only viable option in my understanding. Of course, many parameters within the resolution will differentiate since the last failed negotiation attempt at Crans Montana. I do not believe that the two-state solution will work well and it will put us in many troubles with the European Union (EU) as well. Friendly relations between Türkiye and Greek Cypriots can be established through different means, but we have abandoned everything since 2017. There are several measures that could have created a mutual trust between the two communities that were abandoned or not placed forward. I believe that both communities need to cooperate on common goals such as the health, the economy of the country etc. If there is a lack of interdependencies for progression, then any attempt will fail again at a great cost for everyone living on this island.

Ozan Örmeci: Do Greek Cypriots travel to Turkey frequently? Does the Greek Orthodox Church in Fener, Istanbul keep its importance for pious Greek Orthodox people and the clergy?

Theano Kalavana: I think Greek Cypriots do travel frequently to Türkiye in recent years as many travel agents are promoting excursions to Istanbul. Also, I know that some churches and priests have been organizing religious trips to Church in Fener. The majority of Cypriots do not hesitate to travel to Türkiye; especially in the past few years, with lira dropping so much compared to euro, Türkiye has become a very cheap touristic destination for many Cypriots. To be honest, I saw many pictures of my ex-university students having their summer holidays in Istanbul. I am also aware that there are many Greek Cypriots that visit specific doctors in Istanbul for cosmetic surgery, but also for neurosurgeries.

Ozan Örmeci: The new Cyprus President Nikos Christodoulides is not well-known in Türkiye. What are his opinions concerning the future of Cyprus, relations with Türkiye, and a possible energy cooperation between regional actors in the Eastern Mediterranean?

Theano Kalavana: I think none of us understand what he really wants. Even diplomats that had meetings with him could not extract any clear intentions. What we must not forget is that he was the right hand of Nicos Anastasiades for everything and next to him in the negotiations in Crans Montana. So, the impression that he gives to the public is that he wants the negotiations to start, but he is not ready to take any major decisions that will cost his political status and reputation. A great example that I can share is the incidence in Pyla. Even though he agreed a month before the incidence, he did not confirm his agreement later and used the whole incidence to create internal impressions of patriotism. In addition, he is already a President for 7 months and so far, has shown zero actions towards bringing together the two communities or implementing trust measures that will impact in a positive way both communities and create the psychological safety between the two communities.

Ozan Örmeci: Do you think with more democratization efforts and a well-negotiated settlement in Cyprus, Türkiye could accede to the European Union as full-member in the future?

Theano Kalavana: It will be a very long road for Türkiye to join EU. It needs so much to take place for something like that. The most important is to abandon the attitude and mindset that Türkiye had back the Balkan Wars etc. That is a huge country with power and you should consider us. This kind of approach will not work for the EU. Of course, democratization efforts are number one issue, then solving all the conflicts that has around the neighborhood and then a more EU-oriented mindset can be a key to come closer to EU, but joining it will take more than a decade in my opinion.

Ozan Örmeci: How is the relationship between Turkish Cypriots and Greek Cypriots since the opening of border gates in the early 2000s? Do clashes occur frequently or people mostly live in peace and harmony?

Theano Kalavana: They live in peace, no clashes as far as I am aware. There is a tendency to ignore each other, but we do not have a problem doing our shopping in the north/occupied part or Turkish Cypriots to shop in the Republic of Cyprus. The increased prices of oil/petrol pushed many Greek Cypriots to visit very often the north for fuels. I do believe also that several companies are collaborating for different products in a more silent way. We also know that there are female Greek Cypriots visiting cosmetic doctors in the north; plus, many Cypriots are buying their medication from the pharmacies in the north. In addition, several private schools in the Republic of Cyprus have Turkish Cypriot pupils. We live next to each other, do things next to each other, but afraid of a political solution. It does not make a lot of sense. But I guess there is the fear that if we make peace, there is the possibility of things not going well again -like in the 1960s- and we might experience another war. So better what we are used to now than the unknown. Of course, there are still many individuals that have established friendships or reconnected with people they used to know before the war and spend time together and having holidays together. Also, many NGOs still do a lot of bicommunal activities together.

Ozan Örmeci: I am sure you visited the TRNC many times. So, comparing the northern and the southern political identity on the island, as a Cypriot, what are your observations about similarities and differences?

Theano Kalavana: Too many similarities as to the culture and mindset. Although I believe Turkish Cypriots are more honest and still more keen for solution compared to Greek Cypriots. The anarchy of architecture is the same. We also have similar approaches of doing business and making money without having a mature plan. The ‘at the moment economy’ instead of creating long-term plans to have sustainable economy is what I also observe to be the same. Although I know that religion was not an important aspect in Turkish Cypriots life, I do observe that they have started building many mosques like we build huge churches. The food is the same of course. One of our biggest differences is that the Turkish Cypriots have the strength to fight for their values and their beliefs, and they are always ready to protest when things are not right even though their economy depends on Türkiye. The recent example with the journalist and the newspaper that took Ersin Tatar to the court and won the case is one of the many. I have observed how the teachers’ association is so active and believes so much as to the way that history needs to be taught at schools so that the children do not develop enemy images in their head. The doctors’ association is also very active as to civil society. The related Greek Cypriot associations do not take such actions or have any intention to do so. 

Ozan Örmeci: Theano, thank you very much for your time and I wish you all the best for the rest of your life. I also hope to welcome you in the future in Istanbul for a conference on the Cyprus Problem and Turkey’s relations with the EU.

Date: 06.10.2023


Egemenlik Kavramı Işığında Türkiye-KKTC İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme

 

Öz: Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıyan dünyadaki tek devlettir. KKTC, kâğıt üzerinde egemen ve bağımsız bir devlet olmasına karşın, güvenlik gerekçeleri nedeniyle kendi kurumlarını geliştirememiş ve kendi egemenliğini Türkiye sayesinde uygulayabilen bir devlettir. Dahası, KKTC’nin uluslararası statüsü de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı bağlayıcı kararlar nedeniyle değiştirilememekte ve geliştirilememektedir. Bu bağlamda, Türkiye-KKTC ilişkilerini “egemenlik” kavramı ışığında değerlendirmek, bize ilişkilerin durumu, geleceği ve KKTC devletinin devletleşme sürecinin geldiği nokta konusunda fikir verebilir.

Anahtar Kelimeler: KKTC, Türkiye-KKTC ilişkileri, Egemenlik.

 

Giriş

Bu makalede, Siyaset Bilimi’nin en temel kavramlarından olan “egemenlik” olgusu ile Türk Dış Politikası’nın 1950’lerden beri en önemli gündem maddelerinden biri olan Kıbrıs Sorunu birleştirilerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (kısaca KKTC) statüsü ile Türkiye-KKTC ilişkileri bu perspektiften değerlendirilecektir. Bu bağlamda, çalışmada, öncelikle “egemenlik” kavramının siyasal tarihteki gelişimini incelenecek, daha sonra KKTC’nin uluslararası statüsü değerlendirilecek, son olarak da Türkiye-KKTC ilişkileri egemenlik perspektifinden yorumlanacaktır.

Egemenlik Kavramının Gelişimi

Egemenlik, Siyaset Bilimi için en temel kavramlardan birisidir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, “egemenlik”, “egemen olma durumu” ve “milletin ve onun tüzel kişiliği olan devletin yetkilerinin hepsi; buyruk, hüküm, hükümranlık, hâkimiyet” anlamlarına gelmektedir.[1] Egemenlik kavramının köklerini, insanoğlunun ve farklı insan gruplarının belli bir coğrafyada kendi hâkimiyetlerini kurması çabalarına kadar -eski uygarlıklar dönemine değin- geriye götürebiliriz.

Egemenlik kavramının Siyaset Bilimi disiplininde kullanımını ise ilk kez Fransız hukukçu Jean Bodin’de (1530-1596) ve 16. yüzyılda görmekteyiz. Bodin, Latincede “en yüksek, en üst” anlamlarına gelen “superanus” teriminden türettiği egemenlik (souveraineté) kavramıyla bir devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak ve sınırsız gücünü tanımlamış; mutlak monarşi yönetimlerini örnek alarak geliştirdiği bu kavramıyla da egemenliğin sınırlanamaz olduğunu ifade etmiştir.[2] Bodin ve Hegel gibi düşünürlerde, devletin otoritesi, Tanrı’nın otoritesinden sonra gelen, bölünemeyen ve devredilemeyen nitelikte mutlak bir güç olarak ifade edilir. Bodin, Devletin Altı Kitabı adlı eserinde, egemenlik olgusunu açıklarken gemi güvertesi örneğini vererek, nasıl ki güvertesi olmayan bir vasıta gemi değilse, egemenliği olmayan bir örgütün de devlet olamayacağını vurgular.[3]

İlerleyen dönemlerde, Thomas Hobbes (1588-1679) gibi devletin kuruluşunu toplumsal sözleşmeye dayalı toplumsal bir onay süreci ile açıklayan bazı düşünürler, yine egemenlik kavramını devletin oluşum süreciyle ilişkilendirmiş, ama egemenliğin kaynağı olarak monarşi ya da Hıristiyan köktendinci bazı Orta Çağ düşünürleri gibi Tanrı yerine, toplumu işaret etmişlerdir. Nitekim meşruti monarşiye destek veren çizgide düşünmesine karşın, Hobbes, Ejder Kral-Leviathan’ın otoritesini halkın iradesine dayandırırken, aslında Cumhuriyet rejimine giden yolu da açmış oluyordu. Hobbes’un çağdaşı olan John Locke’un (1632-1704) daha minimal (asgari) düzeyde devlet müdahalesini savunan ve devleti adeta bir mahkeme sürecine indirgeyen liberal yaklaşımı ve sonraki çağda Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) genel irade (volonté générale) ve toplumsal sözleşme (contrat social) kavramlarıyla Batı siyasal düşüncesinde devletin dönüşümü sağlanırken, buna eşlik eden çok önemli bir siyasi tarih olayı ise 1648 Westphalia Antlaşması olmuştur. Westphalia Antlaşması sayesinde, Avrupa’daki farklı devlet ve prenslikler, birbirlerinin sınırlarına saygı göstermeyi ve kendi sınırları içerisinde devletlerin uygulamalarına karışmamayı ilke edinerek, modern ulus-devlet yapısına giden sürecin önünü açmışlardır.[4]

Westphalia Antlaşması sonrasında egemenlik kavramının modern anlamda gelişimi açısından bir diğer önemli ve dönüm noktasını ise 1789 Fransız Devrimi oluşturur. Fransız Devrimi’nin temel ilkeleri olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlikle Cumhuriyet rejimlerinin temelini oluşturan siyasi değerler pekişirken, devletlerin ulus-devlet olarak algılanması ve devletlerin yurttaşlarının evrensel haklarına saygı göstermesi gibi gelişmeler de yaşanmıştır. Ancak egemenlik kavramıyla, temelde devletin iç işleyişinde üzerinde başka bir güç kabul etmeme anlayışı kabul görmüş ve özellikle işin güvenlik boyutu üzerinde durulmuştur. Örneğin, ünlü Alman sosyolog Max Weber, devleti, “belli bir bölge içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu” olarak tanımlayarak[5], bu konudaki en ünlü tanımlardan birisini yapmıştır.

Devletlerin resmi ilişkileri arttıkça, egemenlik kavramının iç egemenlik ve dış egemenlik şeklinde iki farklı düzlemde değerlendirilmesi çabası görülmüştür. Örneğin, Münci Kapani’nin Politika Bilimine Giriş kitabında da, bu konu, iç ve dış egemenlik şeklinde iki farklı kapsamda yorumlanır. İç egemenlik devletin sınırları içerisinde kendisinden üstün bir güç tanımaması iken, dış egemenlik de devletin başka bir devlete tabi olmaması olarak ifade edilmektedir.[6] Hukuk alanında önemli eserler veren Hans Kelsen ise, egemenliği hukuki boyutuyla çalışmış ve hukuk devleti olmanın devlet egemenliğine tezat teşkil etmediğini ve hukukun üstünlüğünün devletin egemenliğinin uygulanması olacağını vurgulamıştır.[7] Bu anlamda, devlet, sadece belli kurumlar (siyasi yönetici, parlamento vs.) değil, mahkemeler, belediyeler ve kamu kurumları gibi farklı bileşenlerden oluşan bir bütün olarak değerlendirilmiş ve hukuk da kuvvetler arası ilişkileri düzenleyen temel ilke olarak kıymetlendirilmiştir.

Günümüzde, demokrasi bilinci gelişip, demokratik uygulamalar yaygınlaştıkça, egemenlik kavramının tanımı ve içeriği de değişmektedir. Öncelikle, eskiden olduğu gibi sınırsız egemenlik diye bir olgudan söz etmek günümüzde mümkün değildir. Tam tersine, devletin sınırlı, sınırları bilinen ve bireyler, piyasalar, sivil toplum kuruluşları ve diğer toplumsal bileşenlere saygılı olduğu bir düzen talebi ve uygulaması tüm dünyada yaygınlaşmaktadır. İkincisi, dünyada federal devlet örnekleri de yaygınlaşmakta ve federal sistemler -sık sık etnik çatışmaların yaşandığı üniter devletlere kıyasla- daha başarılı ve istikrarlı yönetimler olarak sivrilmektedirler. Dünyanın birçok önemli ve büyük devleti ve ekonomisi (ABD, Almanya, Avustralya, Brezilya, Kanada, Rusya) federalizmle yönetilmekte ve bu devletlerde merkezi otorite yetkisini yerel otoritelerle paylaşmaktadır. Dahası, Birleşik Krallık, Çin ve Fransa gibi halen üniter devlet modelinin geçerli olduğu bazı önemli devletlerde dahi, yerel güçlerin etkisi artmakta ve merkezi otoritenin gücü sınırlanmaktadır. Bu anlamda, çağdaş demokratik bir ülkede, egemenlik kavramı, daha çok ülkenin sınırlarının korunması, ülke sınırlarının illegal (kaçak) girişlere karşı savunulması, yabancı devletlerin saldırıları veya içerideki terör gruplarının eylemlerine izin verilmemesi ve yetkili mahkemeler dışında herhangi bir otoritenin yargı yetkisinin kabul edilmemesi gibi unsurlar üzerinden tanımlanmaktadır. Buna karşın, yerinden yönetim, yerel yönetim ve federalizm uygulamalarının savunulması ve uygulanması, devletlerin egemenlik haklarına bir saldırı kapsamında değerlendirilmemektedir. Nitekim Avrupa Birliği (AB), ulus-devletten ulusüstü yapıya geçişi simgeleyen ve üye devletlerin egemenliklerinin üst bir yapıya devredildiği çağcıl ve başarılı bir örnektir. Bu bağlamda, Türkiye de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin üyesi olarak, egemenlik devrini hem teori, hem de pratikte kabul etmiş bir devlettir. Ancak son aylarda, Türkiye’nin Batı ülkeleriyle yaşadığı siyasi sorunlar nedeniyle, hukuk sisteminde Avrupa hukukunu uygulamak konusunda bir isteksizlik göze çarpmaktadır.

KKTC’nin Uluslararası Statüsü

Türkiye’nin, 1974 yılında, aşırı Rum fanatiklerden oluşan EOKA-B adlı cunta grubunun yaptığı askeri darbe sonucunda ortadan kalkan demokratik düzeni ve anayasayı restore etmek amacıyla gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı’nın (aslında 20 Temmuz 1974 ve 14 Ağustos 1974 tarihlerinde iki farklı harekât gerçekleştirilmiştir) ardından[8], Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların soruna bir çözüm bulmaları için Ankara tarafından müzakere süreci ve adada iki bölgeli, iki toplumlu federasyon tezi desteklenmiş ve 1975 yılında Kıbrıslı Türklerin müzakerelerdeki statüsünün yükseltilmesi adına Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur. Rumlarla devam eden müzakere sürecinde olumlu netice elde edilmemesi ardından, 1983 yılında ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edilmiştir. Yalnızca Türkiye’nin tanıdığı de facto bir devlet olan KKTC, buna karşın şimdiye kadar tam 19 ülkede 26 farklı Dış Temsilcilik açmayı başarmıştır.[9]

KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını engelleyen husus, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin bu konuda aldığı kararlardır. Bunları hatırlatmak gerekirse; ilk olarak 12 Mart 1975 tarihli ve 367 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanını kınayarak, tüm tarafları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığına saygı göstermeye davet etmiştir.[10] 15 Kasım 1983 tarihli ve 541 sayılı karar ise, KKTC’nin ilanını yok saymış ve bunun 1960 anayasası ve garanti anlaşmasına aykırı olduğunu vurgulamıştır.[11] 12 Mart 1990 tarihli ve 649 sayılı karar, müzakerelere dair detaylı bir tanımlama yaparak, 1977 ve 1979 anlaşmaları doğrultusunda, tarafları, iki toplum ve iki bölgeli federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurma konusunda çalışmaya davet etmiştir.[12] 11 Mayıs 1984 tarihli 550 sayılı karar, KKTC’nin varlığını yok sayarak bu konudaki çabaları “bölücülük” olarak değerlendirmiş ve Türkiye ile KKTC arasında Büyükelçi atanması ve KKTC’de referandum ve seçim yapılmasının Kıbrıs’ta siyasi çözüme karşıt gelişmeler olduğu vurgulanmıştır.[13] 11 Ekim 1991 tarihli ve 716 sayılı kararda ise, önceki kararlar doğrultusunda, Kıbrıs Sorunu’nun iki eşit toplum arasında kurulacak federal bir devlet yöntemiyle çözülebileceği teyit edilmiş ve ayrılıkçı akımlar kınanmıştır.[14] Bu şekilde, birçok BM kararı, KKTC’nin varlığının tanınmayacağını teyit etmiş ve çözümün ancak birleşmiş federal bir Kıbrıs olabileceğini ortaya koymuştur.

Birleşmiş Milletler Tüzüğü veya Antlaşması, Siyaset Bilimi’nde çok önemli ve temel bir konu olmasına karşın, “egemenlik” kavramına yalnızca iki yerde yer vermiştir. Bunlardan ilki, 2. maddenin birinci fıkrasında yer alan “Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur[15] cümlesi, ikincisi ise 78. maddede geçen “Birleşmiş Milletler üyeleri arasındaki ilişkiler egemen eşitlik ilkesine dayalı olacağına göre, Birleşmiş Milletler’e üye olan ülkelere vesayet rejimi uygulanmayacaktır[16] ifadesidir.

Bu maddeleri yorumlamak gerekirse; öncelikle BM’nin üye devletler arasında egemen eşitlik ilkesinden söz etmesine karşın BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olarak yalnızca 5 devletin varlığı (ABD, Birleşik Krallık, Çin, Fransa ve Rusya), bu ilkenin daha çok bir temenni niteliğinde kaldığını ve pratikte devletler arası eşitliğin geçerli olmadığını göstermektedir. Bu noktada edebiyat severlerin aklına gelen ilk cümle ise, George Orwell’in ünlü Hayvan Çiftliği eserinde geçen “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” ifadesi olmaktadır. Bu anlamda, BM, eşitler arası bir düzen kurmamıştır ve Güvenlik Konseyi üyeleri diğer devletlere kıyasla imtiyazlı statüdedirler. KKTC’nin tanınmasını engelleyen husus da, Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen 5 daimi üyenin bu konudaki olumsuz tavrıdır.

BM Antlaşması’nda egemenlikle alakalı olarak geçen ikinci madde ise, BM üyesi olan devletlere yönelik vesayet uygulamalarını yasaklaması bağlamında önemli olmakla birlikte, BM üyesi olmayan tartışmalı devlet ve topraklarda “vesayet rejimi” kurulmasının da bir anlamda önünü açmakta ve bunun yasadışı olmadığı anlamına gelmektedir. Elbette, KKTC, bu bağlamda BM üyesi olmayan bir devletten ziyade, BM’ye göre, BM üyesi topraklarda kurulmuş de facto ve geçersiz bir devlet statüsündedir. Ancak dünyada halen herhangi bir devletin toprağı kabul edilmeyen bölgelerde, vesayet rejimi kurulabilmesi teorik ve hukuki açıdan mümkündür.

Türkiye-KKTC İlişkilerine Egemenlik Perspektifinden Bakış

Türkiye, KKTC’yi tanıyan tek devlettir. KKTC anayasası, devletin egemenlik kaynağı olarak 1983 anayasasının 3. maddesinde geçen ifadelerle[17] halkı (KKTC vatandaşlarını) temel kabul etmiştir. Ancak pratikte, ülkenin ekonomisi ve güvenliği tamamen Türkiye’ye bağlı olduğu için, KKTC devletinin Kıbrıs Türk halkı tarafından yönetildiğini iddia etmek mümkün değildir. Bunun yerine, KKTC, Türkiye’nin yönettiği bir “protektora” rejimi hüviyetindedir. Protektora, uluslararası ilişkilerde, “bir sözleşme ya da tek taraflı bir karar uyarınca güçlü devletin zayıf bir devleti koruma ve denetim altına aldığı hukuksal rejim” olarak tanımlanmaktadır.[18] Bu bağlamda, protektora rejimlerinde zayıf devletin kendisinin iç egemenliğini uygulaması mümkün olmamakta ve güçlü devletin hukuki veya kayıt dışı olarak sözü geçmektedir.

Bu konuda KKTC iç politikası bağlamında elimizde iç ve dış egemenlik kavramını tartışmaya açacak nitelikte önemli bazı örnek vakalar bulunmaktadır. Birinci olarak, KKTC’deki yerel kolluk kuvveti olan Polis Genel Müdürlüğü (PGM), 1984 tarihli kuruluş yasasının ikinci kısmının üçüncü maddesine göre[19], Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ise, bağımsız bir askeri güç olmayıp, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kara Kuvvetleri’ne bağlı Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri’nin otoritesi altındadır. Bu anlamda, KKTC polis kuvveti TSK’nın emri altında görev yapmaktadır ve bağımsız bir polis teşkilatı değildir. Dolayısıyla, polis teşkilatı, egemenliğini kendisi uygulayamamakta ve TSK ile paylaşmaktadır. Bu bağlamda, teknik olarak, TSK’nın isteği ve rızası olmadan KKTC polislerinin herhangi bir suçu araştırma ya da suçluya müdahale etme hakları da yoktur.

İkinci olarak, KKTC siyasetine yönelik Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı müdahaleleri adada her zaman eleştiri konusu olmakta ve bağımsızlık iddialarına gölge düşürmektedir. Geçmişte KKTC’nin kurumsallaşması sürecinde kurucu lider Rauf Denktaş lehine Türkiye’nin yaptığı müdahalelerin yanı sıra, bu konuda en güncel örnek, 2020 yılı Ekim ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkiye’nin milliyetçi aday Ersin Tatar lehine müdahale ettiği iddiasıdır. Bu konu hakkında Kıbrıs Türk basınında çok şey yazılmış, ayrıca Kıbrıslı Türk hukukçular tarafından bu konuda özel ve kapsamlı bir rapor da hazırlanmıştır.[20] Diğer Cumhurbaşkanı adayı ve KKTC 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ise, Milli İstihbarat Teşkilatı’na bağlı bazı kişilerin seçim sürecinde kendisini tehdit ettiklerini ve adaylıktan çekilmesini istediklerini, zira seçilse bile görevde kalamayacağını vurguladıklarını söylemiştir.[21] Yine güncel bir diğer örnek vaka ise, Türkiye’ye yakın aşırı milliyetçi Ulusal Birlik Partisi (UBP) kongresine Ankara’nın müdahalesi ve adaylardan Ersan Saner’in şantaj kasetler yoluyla tehdit edilerek adaylıktan vazgeçilmeye zorlanmasıdır.[22] Bu gibi durumlar da göstermektedir ki, KKTC devletinin kendi sınırları içerisinde herhangi bir egemenliği yoktur, ya da en azından bu egemenliğin kapsamı sınırlıdır. KKTC, Türkiye’nin protektorası hüviyetinde olan bir devlettir ve bağımsızlık ve egemenliği sınırlıdır. Bu durum, siyasi gerçeklikler (Doğu Akdeniz gibi çok stratejik bir bölgenin ortasında küçük bir toplumun güven içerisinde yaşayabilmesi) açısından faydalı olarak da görülebilir. Ancak bunu bilerek, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olduğunu iddia ederken daha gerçekçi ve ihtiyatlı davranmak gerekmektedir.

Üçüncü bir husus ise, KKTC’nin ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilen bir devlet olmayıp, Türkiye’den verilen yardım ve hibelerle ekonomisini idame ettiriyor olmasıdır. Bu konuda iki ülke arasındaki ilk anlaşma 1975 tarihli Ticaret ve Ödeme Protokolü olup, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın 1994 tarihli kararı sonrasında dış satım yapması neredeyse imkânsız hale gelen KKTC ekonomisini düzeltmek için, Türkiye ile 1998 yılında Yatırımlarda Devlet Yardımları Anlaşması ile Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, 1999 yılında da İki Ülke Vatandaşlarına İlave Kolaylıklar Tanınmasına İlişkin Anlaşma imzalanmıştır.[23] Bu antlaşmalar ve sık sık yinelenen ticari ve ekonomik iş birliği protokolleri ile[24] KKTC ekonomisinin batmaması sağlansa da, dış ticarete kapalı bir ülkenin günümüzde ekonomik egemenliğini sağlayarak ayakta kalabilmesi ve gelişebilmesi mümkün değildir. Bu anlamda, adada siyasi çözümün önüne geçilerek, KKTC’nin serbest piyasa düzenine geçmesine de bir anlamda mâni olunmaktadır.

Dördüncü olarak, Türkiye, son dönemlerde KKTC’nin iç hukuk düzenini de kabul etmemekte ve örneğin KKTC Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bazı kararlar Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından alenen ve kamuoyu önünde eleştirilerek, bu konuda Lefkoşa hükümetine ve bağımsız mahkemelerine bir anlamda gözdağı verilmektedir.[25] Bu durum, KKTC’nin egemenliğinin aslında bizzat Ankara tarafından bile kabul edilmediğini gösteren çok önemli bir vakadır. Söz konusu kararda, Kuran kursları konusunda Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar Cumhurbaşkanı tarafından sert sözlerle eleştirilmiştir. Elbette, hukuk sistemi, toplumsal beklentiler ve çağcıl siyasi gelişmeler doğrultusunda gelişebilen dinamik bir süreçtir ve zaman içerisinde mahkemelerin kararları farklılık gösterebilir. Ancak bir ülkenin egemenliğinin uzantısı olan en yüksek yetkili mahkeme kararı, bu ülkeyi tanıyan başka bir devlet tarafından tanınmıyorsa, o devletin egemenliği de tartışmalı hale gelmektedir.

KKTC’nin durumu Kıbrıs Sorunu bağlamında ve dış egemenlik kavramı açısından değerlendirildiğinde ise, KKTC topraklarının Türkiye’nin tanımadığı bir devlet olan Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla BM’de kabul gördüğü ve tasdik edildiği, bu manada uluslararası hukuk açısından egemenliğin Güney Lefkoşa’da (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) olduğu tespiti yapılabilir. Elbette bu durum siyasi ve toplumsal gerçeklerle örtüşmemekte ve Kuzey Kıbrıs Türk halkı, Türkiye’nin de desteğiyle birlikte savaş vererek kazandığı topraklarda söz sahibi olmak durumundadır. Ancak bunun için, şüphesiz, Türkiye ve KKTC’nin birlikte hukuki mücadele vermesi ve Kıbrıs Türk halkının egemenliğini kabul ettirmesi gerekmektedir. Bunun yolu da Karabağ’daki Ermenistan’a benzer şekilde güç yoluyla varlığını zorla kabul ettirmeye çalışmak yerine, müzakereler ve diplomasi yoluyla soruna çözüm geliştirmek ve Kıbrıs Türk halkının statüsünü kabul ettirmekten geçmektedir. Bu konuda KKTC’ye örnek olabilecek vaka ise, Uluslararası Adalet Divanı’nın 22 Temmuz 2010 tarihli Kosova kararıdır. Bu kararda, yetkili mahkeme, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde ilan ettiği bağımsızlığının uluslararası hukuku ihlal etmediğine kanaat getirmiştir.[26] KKTC için ise henüz böyle bir durum söz konusu değildir.

Sonuç

Sonuç olarak, Cumhuriyetimizin 100. yılında Kıbrıs Sorunu konusundaki ezberleri bozarak, Kıbrıs’ı hiçbir komplekse girmeden 1920’lerde Cumhuriyet kurulurken Türkiye sınırlarının dışında bırakan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonunu içselleştirerek, Kıbrıs’ta sahada TSK ve Kıbrıs Türk halkının vatanperver duruşundan da güç alarak, Kıbrıs’ta müzakereleri teşvik etmek ve Kıbrıs Türk halkının azami haklara ulaşacağı bir çözüm modelinde ısrarcı olmak çok daha doğru ve çağa uygun bir yaklaşım olacaktır. Zira BM düzeni devam ettiği müddetçe bu konu Türkiye’nin aleyhine kullanılacak ve Türkiye’nin Batılı ülkelerle olan ilişkilerini menfi yönde etkileyecektir. Bir diğer seçenek ise BM düzenini ortadan kaldırmak için aşırı akımlara ve BM karşıtı güçlere destek vermek olabilir ki, bu yöntem, pek de gerçekçi ve geçerli bir ihtimal olarak algılanmamaktadır. Kıbrıs'ta çözümü savunmak, Rumlarıın değil, Türklerin hakkını savunmaktır. Zira aksi takdirde Kıbrıs Türk halkı sonsuza değin bu şekilde çaresiz ve çözümsüz yaşamak durumunda kalacaktır. Bunu halkımıza doğru anlatabilirsek, zamanla herşey yerli yerine oturacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

 

[1] Türk Dil Kurumu Sözlükleri, “egemenlik”, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://sozluk.gov.tr/.

[2] H. Emrah Beriş (2008), “Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 63, Sayı: 1, ss. 57-58.

[3] Aktaran: Ömer Özkaya (2021), “Egemenlik Kavramının Gelişim Serüveni: Klasikten Küresele”, Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Dergisi, Cilt 4, Sayı: 1, Mart 2021, ss. 49-50.

[4] H. Emrah Beriş (2008), “Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Değerlendirme”, ss. 58-59.

[5] Aktaran: Emek Bayrak (2019), “Şiddet Tekelinin Tarihsel Gelişimi ve Bugüne Dair Notlar”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 68, Sayı: 1, s. 60.

[6] Aktaran: Ömer Özkaya (2021), “Egemenlik Kavramının Gelişim Serüveni: Klasikten Küresele”, s. 54.

[7] Aktaran: Ömer Özkaya (2021), “Egemenlik Kavramının Gelişim Serüveni: Klasikten Küresele”, ss. 54-55.

[8] Harekât emrini veren dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bile bunu açıkça şu ifadelerle belirtmiştir: “İnsanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” Bakınız; “Ecevit Kıbrıs Barış Harekatını ilan ediyor!”, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.youtube.com/watch?v=b_B2eYytG-A.

[9] Ozan Örmeci & Sina Kısacık (2020), “Cutting the Gordian Knot: Turkish Foreign Policy Towards Cyprus During AK Party Era (2002-2020)”, Studia i Analizy Nauk Polityce, no: 1 (2020), s. 26.

[10] Security Council Report, “UN Documents for Cyprus: Security Council Resolutions”, Erişim Tarihi: 28.09.2023, Erişim Adresi: https://www.securitycouncilreport.org/un_documents_type/security-council-resolutions/page/4?ctype=Cyprus&cbtype=cyprus#038;cbtype=cyprus.

[11] A.g.e.

[12] A.g.e.

[13] A.g.e.

[14] A.g.e.

[15] “Birleşmiş Milletler Antlaşması”, Erişim Tarihi: 28.09.2023, Erişim Adresi: https://turkiye.un.org/sites/default/files/2020-02/UN-charter-turkish_0.pdf, s. 6.

[16] A.g.e., ss. 40-41.

[17] Bu ifadeler şöyledir;   

(1) Egemenlik, kayıtsız şartsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşlarından oluşan halkındır.

(2) Halk, egemenliğini, Anayasanın koyduğu ilkeler çerçevesinde, yetkili organları eliyle kullanır.

(3) Halkın hiçbir zümresi, kesimi ve kişisi, egemenliği kendine mal edemez.

(4) Hiçbir organ, makam veya merci, kaynağını bu Anayasa'dan almayan bir yetki kullanamaz.

Bakınız; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Mahkemeler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası”, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://www.mahkemeler.net/cgi-bin/anayasa.aspx.

[18] Haberler.com (2022), “Protektora ne demek? Protektora TDK anlamı! Protektora nedir, ne anlama gelir?”, 21.04.2022, Erişim Tarihi: 03.10.2023, Erişim Adresi: https://www.haberler.com/haberler/protektora-ne-demek-protektora-nedir-ne-anlama-13865110-haberi/#:~:text=Uluslararas%C4%B1%20ili%C5%9Fkilerde%2C%20bir%20s%C3%B6zle%C5%9Fme%20ya,denetim%20alt%C4%B1na%20ald%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20hukuksal%20rejim.

[19] “Polis Örgütü (Kuruluş, Görev ve Yetkileri) Yasası”, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: http://www.polis.gov.ct.tr/yasa/51-1984.pdf, s. 4.

[20] Euronews (2021), “Ankara'nın KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale iddiaları raporlaştırıldı”, 10.06.2021, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://tr.euronews.com/2021/06/10/ankara-n-n-kktc-cumhurbaskanl-g-secimlerine-mudahale-iddialar-raporlast-r-ld.

[21] Metin Kaan Kurtuluş (2021), “Eski KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, T24'e anlattı: Ankara'nın emriyle MİT seçimlere müdahale etti; 'kazansan bile görevde kalamayacaksın' dediler!”, T24, 16.06.2021, Erişim Tarihi: 02.10.2023, Erişim Adresi: https://t24.com.tr/haber/eski-kktc-cumhurbaskani-akinci-t-24-e-anlatti-ankara-nin-emriyle-mit-secimlere-mudahale-etti-kazansan-bile-gorevde-kalamayacaksin-dediler,959338.

[22] Cumhuriyet (2021), “KKTC'de 'şantaj kaseti' sonrası Ersan Saner adaylıktan çekildi”, 26.10.2021, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/kktcde-santaj-kaseti-sonrasi-ersan-saner-adayliktan-cekildi-1879892.

[23] Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye Cumhuriyeti ile İlişkiler”, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://mfa.gov.ct.tr/tr/dis-politika/turkiye-cumhuriyeti-ile-iliskiler/.

[24] Muhammet İkbal Arslan (2021), “Türkiye ile KKTC arasında ticari ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesine ilişkin protokol imzalandı”, Anadolu Ajansı, 03.06.2021, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiye-ile-kktc-arasinda-ticari-ve-ekonomik-is-birliginin-gelistirilmesine-iliskin-protokol-imzalandi/2263112.

[25] Kıbrıs Postası (2021), “Recep Tayyip Erdoğan: ‘KKTC Anayasa Mahkemesi Başkanı bu yanlıştan dönmelidir, aksi takdirde atacağımız adımlar farklı olacak’”, 16.04.2021, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.kibrispostasi.com/c36-TURKIYE/n374484-recep-tayyip-erdogan-kktc-anayasa-mahkemesi-baskani-bu-yanlistan-donmelidir-aksi-takdirde-atacagimiz-adimlar-farkli-olacak.

[26] International Court of Justice, “Overview of the Case”, Erişim Tarihi: 04.10.2023, Erişim Adresi: https://www.icj-cij.org/case/141#:~:text=In%20its%20Advisory%20Opinion%20delivered,did%20not%20violate%20international%20law%E2%80%9D.