8 Ekim 2015 Perşembe

German Marshall Fund 2015 Yılı Türkiye'nin Algıları Araştırması


German Marshall Fund’un 2015 yılı “Türkiye’nin Algıları” konulu araştırmasının sonuçları, bugünlerde kurumun internet sitesinden yayınlandı.[1] Bu yazıda araştırmanın en önemli bulgularına dikkat çekeceğim.

Öncelikle araştırmanın metodolojisi hakkında kısaca bilgi verelim. Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin maddi desteğiyle gerçekleştirilen araştırma, 4 Temmuz-13 Temmuz 2015 tarihleri arasında toplam 16 şehir ve 125 mahallede 1018 farklı kişiyle yüzyüze yapılan mülakatlar şeklinde yürütülmüştür. Araştırmanın soruları, GMF Ankara Ofisi çalışanları ve merkezi İstanbul’da bulunan bağımsız bir araştırma kuruluşu olan Infakto RW çalışanlarından oluşan bir proje ekibi tarafından hazırlanmıştır. Araştırma sonuçlarında en dikkat çeken unsurlar ise şöyle özetlenebilir;

1. Ekonomide Karamsar Bakış Hakim: Araştırmaya göre; son yıllarda ekonomideki büyüme oranı yüzde 7-8’lerden önce yüzde 5’lere, daha sonra da yüzde 2’lere kadar düşen Türkiye ekonomisine paralel olarak, Türkiye halkında yakın geleceğe yönelik ekonomik beklentiler oldukça karamsardır. Ankete katılanların % 47’si ekonominin son 5 yılda daha kötü hale geldiğini söylerken, % 39’u daha iyi olduğunu belirtmiştir. Ailelerinin ekonomik durumu sorulduğunda ise, katılımcıların % 43’ü son 5 yılda durumlarının daha kötü hale geldiğini belirtirken, sadece % 29’u daha iyi hale geldiklerini söylemiştir. Önümüzdeki 12 ay hakkındaki görüşler sorulduğunda, yanıt verenlerin % 44’ü Türkiye’nin ekonomik durumunun daha kötüye gideceğini söylerken, % 28’i daha iyiye gitmesini beklediğini belirtmiştir. Benzer şekilde, yanıt verenlerin % 38’i ailelerinin ekonomik durumunun gelecek 12 ayda daha kötüye gideceğine inandığını belirtirken, % 24’ü daha iyiye gitmesini beklediğini söylemiştir. Ekonomideki karamsar bakış, 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerinde iktidar partisi AKP’nin işinin zor olduğunu göstermektedir.

2. “Değerli Yalnızlık” Sosyolojik Tabanlı: Araştırmaya göre; Türk Dış Politikası’nın son dönemde yaşadığı ve kimilerince “değerli yalnızlık” olarak ifade edilen sorunlar, yalnızca bir dış politik tercih ya da hatalı dış politika kararları olmaktan öte, Türk halkının özlem ve isteklerini yansıtmaktadır. Zira anket sonuçları incelendiğinde, Türk halkının Azerbaycan dışında hiçbir ülkeye yarıdan fazla oranda güvenmediği ortaya çıkmaktadır. Araştırmaya katılanların % 63’ü, Azerbaycan hakkında olumlu görüşe sahiptir. Azerbaycan’ı, Avrupa Birliği (% 41) ve Almanya (% 38) takip etmektedir. Stratejik bir müttefik olan ABD içinse, olumlu görüş ifade edenlerin oranı sadece % 23’tür. Kamuoyunun diğer ülkelere dair olumsuz görüşleri, Türkiye’nin komşularının birçoğunu da içermektedir. Rusya, komşu ülkeler arasında Azerbaycan’dan sonra en olumlu algılanan ülke olsa da, sadece % 26 tarafından olumlu algılanmaktadır. İran ve Kuzey Irak, % 20’nin üzerinde olumlu görüş ile Rusya’yı takip etmektedir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi için yanıt verenlerin % 22’si olumlu düşünmektedir. Bu oran, Irak merkezi hükümeti için olumlu düşünenlerin oranından (% 17) biraz fazladır. Diğer iki komşu ülke olan Yunanistan ve Suriye için olumlu düşünenlerin oranı da benzerlik göstermektedir (sırasıyla % 15 ve % 14). Türkiye’nin diğer yakın komşuları olan Ermenistan ve İsrail, yanıt verenlerin haklarında en olumsuz düşündüğü ülkelerdir (sırasıyla % 10 ve % 8). Bu durum, Türk Dış Politikası’nda popülist eğilimlere kulak vermenin Türkiye’yi giderek yalnızlaştıracağına dikkat çekmekte ve dış politikanın -doğası gereği- halk tercihlerinden farklı dizayn edilmesi gereken teknik bir iş olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bunun dış politikaya getirebileceği zaafiyetler de dikkate alındığında (örneğin İsrail’le ilişkileri düzeltmek, ABD ile ilişkileri daha popüler hale getirmek), Türk Dış Politikası’nda çok daha fazla oranda algı yönetimi ve yönlendirme yapmak gerektiği ortadadır. Bunun yanında, Türkiye’nin Azerbaycan'la dostluğu (Ermenistan’la ilişkiler ve Dağlık Karabağ Sorunu) konusunda -AB’nin ya da ABD’nin baskıları dahi olsa- geri adım atması artık imkansızdır. Zira bu iki ülke halkı, adeta birbirlerine kenetlenmişlerdir.

3. En Güvenilen Uluslararası Kurum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: Uluslararası kurumlara güven incelendiğinde ise; çok güvenilen kurumlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (% 44) ve İslam İşbirliği Teşkilatı (% 39) olarak kaydedilmiştir. Avrupa Birliği (% 39) ise, en fazla güvenilen üçüncü uluslararası kurumdur. En önemli uluslararası kurumlar arasında yer alan NATO ve Birleşmiş Milletler, yanıt verenlerin sadece üçte biri tarafından güvenilir olarak nitelendirilmiştir. Bu iki kurum, yanıt verenlerin yalnızca % 26’sının güvenilir bulduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’ndan biraz daha iyi konumdadır. Uluslararası finansal kurumlara duyulan güven daha da düşük düzeydedir. Yanıt verenlerin sadece dörtte biri (% 25) Dünya Bankası’na güvendiğini söylerken, İMF söz konusu olduğunda bu rakam % 16’ya kadar düşmektedir. Bu konuda da Türkiye kamuoyuna yönelik Batı kurumlarını sevdirici çalışmalar yapılması gerekli olduğu görülmektedir. 

4. En Önemli Stratejik Ortak ABD: Araştırmaya göre; Türklerin çoğunluğu ülkelerinin stratejik ortağını teşhis edemiyorken, ABD diyenler, bir stratejik ortak belirleyebilenler arasında en yüksek orana sahiptir (% 27). Bu durum da, olumsuz bakışa rağmen yine de Türklerin en önemli stratejik ortak olarak Amerika’yı gördüğünü teyit etmektedir. Türkiye’nin uluslararası konularda kiminle işbirliği yapması gerektiği sorulduğunda, katılımcıların % 29’u Türkiye’nin yalnız hareket etmesi gerektiğini söylemektedir. Öte yandan, % 25 Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleri ile işbirliği yapmasını isterken, % 14 ABD’yi tercih etmiştir. Bu iki oran bir araya getirildiğinde, Batı ülkeleriyle işbirliği yapmayı tercih edenlerin oranı % 39’a varmaktadır. Yanıt verenlerin % 10’u Türkiye’nin Orta Doğu ülkeleri ile işbirliği yapmasını isterken, sadece % 4’ü Rusya’yı tercih etmiştir. Batı’ya destek oranı az gözükse bile, Rusya ve Çin’e desteğin son derece marjinal düzeyde kaldığı da hesaba katılırsa, Türkiye’nin Batı ittifakındaki yerinin korunduğu, ancak bu yönde daha teşvik edici bir politika izlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Obama yönetiminin ve Obama’nın kişisel popülaritesinin, Türkiye’nin ABD’ye bakışında -George W. Bush dönemine kıyasla- bir iyileşme yarattığı, ancak bunun yeterli olmadığı da görülmelidir.

5. NATO’ya Destek Güçlü: Anket sorularına yanıt verenlerin % 38’i NATO’nun hala gerekli olduğuna inanırken, % 35’i artık gerekli olmadığını düşünmektedir. “Hiç fikrim yok / Cevap yok” oranının (% 27) yüksek düzeyde seyretmesi ise, Türkiye kamuoyunda NATO’nun rolü hakkında farkındalığın düşük olmasının bir göstergesi olabilir. Yine de fikri olmayanların oranı iki gruba eşit olarak dağıtıldığında, NATO’ya desteğin % 50’den fazla olduğu görülmektedir. Bu da, Türkiye’nin Batı askeri alyansındaki yerinin daha uzun yıllar güvencede olacağını müjdelemektedir.

6. AB Üyeliği Halen Destekleniyor: Ankete katılanların % 41’i AB için olumlu düşündüğünü söylerken, yanıt verenlerin % 44’ü de Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin Türkiye ekonomisi için iyi olacağını belirtmektedir. AB üyeliğinin Türkiye ekonomisi için kötü olacağını düşünenler ise % 23’te kalmıştır. Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye ekonomisi için iyi olacağına inandığını söyleyenlere bunun gerekçesi de sorulmuştur. Olası seçenekler listesi içinde yanıt verenlerin % 45’i “Avrupa Birliği’nin Avrupa ülkelerinin ekonomilerini güçlendirdiğini”, % 21’i “Avrupa Birliği’nin sınırları dahilinde seyahat, çalışma ve eğitim özgürlüğü tanıdığını”, % 18 “Avrupa Birliği’nin Avrupa’da barışı ortamını koruduğunu” ve % 9’u da “Avrupa Birliği’nin beraber hareket etmesi gereken demokratik yönetimlerin oluşturduğu bir topluluk olduğunu” söylemişlerdir. Benzer şekilde, Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye ekonomisi için kötü olacağına inananlara da bunun nedenleri sorulmuştur. Olası seçenekler listesi içinde yanıt verenlerin % 32’si “Avrupa Birliği’nin Türk ekonomisine zarar verdiğini”, % 23’ü “Avrupa Birliği’nin Türk kültürüne zarar verdiğini”, % 20’si “Avrupa Birliği’nin demokratik olmadığını” ve % 12’si “Brüksel’in elindeki yetkinin çok fazla olduğunu” söylemişlerdir. AB üyeliğinin halen bu derece güçlü oranda desteklenmesi şaşırtıcıdır. Bu, daha çok Türkiye’deki seküler-Atatürkçü tabanın Batıcı (Avrupacı) kültür tercihleri ve yaşam tarzlarının bir sonucu olarak görülmelidir. Zira AB’nin politikaları pek sevilmese de, konu yaşam tarzı ve kültüre geldiğinde, seküler kesimler için ABD ve AB, İslam dünyasına kıyasla çok daha iyi bir tercihtir.

7. İçe Dönük Bakış Güçlü: Araştırma, Türkiye kamuoyunda dış politikayla ilgili olarak güçlü bir izolasyonist (içe kapanmacı) eğilim olduğunu da gözler önüne sermiştir. Yanıt verenlerin % 70’i Türkiye’nin ilk önce kendi iç sorunlarıyla ilgilenmesini isterken, sadece % 20’si Türkiye’nin Orta Doğu, Balkanlar ve Orta Asya’da daha aktif bir rol oynamasını talep etmektedir. Yanıt verenlerin çoğunluğu (% 51) mevcut dış politikayı onaylamazken, % 41’i onay vermektedir. Onaylayanların yüzdesi, belirli politika alanlarından söz edildiğinde daha da düşmüştür. Türk dış politikasının belirli alanlara katkısı sorulduğunda, yanıt verenlerin % 40’ı Türk şirketleri için iş fırsatlarını geliştirdiğini söylerken, % 51’i bu görüşe katılmamıştır. Yanıt verenlerin % 38’i hükümetin dış politikasının Türkiye’nin liderlik rolüne katkıda bulunduğunu belirtmiş, ancak % 54’ü bu görüşe katılmamıştır. Son olarak, % 36 hükümetin dış politikasının Batı dünyası ile ilişkileri iyileştirdiğini söylemiş, % 55 ise buna karşı çıkmıştır. Bu sonuçlar, Arap Baharı’nın çökmesiyle yeni-Osmanlıcı hayalleri suya düşen Türkiye’de, son dönemde içe kapanmacı eğilimlerin yeniden güçlendiğini göstermektedir.

8. Suriye Konusunda Askeri Seçeneklere Soğuk Bakılıyor: Araştırmaya katılanların çoğunluğu (% 57) Suriye’de Esad rejimine karşı mücadele veren kuvvetleri destekleyecek bir askeri müdahaleye karşı çıkmakta, % 29’u ise askeri müdahaleyi desteklemektedir. Böylesi bir askeri müdahale olması durumunda Türkiye’nin ne yapması gerektiği sorulduğundaysa, % 37 Türkiye’nin tamamen bu işin dışında kalması gerektiğini söylerken, % 30 Türkiye’nin askeri olmayan yollarla bu müdahaleyi desteklemesi gerektiğini ve % 17 de Türkiye’nin aktif şekilde koalisyona katılması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin bir tampon bölge oluşturmak üzere Suriye’ye birlik yollaması fikri, bölge halkının IŞİD’e karşı korunmasını gerektiren bir durum olması hariç tutulduğunda, Türk halkı tarafından desteklenmemektedir. Genel olarak sorulduğunda, yanıt verenlerin sadece % 29’u tampon bölge fikrini desteklemektedir. Sorular detaylandırıldığında ise, % 35 Suriyeli muhalifleri Esad rejimine karşı korumak için Türk birliklerinin tampon bölgeye katılmasını destekleyeceğini belirtmiştir. % 37, bölgede bir Kürt bölgesinin oluşmasını engellemek için PYD’ye karşı bir tampon bölge oluşturulmasını destekleyeceğini söylemiştir. Çoğunluk, hangi senaryo geçerli olursa olsun birlik yollamaya karşı çıksa da, % 47 bölge halkını IŞİD’e karşı korumak için bir tampon bölge oluşturmak üzere birlik yollama fikrini desteklemektedir. % 42 ise buna taraftar değildir. Bu sonuçlar, ilerleyen dönemde Suriye’ye yönelik Batı merkezli bir askeri müdahale söz konusu olursa, Türkiye’nin rolünün daha çok ikincil (yardımcı) düzeyde kalabileceğini göstermektedir. Ancak kamuoyunun doğru yönlendirilmesi durumunda, askeri müdahale yönündeki istekler hızla artabilir. Zira IŞİD, Suriye’de bağımsız Kürt Devleti (PYD) ve Esad rejimi konularında Türk halkında farklı oranlarda yüksek olumsuz görüşler söz konusudur. Bunlar bir araya getirildiğinde, müdahalecilik eğilimleri yüksek bir düzeye gelebilir.

9. IŞİD’e Bakış Olumsuz: Araştırma, Türkiye kamuoyunda IŞİD karşıtlığına dair geniş bir görüş birliği olduğunu göstermektedir. Sorulara yanıt verenlerin % 91’i IŞİD’in bir terör örgütü olduğunu söylerken, % 82’si de IŞİD’in Türkiye için bir tehdit olduğunu belirtmiştir. Ancak Türkiye’nin IŞİD’e karşı kurulan koalisyona katılıp katılmaması ve nasıl katılacağı konusunda görüş farklılığı mevcuttur. Yanıt verenlerin % 38’i Türkiye’nin bu koalisyonun tamamen dışında kalması gerektiğini söylerken, % 24’ü Türkiye’nin koalisyona aktif şekilde katılması gerektiğini ve % 23’ü de Türkiye’nin koalisyonu askeri olmayan yollarla desteklemesi gerektiğini belirtmiştir. İslamcılığın iktidarda ve popüler olduğu bir dönemde IŞİD’e yönelik bu güçlü olumsuz bakış, Türk Müslümanlığının farklı çizgisini teyit etmekte ve geleceğe yönelik umutları arttırmaktadır.

10. İran’a Bakış Olumlu Değil: Ankete katılanların % 46’sı İran’ı Orta Doğu’da Türkiye için bir rakip olarak nitelendirirken, % 41’i ise bu görüşe katılmamıştır. Yanıt verenlerin sadece % 38’i İran’ın Türkiye’nin çıkarları için gerçek bir tehdit olduğunu söylerken, % 47 buna katılmadığını belirtmiştir. Katılımcıların % 38’i İran’ın Türkiye’nin güvenliği açısından bir tehdit olduğuna inanırken, % 49’u bu görüşe katılmamaktadır. Bu da, son dönemde İran’a karşı bakışın yeniden olumsuz bir gidişe yöneldiğini göstermektedir. Ancak bu bakışın henüz rekabet düzeyinde olduğu ve düşmanlık seviyesine ulaşmadığı görülmektedir.

Sonuç olarak, anket sonuçları incelendiğinde; Türkiye’nin son yıllarda ekonomik olarak duraksaması ve dış politikada çıkmaza girmesinin ülke halkında bir karamsarlığa yol açtığı, bu nedenle geleceğe yönelik olumsuz bakışın son dönemde ağır basmaya başladığı görülmektedir. Dış politika açısından genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Türk halkında Batı dünyasına yönelik çok olumlu bir bakış olmasa da, alternatifler arasında halen ABD ve AB’nin ağır basması, dış politikada Türkiye’nin Batı ittifakındaki yerinin kalıcı olduğunu göstermektedir. Bu durum da, Türkiye’nin geleceği adına olumlu bir eğilim olarak görülmelidir. 
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


1 Ekim 2015 Perşembe

Suriye İç Savaşı ve Dünya Dengeleri


4. yılını dolduran Suriye iç savaşı, son haftalarda yaşanan diplomatik gelişmeler ve savaşa bağlı olarak gelişen mülteci dramının etkilerinin Avrupa’ya ulaşması nedeniyle son dönemde dünya basınında yine en önemli gündem maddesi haline geldi. Bu yazıda, Suriye iç savaşının dünya siyasetine etkilerini, ABD-Rusya ilişkileri çerçevesinde yaşanan son gelişmelerle birlikte sizlere özetlemeye çalışacağım.

En güncel gelişme ile başlamak gerekirse, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasının[1] hemen ardından başlayan Rusya’nın IŞİD’e yönelik hava operasyonları, Suriye iç savaşının en son önemli gelişmesi olarak dikkat çekmektedir.[2] Kısa bir süre önce Fransa’nın da ilk kez Suriye topraklarında IŞİD’i vurmaya başladığını hatırlıyoruz.[3] Ancak bu tip operasyonların IŞİD’i toptan yok etmesinin zor olduğu ve yalnızca iç savaşı bir tarafın kazanmasını engellediği söylenebilir. Ayrıca son dönemde Putin ve Rusya’nın bu konuda son derece profesyonel bir algı yönetimi yaptığını da görmek gerekir. Zira Rusya; bu şekilde hem Suriye’de IŞİD’i öne çıkararak Esad yönetiminin yaptığı katliamları unutturmakta, hem de uluslararası hukuka aykırı olarak Ukrayna’dan Kırım’ı koparması meselesini arka plana itmektedir. Ayrıca bu şekilde Putin, dünya liderliği konusunda ABD Başkanı Barack Obama’dan da rol çalmayı başarabilmektedir.[4]

Ancak bu çabalar, Rusya için yeterli olmayabilir. Zira The New York Times gazetesi başyazarı Thomas Friedman’ın vurguladığı önemli bir husus; Rusya’nın Suriye’deki Esad yönetimine fiili destek olmasının Sünni ülkelerle arasını açabilecek olması, bu ülkenin kendi Müslüman nüfusunda tepkilere neden olabilecek olması ve IŞİD’in Rusya tarafından yok edilmesi durumunda dahi, Suriye’de halkın çoğunluğunu oluşturan Sünni gruplara karşı varil bombası ve hatta kimyasal silah kullanan Esad yönetimiyle -ılımlı dahi olsa- hiçbir Sünni grubun masaya oturmak istemeyecek olmasıdır.[5] Friedman’ın Rusya’nın Sünni dünyasıyla ilişkileri ve özellikle kendi Müslümanlarının tepkileri konusundaki görüşleri biraz abartılı olsa da (zira Rusya kendi Müslümanlarını sakin tutabilmek için akıllı bir strateji yürütmekte ve Moskova’da Avrupa’nın en büyük camiini inşa ederek onların gönlünü kazanmaya çalışmaktadır.[6] Ayrıca Sünni dünyası ve Arap ülkeleriyle de ilişkiler eskisinden daha kötü değildir.), geçiş süreci hakkında söyledikleri doğrudur. Zira bugün IŞİD nedeniyle gözden kaçırılmaya çalışılan önemli bir gerçek, Suriye’deki sivil katliamlarının büyük çoğunluğunu Esad yönetimi ve Suriye Ordusu’nun yapıyor olmasıdır. The Independent gazetesinde yayınlanan bir habere göre; Ocak-Temmuz 2015 döneminde Suriye’deki sivil ölümlerinden 7.894’ü Suriye yönetimi, 1.131’i IŞİD, 734’ü diğer silahlı muhalif gruplar, 125’i uluslararası koalisyon güçleri (hava saldırıları), 80’i PYD tarafından gerçekleştirilmiştir.[7] Bu da, Suriye’de bir geçiş sürecinde Rusya’nın koşulsuz destek verdiği Beşar Esad ve yönetiminin işinin çok zor olduğunu göstermektedir. Unutulmamalıdır ki, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, daha önce yaptığı bir açıklamada Guta’da gerçekleştirilen kimyasal saldırı hakkında ellerinde güçlü delillerin olduğunu belirtmişti.[8] Dolayısıyla, Suriye’de silahların susması ve geçiş döneminin ardından bir savaş suçları mahkemesinin kurulması durumunda, Beşar Esad yönetiminin işi oldukça zordur. Belki de bu nedenle, Esad yönetimi için anlaşarak geri çekilmek ya da ülkenin bölünmesine destek olmak, ilerleyen süreçte daha makul bir seçenek haline gelebilir. Türk gazeteci Cengiz Çandar’ın geçen hafta Putin-Erdoğan görüşmesi ardından kaleme aldığı bir yazı, bu konuda ilerleyen süreçte Türkiye’nin Rusya’dan bu yönde talepte bulunabileceğini iddia ediyordu.[9]

Bunun yanında, Chatham House’dan Dr. Neil Quilliam’ın yazdığı bir rapor, Esad’ın geçiş sürecinde de rol oynamasının zor olduğuna dikkat çekmektedir. Buna göre; 1-) Geçiş süreci ifadesi muğlaktır ve Esad’a Batı’da güvenilmemektedir, 2-) Suriye Ulusal Konseyi’nin de, bu kadar yıllık savaşın ardından tabanını anlaşmalı bir geçişe ikna etmesi kolay değildir, 3-) Silahlı gruplar kontrol alanlarını genişletirken, Esad’lı bir çözüm sürecinde bu yetkinliklerini bırakmak istemeyeceklerdir, 4-) Türkiye ve Suudi Arabistan, Esad’ın gidişi konusunda çok net tavır almışlardır (gerçi Türkiye ilk kez Esad’lı geçiş sürecine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından yeşil ışık yakmıştır[10]), 5-) Esad’ın kimyasal silah kullanmasına rağmen geçiş sürecine dahil edilmesi, muhalefetin uluslararası güçlere duyduğu güveni azaltmakta ve IŞİD’e desteği arttırmaktadır.[11] Tüm bu nedenlerle, ABD-Rusya arasında Esad’lı geçiş sürecine yönelik konuşmalara başlansa da[12], bu ihtimal o kadar da güçlü değildir. Bu noktada, son günlerde ABD Başkanı Barack Obama ve Dışişleri Bakanı John Kerry arasında oluşan farklılıklar da dikkat çekici bir hal almaya başlamıştır. Nitekim Kerry, “Rusya, Esad'ı masaya getirirse müzakereye hazırız” derken[13], Başkan Obama, BM konuşmasında Esad’ı bir “tiran” olarak nitelendirmiş ve geçiş sürecinde rol almaması gerektiğini belirterek, derhal görevinden ayrılması gerektiğini söylemiştir.[14] Bu da, ABD Başkanlık seçimleri yaklaşırken, ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanı arasında yaşanan oldukça ilginç bir nüansa işaret etmektedir.

Bütün bunların yanında, unutmamak gerekir ki, Rusya’nın kısa bir süre önce Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, uluslararası hukukla bağdaşmayan ve ileride bu ülkeyi sıkıntıya sokabilecek bir gelişmedir. Rusya’nın Ukrayna ve Suriye gibi iki farklı cephede yorulmaya başlaması, Batı’nın ekonomik izolasyonları nedeniyle ekonomik gidişatın da kötü olduğu düşünülürse, bu ülkeyi orta ve uzun vadede ciddi anlamda yıpratabilir. Zira Rusya’nın kendi nüfuzu altında tuttuğu bazı bölgelerde de önemli sorunları bulunmaktadır. Örneğin, Rusya’nın Dağlık Karabağ meselesindeki Ermeni yanlısı ve -BM kararlarına rağmen- işgalci güçleri destekleyen tavrı, Azerbaycan halkında bu ülkeye yönelik büyük tepkilere neden olmaktadır. Bir diğer örnek olarak, Gürcistan, yıllardır Batı yönelimini sağlamlaştırmak ve NATO’ya üye olmak isteyen bir ülkedir. Keza Ukrayna da, son dönemde AB ve NATO üyeliği için son derece isteklidir. Basında hiç gündeme getirilmemesine karşın, Ermenistan’da dahi, ABD ve AB’deki diyaspora gruplarının etkisi nedeniyle Rusya’dan ziyade AB ve Batı dünyasına yanaşmak isteyen kesimler bulunmaktadır. Bu nedenle, Rusya’nın birden çok cephede yorgun düşmesi, “yakın çevre” adını verdiğini ve kontrol altında tutmaya çalıştığı Kafkasya bölgesinde yeni krizleri kolaylıkla tetikleyebilir. Rusya, bugüne kadar bu bölgedeki ülkeleri güç ve sertlikle (zaman zaman da enerji kartını kullanarak) kontrol altında tutmayı başarmıştır. Ancak bu ülkenin son yıllarda meşruiyet yaratmaktaki krizi, Sovyetler Birliği dönemine göre bile daha fazladır. Zira Rusya, SSCB’nin çökmesinin ardından Batı’nın kötü bir kopyası olmuştur. Eğer Rusya kendisine özgü bir ideoloji yaratamaz ve çekim merkezi olamazsa, kapitalizm ve demokrasi konusunda Batı ile rekabet etmesi imkansızdır. Putin’in güçlü liderliği, şimdilik bir çöküşü engellese de, meşruiyet ve sempatiyle desteklenmeyen bir gücün sonsuza kadar dayanması imkansızdır.           

Rusya’nın eline zorlaştıran bir diğer faktör de Suriye iç savaşının uzamasına bağlı olarak gelişen mülteci ya da göçmen krizidir. Bugüne kadar mültecilere fiziki yardım anlamında Türkiye (2 milyon), Ürdün (1,4 milyon) ve Lübnan (1,2 milyon) gibi ülkeler öne çıkarken, finansman anlamında da Avrupa Birliği (4,4 milyar dolar), Amerika Birleşik Devletleri (4,2 milyar dolar) ve Birleşik Krallık (1,4 milyar dolar) en fazla sorumluluk alan ülkelerdir.[15] Dolayısıyla, Rusya’nın Esad’a destek politikalarının neticesinde, Batı ülkelerinin ekonomileri ve bölge ülkelerinin demografik yapıları ve ekonomileri de ciddi anlamda bozulmuştur. Rusya’ya yönelik tepkileri güçlendiren bir diğer faktör de, işte bu sürecin yarattığı yıkıcı etkilerdir. Bu durum, Avrupa'da göçmen karşıtı ırkçı aşırı sağ hareketlerin de güçlenmesine neden olmakta ve Avrupa Birliği'ni ve Avrupa demokrasilerini sarsmaktadır. Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde, enerji ve inşaat sektörleri başta olmak üzere birçok alanda bu ülkenin verimli bir iş sahasına dönüşebileceğini düşünen şirketler de hesaba katıldığında, Rusya’nın oyunbozan tavrını çok uzun süre devam ettirebilmesi mümkün değildir.

Rusya’nın diplomatik bir çözüme engel olması durumunda ise, Suriye krizinin çözümü 2016 ABD Başkanlık seçimlerinin ardından göreve başlayacak yeni ABD Başkanı’nın tavrıyla doğrudan ilişkili hale gelecektir. ABD’nin yeni Başkanı’nın Suriye krizini çözmek için askeri yöntemleri tercih etmesi durumunda, ABD, bu bölgeye askeri olarak yerleşebilir. Özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin, İsrail’le olan güçlü bağlar nedeniyle bu tarz askeri yöntemlere sıcak baktığı gayet iyi bilinmektedir. Başkan adayları arasında yer alan Jeb Bush, babası ve ağabeyinin Ortadoğu politikaları da düşünüldüğünde, bu tarz bir müdahale için ideal isim haline gelebilir. Demokrat bir Başkan dahi (Hillary Clinton’ın adaylığı garanti gibidir), IŞİD terörü ve Esad katliamları nedeniyle bu durumun sürdürülemez olduğuna kanaat getirirse, bir askeri müdahaleye sıcak bakabilir. Bu nedenle, ABD’nin bir askeri müdahaleyi gündeme alması durumunda, konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin gündemine gelecektir. Burada ABD, Fransa ve Birleşik Krallık dışında Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun da yer alması, buradan geçebilecek bir kararı zorlaştırabilir. Çin, bu konuda ABD’ye daha yakın durabilecekken, Rusya, şimdilik ABD’ye karşıt duracak gibi gözükmektedir. BM kararı olsun veya olmasın, ABD’nin Suriye’ye bir askeri müdahalesi gerçekleşirse, Rusya’nın Suriye’nin güneyindeki askeri kapasitesi de düşünüldüğünde, bu durum Suriye’nin bölünmesiyle sonuçlanabilir. ABD’nin böyle bir işe girişmesi durumunda, bir diğer önemli sorunu ise Türkiye ve Kürtler dengesini iyi tutturmak zorunda olması olacaktır. Şimdilerde IŞİD’e karşı savaştığı için ABD’nin terörist listesine dahil edilmeyen PKK’nın Suriye uzantısı PYD[16], Türkiye’nin dahil olduğu bir süreçte kuşkusuz arka planda kalabilir. Türkiye’nin bu sürecin dışında kalması durumunda ise, Kürtlerin eline Büyük Kürdistan’ın kurulması konusunda tarihi bir fırsat geçebilir. Ancak ABD’de yeni seçilecek Başkan’ın Suriye konusunda askeri seçenekleri reddetmesi durumunda, Suriye iç savaşı ve göçmen krizi, daha uzun yıllar dünya basınının gündeminde yer almaya devam edecektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Konuşmanın tamamı buradan izlenebilir; https://www.youtube.com/watch?v=q13yzl6k6w0.
[2] “Syria crisis: Russian air strikes against Assad enemies”, BBC, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-middle-east-34399164.  
[3] “La France a mené ses premières frappes en Syrie”, Le Monde, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/proche-orient/article/2015/09/27/la-france-a-mene-ses-premieres-frappes-en-syrie_4773677_3218.html#HCKvK7WFOetQKkuC.99.
[4] Stephen Collinson (2015), “Vladimir Putin steals Barack Obama's thunder on the world stage”, CNN, 29 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://edition.cnn.com/2015/09/28/politics/obama-putin-un-syria-isis/index.html.
[5] Thomas Friedman (2015), “Syria, Obama and Putin”, The New York Times, 30 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.nytimes.com/2015/09/30/opinion/thomas-friedman-syria-obama-and-putin.html.
[6] “Islam in Russia: Caught between acceptance and rejection”, DW, Erişim Tarihi:  1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.dw.com/en/islam-in-russia-caught-between-acceptance-and-rejection/a-18730925.
[7] “The world's focus is rightly on Isis. But the Syrian regime kills more civilians”, The Independent, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://i100.independent.co.uk/article/the-worlds-focus-is-rightly-on-isis-but-the-syrian-regime-kills-more-civilians--WJMjy5YyDl.
[8] Colum Lynch (2013), “U.N. Chief Says He Has ‘Overwhelming’ Evidence of Chemical Attacks in Syria”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2013/09/13/u-n-chief-says-he-has-overwhelming-evidence-of-chemical-attacks-in-syria-2/.
[9] Cengiz Çandar (2015), “Anadolu'nun Putin'i, Moskova'nın Putin'inden ne aldı?”, Radikal, 25 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/anadolunun_putini_moskovanin_putininden_ne_aldi-1439750.
[10] “Erdoğan: Esad ile geçiş dönemi olabilir”, BirGün, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-esad-ile-gecis-donemi-olabilir-90390.html.
[11] Neil Quilliam (2015), “Five Reasons Why Including Assad in a 'Managed Transition' Will Fail”, Chatham House, 30 Eylül 2015, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: https://www.chathamhouse.org/expert/comment/five-reasons-why-including-assad-managed-transition-will-fail#sthash.483scEoz.dpuf.
[12] “Kerry: Rusya, Esad'ı masaya getirirse müzakereye hazırız”, Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20150919/1017851524.html.
[13] “Kerry: Rusya, Esad'ı masaya getirirse müzakereye hazırız”, Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://tr.sputniknews.com/ortadogu/20150919/1017851524.html.
[14] “Obama Esad'ı "tiran" olarak nitelendirdi”, Milliyet, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.milliyet.com.tr/obama-esad-i-tiran-olarak/dunya/detay/2123837/default.htm.
[15] “Syrian Refugees Per Capita: Who’s Been The Most & Least Generous”, Brilliant Maps, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://brilliantmaps.com/syrian-refugees/.
[16] “ABD: YPG'yi terörist örgüt olarak görmüyoruz”, Habertürk, Erişim Tarihi: 1 Ekim 2015, Erişim Adresi: http://www.haberturk.com/dunya/haber/1131455-abd-ypgyi-terorist-orgut-olarak-gormuyoruz.

13 Eylül 2015 Pazar

Uzmanlar Kıbrıs Müzakerelerini Anadolu Ajansı'na Değerlendirdi: Çözüme Daha Yakınız


Yükseköğretim Planlama Değerlendirme Akreditasyon Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) üyesi Prof. Dr. Mehmet Hasgüler, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Rektör Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Sözen, Kıbrıslı Rum araştırmacı ve gazeteci Nikolaos Stelya ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, Kıbrıs’ta devam eden müzakere sürecini Anadolu Ajansı’na değerlendirdiler. Uzmanlar, çözümün her iki toplumun da faydasına olduğu görüşünün adanın güneyinde de yaygınlaşmaya başladığını belirttiler.

Prof. Dr. Mehmet Hasgüler:
Yükseköğretim Planlama Değerlendirme Akreditasyon Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) üyesi Prof. Dr. Mehmet Hasgüler, adanın her iki kesiminde de çözüm yanlısı liderlerin görevde olmasının Kıbrıs sorununun çözümü konusunda büyük bir umut ortaya çıkardığına işaret etti. Rum lider Nikos Anastasiadis’in seleflerine nispeten farklı bir tablo çizdiğine dikkati çeken Hasgüler, Kıbrıs müzakerelerinin çözüm üretebilir ve liderlerin de bu çözümü halklarına kabul ettirebilir bir noktaya geldiğini söyledi. Müzakereler ilişkin her iki kesimde de gerçeği yansıtmayan haberler üzerinden psikolojik savaş yürütüldüğünü, bunun da bir bakıma normal olduğunu ifade eden Hasgüler, “Önemli olan yaşanabilir bir çözümü artık Kıbrıs coğrafyasının susamış olmasıdır” diye konuştu. Adadaki ekonomik durumun Kıbrıs sorununu sürdürülebilir olmaktan çıkardığını dile getiren Hasgüler, Kıbrıs’ın “Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde” keşfedilen doğal kaynakların yanı sıra Türkiye’den gelecek suyun da federal bir devletin kurulması için iki önemli neden olduğunu kaydetti.
Hasgüler, Kıbrıs’ta varılacak adil bir çözümün Türkiye’ye önemli bir yumuşak güç kazandıracağını, bunun da Türkiye’ye hem AB ile hem de bölgesel ilişkilerde yeni fırsatlar sunacağını söyledi. Kalıcı bir çözüm için refahın adil bir biçimde paylaşılmasının son derece önemli olduğunu vurgulayan Hasgüler, “Taraflar, refahı da paylaşabilirlerse federal bir çözüm olur. Yoksa refah paylaşımında sorunlar baş gösterirse etnik kimlikler, sosyal farklılıklar ve eşitsizliklerle birleşerek yeni birtakım kimlik sorunlarıyla karşı karşıya bırakır” diye konuştu. Halkların yaşadığı tecrübelerin ve tarihi gerçeklerin de gözardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Hasgüler, “Konut güvenliğinin, kurulacak federal Kıbrıs’ın güvenliğini etkileyecek bir faktör olduğunu görmek lazım. Yoksa birkaç yıl içinde bunlar çözümlenmez ve yüzlerce insan mağdur olduğu takdirde bu bir güvenlik tehlikesi bir risk oluşturur” ifadesini kullandı. Hasgüler, iş güvenliği, istihdam, eğitim imkanları gibi konularda da gerekli düzenlemelerin yapılması ve insan kaynağının iyi planlanması gerektiğini dile getirdi. Hasgüler, “Bugün içinde bulunduğumuz bütün sorunlar Kıbrıs sorunu çözüldüğü takdirde çözülecek” yaklaşımını doğru bulmadığını belirterek, Kuzey Kıbrıs’ın çözümü beklemeksizin ciddi reformlara gitmesi gerektiğini ifade etti.
Prof. Dr. Ahmet Sözen:
Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Rektör Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Sözen de Kıbrıs’ta kalıcı çözüme ulaşılması konusunda müzakerelerin önemli olduğunu, ancak güven artırıcı önlemlere ve iki halkın işbirliğine imkan tanıyacak projelere de ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Şimdiye kadarki müzakerelerin liderler arasında ve toplumdan kopuk nitelikte olduğunu kaydeden Sözen, yeni dönemde KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Rum lider Anastasiadis’in halkı ziyaret ederek kahve içmesi ve ortak faaliyetler düzenlemesi gibi sembolik de olsa güven yaratıcı adımlarla bu durumun değiştiğine işaret etti. “Güven yaratıcı adımlar anlamında liderlerin daha büyük daha cesur adımlar atması gerekiyor” diyen Sözen, toplumların güç paylaşımına ve işbirliğine dayalı çözüm hazırlanmaları gerektiğini ifade etti. Sözen, kurulacak bir federasyonun başarılı bir şekilde sürdürülebilmesinin iki toplumun işbirliğine bağlı olduğunu vurguladı.
“Kapsamlı çözüme ulaşmak için uğraşıyoruz, bu güven yaratıcı önlemler bizim dikkatimizi, zamanımızı almasın” gibi bir yaklaşıma düşülmemesi uyarısında bulunan Sözen, “Tersine, bu iş 6 ay, bir yıl daha uzasın ama kapsamlı çözüme giderken bu zaman dilimini anlamlı, güven yaratıcı önemlerle doldurulsun ki federal devletin hayata geçtiği gün, iki toplumun işbirliği konusunda önemli bir miktar tecrübesi ve işbirliği kültürü olsun” ifadesini kullandı. Farklılıklara saygının adada kurulacak federasyonun devamı için hayati önemde olduğuna değinen Sözen, tolerans, çok kültürlülük, demokrasi, eşitlik, adalet, insan hak ve özgürlüklerinin en üst seviyede tutulması ve bunların bir değer olarak toplumlara yerleşmesi gerektiğine belirtti. Her iki tarafta da vizyon sahibi ve vizyonları birbiriyle örtüşen iki liderin görevde olduğunu dile getiren Sözen, sürecin heba edilmemesi gerektiğini vurguladı. Sözen, taraflar arasında varılacak anlaşmanın adadaki belirsizliği ortadan kaldıracağına, AB müktesebatının uygulanmasıyla Kıbrıs Türk halkının da AB’nin nimetlerinden faydalanmaya başlayacağına da dikkat çekti. “İster beğenelim ister beğenmeyelim Avrupalılar kendi aralarında barış adası, savaşların imkansız olduğu bir coğrafya, bir mekan yaratmıştır. O mekanın parçası olacaksınız” diyen Sözen, çözümün en önemli sonuçlarından birinin de dilleri ve dinleri farklı iki grubun tek devlet çatısı altında var olabileceğinin ortaya konulması olacağını söyledi. Rum kesiminde çözüme “evet” diyenlerin sayısının giderek arttığına da değinen Sözen, yaşadıkları ekonomik krizin Rumların çözüme daha realist bakmasını sağladığını kaydetti. Sözen, “İnsanlar, ‘hayır’ demekle daha iyi pozisyona gelmediklerini görmeye başladılar. Kıbrıs Rum tarafında da iki toplumun üzerinde mutabık kalacağı bir federal çözümden Kıbrıslı Rumların da kazançlarının büyük olacağını düşüncesi giderek daha da yaygınlaşıyor” şeklinde konuştu.
Nikolaos Stelya: 
Araştırmacı ve gazeteci Nikolaos Stelya ise, Şubat 2014 sonrasında yeniden başlayan müzakere sürecinde Cumhurbaşkanı Akıncı’nın göreve gelmesiyle belirgin bir ivme kazanıldığını dile getirdi. İki liderin birlikte tiyatro izlemesi gibi yeni süreçte toplumlar arası diyalog ve iletişim adına güzel şeyler yaşandığını dile getiren Stelya, “Ama tabii Kıbrıs meselesi çok boyutlu bir mesele ve esas mesele müzakere masasında” diye konuştu. Rum kesiminde yaşanan değişimle ilgili de “Annan Planı’ndan bu yana köprünün altından çok sular aktı” ifadesini kullanan Stelya, 2004’te AB hevesi ile yanıp tutuşan, ekonomik anlamda Kuzey Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan’dan çok daha iyi durumdaki Rum kesiminin ekonomik krizlerle sarsıldığını, bunun da çözüme olan isteği artırdığına işaret etti. Stelya, “Şu an genç nüfusa baktığınızda nereden bakarsanız her iki gençten biri yoksulluk veya işsizlik sınırına gelmiş vaziyette. Böylesi bir toplumsal bunalım da tabii Kıbrıs sorununa bakış da değişmiş durumda” değerlendirmesinde bulundu. Rum tarafının eskiye göre daha çıkarcı bir yaklaşım içinde olduğunu belirten Stelya, “Kıbrıs sorunu çözülsün, adaya yatırımlar gelsin, Türkiye gibi büyük bir pazarın kapıları bizlere açılsın. biz de bu pazardan pay alalım şeklinde bir görüşün öne çıktığını görebiliyoruz” diye konuştu.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: 
Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci ise, halihazırdaki müzakere sürecinde daha umutlu olunmasının çözüme destek veren liderlerin görevde olmasının yanı sıra garantör devletlerin de çözüm istemeleriyle de ilgili olduğuna dikkat çekti. Güney Kıbrıs’taki aşırı milliyetçi unsurlar dışında çözüme açıktan karşı çıkan aktör bulunmadığını ifade eden Örmeci, barışın nasıl olacağının ise tartışılmaya devam edildiğini söyledi. Çözümün en önemli sonucunun ekonomik alanda olacağını kaydeden Örmeci, yabancı yatırımın giremediği ve doğrudan uçuşa kapalı durumdaki Kuzey Kıbrıs ekonomisinin çözümle birlikte canlanacağına işaret etti. Türkiye ile ticaret yapamamanın Güney Kıbrıs açısından büyük bir kayıp olduğunu dile getiren Örmeci, “Çözüm, ekonomik olarak her iki tarafa da büyük kazançlar getirir” dedi.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Haber linkleri;

10 Eylül 2015 Perşembe

UPA Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, Suriye İç Savaşı ve Mülteci Krizini Kıbrıs Tv'de Yorumladı


Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 10 Eylül 2015 tarihinde Kıbrıs Tv’de yayınlanan “Teleskop” programında Pınar Gözek Dervişağa’nın soruları yanıtladı ve Suriye iç savaşı, buna bağlı olarak gelişen mülteci sorunu ve Türkiye iç politikasına dair son gelişmeleri yorumladı.



7 Eylül 2015 Pazartesi

Abdullah Gül ile 12 Yıl


Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2003-2015 yılları arasında 12 yıl süreyle Basın ve İletişim Başdanışmanı olarak görev yapan gazeteci Ahmet Sever’in Doğan Kitap tarafından yayınlanan kitabı “Abdullah Gül ile 12 Yıl”, kısa sürede büyük ilgi gördü ve bu alanda yazılmış güncel eserlerden biri olarak Türk kamuoyunun dikkatini çekti.[1] Sever’in, Gül’ün Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı 12 yıllık uzunca dönemde başına gelen en ilginç hadiseleri içeriden birinin gözüyle anlattığı bu kitap, bu nedenle yakından incelenmeyi hak ediyor.

Kitapta ilk işlenen ve belki de en önemli olan konu, 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıranın yayınlanma süreciyle ilgilidir. Sever’in iddiasına göre; normalde mutedil bir kişi olan Abdullah Gül, o dönemde televizyondan izlediği “Hatırla Sevgili” dizisinde Adnan Menderes’in başına gelenlerden de etkilenerek, bu muhtıra sonrasında çok sinirlenmiş ve hatta muhtıraya cevap hazırlamadan önce eşi Hayrünnisa Gül’e “Ben ölümüne kadar gitmeye hazırım” dahi demiştir. Ayrıca yine Sever’e göre; o dönemlerde Cumhurbaşkanlığına adaylığı konuşulan Gül, muhtıraya karşı yazılacak metnin sert olması konusunda da diğer AKP’lilerden daha istekli bir duruş sergilemiştir. Bunun kitapta işlenmeyen temel sebeplerinden biri ise, Gül’ün eşinin başörtüsü nedeniyle yapılan tartışmalardan haklı olarak alınması ve bu meseleyi biraz da şahsi olarak algılamasıdır.

Gül’ün Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı olduğu 2002-2003 yılları arasındaki kısa Başbakanlık döneminin en önemli olayı ise, kuşkusuz 1 Mart Tezkeresi tartışmalarıdır. Sever’in iddiasına göre; dönemin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, Gül’den eşinin başını açmasını rica etmiş ve bu durumun genç Türk kızlarına kötü örnek olduğundan yakınmıştır. Yine Sever’e göre; aynı Tuncer Kılınç, 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den sorunsuz bir şekilde geçmesi için Gül’ün Diyanet İşleri Başkanlığı’na bu tezkereyi savunacak yönde dini propaganda yapması için talimat vermesini de istemiştir. Ancak Kılınç’ın bu istekleri elbette sonuçsuz kalmıştır. Ahmet Sever’in aktardığına göre; İkinci Körfez Savaşı (Irak İşgali) öncesinde Saddam Hüseyin ve Irak yönetimini yaklaşan savaş konusunda uyarmak için elinden gelen herşeyi yapan Gül, yine de buna engel olamamış ve en sonunda “günah benden gitti” diyerek durumu kabullenmiştir. Ancak Gül, Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun olmayan bu savaşa dâhil olmasını istememiş ve tezkere konusunda Tayyip Erdoğan’a kıyasla daha çekimser bir görüntü sergilemiştir. Tezkereyi hararetle savunan Erdoğan, Türkiye’nin bu sürecin dışında kalması durumunda bölgede güçsüzleşeceğine dikkat çekerken, Gül ise uluslararası hukuka aykırı bir işe dâhil olmanın uzun vadede Türkiye’yi kötü duruma düşürmesinden endişe etmiştir. Bu nedenle, Gül, oylamadan 3 gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’e tezkerenin olumlu ve olumsuz sonuçları hakkında bir rapor hazırlatmış ve bu konuda AKP’li milletvekillerine vicdanlarına göre hareket etmelerini tembihleyerek onları oylamada serbest bırakmıştır. Şimdilerde Başbakan olan dönemin Dış Politika danışmanlarından Ahmet Davutoğlu’nun da karşı çıktığı tezkere, sonuçta TBMM’de reddedilmiştir. Sever’e göre; bu durumun Türkiye’ye önemli bazı avantajları olmuştur. Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde daha saygın bir konuma gelmesi ve bağımsız bir ülke olarak görülmeye başlanması, bu konudaki en önemli gelişmedir. Nitekim tezkerenin reddi sonrasında Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci hızlanmıştır. Ancak bölgedeki Kürt realitesinin giderek güçlenmesi ve bağımsız bir devlete doğru evrimleşmesi de, Sever’in görmezden geldiği önemli bir detay olarak burada belirtilmelidir.

Gül’ün Başbakanlığındaki bir diğer önemli konu ise Kıbrıs Sorunu’dur. Bu konuda Uğur Ziyal’in tavsiyeleriyle o güne kadar askeriye, hariciye ve genel olarak Türk Devleti’nin desteklediği merhum Rauf Denktaş çizgisinden sapmayı göze alan Gül, çözümsüzlüğün kendilerinin değil, Rumların isteği olduğunu dünya kamuoyuna göstermek istemiştir. Ancak 2002 yılı Aralık ayında Kopenhag’daki AB zirvesinde Rauf Denktaş’ın imzalamadığı belge, Sever’e göre büyük bir hatadır. Gül de böyle düşünmüş ve bu nedenle merhum Denktaş’a o dönemde çok öfkelenmiştir. Ayrıca Uğur Ziyal’in itiraf ettiği bir eksiklik, Rumların Annan Planı’na “hayır” demesi durumunda KKTC’nin tanınması adına ne yapabileceklerini o dönemde Türk devlet adamlarının planlamamalarıdır. Bu ifadeden de anlaşıldığı kadarıyla, o dönemde Gül ve Türkiye, Kıbrıs Sorunu’nun gerçekten çözülebileceğine inanmış ve dahası çözülmesini istemiştir. Yani bu dönemde Türkiye’nin sergilediği barış yanlısı politikalar, sadece Rumları zora sokmak için sahnelenmiş bir oyun değildir.

Kitapta Ahmet Sever, Abdullah Gül’le yaptığı sohbetlerden edindiği izlenimler doğrultusunda Gül’ün Türkiye’nin 3 temel sorunuyla ilgili tespitini de okurlarla paylaşmaktadır. Gül’e göre bu sorunlar; Kürt Sorunu, Ermeni Meselesi ve Kıbrıs Sorunu’dur. Bu engeller kalkarsa Türkiye’nin AB ile bütünleşebileceğini ve daha hızlı kalkınabileceğini düşünen Gül, bu nedenle Dışişleri Bakanı olduktan sonra bu 3 temel meseleye odaklanmış, ancak bunları çözme yolunda fazla yol katedememiştir. Özellikle Ermeni Meselesi’nde üstlendiği öncü rol Gül’e pahalıya patlamış ve Ermenistan’la 2010 yılında protokolleri imzalayarak büyük bir siyasi risk alan Abdullah Gül ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinden tasfiye edilirken, Azerbaycan’a daha yakın duran dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu süreçten güçlenerek çıkmıştır. Kürt Sorunu konusunda önemli reformlar yapan ve yaptıran Gül, geldiğimiz nokta itibariyle bu konuda da Türkiye’nin henüz başarıya ulaşamadığını görüyor olmalıdır. Kıbrıs Sorunu’nda müzakereler halen devam etmesine karşın, bu konuda da henüz somut bir başarı kazanılamamış, dahası Annan Planı’na “evet” demiş olmanın karşılığında AB çevrelerinden somut bir getiri elde edilememiştir.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra bir kısım çevrelerin İslamcı gelenekten yetişmesi ve eşinin başörtülü olması nedeniyle kendisini bir türlü hazmedemediğini belirten Gül’ün, o yıllarda Çankaya Köşkü ile ilgili çıkan yalan haberlere çok üzülmesi de, Sever’in kitapta anlattıkları arasındadır. Ayrıca yine kitapta anlatıldığı kadarıyla, Gül’ün Fethullah Gülen cemaati ile hiçbir bağlantısı yoktur. Hatta Gül’ün, Fethullah Gülen’in son yıllarda eğitimcilik ve sivil toplumculuktan siyasete ve devlette kadrolaşmaya kaymasından rahatsızlık duyduğu da kitapta ifade edilmektedir. Kitapta altı çizilen bir diğer husus; Abdullah Gül’ün Nurcu değil, Büyük Doğu (Necip Fazıl Kısakürek) ekolünden yetişme bir İslamcı olmasıdır. Ancak Sever’e göre; Gül, birçok İslamcının aksine karşı görüştekilere saygı gösteren ve uzlaşmaya açık ılımlı bir isimdir. Zaten bu sayede, Gül’e siyasi kariyeri döneminde en çok saygı gösteren ve değer veren gruplar AB çevreleri olmuştur. Hatta Gül, bir keresinde bireysel özgürlüklere destekleri nedeniyle AB içerisindeki sosyalist-sol gruplara kendisini daha yakın hissettiğini ifade etmiştir. Buradan çıkan bir diğer sonuç ise, Türkiye’nin AB üyeliğinin ne kadar zor olduğu gerçeğidir. Zira AB’nin sağ partileri Hıristiyan temelli ve daha İslam karşıtıyken, Türkiye’nin sağı ise İslamcıdır. Bu tarz partilere daha yakın duran ise Avrupa’nın sol çevreleridir. Bu nedenle AB ile Türkiye’nin ulusları aşan ölçüde partilerin kurulduğu bir yapı içerisinde buluşması oldukça zordur. Bunun için, önce Türkiye ve Avrupa sağının kendilerini din (Hıristiyanlık vs. İslamiyet) değil, muhafazakârlık üzerinden yeniden tanımlamaları gerekmektedir. Oysa Fransa ve Birleşik Krallık’ın aksine, Almanya’daki sağ partinin ismi bile “Hıristiyan Demokrat” şeklindedir. Bu da, ilişkilerin ters mıknatıslanmaya açık doğasını gözler önüne sermektedir. Bu konuda Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile bu konuda birkaç defa tartışan Gül’ün dikkat çektiği bir husus ise; Türkiye’nin AB üyeliğini üyeliğin kendisinden daha ziyade, demokratik bir ülke olma yolunda kaldıraç olarak gördüğü gerçeğidir. Bu nedenle Gül’e göre tam üyelik gerçekleşmese bile, bu yolda ilerlemek her zaman için iyidir. Kitapta bu ve benzeri daha birçok anı ve anektoda yer verilmiştir.

Ahmet Sever’in “Abdullah Gül ile 12 Yıl” adlı kitabı, içerdiği değerli anı ve gözlem bilgilerine karşın, her zaman için taraflı yazılabileceği akılda tutularak okunması gereken bir eserdir. Zira yazar, Abdullah Gül’ün danışmanı olarak senelerce geçimini sağlamış ve Gül’ü çok seven-sayan biridir. Ancak bu durum, kitaptaki bilgiler yanlıştır anlamına da gelmez. Sadece kitabın büyük resmin bir boyutunu gösterebileceği akıllarda tutulmalı ve kitaptaki bilgiler başka kaynaklarca da kontrol edilmeye çalışılmalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ