20 Mayıs 2015 Çarşamba

Birleşik Krallık Seçimlerinin Ardından


7 Mayıs’ta düzenlenen Birleşik Krallık genel seçimlerinin üzerinden iki hafta geçti. Bu süreçte İngiltere ve dünya basınında, ilk şokun ardından daha sağlıklı yorum yapabilmek için gerekli olan çeşitli veri ve analizler özgürce ortaya kondu.[1] Ben de bu yazılanları dikkate alarak, bu yazıda Birleşik Krallık seçimleriyle ilgili bazı temel tespitleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gerçek Demokrasilerde Başarı Ödüllendiriliyor, Başarısızlık Cezalandırılıyor
Birleşik Krallık genel seçimlerinden çıkarılması gereken ilk ders; olgunluk seviyesine erişmiş demokrasilerde başarının ödüllendirildiği, başarısızlığın ise cezalandırıldığı gerçeğidir. Nitekim seçim sonuçlarının kesinleşmesinin ardından İşçi Partisi, Liberal Demokrat Parti ve Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) liderleri Ed Miliband, Nick Clegg ve Nigel Farage (sonradan parti ileri gelenlerinin talebi üzerine geri dönmüştür), sonuçları partileri adına yeterince başarılı bulmayarak Genel Başkanlık görevlerinden istifa etmişlerdir. Bu, bir demokrasiyi zinde tutan ve farklı fikirlerin yaşamasına ve taban bulmasına olanak sağlayan doğru bir tutumdur ve ancak gerçek demokrasilerde görülür.

Seçimin Galipleri Muhafazakar Parti ve İskoç Ulusal Partisi’dir
Seçimin ardından en çok öne çıkarılan parti, doğal olarak tek başına iktidar kurmaya yeterli sayıya ulaşan Muhafazakar Parti ve bu partinin lideri Başbakan David Cameron oldu. Cameron’ın sandalye sayısını ve oy oranını bir nebze de olsun arttırabilmiş olması, Avrupa’da radikal akımların hızla yükseldiği zor bir dönemde kuşkusuz başarı olarak kabul edilmeli. Ancak bu başarıyı abartmaya da gerek yok. Zira Muhafazakar Parti’nin oylarındaki artış fazla değil, üstelik İskoç Ulusal Partisi’nin ulaştığı yüksek oy oranı Britanya demokrasisi adına alarm verici bir gelişme. Sandalye sayısını 6’dan 56’ya çıkaran Nicola Sturgeon liderliğindeki İskoç Ulusal Partisi, kuşkusuz seçimin diğer önemli yıldızı oldu. Geçtiğimiz yıl yapılan referandumda oldukça az farkla bağımsızlığı reddeden İskoç halkı, bu milliyetçi cereyanın daha da güçlenmesi durumunda Krallık’tan kopabilir.

Seçim Sistemi Tartışma Konusu
Seçimin ardından dikkat çeken bir diğer gelişme, adadaki dar bölge çoğunluk sistemine dayalı seçim sisteminin eleştirilmesi oldu. Nitekim Muhafazakar Parti yüzde 37 oyla parlamentoda yüzde 51 çoğunluğa sahip olurken, İskoç Ulusal Partisi de yüzde 4,7’lik oy oranı ile 56 sandalye kazandı. Buna karşın, yüzde 12,6 oy alan UKIP sadece 1 ve yüzde 7,9 oy alan Liberal Demokrat Parti sadece 8 sandalye elde edebildiler.

Anket Firmaları Başarılı Olamadılar
Seçimlerin işaret ettiği bir diğer önemli sonuç, adadaki anket firmalarının bu konuda yeterince başarılı olamadıklarının ortaya çıkması oldu. Seçim öncesinde yayınlanan anketlerde Muhafazakar Parti ile İşçi Partisi burun buruna gösterilmesine karşın, seçimin ardından ortaya çıkan yüzde 6,6’lık anlamlı fark, anket firmalarının yetersizliğini tescil etti. Bu noktada anket firmalarının genel eğilimleri ölçen ve nispi temsil mantığına uygun olan çalışmalarının, dar bölgeli seçim sistemine daha uygun dizayn edilmesi zorunluluğu karşımıza çıktı.

Hedefleri Olan Partiler Kazanıyor
Birleşik Krallık seçimlerinden mutlaka şu ders de çıkarılmalı; son dönemde seçmenleri mobilize etmek ve sandığa götürmek konusunda çeşitli hedefler ortaya koyan partiler, sandık sonuçları anlamında daha başarılı oluyorlar. Yunanistan’da kemer sıkma tedbirlerine karşı çıkan ve avro bölgesinden çıkmayı vaat eden Çipras ve İsrail’de Yahudi Devleti Yasası ve tartışmalı yeni yerleşim bölgelerini savunan Netanyahu örneklerinden sonra, Birleşik Krallık seçimlerinde de bu durum doğrulandı. Nitekim İskoçya’nın bağımsızlığı hedefini temsil eden İskoç Ulusal Partisi, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürmeyi vaat eden Muhafazakar Parti ve AB’den çıkışı savunan UKIP, seçimde oyunu arttıran partiler oldular. Daha çok ekonomik taleplerle ortaya çıkan İşçi Partisi ve Liberal Demokrat Parti ise, seçmenleri yeterince motive edemediler ve sandıkta hüsrana uğradılar. Bu noktada dünyada son dönemde sağ (Netanyahu, Cameron, Farage) ve sol milliyetçiliklerin (Çipras) yeniden yükselişe geçtiğini belirtmek gerekiyor.[2]

Britanya’nın Güçlü Bir Sola İhtiyacı Var
Ancak Muhafazakar Parti’nin bu başarısı ve İşçi Partisi’nin yaşadığı hüsran, Britanya demokrasisi adına ümit verici bir gelişme değil. Zira sol ideolojinin zayıflaması ve İskoçya’da İşçi Partisi’nin yaşadığı başarısızlık, aslında İskoç ulusalcılığının giderek güçlendiğini ve İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılma ihtimalinin arttığını gösteriyor. Bu nedenle Birleşik Krallık’ın güçlü bir İşçi Partisi’ne, Ed Miliband sonrasında İşçi Partisi’nin de güçlü bir lidere ve yeni bir programa ihtiyacı var. Aksi takdirde etnik milliyetçiliğe dayalı siyaset adada hakim olacak ve Britanya-İskoçya ilişkileri içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenecek. Ayrıca Birleşik Krallık’ın, gelir adaletini ölçen gini endeksi açısından da Avrupa’da son sırada yer aldığını buna eklememiz gerekir.[3]

Birleşik Krallık AB Üyeliğinden Çıkabilir
AB üyeliğini referanduma götürmeyi vaat eden David Cameron’ın başarısı, ülkede bu yöndeki eğilim ve tartışmaları daha da alevlendirecektir. Nitekim Başbakan Cameron, bu konuda hemen harekete geçeceği yönünde sinyaller vermiş, hatta ülke basınında AB üyeliği referandumunun 2016’ya çekilebileceği haberleri yayılmaya başlamıştır.[4] Şu bir gerçektir ki; İngiliz halkının yarısı kendilerini AB içerisinde görmek istememekte ve bağımsız bir devlet olarak daha parlak bir gelecek kurabileceklerine samimiyetle inanmaktadırlar.[5] Lakin bu noktada gerekli anlaşma ve düzenlemeler yapılmazsa, İngiltere’nin AB ile yoğun ticari ilişkileri olan sermaye kesiminin kıta Avrupası pazarını tamamen Almanya ve Fransa’ya kaptırması gibi bir risk ortaya çıkabilir. Üstelik Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Transatlantik Yatırım ve İşbirliği Anlaşması’nın konuşulduğu ve ABD ile AB’nin ekonomik olarak bütünleşmeye çalıştığı bir dönemde, bu yönde Birleşik Krallık’a imtiyazlar sağlayacak iyi bir anlaşma yapılmadan AB’den çıkılması, İngiltere’nin ekonomik anlamda izole olmasına neden olabilir. Bu nedenle AB’den çıkma kararı alınsa bile, bunun çok dikkatli bir şekilde müzakere edilmesi ve sermaye sahiplerinin ve genel olarak ekonomik yaşamın zarar görmemesine özen gösterilmesi gerekmektedir.[6] Ayrıca AB’den ayrılmanın, İskoç ulusalcılığının zayıflatılması adına da olumlu bir etkisi olabilir.

İngiliz Dış Politikasında Ortadoğu Bağlamında Hareketli Bir Dönem Yaşanabilir
Muhafazakar Parti’nin sandık başarısının, İngiltere’nin Ortadoğu politikası anlamında da bazı yeni gelişmelere neden olması beklenebilir. Arap Baharı sürecinde Libya’nın bombalanmasında aktif roller üstlenen, ancak Suriye konusundaki başlardaki hareketliliğin parlamentodaki red kararı sonrasında durulmasının ardından Ortadoğu konusunda fazla sesi çıkmayan Birleşik Krallık, hatırlanacağı üzere en son olarak Bahreyn’de yeni bir askeri üs elde etmişti.[7] ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği ve Obama’nın başlattığı Asia Pivot politikası doğrultusunda Çin’i dengelemek adına Asya’ya açıldığı bir dönemde, Ortadoğu politikalarına dair Birleşik Krallık’ı kuşkusuz yeni ve daha aktif roller bekliyor olabilir. Bu durum, ABD’nin ve NATO’nun politikalarıyla da uyumlu bir hale kolaylıkla getirilebilir. Bu nedenle Muhafazakar Parti’nin zaferinin, bu yeni politikalara uygun bir zemin yarattığı söylenebilir.

Sonuç Yerine
Sonuç olarak, katılım yüzde 66 ile sınırlı kalmasına karşın, 2015 Birleşik Krallık genel seçimleri demokrasinin mükemmel bir şekilde işlediği/işletildiği bir seçim olarak tarihe geçti. Bu seçimin ardından adada neler yaşanacağını yakından takip etmeye devam edeceğiz.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Seçim sonuçları ve bir analiz için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2015), “Birleşik Krallık Seçimlerinin Analizi”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 20.05.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/birlesik-krallik-secimlerinin-analizi/.
[2] Bu konuda bir analiz için; http://www.haaretz.com/news/israel/1.656923.
[6] AB’den ayrılmanın sonuçlarını tartışan bir haber-analiz için; http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/19/what-would-happen-if-britain-left-the-eu-consequences-of-exit.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Dr. Ozan Örmeci Star Kıbrıs Gazetesinde Köşe Yazarlığına Başladı


Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, Star Kıbrıs gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yazılar her Pazartesi günü yayınlanmaya devam edecek.

Dr. Ozan Örmeci'nin ilk yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

15 Mayıs 2015 Cuma

Çin Demokratikleşebilir Mi?


Günümüzde dünya ekonomisinin en önemli parçalarından birini oluşturan, ancak halen Çin Komünist Partisi’nin tek parti yönetiminin devam ettiği Çin Halk Cumhuriyeti’nde, ilerleyen yıllarda nasıl bir yönetim biçiminin kurulacağı, akademik dünyada önemli bir tartışma ve araştırma konusudur. İyimserler, Çin’in ilerleyen yıllarda zenginleşmesinin ve sınıflı toplumun ortaya çıkışının doğal sonucu olarak bu ülkede bir demokratikleşme hamlesi öngörürken, karamsarlar, Çin’in tek parti sistemini etki alanına girecek diğer dünya ülkelerine dayatmasından endişe etmektedirler. Bu yazıda Karşılaştırmalı Politika alanının önemli uzmanlarından Larry Diamond’ın “Why China’s Democratic Transition Will Differ From Taiwan’s” ve Baogang He’nin “Working with China to Promote Democracy” makaleleri ışığında, Çin’in demokratikleşme imkanlarını tartışmaya açacağım.

Çin’i, demokrasiye geçişi başarmış Tayvan’la kıyaslayan Diamond, iki ülke arasındaki önemli farklılıklara dikkat çekmekte ve bu nedenle Tayvan modelinin Çin’de uygulanmasının zor olduğunu belirtmektedir.[1]

Nüfus
Elbette Çin Halk Cumhuriyeti denilince akla gelen ilk unsur; bu ülkenin 1,4 milyara yakın olan devasa nüfusudur. Çin, nüfus anlamında Tayvan’dan 60 kat büyüktür. Şu bir gerçektir ki, çok kalabalık ve geniş ülkelerde demokrasinin işlemesi daha zor ve zahmetlidir. Ancak kusurlarına rağmen, 1,2 milyar nüfusu olan ve gelecekte nüfus anlamında Çin’i geçeceği ifade edilen Hindistan’da demokrasinin uygulanabilmesi, bu noktada Çin’in nüfus argümanına sığınmasını geçersiz kılmaktadır. Kendine özgü kontrollü koşullar altında (burada ABD’deki gibi iki partili bir sistem daha cazip durmaktadır), elbette Çin’de de demokrasi peki hala uygulanabilir. Bu noktada elbette yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve Çin’de halihazırda bulunan 33 eyaletin kendi kendini yönetebilir hale getirilmesi, Çin devletinin elini güçlendirebilir. Ancak Çin Komünist Partisi ile Çin devleti içiçe geçmiş olduğu için, bu, ancak Komünist Parti’nin isteğiyle mümkün olabilir.        

Coğrafi Faktörler
Çin’in kurulu olduğu topraklar, Tayvan’ın 250 katıdır. Tayvan’da demokrasiye geçiş sürecinde yerel yönetimlere iyi penetre edebilen Tayvan devletinin aksine, Çin’de bu durumun gerçekleşmesi epey zor olabilir. Bu nedenle Çin Komünist Partisi ileri gelenleri, demokrasiye geçiş konusunda çekince sahibidirler. 1970’lerin sonlarında başlayan Tayvan’ın demokratikleşme sürecinde, milliyetçi Kuomintang (KMT) partisinin o dönemdeki lideri Chiang Ching-kuo, olumlu bir rol oynamış ve basın özgürlüğü ve diğer partilerin kurulmasına izin verilmesi gibi önemli reformlara imza atmıştır. Tayvan’ın “Sessiz Devrim” (Quiet Revolution) olarak adlandırılan bu reform süreci 1987 yılında sonuçlandırılmış ve 1996’da demokratik olarak seçilen ilk Tayvan Başkanı Lee Denghui ile, Tayvan demokrasiye geçişi başarıyla tamamlamıştır. Tayvan örneğinde bile 1978’den 1996’ya kadar süren oldukça uzun ve zahmetli bir dönüşümün gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti demokrasiye geçiş kararı alsa bile, bunun ancak kontrollü, planlı ve yavaş yavaş gerçekleşmesi mümkün olabilir.   

Çin’in Ekonomik Mucizesinin Görünmeyen Yanları
Larry Diamond’a göre; Çin’in etkileyici ekonomik kalkınmasının arka planında, bu ülkede yeni ortaya çıkmaya başlayan çok önemli sorunlar yaşanmaktadır. Bunlardan ilki, sınıfsal eşitsizliklerin artışıdır. Komünist bir partinin idaresindeki Çin’de, hızlı zenginleşen şehirli tüccar nüfus ile kırsal alanlarda yaşayan Çinliler arasında büyük bir gelir farkı ve yaşam tarzı uçurumu yaşanmaktadır. İkinci önemli sorun ise çevre kirliliğidir. Kontrolsüz ekonomik büyüme, beraberinde büyük çevre sorunlarını (özellikle büyük şehirlerdeki hava kirliliği) getirmektedir. Ancak Çin Başbakanı Li Keqiang’ın son açıkladığı ve ekonomik büyümeyi yüzde 7 ile sınırlamayı öngören ekonomik hedefler beyannamesinde, çevre sorunlarının üzerinde daha fazla durulacağının açıklanması, bu noktada ümit verici bir gelişme olarak değerlendirilebilir.[2] Üçüncü önemli sorun, Devlet Başkanı Şi Cinping’in ısrarla üzerine gitmeye çalıştığı artan yolsuzluk iddialarıdır. En son Bo Şilay olayı[3] ile medyatik hale gelen bu yolsuzluk sorunu, kimilerine göre ise Komünist Parti içerisindeki liberal kanadın muhafazakar kanadı tasfiye etme çabalarının bir sonucudur. Diamond’a göre, Çin’de son yıllarda organize suç ve mafya etkinliği de giderek artmaktadır. Bu nedenle bazı şehirlerde çağdaş yerel lordlar dahi ortaya çıkmıştır. Beşinci önemli sorun ise, büyük şehirlere göç eden on milyonlarca kırsal kesimden gelme genç nedeniyle artan genç işsizliği ve bunun yarattığı sosyal patlama riskleridir.

Zamanlama
Tayvan’la Çin’i demokratikleşme açısından kıyaslamaya devam eden Diamond, zamanlama açısından da Tayvan’ın şanslı bir döneme denk geldiğini ifade etmektedir. ABD ile Çin’in yakınlaşmasından (detant) sonra, bu ülke ile daha iyi geçinebilmek adına demokrasiye geçmeyi planlayan Tayvan, 1974-1988 yılları arasındaki Huntington’ın deyimiyle “üçüncü dalga” demokrasileri arasında yerini almış ve bu dönemin olumlu havasının semeresini görmüştür. Oysa günümüzde güvenlik politikaları yeniden ağır basmaya başlamış ve ABD ile Çin’in Asya’daki nüfuz mücadeleleri artmışken, Çin’den cesur demokratikleşme adımları beklemek oldukça saf bir yaklaşım olacaktır.

Çinli Liderlerin Demokrasiye Bakışı
Bunun yanında Çinli liderlerin demokrasiye bakışlarında da temel bir inançsızlık olduğu tespiti yapılmalıdır. Elbette bunun temel nedenleri, Çin’in eğitim seviyesi ve ekonomik ortalamasının henüz sağlıklı bir demokrasinin kurulmasına engel olabileceği yönündeki endişelerdir. Batı’daki gibi şirketler, bürokrasi (devlet) ve halk arasında oturmuş bir yönetim düzeni ve dengenin kurulması, Çin gibi devasa ülkelerde çok zor olabilir. En son Arap Baharı örneğinde görüldüğü üzere, demokratikleşme sürecinde yaşanan ve bazı ülkelerin bölünmesine ya da iç savaş yaşamalarına neden olan gelişmeler de, Çinli liderlerin teknokrasiye dayalı görüşlerini kuvvetlendirmekte ve demokrasi düşüncesini zayıflatmaktadır. Çin’in bölünmesinden (Tibet, Doğu Türkistan vs.) endişe eden Çinli liderler, bu nedenle gücü demokrasiye tercih etmektedir. Yakın geçmişte ABD Başkanları Bill Clinton’ın Tibet’e, George W. Bush’un da Tayvan’a verdiği destek, Çinli liderlerin bu görüşlerini güçlendirmektedir. Ayrıca Baogang He’nin dikkat çektiği bir unsur, demokratikleşme taleplerinin Çinli liderler tarafından genellikle “Batı’nın Çin’i karıştırmak için tasarlanmış bir oyunu” gibi algılanmasıdır.[4] Bu görüşe, halk da yoğun biçimde destek vermektedir. Örneğin, 2005 yılında Global Times’da yayınlanan bir ankette, Çin halkının yüzde 59’unun ABD’nin kendilerini çevrelemeye çalıştığını düşündükleri ve yüzde 79’unun ABD’ye olumsuz baktıkları sonucu ortaya çıkmıştır.

Demokrasi Olmamanın Dezavantajları
Bu zorluklara karşın, kontrollü de olsa bir demokrasiye geçmemenin de Çin’e çeşitli sorunlar yarattığı belirtilebilir. Örneğin, Çin’in bugün bölgede Güney Kore ve Japonya gibi önemli devletler tarafından bir tehdit olarak algılanmasında temel etken, bu ülkenin komünist tek parti sistemi ve bunun kendilerine de yayılmasından endişe eden bu ülke halklarıdır. Ayrıca elbette Batı kamuoyunda Çin’deki tek parti sistemi her zaman eleştiri konusu olmaya devam edecektir. Bu noktada demokratik bir rejimin inşa edilememesi, bu tarz eleştirilerin de artmasına ve ülkenin dış politikada gücünün azalmasına neden olmaktadır.

Sonuç
Tüm bu nedenlerle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kısa ve orta vadede dışarıdan bir zorlama olmadan demokrasiye geçebileceğini düşünmek hatalı olacaktır. Bu yüzden, ABD açısından bu ülkeyi demokrasiye geçiş konusunda zorlamak yerine izlenebilecek daha iyi bir politika alternatifi, bu ülke ile birlikte çalışmak ve Çin dış politikasının agresifleşmesini engellemek olacaktır.          

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Kaynakça
[1] Diamond, Larry (2008), “Why China’s Democratic Transition Will Differ From Taiwan’s”, in Bruce Gilley & Larry Diamond eds., Political Change in China: Comparisons with Taiwan, Boulder, CO: Lynne Rienner Publishers, ss. 243-257, http://fsi.stanford.edu/sites/default/files/Gilley-PDF-11.pdf.
[3] Bu konuda bir yazı için; http://politikaakademisi.org/bo-silay-vakasi/.
[4] He, Baogang (2013), “Working with China to Promote Democracy”, CSIShttp://csis.org/files/publication/TWQ_13Winter_He.pdf.

14 Mayıs 2015 Perşembe

UPA Yazarları Ozan Örmeci ve Evren Altınkaş Ada Tv'deydi


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarları Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Yrd. Doç. Dr. Evren Altınkaş, 13 Mayıs 2015 tarihinde Cansu Örmeci’nin sunduğu ve Ada Tv’de yayınlanan “Öğlen Ajansı” programına katıldılar ve 2015 Birleşik Krallık genel seçimleri, 7 Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri ve Kıbrıs müzakereleri hakkında görüşlerini izleyicilerle paylaştılar. Aşağıda bu programın görüntülerini bulabilirsiniz.





12 Mayıs 2015 Salı

Les Elections Législatives de la Turquie en 2015


Les élections législatives de la Turquie se dérouleront le 7 juin 2015 afin d’élire les cinq cent cinquante députés de la Grande Assemblée Nationale de Turquie, élus pour quatre ans au scrutin proportionnel. Le parti islamo-conservateur actuel gouvernant la Turquie depuis 2002, l’AKP (Parti de la Justice et du Développement), est encore le favori selon les sondages. Mais ces élections seront une première pour le parti qui concourra sans la direction du Président de la République Monsieur Recep Tayyip Erdoğan.

Le nouveau chef et l’ancien Ministre des Affaires Etrangères de l’AKP, Professeur Ahmet Davutoğlu est devenu le leader du parti en août 2014 et a réussi jusqu'à ce jour à empêcher la division du parti. Mais les votes du parti ont diminué de quelque point lors des mois récents. La première cause de cette tendance est la croissance économique en régression de la Turquie. Par ailleurs on peut parler de changement de leader comme la deuxième cause. C’est vrai que pour le peuple Turc, le style de leadership d’Erdoğan; courageux, puissant, agressif et revendicatif est plus prospère que le leadership de Davutoğlu; élégant, cultivé, digne et intellectuel. Mais les sondages montrent que l’AKP est encore le premier parti avec 43-45 % des votes. Le Président de la République Monsieur Erdoğan supporte toujours son parti et organise des meetings pour mobiliser le peuple à voter pour l’AKP. Erdoğan défend le système présidentiel et l’AKP est le seul parti qui manifeste ce système. La propagande électorale de l’AKP se concentre sur l’économie et la cause du système présidentiel.

Le parti d’opposition pro-européenne social-démocrate, le CHP (Parti Républicain du Peuple), est encore le deuxième parti selon les sondages. Le chef du parti, Monsieur Kemal Kılıçdaroğlu, a essayé de transformer le parti en un parti « catch-all » durant les dernières années. Pourtant il est toujours difficile pour le parti d’attirer les votes des électeurs conservateurs qui constitue la majorité. Le CHP peut obtenir 26-28 %  des votes et essayera à créer une coalition avec le MHP (Parti d’Action Nationaliste).  Le parti concentre sa propagande électorale sur des réformes économiques et l’opposition laïque.

Le MHP, parti des nationalistes turques est plus prétentieux avant les élections. Le leader du parti Monsieur Devlet Bahçeli s’oppose aux négociations de paix entre le PKK (Parti des travailleurs du Kurdistan, une organisation terroriste des Kurdes Marxistes) et le MIT (Organisation du renseignement national, le service de renseignement de la Turquie). Le parti défend aussi des reformes économiques comme le CHP. Le MHP peut obtenir jusqu'à 16-19 % des votes dans ces élections. Même Monsieur Bahçeli conteste le plan de l’AKP pour la transformation du système présent en système présidentielle, pourtant il est possible qu’il s’accorde avec l’AKP pour une coalition qui approuvera le système présidentielle si la protection des articles inchangeables de la constitution concernant le système unitaire est maintenu.

Le HDP (Parti démocratique du peuple), le parti des nationalistes Kurdes et des gauchistes extrêmes, est l’acteur qui peut changer les résultats de ces élections. Si ce parti passe le barrage électoral de 10 %, il sera très difficile pour l’AKP d’établir le gouvernement seul. Mais si le HDP reste au-dessous des 10 %, l’AKP peut facilement continuer à gouverner le pays seul et peut obtenir une majorité de 330 députés dans le parlement. 330 est le nombre qu’il faut à l’AKP pour réaliser un referendum afin d’entamer la transformation du système présent en un système présidentielle. Le HDP essayera de forcer l’AKP en vue d’un système fédéral ou pour une autonomie de la région du sud-est Anatolie où la majorité de population est consistée de Kurdes.

Finalement, on peut dire que les élections législatives de la Turquie en 2015 vont probablement se prêter à la continuation du gouvernement de l’AKP, ou à un gouvernement à parti unique comme d’habitude, ou à une coalition avec le MHP et le système semi-présidentiel.

Dr. Ozan ÖRMECİ