11 Ekim 2008 Cumartesi

Anayasalarımız

Bir devletin anayasasının yapımı ve anayasal özellikleri o ülkedeki rejimin nitelikleri açısından büyük önem taşımaktadır. Andrea Bonime-Blanc’ın sözleriyle “anayasa yapımı, geçiş dönemindeki siyasal faaliyetlerin hem en çeşitli, hem de en yoğun biçimidir. Bu süreçte siyasal manevralar, pazarlıklar ve müzakereler gerçekleşir; gruplar ve liderler arasında siyasal tavırlar, uzlaşmalar ve anlaşmazlıklar ön plana çıkar. Anayasa yapıcılarının bu sorunları nasıl çözdükleri, bize geçiş süreci ve onun yol açtığı rejim hakkında çok önemli şeyler öğretebilir. Gerek sürecin, gerek onun sonucunun genel niteliği, yani rejimin istikrar ya da istikrarsız potansiyeline ilişkin ipuçları verebilir” (Bonime-Blanc, Andrea, “Spain’s Transition to Democracy: The Politics of Constitution-Making”, Boulder: Westview Pres, 1987, sayfa 13).


Anayasa yapım süreci sonunda bir ülkede demokrasinin hakim kılınması için izlenmesi gereken yollar anayasa yapım sürecinde oydaşmacı (consensual) ya da ortaklıkçı (consociational) yolların izlenmesidir. Oydaşmacı anayasa yapımı farklı tarafların aynı masa etrafında buluşarak ortak noktalarını belirlemeleri ve çoğunluğun tercihlerine göre anayasanın şekillenmesidir. Ortaklıkçı anayasa yapımı ise siyasal partiler ya da baskı gruplarının belli görüşler etrafında birleşerek güç oluşturması ve anayasa yapımını kendi görüşleri doğrultusunda etkilemeye çalışmalarıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan istikrarlı demokrasilerde anayasaların hazırlanma sürecinin büyük önem taşıdığını görmekteyiz. Alman, İspanyol ve İtalyan anayasaları bu bağlamda başarılı burjuva demokrasilerine örnek olarak gösterilmektedir. Mesela İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan komünistler, sosyalistler ve Hıristiyan Demokratların bir araya gelerek yaptıkları anayasa Gianfranco Pasquino’ya göre “gerçek bir siyasal anıt”tır (Pasquino, Gianfranco, “The Demise of the First Fascist Regime and İtaly’s Transition to Democracy: 1943-1948”, Transitions from Authoritarian Rule: Southern-Europe kitabından, sayfa 64, Baltimore: John Hopkins University Press, 1986). İtalyan anayasası hazırlanırken Hıristiyan Demokratlar en kalabalık grup olmalarına karşın, sosyalist ve komünistlerin ortaklıkçı bir anlayışla bir araya gelmeleri nedeniyle birleşik oyları onlardan fazladır ve oluşan bu denge ortamında tarafların ideolojik kararlılıklarını askıya alarak olaya demokratik, oydaşmacı yaklaşımları neticesinde anayasa gerçek bir demokratik başyapıt olarak ortaya çıkmıştır. Franco sonrası hazırlanan İspanyol anayasası da oydaşmacı ve ortaklıkçı yaklaşımları anayasa yapımını olumlu bir şekilde etkilediğinin ispatı niteliğindedir. Şimdi bu görüşler etrafında Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının yapım süreçlerine beraber göz atalım.


Cumhuriyetin ilk anayasası olan 1924 Anayasası 1923’te seçilmiş Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından hazırlanmış ve yürürlüğe sokulmuştur. Her ne kadar devrimin çok yeni ve devletin çok zayıf olması sebebiyle Birinci Meclis’te Cumhuriyet’e muhalif olan milletvekilleri bu anayasayı hazırlayan parlamentoya dahil edilmeseler de, anayasal yapım süreci oldukça özgürlükçü bir ortamda gerçekleşmiştir. Bu nedenle tüm eksikliklerine ve hazırlandığı dönemde yaygın olan tüm otoriter eğilimlere rağmen 1924 anayasası birçok yönden ilerici bir anayasa olmuştur. TBMM devletin en yüce organı olarak belirlenmiş ve 1925 yılında de facto olarak bir tek parti rejimi benimsenince parlamento otoriter-himayeci özellikleri bulunan tek partinin bir organı haline gelmiştir. Bu anayasanın en büyük eksiklikleri yürütme gücünü dengeleyecek kontrol mekanizmalarının olmayışı ve “devletin dini İslam’dır” gibi laikliğe aykırı bir maddenin bulunmasıdır. Nitekim bu madde daha sonra kaldırılacaktır. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra gücünü kaybettikçe giderek daha otoriterleşmesi ve deyim yerindeyse Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın bir diktatörlük kurmasının dayanağı da işte bu anayasanın yürütme erkini yeterince denetleyebilme imkanını sunmamasıdır.


27 Mayıs sonrası hazırlanan 1961 anayasası ise iki meclisli (TBMM ve Cumhuriyet Senatosu) Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Kurucu Meclis’te askerin Milli Birlik Komitesi ve Senato vasıtasıyla belli bir ağırlığı olmasına karşın Temsilciler Meclisi sivil politikacılardan ve bilim adamlarından oluşmuştur. Ayrıca çeşitli sivil toplum kuruluşları, barolar ve ticaret-sanayi odalarının temsilcileri de bu mecliste yer almıştır. Bu anayasa hayli demokratik bir şekilde hazırlanmasına ve böyle bir yapıda olmasına karşın tek sorun kapatılan Demokrat Parti temsilcisi kimsenin bu anayasanın hazırlanma sürecine dahil edilmemiş olmasıdır. Bu nedenle anayasanın yapım süreci ordu ile beraber CHP hakim olmuş ve belki de bu sayede Türkiye Cumhuriyeti’nin en demokratik anayasası yürürlüğe sokulmuştur. 1961 Anayasası genişletilmiş özgürlükler ve sosyal hakların yanı sıra güçlü bir kontrol ve dengeleme sistemi getirmiş Anayasa Mahkemesi – Milli Güvenlik Kurulu – Devlet Planlama Teşkilatı, idari mahkemeleri güçlendirmiş, yargının bağımsızlığını güvence altına almış ve bazı kamu kurumlarına özerklik imkanı tanımıştır.


12 Mart sonrası yapılan 1971 ve 1973 anayasal değişiklikleriyle ülke için lüks bulunan 1961 Anayasası büyük ölçüde tahrifata uğramıştır. Yapılan değişikliklerle temel hak ve özgürlükler kısıtlanmış, mahkemelerin denetleme yetkileri sınırlandırılmış, yürütme yeniden güçlendirilmiş (kanun hükmünde kararname yetkisi) ve askerin kurumsal özerkliği Sayıştay ve Danıştay denetim alanında çıkartılarak arttırılmıştır. 12 Mart sonrası kurulan teknokrat hükümetinde gerek Adalet Partisi, gerek Cumhuriyet Halk Partisi mensubu birçok isim yer almış ancak sonuçta karşımıza özgürlükleri kısıtlayan baskıcı bir anayasa çıkmıştır. Bunun nedeni anayasayı hazırlayan kişilerin bu partilerin görüşlerini tam anlamıyla yansıtmamasıdır. Nitekim bu dönemde en sert tepki veren kişilerden olan CHP genel sekreteri Bülent Ecevit; Nihat Erim hükümeti ve 12 Mart’a ılımlı yaklaşan CHP genel başkanı İsmet İnönü’ye yaptığı muhalefet sayesinde daha sonra partinin genel başkanı olacaktır. 9 Mart sonrası düşük rütbeli subayların yapacağı sosyalist bir darbeden korkan üst düzey askerlerin de bu değişikliklerde büyük rol oynadığını belirtmek gerekir.


12 Eylül sonrasında ise meşhur 1982 anayasası uygulamaya sokulmuştur. 1982 anayasasını hazırlayan Milli Güvenlik Konseyi’nin belirlediği Kurucu Meclis’tir. Bu dönemde Kurucu Meclis’teki sivil kanadın çok zayıf ve her zaman asker baskısı altında olduğunu söylemeliyiz. Dahası siyasal parti ve sivil toplum kuruluşları mensupları Kurucu Meclis’ten çok büyük ölçüde dışarıda bırakılmışlardı. Bu nedenle 1961 Anayasasının aksine Kurucu Meclis’ten çıkan sonuç oldukça talihsiz olmuştur. 1982 anayasasının temel özellikleri sınırlandırılmış temel hak ve özgürlükler, sosyal hakların kısıtlanması, yargının denetleme etkisinin sınırlandırılması, idari özerkliğin kaldırılması, güçlenen cumhurbaşkanlığı makamı (Kenan Evren için tasarlanmıştı) ve güçlendirilmiş bir Milli Güvenlik Kurulu’dur.


Tüm bu bilgiler ışığında söylenmesi gereken; 1961 anayasasının Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 27 Mayıs’ta yaptığı askeri darbeye ve Demokrat Partilileri anayasa yapımı sürecinde dışarıda bırakmalarına rağmen 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle kıyaslanınca oldukça demokrat bir çizgide olduğu ancak 27 Mayıs sonrası artan sol muhalefete karşıt olarak güçlenen ABD bağımlılığı (Nato süreci) nedeniyle giderek bu özelliğini kaybettiğidir. Anayasa yapım süreçlerinde sağlıklı olan görüldüğü üzere siyasal partilerin, sivil toplum kuruluşlarının aynen 1961 anayasası hazırlanırken yaptığı gibi sürece aktif olarak katılmaları ve oydaşmacı bir metodun benimsenmesidir. Ancak bir noktanın da altını çizmek lazım ki inanç tacirleri ve laiklik karşıtı görüşlerin gerçekten demokratik bir ortamda yeri olamaz ve bu gruplar demokratik bir sistemin tahsisi için daima anayasa yapım süreçleri dışında bırakılmalıdır. 1983 yılından başlayarak yapılan anayasal değişiklikleri ise bir başka yazıda inceleyelim.


Ozan Örmeci

10 Ekim 2008 Cuma

Avrasyacılık




Afganistan ve Irak’ta almakta olduğu ağır yenilgiler ve son yaşanan global ekonomik krizle beraber artık çöküşe geçtiği anlaşılan Amerikan İmparatorluğu ve onun küreselleşmeci tek-tipçi ideolojisi; yerini yavaş yavaş yeni oluşumlara ve ideolojilere bırakıyor. Bu noktada güçlü tarihi, felsefi, coğrafi altyapısı ve barışçıl amaçlarıyla en hazır ve güçlü ideoloji olarak Aleksandr Dugin’in Avrasyacılık projesi ön plana çıkıyor. Bu yazıda Avrasyacılık projesini Aleksandr Dugin’in “Moskova-Ankara Ekseni” kitabı doğrultusunda kısaca özetlemeye çalışacağım.


Bizzat Aleksandr Dugin’in de belirttiği gibi neo-Avrasyacılık 20. yüzyılın ilk yarısında Rus mülteci dalgası etkisiyle ortaya çıkan klasik Avrasyacılıktan oldukça farklı bir çizgidedir. Klasik Avrasyacılıkta yer alan Rus kültürünün Avrupalı bir kültür olmadığı, materyalist Batı medeniyetinin insanlığa karşı olduğu, coğrafya ve kültür etkisi düşünülmeden ülkelere tek tip bir ideoloji ve yönetiminin dikte ettirilemeyeceği ve Rus kültürünün Batı ve Doğu medeniyetlerine ait özellikleri bulunan özgün bir medeniyet olduğu fikri temel olarak yeni Avrasyacılıkta da kabul görürken, siyasal-jeopolitik açılımlar konusunda yeni Avrasyacılık eski tezlerinden farklı bir hal almaktadır. Klasik Avrasyacılık’ın kutsadığı “etnos”; yeni Avrasyacılıkta da önemli bir yer tutmasına karşın, Rusya’daki milliyetçiler, muhafazakarlar ve komünistler tarafından güçlü bir şekilde desteklenen yeni Avrasyacılık etnos yerine Batı hakimiyeti karşıtlığını kendine temel çıkış noktası yapmıştır. Komünizmin çöküşüyle beraber eski anlamını kaybeden sağ ve sol düşüncenin yarattığı boşluk ortamında yeniden filizlenen Avrasyacılık, kendine temel düşman olarak Batı’nın hakimiyetini tüm dünyaya yaymakta olan liberalizm ve küreselleşme ideolojisini seçmiştir. Yine klasik Avrasyacılıktan farklı olarak Batı küreselleşmesine alternatif olarak içe kapanma değil de alternatif ve daha adil bir küreselleşmenin önerilmesi neo-Avrasyacılığın önemli bir yeniliği ve artısıdır. Aleksandr Dugin’in kurduğu Avrasya Toplumsal Siyasal Hareketi’nin siyasi-entelektüel çalışmalarıyla kısa sürede eski Sovyet coğrafyasının önemli bir bölümünde kabul gören yeni Avrasyacılık, henüz çok ham ve yeni gelişmekte olmasına karşın bugün gardı düşen Batı’yı tir tir titretmektedir. Ülkemizde yalnızca Aydınlık-İP çevresi, Kemalist bürokrasi ve ideologların ilerici unsurları ve kısmi olarak Milli Görüşçü İslami çevrelerde ilgi uyandıran Avrasyacılığın, Batı’nın çöküşe geçtiği 21. yüzyılın ilerleyen yıllarında ülkemizde ve Doğu dünyasında çok daha etkili bir hale gelmesi kaçınılmaz olarak gözüküyor.


Kendi de post-modern ve eklektik bir yapıda olan yeni Avrasyacılık düşüncesinin felsefi altyapısında Batıda liberalizme şiddetli muhalefet eden komünizm (Marks, Gramsci), muhafazakarlık (Spengler, Schmidt, Guenon) ve post-yapısalcılık (Foucault, Deleuze) akımlarından parçalar görmek mümkündür. Bir anlamda yeni Avrasyacılık Batı’ya soldan sosyal konulardan yapılan eleştirileri, sağdan medeniyet açısından yapılan eleştirilerle birleştirerek ortaya güçlü bir sentez koymaktadır. Yeni Avrasyacılık bunu yaparken temel araç olarak jeopolitik çalışmaları, mitolojik-folklorik kültürel araştırmaları ve arkaik bilinci inceleyen post-modern tezleri kullanmaktadır. Modernizmin yok ettiği kutsal kavramlar Avrasyacı düşüncede profanik bir yapıda yeniden sunulurken, Batı’nın hakimiyetini yaymak için kullandığı insan hakları ve özgürlük kavramları yeni Avrasyacılıkta göz ardı edilmeyerek Batı’nın en büyük silahı elinden alınarak kendisine doğru çevrilmektedir (Batı’nın böldüğü Yugoslavya’ya karşı Gürcistan’ın parçalanması buna örnek gösterilebilir). Dünyayı Anglo-Amerikan deniz imparatorluğu ve Avrasya kara imparatorluğu şeklinde iki temel kutupta inceleyen Avrasyacı jeopolitik çalışmalarda Avrupa-Afrika coğrafyası, Uzak Asya ülkeleri ile Türkiye ve Orta Doğu coğrafyası da diğer potansiyel kutuplar olarak gösterilmektedir.


Yeni Avrasyacılığın temel tezleri şu şekilde özetlenebilir. Avrasyacılık Atlantikçi küreselleşmenin Batı’nın hakimiyetini yayma projesi olduğunu görmekte ve bu nedenle buna alternatif olarak bölgesel ittifaklara, birliklere (hatta milli devletlerin çağının geçmekte olduğunu iddia eden Dugin bu noktada fazla iddialı davranarak demokratik imparatorlukları tasarlamaktadır) dayalı yeni, tek-tipçi, dayatmacı ve işgalci olmayan bir küreselleşmeyi savunmaktadır. Tarihin Sonu’nun geldiğini iddia edenlerin yüzüne tokat gibi çarpan tüm dünyadaki anti-emperyalist direnişler ve global ekonomik kriz Batıcı küreselleşmenin acizliğini gözler önüne net bir şekilde serdiğine göre, Batı dışı ülkeler içe kapanmak yerine bölgesel işbirliği ve yardımlaşmaya dayalı yeni ve daha sağlam bir küreselleşmeyle Batı hakimiyetini kırarak barış ve istikrara kavuşabilmelidir. Yani Avrasyacılıkta savaşlar, işgaller ve fakirlik dışında bir şey üretmeyen tek kutuplu, tek ideolojili “Yeni Dünya Düzeni” yerine çok evrenli, çok kutuplu adil dünya vaat edilmektedir. Bunun gerçekleşmesi için Avrasyacılık tek kutuplu küreselleşmeyi reddeden tüm direniş hareketlerini desteklemek amacındadır. Bu nedenle Moskova-Tahran, Moskova-Ankara, Moskova-Yeni Delhi ilişkileri, Shanghai İşbirliği Teşkilatı ve Karadeniz İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası kuruluşlar Batı hakimiyetinin kırılmasında en önemli dayanak noktalarıdır. Avrasyacı düşüncede Batı’nın yok etmek için uğraştığı gelenekler ve yerel kültürel değerler korunmalı, daha küçük ölçekte eşitsizlikler sunan burjuva milli devletine ve çok büyük ölçekte eşitsizliklere yol açan Batıcı dünya devletine karşı kıta devletleri (bölgesel ittifaklar olarak değerlendirmek kanımca daha gerçekçi olacaktır) önerilmektedir. Piyasacılığın yok ettiği toplumculuk, yardımlaşmak, yüksek ahlaklı olmak gibi geleneksel insani değerler millet kavramıyla beraber ön plana çıkarılmaktadır. Batılı değerleri benimsemesine karşın Batının şerrinden asla kurtulamayan ve parçalanmaya doğru itilen Türkiye de Avrasyacılık projesinde çok önemli bir yer tutmakta ve geleneksel-modern değerleri dönemsel koşullara göre harmanlayan ve sürekli güncelleyen Kemalizm ideolojisi ön plana çıkmaktadır.


Aleksandr Dugin’in kısa bir şekilde özetlemeye çalıştığım Avrasyacılık ideolojisi; elbette temele Rusya’yı koyan ancak her ülke ve toplum için kendilerine göre uyarlanması ve geliştirilmesi mümkün olan bir yöntemdir. Solun çöküşü sonrası sahiplendiği piyasacılık, bireycilik gibi insanlık dışı değerleri kendi hakimiyetini yaymak için tüm dünyaya ithal eden Batının karşısına yalnızca topla, tüfekle değil, güçlü bir felsefeyle de çıkabilmek için Avrasyacılık konusunda yeni araştırmalara ihtiyaç duymaktayız.


KAYNAKLAR
- Dugin, Aleksandr, “Moskova-Ankara Ekseni Avrasya Hareketi’nin Temel Görüşleri”, 2007, İstanbul: Kaynak Yayınları


Ozan Örmeci

10 Eylül 2008 Çarşamba

Kadro Hareketi ve Etkileri


Kadro Hareketi sosyal bilimciler tarafından ülkemizde yeşermiş en değerli ve özgün siyasi ve entelektüel hareketlerden biri olarak uzun zamandır Türk sosyal bilimlerinde bir çekim merkezi olmuş, gerçekten çok önemli bir konudur. Kadro Hareketi ismini 1932 Ocak ve 1934 Aralık tarihleri arasında kısıtlı sayıda yalnızca 32 sayısı yayınlanmış aylık Kadro Dergisi’nden alır. Derginin kısıtlı sayıda yayınına ve sonraları Kemalist rejim tarafından kapatılmaya zorlanmasına rağmen bıraktığı izler ve yaptığı etkiler çok üst düzeydedir. Kadro Hareketi’nin Türk entelektüelinin düşünce çizgisi, Türk modernleşmesinin doğası ve Kemalizm’in yorumlanması üzerine yaptığı etkiler kanımca yadsınamaz düzeyde önemlidir. Kadro Hareketi; Türkiye’de anti-emperyalizmin, ezilen ulusların ve sömürgelerin emperyal metropollere karşı verdikleri mücadelenin ve de devletçiliğin ilk defa bu kadar geniş kapsamlı olarak tartışıldığı bir platform olarak daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan ilerici, devrimci hareketler üzerinde dolaylı ya da doğrudan bıraktığı etkiyle varlığını fazlasıyla hissettirmiştir. Yine Kemalizm-Sosyalizm sentezi çabalarının yapılması ve Türk devriminin dünyadaki anti-emperyalist devrimlere öncü olacak bir devrim olarak düşünülmesi bakımından Kadro Hareketi erken dönem bir neo-Marksist (Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi Teorisi’ne benzeyen) hareket bile kabul edilebilecek çok önemli bir dergi ve siyasal arayıştır. Kadro’nun 1960’larda belirecek olan Yön Hareketi ve Milli Demokratik Devrim tezi üzerindeki etkileri de açıktır.

Kadro’nun düzenli yazarları (Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin), Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Mehmet Şevki Yaman dışında komünist geçmişleri bulunan eski Türkiye Komünist Partililerdir. Bu nedenle Kadro Hareketi’ne olan ilgi ve tepkiler yayınlandığı dönem de dahil olmak üzere hep abartılı olmuştur. Tek parti rejiminin büyüyen TKP’ye göz açtırmamak niyetinde olmasından geçmişte çok sıkı takip edilmiş bu isimler, 1925 tevkifatı sonrası sistemle barışık bir formül üzerinde durmuş ve kapitalist ve sosyalist modellere alternatif olarak üçüncü bir yol arayışında olmuşlardır. Ancak geçmişinde etkisiyle Kadro’da yoğun bir sosyalist etki sezilmektedir. Kadro, baskıların arttığı ve tek parti rejiminin giderek otoriterleştiği 1930’larda sosyalist düşüncenin yaşamasında çok etkili olmuş ve özellikle 1960 ve 70’lerde büyük güç kazanacak ve Yön Hareketi gibi oluşumlara neden olacak Kemalizm-Sosyalizm sentezini (sol Kemalizm) yaratmayı başarmıştır. Kadro Hareketi’nde neredeyse dönemin tüm entelektüelleri en az bir makale yayınlamış ve Cumhuriyet’in sorunlarına eğilmişlerdir. Ancak genel olarak Kadro ideolojisinin Şevket Süreyya tarafından şekillendirildiğini görmekteyiz. Yakup Kadri de Çankaya Sofrası’nın değişmez bir misafiri olarak hareket içerisinde adeta bir paratoner görevi görmüş, gelen tepkileri Atatürk’le olan dostluğunu kullanarak göğüslemeye çalışmış ve edebi konularda değerli yazılar yayınlamıştır. Bu yazıda Kadro Hareketi’ne ilham kaynağı olmuş düşünce sistemlerini, olayları ve Kadro’nun ideolojik temellerini aramaya çalışacak ve sol Kemalizm’in ve neo-Marksizm’in oluşmasında Kadro’nun rolünü saptamaya gayret edeceğim.

Kadro Hareketi’ni incelemeye başlamadan önce Kemalist Devrim ve Türk modernleşmesi üzerine bir kaç söz söylemeliyiz. Hep söyleyene geldiği üzere, Kemalist Devrim ulusal kurtuluş mücadelesinin yanı sıra büyük de bir aydınlanma projesi, kültür devrimidir ve eski rejimin tüm olumsuz etkilerini silecek yepyeni ve modern bir Cumhuriyet inşa etmeye, yeni ve çağdaş bir insan yaratmaya çalışmıştır. Ancak sosyal tabanı Osmanlı mirası olan merkez-çevre karşıtlığı nedeniyle zaten zayıf olan Kemalist Devrim, laik ve çağdaş bir devlet yaratmaya çalışırken uyguladığı keskin devrimci metodlar halkla arasında olan zayıf bağı iyice koparmış ve devlet-halk uçurumunun doğmasına neden olmuştur[1]. Mustafa Kemal ve Cumhuriyetçi elitin 1930’lardaki siyasal ve ekonomik arayışları ve Kemalizm’in mutlak bir ideoloji olmaktan uzak kapsayıcı söylemi, o dönemlerde birden fazla Kemalizm’in ortaya çıkmasına ve meşruiyet adına mücadele vermesine yol açmıştır. Bu dönemde ön plana çıkan üç Kemalizm anlayışı vardır. Birinci anlayış CHP içerisinde bürokratik grup kabul edilen İsmet İnönü, Recep Peker gibi isimlerin liderliğinde şekillenen devletçi, katı Kemalist kanattır. İkinci grup liberal ekonomi yanlılarından oluşan ve başını Celal Bayar’ın çektiği İş Bankası grubudur. Bu iki temel anlayışa ek olarak küçük bir grup da olsa Peyami Safa, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun başını çektiği Cumhuriyetçi Muhafazakarlar da yavaş değişim yanlısı ve maneviyatı dışlamayan görüşleriyle Kemalizm’i farklı bir çizgide yorumlamaya çalışmışlardır. Ancak Büyük Buhran sonrası dünyada oluşan tarihsel-yapısal koşulların da etkisiyle 1930’lardan başlayarak bürokratik grubun ve Kemalizm’in devletçilik temelli değerlendirilmesinin ağırlık kazandığını görüyoruz. Bu aşamada devletçi ekonomi gereksiniminin halka ve entelektüellere daha iyi anlatılması ve müdafaasının yapılması için yararlı olarak görülen Kadro Hareketi gibi komünist geçmişleri bulunan kişilerden oluşan bir grup dahi Türkiye’de etkili olabilmiştir. Aynı dönemlerde CHP’nin Altı Ok olarak bilinen temel ideolojisinin şekillendiğini (Mayıs 1931 Kongresi’nde) ve dünya genelinde otoriter sistemlerin ön plana çıktığını görüyoruz. Yine SSCB’nin varlığı ve Büyük Buhran nedeniyle sosyalizm ve devletçi (Keynesçi) ekonomi anlayışının yükselişe geçmesi dönemin bir diğer önemli özelliğidir.

Komünist geçmişlerinden sıyrılan Kadro yazarları Kemalist Devrim coşkusu içerisinde eğitimli nüfusun azlığından da faydalanarak önemli mevkilere yükselmişler ve 1930 başlarında Ankara’da bir araya gelmişlerdir. Harekete Cumhuriyet’in o dönem en önemli yazar ve entelektüellerinden biri olan Yakup Kadri’nin katılması önemli bir dönüm noktasıdır. Yakup Kadri harekete katılmasını şu şekilde anlatmıştır; “Baktım bütün Meclis Halk Partili, fakat Halk Partisinin ilkeleri hakkında hiçbir bilgileri yok. Bunu izah etmek için bir çare arıyorduk. O sırada kayınbiraderim olan Burhan Belge ‘Benim arkadaşlarım var onlarla konuşalım’ dedi. Şevket Süreyya Bey’in İnkılap ve Kadro diye bir kitap hazırladığını da söyledi. Onun üzerine gittim Şevket Bey’i buldum” (Tekeli & İlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 128). Hareketin yapısı içinde Yakup Kadri ve Şevket Süreyya’nın diğer kişileri göre daha ön planda olduğu aşikardır. Tekeli ve İlkin’in Kadrocu yazarların çektirdiği bazı fotoğraflardan yola çıkarak yaptıkları analizler de bu doğrultudadır. Fotoğraflarda Karaosmanoğlu ve Aydemir’in ortada konuşlandıkları ve diğer yazarların onlara yanaşmış oldukları görülmektedir. Kadrocuların dışarıdan devletin ideolojisini yapmaya çalışmaları o dönemde CHP bürokratik grubu içerisinde hızla yükselmekte olan Recep Peker’i rahatsız etmiş ve Peker Kadrocular’a karşı hep düşmanca, kuşkucu bir tavır benimsemiştir. Hakimiyet-i Milliyet gazetesinde ilk olarak fikirlerini dile getiren Kadrocu yazarlar liberal çevrelerden büyük tepki de görseler, fikirleri ilk Cumhuriyet entelektüelleri arasında etkili olmuş ve bundan alınan güçle Yakup Kadri’nin Çankaya Sofrası’ndaki ikna çabalarıyla Kadro yayın hayatına başlamıştır. Recep Peker’in sert muhalefetine karşın Atatürk çok sevdiği Yakup Kadri’nin ricasını kıramamış, İsmet İnönü de dergiye bir yazı yazarak desteğini belirtmiştir. Şevket Süreyya derginin ideologu olarak ön plana çıkmış ve hareketin ideolojik çizgilerini genellikle kendisi belirlemiştir.

Başlarda Kadro Hareketi için her şey iyi gitmektedir. Dergide yazılan özgün yazılar büyük ses getirmekte ve Atatürk’ten dahi tebrik mesajları gelmektedir. “Hatırlıyorum ki, Kadro intişar ederken maksadının Türk milletine has meslek ve metodun millet ve memlekette teessüs ve inkişafına hizmet olduğunu yazmıştı. Kadro’yu bu maksadında geniş muvaffakiyet temenni ederim” (Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 10). Ancak Kadro’nun bu derece etkili olması CHP elitlerini rahatsız etmiş ve Recep Peker’in yoğun muhalefetine ek olarak Kadrocuların komünist geçmişleri ve Kemalizm’in solidarizm anlayışına ters düşen sınıfsal analizleri nedeniyle Kadro bir süre sonra kapatılmaya zorlanmıştır. Ancak Atatürk’ün Yakup Kadri’ye olan saygısı nedeniyle kapatılma işlemi oldukça nazik bir şekilde gerçekleşmiştir. Atatürk derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri’yi Tiran’a büyükelçi olarak atamış ve dergi de imtiyaz sahibi olmadan kapanmak zorunda kalmıştır.

Kadro Hareketi üzerine objektif bir çalışma yapmak oldukça zordur. Zira kaynaklar genelde ideolojik çatışmalara, çekişmelere göre yazılmış taraflı eserlerdir. Mesela Fethi Tevetoğlu, Aclan Sayılgan ve İlhan Darendelioğlu çalışmalarında Kadrocular’a komünist propagandası yapan bir grup olarak ön yargıyla yaklaşmış ve nesnellikten uzak bir tutum belirlemişlerdir. Yine Yalçın Küçük, Merdan Yanardağ ve Rasih Nuri İleri gibi araştırmacılar Kadro Hareketi’ne komünizme ihanet eden bir grup olarak yaklaşmış ve objektif değerlendirme yapamamışlardır (“Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 49-52). İlhan Tekeli ve Selim İlkin daha objektif bir değerlendirmeyle Kadro Hareketi’ni George Lenczowski’nin “organizasyonal elit” kavramı içerisinde ayrıntılı olarak incelemişlerdir. Mustafa Türkeş ise Kadrocular’ın iktidar kaygısı olmadan yürüttükleri çalışmaların “organizasyonal elit” kavramına uygun uymayacağını belirterek, Kadro Hareketi’ni son tahlilde “ulusçu sol bir akım” olarak nitelendirmiştir (Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 62). Kadrocular’ın yaptıkları sınıf analizlerine dikkat çeken Türkeş, Kadro Hareketi’nin sosyalist yönünün göz ardı edilemeyeceğini söylemiştir. “Kadrocular Türkiye’nin sınıfsız değil, sınıflı toplum olduğunu ileri sürmektedirler ve Kemalist söylemdeki sınıfsız toplum söylemi ile Kadrocuların öngördükleri özdeş değildir” (Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 64). William Hale, Kadrocular ve İsmet İnönü düşüncesindeki benzerliklere dikkat çekmiş ve “pragmatist devletçi” olarak nitelendirdiği Atatürk’e karşı bu iki grubu “ideolojik devletçi” kategorisine sokmuştur[2]. Metin Heper ve Gülser Canıvar da Hale’in bu görüşlerine destek verir şekilde yazmışlardır[3]. Lütfi Sunar ise Kadro Hareketi’ni neo-Marksist hareketlerin bir öncüsü olarak değerlendirmeye çalışmıştır. Sunar şöyle demiştir; “Zira kadroculara göre kapitalist dünya sisteminin temel çelişkisi artık sınıf çatışması değil kolonileşmiş ve kolonileştiren arasındaki çatışmadır. Bunu yaparak Kadro bir erken dönem Üçüncü Dünya Hareketi haline gelmiştir” (Sunar, sayfa 517). Hakkı Uyar da Kadrocuların Kemalizm ve sosyalizmin bir sentezini yapmaya çalıştıklarını ve bunda başarılı olduklarını belirtmiştir. Kadrocular hakkında en yakın tarihte en kapsamlı yayınlara imza atan Mustafa Türkeş’e göre Kadro Hareketi’nin düşünce sistemini şekillendiren belli başlı olay, kişi ve ideolojiler şunlardır; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Türk milliyetçiliği, Leninizm, Sultan Galiyev, SSCB ve NEP adıyla bilinen ekonomik politikası, Werner Sombart ve Alman devletçiliği ve doğal olarak Kemalizm ve Milli Mücadele.

Şevket Süreyya derginin ilk sayısının ilk sayfasında yer alan yazısında açıkça amaçlarının Kemalist Devrim’in ideolojisini belirlemek ve içini doldurmak olduğunu belirtmiştir. Aydemir’e göre inkılap henüz bitmiş değil, yeni başlamıştır. Ona göre askeri ve siyasal alanda yapılan devrimler, ekonomik ve siyasal alanda devam etmeli ve ideolojik bir temele oturtularak güçlendirilmeli, anlam kazanmalıdır. Kemalist Devrim genişlemeli ve derinleştirilmelidir. “O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. Tavsiye edilmiş bir zemin üstünde yarın ki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılabımız derinleşme ve genişlemelidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). Kadrocuların ideolojik derinliğe verdikleri bu önem, dünyanın 1930’larda içinde bulunduğu fazlasıyla gergin ve ideolojik siyasal ortam ve Kadrocuların Marksist geçmişleriyle alakalı olabilir. Yine Türk Devrimi’nin tarihsel süreçte bir yere oturtmak ve arkası gelmesi beklenen anti-emperyalist devrimlere öncülük edebilecek güçlü bir Türkiye isteği Kadrocuların ideoloji konusundaki ısrarlarında bir etken olabilir. Zaten Aydemir bu isteğini açıkça belirtmiş ve Kemalist Devrim’i dünyanın en anlamlı olaylarından biri olarak nitelendirmiştir. “Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibariyle, tarihin en manalı hareketlerinden biri inkılabımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılabın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılap münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). Aydemir’e göre işte tüm bu düşünceleri gerçekleştirmek için Cumhuriyet’in ilerici bir yönetici kadro gereksinimi vardır. “İnkılabın irade ve menfaati, inkılabı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADRO’nun iradesinde temsil olunur. Bu kadro, inkılabın şeniyetinden çıkarılan ve onun seyrine uygun bir şekilde izah edildikçe şekilleşen ve nazariyeleşen prensipleri kendine şuur edinir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1).

İşte Kadro Hareketi devlet elitlerine yakın bir grup olarak bu ideolojiyi belirlemeye talip olarak ortaya çıkmıştır. Ancak ideoloji konusundaki ısrarları daha sonraları bu konuda daha çekinceli bir tutum sergileyen Atatürk’ü rahatsız etmiştir. Bu konuda Yakup Kadri’nin aktardığı bir anı ilgi çekicidir: “Bir gün Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilkelerini gözden geçiriyordu. O sırada ukalalık edip demiştim ki; ‘Paşam, bu her bakımdan bir İnkılap partisidir. İnkılap partisi ise bir ideolojiye, bir doktrine dayanmaksızın yürüyemez’. Yüzüme bir masumun yüzüne bakar gibi bakmış ve gülümseyerek ‘O zaman donar kalırız demişti’” (Uyar, sayfa 190). 1930’larda Serbest Fırka’nın ortaya çıkması ve kısa sürede güçlenmesi devletçi ve himayeci bir yönetim şekline meşruiyet kazandırmak isteyen CHP için Kadro’yu tahammül edilebilir bir grup haline getirmiş ve bu sayede Kadro güç kazanmıştır. Kadro’yu “organizasyonal elit” olarak değerlendiren İlkin ve Tekeli’ye göre Kadro aslında devlet tarafından liberal unsurları bastırılmada kullanılmıştır. “Bu yarışta Kadrocuların kaderi, iktidardaki elitlerin yerine geçmekten çok, onlar tarafında toplumdaki diğer elitlerin elenmesinde kullanılmak olmuştur” (Tekeli & İlkin, “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro”, sayfa 45). Kadro’yu daha iyi anlamak için sanırım farklı ideolojilere yaklaşımlarını gözden geçirmek gerekir.

Kadrocular’ın liberalizme bakışı gayet açık ve net bir şekilde olumsuz ve küçümseyicidir. Kadro liberalizmi kapitalizmin demokrasiyle beraber kullandığı bir kılıf ve araç olarak görmüş ve bu nedenle şiddetle eleştirmişlerdir. Mesela Burhan Asaf’a göre “Demokrasi hattı zatında ve kendi manası içinde mevcut değildir ve yine demokrasi kapitalizmin siyasi ve idari kılıfından ibarettir” (Uyar, sayfa 189). İsmail Hüsrev, Burhan Belge ve Vedat Nedim liberalizmi kapitalizmle eş tutmuş ve liberalizmin ekonomik boyutu üzerinde durmuşlardır. Tekeli ve İlkin’e göre Kadrocularda da görülen bu devlete yakın durma, devletin gölgesinde yetişme durumu, Osmanlı’dan başlayarak Türk aydınında görülen bir özelliktir. Vedat Nedim Tör “Müstemleke iktısadiyatından Millet iktısadiyatına 1-2” makalelerinde ekonomik bağımsızlığın öneminden bahsetmiş ve otarşik bir anlayışa sahip olduğunu göstermiştir. Kapitalist sistemin çevresel ülkeleri müstemleke (sömürge) ya da yarı-müstemleke (yarı-sömürge) yapacağını belirten Tör, bu kategorizasyonuyla Dünya Sistemi Teorisi’nin ulaştığı değerlendirmeye yaklaşık 40 yıl öncesinden ulaşabilmiştir. Tör’e göre askeri Dumlupınar Savaşı bitmiş olsa da, ekonomik Dumlupınar Savaşı daha yeni başlamaktadır. Ve ona göre, “Askeri Dumlupınar planlı ve sistemli bir faaliyetin yemişiydi. İktisadi Dumlupınar da plan ve sistem ister” (Tör, “Müstemleke iktısadiyatından Millet iktısadiyatına”, sayfa 8, Kadro no:1). Tör’e göre ekonomi alanında dünyada üç önemli model bulunmaktadır. Birinci model Sovyetler Birliği’nin başını çektiği sosyalist ülkelerde görülen ve işçi sınıfı diktatoryasına dayalı planlı, devletçi ekonomidir. İkinci model ABD ve Milletler Cemiyeti ülkelerinde görülen ve büyük eşitsizliklere yol açtığı için eleştirilen kapitalist gelişme yoludur. Kadrocuların üzerinde durduğu yeni üçüncü model ise, bağımsız bir ulusal ekonomi arayışında olan ülkelerin izlemesi gereken ve bu ülkeleri sömürge olmaktan kurtaracak planlı milli ekonomidir. Vedat Nedim planlı ekonomi olmaması durumunu şu örnekle açıklar; “Binayı kurmak için lazım gelen bütün malzeme ortada yığılır.. Fakat elde mühendislerin, kalfaların, ustaların ve işçilerin zeka ve iş kuvvetini bir hedefe doğru sevk edecek bir plan yok” (Tör, “Müstemleke iktisadiyatından Millet iktisadiyatına”, sayfa 10, Kadro no:1). Liberalizmi “şuursuz iktisat siyaseti” olan gören ve “anarşik” tanımını getiren Tör, korumacı politikaların neden gerekli olduğunu şu şekilde açıklar; “Çünkü Tanzimat’tan sonra Avrupa sanayi emtiası ile beraber memleketimize giren fikir emtiası arasında liberalizma da vardır. Avrupa sanayi emtiasının memleketimize serbestçe girebilmesi için ‘Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin’ prensibinin de beraber girmesi şarttı. Fakat şimdi gümrük kapılarımız kontrolümüz arlındadır. Kafalarımızın da gümrük kapılarını yabancı, çürük ve zararlı fikir emtiasına karşı kapatalım” (Tör, “Müstemleke iktisadiyatından Millet iktisadiyatına 2”, sayfa 10-11, Kadro no:2).

Kadro yazarları Büyük Buhran’ı da kendi perspektiflerinden açıklamaya çalışmışlardır. Özellikle İsmail Hüsrev ve Burhan Belge bu konuda sıkça yazıp çizmişlerdir. İstatistik verilerle güçlendirdikleri düşüncelerini dile getiren Tökin ve Belge, Büyük Buhran’ın birinci sebebinin aşırı üretim olduğunu vurgularlar. Ancak Kadroculara göre anti-emperyalist devrimlerle sarsılan Batılı ülkelerde bu kriz kapitalizmin çökeceğinin işaretlerini vermektedir. “İşte bunun için iddia edilebilir ki, mevcut buhran, kapitalist bünyenin kendine has olan inkişaf seyrinde vücut bulmuş ritmik ve periyodik bir duraklama, yani bir alelade ve geçici buhran değil, kapitalist bünyenin çözülmesinden kuvvet alan onun için gerici ve reaksiyoner, fakat bizler için ileri ve inkılabi bir bünye tahavvülü safhasıdır” (Belge, “Dünya Buhranı Ne Halde?”, sayfa 27, Kadro no:1). Şevket Süreyya da Belge ile aynı sonuca ulaşmıştır: “İşte şimdi biz, emperyalizmin hem çöküş ve dağılış çağı içinde, hem de artık hayat usaresi kalmayan, düşkün fakat sırnaşık teaddisi karşısındayız” (Aydemir, “Emperyalizm Şahlanıyor Mu ?”, sayfa 10, Kadro no:16). Bu nedenle Tör’e göre devletçi ekonominin geçerlilik kazanması ve uygulanması için çok doğru bir zamandır. “O halde Türkiye dünya buhranının bu safhasından menfi bir surette müteessir olan değil, müspet bir surette istifade etmesi icap eden bir memleket olabilir. Cihan buhranının bu safhası, Türkiye için bulunmaz bir fırsattır. Bundan istifade etmesini bilelim” (Tör, “Müstemleke iktisadiyatından Millet iktisadiyatına 2”, sayfa 12, Kadro no:2). Liberallerin sistemsizlik ve metodsuzluklarından yakınan Tökin şöyle söyler; “Liberal cepheyi temsil eden muarızlarımızda en çok göze çarpan şey, metodsuzluk ve sistemsizliktir. Bizce bir fikir adamının cemiyet hadiselerini behemehal bir içtimai metoda, bir içtimai sisteme göre mütalaa etmesi lazımdır” (Tökin, “Milli Kurtuluş Devletçiliği”, sayfa 25, Kadro no:4).

Ayrıca Lenin’in emperyalizm teorisinden fazlasıyla etkilenen Kadrocular kapitalizmi emperyalizmle eş tutmuşlardır. Tarih boyunca sömürülmüş ve üretim teknolojisi olarak geri kalmış Türkiye gibi ülkelerin serbest pazar ekonomisinde ucuz ham madde ve iş gücü ihraç ederek, pahalı teknolojik ürünler satın alacak ve bu nedenle geri kalmaya mahkum olacak olduğunu düşünen Kadro yazarları, bu nedenle daha kapalı ve endüstrileşmeye, kalkınmaya dayalı milli bir ekonomiyi savunmuşlardır. Ancak Tökin gibi yazarlar sadece sanayi üzerinde durmayarak köycülüğe ve köy kalkınmasına da önem vermişlerdir. İlkin ve Tekeli’nin “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro” adlı makalelerinde yaptıkları istatistiksel çalışma Kadro’nun liberalizme bakışı çok net olarak ortaya koymaktadır. Buna göre “liberalizm”, “burjuva”, “küçük burjuva”, “ferdiyetçilik”, “bireysel çıkar” gibi kelimeler defalarca olumsuz anlamda kullanılırken, “Milli Şef”, “ilerici Kadro”, “kolektivizm”, “planlı ekonomi” gibi kavramlar olumlu anlamda kullanılmıştır. Tüm bunlar ışığında Kadro Hareketi’nin anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-liberal olduğunu söylemek zor olmayacaktır. Ayrıca Kadrocular elitist bir tavır takınarak ülkenin geriliği ve halkın cahilliği nedeniyle demokrasi karşıtı da bir tavır benimsemişlerdir.

Kadro Hareketi’nin faşizm ve nasyonal sosyalizme yaklaşımı da oldukça enteresan ve tartışmalı bir konudur. Bazı akademik çalışmalarda hiç bir kanıt sunulmamakla birlikte, Kemalizm, Kadro Hareketi ve İtalyan Faşizmi’nin üçünün de otoriter nitelikli bir eğilim içinde oldukları ana temasından hareketle Kadro’nun faşizm kategorisi içinde incelemesi gerektiği ima edilmektedir. Giacomo Carretto’nun ‘1930larda Kemalizm-Faşizm-Komünizm Üzerine Polemikler’ adlı makalesi bu paralelde yazılmış en bilinen eserdir. ” (Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 53). Ancak Kadrocular’ın faşizme ve nasyonal sosyalizme bakışları kesin ve açık bir şekilde olumsuzdur. Mesela Burhan Asaf Belge “Faşizm ve Türk Kurtuluş Hareketi” isimli yazısında faşizmi bazı yarı-kapitalist ülkeler tarafından kullanılan ve burjuva sınıfının çıkarına yarayan bir korporatizm anlayışı olarak gördüğünü vurgulamıştır. (Belge, “Faşizm ve Türk Milli Kurtuluş Hareketi”, sayfa 36-39, Kadro no:8). Kadrocular daha sonraları fikirlerini daha da netleştirerek “faşizmin kapitalizmde doğal olarak varolan sınıf çatışmasını bastırmaya, uzlaştırmaya çalıştığını ve son analizde işçi sınıfının çıkarları pahasına sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunduğunu” belirtmişlerdir (Türkeş, “Kadro Hareketi”, pg 127). Kadro’nun anti-emperyalist anlayışı da faşizm ve nasyonal sosyalizmle kesinlikle uzlaşmayacak ölçüde nettir. Kadro’nun bu tutumunu devlet politikası ve dönemsel koşullarla da açıklamak zordur. Zira İtalyan Faşizmi’nin “Mare Nostrum (Akdeniz’i bir İtalyan gölü yapma projesi)” politikası doğrultusunda Akdeniz’deki saldırgan tavrına karşı açıkça net bir tavır koyan Türkiye Cumhuriyeti, Hitler’e rağmen Almanya ile olan ekonomik ilişkileri kesmemiş ve bundan istifade etmiştir. Ancak Kadrocuların hem İtalya, hem de Almanya’daki rejimlere karşı muhalif tavrı bu anlayışlarının pragmatist bir ölçekte olmadığının ispatıdır. Ayrıca Kadrocular ırkçılık karşıtı görüşlerini bir çok yerde açıkça belirtmiş ve faşizm, nasyonal sosyalizm gibi ideolojilere karşı mesafeli olduklarını göstermişlerdir. Milliyetçilik ve otoriterlik bağlamında da Kadro Hareketi ve faşizm arasında bir ilişki kurmak zorlama olacaktır. Zira Kadrocular anti-emperyalist ve kana değil yurttaşlık-bilinç esasına dayalı ilerici bir milliyetçiliği savunmuşlardır.

Kadro ile faşizm arasında ilişki kurmak isteyenlerin sıklıkla gönderme yaptığı Yakup Kadri’nin derginin 11. sayısında yer almış “Ankara-Moskova-Roma” isimli makalesidir. Bu makalede Karaosmanoğlu Mussolini İtalya’sındaki coşkun ruhu ve disiplini övmüş ve şöyle demiştir; “Mussolini sayesinde daha doğrusu Faşizm sayesinde bütün İtalya kronometre gibi işleyen bir memleket halini almıştır” (Tekeli & İlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 231). Yakup Kadri gibi Kadro Hareketi içerisinde edebiyatçı kimliğiyle ön plana çıkan birinin bu sözlerinden hareketle Kadro’ya faşist damgası vurmak kolaya kaçmak ve makro bir değerlendirme yapamamak olacaktır. Zaten Kadro yazarları faşizmle ilgili görüşlerini açıkça belirtmişlerdir. Mesela Şevket Süreyya derginin 4. sayısında yayınlanan “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM” isimli makalesinde faşizmin gelişmesinde İtalya’da 1918-1922 arasındaki dönemde yaşanan sancılı kapitalist süreçten bahseder ve faşizmin üzerindeki durduğu beş maddeyi sıralar: ulusal birlik, yönetici gücün tekeli, emperyalizm, devlet için yaşayan vatandaşlar ve sınıfların birliği (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM”, sayfa 9, Kadro no:4). Her ne kadar Kadrocularda ulusal birlik ve yönetici gücün tekeli gibi konularda faşizmle paraleller bulmak mümkün de olsa, Kadro Hareketi’nin yaptığı sınıfsal analizler ve güçlü anti-emperyalist tutumu Kadrocuları faşizmden kesin bir çizgiyle ayırmaktadır. Aydemir, Hitler’in ırkçı yönünü şu sözlerle eleştirmiştir; “Bundan başka Hitler, beyaz ırkın dünya üstünde yalnız iktisadi hakimiyetle iktifa etmesine de razı değildir. Esirlerin kanına susayan Neron gibi o da, milletlerin esaretine susamıştır” (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM”, sayfa 13, Kadro no:4). Tüm bu nedenlerle Kadro’nun anti-faşist bir düşünce sistemi olduğunu iddia etmek doğru olacaktır.

Kadro Hareketi’nin sosyalizme yaklaşımıysa oldukça karışık bir konudur. Daha önce de belirttiğim gibi Kadro Hareketi’nin dört önemli yazarı (Aydemir, Tör, Belge, Tökin) komünist geçmişleri bulunan ve yaptıkları devletçe sürekli izlenen kimselerdir[4]. Kadrocuların Marksizm’den kendi istekleriyle mi vazgeçtikleri, yoksa devlet baskısı nedeniyle takiyye mi yaptıkları asla kesin olarak bilinemeyecek bir konudur. Ancak Kadrocu yazarların yaşam öykülerine ve özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in hayatı boyunca yazdıklarına bakarsak; Kadrocular Marksizm’den koparak bir üçüncü yol olarak Kemalizm-Sosyalizm sentezini yapmaya çalışmışlardır. Kadrocu düşüncede ülkeler arası eşitsizlikler, ülke içerisindeki sınıfsal eşitsizliklerden daha ön plandadır. Ayrıca Türkiye gibi kapitalist gelişmenin henüz yaşanmadığı ülkelerde sınıf farklılıkların ortaya çıkmadan önlenebileceğini iddia ederek Kadrocular Marksizm’den farklı bir anlayışları olduğunu ortaya koymuşlardır. “Vedat Nedim’e göre, ileri teknikli bir Türk iktisadiyatı ve sınıfsız ve tezatsız bir Türk milleti ancak devletçi bir iktisat siyasetinin eseri olacaktır” (Heper & Canıvar, sayfa 10). Vedat Nedim Tör cüretkar bir şekilde tarihin Karl Marks’ı yanılttığını ve Türkiye’nin kapitalist dönem yaşanmadan sınıfsız toplum idealine ulaşabileceğini iddia eder[5].

Yine de Kadrocular özellikle Batı ülkelerinin tarihsel gelişimini açıklamak için tarihsel maddecilik yöntemini kullanmışlardır. Özellikle Aydemir ve Tökin’in yazılarında Marksist argümanlara sıkça rastlanabilir. Ancak Kadrocular Batı ve Doğu toplumları arasındaki tarihsel-yapısal farklılıklara dikkat çekmiş ve Marksizm’in ancak Batı dünyasını anlamak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdir. Devletçi bir ekonomiyle yeni oluşmakta olan sınıflar arasındaki çatışmalar önlenecek ve Türkiye kapitalist evreyi atlayarak sosyalizme Kemalizm yoluyla ulaşabilecektir. “Kadrocular, devletçiliği sınıf kavramını yok ederek sınıflararası çatışmayı önleyecek bir politika olarak kabul etmektedirler” (Heper & Canıvar, sayfa 10). Mustafa Türkeş Kadrocu yazarların tarihsel materyalizmi uygulamaktaki bu seçici tutumlarına dikkat çekmiştir. Aydemir ayrıca Batıda oluşan sınıfsal eşitsizlikler kadar Batı ülkelerinin sömürgecilik yoluyla doğu ülkelerinin ham madde kaynaklarını tüketerek ve bunları teknolojik, toplumsal gelişmelerinde kullanarak nasıl Doğu ülkelerine üstünlük sağladıklarını belirtir. Kadrocular devletin yapmayı düşündüğü toprak reformu konusunda sosyal sınıfların varlığını kabul ederken, diğer alanlarda solidarizm anlayışına karşı çıkmamaktadırlar. Bunun nedeni sanıyorum Kadrocuların Kemalist rejimle ve onun en önemli unsurlarından biri olan Emile Durkheim’ın solidarizm anlayışıyla ters düşmemek istemeleridir. Kadroculara göre modern dünya düzeninde üç büyük çatışma alanı ve türü vardır. Birinci çatışma işçi sınıfı ve sermaye sahibi kapitalist sınıf arasında yaşanan ve yalnızca endüstrileşmiş Batı ülkelerinde görülen sorunlardır. İkinci tip çatışma gelişmiş Batı ülkelerinin kendi aralarında yaşadıkları pazar bulma, silahlanma ve kalkınma yarışıdır. Üçüncü tip ve en önemli olan çatışmaysa gelişmiş Batı toplumlarıyla kapitalistleşmemiş sömürge ya da yarı-sömürge durumundaki Doğu ülkeleri arasında yaşanan sorunlardır.

Aydemir’e göre Marksizm ve Faşizm gibi ideolojiler kapitalist toplumlara ait tarihsel-yapısal gelişim ve sınıf çatışmaları sonucu ortaya çıkmış düşünce sistemleridir ve Türkiye’de uygulanması imkansızdır. Kadrocular tarihi okurken Marksist-Leninist metodlar kullanmaktan kaçınmamışlardır. Mesela Aydemir Lenin’in emperyalizm teorisinden etkilenerek, emperyalizm olmadan kapitalizmin ayakta duramayacağını ve Batıda sosyal devletin çökerek Marksist devrimlerin yaşanacağını ileri sürer. Bu nedenle ulusal bağımsızlık savaşları; Batı sömürgeciliğine ve dolayısıyla kapitalizme son verecek son derece önemli ve ilerici gelişmelerdir. Kadrocular çok başarılı bir şekilde 20. yüzyılın anti-emperyalist devrimler çağı olacağını öngörmüşlerdir. Türkiye’yi anti-emperyalist, kapitalist veya sosyalist olmayan bu bloğun lideri olarak düşünmüş ve Kemalizm’i bu yönde tüm üçüncü dünya ülkelerine model olacak bir ideoloji yorumlamış, tasarlamışlardır. Bu konuda Aydemir’e kulak verelim; “İnkılabımızın, her biri ayrı ayrı kıymettar ve orijinal olan bu fikir ve nazariye unsurları birer birer izah edildikçe, bu esaslar inkılap nesli için kriteryumlar olacak, yeni ve standartlaşmış inkılapçı tip böyle doğacaktır. Bu tip her nerede, her ne şerait içinde olursa olsun, karşılaştığı her inkılap sahasında, aynı hadiseyi aynı kriteryumlara vuracak, aynı ölçülerde düşünecek, aynı neticelere varacak ve inkılabın kendisine has CİHANI TELAKKİ TARZI böyle vücut bulacaktır” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). Toplamak gerekirse; Kadro Hareketi Marksizm’den fazlasıyla etkilenmesine karşın Marksist bir hareket değildir. Diyebiliriz ki daha sonra Latin Amerika’da ve üçüncü dünya ülkelerinde belirecek olan sosyalizm anlayışına uygun bir düşünce sistemine ulaşmışlardır. Türkeş’in iddialarına karşın Kadrocuların fanatik seküler tutumları onları Sultan Galiyev ve İslami sosyalizmden de uzaklaştırmaktadır. Bu nedenlerle Kadro ile Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi Teorisi arasında bir bağ kurmak daha mantıklı olacaktır.

Bağımlılık Okulu 1960’larda Güney Amerika’da ortaya çıkmış Neo-Marksist bir düşünce sistemidir. Samir Amin ve Ernest Mandel gibi yazarların Batı merkezli düşünce sistemine karşı olarak geliştirdikleri bu teori vasıtasıyla modernleşme kuramına alternatif görüşler üretilmiştir. Batı emperyalizmine maruz kalmış ülkeler için serbest piyasa ekonomisine geçmek ezilmeyi kabullenmek olacaktır. Ayrıca Batı merkezli düşünceler doğunun kültürü, tarihi, dinleri ve öznel koşullarını görmezden gelerek Batının doğrularını tek doğru olarak ortaya koymaktadır. Bu nedenle Bağımlılık Okulu düşünürleri kapalı, korumacı ve planlı bir ekonomiyi ve ithal ikamesi politikasını benimsemişlerdir. Immanuel Wallerstein’ın geliştirdiği Dünya Sistemi Teorisi de, aynı doğrultuda ortaya çıkmış bir düşünce sistemidir. Wallerstein ülkeleri core (merkez), periphery (çevresel) ve semi-periphery (yarı çevresel) kategorilerine ayırarak, dünya ekonomik sisteminde ülkeler arası eşitsizliklere dikkat çekmiştir. Vedat Nedim’in yaptığı kategorizasyonla Wallerstein’ın düşüncelerinin benzerliği dikkat çekicidir. Günümüzde Batı kalıplarını alıp Türkiye’ye uyarlayan sosyal bilimcilerimiz için Kadro’nun bu dünya çapındaki öncü rolünü anlamak hiç kolay olmamaktadır. Eyüp Özveren bu konuda şunları yazmıştır; “Kadro emperyalist kolonyal güçlerin ortadan kaybolacağını ve sonra ki dönemin ulusal bağımsızlık Hareketi dönemi olacağını tahmin etmiştir. Bunu yaparak Kadro bir erken dönem Üçüncü Dünya Hareketi haline gelmiştir” (Özveren, sayfa 569). Üçüncü dünya ülkelerinde gelişen bu neo-Marksist hareketlerin ortak özelliği ulusalcı yönlerinin bulunması ve ülkeler arası eşitsizlikleri, sınıflar arası eşitsizlerden daha ön planda tutmalarıdır. Kapitalist ve emperyalist Batıya karşı kuşkucu ve isyankar tutum bu hareketlerin bir diğer ortak özelliğidir. Otarşik ya da en azından ithal ikamesine dayalı korumacı dış ticaret esası tüm bu hareketlerde görülecektir. Bu hareketlerin bir diğer özelliği de komprador burjuvazi kavramıyla uluslararası ya da küresel kapitalizmle iş birliği yapan yerli burjuvaziye tepki göstermeleridir. Dünya Sistemi Teorisi ve Bağımlılık Okulu’nun Kadro Hareketi’nden esinlendiğine dair elimizde somut kanıt bulunmamasına karşın, Kadrocuların bu düşüncelere 30-40 sene önce ulaşmış olmaları Türk sosyal bilimleri için bir iftihar konusu olmalıdır.

KAYNAKLAR
-Biyografi Net, http://www.biyografi.net
-“Kadro” Aylık Fikir Mecmuası, 1932, sayı 1, 2, 3, 4, 8, 12, 16, II. Kanun
-Tekeli, İlhan & İlkin, Selim, “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro”, 1984, Toplum ve Bilim Sayı 24, 35-67
-Tekeli, İlhan & İlkin, Selim, “Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, 2003, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 134
-Sunar, Lütfi, “Kadro Dergisi/Hareketi ve Etkileri”, 2004, Türkiye Araştırmaları Dergisi, Cilt:2, Sayı 1, 511-526
-Uyar, Hakkı, “Resmi İdeoloji ya da alternatif resmi ideoloji oluşturmaya yönelik iki dergi: Ülkü ve Kadro mecmualarının karşılaştırmalı içerik analizi”, 1997, Toplum ve Bilim sayı 74, 181-191
-Türkeş, Mustafa, “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, “Turkey Before and After Atatürk” (ed. Sylvia Kedourie), 1999, London: Frank Cass Publishers
-Türkeş, Mustafa, “Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım”, 1999, Ankara: İmge Kitabevi
-Harris, George, “The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Ataturk’s Turkey”, 2002, İstanbul: The Isis Pres
-Harris, George S., “Türkiye’de Komünizmin Kaynakları”, 1975, İstanbul: Boğaziçi Yayınları
-Heper, Metin, “State Tradition In Turkey”, 1985, Wlkington: The Eothen Press
-Heper, Metin & Canıvar, Gülser, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, 1977, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, c. 4-5
-Hale, William, “Ideology and Economic Development in Turkey 1930-1945”, 1980, British Society for Middle Eastern Studies, vol:7 (2)
-Özveren, Eyüp, “The Intellectual Legacy of the Kadro Movement in Retrospect”, 1996, METU Development Studies, Cilt: 23, Sayı 4

[1] “Batılılaşma sürecinin bir diğer özelliği yukarıdan aşağıya empoze edilmiş olmasıdır. Kararlar sınırlı sayıdaki seçkinler arasında alınıyor ve uygulanıyordu. Batılılaştırıcı reformların tarzından dolayı halk, devletten ve seçkinlerden kopmuştur” (Sunar, “Kadro Dergisi/Hareketi ve Etkileri”, sayfa 513).
[2] Hale, William, “Ideology and Economic Development in Turkey 1930-1945”, 1980, British Society for Middle Eastern Studies, vol:7 (2)
[3] Heper, Metin & Canıvar, Gülser, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, 1977, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, c. 4-5
[4] “Bu süreç içinde bir yandan Kadro dergisi çıkarılmakta, öte yandan benimsenen ideolojik çizginin programı aydınlatılmaktadır. Şevket Süreyya’nın Murat Belge’ye anlattığına göre, devlet bu konuyla yakından ilgilenmekte ve toplantıları izletmektedir” (Tekeli & İlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 143-144).
[5] Türkeş, “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, sayfa 110


Ozan Örmeci

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Yeni Soğuk Savaş ve Türkiye


Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’ın Güney Osetya bölgesine yönelik sivilleri hedef alan saldırılarını bahane ederek Gürcistan’a savaş açması ve Rus askerinin başkent Tiflis yakınlarına kadar gelerek Batı’ya ve Gürcistan’ın Batı yanlısı lideri Mikhail Saakasvhili’ye meydan okuması hatta dünyayı dar etmesi neticesinde birçok yerli ve yabancı siyasal analizciye göre dünyamız yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğine gelmiştir. Şimdi bu sürecin sonrasında gelişebilecek olan yeni Soğuk Savaş’ın Türkiye’ye olası etkileri üzerine düşünelim.

Değerlendirmemize mikro düzeyde başlarsak; Türkiye’nin Gürcistan’la özellikle Batı-ABD yanlısı maceraperest Saakasvhili’nin iktidara gelmesi sonrası iyi ekonomik ve siyasal ilişkilerinin bulunduğu bilinen bir gerçek. Özellikle AKP iktidarının ulusal düzeydeki İslamcı söylemine karşın uluslararası düzlemde Batı yanlısı güdümlü bir dış politika götürmesi de bu süreci güçlendirmiştir. İsmail Cem döneminde temelleri atılan ve Tayyip Erdoğan iktidarında sonuçlandırılan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesi ve AKP döneminde başlatılıp bitirilen Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı Türkiye’nin mikro düzeyde bir değerlendirme yaptığında ilk akla gelen konular. Bölgede Rusya’nın eski gücüne kavuşması ve yeni bir Soğuk Savaş koşullarının oluşmasının bu projeleri olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmek bana kalırsa fazlasıyla zorlamacı bir yaklaşımdır. Zira, Rusya’nın bu işgalle hedefinin yalnızca Gürcistan’ın Turuncu Devrim’i olan Gül Devrimi’nin kahramanı ve çağdaş bir “Efruz Bey” figürü olan Saakasvhili’yi devirmek ve Rusya’ya daha yakın bir hükümet kurmaktan ibaret olduğu bilinen bir gerçek. Dahası petrol ihracının çok önemli bir kısmını Avrupa’ya yapan ve Azerbaycan’la ilişkilerinde de bir zıtlaşma içine girmemiş olan Rusya’nın bu projeleri reddedeceğine inanmak için geçerli bir sebebimiz yok.

Olaya daha büyük bir perspektiften Türkiye’nin makro düzeyde dış politikası ve bunun iç siyasete yönelik etkileri açısından yaklaşırsak; ABD’nin şekillendirdiği tek kutuplu küreselleşmeci dünya düzeninin Türkiye’ye ve aslında tüm dünyaya istikrar ve barış getirdiğini iddia etmek son derece zor. Avrupa Birliği ülkeleri ile güçlü ticari bağları bulunan Rusya Federasyonu’nun ABD ve Batı karşısında yeni bir blok oluşturmasının aslına bakılırsa orta ve uzun vadede Türkiye’nin lehine yorulabilecek bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Birinci Soğuk Savaş döneminde Batı’nın sınır karakolluğunu yapmış ve izlenen yanlış politikalar nedeniyle Batı’ya tek taraflı olarak bağlanarak bu süreçten demokrasisi, ekonomisi, ulusal sanayisinin gelişimi ve toplumsal dinamizmi fayda değil zararla çıkmış olan ve adeta güdükleştirilen Türkiye, birinci Soğuk Savaş’tan aldığı derslerle bu süreci doğru okuyabilirse belki de hayal ettiğinin ötesinde bölgesel güç olma potansiyeline sahip durumdadır. Türkiye ile günümüzde son derece gelişmiş ekonomik ilişkileri bulunan ve birinci Soğuk Savaş döneminin tersine Batı yanlısı konumumuza rağmen bize karşı toprak talebi ya da herhangi başka bir düşmanca tavır içerisinde girmemiş Rusya’nın güçlenmesi aslında Türkiye’nin alternatif pek çok şekilde gücünün artmasına yol açabilir.

Birinci olarak Türkiye Batı yanlısı tutumunu korumasına rağmen aynen 12 Mart öncesi Demirel hükümetinin ve daha sonrasında CHP-MSP koalisyonun yaptığı gibi Rusya ile de dostane ilişkiler geliştirip teknolojik ve ekonomik anlamda bu ülkeden destek, yardım sağlayabilir. 1970’lerde İskenderun’da kurulan demir-çelik tesislerinin benzerlerinin ve Rusya’dan alınan teknoloji desteğinin, Rusya ile ilişkilerimizin çok daha iyi olduğu böyle bir dönemde olmaması için hiçbir neden gözükmüyor. Türkiye yeni Soğuk Savaş koşullarında iki blok arasında dengeleyici bir unsur olarak bölgede kendi alternatif işbirliği arayışlarına yönelerek kendi bölgesel güç konumunu da istikrarlı hale getirme şansına sahip. Özellikle Türkiye’nin başını çektiği ve ülkemizin sınır komşularıyla birlikte izlenebilecek olan tarafsız bir dış politika Türkiye’nin bölgesel güç konumunu perçinlerken, her iki bloktan da birçok alanda destek ve yardım almasının kapısını aralayabilir. Üçüncü bir seçenek ise henüz sosyal, kültürel ve siyasal düzeyde tam olarak olgunlaşmamış olmasına karşın özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir süredir ilgi gördüğü anlaşılan Rusya ile birlikte bir Avrasya Birliği projesi kapsamında işbirliğine gidilmesi ve Batı’nın karşısına geçilmesi düşüncesidir. Putin’in baş danışması Aleksandr Dugin’in başını çektiği Avrasyacı entelektüeller için Türk-Rus işbirliği emperyalizmin bölgeden uzaklaştırılması ve coğrafyamıza huzur, barış ve istikrar getirilmesi için eşi benzeri görülmemiş bir fırsattır. Her üç senaryo da incelendiğinde Türkiye’nin günümüzde Avrupa Birliği kapısında uyutulduğu ve Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında sınırlarına yönelik tehditkar seslerin yükseldiği mevcut statüko ortamından çok daha iyi koşullar yarattığı görülecektir.

Yeni Soğuk Savaş koşullarının Türkiye’nin iç politikasına da etkisi büyük olacaktır. Geçmişte Soğuk Savaş koşulları; bürokratik yapıya rejime Batı yanlısı olduğu sürece istediği gibi yön verme hakkını tanımış ve bu da Türk demokrasisine büyük zarar vermiştir. Emek hareketleri ezilerek toplumsal dinamizm yok edilmiş ve aydınlık Türk insanının yerine çıkarcı, bireyci, ülke sorunlarına duyarsız muhafazakar garip bir nesil vatandaş türetilmiştir. Dahası Soğuk Savaş rahatlığındaki Türkiye kendi ulusal sanayisini güçlendirmemiş ve NATO’ya güvenmesinin bedelini 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Operasyonu ve sonrasında ağır şekilde ödemiştir. Birinci Soğuk Savaş’ın bize verdiği temel ders, Türkiye hangi safta yer alırsa ve kimden ya da kimlerden yardım alırsa alsın artık kendisini bir yere tek taraflı olarak bağlamak hatasına düşmemelidir. Ulusal silah ve güvenlik endüstrisi başta olmak üzere Soğuk Savaş koşullarında dışarıdan alınabilecek desteklerle kendi sanayimizi ve teknolojimizi geliştirmemizin önü açıktır. Dahası artık toplumsal dinamikler dış politika çizgimizle uyumlu bir şekilde götürülmeli ve bu ülke üzerine zorla Amerikancı ya da Avrasyacı gömlek giydirilmemelidir. Bilinçli hale getirilmiş, özgürleştirilmiş bir halkın seçenekleri elbette dış politikada da önemli rol oynayacaktır. Bir diğer önemli sonuç devlet yapısının bu süreçte yeniden toparlanması ve siyaseten değil ancak kurumsal olarak yeniden eski gücüne kavuşması olabilecektir. Bunun sonucu olarak Türkiye’nin terörizmle mücadelesi, dış politikada Batı tarafından önüne şantaj unsuru olarak konulan 1915 Ermeni soykırım yalanı ve birleşik Kıbrıs gibi tezlerle mücadele etmesi çok daha kolay bir hale gelecektir.

ABD’nin Kafkasya başta olmak üzere birçok coğrafyada kapitalizmin gücüyle yaptırdığı turuncu devrimler görüldüğü üzere Rusya’nın ekonomik alandaki gelişimine paralel olarak jeo-stratejik algılamalarında da bir yeniden canlanma yaratmış ve köşeye sıkışan ayının ilk pençesi Gürcistan’a yönelik olmuştur. Bundan sonra olacak gelişmeler bize yeniden iki kutuplu bir dünyanın gelmekte olduğunu gösterebilir.

Ozan Örmeci

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Tupac Amaru Shakur (2Pac) Efsanesi




Fırtınalı yaşamı, toplumsal normlara aykırı kaçan şarkı sözleri ve mesajları, gangsterliğe duyduğu büyük ilgi, adının karıştığı cinsel taciz ve kavga olayları nedeniyle rap müzikseverler ve West Side’cılar için bir ilah olmasına rağmen, yaşadığı dönemde ve bugün hala bir kesimin bir türlü benimseyemediği Tupac Amaru Shakur’un hayat hikayesine bu yazıda yakından göz atmaya çalışacağım.


16 Haziran 1971 tarihinde New York’ta Doğu Harlem’de dünyaya gelen Tupac Shakur’un gerçek ismi Lesane Parish Crooks’tur. Gerçek adı Alice Faye Williams olan annesi Afeni Shakur doğumundan bir yıl sonra oğlunun adını 18. yüzyıl sonlarında İspanyol kolonicilere karşı ayaklanan ve gerçek adı Jose Gabriel Condorcanqui olan Tupac Amaru (shining serpent yani parlayan yılan anlamına gelir) ismindeki anti-emperyalist İnka liderinden almıştır. Soyadları olan “Shakur” ise “şükür” kelimesinden gelmektedir ve Allah’a duyulan teşekkür ve minnet hissiyatının Arapça ifadesidir. Tupac’ın annesi Afeni Shakur gençliğinden itibaren Amerika'daki Afro-Amerikalıların özgürlük mücadelesine önderlik eden Black Panthers (Kara Panterler) ismindeki siyasal parti ve örgütün bir mensubu olmuş ve oldukça fırtınalı bir hayat geçirmiştir. Kara Panterler; 1960 ve 1970’lerde Marksizm, anarşizm ideolojileri, İslam dini ve Martin Luther King ve Malcolm X gibi Afro-Amerikalı liderlerden esinlenerek ırkçı uygulamalara şiddetle karşılık veren oldukça etkili bir sosyal güç oluşturmuşlardır. Ancak muhafazakar Amerikan toplumunun dönüşümü ve ırkçılıktan arındırılması gençlerin katılımıyla oluşan 68 kuşağına rağmen elbette kolay değildir. Bu nedenle Kara Panterler’in ve Afeni Shakur’un başı dertten kurtulmamıştır. Zaten annesi Tupac doğmadan yalnızca 1 ay önce hapisten salıverilmiştir. Shakur ailesinin sicili pek de temiz değildir. Tupac’ın anne tarafından dedesi olan Geronimo Pratt 1968 yılında bir soygun sırasında adam öldürmekten hüküm giymiştir. Gerçek babası William Garland’la neredeyse hiç görüşememiş olan Tupac’ın üvey babası Mutulu Shakur ile arası gayet iyidir. Esas ismi Jeral Wayne Williams olan üveybaba Mutulu Shakur da aktif bir Kara Panterler üyesidir ve uzun süre FBİ’ın en çok arananlar listesinde ilk 10 sırada kalmıştır. Tupac Shakur “Revolution” adlı şarkısını yıllar sonra üvey babası için besteleyecektir. Mutulu’nun kardeşi Assata Shakur da banka soygunu ve polis öldürmek gibi suçlardan senelerce hapiste yatmıştır. Tupac Shakur’un Sekyiwa Shakur ve Maurice Harding adında üvey kardeşleri de bulunmaktadır.


Küçük yaşlardan itibaren ezilmişlik, dışlanmışlık ve fakirliğe mahkum edilmişlik gibi hislerle ülkesine ve ülkesinde yasal olarak ortadan kalsa da toplumsal yaşamda hala var olan ırkçı uygulamalara karşı büyük bir tepki beslemeye başlayan Shakur, bu gençlik yıllarında dans ve müzikle ilgilenerek belki de başlayacak olan büyük bir suç kariyerinden kendisini alıkoymuştur. Jamie Foxx, Will Smith ve Morgan Freeman gibi birçok ünlünün çıkacağı 127th Street Ensemble adlı Harlem’deki Afro-Amerikan sanat komünitesine henüz 12 yaşında giren Shakur, piyeslerde ve oyunlarda çocuk oyuncu olarak görev yapmıştır. Ertesi sene 1984’te ailesi Baltimore’a taşındığındı için Harlem’den kopan Shakur yine de müzik ve tiyatroyla ilgilenmeye devam etmiş ve Baltimore Sanat Okulu’ndan kabul almıştır. Burada oyunculuk, şiir, müzik dersleri alan Tupac Shakur, özellikle şiir ve müzik alanındaki başarısıyla kısa sürede sivrilmiş ve Baltimore’un en iyi “rapper”ı olarak küçük çapta bir şöhrete kavuşmuştur. Bu dönemlerde Tupac’ın en iyi arkadaşı daha sonra Afro-Amerikan komünitesinin ilahesi olacak Jada Pinkett’tir. Ailesinin California’ya taşınması nedeniyle buradan da ayrılmak zorunda kalan genç Shakur o dönemlerde annesinin uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle de zor günler geçirmiştir. California’da liseyi tamamlayan Shakur underground piyasasında hızla yükselen rap müziğe olan ilgisini arttırmış ve Niggaz With Attitude (NWA) ve Easy-E gibi dönemin ünlü rapperlarını dinlemeye başlamıştır. 1990 yılında arkadaşlarıyla Digital Underground isminde bir grup kuran Shakur, 1991 yılında bu grupla ilk albümü olan Same Song’u piyasa sürmüştür. Aynı yıl genç Shakur Nothing But Trouble adlı bir filmde de rol almayı başarmıştır. Same Song’un ardından Digital Underground’la beraber “Sons of the P.” albümünü çıkaran Shakur solo albümü de için de çalışmalara başlamıştır.


İnterscope firmasından ilk solo albümü olan 2Pacalypse Now’u çıkaran Shakur bu albümde Afro-Amerikan komünitesinin sorunlarını dile getirmeye çalışmış ancak aşırı küfürlü şarkıları ve polise yönelik şiddeti teşvik eden şarkı sözleri nedeniyle müzik dünyasında tepki çekmiştir. Hatta o dönemlerde George Bush yönetiminin başkan yardımcısı olan Dan Quayle, Tupac Shakur’u “toplumumuzda yeri olmayan biri” olarak nitelendirmiştir. Yine de Shakur’un çok küçük yaşlarda akrabaları ve kendisini kandıran erkekler tarafından bir seks kölesi olarak kullanılan ve bebek sahibi olmak zorunda kalan 12 yaşındaki Brenda’nın trajik hikayesini anlattığı “Brenda’s Got A Baby” şarkısı inanılmaz sözleri ve güzel klibiyle dikkat çekmiştir. 1991 yılı sonunda çıkan 2Pacalypse Now’dan sonra büyük bir çalışma sürecine giren Shakur, 1993 yılında “Strictly 4 My NiGGAZ” albümüyle geri dönmüştür. Kadınlara yönelik şiddet ve dışlayıcılığı ve genel anlamıyla ataerkil toplumu konu aldığı klasikleşmiş “Keep Ya Head Up” şarkısıyla büyük bir başarı kazanan Shakur, bu albümle ayrıca I Get Around gibi bir hite imzasını atmıştır. Artık bir aktör ve rapper olarak ismi duyulmaya başlayan Tupac ayrıca “Juice” ve “Poetic Justice” gibi filmlerle “A Different World” adlı dizide rol almıştır. Özellikle Janet Jackson’la başrolünü paylaştığı Poetic Justice filmi Tupac’ın kariyerinde olumlu bir etki yapmış ve Shakur genç Afro-Amerikalıların yeni kahramanı olarak sivrilmeye başlamıştır. Filmin öncesinde Jackson’ın yakın sahnelerinin olduğu Shakur’dan eliza testi yaptırmasını istemesi de medyada yer bulmuştur. Aynı sene İn Living Color’da bir bölümde konuk oyuncu olarak yer alan Shakur ertesi sene Above the Rim filmiyle adından söz ettirmiştir. Bu yıllarda Shakur “Thug Life” adlı müzik grubunu kurar. Ancak Shakur ailesinin başındaki lanet Tupac’a da sirayet etmiştir ve başı bir türlü yasal sorunlardan kurtulmamaktadır.


1991 yılında Oakland Polis Departmanı’nı kendisine uygulanan şiddet nedeniyle mahkemeye veren Shakur, 1993 yılında ise Atlanta’da zenci bir kişiye ırkçı tacizlerde bulunan iki polis memurunu vurarak yaralamıştır. Polis memurlarının uyuşturucu aldıkları ve kaçak silah bulundurdukları ortaya çıkınca Shakur büyük bir ceza almaktan ucuz kurtulmuştur. Ancak 1993 Aralık ayında Shakur bu defa cinsel taciz suçlamasıyla gözaltına alınır. Tupac’la ilişkisi olduğu bilinen bir hayranı sanatçıyı arkadaşlarının toplu tecavüzüne engel olmamakla suçlamaktadır. Olayda bir suçu olmadığını iddia eden Shakur yine de 4,5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak devam eden mahkemeler nedeniyle cezası ancak 1995 Şubat’ında uygulanmaya başlayacaktır. Bu sürede Los Angeles merkezli çalışmalarına devam eden Shakur, doğduğu yer olan New York’ta kurulmuş ve Puff Dady ile Notorious Big’in liderliğini yaptığı Bad Boys rap müzik firmasıyla polemiğe girer. Eski bir arkadaşı olan Notorious Big ya da bir diğer adıyla Biggie Smalls’un organize ettiği bir saldırı sonucunda Shakur 30 Kasım 1994 günü 5 yerinden vurulur. Shakur 5 kurşuna rağmen ölmemiştir ve artık avaz avaz Puff Dady ve Biggie Smalls’a meydan okumaktadır. Shakur bilindiği üzere daha sonraları Hit’em Up adlı diss klasiğinde bu kişilere ve tüm Bad Boys firması sanatçılarına ağır hakaretler edecek ve Tupac’ın daha önce bir süre beraber olduğu, Notorious Big’in karısı olan güzel bayan şarkıcı Faith Evans nedeniyle Smalls’la çok acı dalga geçecektir. Belki de gelmiş geçmiş en iyi gansta rap şarkısı olan “Hit’em Up” adeta West Side’ın milli marşı niteliğindedir ve Small ve Evans’ı hedef alan şu sözlerle hatırlanabilir; “You claim to be a playa But, I fucked your wife”. 1995 yılında hapis cezasını çekmeye başlayan Shakur daha önce hazırladığı şarkıları “Me Against The World” albümünde toplayarak piyasaya sürer. Zaten olaylı yaşamı nedeniyle sürekli gündemde olan Shakur bu albümle turnayı gözünden vurmuştur. Albümde “Temptations” ve “Me Against The World” gibi hit olan şarkıların yanı sıra Shakur’un annesi Afeni Shakur için yazdığı ve gerçekten çok duygusal sözlere sahip “Dear Mama” şarkısı Shakur’u bir efsane haline getirir. Artık yalnızca zenciler değil ırkçılık karşıtı ve rap müzik seven herkes Shakur’a hayrandır. 2Pac fan kulüpleri tüm dünyada kurulmaya başlamıştır.


Ancak Shakur’un 4,5 senelik hapis cezası sürmektedir ve hapis hayatı kendisi için bir işkence gibidir. Ancak hapiste yattığı 1,5 yıl sonunda kefaletini ödemeye kabul eden karanlıklar prensi Marion Suge Knight Shakur’u hapisten kurtarır ve kendi sahibi olduğu Death Row firmasıyla kontrat imzalatır. Shakur artık Snop Dogg ve Dr Dre gibi efsane isimlerle birlikte Batı’nın kötü çocuklarının buluştuğu Death Row firmasındadır. Ancak mafyatik Suge Knight’a bulaşması belki de Shakur’un sonunu hazırlayan gelişme olacaktır. Hapisten çıktıktan sonra Hit’em Up’ı single olarak piyasaya süren ve The Outlawz isimli grubu kuran Shakur, 1996 yılında ise efsane albümü All Eyes On Me’yi yayınlar. Dünya çapında 10 milyona yakın satan, 2 kaset ve cdlik bu müthiş albümde Shakur’un “How Do You Want İt”, Snoop Dogg’la seslendirdiği “2 Of Amerikaz Most Wanted”, Dr Dre ile seslendirdiği ve Mad Max filmlerini aratmayan klibiyle olay yaratan “California Love”, klibinde kendi ölümünü anlattığı “I Ain’t Mad At Cha”, “Wonda Why They Call U Bitch”, “Picture Me Rollin” ve “All Eyes On Me” gibi inanılmaz hit şarkıları yer almaktadır. Bu albümle Tupac Amaru Shakur rap dünyasının bir numaralı ismi olduğunu ispat etmiş ve gerçek bir efsane haline gelmiştir. Aynı yıl Saturday Night Live’ın bir bölümüne konuk oyuncu olarak katılan Shakur ayrıca “Bullet” filminde çok iyi arkadaş olacağı Mickey Rourke ile de beraber rol alır. Günde yalnızca 3 saat uyuduğu söylenen gerçek bir işkolik olan Shakur bu yıl içerisinde başarılı çalışmalar olan Gridlock’d ve Gang Related filmlerinde de rol alır. Gridlock’d filminde Tim Roth’la beraber rol alan Shakur’un Gang Related’daki rol arkadaşı ise James Belushi’dir.


Tüm bu kariyer başarılarına karşın özellikle Hit’em Up şarkısı sonrası Doğu ve Batı yakası gangsta rapçileri arasındaki rekabet ve düşmanlığın çığırından çıkması ve sokakta genç rapperların bu nedenle birbirlerini öldürmeye başlaması nedeniyle Tupac medyada büyük eleştiri konusu yapılır. Ayrıca Afro-Amerikalı “Bloods” çetesiyle yakın ilişkileri Shakur’u medyanın hedefi haline getirmiştir. Oysa ilk kurşunu sıkan Biggie Smalls ve Puff Daddy ekibidir. Shakur’un bir diğer sorunu Suge Knight’ladır. Dr Dre’nin Aftermath isminde kendi firmasını kurmasından sonra kendi plak şirketini kurmak isteyen Shakur, Knight’ın büyük tepkisiyle karşılaşır. Yine de uyumadan çalışmalarına devam eden Shakur daha sonra Better Dayz ve Until the End of Time albümlerinde yer alacak parçalarını bu dönemde kaydeder. İşte bu süreçte Shakur kesin kararını alarak Makaveli müzik firmasını kurar. Makaveli firmasının ismi ünlü realist İtalyan düşünür Niccolo Machiavelli’den gelmektedir. Shakur hapishanede olduğu süre boyunca Machiavelli (Makyavel) okumuş ve düşmanlarıyla baş etmek için farklı stratejiler üzerinde çalışmıştır. Tupac’ın ölmediğini düşünenler onun bu düşünceyi Makyavel’den aldığına ve bir gün geri geleceğine inanmaktadırlar. Zira Shakur’un ölümü hala bir sırdır…


7 Eylül 1996 tarihinde Suge Knight’la beraber izlediği Mike Tyson-Bruce Seldon ağır sıklet boks maçının çıkışında 7 kurşunla öldürülen Shakur’un ölümü oldukça tartışmalı ve esrarengiz bir olaydır. Kimileri Shakur’un kendi firmasını kurması nedeniyle ona kızan Suge Knight’ın bu işi organize ettiğini düşünmektedir. Zira aynı arabada olmalarına karşın Knight’a yalnızca bir kurşun isabet etmiş ve Knight olayı fazla bir hasar almadan atlatmıştır. Bir diğer önemli zanlı “Baby Lane” Orlando Anderson adıyla bilinen ve maçtan hemen önce Tupac’ın bir gazinoda kumar oynarken sinirlenerek dövdüğü Bloods üyesi genç gangsterdir. Anderson olaydan bir ceza almamış ancak 1998 yılında bir Crips üyesi tarafından öldürülmüştür. Olayı düzenlemesi muhtemel diğer kişiler daha önce de Tupac’I öldürmeye çalışmış Puff Daddy ve Biggie Smalls’dur. Zaten bu şüpheler nedeniyle Smalls 9 Mart 1997 tarihinde öldürülmüştür. Olay açıklığa kavuşmasa da olayda cinayeti işleyen kişinin kimliği belirsiz Tupac hayranlığının büyük rol oynadığı tahmin edilmektedir. Bu olaydan birkaç yıl sonra bir MTV müzik ödülleri gecesinde Will Smith Tupac Shakur’un annesi Afeni Shakur ve Biggie Smalls’un annesini bir araya getirerek bu anlamsız bir savaşın bir son bulmasını sağlamıştır. Karısı Faith Evans da Puff Daddy ile beraber “I’ll be Missing You” şarkısını Biggie için seslendirmiştir.


Otopside çekilmiş fotoğrafına rağmen Tupac Shakur’un hala ölmediğine dair birçok iddialar vardır. Bu iddialar “7 day theory” adıyla bilinmektedir. Shakur’un ölümünden sonra 5-6 albümünün çıkması da bu iddiaları güçlendirmektedir. 2003 yılında Pac hayranları ölümünden 7 sene sonra ortaya çıkacağına inanmasına rağmen Shakur henüz ortalarda değildir. Ancak iki defa gazetelere kendisine çok benzeyen birilerinin fotoğrafları yansımıştır. Bu olay hala bir muammadır ancak gerçek olan bir şey varsa o da Tupac Shakur’un tüm hatalarına rağmen gerçek bir rap müzik efsanesi olduğudur. Ayrıca Shakur şiddet yanlısı ve ucuz kadınları küçümseyici üslubuna rağmen ırkçılık karşıtı mesajları (Letter to the President), onurlu kadınları yücelten tavrı (Keep Ya Head Up) nedeniyle bugün milyonlarca kişinin gözünde gerçek bir kahramandır…

Ozan Örmeci