10 Temmuz 2024 Çarşamba
UPA Podcast: 2024 Fransa Parlamento Seçimleri
7 Temmuz 2024 Pazar
2024 Fransa Parlamento Seçimleri: Aşırı Sağ Tehlikesine Karşı Sol Güç Kazandı
Fransa'da 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından, hatırlanacağı üzere, 2027 yılı Mayıs ayına kadar Cumhurbaşkanı olarak görev yapacak Emmanuel Macron, halkın güncel eğilimlerini Ulusal Meclis'e yansıtmak amacıyla parlamentoyu feshetmiş ve erken seçim kararı almıştı. 30 Haziran'da ilk turu yapılan genel seçimlerin ikinci turu ise dün (7 Temmuz) yapıldı. Bu yazıda, 2024 Fransa parlamento seçimlerini değerlendireceğim.
Hatırlanacağı üzere, 30 Haziran 2024 tarihinde yapılan ilk tur seçimlerinde, aşırı sağcı olarak değerlendirilen Ulusal Birlik (RN) partisi yüzde 33,4 oyla en yüksek oyu almış, bu partiyi sol blok Yeni Halkçı Cephe-NFP (Nouveau Front populaire) yüzde 27,9 oyla takip etmiş ve Cumhurbaşkanı Macron'un desteklediği merkez blok Ensemble (Birlikte) da yüzde 20,7 oyda kalmıştı. Aşırı sağ Ulusal Birlik (RN) partisinin son dönemdeki yükselişi nedeniyle ilk turda yüzde 66,71'lik Fransa için iyi bir seviyeye yükselen seçime katılım oranı, Ifop projeksiyonlarına göre ikinci turda yüzde 67,5 düzeyinde gerçekleşti. 68 milyonluk Fransa'daki yaklaşık 49,5 milyon seçmenden 43,3 milyonu (6 milyonu aşkın Fransız seçmen, ilk turda adayları yüzde 50'nin üzerinde bir oyla seçildiği için ikinci turda oy verme hakkına sahil değillerdi), sabah 09:00'dan itibaren farklı seçim bölgelerinde kurulan sandıklarda oy vermeye başladılar. Oy verme işlemi kırsal alanlarda akşam 18:00, büyük kentlerde ise 20:00'ye kadar devam etti. Oldukça gergin bir siyasi atmosferde gerçekleşen seçimler için 5.000'i başkent Paris'te olmak üzere tam 30.000 polis memuru görevlendirildi. 2022 parlamento seçimlerinde katılım oranının yüzde 50'nin altında kaldığı da düşünülürse, Cumhurbaşkanı Macron'un bu seçimle birlikte Cumhuriyet değerlerine karşıt olarak değerlendirdiği aşırı sağ tehlikesine karşı Fransız halkını biraz olsun motive etmeyi ve katılımı arttırmayı başardığı söylenebilir. Bu oran, saat 17:00 itibariyle, Fransız basınında, 1981 parlamento seçimlerinden beri en yüksek katılım oranı olarak da öne çıkarıldı. Seçimlerin yaz tatili döneminde gerçekleştirildiği de hesaba katılırsa, Fransız halkının son dönemde oldukça politize olduğu ve seçime yoğun katılım gösterdiği söylenebilir. Seçim sonuçları gece geç saatlerde netleşmeye başlarken, Fransız gazetelerinin internet siteleri ve televizyon kanalları, seçim sonuçları hakkında canlı yayınlar yapmaya devam ettiler.
Seçim sonuçlarına göre parti/blokların milletvekilliği sayıları
Kaynak: Le Monde
Fransa'daki parlamento seçimleri sonuçları, dünyanın ABD ile birlikte en eski ve köklü Cumhuriyetlerinden biri olan Fransa'da Cumhuriyetçi hassasiyetlerin halen güçlü olduğunu ve aşırı sağa karşı ittifak çağrılarının başarılı olduğunu ortaya koydu. Öyle ki, iki turlu parlamento seçimleri sonucunda birçok sol ve aşırı sol partinin (Boyun Eğmeyen Fransa/LFI, Sosyalist Parti/PS, Ekolojistler/LE ve birçok diğer küçük sol parti) katılımıyla oluşturulan Yeni Halkçı Cephe-NFP (Nouveau Front populaire) 182 milletvekilliği ile ilk sırayı alırken, Cumhurbaşkanı Macron ve Başbakan Gabriel Attal'ın destekledikleri liberal/merkez çizgideki "Ensemble" (Birlikte) ittifakı (Macron'un partisi Rönesans, MoDem, Horizons ve diğer küçük merkez partilerin destekledikleri) 168 sandalyede kaldı ve ikinci oldu. Jordan Bardella-Marine Le Pen ikilisinin liderliğindeki ve aşırı sağcı olarak nitelendirilen RN ise, ilk turda çok başarılı olmasına karşın, ancak ülkedeki üçüncü en büyük parti olmayı başardı ve yalnızca 143 milletvekilliği kazanarak, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde prestij kaybetti. Buna karşın, RN, La Réunion ve Mayotte gibi deniz aşırı topraklarda da başarı gösterip milletvekili çıkararak, artık Fransa'nın merkezi bir siyasi partisi haline gelmeyi başardığını ispatladı. Merkez sağ Cumhuriyetçiler (LR) partisi ise 45 milletvekilliği kazandı. Solun başarısı, uluslararası basında genelde "sürpriz" olarak yorumlandı.
Jean-Luc Mélenchon
Bu sonuçlar neticesinde hiçbir parti/blok 577 sandalyeli Ulusal Meclis'te kendi başına çoğunluğu sağlamak için gerekli olan 289 sandalyeye ulaşamazken, bu andan itibaren nasıl bir meclis çoğunluğu ve hükümet kurulacağı konusu önem kazanıyor. Bu noktada Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın farklı partilerden olacağı bir "kohabitasyon" (cohabitation) dönemi Fransa için artık kaçınılmaz gözükürken -ki yakın geçmişte François Mitterrand (1986-1988, 1993-1995) ve Jacques Chirac (1997-2002) dönemlerinde kohabitasyon sorunsuz işlemiştir-, Macron ve ekibinin yanıt vereceği temel mesele, nasıl bir koalisyon hükümeti ve Başbakan adayının seçileceği olacaktır. Bu bağlamda, seçimler sonrasında, Macron blokunun desteğiyle, sol ve merkez Cumhuriyetçi eğilimleri yansıtacak ılımlı solcu (sosyal demokrat) bir Başbakan (örneğin, PS lideri Olivier Faure, Kamusal Alan-Place Publique partisinden Avrupa Parlamentosu milletvekili Raphaël Glucksmann, Sosyalist Partili Boris Vallaud veya Ekolojisler Genel Sekreteri Marine Tondelier) veya aşırı sola daha yatkın bir Başbakan (örneğin, LFI lideri Jean-Luc Mélenchon) tercihi yapılabilir.
Jean-Luc Mélenchon'un seçim zaferi konuşması
İlk gelen haberlere göre, bu konuda NFP blokunu oluşturan sol unsurlar (milletvekilleri) içerisinde oylama yöntemiyle bir Başbakan adayı da seçilecektir. Aşırı sağın daha da güçlenmemesi adına, yeni hükümetin ekonomi politikalarında başarılı olması ise şarttır. Fransız basınında, 2024 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları nedeniyle hükümet kurulması sürecinde Başbakan Gabriel Attal'ın geçici olarak görevine devam edebileceği de konuşulmaktadır. Ancak seçimden birinci parti olarak çıkan sol/aşırı sol blokun lideri Jean-Luc Mélenchon, Cumhurbaşkanı'nın Başbakanlık görevini kendilerine vermesi gerektiğini ifade ederek, hem Cumhurbaşkanı Macron, hem de aşırı sağın seçimlerde mağlup edildiğini söylemiştir. Seçim sonuçları belli olmaya başlayınca şairane ve coşkulu bir konuşma yapan yılların sol siyasetçisi Mélenchon, Başbakan Attal'ın görevine devam etmesi ihtimaline karşı çıkmış ve ülkelerini yönetmeye hazır olduklarını ilan etmiştir. Mélenchon'un sert konuşması, merkez sol ve merkezdeki aktörlerle birlikte kurulacak bir koalisyon hükümeti konusunda umutları ilk bakışta azaltsa da, zaman içerisinde siyasi müzakereler neticesinde Mélenchon'un daha makul davranması sağlanabilir. Seçimlerin ardından basına konuşan Başbakan Attal ise, medyada yer alan anketlerden çok daha başarılı olduklarını ve Ulusal Meclis'te aşırı sağ ve aşırı sol çoğunluğu tehditlerini başarıyla bertaraf ettiklerini söyleyerek, sabah Başbakanlıktan istifa edeceğini açıkladı. Ancak Başbakan Attal'ın istifası Cumhurbaşkanı Macron tarafından hemen kabul edilmeyebilir. Zira bu süreçte hem 2024 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları hazırlıklarında sorunlar yaşanabilir, hem de yeni hükümetin kurulması için ciddi müzakere ve pazarlık süreçleri gerektiği ortada.
Jordan Bardella
İlk turda birinci olmasına karşın seçimden üçüncü çıkan Jordan Bardella ve aşırı sağın hükümeti kurması ise bu andan itibaren pek de gerçekçi bir seçenek değildir. Ancak yeni hükümetin özellikle ekonomik alanda başarısız olması halinde, halen tek denenmemiş seçenek olarak kalan RN'nin 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için muhtemelen Marine Le Pen ile iddiası devam edecektir. Bu nedenle, aşırı sağ tehlikesinin tamamen atlatıldığı yorumunu yapmak için bence henüz erkendir. Sonuçların belli olmaya başlamasının ardından kameraların karşısına geçen Jordan Bardella, seçim öncesinde kendilerine yönelik medyadaki kara propaganda kampanyasına dikkat çekmiş ve buna karşın partisinin seçimlerden başarıyla çıktığını vurgulayarak, aşırı sol tehdidinin Fransa için artık öncelik hale geldiğini vurgulamıştır. Bardella, kendilerinin ülkedeki tek anlamlı siyasi seçenek olduklarının da altını çizerek, Cumhurbaşkanı Macron'u sert sözlerle eleştirmiştir. Bardella, bu şekilde ilerleyen yıllar için siyasi iddiasını ortaya koymuş ve Fransa'da her şeyin daha yeni başladığının altını çizmiştir.
Siyaset Bilimi açısından değerlendirildiğinde ise, Başkanlık ve parlamenter sistemlerin karışımı olarak nitelendirilebilecek yarı-Başkanlık sisteminin uygulandığı Fransa'da, Cumhurbaşkanı ile parlamento çoğunluğunun aynı partide olduğu dönemlerde sistem Başkanlık sistemine yaklaşırken, kohabitasyon dönemlerinde parlamenter sistem özelliği öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, yeni dönemde Fransa'da Ulusal Meclis ve burada kurulacak hükümet önem kazanacak ve Cumhurbaşkanı'nın tekelindeki dış politika dışında birçok konuya (ekonomi politikası, göç politikası vs.) yön verebilecektir.
Bu konuda ilerleyen günlerde tablo netleşecek olup, Uluslararası Politika Akademisi (UPA) olarak analiz ve röportajlarımızla Fransa'daki gelişmeleri Türkiye kamuoyuna duyurmaya ve halkımızı bilgilendirmeye çalışacağız. Elbette Fransız halkının demokratik iradesine saygı duymakla birlikte, dileğimiz, Fransa'nın aşırılıklara savrulmaması ve demokratik ve laik Beşinci Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalmasıdır. Nitekim sonuçlar, Birleşik Krallık'tan sonra Fransa'nın da aşırı sağ yerine sola dönüş yaptığını göstermektedir. Ek olarak, şunu da söylemeliyim ki, ilk tur sonuçlarının ardından Türkiye basınında yapılan ve Cumhurbaşkanı Macron'un seçim kararının tehlikeli, sorumsuz ve yanlış olduğunu iddia eden yorumlar da, bu sonuçlarla birlikte şimdilik geçersiz hale gelmiş ve aşırı sağ yerine Fransız halkı sol ve merkez güçlere daha yoğun destek vermiştir.
Sonsöz, Fransa'da aşırı sağın istikrarlı yükselişi gerçek bir vakadır ve halen devam etmektedir. Nitekim RN, merkez medyadaki tüm eleştirilere karşın, yine oyunu arttırmış ve önceki seçime (2022 parlamento seçimleri) göre epey yüksek sayıda (89'dan 143'e yükselmiştir) milletvekili çıkarmıştır. Üstelik RN, bloklar değil, partiler bazında bakıldığında, yeni dönemde Ulusal Meclis'teki en kalabalık ve en çok oy almış (9 milyon civarında) parti olacaktır. Buna karşın, aşırı sağ karşıtı Cumhuriyetçi blok da birlikte hareket etmeyi başardığında, halen aşırı sağa karşı rahatlıkla üstünlük sağlayabilmektedir. Bu seçimde, bunu, siyasi partiler değil, Fransız halkı yapmış ve kendi seçim çevrelerinde güçlü adayları destekleyerek RN'nin çoğunluk sağlamasını engellemişlerdir. Bu, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de iyi bir test olmuştur. Eğer Fransa'da gerçekten aşırı sağın yükselişi durdurulmak isteniyorsa, halkın desteklediği ve ekonomik sorunlara çözüm bulabilen verimli ve popüler bir hükümetin kurulması şarttır. Bu konuda Cumhurbaşkanı Macron'un teknokratik yaklaşımları halkta yeterince karşılık bulmamaktadır. Bu nedenle, belki de Fransa'yı ekonomik krize sokmak pahasına, daha halkçı bir ekonomi politikasının uygulanması ve emeklilik yaşı, çalışma saatleri ve ücretler gibi konularda iyileştirmeler yapılması şarttr. Bir diğer kritik konu da bence Rusya ile ilişkilerin belli bir dengeye getirilmesidir. Rusya, Fransız kültür ve siyasetinde halen oldukça etkili bir ülkedir ve bu ülkeyle cepheden zıtlaşmak ve savaş riski yaşamak, Fransız halkının istediği bir gelişme değildir. Cumhurbaşkanı Macron ise, seçim yenilgisine karşın, bu süreci yönetecek ve koordine edecek kritik kişi olarak yine Fransa siyasetinde ön planda olacaktır.
Kapak fotoğrafı: Rambouillet
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Lublin Merkezli Orta Avrupa Enstitüsü'nün Hazırladığı '2024 NATO Zirvesi: Transatlantik Güvenlik İçin Öncelikler' Kitabı
Giriş
Jens Stoltenberg sonrasındaki yeni Genel Sekreteri Hollanda eski Başbakanı Mark Rutte olan NATO ittifakı, özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı'nın yarattığı belirsizlikler ve güvenlik riskleri nedeniyle son dönemde Avrupa siyaseti üzerindeki etkisini arttırmıştır. Rusya'nın Ukrayna politikası ve Türkiye ile son dönemde yaşanan bazı anlaşmazlıklar nedeniyle NATO içerisinde önem ve kıdemi artan iki devlet ise, askeri alyansın doğu kanadının kilit ülkeleri olan Polonya ve Yunanistan'dır. İşte bu bağlamda, özellikle Polonya'da NATO stratejileri hakkında önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan güncel bir tanesi ise, Lublin merkezli Orta Avrupa Enstitüsü (Instytut Europy Srodkowej/Institute of Central Europe) tarafından yayımlanan The 2024 NATO Summit: Priorities for Transatlantic Security (2024 NATO Zirvesi: Transatlantik Güvenlik İçin Öncelikler) adlı kitapçıktır. Bu yazıda, bu kitapçıkta işlenen fikirler özetlenecektir.
2024 NATO Zirvesi: Transatlantik Güvenlik İçin Öncelikler
Dominik P. Jankowski ve Tomasz Stepniewski tarafından editörlüğü yapılan ve bir politika raporu (policy paper) olarak hazırlanan kitapçık, Jordan Becker, Sarah Pagung, Andrzej Falkowski ve Dominik P. Pankowski ile Tomasz Stepniewski tarafından yazılan 4 özgün bölümden oluşmaktadır. Birçoğu askeri kariyerin ardından akademiye geçen kişiler tarafından hazırlanan 55 sayfalık kitapçık, NATO'nun yeni strateji ve konseptini açıklamak ve bu konudaki alternatif görüşleri değerlendirmek için kaleme alınmıştır.
Kitapçığın ilk bölümü, Amerikalı Albay Dr. Jordan Becker'in yazdığı "Transatlantic Relations: Five Key Elements for the NATO Washington Summit" (Transatlantik İlişkiler: NATO Washington Zirvesi'nin Beş Kilit Unsuru) çalışmasıdır. Amerikalı Albay'a göre, NATO'nun yakın gelecekte karşılaşacağı üç önemli meydan okuma bulunmaktadır. Bunlar; (1) Batılı ülkelerde son dönemde yükselen ve savunma politikası ile askeri sınai politikalar hakkında yeniden düşünmeyi gerektiren ekonomik milliyetçilik, (2) Transatlantik işe alma (recruiting) krizi ve (3) Savunma sektörüne daha fazla yatırım gerektiren yeniden yapılandırma yarışıdır (race to reconstitute). Bu bağlamda, Becker'a göre, müttefiklere yönelik bazı tavsiyeler şunlardır:
- Müttefikler, savunma politikaları ve askeri endüstriyel politikalarını koordineli hale getirmelidirler.
- Müttefikler, ABD Savunma Bakanlığı'nın vurguladığı ve yalnızca ABD'ye özgü olmayan işe alma krizini aşmalıdırlar,
- Müttefikler, toplam bütçelerinin yüzde 2'sini savunmaya ve savunma harcamalarının yüzde 20'sini temel ekipmanlara ve ilgili arge çalışmalarına ayırmalıdırlar,
- Muhtemel hasımlara karşı, müttefikler, caydırıcılık yaratacak ve çıkarlarını koruyacak entegre bir strateji geliştirmelidirler,
- Müttefikler, bu konuda iç politikalarında uzlaşı sağlamalı ve demokratik ilkelere dayalı NATO'ya net destek sağlamalıdırlar.
NATO'nun 2022 stratejik konseptinde, Hint-Pasifik bölgesinin NATO için önemine vurgu yapılmış ve bu bölgedeki gelişmelerin Avro-Atlantik güvenliğe doğrudan etkisinin olduğu ifade edilmiştir. Ancak bu konuda Avrupalı müttefikler henüz net bir vizyon oluşturamamışlardır. Bu bağlamda, Amerikalı Albay'a göre, müttefikler, Batılı ülkelerden farklı değer ve tutumları olan bir devlet olan Çin Halk Cumhuriyeti'nin yükselişi konusunda ortak endişeleri paylaşsalar da, bu konuda nasıl ortak hareket edileceği konusunda henüz görüş birliğine varamamışlardır. Buna karşın, orta vadede, Avrupa güvenliğinin yanı sıra, aynı anda Asya'daki güvenlik risklerine de cevap verebilecek bir sistem yaratılmalı ve bu bağlamda ABD'nin bölgedeki kapasitesi yükseltilmelidir. Becker'a göre, NATO müttefiklerine karşı teknolojik ve endüstriyel yöntemlerle bir tür Soğuk Savaş yürüten Çin'e karşı, askeri endüstriyel politikalara ağırlık verilerek caydırıcılık yaratılmalıdır. Bu bağlamda, yalnızca teçhizat açısından değil, beşeri sermaye anlamında da gelişme sağlanmalı ve işe alım (recruiting) krizi aşılmalıdır. Bu hususta bir diğer kritik konu ise yük paylaşımıdır (burden sharing). Bunların yanında, 22 Avrupa Birliği (AB) üyesinin NATO'ya dahil olduğu da düşünülünce, iç politikada da NATO politikalarına destek verilen bir siyasi atmosfer yaratılmalıdır. Özellikle milliyetçilik sorunsalına değinen Becker, NATO, ABD ve AB'ye muhalefet eden Avrupalı siyasi liderlerin yarattıkları sorunlara vurgu yapmaktadır.
Kitapçıktaki ikinci bölüm, Dr. Sarah Pagung tarafından yazılan "(Not Yet) Under My Umbrella: NATO-Ukraine Relations before the Washington Summit" (Henüz Şemsiyem Altında Değil: Washington Zirvesi Öncesinde NATO-Ukrayna İlişkileri) çalışmasıdır. Çalışmalarını Almanya'da sürdüren bir akademisyen/araştırmacı olan Pagung'a göre, Ukrayna'nın kısa vadede NATO'ya üyeliği mümkün olmasa da, NATO, bu konuda ilerleme sağlamalı ve pozitif siyasi irade ortaya koymalıdır. Bu konuda üç kritik husus ise; (1) NATO Antlaşması'nın 5. maddesinin bölgesel erimi, (2) Olası üyeliğin askeri uygulaması ve (3) Ukrayna'daki siyasi reformlardır. Yazara göre, Ukrayna konusunda üyelik bağlamında açık kapı politikası uygulayan NATO, Kiev'e uzun vadede üyelik vaat etmiş, ancak kısa vadede Rusya'nın tepkilerini önlemek konusunda başarısız kalmıştır. Bu nedenle, Rusya'dan uzaklaşan ve NATO'ya yanaşan Ukrayna, Moskova'nın açık hedefi haline gelmiş ve 2022 yılı Şubat ayı sonlarında Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik taarruzu başlamıştır. Bu süreçte, Rusya, NATO açısından birincil ve öncelikli tehdit haline gelirken, Moskova açısından bu konunun çok önemli olduğu ve olası bir üyelik ihtimalinde nükleer seçeneğin bile masada olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle, Ukrayna'nın kısa vadede üyeliği gerçekçi bir hedef olmasa da, bu durum, hiçbir şey yapılamayacağı anlamına da gelmemektedir. Bu bağlamda yapılacak hususlar ise, Ukrayna'da reformları teşvik etmek ve Kiev'in askeri alyansa üyeliği yönündeki güçlü iradeyi göstermektir.
Kitaptaki üçüncü bölüm, Polonya Ordusu ve NATO'da uzun yıllar görev yapan emekli Korgeneral Dr. Andrzej Falkowski tarafından yazılan "Ukrainian Defence Industry Overhaul: Navigating Challenges in the Face of the Russian Aggression" (Ukrayna'nın Savunma Endüstrisinin Gözden Geçirilmesi: Rus Saldırganlığı Karşısında Meydan Okumaları Yönetmek) makalesidir. Falkowski'ye göre, Ukrayna savunma endüstrisi, Sovyet döneminden kalma sorunlar nedeniyle rekabetçilik ve uyum anlamında bazı sorunlar yaşamaktadır. Yapısal yetersizlikler, rüşvet ve geri teknoloji gibi sorunlar, kapsamlı reformları gerektirmektedir. Bu sorunları aşmak için yaratıcı çözümler ve uluslararası dayanışma gerekmektedir. Savunma endüstrisinin yüzde 30'u Sovyet döneminden kalma olan Ukrayna, teknolojik gerilik, ihmal edilmiş beşeri sermaye (yetişmiş insan gücü) ve yaygın yolsuzluk/rüşvet gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Ukrayna savunma endüstrisine bağımsızlık sonrasında yeterince yatırım yapılmamıştır. 2014-2022 döneminde Türkiye ve Çin gibi ülkeler Ukrayna savunma endüstrisine ilgi gösterseler de, bunlar sektörün canlandırılması için yeterli olmamıştır. Rusya ile devam eden savaş nedeniyle mevcut konjonktürde savunma sanayisinde büyük bir atılım yapmak da pek mümkün değildir. Yazara göre, Rusya'nın Ukrayna'daki stratejisi uzun vadelidir ve savaşın kısa sürede bitirilmesi gerçekçi değildir. Ukroboronprom'un yeniden yapılandırılması konusu bu hususta en önemli mevzulardan birisidir. Dr. Andrzej Falkowski'nin bu konudaki tavsiyeleri ise şunlardır:
- Ukrayna'nın acil savunma ihtiyaçlarını karşılayacak hızlı ve dinamik stratejiler geliştirmek,
- Askeri yardım ve ortak yatırımlarla Ukrayna'nın savunma endüstrisini güçlendirmeye çalışmak,
- Bu yatırımları ve tesisleri Ukrayna dışında oluşturarak, Ukrayna'ya yönelik uygun lojistik hizmetleri oluşturmak,
- Ukrayna savunma sanayisinin NATO desteğiyle özerk olmasını sağlamak,
- Ukrayna'nın yerel savunma kapasitesini geliştirmek,
- NATO ve AB ile politikaları koordineli götürmek,
- Yeni altyapı ve teknolojilere yatırım yaparak Ukrayna'nın caydırıcılığını arttırmak,
- Rüşvet ve yolsuzlukla mücadele ederek daha verimli bir düzen oluşturmak,
- Savaş sonrası yeniden kalkınma için hazırlık yapmak,
- Ukraynalılara ortak yatırımlarda yasal iş imkânları sağlamak.
Kitapçıktaki dördüncü ve son bölüm, Dominik P. Jankowski ve Tomasz Stepniewski tarafından yazılan "The 2024 NATO Summit: Four Priorities for the Eastern Flank" (2024 NATO Zirvesi: Doğu Kanadı için Dört Öncelik) makalesidir. Makaleye adını veren ve NATO'nun 2024 Zirvesi'nde ortaya çıkan dört kritik husus şunlardır:
- Ukrayna'ya desteğin arttırılması ve Kiev'in alyansa yaklaştırılması,
- NATO'nun caydırıcılığının arttırılması,
- Rusya'yı kısıtlamaya yönelik kapsamlı bir strateji geliştirilmesi,
- NATO'yu Çin'le uzun süreli stratejik rekabet konusunda hazırlamak.
2024 yılında kuruluşunun 75. yıldönümünü kutlayan NATO, Transatlantik güvenlik, özgürlük ve demokrasiyi korumak için kurulmuş bir askeri alyanstır. Bu bağlamda, yeni dönemde Ukrayna'nın birliğe üyeliği, Rusya'ya karşı en maliyetsiz ve en güvenilir caydırma opsiyonudur. Ukrayna'nın NATO'ya üyeliği gerçekleşmeden Rusya'nın Avrupa'ya yönelik tehdit oluşturma durumu devam edecektir. Bu bağlamda özellikle Polonya önem kazanan bir ülke durumunda olup, NATO-Ukrayna ilişkilerini koordine etmek için kurulan Polonya merkezli JATEC'in geliştirilmesi gerekmektedir. Ek olarak, 2024 NATO Zirvesi, Çin konusunda da NATO'nun stratejilerini derinleştiren bir olay olmuştur. Bu hususta, yazarlar, Çin'le uzun süreli bir rekabet için NATO'nun hazırlanmasını içeren kapsamlı bir strateji oluşturulmasını önermektedirler.
Değerlendirme
Sonuç olarak, Polonya merkezli Orta Avrupa Enstitüsü tarafından hazırlanan politika raporu, NATO'nun üst birimlerinde ve Polonya gibi kanat ülkelerde, Türkiye'den oldukça farklı bir çizgide ve Rusya ve Çin'e yönelik tamamen tehdit algılamasının ağır bastığı yaklaşımı anlamak açısından oldukça faydalı bir yayın olmuştur. Yayında, Ukrayna'nın NATO üyeliği desteklenmiş ve bu konuda Moskova ile uzlaşmacı yaklaşıma rağbet gösterilmemiştir. Bu ise, gelişen ve gelişmesi muhtemel siyasi konjonktürde pek gerçekçi değildir. Zira ABD'deki Başkanlık seçimlerinde Rusya ile Ukrayna konusunda uzlaşmayı tercih ettiği bilinen Donald Trump'ın ağır favori olması, Ukrayna'nın son aylarda sahadaki üstünlüğü Rusya'ya kaptırması ve Türkiye ve Macaristan gibi kritik NATO üyelerinin Rusya ile ilişkilerin kopmasına karşı çıkmaları, raporda vurgulanan ve 2024 NATO Zirvesi'nde oluşan hedeflerin uygulanamayabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, tarafsız, NATO üyeliği yerine AB üyeliği yolunda ilerleyen, yeniden yapılandırılan ve Moskova ile yakın ilişkileri olan bir Ukrayna bence daha gerçekçi bir hedeftir. Zira NATO, Ukrayna'nın bugün içerisine düştüğü vahim durumda Rusya kadar sorumluluk sahibidir. Bu krizin yaşanmasının temel sebebi ise, NATO ile Rusya arasındaki iletişimin yeterince kuvvetli olmaması ve Ukrayna krizine Rusya'nın vereceği tepkilerin Batı dünyasında yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Ancak bu durumu düzeltmek, iki tarafın da çabasıyla mümkündür. NATO, elbette Rusya, Çin ve diğer tehdit algılamaları nedeniyle üyelerini güçlendirmeli ve askeri savunma politikalarını sürdürmelidir. Ancak barış şansı olan durumlarda, insani trajedileri bitirmek adına, uzlaşmacı davranmak daha akılcı bir yöntemdir. Rusya'nın ve hatta Çin'in demokratik ülkelerde cazibe alanı oluşturmak konusunda o kadar da büyük başarı kazanmadığı ve genişleyen tarafın Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana daima Batı olduğu da düşünülürse, NATO'nun Ukrayna konusunda daha uzlaşmacı davranması beklenebilir ki, Kiev'in birliğe üyeliğine resmi destek verse de, Ankara'nın da buna karşı çıkması beklenmemektedir.
Kapak fotoğrafı: https://www.politikars.com/natonun-yeni-lider-secimi-mark-rutte-yeni-genel-sekreter-oldu-574273h.htm
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
4 Temmuz 2024 Perşembe
2024 Birleşik Krallık Genel Seçimleri: İşçi Partisi'nin Tarihi Zaferi
Dün (4 Temmuz 2024), milyonlarca Birleşik Krallık vatandaşı, 650 üyeli Avam Kamarası ve yeni Birleşik Krallık hükümetini belirlemek için sandık başına gitti. 1945 yılından beri ilk kez Temmuz ayında düzenlenen genel seçimler, seçmenlerin fotoğraflı kimlikle katılmak zorunda oldukları ilk seçim olarak da tarihe geçti. İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki seçim bölgelerinde kurulan oy kullanma merkezlerinde sandık başına giden Britanya halkları, Westminster tipi parlamenter sistemin geçerli olduğu ülkelerinde, Avam Kamarası'nın 650 üyesini ve dolayısıyla en az 326 milletvekilinin desteğiyle kurulacak yeni hükümeti belirlemek için iradelerini ortaya koydular. Sabah saat 07:00'de başlayan oy verme işlemi, yerel saatle gece 22:00'ye kadar devam etti. Seçime katılım oranı ise gelen ilk haberlere göre yüzde 60 düzeyinde gerçekleşti. 2019 genel seçimlerinde yüzde 67,3, 2017 genel seçimlerinde 68,8 oranında gerçekleşen katılım düzeyinin çok yüksek olmaması, toplam 46 milyon civarındaki Britanyalı seçmenlerin tatil planları, hava koşulları (yağmurlu hava) ve Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle sandığa pek yoğun ilgi göstermediğini ortaya koyarken, yine de 2001 yılındaki yüzde 59,4'lük katılım oranının üzerine çıkılacağı tahmin ediliyor.
Birleşik Krallık genel seçimlerine katılım oranları (1918-2019)
Kaynak: The Guardian
Geleneksel olarak ülkenin iki büyük partisinden biri olan ve 2010 yılından beri iktidardaki merkez sağ Muhafazakâr Parti, Başbakan Rishi Sunak önderliğinde seçime girerken, yıllardır iktidara hasret kalmış ülkenin diğer büyük partisi olan merkez sol İşçi Partisi veya Labour da, yeni lideri Keir Starmer ile seçime iddialı bir şekilde hazırlandı. Diğer önemli partilerden İskoç Ulusal Partisi'nin (SNP) başında John Swinney ve Liberal Demokratların başında Ed Davey'nin olduğu genel seçimler öncesinde yapılan anketler, İşçi Partisi'nin tarihi farkla rahat bir zafere koştuğunu gösteriyordu ki, bugün geç saatlerde haber sitelerine düşen sandık çıkış anketleri ve zamanla netleşmeye başlayan kesinleşmeyen sonuçlar da bu anketleri doğruladı.
2024 genel seçim sonuçları
Kaynak: BBC
2024 Birleşik Krallık genel seçimleri neticesinde, henüz kesinleşmeyen sonuçlara göre, Keir Starmer liderliğindeki ve sosyal demokrat çizgideki İşçi Partisi, Avam Kamarası'nda tam 412 milletvekilliği kazanarak, açık farkla ülkedeki en büyük siyasi oluşum olduğunu gösterdi ve tek başına yeni hükümeti kurmaya hak kazandı. Bu, İşçi Partisi'nin Tony Blair liderliğinde 1997 genel seçimlerinde elde ettiği ve 418 milletvekilliği kazandıran zaferden sonraki en büyük başarısı olarak dikkat çekti. İşçi Partisi, meclisteki koltuk sayısını 211 düzeyinde arttırmayı başardı. Muhafazakâr Parti ise, yalnızca 121 civarında milletvekilliği kazanabildi ve büyük bir başarısızlık yaşadı. Muhafazakârların milletvekilliği kaybı 250'yi buldu. Bundan böyle ana muhalefet partisi olarak yoluna devam edecek olan Toryler, muhtemelen bu süreçte kadro değişimine ve yenilenmeye giderek, sonraki genel seçimlere iddialı bir şekilde hazırlanacaklar. Seçim sonuçlarına göre ülkedeki en büyük üçüncü siyasi parti Liberal Demokratlar oldular. 71 milletvekilliği kazanan Liberaller, önceki genel seçime göre 63 fazladan milletvekilliği kazanarak büyük bir başarı elde ettiler. Seçimde hüsran yaşayan bir diğer parti ise İskoçya merkezli bölgesel bir parti olan SNP (İskoç Ulusal Partisi) olurken, İskoç milliyetçiliği çizgisindeki parti, yalnızca 9 Avam Kamarası koltuğu elde etmeyi başardı ve ciddi oy kaybı yaşadı.
Sonuçların netleşmeye başlamasının ardından gece geç saatlerde kameraların önüne geçen yeni Başbakan adayı ve İşçi Partisi lideri Keir Starmer, seçmenlere teşekkür ederken, "Başardık" (We did it) ve "Değişim şimdi başlıyor" (Change begins now) sözlerini kullandı. Starmer, konuşmasında, yeni dönemde çalışan kesimin haklarının iyileştirileceğinin sinyallerini de verdi. Starmer'ın konuşması sık sık alkışlar ve sevinç nidaları ile kesildi. Muhafazakâr Parti lideri Rishi Sunak ise yenilginin sorumluluğunu üstlendi ve yenilgiyi kabul ederek rakibini kutladı. Sunak, seçmenleri ve partililerine de teşekkür ederek onlardan özür diledi.
Sonuç olarak, 2024 Birleşik Krallık genel seçimleri, seçim öncesindeki beklenenlerin gerçekleştiği ve İşçi Partisi'nin yeni lideriyle büyük bir başarı kazandığı demokratik bir seçim olarak Britanya ve dünya tarihine geçti. Bu bağlamda, Starmer'ın popülizmden uzak, medyada sık yer almayan ama halkçı ve ciddi devlet adamı imajının başarısı ve Muhafazakârların 14 yıldır iktidarda olmaları nedeniyle halkta oluşan tepki ve birikmişliğin etkisinden söz edilebilir. Bu anlamda, Türkiye'de AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 22 yıldır süren sandık yollu siyasi başarısının da ne kadar önemli ve istisnai olduğu da bir kez daha anlaşılmaktadır. Sonsöz, umuyoruz yeni dönemde Birleşik Krallık dünya barışı ve Türkiye ile ilişkilere daha fazla yatırım yapar...
Kapak fotoğrafı: https://labour.org.uk/updates/stories/general-election-2024/
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
2 Temmuz 2024 Salı
İstanbul Kent Üniversitesi'nde Düzenlenen 'NATO-Russia Relations Amid Russo-Ukrainian War' Seminerinden Notlar
Etkinlik afişi
Etkinliğin ilk konuşmacısı olan Dr. Andrzej Szabaciuk, "Peace Negoations with Ukraine in Russian Foreign Policy after 2022" başlıklı konuşmasında Rusya-Ukrayna Savaşı'na neden olan faktörleri ve tarafların beklentilerini anlatmıştır. Szabaciuk'a göre, Rusya, 2014 Kırım ilhakı sonrasında, savaş öncesinde, NATO genişlemesi karşısında kendisine savunma güvenceleri verilmesini, Ukrayna'nın doğusunda Donbas bölgesinde yaşayan ve anadili Rusça olan Ortodoks nüfusun korunması ve Ukrayna'nın demilitarize edilmesi gibi beklentiler içerisinde olmuş ve bu beklentileri gerçekleşmeyince de Rus lider Vladimir Putin, savaş için düğmeye basmıştır. Polonyalı akademisyen, Putin'in ve Rus devlet adamlarının son dönemdeki konuşmalarında Ukrayna'yı bağımsız ve egemen bir devlet olarak görmediklerini açıkça belirtirken, Rus Ortodoks Kilisesi'nin de Ukrayna Savaşı'nı Kolektif Batı'ya karşı yürütülen "kutsal bir savaş" olarak lanse ettiğine vurgu yapmıştır. Szabaciuk, Ukrayna'nın ise, savaş öncesinde Rusya'nın etkisinden çıkarak Batılı kurumlara (NATO ve Avrupa Birliği) üyelik ve Kırım'ın yeniden topraklarına katılması arayışında olduğunu belirtmiştir. Polonyalı akademisyen, Türkiye'nin ise Batı bloku ile yaşadığı sorunlar temelinde bu savaşı çok kutuplu dünya düzeninin inşası ve Türkiye'nin bu yeni düzende güçlü bir şekilde yerini alması temelinde değerlendirdiğini söylemiştir.
Daha sonra savaşın bitirilmesi husundaki barış görüşmelerini hatırlatan Leh araştırmacı, Rusya'nın Ukrayna topraklarından çıkmak için öne sürdüğü Ukrayna'nın tüm silahlarını teslim etmesi, Moskova'nın "Nazi" olarak değerlendirdiği Kiev'deki rejimin değiştirilmesi ve Ukrayna'nın NATO'ya üye olmaması gibi şartların Kiev tarafından kabul edilmemesi nedeniyle görüşmelerin ilerlemediğini vurgulamıştır. Dr. Andrzej Szabaciuk, Türkiye'de gerçekleştirilen ikinci etap görüşmelerde ise, Rusya'nın Kiev operasyonunun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından müzakere yoluyla başarıya ulaşma şansının oluştuğunu ve Moskova'nın bu dönemde barışa açık olduğunu Ukrayna'nın AB üyeliğine itiraz etmeyerek gösterdiğini, ancak işgal edilen topraklar nedeniyle Ukrayna'nın ve Batılı müttefiklerin taviz vermek istememeleri nedeniyle görüşmelerin sonuçsuz kaldığını ifade etmiştir. Bu konunun halen en temel mesele olduğunun altını çizen Szabaciuk, barış görüşmelerine dair ciddi umutların bulunmadığını zira her iki tarafın da iç politik gerekçeler nedeniyle taviz vermesinin mümkün olmadığını söylemiştir. Polonyalı akademisyene göre, siyasi kültürün güçlü lider kültü etrafında oluştuğu Rus siyasi coğrafyasında, ne Vladimir Putin'in, ne de Zelenski'nin savaştan çekilme ve zayıf gözükme şansları yoktur. Ancak sahada önemli bir gelişme olması veya Türkiye gibi etkili üçüncü ülkelerin yaratıcı öneriler ve çözüm yolları bulmaları halinde, her şeye rağmen çözüm için bir şans olabilir.
Konuşmasının son bölümünde soru üzerine savaşın Polonya'ya etkilerini değerlendiren Dr. Andrzej Szabaciuk, ülkesinin Rus tehdidi nedeniyle askeri harcamalarını rekor düzeyde arttırmak zorunda kaldığını, 2 milyon civarındaki Ukraynalı sığınmacının ülke ekonomisine genel itibariyle rekabetçilik anlamında pozitif, ancak tarım sektörü bağlamında bazı olumsuz etkilerinin olduğunu kaydetmiştir. Szabaciuk, Putin'in son günlerde yaptığı ve tüm işgal topraklarının Rusya'ya bırakılması ve Ukrayna'nın NATO'ya üye olmamasına dayalı barış önerisinin Kiev tarafından kabul edilmeyeceğini, zira çok sayıda şehit veren Ukrayna'nın topraklarını korumak adına son ana kadar savaşmak niyetinde olduğunu vurgulamıştır. Putin'in savaş kararı almasında COVID-19 (koronavirüs) pandemisi döneminde uzun süre yakın çevresiyle birlikte kapalı kaldığı dönemde maruz kaldığı Rus milliyetçiliği propagandasının da etkili olduğunu düşünen Polonyalı uzman, ABD seçimleri sonuçlarına bağlı olarak Ukrayna-Rusya cephesinde önemli gelişmeler olabileceğini düşündüğünü söylemiştir. Polonyalı akademisyen, tarihsel sebepler ve aktüel siyasi ve jeopolitik gelişmeler nedeniyle, ülkesinde Rusya tehdidinin çok canlı ve önemli bir konu olduğunun da altını çizmiştir.
Etkinlikteki ikinci konuşmacı olan Polonya Lublin Jean Paul II Katolik Üniversitesi öğretim üyesi ve Lublin merkezli Institute of Central Europe araştırmacısı Prof. Dr. Tomasz Stepniewski ise, "NATO-Russia Relations after 2022" başlıklı konuşmasında, Yeltsin dönemi ve sonrasında Vladimir Putin'in ilk yıllarında Rusya'nın Batı dünyası ile yapıcı ilişkiler kurduğunu ve NATO ile ilişkiler geliştirdiğini, ancak ilerleyen yıllarda ABD'nin Irak işgalinin küresel güneyde yarattığı tepkiler ve Avrupa Birliği'nin Komşuluk Politikası'nı (ENP) geliştirerek yumuşak gücüyle eski Sovyet coğrafyasında giderek Moskova aleyhine daha da etkili olması nedeniyle Gürcistan'daki Gül Devrimi ve Ukrayna'daki Turuncu Devrim olaylarından dersler çıkarak daha Batı-karşıtı bir politikaya yöneldiğini ifade etmiştir. Putin'in 2007 Münih Güvenlik Konferansı konuşması ve 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı'nı bu konudaki dönüm noktası olarak ifade eden Stepniewski, Rusya'nın NATO'nun genişlemesi karşısında duyduğu güvenlik endişeleri ve tepkisini Batı kamuoyu ve siyasal elitlerine bir anlamda yeterince iletemediğini ve bunun da ilerleyen yıllarda büyük bir siyasi kriz ve savaşa neden olduğunu vurgulamıştır. Rusya'nın yakın geçmişte Ukrayna'yı işgal ederek 1994 Budapeşte Protokolü'ne uygun ve Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne saygılı davranmayarak olası bir diplomatik çözüme dair umutları azalttığını vurgulayan Polonyalı akademisyen, savaşın en büyük kazananı olarak ise Çin'i öne çıkarmış ve bu süreçte Batı'dan iyice uzaklaşan Rusya'nın Çin'in etki alanına girdiğini iddia etmiştir.
Stepniewski, Ukrayna ve Batı dünyasına yönelik eleştirileri haksız bulduğunu belirterek, bu savaşın temelde Rusya'dan ve Putin'den kaynaklandığını ve Ukrayna'nın topraklarını korumakta haklı olduğunu vurgulamıştır. Buna karşın, Zbigniew Brzezinski'ye de referansla, Rusya'nın Batı ile ilişkileri ve NATO'nun genişlemesi konusundaki kaygılarının giderilmediğine vurgu yapan Leh araştırmacı ve akademisyen, Türkiye'nin ise özellikle "Tahıl koridoru anlaşması" ile bu süreçte yapıcı bir aktör olarak öne çıktığını ifade etmiştir. Hatta bu bağlamda, konuşmacılardan Doç. Dr. Şafak Doğan Polat, Türkiye'nin bu konudaki politikasını "Ukrayna yanlısı ama Rusya karşıtı değil" şeklinde tanımlamıştır. Dr. Murat Koray, Türkiye-Polonya ilişkilerinin NATO'nun ve Avrupa'nın güvenliği açısından önemine dikkat çekerken, Prof. Dr. Yaşar Onay başta olmak üzere tüm konuşmacılar, 2024 ABD Başkanlık seçimlerinin bu konudaki etkisine vurgu yapmışlardır. Donald Trump'ın olası yeniden Başkanlığı ihtimalinde savaşı kısa sürede bitirebileceği iddiasının yanında, konuşmacılar, Trump yönetimindeki ABD'nin Rusya ile müzakerelerde ilerleme kaydedilememesi durumunda Ukrayna'ya destek vermeye devam edebileceklerini vurgulamışlardır. Konuşmacılar, Rusya'ya yönelik eleştirel tutumuna karşın, ABD ve Batılı siyasal elitlerin Rusya'nın Putin'in olmadığı bir denklemde daha da radikal ve tehlikeli bir aktöre dönüşmesi risklerine vurgu yapmış ve bu ülkenin nükleer kapasite anlamında dünya lideri konumuna dikkat çekmişlerdir. Bu bağlamda, Onay, savaşı bitirmek için sihirli bir formül olmadığını, ancak diplomatik müzakere ve çabaların, özellikle de ABD'nin girişimiyle olursa önem kazandığına vurgu yapmışlardır. Stepniewski, ayrıca jeopolitik düşünen bir devlet olan Rusya'nın Ukrayna'yı tamamen kontrolüne alması durumunda, 2030'lara gelindiğinde, Belarus (Beyaz Rusya) ve Moldova'yı da kapsayan ve Ukrayna'yı küçük bir devlet olarak bırakan bir stratejiye yönelebileceğini vurgulamıştır.
Sonuç olarak, bu anlamlı uluslararası seminer, durumu teşhis etme ve farklı perspektifleri gündeme getirme anlamında oldukça faydalı olmuş, bu savaşın nihayetlendirilmesinin hiç kolay olmadığını ortaya koymuş, buna karşın özellikle ABD Başkanlık seçimleri ve seçilmesi halinde Donald Trump'ın güç dengelerine dayalı yaklaşımlarıyla olası bir anlaşmanın gündeme gelebileceğine dair pozitif görüşlerin dillendirilmesine vesile olmuştur. Etkinlikte öne çıkan ortak bir görüş ise, Türkiye'nin bu süreçte barış yanlısı ve uzlaştırıcı diplomatik çabalarıyla uluslararası kamuoyu ve halklar nezdinde artı puan toplaması olmuştur. Bu da, kuşkusuz, Türk diplomasisinin bir başarısı olarak hatırlanacaktır. Ukrayna-Rusya Savaşı'nın sonucu ve anlaşma konusunda ise, ABD Başkanlık seçimleri sonrasında Washington'da ortaya çıkacak iradeyi beklemek gerekmektedir. Başkan adaylarının son tartışmasında ortaya çıkan manzara ise, tüm aşırılıklarına karşın, Donald Trump'ın daha iddialı bir aday olduğunu ortaya koymaktadır.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ









