26 Eylül 2018 Çarşamba

Maldivler'de Seçimi Muhalefet Adayı İbrahim Muhammed Salih Kazandı


Hindistan'ın güneyinde ve Sri Lanka'nın yaklaşık 750 kilometre güneybatısında yer alan Maldivler veya resmi adıyla Maldiv Cumhuriyeti, başkenti Malé olan ve 1.200 civarında adadan oluşan bir devlettir. Daha çok turizm faaliyetleriyle bilinen Maldivler, 324.000 civarında nüfusu olan küçük bir ülkedir. Tamamı Sünni Müslüman halktan oluşan Maldivler, Hint, Seylan ve Arap etnik unsurların bir arada yaşadığı ilginç ve pek bilinmeyen bir Asya ülkesidir. Maldivler, ayrıca gelecekte su altında kalma ve yok olma tehlikesi bulunan bir ülkedir ve bu nedenle iklim değişikliğiyle mücadele konusunda öncü bir devlet olarak bilinmektedir. 12. yüzyıldan itibaren Sultanlık rejimiyle yönetilen Maldivler, 1887'de İngiltere'nin kolonisi olmuş ve ancak 1965 yılında bir Sultanlık rejimi olarak bağımsızlığını kazanabilmiştir. 

Maldivler haritası

Bağımsızlık ilanı ve 1968 yılında Cumhuriyet rejiminin kurulmasından sonra, Maldivler'de İbrahim Nasır Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Nasır sonrasında ise, ülkede siyaseti 30 yıl boyunca (1978-2008) Mamun Abdül Gayyum (tek partili siyasal sistemde üstüste 6 seçim kazanarak) domine etmiştir. Gayyum, 1980'lerden itibaren Maldivler'i bir turistik cennet ve özellikle balayı turizminin en gözde merkezi haline getirmiş ve ekonomiyi geliştirmiş, fakat liberal demokratik bir siyasal rejim inşa etme yönünde ciddi girişimlerde bulunmamıştır. Ayrıca 1982 yılında Maldivler'i yeniden İngiliz Milletler Topluluğu - Commonwealth üyesi yapmıştır. Bu dönemde ayrıca 1988 yılında ülkede bir darbe girişimi de yaşanmıştır. Ancak 2003 yılında başkent Malé'de başlayan büyük protesto gösterileri nedeniyle, Cumhurbaşkanı Gayyum, siyasi sistemi demokratikleştirme yönünde karar almak zorunda kalmış ve 2005 yılından itibaren ülkede farklı siyasal partiler yasallaşmıştır. Maldivler'de 2008 yılı Ağustos ayında Özel Meclis tarafından hazırlanan yeni ve demokratik anayasa yürürlüğe girmiş ve aynı yılın Ekim ayında yapılan ilk çok-partili demokratik seçimlerde, Gayyum, iktidarı, uzun süre hapiste tutulan Maldivler Demokratik Partisi'nin (MDP) kurucusu olan Muhammed Naşid'e devretmiştir. 2012 yılında ise, bu defa protesto gösterileri nedeniyle ülkenin ilk demokratik yolla seçilen Cumhurbaşkanı olan Muhammed Naşid iktidarı devretmek zorunda kalmış ve yerine Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Muhammed Vahid Hasan geçmiştir. Naşid, askeriye ve polis mensuplarınca istifası yönünde yapılan baskılar nedeniyle bu yaşanan süreci bir "darbe" olarak nitelendirmiş, ancak devlet kurumlarınca yapılan araştırmalarda böyle bir bulguya ulaşılamadığı açıklanmıştır. 2013 yılında yapılan seçimlerde Muhammed Vahid Hasan, Muhammed Naşid ve Mamun Abdül Gayyum'un üvey kardeşi olan Abdulla Yameen yarışmışlar ve seçimi Yameen kazanarak Maldivler'in yeni Cumhurbaşkanı olmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti ile ekonomik bağlarını geliştirerek ülkesini geliştirmeyi amaçlayan Yameen, buna karşın demokratikleşme anlamında geri adımlar atmaya başlayınca, muhalefetin ve demokratik ülkelerin tepkisini çekmeye başlamıştır. Yameen döneminde, önceki Cumhurbaşkanları Mamun Abdül Gayyum ve Muhammed Naşid hakkında tutuklama kararları bile çıkarılmış ve ülkede bir baskı rejimi kurulmuştur. Hakkında yolsuzluk iddiaları da olan Yameen, eleştiriler nedeniyle ayrıca ülkesini Commonwealth üyeliğinden de çekmiştir. Dış politikada Maldivler'in geleneksel müttefikleri Hindistan ve Birleşik Krallık'tan ziyade Çin Halk Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan'la yakınlaşan Yameen, içeride büyük bir baskı rejimi kurmuş ve 9 siyasi tutuklunun salıverilmesine yönelik mahkeme kararını da uygulamamasının ardından, ülkede olağanüstü hâl ilan etmiştir. 

Abdulla Yameen 

İşte bu olayların ardından, geçtiğimiz gün yapılan seçimlerde Çin'e yakın bir aday olarak görülen Abdulla Yameen ile Hindistan'a ve Suudi Arabistan'a yakın bir aday olarak görülen İbrahim Muhammed Salih Cumhurbaşkanlığı için yarışmış ve seçimi sürpriz bir şekilde yüzde 58 oy alan muhalefet adayı Salih kazanmıştır. Seçimden bir gün önce Salih'in seçim bürosunun polislerce basılmasına karşın seçimi Yameen'in kazanmasının sırrı ise, muhalefeti çok iyi örgütleyebilmesidir. Nitekim seçimlere katılım yüzde 88 düzeyinde olmuş ve muhalefet mensupları ülkedeki tüm sandıkları ve oy sayımlarını yakından denetlemişlerdir. Seçim öncesinde Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nden Yameen'in otoriter rejimine yönelik yapılan baskılar da Türk gazeteci Yalçın Doğan'a göre Maldivler halkının oy tercihinde etkili olmuştur. Bu baskıların da etkisiyle, iktidarı devretmeyebileceğinden korkulan Yameen, seçim sonuçlarına razı olmuştur. İbrahim Muhammed Salih'in seçimi kazanması ülkede sevinç gösterilerine neden olmuş ve Hindistan'da ve dünyada da genelde olumlu karşılanmıştır. 

Seçimi kazanarak Maldivler'in yeni Cumhurbaşkanı olan İbrahim Muhammed Salih, 64 yaşında deneyimli bir siyasetçidir. Maldivler Demokratik Partisi'nin (MDP) kurucularından olan Salih, 2003 ve 2008 yıllarında ülkede yaşanan protesto gösterilerine liderlik etmiş ve Maldivler'de demokratik bir siyasal düzen kurulmasının önünü açmıştır. Salih, 2008 anayasasını hazırlayan Özel Meclis'in de üyesi olarak görev yapmıştır. Salih, gençliğinde ise gazetecilik yapmıştır. 1994 yılında ilk kez milletvekili seçilen İbrahim Muhammed Salih, Maldivler'in ilk demokratik yolla seçilen Cumhurbaşkanı olan Muhammed Naşid'in yakın arkadaşıdır. Ayrıca Salih'in karısı Fazna Ahmed, Muhammed Naşid'in kuzenidir. Salih'in Cumhurbaşkanlığı döneminde, Maldivler'in geleneksel müttefikleri Hindistan ve Birleşik Krallık'la ilişkileri yeniden geliştirmesi ve ülkedeki baskı atmosferini ortadan kaldırması beklenmektedir. Çin'in ise bu seçim sonucundan memnun olmayacağını düşünmek yerindedir; ancak Pekin'in daha çok otoriter rejimlerle yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler kurması ve demokratikleşme yönünde hiçbir program ortaya koymaması, son yıllarda gerçekleştirdikleri ciddi ekonomik başarılarına karşın, bu ülkenin Batı dünyasında olumsuz algılamalara neden olmakta ve bu tarz kutuplaşmalara zemin hazırlamaktadır.  

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA


25 Eylül 2018 Salı

Doç. Dr. Ozan Örmeci KRT'de Türk Dış Politikası Gündemini Ebru Birçak'a Yorumladı


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 24 Eylül 2018 tarihinde KRT’de Ebru Birçak’ın konuğu oldu ve Türk Dış Politikası gündemini yorumladı. Programda Suriye’deki son gelişmeler, İdlib mutabakatı çerçevesinde Türkiye-Rusya ilişkileri, Andrew Brunson krizi merkezinde Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye’nin enerji politikası gibi konular konuşuldu. Aşağıdaki videodan bu programı izleyebilirsiniz.




19 Eylül 2018 Çarşamba

Doç. Dr. Ozan Örmeci'den yeni kitap-içi bölüm: “2017 Almanya Federal Seçimleri ve SPD’nin Türkiye ile İlişkilere ve Almanya’daki Türklere Bakışı”


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin “2017 Almanya Federal Seçimleri ve SPD’nin Türkiye ile İlişkilere ve Almanya’daki Türklere Bakışı” adlı makalesi, misafir editörlüğünü Prof. Dr. Ebru Canan Sokullu’nun yaptığı Popülizmle Dönüşen Avrupa ve Türkiye-AB İlişkilerinin Geleceği adlı kitapta yayınlandı. Friedrich Naumann Vakfı ve Euro Politika dergisinin katkılarıyla yayımlanan eseri BİLGESAM Yayınları bastı. Örmeci, makalesinde, Almanya Sosyal Demokrat Partisi – SPD’nin Almanya’daki Türkler ve Türkiye ile ilişkiler konusunda son yıllarda izlediği politikaları ve Almanya-Türkiye ilişkilerini 2017 Almanya federal seçimleri ışığında değerlendirdi.

5 Eylül 2018 Çarşamba

H. Bahadır Türk’ten “Şantiyeler Kralı: Bir Yeni Zaman Muktediri Olarak Ali Ağaoğlu”


Türkiye’de sosyal bilimler alanında son yıllarda yayın patlaması yaşanıyor ve ilginç kitaplar ve makaleler yazılmaya devam ediyor. Bu yayınlardan birisi de, Tanıl Bora’nın derlediği 2016 İletişim Yayınları basımı İnşaat Ya Resulullah kitabında[1] yer alan Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi H. Bahadır Türk’ün[2] yazdığı “Şantiyeler Kralı: Bir Yeni Zaman Muktediri Olarak Ali Ağaoğlu” makalesidir.

Bahadır Türk, çalışmasına, ünlü işadamı Vehbi Koç’un 1961 senesinde aile fertlerine yazdığı bir mektupta geçen şu sözle başlar: “Suyumuz çok azalmıştır. Günün birinde tamamen susuz kalmamız ihtimal dâhilindedir. Bütün ev halkından ricam: muslukların fazla açılmaması, su israfına zerre meydan verilmemesidir. Sonra yüzümüzü yıkayacak su bulamayız. Bu hususa dikkat edilmesini ehemmiyetle arz ederim.” Bu mektuptan tam 50 yıl sonra, magazin basınında “pinti Türk zengini” modelini temsil eden Vehbi Koç’un yerine geçen ve “Karadenizli müteahhit” olgusunu temsil eden işadamı Ali Ağaoğlu, 15. özel arabası Rolls Royce Ghost nedeniyle verdiği mülakatta kendisine sorulan “Beğendiğiniz bir arabayı almadan önce kaç dakika düşünürsünüz?” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “Hiç düşünmeden alırım. Günde 18 saat çalışan bir insanım. Tek hobim arabalar. Arabayla kendimi ödüllendiririm. Kendim için para harcadığım iki şey var: araba ve kıyafet.” Bir diğer röportajında ise, Ağaoğlu, şu sözleri kullanır: “Günde ortalama 16 saat çalışıyorum. Hayattaki tek lüksüm arabalar! Bir de helikoptere binerim ve güzel kızlarla gezerim. Bu kadar çalışan bir insanın o kadar da lüksü olsun.

H. Bahadır Türk, çalışmasında, inşaat sektöründeki yatırımlarıyla servet edinen yeni nesil Türk zenginlerini temsil eden Ali Ağaoğlu’nu analiz etmeye çalışmıştır. Bu yeni dönemin eski Türkiye’den temel farkı, zenginliğin teşhir edilmesi ve Ali Ağaoğlu gibi zenginlerin artık yaşadıkları lüks hayatı halkın da görmesini istemesidir. Bu, yazara göre, bir seçim olduğu kadar aslında bir PR (halkla ilişkiler) ve reklam çalışmasıdır. Zira Ağaoğlu ve benzeri işadamları, bu sayede tanınırlıklarını arttırmakta, geniş halk kitlelerine ulaşmakta ve ticari olarak da kazanç elde etmeyi başarmaktadırlar. Nitekim Ağaoğlu, bir dönem kendisine canlı yayında cebindeki parayı soran Doğu Perinçek’e direnen dönemin ünlü işadamı Sakıp Sabancı’nın aksine[3], Mesut Yar’ın benzer sorusuna büyük bir neşeyle ve gururla cevap verebilen[4] ve zenginliğinden utanmayan bir kişidir. Bu durum, eski tip zenginlerde tepki yaratsa da, Ağaoğlu’nun doğallığı halk nezdinde destek bulabilmektedir. Zira -siyaseten Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığına benzer şekilde- kültürel kodlar bağlamında (Müslümanlık, Karadenizlilik, geleneksellik ve esprili kişilik vs.) halkta yarattığı yakınlık, Ağaoğlu’nu muteber bir isim haline getirmektedir. Rolls Royce’a binse bile Karadenizli ve Müslüman köklerini unutmayan ve o zenginlik ortamında bile kemençe sesiyle coşan Ağaoğlu’nun çok eşliliği veya çapkınlığı bile halk için bir sorun değildir; zira Ağaoğlu’nun yaşadığı hayat, ortalama Türk erkeğinin her zaman hayalini kurduğu hayatın ta kendisidir. H. Bahadır Türk, bu durumdan yola çıkarak, Ağaoğlu’nu “yeni feodalitenin yaşam mimarı” olarak nitelendirmektedir. Bu durum, kapitalist vurgularla da desteklenmektedir; nitekim Ağaoğlu’nun tüm inşaat projeleri “My Home”, “My Office”, “My Town”, “My City” gibi “my” (benim) vurgusu içerir. Bir diğer önemli tercih biçimi ise, “Fetih 1453” örneğinde olduğu gibi halk ortalamasını temsil eden milliyetçi-muhafazakâr vurgulardır (İstanbul’un fethi).

Ali Ağaoğlu, hayatını anlatırken her muktedir erkek gibi bir “baba mitolojisi” kurar. 1946’da Trabzon-Of’tan İstanbul’a göçen babası, hem müteahhit, hem tüccar, hem de sanayicidir. Ağaoğlu, hayata ve iş dünyasına dair birçok önemli şeyi babasından öğrendiğini ve onun çok başarılı bir işadamı olduğunu sıklıkla vurgular. Muktedir bir erkeğin ideal yaşamını sembolize eden Ağaoğlu, çok eşliliği ve çapkınlığıyla dikkat çekmekten mutluluk duyar. Siyaseten ise daima hükümetlere yakın durmaya gayret eder; AK Parti hükümetinin toplu konut girişimini destekler ve halkın herşeyi devletten beklememesi gerektiğini söyler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sürekli öven Ağaoğlu, ekonomik krizleri de hükümet mensuplarına benzer şekilde “dış mihrakların oyunu” olarak değerlendirmeye çalışır. Çevrecilerin tepkilerine ve hassasiyetlerine ise kızar ve onlara tepki gösterir. Ayrıca iyi bir kapitalist olarak hep daha fazlasını ister; ama o, artık yeni zenginliklerden ziyade, yeni ve başarılı projeler peşindedir. Zira başardığı işler ve bitirdiği projeler, ona para kazandırdığı kadar, aynı zamanda kişisel haz da vermektedir. H. Bahadır Türk’ün “Şantiyeler Kralı” olarak değerlendirdiği Ağaoğlu, yeni nesil Türk zenginlerinin kuşkusuz en karikatürize edilebilecek ve dikkat çekici örneğidir.

Ali Ağaoğlu’nun Türkiye’de bu kadar dikkat çekmesi ve destek bulması, Türkiye’nin 21. yüzyılda bile henüz kapitalizme geçiş sürecini tamamlamamış olmasıyla yakından alakalıdır. Zenginlik, Türkiye’de on yıllar boyunca bir utanç konusu olmuş ve kötü algılanmıştır. Oysa zenginlik, yasal işlere dayandığı sürece bir ülkenin ekonomik gelişimi açısından faydalıdır. Zenginliğin daha iyi ve adil paylaşılması ise elbette sol siyasetin ana konusu olmalıdır. Ancak zenginliğin daha iyi ve adil paylaşılması için, öncelikle ortada bir zenginliğin olması gerekir. Bu durum, aslında Marksist tarih yazımında kapitalizmin derinleşmesiyle beraber bir işçi sınıfının (proletarya) ortaya çıkışına da benzetilebilir. İşçi haklarını savunmak için, öncelikle bir işçi sınıfınızın olması gerekir! Bu nedenle, Ağaoğlu’nun görgüsüzlüğü, aykırı yaşamı ve ABD Başkanı Donald Trump’ı anımsatan bazı özellikleri, Türkiye soluna bence çok önemli ipuçları vermektedir; yeni dönemde zenginlik veya zengin düşmanlığı değil, adil paylaşım ve çalışan hakları (işçi sınıfı ve beyaz yakalılar) savunusu yapılmalıdır. Zira ortadaki pastayı büyütebilmek, hem zenginleri, hem de alt ve orta sınıfları memnun edecek bir gelişme olacaktır. Son dönemde hükümetin bu konuda yeterli başarılı olamaması ve güçlü ülkelerle çeşitli siyasi krizler yaratarak ekonomiyi zora sokması ise, Türkiye’de muhalefet partilerine çok uygun fırsatlar yaratmaktadır. Ancak muhalefetin eski tip argümanlar kullanarak hükümeti eleştirmesi, halk nezdinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisini rakipsiz kılmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, Ankara’da tatlı hayatlar süren siyasetçilerin aksine, Türk halkının asıl derdi geçim sıkıntısıdır. Bu bağlamda, halkın hissiyatını anlayabilen, ekonomiyi büyütebilen, tüm komşu devletler ve büyük ülkelerle iyi ilişkiler kurabilen ve daha adil bir paylaşımı gerçekleştirebilen bir sol ve muhalif hükümete, günümüz Türkiye’sinde, tarihte hiç olmadığı kadar ihtiyaç vardır. Ali Ağaoğlu ise, bir nefret objesi olarak değil, günümüz Türkiye’sindeki ekonomik ve siyasal düzeni yansıtan önemli bir sembol olarak değerlendirilmesi gereken bir kişidir. Son olarak, bence Ali Ağaoğlu ve benzeri yeni nesil müteahhit zenginlere eleştiriler, teşhircilikleri ya da yaşam tarzları nedeniyle değil, çevre sorunları ve İstanbul'un aşırı kalabalık demografik yapısını daha da büyütmeleri noktasından yapılmalıdır. Ancak bu durum da, bir piyasa ekonomisi içerisinde, zamanla kendi dengesini bulacak ve büyük kentler yaşanmaz hale geldiğinde zaten yatırımlar ve göçler başka şehirlere yapılacaktır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ




4 Eylül 2018 Salı

Amanda Sloat’a Göre Türk-Amerikan İlişkileri Nasıl Kurtarılır?


Uzunca bir süre ABD Dış İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Brookings Enstitüsü uzmanı Amanda Sloat[1], ünlü Foreign Affairs dergisinde 30 Temmuz 2018 tarihinde “How to Save the U.S.-Turkey Relationship” (Türk-Amerikan İlişkileri Nasıl Kurtarılır?) başlıklı bir yazı yazmıştır. Bu makalede, bu yazı Türkçe’ye çevrilerek özetlenecek ve burada işlenen bazı fikirler tartışılacaktır.

Amanda Sloat

Amanda Sloat’a göre; son yıllarda siyasal sistemi otoriterleşen ve dış politikada bazı tartışmalı adımlar atan Türkiye karşısında, Washington, bir süredir “stratejik sabır” (strategic patience) politikası uygulamakta ve ikili sorunları Türk siyasal liderliğiyle görüşerek/çalışarak çözmeye çalışmaktadır. Ancak yazara göre, Ankara, Washington’ın sabır ve iyi niyetine karşılık göstermemekte ve ABD’nin hassasiyetlerini hiçe saymaktadır. Bu konuda en bilinen örnek, terör suçları nedeniyle yıllarca hapiste, şimdilerde de ev hapsinde tutulan Amerikalı rahip Andrew Brunson’dır. Sloat’a göre, Brunson konusunda iki ülke arasında devam eden görüşmeler sonuçsuz kalırsa, ABD, sorunları diplomasiyle çözme yönteminden vazgeçecek ve Türkiye’ye karşı ekonomik kozlarını oynamaya başlayacaktır.

Sloat, Ankara ile Washington arasında son yıllarda birçok sorunun ortaya çıktığını belirtmektedir. Türkiye için en önemli sorun, ABD’nin Suriye Kürtlerine ve özellikle de YPG-PYD gibi PKK’nın Suriye kolu olduğu düşünülen gruplara verdiği destektir. Ankara, Suriye’nin kuzeyinde -Irak’ın kuzeyine benzer şekilde- özerk bir Kürt bölgesinin kurulmasından endişe etmekte ve bunun kendi güvenliğini ve toprak bütünlüğünü olumsuz anlamda etkileyebileceğinden korkmaktadır. Washington ise, PYD-YPG’nin IŞİD’le mücadele açısından faydalı gruplar olduğunu düşünmektedir. Bir diğer önemli mesele, 2016 yılında Türkiye’de gerçekleşen 15 Temmuz askeri darbe girişimi karşısında ABD ve Avrupalı ülkelerin tepkisizliğinin Türkiye’de büyük tepkilere neden olmasıdır. Nitekim Türk hükümetince darbeyi örgütlemekle suçlanan İslam âlimi ve FETÖ terör örgütü lideri Fethullah Gülen, yıllardır ABD’de Pensilvanya’da ikamet etmektedir. Ankara, Gülen’in darbeyle olan bağı konusunda Washington’a kutularca belge gönderdiğini ifade etmesine karşın, Amerikalı yetkililer, bunların yeterli derecede güçlü suç delilleri olmadığını ve bu nedenle Gülen’in Türkiye’ye iade edilemeyeceğini belirtmektedirler. Ayrıca bu konuda Türk yetkililerle defalarca teknik görüşmeler yapılmış ve ABD’deki Gülen okulları da bu süreçte inceleme altına alınmıştır.

Bu gelişmeler nedeniyle, ABD, artık Türkiye’nin ne derece güvenilir bir ortak olduğunu sorgulamaktadır. Zira darbe girişimi sonrasında bu olay adeta bir bahane olarak kullanılmış ve Gülen sempatizanları başta olmak üzere Türkiye’deki hükümete muhalif tüm gruplar bürokrasiden temizlenmiştir. Oldukça uzun süren OHAL döneminde on binlerce kişi hapse atılmış ve yine binlerce kişi yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Türk hükümetinin Andrew Brunson olayında gösterdiği tepkiler de, ABD’yi, Türkiye’nin rehine diplomasisi (hostage diplomacy) uyguladığı konusunda ikna etmiştir. Washington, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması konusunda da ikna olmuş değildir ve buna karşılık olarak Türkiye’nin birçok NATO ülkesiyle birlikte ürettiği F-35’lerin Ankara’ya teslimatı konusunda pürüzler çıkarmaktadır.

Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi sonrasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başlarda, Barack Obama dönemindeki sorunların unutulacağını ve ikili ilişkilerde yeni ve temiz bir sayfanın açılacağını ummuştur. Ancak Trump yönetimi de Obama dönemindeki birçok uygulamaya devam etmiş ve bu yöndeki politikaların ABD’nin devlet politikası olduğunu göstermiştir. 2017 yılında Türkiye’deki -ABD vatandaşı olmayan- bazı diplomatik görevlilerinin tutuklanması üzerine, ABD, Türk vatandaşlarının vize başvurularını durdurmuştur. Ankara’nın başka tutuklama olmayacağı sözleri sonrasında, vize işlemleri yeniden başlatılmıştır. Türkiye’nin 2018 Ocak ayında YPG’ye yönelik Afrin’deki hamlesi sonrasında ise, iki ülkenin askerleri arasında silahlı çatışma riski gündeme gelmiştir. Risklerin artması üzerine, ABD’nin o dönemdeki Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson, Türk yetkililerle uzun görüşmelerde bulunmuştur. Ayrıca ABD tarafı, Türkiye’ye Rus yapımı S-400 yerine Patriot hava savunma sistemlerinin satışını önermiş ve Münbiç’teki YPG kuvvetlerinin geri çekilmesi konusunda da bir uzlaşı sağlanmıştır. Tillerson sonrasında Mike Pompeo da bu çabaları sürdürmüştür.

Bunların yanı sıra, ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa ülkelerinde ve uluslararası medya kuruluşlarında sıklıkla eleştirilen politikalarını asla eleştirmemeye dikkat etmiş ve hatta Erdoğan’ı 2017 yılındaki tartışmalı anayasa referandumu ve bu yıl içerisindeki Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında arayarak tebrik etmiştir. Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence’in tek susmadıkları konu ise, kendileri için büyük önem taşıyan Amerikalı pastör Andrew Brunson’ın Türkiye’de hapis tutulması olmuştur. Bu olay, muhafazakâr tabanın sesi olan Trump-Pence ikilisi ve iktidardaki Cumhuriyetçi Parti için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, ABD Kongresi’nde Türkiye karşıtlığı hızla artmış ve Türkiye’ye yönelik cezalandırıcı önlemler alınması teklif edilmeye başlanmıştır. Nitekim bu olay sonrasında F-35’lerin Türkiye’ye teslimatının geciktirilmesi konusunda Kongre’de bir gelişme yaşanmıştır. Ayrıca İran’a yönelik yaptırımları delmek noktasında, -Reza Zarrab ve Hakan Atilla olayıyla bağlantılı olarak- Türk devlet bankası Halkbank’a ABD tarafından büyük bir ceza verilmesi de halen gündemdedir.

Bu tabloya bakıldığında; Amanda Sloat’a göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD karşısındaki eli zayıftır. Her ne kadar Türkiye’nin jeopolitik konumu, NATO üyeliği ve ABD ile yakın ilişkileri bir kopmayı şimdilik engellese de, yaşanan sorunlar konusunda bir çözüm bulunamaması durumunda, Washington, Ankara’ya karşı duruşunu sertleştirebilir. Ancak Türkiye’nin çabaları olumlu yönde olursa, sorunlar kısa sürede çözülebilir. Aynı şeyi aslında Türkiye Almanya ile de yaşamıştır. Ancak Türk-Alman gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması ve OHAL’in sonlandırılmasının ardından, Almanya ile ilişkiler hızla düzelme sürecine girmiştir. ABD ile ilişkiler de, Türkiye isterse, benzer yönde ilerleyebilir. Türkiye, bu konuda çok esnek bir ülke olduğunu, 2015 yılında Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus jetinin vurulması nedeniyle savaş ve kopma noktasına gelen Rusya ile ilişkilerini çok kısa sürede toparlayabilmesiyle ispat etmiştir.

Bunların dışında, Türkiye ekonomisi son birkaç ayda çok zor bir durumdadır ve ABD ile ilişkileri bozmak Ankara’nın lehine değildir. Enflasyon, son 15 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 15’lere ulaşmıştır. Türk lirası, dolar ve avro karşısında son birkaç ayda yüzde 30’un üzerinde değer kaybetmiştir. Türkiye’deki birçok büyük holding, döviz borçlarının bir anda çok artması nedeniyle iflasın eşiğine gelmiş durumdadır. Cari açık ve artan işsizlik rakamları da diğer önemli ekonomik sorunlar olarak belirtilebilir. Hukuk devletinin ortadan kalkması, yargı bağımsızlığının olmaması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabinesinin uluslararası kamuoyunda zayıf bulunması da yazara göre diğer önemli sorunlardır. Tüm bunlar ışığında, Amanda Sloat, Amerikan hükümetinin herşeye rağmen Erdoğan’a cezalandırma yerine işbirliği önerdiğini, ama Erdoğan’ın fırsatları değerlendirmeyerek Amerikan tarafının sabrını tükettiğini düşünmektedir. Yazar, diplomatik çözüm için halen vakit olduğunu, ancak bunun başarılamaması durumunda Türkiye ekonomisinin çok zora gireceğini ve ikili ilişkilerin de kopma noktasına geleceğini belirtmektedir.

Amanda Sloat’un makalesi değerlendirildiğinde; Amerikalı olan yazarın haliyle olaylara ABD perspektifinden baktığını ve hiçbir konuda kendi ülkesinin hatalarının olabileceğini düşünmediğini belirtmek mümkündür. Bu, aslında tüm Amerikalı analist ve yazarlarda son yıllarda Türkiye konusunda görülmeye başlanan (Erdoğan’ın Batı dünyasında sevilmeyen bir lider olmasının da etkisiyle) tehlikeli bir eğilimdir. Türkiye’deki rejimin demokratik niteliklerinin zayıf olduğu şüphe götürmez bir gerçektir; ancak bu durum Türkiye’nin yaşadığı olağanüstü koşullar (PKK ve IŞİD terörü, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi vs.) ve ülkenin sosyoekonomik ve sosyokültürel seviyesinin düşük olmasıyla alakalıdır. Dahası, bu durum Amerikalılardan çok Türk vatandaşlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Nitekim demokrasi, bugüne kadar neredeyse hiç istisnasız zengin ve Batılı ülkelerin rejimi olagelmiştir. Bir diğer önemli sorun, Amerikalıların Türk psikolojisini hiç anlayamamalarıdır. Şerefli bir millet olan Türkler, inatlaşma ve tehditler başladığı durumda asla geri adım atmayan yapıdadırlar. İlginç bir şekilde, ABD ile zıtlaşma, Türkiye’nin ekonomisi kötüye gitmesine karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın popülaritesini arttırmaktadır. Bu nedenle, ABD, Türkiye ile ilişkilerde tehdit dilini bir kenara bırakmalıdır. Rahip Andrew Brunson konusunda ise, ABD, adaletin gecikmesi nedeniyle haklıdır; ancak bu durum Brunson’a özgü değildir, nitekim Türkiye’de mahkeme kapısına düşen herkes senelerce bekletilmektedir. Bu konunun en kısa sürede çözüme ulaştırılması herkesin yararınadır. Ayrıca elbette tüm sorunların bir anda çözülmesi beklenemez; ancak Türkiye’nin Suriye politikasını kendi başına dizayn ettiği algısı, son yıllarda Washington ve Avrupalı başkentlerce yayılmaya çalışılan hatalı bir argümandır. Türkiye, Batılı müttefikleriyle (ABD, Fransa, İngiltere) birlikte Suriye’de insani kaygıları öne alan bir politika izlemiş, ama bu politika Rusya ve İran nedeniyle başarıyla sonuçlanmamıştır. Bu durumdan en çok zararı da -milyonlarca göçmene bakmak zorunda kalması nedeniyle- zaten bizzat Türkiye görmüştür. Bu nedenle, Türkiye’nin Suriye’de terörizme destek veren bir ülke olarak yansıtılması hatalıdır. YPG-PYD konusunda da -IŞİD yok edildiğine göre- Türkiye’nin hassasiyetleri haklıdır; ancak tüm bölge halkının ve Kürtlerin düşman olarak görülmemesi ve Suriye’de olası bir Kürt özerkliğinin Türkiye’nin aleyhine olmayacağının anlatılabilmesi de son derece önemlidir. Somut konuşmak gerekirse; son dönemde krize giren Türkiye ekonomisi, Suriye’de silahların susması durumunda özellikle inşaat sektöründe Kürt bölgesinde önemli roller üstlenebilir ve bu durum Türkiye’yi ekonomik açıdan düzlüğe çıkarabilir. Ancak bunun için Türkiye’ye bazı somut garantiler verilmesi (Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüğü konusunda) gerekmektedir.  Türkiye ile ABD’nin bu konuda uzlaşmaları insani açıdan da çok gereklidir; zira aksi takdirde, Suriye rejimi, -İran ve Rusya desteğiyle- Sünni muhalif gruplar ve Kürtlere yönelik ilerleyen günler, aylar ve yıllarda büyük katliamlar yapabilir. Türkiye’nin demokratik seviyesi son dönemde düşse de, sonuçta Türkiye ile ABD, insan hakları konularını önemseyen ve canice hareketler karşısında tepki gösteren devletlerdir. ABD’nin Erdoğan fobisinden kurtulması da bence yeni dönemde son derece gereklidir; zira 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında Türkiye’nin kültürel kodları değiştirilmiş ve ılımlı İslami yapıda yeni bir toplum ve devlet yaratılmıştır. Böyle bir düzen ve toplumun ortalamasını en iyi temsil eden kişi -ABD’de nasıl bu kişi Donald Trump ise- Türkiye’de de Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bu konuda kararı Türk halkına bırakmak gerekir. Bir diğer önemli konu ise Rusya ile ilişkilerdir. Türkiye, Rusya karşısında, jet krizi sonrasında -Johnson Mektubu döneminde olduğu gibi- ABD ve NATO müttefiklerince yalnız bırakılmıştır. Dahası, Türkiye’nin Rusya’ya özellikle doğalgaz alanında büyük bir bağımlılığı söz konusudur. Bu, kısa sürede değiştirilebilecek birşey değildir. Türkiye ile ABD’nin, bu nedenle, ilişkileri germek yerine, uzun vadede Türkiye’nin Rusya’dan çok Avrupa Birliği ve ABD’ye yakın olması ve enerji sorununu çözmesi konusunda ortak planlar geliştirmesi gerekir. Ayrıca Rusya ile Batı dünyası arasında da ilerleyen yıllarda -Suriye sorununun sona ermesinin ardından- yeniden bir yakınlaşma dönemi başlayabilir. Son olarak, halen dünyanın tek süpergücü olan ABD’nin kendinden ve Türkiye’nin Batı müttefikliğinden şüphe etmesi yersizdir; ABD, birçok konuda tarihinin en güçlü dönemindedir ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelere rağmen, Soğuk Savaş dönemine kıyasla çok iyi durumdadır. Bu nedenle, ABD ve Batı dünyası açısından Türkiye’nin Rusya-İran-Suriye-Çin’den oluşan Doğu bloğuna (ki bu blok içerisinde de birçok rekabet ve çıkar çatışması söz konusudur) kaybedilmesi gibi bir risk henüz yoktur; ancak doğalgaz bağımlılığı elbette ciddi bir meseledir ve bu konuda şimdiden başlayarak çok ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ