17 Ocak 1942 doğumlu eski ünlü ağır sıklet boksörü olan Muhammed Ali’nin gerçek ismi Cassius Marcellus Clay’dir. Ancak Ali Müslüman olduktan sonra kendisinin Muhammed Ali ismiyle çağrılmasını istemiş, köle soyadı olan Clay’i reddettiğini açıklamıştır. Ali Louisville Kentucky’de fakir ve köle olarak çalışan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlarda kardeşinin yakın mesafeden attığı taşlardan kaçarak yaptığı antrenmanların neticesinde tarihin en önemli savunmaya dayalı boksörlerinden birisi olmuştur. Kendine özgü kelebek dansı ile de tanınır. Uzun kolları ve üstün tekniği nedeniyle kendisinden daha güçlü rakipleri mağlup edebilmesi de onun popülaritesinde önemli bir etkendir. Ancak kanımca esas popülaritesi Müslüman zenci hareketinin aktif isimlerinden birisi olması ve Amerikan hükümeti ile yaşadığı sorunlardan ileri gelmektedir. Bu dönemde ünlü zenci Müslüman lider Malcolm X’in yakın bir arkadaşı ve yoldaşı olmuştur. Elijah Mohammed’in etkisiyle bir ara Malcolm X’le araları bozulsa da, onun ölümünde Elijah Mohammed’in parmağı olduğuna inandığı için Nation of Islam hareketinden bir süre sonra ayrılmıştır. Vietnam Savaşı’nı protesto ettiği ve orduya katılmayı reddettiği için Ali’nin boks lisansı elinden alınmış ve ağır sıklet dünya şampiyonu olduktan sonra yıllarca zor koşullarda yaşamıştır. Bu dönemde yaptığı “Benim Vietkonglularla alıp veremediğim yok (I ain't got no quarrel with those Vietcong)” , “hem onlar beni hiç aşağılamadılar” gibi açıklamaları nedeniyle Soğuk Savaş çılgınlığının yaşandığı ülkesinde adeta vatan haini ilan edilmiştir.
1960 Roma Olimpiyatları’nda ABD adına altın madalya kazanarak ilk çıkışını yapan Ali, daha sonra kariyerine müthiş bir başlangıç yapmış ve üst üste nakavtla kazandığı maçlar sonrası dönemin büyük şampiyonu Sonny Liston’ın bir numaralı rakibi haline gelmiştir. Sonny Liston’ı yenerek ilk kez 1964 yılında altın kemeri kazanmıştır. Bu maçtan önce basın toplantısında söylediği "You can’t hit what you can't see (Göremediğin şeye vuramazsın)" açıklaması hala hafızalardadır. 1965 yılında Liston’a karşı ünvanını başarıyla korumuş ve ününü pekiştirmiştir. Aynı dönemde çılgın kişiliği ve yaptığı olay açıklamalarla da basının ve seyircilerin gözdesi olmuştur. Howard Cosell ile yaptığı röportajlar ve ona yaptığı şakalarla (mesela canlı yayında peruğunu çıkartması) bir spor yıldızından efsaneye ve televizyon yıldızına dönüşmüştür. Aynı dönemde kendisini dünyanın en seksi adamı, en güzel yüzün sahibi ve dünyanın kralı ilan etmiştir. Kendisini Ali olarak çağırmak istemeyen ve onun çocuklara kötü örnek olduğunu iddia eden çocukluk idolü Floyd Patterson ve Ernie Terrell’i ringde çok fena dövmüş ve Terrell maçında her yumruğu sonrası "What’s my name (Benim adım ne)" diye haykırmıştır. 1967-1970 yılları arasında kendisine uygulanan yasak nedeniyle boks yapamayan Ali, bu dönemde zenci hakları konusunda mücadelesine ağırlık vermiştir. 1970 yeniden boksa dönen Ali, başlarda antrenmansız yılların da etkisiyle oldukça kötü bir performans sergilemiştir. Fight of the Century (Yüzyılın maçı) olarak bilinen maçta 1971 yılında ezeli rakibi Joe Frazier’a yenilen Ali'nin, 1973 yılında da Ken Norton ile yaptığı maçta çenesi kırılmış ve böylece 2. mağlubiyetini almıştır. Bu kötü dönemi disiplinli çalışmasıyla kısa sürede atlatan Ali rövanş maçlarında Norton ve Frazier'ı hakem kararlarıyla mağlup ederek 1973 yılında yeniden eski günlerine dönmüştür. 1974 yılında o zamanlar oldukça genç olan Don King’in organize ettiği "The Rumble in the Jungle (Ormanda Kavga)" adıyla bilinen Kinşasa Zaire’deki meşhur maçta; Joe Frazier'ı sürpriz bir şekilde mağlup ederek altın kemeri kazanmış olan yeni şampiyon George Foreman’ı inanılmaz bir maç sonunda nakavt etmiş ve yeniden altın kemeri kazanmıştır. Bu maçta kendisinden çok daha genç ve güçlü rakibini yorarak Ali tarihin en önemli taktiksel galibiyetlerinden birini almıştır. Ayrıca Zaire halkıyla olan yakınlığı sayesinde kendisi artık Afrika’da da bir kahramandır. 1975 yılında "The Thrilla in Manila (Manila'da Korku Filmi)" adıyla bilinen maçta Filipinler'in başkenti Manila'da daha önce yenildiği Joe Frazier’ı bir kez daha yenerek (bu kez hakem kararıyla değil teknik nakavtla) altın kemerini koruyan Ali artık boks dünyasının en büyüğü olduğunu kanıtlamıştır.
1979 yılına kadar ağır sıklet boks şampiyonu olarak zirvede kalan Ali, 1980 yılında aldığı iki mağlubiyetten sonra aktif spor yaşamına veda etmiştir. Ne yazık ki bu büyük sporcu boks yaşamı sürecinde aldığı darbeler nedeniyle senelerdir Parkinson hastalığından muzdariptir. Kızı Leyla Ali de önemli bir bayan boksör olmuştur. Ali ismiyle hayatı yakın zamanda filme çekilmiş ve kendisi Will Smith tarafından başarıyla canlandırılmıştır. Çapkın bir adamdır, birçok evliliği olmuştur. Profesyonel boks yaşamında sadece 5 kez yenilen (biri emekliliğine doğru, son ikisi emekliliğinden hemen öncedir) Muhammed Ali, 36 yaşına kadar boks dünyasının efsane ismi olmayı başarmıştır. 61 maçının 56’sını kazanmış ve dahası 37’sini nakavtla kazanmayı bilmiştir. Ağır Parkinson hastalığına rağmen yaşamına devam eden Ali, Time 100 listesine girmiş gerçek bir Amerikan efsanesidir.
Demokrasi terimi Türkiye’de son yıllarda anlamı ve özü bilinmeden de olsa en çok kullanılan kelimelerden biri haline geldi. Bu duruma en azından slogan düzeyinde de demokrasi bilincinin yayılması açısından olumlu bakmak mümkün. Ancak Türkiye’de sağlıklı işleyen ve milli iradeyi temsil eden demokratik bir rejimin yürürlükte olduğunu iddia edenlere sorulmak üzere bazı sorularım olacak. Umarım bu sıkıntılar aşılarak Türkiye’de gerçekten demokratik bir rejimin hüküm süreceği ve sağlıklı bir milli irade temsilinin gerçekleşeceği günleri gelecekte görebiliriz.
İlk olarak demokrasi bilindiği üzere özgür bireylerin yapacağı özgür tercihler üzerine kurulu bir rejimdir. Ancak ülkemizin başta Güney Doğu Anadolu bölgesi olmak üzere çeşitli bölgelerinde halen hâkim olan feodal yapı nedeniyle bu bölgelerde kişilerin kendi aşiret reisleri, beyleri, toprak sahiplerinin buyrukları dışında özgür bir seçim yapabildiklerini iddia etmek son derece zordur. Nitekim Atatürk’ün çok istemesine rağmen gerçekleştiremediği toprak reformu nedeniyle bu ve benzeri feodal yapının egemen olduğu yerlerde hangi partinin seçileceği bölgenin elit kesimlerinin tercihlerine göre şekillenmekte ve demokrasi sadece görünürde işlemektedir. Benzer bir şekilde Anadolu’da ve büyükşehirlerimizin çeşitli bölgelerinde yaygın olarak görülen cemaat-tarikat yapılanmaları nedeniyle, demokrasinin dayandığı temel unsur olan özgür birey ülkemizde hızla yok olmakta ve bireylerin tercihleri şeyhler, dervişler tarafından belirlenerek görünürde demokratik olan bir rejimde bazı siyasal partiler çeşitli aşiret-tarikat-cemaat-çıkar odakları ittifakına dayalı şekilde iktidara gelebilmektedirler. Artık hepimizin görmesi gereken şey; Cumhuriyet’in hedeflediği özgür ve bağımsız, akıl ve bilimi kendine rehber edinmiş çağdaş insanı yaratamayan ülkemizde demokrasicilik oyunuyla avutulduğumuz sürece sürekli yerimizde sayan, uyutulmaya ve geri kalmaya devam eden bir toplum olarak kalacağımızdır.
Türkiye’de demokrasinin reel anlamda uygulanmasını engelleyen bir diğer önemli faktör ülkemizde demokrasinin yalnızca bir prosedürler ve kurallar rejimi olarak algılanması ve demokrasinin bir yaşam kültürü olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Evinde karısını döven ve onun hangi partiye oy vereceğine kendisi karar veren dogmatik düşüncedeki baskıcı insanlarla, koşulsuz itaat düzenini barındıran şeyh-mürit ya da ağa-köylü ilişkisine dayalı bir sosyal çevrede demokrasinin yalnızca sandıkta gerçekleşebileceğini zannetmek büyük bir yanılgıdır. Demokrasinin hane içinden başlayarak camiye, kışlaya, okullara, çeşitli devlet kurumlarına, siyasal partilere (parti içi demokrasi) uzanmadığı bir düzen içerisinde demokrasinin gerçek anlamda uygulanabilmesi imkânsızdır. Böyle bir düzen içerisinde oynanan demokrasicilik oyunu da her zaman için ülkenin gelişmesinden, ilerlemesinden yana olan kesimlerin zararına işleyecek bir süreci beraberinde getirmektedir. Oysa istediğimiz demokratik rejim, demokrasiyi herkesin bir yaşam kültürü olarak benimsediği ve böyle yaşadığı uygar ve barışçıl bir toplumda uygulanabilir.
Üçüncü olarak ünlü Karşılaştırmalı Politika uzmanı Adam Przeworski’nin tabiriyle “şehirdeki tek oyun” olan yani toplumun tüm kesimleri tarafından içselleştirilen ve sınırları bilinen demokratik rejim ülkemizde demokrasi dışı aktörlerin varlığı nedeniyle böyle bir kurumsallaşma düzeyine erişememiştir. Öncelikle mevcut laik sistemi değiştirmek isteyen ve ılımlı İslam ya da daha kısıtlı ölçekte şeriat devleti gibi talepleri olan radikal dinci unsurların ve güçlü cemaatlerin varlığı ve onların demokratik rejime olan olumsuz bakışları demokrasinin kökleşmesini engelleyen önemli faktörlerdendir. Yine ayrılıkçı terör örgütünün silahları gölgesinde siyaset yapan ve bu nedenle demokrasiyi baltalayan Kürt milliyetçisi hareket nedeniyle demokratik rejimin yerleşmesi oldukça zor bir hale gelmektedir. İslamcı ve Kürt milliyetçisi hareketlerin demokrasi dışı metot ve hayallerini gören laik yurtsever çağdaş kesimlerde de özellikle toplumsal kutuplaşmanın arttığı dönemlerde bu hareketlere karşı yapılabilecek bir askeri müdahale umudu doğmakta ve böylelikle demokrasi karşıtı akımların varlığı nedeniyle çağdaş çoğunluk da demokrasiden uzaklaşmaktadır. Bu karşılıklı korkular birbirlerini beslemekte ve demokrasinin ülkemizde tek oyun haline gelmesini engellemektedir. Demokrasi karşıtı aşırıcı akımların belki de en büyük zararları yarattıkları korkular ve güvensizlik nedeniyle karşı taraflarındaki insanları da demokrasi dışı çizgiye çekebilmeleridir.
Dördüncü olarak, Türkiye’deki mevcut siyasal sistemin demokratik anlamda en büyük sıkıntılarından birisi de ülkemizde güçler ayrılığı ilkesinin layıkıyla uygulanamamasıdır. Siyasal partilerin içerisindeki demokrasi eksikliği nedeniyle, lider sultasının hükümet sürdüğü partilerimizde yarı-tanrı hüviyetine bürünen siyasal liderler ülkemizde yasama erkinin seçilmiş milletvekilleri tarafından bağımsız ve hür iradeleriyle gerçekleşmesini engellemektedir. Bu nedenle özellikle tek başına iktidar olabilen bir siyasal partide liderin aşırı baskın gücü sayesinde yasama ve yürütme erkleri tek elde toplanmakta ve aslında padişahlık rejiminden çok da farklı olmayan bir tek adam yönetimi sahne almaktadır. Günümüz Türk siyasetinde AKP milletvekillerinin iradeleri üzerinde ipoteği bulunan AKP genel başkanı ve başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın elinde biriken büyük güç aslında bir Osmanlı padişahından eksik değildir zira tüm yasama ve yürütme güçleri kendi elleri arasındadır. Bu durumu engelleyen ve yürütmenin aşırı güçlenmesine engel olmayan çalışan yargı erkimiz de, hem yandaş medya tarafından yapılan kasıtlı yıpratma kampanyaları, hem de fiziki yetersizlikleri nedeniyle oldukça güç duruma düşürülmekte ve yapılması düşünülen hukuk reformu ile de yürütmenin kontrolüne sokulmaya çalışılmaktadır. Yargının da yürütmenin yani Başbakan’ın kontrolüne gireceği bir Türkiye hiç kuşkusuz Nazi yönetiminden farksız bir totaliter-faşist tek adam diktatörlüğü halini alacak ve zaten yalnızca görünürde uygulanan demokrasi tamamen ortadan kalkacaktır.
Beşinci olarak, Türkiye’nin aşırı dış borçlanma ve teknolojik-kültürel bağımlılığı yüzünden Batılı büyük ülkelerin güç kavgalarına sahne olan bir ülke olması sebebiyle ülkemizde demokrasi daima Batı’nın demir perdesi altında gerçekleşen bir rejim özelliği göstermektedir. Ülkenin Amerika Birleşik Devletleri’ne olan bağımlılığı nedeniyle ortaya konan ekonomik ve politik tercihler daima kısıtlı kalmakta ve halkın gerçek anlamda hislerine tercüman olabilecek bir iktidar kurulamamaktadır. Bugün iktidarda AKP gibi İslamcı ve Batı karşıtı kökenlerden gelen bir parti iktidarda olmasına karşın, Türk halkının lehine fakat ABD ve İsrail’in aleyhine politikaların uygulanmakta zorluk çekilmesi bunun en somut ispatıdır. O nedenle iç meseleler gibi gördüğümüz birçok konu aslında dışarıdan manipüle edilmeye son derece açıktır. Bu da ülkemizde gerçek anlamda bir demokrasinin uygulanmasını imkânsız kılmaktadır. Gelişen küreselleşme sürecinde artan çok uluslu-dev şirketler ve tröstlerin ülkemiz üzerindeki etkileri nedeniyle de demokrasinin uygulanması daha zor hale gelmektedir.
Altıncı olarak, gerek sosyalist solun zayıflaması ve sınıfsal politikaların zayıflayarak yerini kimlik politikaların alması, gerekse Türkiye’de iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin etnik-mezhepsel ayrımcılık politikaları nedeniyle son yıllarda hızla artan aşırı kimlik aidiyetleri nedeniyle ülkemizde demokratik yarış bir sınıfsal-demokratik tercih ya da projelerin yarışmasından ziyade etnik ve mezhepsel kimliklere göre şekillenmektedir. 2007 ve 2009 seçimleri sonucunda ortaya çıkan haritalara bakıldığında bu durum kolaylıkla görülebilir. Sahilde modern yaşamın hüküm sürdüğü gelişmiş bölgelerde çoğunlukla Cumhuriyet Halk Partisi (CHP’nin asıl güçlü olması gereken varoşlarda farklı eğilimler mevcut), Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı ve terör tehdidinin var olduğu Güney Doğu Anadolu vilayetlerimizde Demokratik Toplum Partisi, muhafazakâr yaşam tarzının hâkim olduğu iç Anadolu bölgelerimizde ise AKP ya da Milliyetçi Hareket Partisi ağırlığı son iki seçimde net olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum aslında ülkemizde demokratik siyasetin bittiğini ve insanların yalnızca kendi kimlikleri ve yaşam tarzlarına göre oy verdiğini göstermekte ve demokratik bir rejimin var olmadığını bizlere ispatlamaktadır.
Yukarıda çok basit bir düzeyde de olsa anlatmaya çalıştığım 6 temel sebep; yani 1-) özgür insanın yaratılamayışı, 2-) demokrasinin bir yaşam kültürü olduğu gerçeğinin göz ardı edilerek sadece oy vermekle demokrasinin gerçekleştiğinin zannedilmesi, 3-) demokrasi dışı eğilimlerin hala kimi gruplarda yaygın olarak görülmesi, 4-) güçler ayrılığı ilkesinin uygulanamaması, 5-) Batılı ülkelerin Türkiye üzerindeki hesapları ve ağırlıkları ve 6-) insanların yalnızca kimliklerine ve yaşam tarzlarına göre oy vermeye başlamış olmaları nedeniyle ülkemizde sağlıklı bir demokrasinin var olduğunu iddia etmek bana oldukça anlamsız gözükmektedir.
Küreselleşme veya globalizasyon; ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel ve politik açılardan ülkeler ve toplumlar arası bütünleşme, entegrasyon ve dayanışmanın artması anlamına gelmektedir. Küreselleşme kavramının en çarpıcı özelliklerinden biri, olası etkilerinin çok sayıda ve çeşitli olduğu izlenimini vermesidir. Küreselleşme, yalın toplumsal gerçekleri oldukça aşan spekülasyonlar, varsayımlar ve imgeler üretme kapasitesiyle olağanüstü zengin bir kavramdır ve henüz tam olarak ne olduğu netleşmiş değildir. Sosyoloji ve Siyaset Bilimi başta olmak üzere birçok sosyal bilim dalında küreselleşme olgusunu anlamlandırmak için araştırmalar yapılmaktadır. Küreselleşme dünya ülkeleri ve toplumları arasında hem dünya çapında bir tekdüzeleşmeyi (serbest piyasa ekonomisi, liberal demokrasi normları), hem de ulusal düzlemde çoğulculuğu (yerel yönetimlere, farklık etnik-mezhep gruplarından azınlıklara verilen önem) ifade etmektedir.
Küreselleşmenin olumlu etkilerinden söz etmek gerekirse öncelikle teknolojinin yaygınlaşması ve çeşitli hastalık, çevresel ve sosyal sorunlarla -en azından maddi durumu iyi olan bireyler ve toplumlar için- artık daha kolay mücadele edilebilir hale gelinmesini gösterebiliriz. Yine iletişim teknolojisine bağlı olarak günümüzde bilginin her alana yayılabilmesi ve dünyada hiçbir şeyin artık gizli kalamıyor oluşu dünya halkları adına olumlu bir gelişme olarak ifade edilmelidir. Bilgi-iletişim teknolojisi sayesinde uluslar arasında artan kültürel etkileşim nedeniyle farklı ve geleneksel olarak düşman olan kültürler ve sosyal gruplar arasında yeni ilişkilerin kurularak düşmanlıkların ortadan kaldırılması da küreselleşmeyle artan olumlu bir özellikle olarak ifade edilebilir. Özellikle liberallerin üzerinde durduğu küresel rekabet sayesinde ürün kalitesinin artması ve fiyatların ucuzlaması ve ulus devletlerin serbest piyasaya yenik düşerek zayıflamaları ve artık birer baskı aygıtı olmaktan çıkmaları da küreselleşmeyle alakalı olumlu tezler arasındadır. Ancak son yıllarda küreselleşmeye yönelik artan tepkiler bu tezleri çürütür niteliktedir.
Küreselleşme ve onun ideolojisi olan neo-liberalizm; sol hareketleri liberal sol, İslamcı hareketleri liberal İslami, milliyetçi hareketleri liberal merkez sağ çizgisine çekerek kendine uyumlu yeni ideolojiler yaratmıştır. Ancak zaman içerisinde buna tepki olarak hareketler gelişmeye başlamış ve farklı ideolojilerden (sol, milliyetçi, İslamcı) insanların bu hareketlere destek vermesi dikkat çekmiştir. Yoksulluk düzeyinin artması, ekonomik krizler, tüm dünyadaki çevre tahribatları ve zenginle yoksul arasındaki uçurumun her geçen yıl artması nedeniyle küreselleşme karşıtları dünya çapında güç kazanmaya başlamıştır. Seattle’da başlayan ve IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve diğer finans kurumlarının toplandığı tüm şehirlerde gerçekleştirilen protestolar, pek çok gencin ve işçinin büyüyen öfkesinin bir yansımasıdır. Bugün Avrupa’da küreselleşme ve G-8 karşıtı gösterilerde sol ve milliyetçi kesimlerin omuz omuza mücadele vermeleri dikkat çekicidir. Denilebilir ki; 21. yüzyılda temel siyasi çatışma; sağ-sol değil küreselleşme ve alternatif küreselleşme ya da küreselleşme karşıtları arasında olabilir. Bu noktada küreselleşme karşıtlarının tezleri üzerinde durmakta fayda vardır.
Özellikle sol perspektiften küreselleşmeye yaklaşanlar için; Küreselleşmeye yön veren oyun kuralları adaletsizdir. İleri sanayileşmiş ülkelere ve özellikle çok uluslu küresel dev şirketlere yararlı olacak şekilde özellikle tasarlanmıştır. Yine özellikle Polanyi ve benzeri ütopik sol gelenekten beslenenler için küreselleşme maddi değerleri, çevre veya yaşamın ta kendisi gibi diğer değerlerden bile üstün tutar. Küreselleşme gelişmekte olan ülkelerin egemenliğini ve vatandaşlarının refahını etkileyen önemli alanlarda kendi başlarına karar verebilme yeteneğinin bir kısmını yok etmiştir. Bu anlamda demokrasinin altını oymuştur. Herkesin yararlanacağı bir durum olduğu iddia edilmiş, ancak her yerde pek çok kaybeden olmuştur. Gelişmekte olan ülkelere zorla kabul ettirilen ekonomik sistem uygunsuz ve zararlıdır. Küreselleşme, ekonomik politikanın veya kültürün Amerikanizasyonu anlamına gelir olmuştur.
Küreselleşme karşıtlığı salt bir küreselleşme reddiyesi ve içe kapanmaya dönük bir proje olarak kalırsa elbette uluslara barış ve istikrar sağlaması beklenmeyebilir. Ancak küreselleşmenin olumlu özelliklerinden faydalanılması ve buna ek olarak olumsuz etkileri karşısında da milli birlik ve güçlü merkezi devlet mekanizmalarının demokratik sistem içerisinde korunarak uluslararası ticaret ve ilişkilerin daha hakkaniyetli bir temel üzerinden yeniden düzenlenmesi belki de dünyanın çok ihtiyaç duyduğu 21. yüzyıl barış projesinin temelini oluşturabilir. Bu nedenle ülkemizde yapay bir unsurmuş gibi gösterilen ve Ergenekon soruşturması ile zan altında bırakılan milli sol hareketler ve gruplaşmalar belki de önümüzdeki on yıllarda küreselleşme karşıtlığı nedeniyle ortaya çıkacak olan hareketlerin öncüsü olarak tanımlanabilir.
Dün vefat eden Corazon Aquino anısına Filipinler siyasal tarihi hakkındaki bir yazım.
Güneydoğu Asya’nın önemli ülkelerinden biri olmasına rağmen bir türlü komşuları Tayland, Malezya ve Singapur gibi yüksek ekonomik büyüme oranları yakalayamayan ve rejim sorunlarını aşamayan Filipinler ülkemizde az tanınan ancak siyasal tecrübesinden önemli dersler çıkarılabilecek bir ülkedir. Bu yazıda Filipinler’in siyasal tarihini sizlere kısaca aktarmaya çalışacağım.
Nüfusu 90 milyonu bulan bir ada devleti olan Filipinler’in nüfusunun neredeyse tamamı Malay kökenli olup, yine de koloni dönemi ve coğrafi yakınlık nedeniyle ataları İspanyol, Çin ve Amerikalı kökenli olan vatandaşları da bulunmaktadır. Ülkenin resmi dili Filipino olup, İngilizce neredeyse ülkenin tamamına yayılmıştır. Ayrıca nüfusunun büyük bölümü Katolik’tir. 1571-1898 yılları arasında bir İspanyol kolonisi olarak kalmış ve hatta adını da bu dönemde almıştır. İspanyol kralı 2. Filip’in bu bölge için görevlendirdiği Ruy Lopez de Villalobos adlı İspanyol kaşif ve kolonici buraya “Las İslas Filipinas” adını vermiş ve o günden bu yana bölgenin ismi Filipinler (Philippines) olarak kalmıştır. Amerika-İspanya savaşı sonrası 1898 yılında Amerika’nın kontrolüne giren Filipinler; İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığını kazanmıştır. Ancak Filipinler’in bağımsızlığını kazanması ülkenin demokratik bir rejime ve refah toplumuna ulaşmasına yardımcı olmamıştır. Bugün Filipinler hala ekonomik ve siyasi çalkantılar içerisindedir ve nüfusunun önemli bir bölümü yabancı ülkelere işçi olarak göçmektedir.
Filipinler siyasi tarihinin en önemli isimlerinden biri kuşkusuz Ferdinand Marcos’tur. 1965 yılında seçimle işbaşına gelen Marcos ülkeyi 1986 yılına kadar yönetmiştir. Filipinler’in bugün içerisinde bulunduğu kötü ekonomik ve siyasal koşulların başlıca sorumlusu olan Marcos, Soğuk Savaş yıllarında anti-komünizm retoriğini başarıyla kullanarak başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere kapitalist Batı dünyasının desteğini arkasına almış ve bu yolla iktidarını korumayı başarmıştır. 1972 yılında ikinci dört yıllık başkanlık süresinin sonuna doğru gücünü rakip aday Benigno Aquino karşısında koruyamayacağını anlayan Marcos, yükselen komünizm tehlikesini bahane ederek ülkesinde sıkıyönetim ilan etmiş ve 1986 yılına kadar iktidarda kalmayı başarmıştır. Bu dönemde Filipinler Komünist Partisi mensuplarına ve Marcos karşıtı gazetecilere yönelik büyük baskılar uygulanmıştır. Marcos’un tüm bu anti-demokratik uygulamalarına karşın gücünü koruyabilmesinin önemli nedenleri devlet mekanizmasını çıkar ve akrabalık ilişkileri nepotizm üzerine kurulu ve kendisine bağlı bir şekilde yeniden düzenlemesi, ordunun desteğini kaybetmemesi ve eski Filipinler güzeli karısı İmelda Marcos’un popülaritesini çok iyi kullanmasıdır. İmelda Marcos adeta Filipinler’in Eva Peron’u olmuş ve Ferdinand Marcos başı her sıkıştığında onu ve aile babası imajını öne çıkararak halkın önemli bir bölümünün desteğini yeniden arkasına almıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin yardımlarına rağmen gücünü giderek kaybeden Marcos, sürgüne yolladığı siyasal rakibi Benigno Aquino’nun 1983 yılında ülkesine döndükten hemen sonra daha havaalanından çıkamadan vurulması olayı nedeniyle halkın büyük tepkisini çekmiştir. Olayda Marcos’un kuzeni Genelkurmay Başkanı Fabian Ver’in parmağı bulunduğunun ortaya çıkmasına karşın kimse ceza almamış ve Marcos güçlü rakibini öldürterek gücünü koruyabileceğini düşünmüştür. Ancak bu olay Marcos’un iç ve dış desteğini tamamen kaybetmesine yol açmıştır. ABD; detant süreciyle Çin Halk Cumhuriyeti ile yakınlaştığı ve Sovyetler Birliği eski gücünü kaybettiği için artık Filipinler’e eskisi kadar önem vermemektedir. Dahası Filipinli komünistler kendileri bir ordu kurarak askerle çatışmaya başlamıştır. Bunlara ek olarak öldürülen Benigno Aquino’nun dul karısı Corazon Aquino artık halkın gözünde bir azizedir ve siyasal girişimlerine başlamıştır. Böbrek rahatsızlığı nedeniyle sağlığını kaybetmiş ve güçten düşmüş yorgun diktatör 1986 yılında seçimlere izin vermiş ve seçimlerde kilisenin ve askeriyenin de desteğini alan Corazon Aquino’ya yenilerek, karısı ve ailesiyle birlikte milyonlarca dolarla birlikte Havai’ye kaçmıştır. EDSA devrimi olarak bilinen olay sonucunda Aquino başa geçmiş ve Filipinler tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır.
1986 yılında Corazon Aquino’nun demokrasi şampiyonu olarak başa geçmesi ve demokratik bir anayasayı yürürlüğe sokması Filipinler halkını umutlandırmış ancak ülkenin yüzlerce yıllık sömürülmüşlüğü, ekonomik kırılganlığı, Marcos dönemi İMF borçlanmalarından kaynaklanan dışa bağımlılığı ve yarı-feodal yapısı Aquino’nun başarı şansını engellemiştir. Bu nedenle Aquino da kısa sürede Marcos benzeri yöntemler kullanmaya gitmiş ve halk desteğini kaybetmiştir. Halkın büyük tepki gösterdiği Amerikan askeri üslerini kapatmak için söz veren Aquino ekonomik sıkıntılar nedeniyle yeni bir İMF kredisine ihtiyaç duyduğu için sözünü tutamamış ve nükleer silahların çıkarılması koşuluyla ABD üslerinin süresini uzatmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması nedeniyle ABD’nin güvenlik stratejisinin değişmesiyle birlikte önemi iyice kaybeden Filipinler ekonomik sıkıntıların ve siyasi çatışmaların ortasında Batı dünyası tarafından yalnız bırakılmış ve dahası Pinatubo yanardağının yeniden faaliyete geçmesiyle büyük bir ekonomik kayba uğramıştır. 1992 yılında yeniden aday olmaktan vazgeçen Aquino’nun yerine emekli general Fidel Ramos başkan seçilmiştir. 1997 yılındaki Asya Finansal Krizi’nden asya krizi çok kötü etkilenen Filipinler’de darbe girişimleri yaşanmış ancak 1998 yılında yapılan seçimler sonrası eski bir aktör olan Joseph Estrada başkan seçilmeyi başarmıştır. Ancak yolsuzluk, ekonomik sıkıntılar, Müslüman azınlık ve komünistlerin silahlı mücadelesi Estrada döneminde de devam etmiş ve 2001 yılında yapılan seçimlerde Ferdinand Marcos’a yenilmiş eski başkanlardan Diosdado Macapagal’ın kızı Gloria Macapagal-Arroyo başkan seçilmiştir. 2005 yılında Forbes dergisi tarafından dünyanın en güçlü dördüncü kadını seçilen ve 2004 seçimlerinde yerini korumayı başaran Gloria Macapagal-Arroyo döneminde Filipinler ekonomi ve siyasal alanda biraz olsun toparlanabilmiştir. Ancak ülkenin yapısal sorunları hala devam etmektedir.
Filipinler siyasal tarihi Soğuk Savaş’ın ve de özellikle ABD’nin liderlik yaptığı kapitalist batı dünyasının çirkin yüzünü görmek açısından önemlidir. ABD ve Batı dünyası Soğuk Savaş döneminde birçok ülkede olduğu gibi Filipinler’de de anti-komünist olduğu gerekçesiyle anti-demokratik ve yolsuz bir rejimin işbaşında kalmasına destek olmuştur. Dahası Marcos’un güzel karısının da yardımıyla koruduğu kirli rejimi nedeniyle Filipinler ekonomik, siyasal ve askeri olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı kılınmış ve güdükleştirilmiştir. Ülkenin gelişmesine, endüstrileşmesine ön ayak olabilecek birçok sektör bugün yabancı firmaların kontrolü altındadır. Zaten kolonicilik ve emperyalizm nedeniyle modernleşme yarışında geride kalmış eski tabirle “üçüncü dünya” ülkelerinin neredeyse hepsinde görülen Batı dünyasına bağımlılık bu ülkelerin ekonomik sıkıntılarının ve rejim krizlerinin temel sebebi durumundadır. İMF borçları aynı ülkemiz gibi katlanarak artan Filipinler’in geleceği parlak gözükmemektedir.
Ülkemizde var olan ön yargı ve sorunları aşarak güçlü bir sosyal demokrat iktidarın kurulabilmesi fikri tüm şartlar bunu işaret etmesine ve zorunlu kılmasına rağmen birileri için ne yazık ki hala hayal olarak görülüyor… Bu nedenle liberal sağ-İslamcı ittifak pervasızlık derecesinde sağduyusuz, öngörüsüz ve başarısız yönetimi gücünü koruyarak sürdüyor ve zayıf olan sola darbe üstüne darbe vurmaktan çekinmiyor. Sol-sosyal demokrat çevreler ise atağa geçmek yerine liberal-sağ iktidarın yönlendirmeleriyle sadece reaksiyoner-statükocu bir tavır benimsiyor ve var olan sınırlı güçlerini korumaktan ileri gidemiyorlar. Oysa tüm koşullar bize güçlü bir sosyal demokrat iktidarın en azından Türkiye’de kısa vadede çok mümkün olduğunu gösteriyor…
21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde yakın tarihin iki temel ekonomik uygulaması olan Batı kapitalizmi ve Sovyet sosyalizmi çökmüş durumda. Yaklaşık 20 yıl kadar önce çöken kumanda ekonomisi modelinden sonra bugün Batı kapitalizminin geldiği son nokta olan neo-liberalizm de büyük bir çöküş süreci içerisine girdi. Yaşadığımız küresel ekonomik kriz ve artan çevre-sağlık sorunları ile sosyal patlamalar neo-liberal hegemonyanın artık devam edemeyeceğini gösteriyor. Bu iki başarısızlık örneği karşısında ise Türkiye’de geleneğini Kemalizm’den alan sosyal demokrat karma ekonomi modeli sorunlara ilaç olabilecek tek formül gibi görünüyor. Sosyal devletin güçlü bir şekilde yeniden inşa edilmesi, devletin özel sektörün başarısız olduğu alanlarda yeniden ekonomiye dönmesi ve düzenleyicilik rolünü sağlam bir şekilde üstlenmesi artık liberal çevrelerin dahi savunduğu fikirler arasına girebiliyor. Dış ticaret açığı ülkeleri yeniden gümrük uygulamaları konusunda düşünmeye ve kendi üretici ve halklarını korumaya yönelik tedbirler almaya sevk ediyor. Kamulaştırma-millileştirme uygulamaları bugün en kapitalist-liberal ülkelerde dahi çekinmeden yapılabiliyor. Bu gerçekler önümüzde dururken birileri hala Türkiye’de neden harekete geçmiyor ya da yanlış yollara savruluyor? Türkiye’de sosyal demokrat bir iktidar nasıl kurulabilir?..
Türkiye’de sol çevrelerin başarısızlığı uğramalarında temel sebep aslında Türk solunu oluşturan iki temel eksen olan Kemalizm ve Avrupa sosyalizminin doğru bir sentezinin henüz yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Sol kendi içerisinde tamamen ikiye bölünmüş ve bu iki eksen giderek birbirinden uzaklaşmaya başlamıştır. Avrupa solunun fikirlerini farklı toplumsal-yapısal koşulları olan ülkemizde aynen savunmaya kalkan liberal sol ne yazık ki yurtsever çizgiden saparak tamamen neo-liberal düzenin bir enstrümanı olmaya başlamış ve liberal-sağ çevrelerce korumaya alınmış ancak halk nezdinde ciddi bir başarı ve popülarite kazanamamıştır. Ufuk Uras liderliğinde Avrupa solunu, liberal solu temsil etmiş Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin liberal ve sağ medyadan aldığı bütün desteklere rağmen elde ettiği düşük oy potansiyeli ve marjinal görüntüsü bunun ispatı olsa gerek. Diğer tarafta ise Avrupa solunun giderek liberalleşmesi ve yurtsever çizgiden uzak teslimiyetçi bir anlayış benimsemesine tepki olarak daha da katılaşan ve bir olağanüstü dönem -yani Milli Mücadele ve Devrim- ideolojisi olan Kemalizm’i günümüz şartlarına göre yeniden yorumlamaktan kaçan bir ulusal sol blok bulunmaktadır. Ulusal sol cephe; -tüm ilerici reflekslerine rağmen- toplumsal gerçekliklerle bağdaşmayan bazı fikirleri ve bu fikirleri uygulamaya koymak adına seçtiği halktan kopuk makro projeler nedeniyle, yüzde 20’lik potansiyelini üst noktalara taşıyamamakta ve hatta radikalleşen fikirleri nedeniyle mevcut zor ekonomik koşullarda en az yüzde 20’lik bir potansiyeli olan sosyal demokrat çevreleri AKP’ye kaptırmaktadır. Öyleyse Türkiye’de gerekli olan sosyal demokrasi ve Kemalizm’in aynı potada yeniden ve daha başarılı bir şekilde eritilmesi ve doğru yöntemlerle sandıkta başarısının aranmasıdır. Peki bu nasıl yapılabilir?
Günümüzde liberal çevreler solun yeniden güçlenmesini önlemek adına sürekli sosyal demokrasi ve Kemalizm’i birbirlerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki sol çevreler de sürekli aynı hataya düşmekte ve liberal çığırtkanların oyununa gelmektedirler. Oysa Türkiye’de Kemalizm-sosyal demokrasi sentezi zaten Cumhuriyet tarihimizin doğal akışı içerisinde 1960 ve 1970’lerde gerçekleşmeye başlamıştı. Ancak bu sentez 12 Eylül darbesiyle henüz nihai ideolojik ve toplumsal konumunu bulamadan ve kendi geleneğini yaratamadan zorla silinmiştir. Şimdi ihtiyacımız olan sosyal demokrasi ve Kemalizm’in tek güçlü temsilcisi olarak görünen Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençleşecek kadrolarıyla bu arayışa yeniden başlaması ve ideolojik sentezini güçlü bir şekilde yaparak sağ ve sığ politikalar karşısında kendi alternatifini oluşturmasıdır. Türkiye’de modern sosyal, kültürel ve siyasal hayatın var olmasına sebebiyet veren Kemalizm Türk solunun bir kamburu değil, tam tersine avantajıdır. Kemalizm Türk solunun milli ayağını, kökünü, geçmişini oluşturmaktadır. Ancak geçen on yıllar içerisinde yaşanan toplumsal değişime uygun olarak Kemalizm de günümüzde yeniden yorumlanmalı halkın kimi tercihleriyle çatışıyor görünen bazı aşırı uygulamalar ve fikirler konusunda daha ılımlı davranılmalıdır. 21. yüzyıla uyarlanmış bir Altı Ok ideolojisi Türk solunun doğal olarak en güçlü kanadını oluşturacaktır. Türk solunun enternasyonal ayağını ise Kemalizm ile sentezlenecek olan sosyal demokrasi ideolojisi oluşturacaktır. Sosyal demokrasi, yakın bir gelecekte Belçika örneğinde görüldüğü gibi Avrupa’yı da felakete sürükleyecek olan aşırı kimlikçi politikalarından koparak ve yeniden sınıfsal çelişkiler ile sınıf politikalarını gündeme getirerek Türk solunun halkla ve dünya soluyla bütünleşen diğer önemli ayağını oluşturacaktır.
Sonuç olarak tekrarlamak gerekir ki; sosyal demokrasi ülkemizde Kemalizm düşmanlığı üzerinden değil ancak Kemalizm sentezi üzerinden yükselebilir. Sağın oyununa gelen ve bu şekilde Kemalizm-sosyal demokrasi sentezini engelleyen eski Stalinist yeni liberal çevreler Türkiye’de sadece sosyal demokrasinin iktidarını engelleyen geciktirici sistem aydını konumundadırlar. Sosyal demokrasi-Kemalizm sentezi 21. yüzyılda Türkiye’de bir daha kolay kolay yıkılmayacak güçlü bir proje olarak ortaya konulabilir. Bunun için toplumun değişik kesimlerinden uzman ve yetkili kişilerle kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Şunu da belirtmem gerekir ki, liberal hegemonya devam eder ve Kemalizm-sosyal demokrasi sentezi başarılı olamazsa, dünyayı ve Türkiye’yi bekleyen ekonomik ve toplumsal felaketler en azından Türkiye’de aşırı sağ faşist ve otoriter bir yönetime yol verecektir.