16 Ekim 2008 Perşembe

Ruanda Soykırımı


Yakın tarihte yaşanmış en büyük insanlık trajedilerinden biri olan Ruanda soykırımı; Batı dünyasının bu olaydaki sorumluluğuna ve yaklaşık 1 milyon insanın bu olay sonucunda katledilmesine rağmen büyük olasılıkla Batı dünyası için büyük bir kayba yol açmadığı ve bu olayda Batının gösterdiği ahlaksız tutum hatırlanmak istemediği için üzerinde fazla durulan bir konu değildir. Olay daha çok her yerde gösterime sokulmayan ve aday olmasına karşın hiçbir Oscar ödülüne layık görülmeyen muhteşem film Rwanda Hotel’in çekilmesinden sonra dünya kamuoyunun gündemine taşınmıştır. Bu yazıda kısaca Ruanda soykırımının nasıl geliştiğini ve Avrupalı devletlerin bu olaydaki rolünü sorgulayacağım.


Ruanda soykırımının temelleri aslında emperyalist Avrupalı güçler Belçika ve Almanya’nın Ruanda ve Burundi’den ayrılırken yaptıklarına dayanmaktadır. Bu iki ülkede yaşayan en iki kabileden biri olan Hutular; Etiyopya’dan 500 yıl kadar önce gelerek Ruanda ve Burundi’ye yerleşmişlerdir. Hutular tarımla uğraşırken kendilerinden daha önce bu bölgeye yerleşmiş Tutsi kabilesi ise büyükbaş hayvancılıkla geçinmektedir. Yüzyıllılar içerisinde iki kabile birbirine yakınlaşmış ve kabile mensupları arasındaki farklar neredeyse tanınmaz, bilinmez hale gelmiştir. Zira kabileler arası evlilik ve bir arada yaşam daima üst düzeyde olmuştur. Ancak özellikle Belçikalılar ülkede hâkimiyeti sağlamak için (böl ve yönet politikası) kabile farklılıklarını körüklemeye çalışmış ve azınlıkta olmasına karşın bölgenin esas sahibi olarak nitelendirdikleri Tutsileri avantajlı, elit azınlık durumuna geçirmişlerdir. Bu dönemde Tutsiler nüfusun yüzde 85’ini oluşturan Hutulara karşı yüzde 15’lik oranlarına karşın daha iyi eğitim alma şansı yakalamış ve devlet kademelerinde görev almışlardır. Belçikalılar Ruanda’dan, Almanlar ise Burundi’den çekildikleri 1962 yılında ise artık kabile farklılıkları sosyal yaşamı ciddi bir biçimde etkiler hale gelmiştir.


1962 yılında başlayarak çoğunluk olmalarına karşın devlet yönetiminde söz sahibi olamayan Hutular Tutsilere karşı ayaklanmış ancak bu ayaklanma ve etnik çatışmalar iki kabilenin yakınlığı ve sağduyulu tavırları sayesinde bir iç savaşa dönüşmemiştir. 1965 yılında seçimle iş başına gelen Hutu liderinin Tutsi teröristleri tarafından öldürülmesi ise etnik çatışmaların başlamasında önemli bir yer tutar. 1972 yılındaki Hutu ayaklanması nedeniyle Burundi’de çok sert önlemler almaya giden Tutsi kabilesi mensubu askerler 250.000 Hutu’yu öldürmüşlerdir. Olaylar artık çığırından çıkmış ve gözle görülür bir şekilde etnik soykırıma doğru ilerlemesine karşın insan haklarını her şeyin önünde tutan (!) Batı dünyası o sıralarda CİA darbeleriyle meşguldür ve kendi yarattıkları bu pisliği temizlemek konusunda bir çaba göstermezler. Karşılıklı adam öldürmeler, katliamlar sonucu yüzlerce yıllık dostluk bir kenara bırakılarak her iki taraf da birbirinden korkar ve bu korku nedeniyle birbirini dışlar olmuştur. Burundi’deki Tutsi kontrolü 1993 yılına kadar sürmüş ancak bu tarihte Melchior Ndadaye’nin başkan seçilmesiyle daha önce Ruanda’da da olduğu gibi Burundi’de de Hutu çoğunluk iktidarı ele geçirmeyi başarmıştır. Ancak olaylar Burundi’den önce Ruanda’da, hem de çok şiddetli bir şekilde başlayacaktır.


1973 yılından beri Ruanda’yı yöneten Hutu lideri başkan Juvenal Habyarimana’nın binlerce Tutsi’yi Zaire’ye sürgüne göndermesi sonrası Tutsiler kendi para-militer örgütlerini kurarak Hutu kontrolündeki polis ve askerle çatışmaya başlamışlardır. Bu çatışmalarda kullanılan silahları Batılı silah tüccarlarından elde eden Tutsi gruplarına karşı başkan Habyarimana da “Hutu Power” olarak bilinen bir kampanya başlatmış ve çatışmalar şiddetlenmiştir. 1994 yılı Nisan’ında ise başkan Habyarimana’nın başkent Kigali’de vurularak düşürülmesi sonrası Hutuların agresyonları artmış ve kısa sürede soykırımına dönüşen vahşi katliamlar Hutular tarafından başlatılmıştır. Askeri geçmişleri daha parlak olan Tutsiler de kısa sürede silahlanarak Hutulara karşılık vermiş ve birkaç ay içerisinde ülkede 1 milyon kişi hayatını kaybetmiştir. Olaylar bu vahşi soykırımla sona ermemiş ve Ruanda’dan Zaire ve Etiyopya’ya kaçmaya çalışan 1,5 milyon insan uzun süre yollarda, sınır kapılarında çok güç şartlarda yaşamaya mecbur kalmıştır. Birleşmiş Milletler tüm bu olaylar yaşanırken gerek askeri müdahale, gerekse tıbbi ve yiyecek yardımı konularında oldukça geç kalmış ve büyük bir felakete neden olmuştur. Bu etnik çatışmalar daha sonraları Zaire’ye de sıçrayacak ve burada da büyük toplu katliamlar yaşanacaktır. Birleşmiş Milletler’in geç müdahalesi sonrası Ruanda’da kontrol sağlandıktan sonra İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg Mahkemeleri’ni örnek alan İnsan hakları mahkemeleri kurulmuş ve binlerce kişi insanlığa karşı işledikleri suçlar nedeniyle hapsedilmiştir.


Ruanda soykırımı birçok konuda insanlığa büyük dersler vermektedir. Öncelikle bugün Lübnan’a asker göndermek için Amerika’nın teşvikleriyle büyük çaba gösteren ancak Irak işgali konusunda hiçbir şey yapamamış olan Birleşmiş Milletler’in aslında son derece sembolik bir kurum olduğu ve dünya politikasının hala ulusal çıkarlara göre ulus-devlet temelinde ve realizm anlayışı doğrultusunda şekillendirildiği karşımıza çıkan bir gerçektir. Ruanda’da bir soykırımın yaşanabileceği 1970’lerde belli olmasına karşın ABD ve Birleşmiş Milletler bu konuda hiçbir çaba göstermemiş ve Belçika’nın temellerini attığı kabileye dayalı etnik ayrımcılık kısa sürede bu noktalara kadar gelmiştir. İkinci önemli gerçek emperyalizmin ve emperyalist ülkelerin izlediği taktikler hakkındadır. Belçikalıların Ruanda’da yaptıkları uygulamanın kökeninde emperyalizmin böl ve yönet stratejisi yer almaktadır. Yugoslavya’nın parçalanması ve sonrasında yaşananlardan hala bir ders çıkarmamış olan komprador özgürlükçüler bugün aynı şeyi Irak ve Türkiye’de gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Kuşkusuz ki bir ülkede yaşanan etnik çatışma dışarıdan yapılabilecek insani görünümlü emperyal amaçlı müdahalenin meşru dayanağı olmaktadır. Bugün ABD ile kayıtsız şartsız işbirliği yapan Kürtlerin başlarına ABD’nin bu bölgeden çekilmesi veya kovulması sonrasında Türkiye’de değilse bile Irak’ta neler gelebileceği hepimizin aklında olması ve bölgesel güçler tarafından önlem alınması gereken konulardır. Bu olaydan çıkarılabilecek üçüncü ve belki de en önemli ders günümüzde küresel sermayenin yönlendirdiği dünyada insani değerlerin ve genel olarak insanlığın sıfırı tüketme noktasında olduğudur. Ruanda’da 1 milyon kişi katledilmiştir ancak olay Batı dünyasında neredeyse hiç bilinmemekte ve önemsenmemektedir. Felluce’de yaşananlar, Irak’ta ve Lübnan’da bugün hala devam eden katliamlar sanki başka bir dünyada yaşanıyormuşçasına insanlığın umurunda, bilgisinde, aklında, kalbinde değildir. Belki de bu konuyu en iyi şekilde Hotel Rwanda filminde Joaquin Phoenix’in canlandırdığı karakter ifade etmiştir; " I think if people see this footage, they'll say Oh, my God, that's horrible. And then they'll go on eating their dinners". Bu görüntüleri görüp, bu yazıyı okuyup yemek yemeye bir önceki şekilde devam edemeyecek tüm gerçek insanlara…


Ozan Örmeci


Ermeni Belge Düzmeciliği

Sözde Ermeni soykırımı konusunda ikna edici argüman ve belgeleri bulunmadığı için Mustafa Kemal’i kendilerine siper yapmak isteyen Ermeni lobileri, Avrupalı emperyalistler ve onların komprador işbirlikçileri, çeşitli bilgi ve belgelerde tahrifat yaparak Mustafa Kemal’e ait olduğu söylenen bazı sözleri gündeme taşımaktadırlar. Ancak Türkkaya Ataöv’ün yaptığı çalışmalar sonucunda bu sözlerin büyük bir bölümünün uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yazıda Ataöv’ün “A Statement Wrongly Attributed to Mustafa Kemal Atatürk” makalesi ve “Ermeni Belge Düzmeciliği” kitabından yararlanarak bu konuları aydınlatmaya çalışacağım.


Ataöv’ün çalışmasına göre bu tarihi çarpıtmaya uygun ortam yaratan unsur Mustafa Kemal ve İngiliz yanlısı askeri hâkim Nemrud Mustafa Paşa’nın (Kürt Mustafa şeklinde de geçer) sözlerinin Ermeni lobileri tarafından bilinçli olarak karıştırılmasıdır. Bunun iyi niyetli bir dikkatsizlik olmasının ihtimali de son derece azdır. Zira Türkkaya Ataöv’ün çalışmalarına ve tüm tekziplere rağmen Ermeniler ve Avrupalı müttefikleri bu konuda bir düzeltme yapma yoluna gitmemişler ve ısrarla hatalarını tekrar etmişlerdir. Bugün sözde Ermeni soykırımı konusunda çalışma yapan birçok satılık Türk araştırmacısı da aynı yolu izlemektedir.


Öncelikle söylenmesi gereken başta “Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası” olmak üzere hiçbir kaynakta Mustafa Kemal’in buna benzer bir sözünün yer almıyor olmasıdır. Ancak olayların başlangıcı Fransız yazar Paul du Véou’nun “Le Désastre D’Alexandrette” kitabının bir yerinde dip not olarak “Mustafa Kemal’in 27 Ocak 1920’de İstanbul’da bir mahkemede Ermeni katliamları nedeniyle Osmanlı Devleti’ni sorumlu tuttuğunu” söylediğini yazmasıdır. Ancak bu iddia oldukça komik kaçmaktadır. Zira Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi başlattığı 19 Mayıs 1919 tarihinden 1927 yılına kadar İstanbul’a hiç gitmemiş, hiçbir mahkemeye katılmamıştır. Dolayısıyla böyle bir açıklama yapmasına imkân yoktur. Aynı hata Jean Naslian’ın 1951 tarihli “Les Memoires de Mgr. Jean Naslian” kitabında da yapılmıştır. Naslian’ın bu hatayı Véou’nun kitabına mı yoksa Le Bosphore ve La Renaissance gibi İstanbul’da 1919–1920 arasında çıkarılan Ermeni gazetelerindeki çarpıtma haberlerine göre mi yaptığından emin değiliz. Ancak bir hata yapıldığı ortadadır. Hagopian Chaian’ın editörlüğünü yaptığı La Renaissance gazetesinde Nemrud Mustafa Paşa’nın sözlerini Mustafa Kemal’inmiş gibi gösteren çeşitli sözler yer almıştır. Bu konuyla ilgili tüm belgeler Türkkaya Ataöv’ün kitaplarında mevcuttur. Bu sözler tüm uyarı ve tekziplere rağmen Jean Mécérian’ın “Le Génocide du peuple Arménien” kitabında da yer almıştır.


Yapılan uyarılar sonucunda Ermeni yazar G. Guergerian; Massis Weekly dergisindeki 1967 tarihli makalesinde hatasını ilk kabul eden kişi olmuştur. Ancak buna rağmen bir diğer Ermeni yazar Leon Surmelian Andonian Shiragian’ın “The Legacy: Memoirs of an Armenian Patriot” kitabına yazdığı önsözde aynı hatayı pişkin bir şekilde tekrar etmiştir. Ancak tarih konusunda yapılan skandal hata fark edilerek Mustafa Kemal’in katıldığı iddia edilen mahkemenin tarihi bu defa 28 Ocak 1919 olarak değiştirilmiştir. Bu gibi saptırmalardan güç alan Sovyet Ermenileri G. Arutyunov ve G. Episkoposov da aynı çarpıtılmış iddiaları kitaplarına eklemişlerdir. Mari Kochar, Jon Kirakosian, Sovetakan Haiaistan ve Hagop Terjimanian da aynı hatayı yapanlar arasındadır. Ancak bir diğer Ermeni yazar ve The Armenian Review dergisinin editörü James H. Tashjian bilim etiğine aykırı bu davranışlardan rahatsız olarak 20 Mart 1982 tarihli The Armenian Weekly’de Mustafa Kemal’in böyle bir mahkemeye katıldığına ve böyle bir sözü söylediğine dair hiçbir delinin olmadığını açıkça belirtmiştir. Tashjian’ın da kabul ettiği şekilde mahkemeye katılan kişi Mustafa Kemal değil Nemrud Mustafa Paşa’dır. Zaten aynı mahkeme Mayıs 1920’de Mustafa Kemal hakkında idam kararı çıkaracaktır.


Büyük bir yalana dayalı olarak Mustafa Kemal’e atfedilen bu sözler daha sonraki tarihlerde de Ermeni lobilerince kullanılmaya devam etmiştir. Oysa Mustafa Kemal’in böyle bir sözü olmadığı gibi Anadolu’da Ermenilerin yaptıkları katliamları kınayan birçok sözü bulunmaktadır. Mustafa Kemal’in 5 Haziran 1919 tarihinde Havza’dan yazdığı mektupta Amasya’da Hıristiyanlara yönelik hiçbir Müslüman şiddet eylemi olmadığı halde Ermeni ve Yunan çetelerinin Müslüman nüfusa yönelik hırsızlık, tecavüz ve katliam eylemlerinden bahsedilmiştir. İsviçreli gazeteci olduğu söylenen Emil Hildebrand ismi üzerinde de şüpheler yoğunlaşmış, kendisine haberleri sonrası bir daha ulaşılamamıştır.


Durum buyken maalesef ülkemizde demokratikleşme ve insan hakları bahaneleri altında çok kirli bir oyun oynanmakta ve tarih gözlerimizin önünde kasıtlı olarak çarpıtılmaya çalışılmaktadır. Tarihi saptıran bu gibi kişilerle mücadele edebilmek için başta Türk tarihçileri ve sosyal bilimcileri olmak üzere tüm yurttaşların konu hakkında bilgi sahibi olmaları ve bilinçli yürütülen dezenformasyon kampanyaları ve psikolojik savaşın zararlı etkilerinden kendilerini korumaları gerekmektedir.


Ozan Örmeci

12 Ekim 2008 Pazar

Cumhuriyet Halk Partisi


Cumhuriyet Halk Partisi; kimilerince sevilen, kimilerince de nefret edilen ancak kuşkusuz herkesin kabul edeceği bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti siyasal tarihindeki en önemli ve bir anlamda devletin kurucusu niteliğindeki politik kurumdur. Aynı Hindistan Kongre Partisi ve Meksika’nın PRI’sı gibi devlet kuran parti özelliği bulunan CHP’nin bir diğer önemli özelliği çok partili rejime geçiş konusunda gösterdiği büyük çaba ve dünyadaki benzeri olan devlet kurucu siyasal partilerden bu yönüyle çok daha demokratik ve çoğulcu bir yapıya sahip olmasıdır. Sivas Kongresi’nde Anadolu’da çeşitli yerlerde kurulmuş olan “müdafaa-i hukuk” cemiyetlerinin Mustafa Kemal tarafından “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmesi sonrası 9 Eylül 1923 tarihinde Mustafa Kemal önderliğinde “Halk Fırkası” ismiyle kurulan CHP’nin tarihi, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihidir. 1960’lı yıllardan itibaren hem Mustafa Kemal mirasına sahip çıkan, hem de ortanın solunda olma iddiası bulunan CHP’nin günümüzde içinde bulunduğu zor durumun kökleri aslında partinin devrimci niteliğini dönemsel koşulların ve Mustafa Kemal’in siyasetten uzaklaşmasının da etkisiyle kaybetmeye başladığı 1930’lı yıllarda aranmalıdır. Yine partinin 12 Eylül sonrası belli sosyal grup ve sınıflarla bağlar geliştirmekteki başarısızlığı kuruluş aşamasında beliren yapı çerçevesinde incelenecektir. Bu yazımda CHP tarihini mercek altına alarak Kemalizm’in ve sol düşüncenin hangi sebeplerle gün geçtikçe CHP’den tasfiye edildiğini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.


CHP’nin Birinci Kongresi sayılan Sivas Kongresi’nin ardından ikinci kongresi, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle neticelenmesi ve Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sonra 15 Ekim 1927 tarihinde yapılmıştır. Mustafa Kemal’in Nutuk’u baştan sona okuduğu bu unutulmaz kongrede “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik” ve “Laiklik” CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsenmiş ve Mustafa Kemal partinin değişmez genel başkanı olarak kabul edilmiştir. Altı Ok’un kalan ikisi olan “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ise partinin üçüncü kongresi olan 10 Mayıs 1931 tarihli kurultayda parti programına eklenmiştir. Bu altı çok önemli ve ilerici ilke 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti anayasasına da eklenecek (1924 anayasası) ve devletin temel prensipleri olarak kabul görecektir. Partinin isminin Cumhuriyet Halk Partisi yapılması ise 9 Mayıs 1935 tarihli dördüncü kurultayda gerçekleşmiştir. CHP köklerini Milli Mücadele’yi örgütleyen Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinden alan bir parti olarak, parti üst kadrosunun ideolojik eğilimleri belli bir istikamette olmasına karşın daima kendi içerisindeki çoğulculuğu koruyan (pluralist) çok sesli ve çok renkli bir parti olmuştur. Partinin özellikle tek-parti dönemindeki elit niteliği ve kadro partisi olmaya yakın yapısı, partinin toplumun her kesimini kucaklayan bir siyasal kurum olmasını engellememiş ve belki de bu nedenle CHP hiçbir zaman tam anlamıyla “sol”da olamamış, adeta devletin kendisi olarak hep merkeze yakın kalmıştır. Bu tablonun ortaya çıkışında kuşkusuz 18 Haziran 1936'da Parti Genel Başkanı Vekili İsmet İnönü'nün yayınladığı genelge ile parti ile hükümetin birleştirilmesinin de etkisi büyüktür. Ancak CHP üst kadrolarının amaçladıkları devrimleri yapamamalarının temel nedeni dönemsel koşulların da etkisiyle partiye temel ilkelere ters düşebilecek sosyal grup temsilcilerinin ilerleyen süreçte dahil edilmiş olmasıdır.


Asker ve bürokrasi kökenli Kemalist Devrim’in mimarı CHP üst kadrolarının temel amaçları bilindiği üzere pozitivist ilkeler doğrultusunda tam bağımsız bir ulus-devletin yaratılması ve devletçi-halkçı-milli siyasi ve iktisadi programlar izlenmesidir. Buna paralel olarak Jakoben bir yapısı bulunan devrimin çeşitli yollarla tabana yayılması (Köy Enstitüleri-Halk Evleri) ve Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine yükseltecek sanayileşme, toprak reformu, çok partili demokratik rejime geçiş (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka deneyimleri) gibi atılımların yapılması planlanmıştır. Ancak henüz Milli Mücadele döneminde başlayan gerici isyanlar ve laik Cumhuriyet’e duyulan tepkiler, CHP elitlerinin zaman içerisinde partinin devrimci hedeflerinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur. Zaten bu durum parti mensuplarının sosyal kökenleri incelendiğinde de rahatlıkla görülmektedir. Mesela CHP’nin birinci kurultayına katılan delegelerden azımsanmayacak bir kısmının toprak ağası ve dini lider olması dikkat çekicidir. CHP kurulduğu dönemde örgütlü bir köylü ya da işçi kesiminin bulunmayışı ve ülkenin zor koşullar içerisinde adeta sıfırdan yeniden kurulacak olması, bunlara ek olarak yeni devletin laik yapısı ve Osmanlı’nın kolay kolay söküp atılamayan mirası nedeniyle CHP elitleri devrimci programlarından büyük ölçüde vazgeçmiş ve özellikle sorunlu bölgelerde halkı sistem yanlısı olarak tutabilmek için zengin toprak sahipleri ve saygın dini liderlere parti kapılarını açmışlardır. Yine parti ve devletin benimsediği “devletçilik” ilkesinin dönemsel koşulların da etkisiyle (Büyük Buhran, Keynesçi iktisadiyatın popülaritesi) yaygın kabul görmesine karşın, iş adamları ve yerli burjuvazi temsilcileri de CHP kadrolarında sıklıkla yer bulmuşlardır.


Mustafa Kemal’in aktif siyasetten uzaklaşmaya başladığı 1930’lu yıllarda CHP içerisinde iki grubun güç mücadelesi yaptığını görmekteyiz. 1950’lerde Demokrat Parti ve CHP arasında yaşanacak olan çekişmenin bir benzeri 1930’larda Celal Bayar önderliğindeki İş Bankası Grubu adıyla bilinen toprak reformu karşıtı liberal klik ve devletçi ekonomi yanlısı İsmet İnönü ve Recep Peker’in başını çektikleri bürokratik grup arasında yaşanmıştır. İş Bankası Grubu serbest piyasa ekonomisini, ABD ve Batı dünyası ile yakınlaşmayı savunan iş adamları ve toprak sahipleri tarafından desteklenen CHP’nin liberal sağ kanadını oluştururken, daha otoriter ve doktriner tavrı bulunan bürokratik kanat devletçiliği, toprak reformunu ve tam bağımsızlığı savunmasıyla CHP’nin sol kanadını oluşturmaktadır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki İnönü’cü bu grubun sol anlayışı da; henüz bir işçi ve köylü sınıfı olmayan Türkiye Cumhuriyeti gibi çok geri kalmış bir ülkede sınıfsal temeli bulunmayan korporatist ve devletçi ekonomi temelli bir sol anlayıştır. CHP içerisinde ayrıca Cumhuriyetçi Muhafazakarlar olarak bilinen, yavaş ve aşamalı değişim yanlısı bir grup ve Kadro Dergisi yayınları doğrultusunda sosyalist dünya görüşüne sahip olan küçük bir komünist klik de bulunmaktadır. Ancak esas mücadele liberal ve bürokratik grup arasında yaşanmıştır. Büyük Buhran sonrası devletçiliğin dünyada prim yapması ve Kadro Hareketi’nin büyük ses getiren sosyalizm yanlısı yayınları neticesinde 1930'larda 1940’larda liberal kanat zayıflatılmış ve İnönü’nün devletçi-bürokratik grubu ön plana çıkmıştır. Zaten Atatürk'ün ölümü sonrası cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün yapacağı ilk iş; liberal kanadın önde gelen ismi Celal Bayar'ı başbakanlıktan almak olmuştur.


Ancak CHP’nin ardı ardına gelen feodal temelli ve dış destekli Kürt-İslam ayaklanmaları karşısında zor duruma düşmesi liberal kanadın elini güçlendirmektedir. Zira ordunun bu derece zayıf, nüfusun bu denli az olduğu bir ülkede toprak reformu yapmaya kalkmak oldukça riskli bir iştir. Nitekim 1945 yılında TBMM’de görüşülen toprak reformu konusu Recep Peker ekibinin tüm baskılarına karşın Celal Bayar ve Adnan Menderes başta olmak üzere liberal grubun şiddetli muhalefeti ve İnönü’nün tarafsız kalmayı seçmesi neticesinde rafa kaldırılmıştır. Belki de ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesinin ve ulus-devlet dönüşümünün tamamlanamamasının en önemli sebebi olan devletin güneydoğu’daki feodal düzene hakim olamayışı ve bu bölgeye yabancı kalışı bu yolla sağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası beliren ve batı dünyası tarafından abartılan Sovyet tehdidi, CHP içerisinde liberal kanadın daha da güçlenmesini sağlayacak ve çok partili rejime geçilmesiyle beraber CHP’den kopan liberal grup Demokrat Parti’yi kuracaktır. Ancak CHP ve DP’nin 1950’li yıllardaki tüm çekişmelerinin asıl sebebi ekonomi politikaları değil, dinin siyasete alet edilmesi konusu olacaktır. Nato süreci ile beraber Türkiye’yi batı bloğuna yanaştıran İsmet İnönü ve CHP’nin ekonomi politikasında savunduğu fikirler Demokrat Parti’nin programından çok da farklı değildir. Her iki parti de karma ekonomi yanlısı olmuş ancak DP daima sanayici ve toprak sahibinin çıkarını emekçi kesimin haklarından önde tutmuştur. İki partiyi birbirinden ayıran en önemli fark ise CHP’nin toplumun tüm kesimi kucaklamaya çalışan bir devlet partisi olma gayreti ve Kemalist ilkelerin korunmasına yönelik dikkatli tutumu, DP’nin ise burjuvazi ve feodal elitin çıkarını koruyan bir sınıf partisi olduğunu dini söylemi ve tarikatlarla geliştirdiği bağlar sayesinde gizlemeye çalışması ve gücünü konsolide etmek için Kemalist prensipleri ayaklar altına almaktan kaçınmamasıdır. TBMM’ye inanılmaz geniş yetkiler tanıyan tek-parti döneminden kalma 1924 anayasasının desteğiyle faşist-diktatörlük benzeri bir yönetim kuran Demokrat Parti 27 Mayıs devrimi ile kapatılırken, 1960’lı yıllar 1961 anayasası ile birlikte daha fazla özgürlüğü ve daha solda bir CHP’yi müjdeliyordu...


1960’lı yılların ortalarında ABD ile bozulan ilişkiler ve kesişen çıkarlar, tüm dünyada esmekte olan sol rüzgarları ve Türkiye’de örgütlü bir işçi sınıfının 1961 anayasası neticesinde ortaya çıkmasıyla CHP merkezden biraz sola açılarak kendisini “ortanın solu” olarak tanımlamaya başladı. Genel Başkan İsmet İnönü'nün Temmuz 1965'de gazeteci Abdi İpekçi'ye verdiği mülakatta açıkladığı ve o günden sonra tartışılmaya başlanan "ortanın solu" görüşü, 18 Ekim 1966 tarihli kurultayda partinin resmi politik çizgisi olarak kabul edildi. İsmet İnönü döneminde son derece kontrollü bir sol anlayışı bulunan CHP’liler yine de rakipleri büyük demagog Süleyman Demirel ve Adalet Partisi mensuplarının “komünist Sovyet ajanı bunlar”, “ortanın solu Moskova’nın yolu” suçlamalarından kurtulamıyordu. 14 Mayıs 1972 tarihli unutulmaz kurultayda genel başkanlıktan ve partiden istifa eden İsmet İnönü’nün yerine genç ve idealist Bülent Ecevit’in genel başkan olması sonrasıysa CHP soldaki konumunu netleştirmiş ve “ortanın solu”nun yerine gelen “demokratik sol” kavramıyla reformlar yoluyla düzen değiştirici bir parti olduğunu vurgulamıştır. Bu yıllarda CHP kendi içerisindeki çoğulcu yapıyı bir nebze olsun değiştirebilmiş ve şehirli emekçi-çalışan kesimle, köylü ve öğrenciyle geliştirdiği sıkı bağlar neticesinde oy oranlarını yüzde 40’ın üzerine taşımıştır. CHP bu dönemde Sosyalist Enternasyonal’e de üye olmuş ve çağdaş bir sosyal demokrasi anlayışı benimsemiştir. Evrensel sosyal demokrasi ilkeleri doğrultusunda özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve etkinliği ile demokratikleşme ilkeleri de CHP programında yer almıştır. Ancak özellikle güney doğuda parti temsilcilerinin toprak ağası olma geleneği değişmemiş ve bu nedenle CHP üst kadrosu hedeflediği devrimlerin birçoğunu gerçekleştirememiştir. Türkiye’nin demokratik bir siyasal mücadelen çıkıp, emperyalist güçlerin isteği doğrultusunda sokak çatışmalarına sahne olduğu 1970’lerin ikinci yarısında ise CHP tüm iyi niyetine ve çabalarına karşı istediği toplumsal dönüşümleri gerçekleştirememiş ve şiddetli esen sol rüzgarları 12 Eylül sonrası bir anda dinmiştir.


12 Eylül sonrası solda yaşanan dağınıklık, sosyal demokratların CHP ve DSP çatıları altında birleşmesiyle bir nebze olsun düzelmiş ancak CHP gün geçtikçe devrimci Kemalist hedeflerden ve soldan uzaklaşan tutumu neticesinde emekçi ve çalışan kesimin oylarını İslami söylemi olan partilere kaptırarak daha çok yükselen siyasal İslam tehlikesine karşı laiklik üzerinden oy toplayan bir şehirli orta sınıf ve şehirli aydın partisi haline gelmiştir. Bunda etkili olan kuşkusuz CHP’nin henüz parti kuruluşunda var olan yumuşak ideolojik yapısı ve toplumun tüm kesimlerini kucaklayan düzenidir. Yani Türkiye’nin çok partili rejime ve bir kapitalist demokrasiye dönüşmesini kolaylaştıran bu yapı aslında CHP’nin devrimci hedeflerinden uzaklaşmasının da en önemli faktörü olmuştur. Devletçi ekonomi prensibi parti üyesi burjuvazi temsilcilerinin de etkisiyle ithal ikamesi politikalarına dayalı bir karma ekonomi modelinden öteye geçememiş, dahası toprak reformu gibi çok önemli bir devrimci adım partinin özellikle güney doğu bölgesindeki üst düzey toprak ağası üyeleri nedeniyle atılamamıştır. 1970’lerde CHP’nin sınıfsal politikaları 12 Eylül nedeniyle durdurulmuş ve CHP dönüşümünü tamamlayamadan yeniden bir merkez partisi olarak darbe sonrası karşımıza çıkmıştır. Bugün Türkiye’nin tam bağımsızlık ve demokratikleşme yolunda atması beklenen adımları, yapması gereken reformları CHP’nin gerçekleştirememesindeki temel neden işte bu dönüşümün sağlanamamış olmasıdır. CHP ileri gelenleri bu nedenle idealizmlerinden uzaklaşarak yükselen teokrasi tehlikesine karşı laiklik ve bir tür tatlı su Kemalizm’ini partinin ana ideolojisi haline getirmiş ve dış politika-ekonomi gibi konularda temel hedeflerden uzaklaşılmıştır. Kemal Derviş’in partiye üye olması ve dış politikada Amerikancılık ve AB’cilik dışında alternatif bir proje ortaya konulamaması bunun en basit örneği olsa gerek.


CHP bugün hala sağlam tohumları neticesinde birçok konuda iktidar partisinin aksine Türkiye’nin bağımsızlığını (1 Mart tezkeresi, Kıbrıs meselesi, Kuzey Irak ve terör sorunu vs.), demokratikleşmeyi (laiklik, Alevi cemaatiyle geliştirilen ilişkiler, dokunulmazlıkların kaldırılması vs.) ve emeğin hakkını savunan (fındık meselesi, Sosyal Güvenlik Reformu'na muhalefet vs.) ilerici bir anlayışa sahip. Ancak dış politikada ve ekonomide hiçbir alternatif üretilemediği ve laiklik ile Atatürk mirası propagandasıyla oy arandığı, gerçek bir dönüşüm hedeflenmediği için CHP’nin somut bir başarıya ulaşma ihtimali zayıf gözüküyor. Partinin oy oranının yüzde 20’leri aşması şimdilik çok zor gibi. Dahası parti iktidar dahi olsa, düzenin değişimine yönelik yapabilecekleri çok sınırlı. Partinin 1970’lerde giriştiği sınıfsal bağları güçlendirme ve alternatif bir kalkınma programı yaratma çabaları tamamen rafa kaldırılmış durumda. O nedenle Türkiye’nin tam bağımsızlığını, demokrasiyi ve emeğin korunmasını-yüceltilmesini isteyenlerin CHP’ye bir süre daha “bekleyin” demeleri veya parti içerisinde yeni arayışlara girmeleri gerekiyor…
KAYNAKLAR:

- Belge.net, “CHP ve Kurultaylar Tarihi”, http://www.belgenet.com/parti/chpkurultay.html
- Özbudun, Ergun & Kazancıgil, Ali, “Atatürk: Founder Of A Modern State”, (1986), London: C. Hurst
- Heper, Metin, “İSMET İNÖNÜ The Making Of A Turkish Stateman”, (1998), Boston: Brill
- Mango, Andrew, “Kemalism İn A New Century”, Brian W. Beeley’in “Turkish Transformation: New Century New Challenges” kitabından, (2002), Huntington: The Eothen Press, 22-36
- Cumhuriyet Halk Partisi resmi web sitesi, http://www.chp.org.tr/
- Dağıstanlı, Fatin, “Sosyal Demokratlar”, (2004), İstanbul: Bilgi Yayınevi

Ozan Örmeci

Bu makale Ozan Örmeci'nin "İttihat ve Terakki'den AKP'ye Türk Siyasal Tarihi" adlı kitabından alınmıştır. Kitabı satın almak için İdefix, Kitap Yurdu ve benzeri kitap satış sitelerine bakabilirsiniz.

Scarface




Hiçbir dalda Oscar ödülüne aday dahi gösterilmemiş olsa da, kuşkusuz sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan Scarface; Al Pacino'yu keşfeden adam olarak da bilinen Martin Bregman'ın prodüktörlüğünde 1982-1983 senelerinde çekilmiş ve hazırlanmış ve 1983 senesinde sinemalarda vizyona girmiştir. Al Pacino ile çalıştığı her filmi Pacino'yu düşünerek ve ona uygun bir karakter yaratarak ürettiğini söyleyen Bregman'ın yanısıra diğer prodüktörler Peter Saphier ve Louis A. Stroller'dır. Filmin senaryo yazarı ise Sidney Lumet'ten bu işi devralan ve filmin senaryosunu Paris'te kokain alemleri yaparak yazdığını itiraf eden Oliver Stone'dur. Scarface'in yönetmeni ise gerçekten muazzam bir işe imza atan ve mükemmel bir hikayeyi enfes görüntü ve çekimlerle seyirciye en etkili şekilde sunmayı başarabilen Brian De Palma'dır. Gösterime girmeden önce aşırı dozda şiddet ve argo kullanımı olduğu için haftalarca mahkemeleri süren, sinema dünyasında o yıllarda acımasızca eleştirilen, neredeyse hiçbir ödüle layık görülmeyen ancak yıllar geçtikçe bir kült film olma yolunda hızla ilerleyen Scarface'in çekiliş hikayesi ve bazı detaylarına birlikte göz atalım.


Bilindiği üzere bu film aslında bir yeniden çevrim projesi olarak 1932 tarihli Howard Hawks'ın aynı isimli filminin üzerine kuruludur. Ancak Hawks'un yönettiği ve Paul Muni ile George Raft'ın yıldızlaştığı sinema tarihinde unutulmazlar izler bırakmış bu film; 1920'lerde Volstead yasası olarak da bilinen içki yasağının olduğu dönemde İtalyan mafyasını (la cosa nostra) konu alan bir filmdir ve günümüz Amerikan mafyasının gerçekliklerine oldukça uzak düşmektedir. Scarface'in yeniden çevrimi aslına bakılırsa Martin Scorsese-Robert De Niro ikilisinin de üzerinde uzun süre durduğu ancak günümüze nasıl uyarlayacaklarının yolunu bulamadıkları için askıya aldıkları bir projedir. Martin Bregman-Al Pacino ikilisi büyük dostluklarına rağmen aynı zamanda sıkı bir rekabet içinde oldukları Martin Scorsese-Robert De Niro ikilisinden önce davranarak bu projeyi gerçekleştirebilmek için yola çıkmışlardır. Ancak işleri hiç de kolay değildir zira Scarface gibi efsane bir filmi yeniden çekmek büyük bir risktir ... Bregman'ın senarist olması için başvurduğu Sidney Lumet filmi günümüze uyarlama konusunda biraz yol almış ve İtalyan asıllı mafioso karakterin bu filmde Kübalı bir Hispanik uyuşturucu kaçakçısı olmasına karar vermiştir. Ancak Lumet senaryonun devamını bir türlü getirememektedir. Dahası yönetmen olarak seçilen Brian De Palma ile de aralarında ciddi sorunlar vardır ve hatta bu sorunlar De Palma'nın bu projeden bir süre ayrılmasına dahi yol açacaktır. Bundan sonra Bregman-Pacino ikilisi filme senarist olarak Bregman'ın yakından tanıdığı ve çok güvendiği o zamanların genç yeteneği Oliver Stone'u getirmeyi tercih ederler. Stone projeye çok sıcak bakmamasına karşın yönetmenliğini yaptığı The Hand filminin çuvallaması sonrası acilen para bulmak zorundadır ve para kazanmak için projeye dahil olmayı kabul eder. Lumet'in başlangıç fikirleri Stone'un da aklına yatar. Ancak hikayeyi derinleştirebilmesi için bu dünya hakkında daha fazla bilmek zorundadır. Belki Vietnam Savaşı'nı ve Vietnam gazilerinin ruhsal yapısını Hollywood'da en iyi bilenlerden biri odur ancak şimdi bambaşka bir dünyaya girmek, bambaşka bir dünya yaratmak zorundadır. Bu nedenle çalışmalara başlayan Stone, Hispanik komünitenin ve uyuşturucu trafiğinin yoğun olarak bulunduğu Miami şehrine gider ve burada eski suçlularla, mahkumlarla, polislerle ve mafya patronlarıyla görüşmeler yapar. Hatta bu işi iyice öğrenmek isteyen Stone Bolivya'ya kadar gidecek ve burada daha önce görüştüğü Amerikalı bir yargıcın ismini söylemesi nedeniyle görüşmekte olduğu uyuşturucu kaçakçılarıyla başı ciddi bir derde girecektir. Bolivya ve Miami günleri sonrası kafasında bir şeyler tasarlayan Stone Paris'e gider ve burada kaldığı 3 haftada kokainli partiler sonrası sabahlara kadar senaryo üzerinde çalışır. Stone'un yapmak istediği orjinal filmden bazı temaları alarak yeni ve daha sarsıcı bir film yaratmaktır. Stone'un o dönem yaşadığı karanlık hayat ve sorunlu kişiliği bu karanlık senaryoyu kanımca oldukça etkilemiştir. Senaryoyu etkileyen bir başka faktör Stone'un zevkleridir. Mesela Pacino'nun canlandırdığı baş karakter Tony Montana ismini Stone'un tuttuğu Amerikan futbolu takımı San Francisco 49ers'ın efsanevi quarterback'i Joe Montana'dan almıştır. Stone diyaloglara da büyük özen göstermiş ve Montana karakterinin zaman zaman komik olabilmesini de sağlayan monologlar yazmıştır.


Stone'un senaryosu Pacino-Bregman-De Palma üçlüsü tarafından çok beğenilir ve çalışmalar hızlandırılır. Sıra oyuncu seçimine gelmiştir. Bregman'ın deneme çekimlerinde çok beğendiği ve Küba Devrimi sonrası Amerika'ya kaçmış bir ailenin çocuğu olan, sinema deneyimi çok sınırlı düzeyde olmasına karşın denemelerde herkesi büyüleyen Steven Bauer, Manny Ribera rolü için seçilir. De Palma'nın endişesi Pacino gibi çok büyük bir oyuncunun yanında Bauer'in sönük kalması ihtimalidir ancak korktuğu başına gelmeyecek ve Bauer rolüne cuk diye oturacaktır. Elvira Hancock karakteri için de uzun süren deneme çekimleri yapılır ve bu çekimlere o dönemin tüm genç Hollywood yıldızı adayı aktrisler katılır. Grease 2 filmiyle dikkatleri çekmiş Michelle Pfeiffer soğuk görüntüsüne karşın güzelliği ve rol yeteneğiyle Bregman ve De Palma'dan onay alır. Pacino ile beyazperdede uyumlu gözüküp gözükemeyeceği biraz akılları karıştırır ancak Pfeiffer'in deneme çekimlerindeki başarısı sonrası onun seçilmesine kesin olarak karar verilir. Gina Montana karakteri için Mary Elizabeth Mastrantonio, Frank Lopez karakteri için Robert Loggia, Omar Suarez karakteri için de F.Murray Abraham seçilirler. Filmin diğer kayde değer oyuncuları Alejandro Sosa rolündeki Paul Shenar, Mel Bernstein rolündeki Harris Yulin ve Alberto rolündeki Mark Margolis'tir. Margolis ve Abraham filmde çok kısa bir süre rol almalarına karşın bu filmdeki performanslarıyla dikkatleri üzerlerine çekecek ve kariyerleri hızla ilerleyecektir. Zaten F.Murray Abraham hemen ertesi sene Amadeus filmindeki Antonio Salieri rolüyle Oscar'a uzanacaktır. Filmin çekimleri sırasında senaryoda birçok değişiklik de meydana gelir. Bunlar hep Bregman-Stone-Pacino-De Palma dörtlüsünün kollektif bir şekilde çalışmaları ve fikir yürütmeleri sonrasında olmuş ve ortaya gerçekten harika bir eser çıkmıştır.


Film için büyük setler hazırlanır. Miami ve Hispanik komünitenin yaşadığı atmosferi yansıtmak için canlı renklere ağırlık verilir. Dönemin trendi disko kültürü hakkında araştırmalar yapılır ve tüm gece kulübü sahneleri ve müzikler buna uygun şekilde hazırlanır. Ancak bir sorun ortaya çıkar. De Palma'nın filmi ağırlıklı olarak çekmeyi düşündüğü Miami'de Küba göçmenleri arasında bir söylenti çıkmıştır ve filmin Fidel Castro tarafından finanse edildiği söylenmektedir. Ayrıca filmin Küba göçmenlerini karalamaya yönelik bir kampanya olduğu düşüncesi ortaya atılır. Çekim ekibi bu nedenle zor çalışma koşullarının bulunduğu Miami'den ayrılarak setleri New York ve Los Angeles'ta yeniden kurarlar. Filmin müzikleri için de inanılmaz emek verilmiştir. Cat People ve Flashdance filmlerindeki eserleri etkileyici bulunan Giorgio Moroder filmin tema müziklerini bestelemesi için işe alınır. Gerçekten Moroder inanılmaz bir iş çıkaracak ve Tony Montana'nın karanlık ve derin karakterini yansıtan mükemmel tema müziklerine imza atacaktır. Scarface oyunculuk açısından da gerçekten efsane olmayı hak eden bir filmdir. Method acting olarak bilinen metot oyunculuğu yöntemini benimsemiş olan Pacino, haftalar boyu İspanyolca ve İspanyol diyalektiyle İngilizce konuşma konusunda çalışmalar yapar. Filmde beraber çok sahnesinin olduğu Steven Bauer ve Michelle Pfeiffer ile de beraber zaman geçirmeye ve canlandıkları rolleri yaşamaya büyük özen gösterirler. Tabii ki filmde emeği olan bir diğer kişi yönetmen Brian De Palma'dır. Palma'nın cesareti ve yenilikçiliği henüz giriş sahnesinde kendini belli edecektir. Üstad filme Tony Montana'nın yüzündeki yaranın ve psikopat karakterinin seyirciye tanıtılacağı ve adeta "buyrun kötü adamımızla tanışın" tadındaki bir yakın çekim sahnesiyle başlar ki bu Hollywood filmleri için hiç de alışık olduğumuz bir durum değildir. Film genelde çok fazla şiddet içerdiği için eleştiriler almıştır ancak film objektif bir gözle izlendiği zaman görülecektir ki en abartılı kol kesme sahnesinde dahi yönetmen şiddet göstermekten çok akıl almaz bir şekilde bu şiddet havasını farklı yollarla izleyiciye teneffüs etmiştir. Bahsi geçen kol kesme sahnesinde yalnızca kolu kesilen karakteri canlandıran oyuncunun gözlerine yapılan bir yakın çekim, öncesinde korkutucu bir testere ile yaklaşma sahnesi ve dehşet verici bir ses efekti kullanılmıştır. Yani kol kesme gibi bir sahne yoktur ancak De Palma nasıl yapabiliyorsa belki öyle bir sahneden daha etkili ve korkunç olarak bunu izleyiciye aktarmayı başarmıştır. Scarface filminde şiddet sahneleri yoktur, Scarface filmi atmosferi sayesinde kendisi bir şiddet unsuru olmayı başarmıştır.


Scarface gangster ve şiddet filmlerinin piri, ulaşabileceği son nokta olarak sinema tarihine geçmiş gerçekten unutulmaz bir filmdir. Filmi izledikten sonra etkisinden çıkmak gerçekten kolay olmamaktadır. Filmin siyasal mesaj vermekten çok sanatsal ve ticari kaygılarla çekilmiş olması ve buna ek olarak siyasal mesajlarının net olmamasına rağmen Tony Montana karakteri ile bir Amerikan rüyası ve sistemi eleştirisi yapıldığı söylenebilir. Montana'nın anti-komünist propagandası filmde esas olarak bir kötü karakteri canlandırıyor olması nedeniyle belki de ters yönde mesajlar içermektedir. Stone'un o dönemler şiddetli bir anti-komünist olmasına rağmen aynı zamanda kendi ülkesinde de bir muhalif olduğu bilinen bir gerçektir ve bu nedenle filmi bir Amerikan sistemi eleştirisi olarak kabul etmek sanırım çok da yanlış olmayacaktır. Ancak belirttiğim gibi filmi yaratan kişilerin öncelikli kaygıları ticari ve sanatsaldır. Bu nedenle filmin ideo-politik tavrı konusunda kapsamlı bir analiz yapmak bence yersiz olacaktır.


KAYNAKLAR:
- Scarface 2 disc Anniversary Edition dvd
- İmdb.com, http://www.imdb.com


Ozan Örmeci

1983 sonrası anayasal reformlar

Oldukça anti-demokratik ve baskıcı özellikleri bulunan, oydaşmacı değil çatışmacı bir metotla hazırlanmış 1982 Anayasası’nın düzeltilmesi süreci 1980’lerin ortalarında başlamış ancak asıl büyük ivme 1990’larda yakalanmıştır. 12 Eylül’ün yarattığı bir isim olan Turgut Özal ANAP’ın iktidarda olduğu 1983-1991 arası dönemde her nedense liberal söylemine karşın anayasa konusunda fazla bir girişimde bulunmak istememiş ve özellikle yeniden yükselebilecek olan sol hareketlerden çekinerek anti-demokratik düzenin devamını sağlamıştır. Özal’ın bu tavrında Cumhurbaşkanı Kenan Evren’le bir sorun yaşamamak istemesinin de muhakkak payı olmuştur. Yine de Özal birkaç defa anayasanın çok ayrıntılı olduğunu ve hükümetin dinamizmini engellediğini ifade etmiştir. ANAP iktidarı döneminde yapılan tek anayasal değişiklik 18 Mayıs 1987 tarihinde alınan kararla oy verme yaşının 21’den 20’ye indirilmesi, TBBM üye sayısının 400’den 450’ye çıkarılması, eski siyasetçilerin yasakları konusunda referanduma gidilmesi ve en önemlisi anayasanın değiştirilebilmesi konusunda daha esnek uygulamaların kararlaştırılmasıdır. Buna göre bir anayasa değişikliği önerisi beşte üçten fazla ancak üçte ikiden az oy aldığı takdirde Cumhurbaşkanı tarafından da geri iade edilmediyse halk oylamasıyla karara bağlanacaktı. Böylelikle anayasal değişikliklerin önü bir nebze de olsa açılıyordu. Ayrıca 6 Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumda % 50,1 gibi kıl payı bir farkla siyasal yasaklı liderlere siyasete dönüş yolu açılıyordu. Aslında Özal’ın hedefi tüm siyasal partilerin destek verdiği yasakların kaldırılması olayını halka reddettirerek başta Süleyman Demirel olmak üzere rakiplerini bertaraf etmekti. Ancak sandık kendisini kıl payı farkla da olsa hayal kırıklığına uğramıştı. ANAP döneminde kayda değer başka bir gelişme olmamış ve beklenen demokratik atılım yapılamamıştır. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimler sonrası kurulan DYP-SHP koalisyonu ise bu konuda nispeten daha başarılı olacaktır.


1991 yılında kurulan DYP-SHP koalisyonu döneminde köklü anayasal değişiklikler yapılması bekleniyordu. Ancak bu iki partinin meclisteki ağırlığı bırakın üçte ikiyi, beşte üç çoğunluğa bile ulaşmıyordu. Bu nedenle anayasal değişiklikler için ANAP, Refah Partisi ve Demokratik Sol Parti gibi meclisteki diğer partilerin desteğine ihtiyaçları vardı. Aslında yeni bir anayasa yapma taraftarı olmasına karşın SHP’liler 1982 anayasasının 75 maddesini koruyan, 96 maddesini değiştiren ve 23 maddesini kaldıran bir değişikliği parlamentoya sundular. Bu 23 maddeden 13’ü konusunda DYP ile uzlaşıldı. Ancak cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü ve Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesi, 1994 yerel seçimleri, dahası Tansu Çiller’in genel başkanlığa gelmesi ve SHP’nin CHP’ye katılması gibi olaylar nedeniyle anayasal değişiklikler süreci kesintiye uğradı. Yine de 1994 ilkbaharında meclis başkanı Hüsamettin Cindoruk’un gayretleriyle anayasal değişiklik paketi yeniden gündeme getirildi. DYP, ANAP ve CHP aralarında bir uzlaşı sağlarken, demokratik-oydaşmacı ilkelerden uzak bir tavır tanınan siyasal İslamcı Refah Partisi, anayasanın 24. maddesinin kaldırılmaması sebebiyle kendisine de fayda sağlayacak olan bu demokratik açılımın lehinde oy vermeyeceğini açıkladı. 24. maddede “devletin din kurallarına dayandırılamayacağı” ve “kimsenin din ve dini duyguları çıkar veya nüfuz sağlamak amacıyla istismar edemeyeceği” yer alıyordu. Bu maddeye ANAP-DYP-CHP-DSP gibi partiler olumlu bakarken, bunun türban yasağı için bir dayanak olduğunu düşünen RP’liler maddenin kaldırılmaması halinde anayasal değişiklikler lehinde oy vermeyeceklerini belirttiler. Bunun üzerine koalisyon hükümeti Bülent Ecevit DSP’si ve MHP’nin desteğini alarak değişiklikleri yasalaştırmayı kararlaştırdılar.


Yapılan meclis oturumları ve oylamalarda yasaların bir kısmı kabul edilmedi. Bunun birkaç önemli sebebi vardı. Öncelikle 12 Eylül sonrası pompalanan muhafazakarlık ve Türk-İslam sentezi görüşü nedeniyle sol muhalefet İslamcı çizgiye kaymış ve siyasal İslam hızla yükselmekteydi. Böyle bir ortamda Refah Partisi’nin 24. maddeye yaptığı muhalefet muhafazakar tabanı bulunan ANAP ve DYP’den de kısmen destek almıştı. İkincisi DYP’li Anayasa Komisyonu’nun etkili ismi Coşkun Kırca’nın sol düşmanlığı nedeniyle grev ve toplusözleşme haklarını içeren sendikal haklara karşı olmasıydı. Bu nedenle sendikal hakları geliştiren bazı yasalar meclisten çıkamayacaktı. Üçüncü olarak DYP lideri Tansu Çiller’in bu değişikliklerin mimarı olarak sivrilmesinden çekinen ANAP’lılar bazı yasaları değiştirmekte isteksiz davranıyorlardı. Sonuçta DYP-CHP koalisyonunun yapabildiği önemli anayasal değişiklikler şunlar olmuştur;

-Demokratik bir rejim için yüz karası niteliğindeki sendikaların, derneklerin, vakıfların, kooperatiflerin ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının siyasi faaliyetlerde bulunma ve siyasi partilerle işbirliğine girme yasakları kaldırılmıştır.
-Oy verme yaşı 18’e indirilmiştir.
-TBMM üye sayısı 450’den 550’ye çıkarılmıştır.
-Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarına oy verme hakkı tanınmıştır.
-Yüksek Öğretim Kurumları öğretim üyeleri ve öğrencilere siyasal partilere üye olma hakkı tanınmış, siyasal partilere üye olma yaşı 18’e indirilmiştir.
-Siyasal partilere kadın ve gençlik kolları, vakıflar ve yurt dışında örgütler kurma hakkı tanınmıştır.
-Derneklerin ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin idari bir kararla durdurulması zorlaştırılmıştır.
-Milletvekilliğinin kaybına ilişkin koşullar sınırlandırılmış, parti değişikliği milletvekilliğinin düşme sebebi olmaktan çıkarılmıştır.
-Bir partinin kapatılması durumunda; partinin kapatılmasına yol açan milletvekilleri dışında milletvekilliklerinin düşmemesi yolunda karar alınmıştır.


1982 anayasasının tasfiyesi süreci 1999, 2001, 2002 ve 2004 anayasal değişiklikleriyle devam etmiştir. Bu konuda her ne kadar Türkiye’ye yönelik çift-standart uygulamaları nedeniyle tepki çekse de, Avrupa Birliği uyum süreci katalizör işlevi görmüştür. 1999’da yapılan değişikliklerle DGM’lerin kendi yargı çevrelerinde sıkıyönetim askeri mahkemelerine dönüştürülebileceği hakkındaki son fıkra kaldırılmış, özelleştirmelerinin önü açılmış ve kamu hizmetlerinde doğan uyuşmazlıkların milli ve milletlerarası tahkim yoluyla çözülebileceği kabul edilmiştir. 2001 yılında yapılan en geniş kapsamlı reform sürecinde ise idam cezası kaldırılmış, işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin sendika kurma hakları anayasal temele kavuşturulmuş, temel hak ve hürriyetleri düzenleyen yasalar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile paralel hale getirilmiş, Anayasa Mahkemesi’nin beşte üç çoğunlukla karar almadan siyasi parti kapatamayacağı karara bağlanmış, MGK kararları yasal denetime tabi tutulmuş, MGK kararları “tavsiye” konumuna indirgenmiş ve kuruldaki sivil üye sayısı arttırılmıştır.


2002 ve 2004’te de anayasal değişiklik süreci devam etmiştir. 2002’deki değişikliklerin belki de en önemlisi Tayyip Erdoğan’ın başbakan olabilmesi için CHP ile AKP’nin uzlaşarak çıkardığı “bir ilin TBMM üyesinin kalmaması halinde boşalmayı takip eden 90 günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılacağı” yönündeki maddedir. Bu sayede Tayyip Erdoğan Siirt’ten milletvekili seçilerek başbakanlık konumuna gelmiştir. Ayrıca milletvekilliğini engelleyen muğlak “ideolojik veya anarşik eylemlere katılma” ibaresi “terör eylemlerine katılma” olarak değiştirilmiştir. 2004 yılında da AB uyum sürecinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerle Avrupa Birliği İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerine tam olarak uyum sağlanmıştır. DGM’ler tümden kaldırılmış, YÖK’ten Genelkurmay Başkanlığı temsilcisi çıkarılmış, TSK elinde bulunan devlet mallarının Sayıştay’ca denetlenmesinin yolu açılmış ve devletin kadınlar lehine pozitif ayrımcılık yapabileceğine ilişkin yasa kabul edilmiştir.


1982 Anayasasının değiştirilmesi elbette Türk demokrasisi için çok önemli bir gelişmedir. Ancak bu AB’nin büyük ölçüde desteklediği bu anayasal değişiklikler görüldüğü kadarıyla yalnızca Türkiye’de gelişmiş bir demokrasinin inşası için değil, kısmen de olsa Türkiye’deki bölücü ve irticacı grupların güçlendirilmesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılarak Türkiye’nin daha zayıf ve savunmasız bir ülke haline getirilmesi için kullanılmaktadır. Zira Avrupa’da sosyal hakları kendi işçi sınıflarının elinden bir bir alan kriz içindeki Avrupa’nın Türkiye gibi büyük ve güçlü bir ülkeyi eşit koşullarla üye yaparak rekabet etmesi imkansız durumdadır. Türkiye’deki AB’cilerin görmediği ve görmezden geldiği nokta da AB’nin Türkiye’yi hiçbir zaman eşit koşullarla üye olarak kabul etmeyeceği ve demokratikleşmenin kendi çıkarlarının karşısında olduğu anda bunun önünü keseceğidir.

Ozan Örmeci