Türkiye'de yıllardır sıklıkla çöktüğü iddia edilen Avrupa Birliği (AB), ilginçtir ki kurumsallaşma yönünde adımlar atmaya devam etmektedir. AB, yakın zamanda Balkanlar'da Karadağ, Arnavutluk ve Moldova ile Ukrayna gibi yeni üyeleri Birliğe üye yaparak, üye sayısını da yeniden arttırmayı ve genişleme sürecini yıllar sonra tekrar gündeme getirmeyi planlamaktadır. Bunun yanı sıra, AB, Kıbrıs'ta olası bir federal çözüm için de gerekli hazırlık ve planlamaları yapmaya şimdiden başlamıştır.
Bu bağlamda, son yıllarda yayılmacı eğilimler gösteren Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya Federasyonu (Rusya) gibi devletlerin aksine, AB, uluslararası hukuk ve kuruluşlara mutlak saygı gösteren ve sorunları eski dönemlerdeki gibi silahla değil, hukuk ve uzlaşma (diplomasi) yoluyla çözmeyi tercih eden gelişmiş bir medeniyet görünümdedir. Bu anlamda, AB, uluslararası hukuk ve kuruluşlara saygısız hareket eden devletlerin birbirleriyle çatışmaları ve halklarını felakete sürüklemelerini doğal olarak değerlendirse de, küresel istikrar adına bu çatışmaların barışçıl şekillerde çözümlenmesinden yanadır. Ancak AB'nin 1990'lardan beri devam eden Ortak Dış ve Güvenlik Politikası'nı oluşturmada yaşadığı fikir ayrılıkları ve zorluklar, geçen bunca yıla rağmen hâlâ kısmen etkili olmaktadır. Bunun son örneğini de 2026 yılı 28 Şubat'ında başlayan ABD/İsrail-İran Savaşı oluşturmuştur.
İlk kez Maastricht Antlaşması (1992) ile gündeme gelen AB'nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Lizbon Antlaşması (2007) ile daha kurumsal ve formel bir temele oturmuş ve zaman içerisinde politika yapım süreci daha berrak hale gelmiştir. Bu bağlamda, Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği makamı ile birlikte AB'nin diplomatik servisi olan Avrupa Dış İlişkiler Servisi (European External Action Service - EEAS) oluşturulmuştur. Aynı zamanda Avrupa Komisyonu'nun Başkan Yardımcısı olan Yüksek Temsilci, her ay AB üyesi devletlerin Dışişleri Bakanlarını bir araya getiren AB Dışişleri Konseyi’ne başkanlık etmekte ve Konsey’e dışişleri konularında bilgi vermektedir. EEAS ise, üçüncü ülkelerde bulunan 140 AB ofisi ve temsilciliği ile AB’nin çıkarlarının korunmasına ve ilerletilmesine destek vermektedir. 2024 yılı Aralık ayından beri AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi eski Estonya Başbakanı (2021-2024) Kaja Kallas'tır.
Kaja Kallas
AB'nin dış politikadaki temel hedefleri ise; barışın korunması, uluslararası güvenliğin güçlendirilmesi, uluslararası iş birliğinin teşvik edilmesi, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve pekiştirilmesidir. Henüz bir ordusu olmayan ve güvenliği konusunda NATO üyesi de olan üye devletlerine (AB üyesi devletlerden Kıbrıs Cumhuriyeti, Malta, Avusturya ve İrlanda dışında tüm devletler/23 devlet aynı zamanda NATO üyesidirler) ve İkinci Dünya Savaşı'ndan beri tarihsel müttefik olan Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenen AB, son yıllarda güvenlik konusunda da bazı girişimlerde (PESCO, EI2/Avrupa Müdahale İnisiyatifi, Avrupa/AB Ordusu girişimleri) bulunmakta ve bu konuda da stratejik özerkliğini sağlayacak hamleler yapmaya gayret etmektedir.
Ayrıca AB'nin kurumsal yapısı dışında Birliğe üye devletlerden Fransa ve Almanya ile birlikte yakın zamana kadar Birlik üyesi olmuş Birleşik Krallık (İngiltere) gibi devletler, ki bunlara "üç büyükler" de denmektedir, AB'nin dış politikasına çeşitli sebeplerle yön verebilme kapasitesine haiz etkili devletlerdir. Fransa ve Birleşik Krallık, BM Güvenlik Konseyi üyesi olmaları ve nükleer kapasiteleri ile birlikte bu rolü fazlasıyla hak ederken, Almanya da ekonomik gücü ve AB içerisindeki lider konumuyla AB dış politikasına yön verebilen etkili bir devlet olabilmektedir. Kuşkusuz, diğer üye devletlerin de AB dış politikasına ciddi etkileri olabilmektedir. Örneğin, ABD yönetimi ile çok yakın ilişkiler tesis eden ve NATO içerisinde sürekli öncü roller alan Polonya, son yıllarda AB içerisinde en etkili devletlerden birisi haline gelmiştir. Büyük ekonomiler olan İtalya ve İspanya, tarihsel jeopolitik etkileri ve ekonomik güçleriyle halen etkili olurken, Baltık ülkeleri de son dönemde ABD ve NATO ile yakın ilişkileri ve Rusya karşıtlığı temelinde AB dış politikasına ciddi etki edebilmektedir.
28 Şubat'ta başlayan savaş karşısında, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliğinin ilkeli ve dengeli tutumu genelde Türk basınında eleştiri konusu yapılmıştır. Bunun sebebi, dış politikayı futbol maçı gibi algılayan Türk yorumcuların ilkesel dış politika kavramına yabancı olmalarıdır. Açıklamada, Yüksek Temsilcilik, şunları söylemiştir: "Avrupa Birliği, İran ve Ortadoğu'daki gelişmeleri büyük bir endişeyle takip etmektedir. Avrupa Birliği, İranlı yetkililerin İran halkına yönelik acımasız baskı ve insan hakları ihlallerine veya İran'ın balistik füze ve nükleer programları ve Ortadoğu'daki silahlı gruplara verdiği destek yoluyla bölgeye, Avrupa ve uluslararası güvenliğe yönelik tehditlerine karşılık olarak kapsamlı yaptırımlar uygulamıştır. Ek yaptırımlar da dahil olmak üzere AB güvenliğini ve çıkarlarını korumaya devam edeceğiz. Avrupa Birliği, İran'ı nükleer programını sona erdirmeye, balistik füze programını kısıtlamaya, bölgede ve Avrupa'da istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerden kaçınmaya ve kendi halkına karşı korkunç şiddet ve baskıyı durdurmaya sürekli olarak çağırmıştır. Azami itidal, sivillerin korunması ve Birleşmiş Milletler Şartı ilkeleri ile uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukuka tam saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz. Ortadoğu, uzayan herhangi bir savaştan büyük kayıplar yaşayacaktır. İran'ın bölgedeki birçok ülkeye yönelik saldırıları ve egemenlik ihlalleri affedilemez. İran, ayrım gözetmeyen askeri saldırılardan kaçınmalıdır. Saldırıya uğrayan veya etkilenen bölgedeki ortaklarımızla dayanışmamızı ifade ediyoruz. Bölgesel istikrara ve sivil yaşamın korunmasına olan bağlılığımızı yineliyoruz. Bölgedeki ortaklarımızla yakın temasımızı sürdürerek gerginliğin azaltılmasına katkıda bulunmaya ve Avrupa Birliği ile üye devletlerinin bölgesel güvenlik ve istikrarı koruma konusundaki sarsılmaz bağlılığını yeniden teyit etmeye devam ediyoruz. Avrupa Birliği, gerginliği azaltmak ve İran'ın nükleer silah edinmesini önlemek için kalıcı bir çözüm bulmak amacıyla tüm diplomatik çabalara katkıda bulunmaya devam edecektir. İran'ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile tam iş birliği yapması ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması ve Kapsamlı Güvenlik Önlemleri Anlaşması kapsamındaki yasal yükümlülüklerine uyması çok önemlidir ve nükleer güvenlik kritik bir önceliktir. Deniz güvenliğinin korunması ve seyrüsefer özgürlüğüne saygı da son derece önemlidir. AB ve üye devletleri, gerekirse AB Sivil Koruma Mekanizmasını devreye sokmak da dahil olmak üzere, bölgedeki AB vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için gerekli tüm adımları atmaktadır. İran'da yaşanan olaylar, Ortadoğu'yu, Avrupa'yı ve ötesini tehdit edebilecek ve ekonomik alanda da öngörülemeyen sonuçlara yol açabilecek bir tırmanmaya neden olmamalıdır. Hürmüz Boğazı gibi kritik su yollarının kesintiye uğraması önlenmelidir. AB, İran halkıyla dayanışmasını yineleyerek, evrensel insan hakları ve temel özgürlüklerinin tam olarak saygı gördüğü bir geleceğe yönelik temel özlemlerini güçlü bir şekilde desteklemektedir."
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ile İspanya Başbakanı Pedro Sanchez
Bunun dışında, kuşkusuz demokratik çok partili rejimlerin olduğu AB ülkelerinde olaylara yüzde yüz ortak yaklaşımların olmaması doğaldır. Bu bağlamda, İran Savaşı ile ilgili olarak özellikle Almanya ile İspanya'nın liderlerinin tutumları birbirlerine taban tabana zıt gibi yansıtılsa da, aslında iki liderin savunduğu değerler ortaktır. Bu konuda, merkez sağ CDU (Hıristiyan Birlik) partisinden Başbakan olan Merz çok daha ABD ve İsrail yanlısı bir tutum alarak, Başkan Trump ve İsrail'i askeri müdahale nedeniyle eleştirmemeyi tercih etmiştir. Bu, Almanya'nın yakın geçmişindeki sorunlar da düşünüldüğünde, çok doğal ve haklı bir yaklaşımdır. Solcu PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'nden Başbakan olan Pedro Sanchez ise, konuşmasında uluslararası hukuk, barış ve anti-emperyalizm vurgularıyla daha farklı bir tonu tercih etmektedir. Bu da, Sanchez'in ideolojisi ve hitap ettiği kitleyle alakalı anlaşılabilir bir durumdur. Ancak aslında her iki lider ve tüm diğer Avrupalı lider ve bürokratların da isteği, bu savaşın sivil halk daha fazla zarar görmeden sona ermesi, İran'ın reform ya da rejim değişikliği yoluyla insan haklarına uygun hareket eden bir yönetim kurması, Tahran'ın nükleer program veya balistik füze sistemleri yerine halkının refahına odaklanması ve Ortadoğu bölgesinde kayıtdışı kitlesel göç hareketlerini tetikleyen sorunların çözümlenerek, bölgede barış, refah ve istikrarın gelişmesidir.
Bunun yanı sıra, geçtiğimiz günlerde görev süresinin sonlarına yaklaşan AB'nin tek nükleer gücü olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un ülkesinin nükleer başlıklarını arttırma kararını aldığını açıklaması dikkatleri çekmiştir. Bir diğer önemli konu ise, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer'ın Kıbrıs'taki İngiliz üslerinin ABD'nin İran müdahalesinde aktif olarak kullanılmadığını açıklaması olmuştur. Ancak aynı Starmer, Kıbrıs'ın güneyine bazı füzelerin düştüğü haberleri karşısında bu üslerin gerekirse ABD Ordusu'nca kullanılabileceğini de açıklamıştır. Bu anlamda, Avrupa'nın büyük güçleri olan Fransa, İngiltere ve Almanya'nın tutumları ortaktır: ABD ve İsrail'in müdahalesine katılmamak ve destek olmamak ama İran'ın bölge ülkeleri ve küresel ekonomiye zarar veren saldırılarına da karşı durmak.
Recep Tayyip Erdoğan
Türkiye'nin krizdeki tutumu düşünüldüğünde, aslında ABD-İsrail ikilisi ve karşılarındaki İran bağlamında Ankara'nın da Türk analistlerince beğenilmeyen AB ile benzer bir çizgide olduğu görülecektir. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu konudaki konuşmasında, ABD ve İsrail'in saldırılarını Müslüman bir devletin lideri olarak Avrupalı liderlere kıyasla daha yoğun eleştirmekte, ama aynı zamanda İran'ın savaşla bir ilgisi olmayan Arap devletlerine saldırılarını da kınamaktadır. Avrupalı liderler gibi, Erdoğan da, bölgesel istikrar ve barış vurguları ile savaşın bir an önce sonlandırılmasından ve bölge halklarının zarar görmemesinden yana tavır takınmaktadır. ABD/İsrail veya İran/Şii (direniş) ekseni yanında savaşa müdahil olmak Türkiye'nin lehine olmadığına göre, Ankara'nın tutumu da doğal olarak Brüksel ile benzer ve daha ilkesel çizgidedir. Ancak Avrupalı liderler dengeli duruşlarında ABD ve İsrail'e daha yakın, Türkiye ise İspanya'ya benzer şekilde biraz daha İran'ı kollar çizgide hareket etmektedir. Bu da, Türkiye ile İran'ın asırlardır barış içerisinde yaşayan komşu devletler olduğu ve İran'da rejimin yıkılmasının Türkiye'ye göç ve istikrar gibi konularda çok olumsuz etkileri olabileceği için gayet makul bir siyasadır. Bu anlamda, Türkiye'nin ilkesel duruşu, ilginçtir ki Avrupa'daki sol hükümetlere daha yakındır. Ek olarak, Türkiye, İsrail'de sivil halka soykırım yapmayı savunacak ölçüde gözü dönmüş aşırılıkçı bir hükümet olmadığı sürece, Yahudi Devleti'nin varlığı konusunda da hiçbir tereddüde sahip değildir. Bu konuda, Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail'in varlığıyla ilgili hiçbir kompleks ve sıkıntısının olmadığını defalarca göstermiş, yalnızca İsrail'in yayılmacı ve aşırıcı politikalarına karşı çıkmıştır. Bunlar olmadığı takdirde ise, Türkiye yönetimi, Türk-İsrail dostluğunun daha da gelişmesi için adımlar atmaya hazırdır.
Sonuç olarak, AB'nin İran krizindeki tutumu, önceki olaylarda olduğu gibi, ilkesel düzlemde oluşmaktadır. Bu, devletlerin egemenliği ve toprak bütünlükleri gibi BM Şartı'nda yer alan temel ilkeler, uluslararası barış ve istikrarın korunması, sivil halkların zarar görmemesi gibi somut ve doğru idealler üzerine inşa edilmiş tutarlı bir dış politikadır. Bunu anlayamayan bazı Türk yorumcular ise, futbol takımı amigoları gibi İran veya İsrail/ABD yanlısı yorumlar yaparak savaşan taraflara destek olmaya çalışmaktadırlar. Oysa Türkiye için faydalı olan, savaşın bölgesel istikrarı bozacak ölçüde uzamaması ama Türkiye'ye bazı konularda rakip devletler olan İsrail ile İran'ın da birbirlerini yıpratmaları ve zayıflatmalarıdır. "Aktif tarafsızlık" politikası konusunda engin bir tecrübesi olan Ankara, bu sorundan da alnının akıyla çıkacaktır...
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder