Bu yazı ilk olarak Tercüman.com'da yayınlanmıştır.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in yaptığı hava saldırılarıyla, İran Dinî Lideri Ayetullah Ali Hamaney, Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Şemhani, Devrim Muhafızları komutanı Tümgeneral Muhammed Pakpur, Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Abdurrahman Musevi ve Savunma Bakanı Aziz Nasırzade gibi en üst düzey kişiler öldürüldü. Her ne kadar İran rejimi birçok farklı noktada Amerikan askerî hedeflerini ve Arap devletlerini hedef alarak bu saldırıya karşılık vermeye çalışsa da, ABD-İsrail hattının organize ettiği saldırılardaki üstün başarı grafiği, İran’ın hava savunması ve iç istihbaratındaki ciddi eksikliklere işaret etti.
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu olaylara dair kararlılık mesajı verip, adeta güç gösterisi yaparken, İran rejiminin zayıflıkları da bu olaylarla bir kez daha anlaşıldı. Zira ülkenin farklı noktalarında yurttaşların bir bölümü; sokaklara çıkarak, Hamaney’in öldüğü haberlerinin ardından adeta kutlama yaparcasına sevinç gösterileri düzenlediler. Elbette başkent Tahran başta olmak üzere birçok noktada anma törenleri ve rejime destek veren yürüyüşler düzenlense de, İran’daki rejiminin ekonomik rasyoneli ve halk ihtiyaçlarını unutan ve karşısına dünyanın en güçlü askerî yapılanması olan Amerikan Ordusu'nu alan akıldışı ve esneklikten yoksun yönetiminin İran halkını felakete sürüklediği bir kez daha anlaşıldı. İslami teokratik ve diğer katı ideolojik rejimlerde sıklıkla görülen bu fanatizm eğilimleri, kuşkusuz vatandaşların can güvenliği ve geleceklerini önemsemeyen ve ölümü kutsayan sapkın yaklaşımlarıyla stratejik ve jeopolitik algılamalarda çoğunlukla başarısızlığa uğruyor. Bu anlamda akılcı, pragmatik ve stratejik yaklaşım, günümüzde özellikle Müslüman devletler için demokrasiden bile daha büyük bir gereklilik hâline geliyor. Demokrasiden uzak olan Azerbaycan’ın İlham Aliyev liderliğindeki başarısı veya ülkemizde laik entelektüeller ve Kemalist/solcu/merkez halk kesimlerinin İslamcılara direnmesi sayesinde İslamcı rejim bataklığına düşmeyen Türkiye’nin görece istikrarlı durumu bunun somut ispatı. İran’ın başına gelenler, Batı karşıtı radikal rejimlerin başlarına neler gelebileceğinin anlaşılması açısından oldukça manidar.
İran için yol ayrımı: Radikalleşme, müzakere ve rejim senaryoları
Peki, bundan sonra İran’da neler olabilir? Öncelikle İran’ın daha da radikalleşerek Arap devletlerindeki sivil konutları hedef alması (Abu Dabi ve Dubai saldırıları), Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da uyardığı üzere İran karşıtı cepheyi genişletecek yanlış bir hamle olacaktır. Tahran, savaştaki düşmanı olan Amerikan ve İsrail hedeflerine odaklanmalı ve Arap devletlerine düşmanca tutum almamalıdır. Ayrıca Amerikan ve İsrail hedeflerine yönelik yeni ölümcül saldırılar da Trump gibi şahin bir Başkan’ın tavizsiz tutumu da düşünülürse, İran’da rejimin işinin daha zor hâle gelmesine yol açacak daha yoğun hava saldırılarına yol açabilir. Bu nedenle, Tahran’ın bundan sonra ideolojik ve İslamcı değil, stratejik ve akılcı hareket etmesi şarttır. Eğer müzakere süreci yeniden başlarsa; Tahran, bu defa ciddi tavizler vererek akılcı hareket etmeli ve rejimi korumak istiyorsa Washington’a uyumlu davranmalıdır. Ancak bu tavizlerin bile halk memnuniyetinin düşük olduğu bir rejimi uzun süre ayakta tutması zor olabilir. Aslında İslami rejimin tek şansı, yıllardır muhalefetin çok dağınık ve lidersiz olmasıdır. Zira muhalefet adına ciddi destek ve bilinirliğe sahip olan tek kişi, devrik Şah Rıza Pehlevi’nin aynı isimdeki oğludur. Ülkesine yönelik saldırılara destek veren Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi, ülkesine geri dönerek demokrasiye geçiş sürecini yöneteceği bir dönemin hayalini kurmaktadır. İyi düzeyde İngilizce ve Fransızca bilen Avrupai bir lider olan Pehlevi, İran’daki molla rejiminin fiilen sona erdiğini ve artık geçiş sürecine odaklanılması gerektiğini düşünmektedir. Ancak Pehlevi’ye olan halk desteği hâlen çok yüksek değildir. İşin ilginci, onun dışında bu rejimin karşısında konumlanmış başka güçlü bir lider adayı da yoktur.
Rejim açısından değerlendirildiğinde ise askerî olarak İran’ın büyük bir şansı yoktur. Zira hava kuvvetlerinden yoksun İran’ın ABD ve İsrail’in havadan yaptığı roket ve uçak saldırılarında neredeyse hiçbir ciddi koruması bulunmamaktadır. Bu şekilde, ABD ile İsrail, İran’ın üst düzey tesis ve kişilerini sürekli hedef almaya muktedirdir. Bu da rejim istikrarını ciddi şekilde bozacaktır. 12 Gün Savaşı ve dünkü saldırılarda ılımlı bir isim olan Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın bile hedef alındığı düşünülürse, Washington ile Kudüs (Tel Aviv) ikilisinin bu konuda gözlerini kararttığı ortadadır. Bunun yanı sıra, ABD donanmasının uçak gemileri de dahil olmak üzere İran’a yakın yerlerde konuşlandığı düşünülürse, uzun süreli bir çatışmaya hazır olan ABD ve İsrail -ki düşük popülaritesi olan Trump ve Netanyahu’yu iç siyasi faktörler de buna zorlamaktadır- askerî olarak İran’ı mağlup etmeye hazırdır. Ancak sahada kara gücü olmayan bu iki devlet için, İran muhalefetini organize etmek dışında şu an için yapılacak birşey yoktur. Tahran, bu anlamda Batı dünyasındaki solcular ve savaş karşıtlarının çabalarının yaratabileceği etkiler dışında ciddi bir güce sahip değildir.
Tahran için bir diğer şans ise Rusya, Çin, Kuzey Kore gibi Batı karşıtı devletlerden gelebilecek olan stratejik desteklerdir. Bu devletler, kuşkusuz Amerikan ve İsrail saldırganlığına karşı İran’ı söylem düzeyinde desteklemektedirler. Ancak bu devletlerin ABD ve İsrail ile askerî olarak karşılaşmayı göze aldıklarına dair elimizde somut bir veri yoktur. Dahası, nükleer güç olan ABD karşıtı bu eksenin savaşa müdahil olması, nükleer savaş risklerini tetikleyebilecek çok riskli bir sürece neden olabilecektir. Bu nedenle, bu devletler, diplomatik, siyasi söylem ve ekonomik düzeyde İran’a çeşitli destekler sunmaya devam edebilecek olsalar da ABD’nin kararlılığı karşısında daha sert adımlar atmaktan imtina edeceklerdir. İran ise çok yanlış bir stratejik hamle olduğunu defalarca belirttiğim Hamas’ın 7 Ekim saldırısı sonrasında tüm vekil güçleri İsrail tarafından budandığı için artık Hürmüz Boğazı’nı kapatmak ve Körfez ülkelerine ve diğer bölge ülkelerine roket saldırıları dışında çok ciddi bir koza sahip değildir.
Diplomasi mi, çöküş mü? İran’da rejimin geleceği ve bölgesel riskler
Böyle bir ortamda, Tahran, kuşkusuz Türkiye gibi devletlerin arabuluculuk faaliyetlerine yoğun şekilde ihtiyaç duymaktadır. Savaşın durması ve işlerin normalleşmesi, İran’da rejimin ömrünü uzatabilir. Ancak artık ortadadır ki Batı karşıtı, ticareti kısıtlanmış ve halkını memnun edemeyen bir rejimin uzun süre yaşaması mümkün değildir. Bu, aslında tüm Batı karşıtı rejimlere verilmiş önemli bir uyarıdır; küresel ticarete dahil olmamak ve Batı kaynaklı ciddi yaptırımlarla yaşamak, günümüzün küreselleşmiş ticaret düzeninde Kuzey Kore gibi bazı istisnalar dışında asla olumlu sonuç vermeyecek bir tercihtir. Bu anlamda, ABD ablukasına maruz kalan Küba’nın durumu da parlak değildir...
Dileğimiz, İran’la soruınları olan ABD ile İsrail’in bunları diplomasi masasında uzlaşarak çözmeleri ve mübarek Ramazan ayında daha fazla kan dökülmemesidir. Ancak bunun için, kuşkusuz, karşılıklı uzlaşıyı sağlayacak adımların gelmesi lazımdır ki fanatik rejimlerin esneklik göstermeleri de oldukça zordur. Hamaney’in şehit olma yolundaki ölümü bile, aslında bu tarz rejimlerdeki akıl dışılığın somut bir ispatıdır. İran’da olası bir rejim değişikliği ise artık mümkünse bile kesin konuşmak zordur. Zira İran Devrim Muhafızları ve Besic gücünün silahları kontrol ettiği düşünülürse, halk hareketleriyle rejimin devrilmesi zor ve oldukça kanlı bir sürece neden olabilir. Bu ise Türkiye’ye yönelik kitlesel göç hareketlerine de neden olabilecek çok belirsiz bir dönemi tetikleyebilir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
