11 Şubat 2026 Çarşamba

Erdoğan-Miçotakis Görüşmesi: Krizsiz, Daha Sakin Bir Dönemin Sinyalleri

 

Giriş

11 Şubat 2026 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis arasında gerçekleşen ve 6. Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısını da içeren görüşme, diplomasi tarihine geçen önemli ve başarılı bir ziyaret olarak dikkat çekti. Bu yazıda, bu görüşmeden bazı notlar ve görüşme sonrasında yapılan basın toplantısından edindiğim gözlemleri size aktaracağım. Unutulmamalıdır ki, diplomaside bir kelime ve jest bile anlamlı ve önemlidir. Bu bağlamda, yakın gelecekte ilişkilerin nasıl şekilleneceğini öngörmek bağlamında bu tarz görüşme ve temaslar dikkatle incelenmelidir.

11 Şubat Zirvesi: İki Güçlü Liderin Dostluk Mesajları ve İmzalanan Yeni Anlaşmalar

Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in Türkiye ziyareti vesilesiyle toplanan ve birçok üst düzey siyasetçi ve bürokratın da katıldığı 6. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Heyetlerarası Görüşme Oturumu sonrasında, iki devlet arasında birçok yeni anlaşmaya imza atıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Miçotakis, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Yunanistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Ortak Bildiri'yi imzalarken, Bakanların imza koyduğu diğer anlaşmalar ise şöyle sıralanabilir:

  • Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi ile Yunanistan Yatırım ve Dış Ticaret Ajansı Arasındaki İşbirliği Hakkında Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Burak Dağlıoğlu ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • İzmir Limanı ile Selanik Limanı Arasında Ro-Ro Seferlerinin Başlatılmasının Teşvik Edilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Çerçevesinde İşbirliğinin Güçlendirilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Kemal Bozay ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Haris Theoharis),
  • Depreme Hazırlık Konusunda İkili İşbirliğinin Güçlendirilmesine İlişkin Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile Yunanistan İklim Krizi ve Sivil Koruma Bakanı Ioannis Kefalogiannis),
  • Kültür Alanında İşbirliği Hakkında Mutabakat Zaptı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Yunanistan Kültür Bakanı Lina Mendoni),
  • Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Yunanistan Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığı Arasında Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliğine Dair Ortak Niyet Beyanı (imzacılar: Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ile Yunanistan Kalkınma Bakanı Takis Theodorikakos).

Ortak Bildiri'nin yanı sıra imzalanan bu 6 yeni anlaşma, ikili ilişkilerdeki geleneksel sorunları çözmekten uzaksa da, Atina ile Ankara'nın yeni dönemde ilişkilerini yeniden ısındırmak ve "pozitif gündem" yaklaşımını sürdürmek niyetinde olduklarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Nitekim bu yaklaşımın izlerini basın toplantısında her iki liderin yaptığı açıklamalardan da anlamak mümkündür.

Basın Toplantısına Dair Gözlemler

İki lider arasında yaklaşık 18 dakika kadar süren basın toplantısına dair gözlem ve yorumlarım ise şöyledir:

1. Her iki lider de, geçtiğimiz yıl itibariyle 7 milyar dolar seviyesinde olan ikili ticareti yıllık 10 milyar dolar seviyesine getirme hedefini vurguladılar. Bu, ekonomik ilişkileri geliştirme ortak idealini açıkça ortaya koyduğu için, iki güçlü devletin barışçıl bir gelecek tahayyül ettiklerini idrak etme noktasında son derece önemli ve anlamlıdır. 

2. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "yapıcı diyalog", "diyalog kanallarını açık tutma", "çözüm iradesi" sözleri ve "Atina Bildirgesi" hatırlatması ile iki devlet arasındaki her sorunu uluslararası hukuk temelinde çözmenin mümkün olduğunu belirten pozitif bir açıklama yaparken, Başbakan Miçotakis de Cumhurbaşkanı Erdoğan'a destek vermiş, Türk heyetinin misafirperverliğini övmüş, Atina Bildirgesi'nde vurgulanan "pozitif gündem", "karşılıklı saygı", "diyalog" ve "güven arttırıcı önlemleri" hatırlatmış ve tarihsel uyuşmazlık konularını (Ege Sorunları) çözebilmek adına bu meseleleri gerekirse uluslararası yargı makamlarına taşımayı önermiştir.

3. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Sorunu'na hiç değinmeyerek ve Kıbrıs adasında "iki devletlilik" olgusundan hiç söz etmeyerek misafirini kameralar önünde gücendirmek istemezken, Başbakan Miçotakis de Kıbrıs'ta yeniden başlaması muhtemel barış müzakerelerinin Yunanistan'ın şimdilerde geçici üyesi olduğu Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda şekilleneceğini ısrarla vurgulamış ve Ankara'yı rencide edecek bir ifadeden (işgal vs.) uzak durmuştur.

4. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunanistan'da yaşayan bir Müslüman azınlık halk olan Batı Trakya Türklerinin eğitim başta olmak üzere çeşitli alanlarda yaşadıkları zorlukları gündeme getirirken, Yunanistan Başbakanı da çoğu Yunan siyasetçisi gibi Türkleri "Müslüman Yunanlar" ve "eşit vatandaşlar" olarak anmış ve bu konuda Lozan Antlaşması'nı işaret ederek kendisini haklı konuma getirmeye çalışmıştır. Miçotakis, Türkiye Rumlarının da Ankara açısından önemli bir renk olduğunu sözlerine eklemiştir.

5. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) eksenli savunma girişimlerine (SAFE programı) Türkiye'nin dahil edilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.

6. Her iki lider de İsrail-Filistin Sorunu konusunda "barış" ve "iki devletlilik" vurgusu yapmış ve bu konuda inisiyatif alacaklarını belli etmişlerdir.

7. İlginçtir ki, kameralar önünde Heybeliada Ruhban Okulu konusu gündeme getirilmemiştir. Anlaşılan, bu konuda bir anlaşmazlık olup olmadığı veya konunun hassasiyeti nedeniyle dikkatli davranılıp davranılmadığı ilerleyen günlerde anlaşılacaktır.

8. Başbakan Miçotakis, kısa süreli vize uygulamalarını överek, bunun Ege'nin iki yakasındaki halkları yakınlaştırdığını ve Yunanistan turizmine katkı sağladığını vurgulamıştır. AB ile anlaşarak hayata geçirilen bu uygulamayı sürdürmek istediklerini kaydeden Yunan lider, ayrıca yasadışı göçle mücadele konusunda iki devlet arasındaki iş birliğini de övmüş ve bunun güçlendirilmesi gerektiğini sözlerine eklemiştir. Miçotakis, karşılıklı yatırımlar ve iklim kriziyle mücadelede iş birliği gibi konuları da konuşmasında kısaca gündeme getirmiştir. 

Sonuç

Sonuç olarak, diyebiliriz ki, önümüzdeki dönemde iki komşu ve NATO müttefiki devlet arasında ticaret ve diyalog artacak ve çatışma ihtimali ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca, Kıbrıs'ta müzakerelerin yeniden başlaması konusunda pozitif bir atmosfer oluştuğu iddia edilebilir. Ancak bu konuda iddialı yorumlar yapmak için henüz erkendir. Son olarak, ziyaretin hasmane tarihsel ilişkileri yumuşatma ve geliştirme bağlamında oldukça başarılı olduğu ve her iki liderin de tavır ve açıklamalarıyla pozitif, iyi niyetli ve yapıcı oldukları belirtilebilir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

10 Şubat 2026 Salı

Dr. Keisuke Wakizaka Mülakatı: 2026 Japonya Genel Seçimlerinde LDP'nin Tarihi Zaferi

 

Dr. Keisuke Wakizaka, İstanbul Gelişim Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir. Wakizaka, Tohoku Gakuin Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2008 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde (2012), doktora çalışmasını ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Bölge Çalışmaları bölümünde (2019) tamamladı. Wakizaka, Türkiye-Japonya ilişkileri konulu bir uluslararası kitap projesi ve Güney Kafkasya konularında akademik çalışmalarına devam etmektedir.

9 Şubat 2026 Pazartesi

UPA Webinar: A Vision for Digital Partnership between Türkiye and the EU

 

International Political Academy (UPA) Founding Coordinator Prof. Dr. Ozan Örmeci hosted Dr. Jacopo Franceschini from the Istanbul Policy Center (IPC) and Hasan Kerem Ünsal, the President of AKSAV Foundation. The trio discussed the cybersecurity threats Ankara and Brussels face and ways to cooperate in the future.

8 Şubat 2026 Pazar

Japonya'da LDP ve Takaichi'nin Tarihi Seçim Zaferi

 

Dün (8 Şubat 2026) yapılan genel seçimlerde, Japonya'da, iktidarın değişmez partisi LDP (Japonya Liberal Demokrat Partisi), tarihi zaferlerinden birine imza atarak büyük çoğunlukla sandıktan birinci olarak çıktı. Bu şekilde, geçtiğimiz yıl sonlarında Başbakan seçilen Sanae Takaichi, çok daha güçlü şekilde Başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu yazıda, 2026 Japonya genel seçimleri analiz edilecektir.

Seçimler öncesinde Nippon Ishin no Kai (Japonya Yenilik Partisi) ile zayıf bir koalisyon hükümeti kuran ve kendi milletvekili sayısı 198'e kadar düşen LDP, Shigeru Ishiba yerine Ekim ayında Başbakan olan Sanae Takaichi liderliğinde 4 ayda üstün bir performans göstererek oylarını katlamayı başardı. Takaichi, bu başarısını Çin'le Tayvan konusunda yaşadığı sert polemikler, ABD Başkanı Donald Trump'la kurduğu yakın ilişkiler ve uluslararası medyada gördüğü büyük ilgi sayesinde başardı. BBC'ye göre, halka Japonya'nın geleneksel değerlerini yeniden hatırlatmayı başaran Takaichi, yükselen Çin karşısında pasifist Japon anayasasının değiştirilmesi konusunu da yeniden gündeme getirerek, toplumda mobilizasyon sağlamayı başardı. Bu sayede, aşırı milliyetçi ve muhafazakâr bir toplum olan Japonya'da, ilk kadın Başbakan konusunda yaşanan bazı endişelere rağmen, Takaichi, ilginç bir şekilde kısa sürede partisinin başarısını ciddi anlamda arttırmayı başardı. İyi bir Şinzo Abe takipçisi olan Takaichi, ekonomide ise stabil bir performans gösterdi. 

Henüz kesinleşmeyen seçim sonuçlarına göre, Takaichi liderliğindeki LDP, milletvekili sayısını 198'den 316'ya çıkararak çok büyük bir başarıya imza attı. Japonya Yenilik Partisi ile birlikte düşünüldüğünde, iktidar blokunun milletvekili sayısı 352'yi bulacak. Bu da, hükümet kurmak için gerekli olan 233 sayısının çok üzerinde bir başarıya ulaşıldığını gösteriyor. Japonya Anayasal Demokratik Partisi (CDP) ile Komeito partilerinin oluşturduğu Merkez Reform İttifakı ise seçimde yalnızca 49 sandalye kazanarak ciddi güç kaybetti. Diğer partiler de seçimde oldukça kötü performans gösterdiler. Nitekim DPP de 28 sandalyede kaldı. Aşırı milliyetçi Sanseito ise, Sohei Kamiya liderliğinde önceden 2 olan milletvekili sayısını 15'e yükselterek başarı gösteren ender partilerden birisi olmayı başardı. 

Bu sonuçlar, Japonya'da Başkan Trump'ın da etkisiyle milliyetçi ve Çin karşıtı eğilimlerin devam edeceğini ve Japonya'nın yeniden silahlanarak Çin karşısında güçlü bir savunma hattı oluşturacağını göstermektedir. Bu bağlamda, Tokyo, Tayvan konusunda da daha şahin ve Pekin karşıtı pozisyon almaya devam edecektir. Dileğimiz Japonya'nın başarılı olmasıdır; ancak Çin'le bir silahlanma yarışına girmek, bizce, zaten yıllardır resesyonda olan Japonya ekonomisine daha olumsuz etkiler de yapabilir. Japonya, Çin de dahil olmak üzere komşularıyla dostluğa ve güvene dayalı ilişkiler kurabilirse, bizce daha başarılı ve müreffef olacaktır. Ancak elbette karar Japon halkınındır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Şubat 2026 Cumartesi

Şi Cinping'den Tarihi Açılım: Yuanın Güçlendirilmesi ve Çin'in Finansal Süper Güç Olma Vizyonu

 

Giriş

Dünyanın en güçlü birkaç kişisinden biri kabul edilen Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping (2013-), Çin Komünist Partisi'nin akademik ve teorik makalelere de yer veren dergisi Qiushi için kaleme aldığı 31 Ocak 2026 tarihli bir makalede, daha çok yuan olarak bilinen Çin para birimi renminbinin güçlendirilmesi ve Çin'in bir finansal süper güç haline gelmesi konusunda ilginç fikirler ortaya atarak tarihi bir açılım gerçekleştirdi. Çin'in artan gücü nedeniyle çok kutupluluğun konuşulduğu bir dönemde bu makalenin özetlenmesi ve incelenmesi bizce faydalı olacaktır.

Şi Cinping'in Makalesi: Çin Merkezli Finansal Kalkınma Yolunda Yürümek ve Finansal Güç Merkezi Oluşturmak

Şi Cinping'e göre, Pekin yönetimi, Çin Komünist Partisi (ÇKP) 18. Ulusal Kongresi'nden bu yana, yeni dönemde finansal kalkınmayı yöneten yasaları aktif olarak araştırmış, finans alanında Çin tipi sosyalizmin özünü daha iyi anlamış ve finansal uygulamalar, teoriler ve sistemlerdeki yenilikleri sürekli olarak ilerletmiştir. Nitekim bu çabalar sayesinde değerli deneyimler birikmiş ve Çin özellikli finansal kalkınma yolu yavaş yavaş oluşturulmuştur.

Çin yönetimi, ilk olarak, ÇKP Merkez Komitesi'nin finansal çalışmalar üzerindeki merkezi ve birleşik liderliğini sürdürme amacında olup, parti liderliği de Çin'in finansal kalkınmadaki kendine özgü yolunu oluşturmak yolunda Çin'in en büyük siyasi ve kurumsal avantajını temsil etmektedir. Çin'in finansal gelişimindeki başarılar, her zaman ÇKP'nin liderliği altında elde edilmiştir. Bunun aksi şekilde, finansal sistemdeki birçok sorun ise; birçok finansal kurumun ÇKP Merkez Komitesi'nin kararlarını yetersiz şekilde uygulaması, parti liderliğinin zayıflaması veya sulandırılması, siyasi gelişimin eksiklikleri ve parti davranışları ve dürüstlüğüne yeterince önem verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, finansal çalışmalar üzerinde ÇKP Merkez Komitesi'nin merkezi ve birleşik liderliğini sürdürmek, genel durumu denetlemek ve tüm tarafları koordine etmek konusunda partinin temel lider rolünü kullanmak ve finansal çabaların her zaman doğru yönde ilerlemesini sağlamak zorunludur.

İkinci olarak, Şi'ye göre, ÇKP olarak insan odaklı bir değer yönelimini savunmaları gerekmektedir. Partinin öncülüğündeki finansal çabalar, nihai olarak halka hizmet etmeye adanmıştır ve bu, sermayeye ve azınlık bir zengin kesimin çıkarlarına hizmet eden diğer birçok ülkedeki finansın doğasından özü itibariyle farklıdır. Bu yeni dönemde ve yolculukta, finansal çalışmalar halkın yanında sağlam şekilde durmalı, hizmetlerin çeşitliliğini, kapsayıcılığını ve erişilebilirliğini arttırmalı ve finansal tüketicilerin hak ve çıkarlarını daha iyi korumalıdır.

Üçüncüs olarak, Çin Devlet Başkanı'na göre, ÇKP olarak finansal hizmetlerin reel ekonomiye hizmet etmesi gerektiği temel ilkesini kararlılıkla savunmaları gerekmektedir. Zira reel ekonomi finansın temelini oluştururken, finans da reel ekonominin can damarıdır; reel ekonomiye hizmet etmek ise finansın temel görevidir. Finans, kendini sürdüren döngüler ve kendini şişiren enflasyonla meşgul olursa, kaynağı olmayan su veya kökleri olmayan ağaç gibi olur ve kaçınılmaz olarak bir krize yol açar. Çin'in finans sektörü, reel ekonomiye hizmet etmek ve yüksek kaliteli kalkınmayı teşvik etmek gibi temel misyonuna sadık kalmalı ve asla reel ekonomiyi sanal ekonomi için terk etmemelidir.

Dördüncü olarak, Çin liderine göre, ÇKP'nin, finansal çalışmaların kalıcı teması olarak, risk önleme ve kontrolünü  olarak kararlılıkla savunması lazımdır. Finans, riski yönetme ve dağıtma işlevlerine sahip olmakla birlikte, doğası gereği risk taşır. Çin'in finansal sisteminin ölçeği ve karmaşıklığı artık eskisinden çok farklıdır ve sistemik ve birbiriyle bağlantılı riskler önemli ölçüde artmıştır. Bu nedenle, ÇKP olarak tetikte olunmalı, risk önleme ve kontrolü güçlendirilmeli ve finansal sistemin dayanıklılığı arttırılmalıdır.

Şi Cinping'e göre, beşinci olarak, piyasa odaklı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde, Çin yönetimi, finansal inovasyon ve gelişmeyi kararlılıkla ilerletmelidir. Finansal güvenlik sağlam sistemlere dayanır, canlılık piyasadan kaynaklanır ve düzen hukukun üstünlüğü ile sağlanır. Finansal işlemler karmaşık ve çeşitli hak ve yükümlülükleri içerir, bilgi asimetrisi ile karakterize edilir ve olağanüstü yüksek kredi itibarı standartları gerektirir. Bu da, sağlam bir düzenleme rejimi gerektirir. Bu nedenle, kapsamlı bir finansal yasa ve piyasa kuralları sistemi kurulnalı, yasaklar sıkı şekilde uygulanmalı ve ihlallerin titizlikle kovuşturulması sağlanarak finansal piyasaların sağlıklı işleyişi korunmalıdır.

Altıncı olarak, Çinli lider, finans sektöründe arz yönlü yapısal reformları derinleştirmeye devam etmeleri gerektiğini yazmaktadır. Çin'in finansal sisteminin belirleyici özelliği ve gücü, devletin sahip olduğu finansal kurumların hâkimiyetidir. Ancak, dolaylı ve borç finansmanına aşırı bağımlılık, yetersiz finansal kapsayıcılık, finansal aşırılık, yetkisiz finansal işlemler ve yaygın yasadışı finansal faaliyetler gibi zorluklar halen Çin sisteminde de devam etmektedir. Bu sorunları çözmek için, finans sektöründe arz yönlü yapısal reformlar derinleştirilmelidir. Bu, dolaylı ve doğrudan finansman ile öz sermaye ve borç finansmanı arasındaki ilişkinin rasyonelleştirilmesini, finansal sistemin yapısının optimize edilmesini, finansal altyapının güçlendirilmesini ve finansal hizmetlerin kalitesinin ve verimliliğinin arttırılmasını gerektirir.

Yedinci olarak, Çin'in kudretli liderine göre, Çin olarak finansal açılım ve güvenlik konusunda dengeli bir yaklaşım sergilemeleri gerekmektedir. Finansal liberalleşme, ulusal finansal ve ekonomik güvenliği korumalı; hem açılımın doğasında var olan risklere, hem de düşmanlar tarafından kasıtlı olarak yaratılan risklere karşı önlem almalıdır. Şi'ye göre, açılımın hızını ve yoğunluğunu dikkatlice ayarlamalı, finansal düzenleme kapasitelerini önemli ölçüde geliştirmeli ve daha yüksek risk önleme standartlarının daha fazla finansal açıklığa temel oluşturmasını sağlamalıdırlar.

Çin Devlet Başkanı'na göre, sekizinci olarak, istikrarı sağlarken ilerlemeyi sürdürme genel ilkesine de bağlı kalmaları doğru olur. Finansal çalışmalar, istikrarı korurken ilerlemeyi sürdürme, ilerlemeyi istikrarı güçlendirmek için kullanma ve eski sistemleri ortadan kaldırmadan önce yeni sistemler kurma yaklaşımını benimsemelidir. İstikrar öncelikli olmalı ve makroekonomik düzenleme, finansal gelişme, finansal reform, finansal denetim ve risk çözümü gibi alanları kapsamalıdır. Finansal politika ayarlamaları ne aşırı ani, ne de aşırı kısıtlayıcı olmalı, böylece keskin dalgalanmalar önlenmelidir. Aynı zamanda, gerekli temelleri hızla oluşturmak için proaktif önlemler de alınmalı, istikrarı koruyarak ve temel koşulları güvence altına alarak sorunlar sürekli olarak çözülmeli ve ilerleme durmadan devam etmelidir. Para politikası ise ihtiyatlı olmaya devam etmeli ve istikrarlı ve sağlıklı makroekonomik gelişmeyi teşvik etmek için esnek bir dizi politika aracı kullanmalıdır.

Çin liderine göre, yukarıda sayılan sekiz husus, yeni dönemde finansal çalışmaların nasıl görülmesi ve yürütülmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Bunlar, Çin'in finansal kalkınma yolundaki temel duruşunu, perspektiflerini ve metodolojilerini somutlaştıran organik bir bütün oluşturmaktadır. Bu yol, modern finansal kalkınmanın nesnel yasalarına bağlı kalmakla kalmayıp, Çin'in ulusal koşullarına uygun kendisine özgü bazı özelliklere de sahiptir ve Batı finansal modellerinden önemli ölçüde ayrışmaktadır. Şi Cinping'e göre, Çinliler, kararlı bir şekilde kendilerine güvenmeli, uygulamalarla bu yolu keşfetmeye ve geliştirmeye devam etmeli ve yolun giderek genişlemesini sağlamalıdırlar.

Şi Cinping, makalesinin ikinci bölümünde, Merkezi Finans Çalışma Konferansı'nda finansal güç merkezinin gelişimini hızlandırma hedefini ortaya koyduğunu hatırlatarak, finansal güç merkezi olma konusuna açıklık getirmektedir. Şi'ye göre, bu hedef, güçlü bir ekonomik temele dayanmalı, dünya lideri düzeyindeki gelişmiş ekonomik güce, teknolojik üstünlüğe ve kapsamlı ulusal yeteneklere sahip olmalı ve aynı zamanda bir dizi kritik finansal unsuru da içermelidir. Bu doğrultuda, ilk olarak, uluslararası ticaret, yatırım ve döviz piyasalarında yaygın olarak kullanılan ve küresel rezerv para birimi statüsüne sahip güçlü bir para birimine sahip olunmalıdır. İkinci olarak, para politikası düzenlemeleri ve makro yönetimi etkin şekilde uygulanmalı ve sistemik riskleri hızlı ve verimli şekilde önleyip çözebilen güçlü bir Merkez Bankası'na sahip olunmalıdır. Üçüncüsü, yüksek operasyonel verimlilik, güçlü risk direnci, kapsamlı hizmet sunumu, küresel erişim ve uluslararası rekabet gücü ile karakterize edilen sağlam finansal kurumlara sahip olunmalıdır. Dördüncüsü, küresel yatırımcıları kendisine çekebilen ve uluslararası fiyatlandırma sistemlerini etkileyebilen güçlü uluslararası finans merkezlerine sahip olunmalıdır. Beşinci olarak, sağlam finansal mevzuatla desteklenen sağlam finansal düzenlemeler sürdürülmeli ve uluslararası finansal kuralların şekillendirilmesinde önemli etkiye sahip olunmalıdır. Altıncı ve son olarak ise, güçlü bir finansal yetenek havuzuna sahip olunmalıdır. Çin, bankacılık ölçeği ve döviz rezervleri açısından küresel olarak birinci, tahvil ve hisse senedi piyasası büyüklüğü açısından ikinci ve sigorta ölçeği açısından da en önde gelen ülkeler arasında yer alan önemli bir finansal güç olmasına rağmen, genel olarak büyük ama çok güçlü değildir. Oysa finansal bir güç merkezi oluşturmak, sürdürülebilir, uzun vadeli çaba ve azim gerektirir.

Şi Cinping'e göre, finansal güç merkezi oluşturmak için, Çin özelliklerine sahip modern bir finansal sistemin gelişimini hızlandırmaları elzemdir. Bu bağlamda, ilk olarak, bilimsel ve ihtiyatlı bir finansal düzenleme çerçevesi gereklidir. Modern bir Merkez Bankacılığı sistemi kurulmalı, Çin özelliklerine sahip modern para politikası çerçevesi geliştirilmeli, baz para ihracı ve para arzı düzenleme mekanizmaları iyileştirilmeli ve para ve kredi politikası araçlarının toplam ve yapısal işlevleri etkin şekilde kullanılarak renminbi'nin (yuan) değerini korunmalı ve ekonomik ve finansal istikrar sürdürülmelidir.

İkinci olarak, yapısal olarak sağlam bir finansal piyasa sistemi gerekmektedir. Bu doğrultuda, güvenli, düzenlenmiş, şeffaf, açık, dinamik ve dayanıklı bir sermaye piyasasının gelişimi hızlandırılmalıdır. Bu, çok katmanlı hisse senedi piyasalarının genişletilmesini, halka açık şirketlerin kalitesinin arttırılmasını ve rutin delisting mekanizmasının derinleştirilmesini içerir. Teknolojik inovasyonu desteklemek için risk sermayesi ve özel sermaye yatırımlarından yararlanılmalı, tahvil, para ve döviz piyasalarının işlevleri güçlendirilmelidir.

Üçüncü olarak, iş birliğine dayalı bir finansal kurum sistemi oluşturulmalıdır. Çin, kapsamlı bir finansal kurum yelpazesine sahiptir. Burada anahtar, farklılaşmış gelişme ve birbirini tamamlayan güçlerdir. Her kurum, gerçek ekonomiye hizmet ederken kendi rolünü yerine getirir ve uzmanlığını kullanır. Her tür finansal kurum, kuruluş misyonuna sadık kalmalı ve temel işlevlerine dönmelidir. Böylece, gerçek ekonominin ve halkın çok katmanlı ve çeşitli finansal hizmet ihtiyaçlarını karşılamak için rekabet gücünü ve hizmet kapasitesini etkili bir şekilde arttırabilir.

Dördüncü olarak, kapsamlı ve etkili bir finansal düzenleme çerçevesi şarttır. Bu hususta, tam düzenleme kapsamı sağlamak için kurumsal denetimi, düzenlemeyi, işlevsel denetimi, penetratif denetimi ve sürekli izlemeyi güçlendirerek finansal denetimi genel olarak güçlendirmek lazımdır. Finansal güvenlik ağı oluşturmak için düzenlemenin öngörü, hassasiyet, koordinasyon ve etkinliğini arttırmak gereklidir.

Beşinci olarak, çeşitlendirilmiş ve uzmanlaşmış bir finansal ürün ve hizmet sistemi teşkil edilmelidir. Önemli stratejiler, kilit sektörler ve hassas alanlar için yüksek kaliteli finansal hizmetleri geliştirmek şarttır. Bu noktada Şi'ye göre 5 ana alana odaklanmak gereklidir: (1) teknoloji finansmanı, (2) yeşil finansman, (3) kapsayıcı finansman, (4) emeklilik finansmanı ve (5) dijital finansman. Finansın dijital ve akıllı dönüşümünü hızlandırmak da bu doğrultuda bir diğer ihtiyaçtır.

Altıncı olarak, özerk, kontrol edilebilir, güvenli ve verimli bir finansal altyapı sistemi gereklidir. Entegre planlamayı güçlendirmek, piyasa erişimini, düzenleyici standartları ve operasyonel gereklilikleri iyileştirmek elzemdir. Kritik finansal altyapının özerkliğini arttırmak ve donanım ve yazılımının güvenliğini ve güvenilirliğini geliştirmek Pekin için öncelikler arasındadır.

Makalesinin üçüncü ve son bölümünde, Çin Devlet Başkanı, finans alanında yüksek kaliteli gelişmeyi ilerletmek ve finansal bir güç merkezi oluşturmak için, hukukun üstünlüğünü ahlaki yönetişimle birleştirmek gerektiğinin altını çizerek, Çin kültürünün güzel geleneklerini güçlü bir şekilde teşvik etmeleri ve Çin özelliklerine sahip bir finansal kültürü aktif olarak geliştirmeleri gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu amaca ulaşmak için, Cinping'e göre, ilk olarak, dürüstlüğü savunmalı ve etik sınırları asla aşmamalıdırlar. Nitekim Çin'in güzel geleneksel kültürü, taahhütlere sadık kalmaya ve sözleri tutmaya büyük önem vermektedir. Krediye dayalı bir sektör olan finans, sözleşme ruhunu korumalı, piyasa kurallarına uymalı ve mesleki etiği sürdürmelidir. “Demir gibi hesaplar, demir gibi defterler ve demir gibi düzenlemeler” geleneği yeniden canlandırılmalı ve kayıtlar asla tahrif edilmemelidir. Borçlar dürüstçe ödenmeli, güvenilirlik önemsemeli ve temerrüde asla düşülmemelidir. Bunun için, sektörün öz denetimi güçlendirilmeli, ciddi güven ihlali yapanlara ise ömür boyu yasaklama cezası uygulanmalıdır.

İkinci olarak, sadece kazanç için değil, doğruluk yoluyla kâr elde etme anlayışı yerleştirilmelidir. Çin'in güzel geleneksel kültürü, “kâr yerine doğruluğu önceliklendirenler refah içinde yaşarken, doğruluk yerine kârı önceliklendirenler utanç içinde yaşarlar” diye özellikle vurgular. Kâr için doğruluğu unutmak, dürüst insanlar tarafından her zaman horgörülmüştür. Finans, işlevsellik ve kârlılık gibi ikili özelliklere sahiptir ve kâr, işlevinin yerine getirilmesine hizmet eder. Finans sektörü, sosyal sorumluluklarını yerine getirmeli, finans ile ekonomi, toplum ve çevre arasında simbiyotik bir refah sağlamalıdır.

Üçüncü olarak, ihtiyatlı ve istikrarlı olunmalı ve kısa vadeli düşüncelerden kaçınılmalıdır. Çin'in güzel geleneksel kültürü, “acele işe yaramaz, küçük kazançların peşinde koşmak büyük başarıları engeller” diye bilhassa vurgular. Yüzyıllar boyunca zamanın sınavından geçen bazı uluslararası finans kurumlarının kalıcı başarısı, temelde ihtiyat ve tedbirden kaynaklanmaktadır. Finans sektörü, operasyonlar, performans ve risk yönetimi konusunda sağlam bir bakış açısı geliştirmeli ve işlerini kararlı bir ihtiyatla yürütmelidir. Sadece bugüne değil, uzun vadeye de odaklanılmalı, kısa vadeli kazançlardan kaçınılmalı, pervasız aceleci davranışlardan uzak durulmalı ve kapasitesinin ötesinde aşırı risk almaktan kaçınılmalıdır.

Dördüncü olarak, gerçek ekonomiden sanal ekonomiye dönüşmekten kaçınarak, yenilik yaparken dürüstlük korunmalıdır. Bu noktada kritik husus, finansın kime hizmet ettiği ve neden yenilik yapıldığı gibi temel soruları sormaktır. Yenilik, gerçek ekonomiye daha iyi hizmet etmek ve halk için işleri kolaylaştırmak için zorunlu olmalıdır; sahte yenilikler ve pervasız denemeler ise reddedilmelidir.

Beşinci olarak, keyfi davranışlardan kaçınarak, yasalara ve kurallara uygun şekilde çalışılmalıdır. Finansal işlemler, yasal ve düzenleyici çerçevelere özel bir bağlılık gerektirir. Finansal kurumlar ve uygulayıcılar, yasalara ve düzenlemelere sıkı sıkıya uymalı, finansal düzenleme gerekliliklerine uygun hareket edilmeli ve denetimlerin izin verdiği sınırlar içinde bilinçli bir şekilde faaliyet gösterilmelidir. Düzenlemeler ve sistemlerdeki boşlukları istismar ederek veya denetimden kaçarak kâr peşinde koşulmamalı, kesinlikle kırmızı çizgiler aşılmamalı, kurallar ihlal edilmemeli ve yasaların dışında faaliyet gösterilmemelidir.

Analiz

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in Çin Komünist Partisi'nin akademik ve teorik makalelere de yer veren dergisi Qiushi için kaleme aldığı bu yeni makale, Çin yönetimi ve liderinin küresel liderlik konusunda temkinli ama kendisinden emin adımların yeni bir veçhesini Çin para birimi yuan veya renminbinin kullanım alanının geliştirilmesi ve Çin'in güçlü bir finans piyasaları merkezi haline dönüştürüleceğinin anlaşılması açısından tarihi niteliktedir. Bu, ABD'nin küresel hâkimiyetini güçlü ordusu kadar kendisinin koyduğu kurallar, oluşturduğu uluslararası kurumlar ve hâkim para birimi haline getirdiği Amerikan doları sayesinde sağladığı da düşünüldüğünde, Çin'in mütevazı bir meydan okuma çabası ve küresel liderlik üstlenme hevesidir. Çin, otoriter ama başarılı ve halk refahını sürekli arttıran sistemiyle bunu hak etmektedir. Dileğimiz, ABD, Çin ve tüm diğer devletlerin barış içerisinde bir arada yaşamayı öğrenmeleri ve küresel sorunlar ve halkın geçim kaygılarına odaklanmalarıdır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


Prof. Dr. Ozan Örmeci, Phoenix Tv İçin ABD-İran Müzakerelerini Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 7 Şubat 2026 tarihinde Hong Kong merkezli Phoenix Tv kanalı için Umman'daki ABD-İran müzakerelerini ve Türkiye'nin bu sürece yaklaşımını yorumladı.

6 Şubat 2026 Cuma

Japonya'da Erken Seçim

 

Japonya’da geçtiğimiz yıl Ekim ayında Başbakanlık konumuna yükselen LDP’li milliyetçi-muhafazakâr siyasetçi Sanae Takaichi, partisinin 2024 seçimlerinde aldığı görece düşük oyu arttırmak adına, 8 Şubat 2026 tarihinde erken seçim yapılması kararı aldı.[1] Seçim, bu Pazar günü yapılacak ve anlaşılan LDP’nin daha güçlü bir hükümet kurmasına yardımcı olacak.

Ekim ayında Başbakan olduktan sonra Tayvan konusunda Çin’le yaşadığı sert polemik nedeniyle[2] zor günler geçiren Takaichi, buna karşın ABD Başkanı Donald Trump’la geliştirdiği yakın ilişkiler ve yapıcı diplomasiyle[3] ülkesinde popülaritesini korumayı başardı. 2024 seçimleri sonucunda hükümeti kurmak için gerekli olan 233 milletvekilinin altında kalan LDP[4], hatırlanacağı üzere Shigeru Ishiba Başbakanlığında Komeito Partisi desteğiyle bir tür azınlık hükümeti kurabilmişti. Ishiba’nın istifası sonrası başa geçen Takaichi ise, bu durumu düzeltmek adına kendisine destek vermeyen Komeito yerine Nippon Ishin no Kai (Japonya Yenilik Partisi) ile bir koalisyon hükümeti kurmuş ve 233 sayısına güçlükle ulaşmıştı.[5] Önceki seçim sonuçları doğrultusunda ana muhalefetteki Anayasal Demokrat Parti (CDP) önderliğinde kurulan Merkezci Reform İttifakı (Çuudou) ile diğer partilerin toplam sandalye sayısı ise 223'tü. Ancak bu durumu zayıf bir hükümet olarak değerlendiren Başbakan Takaichi, erken seçimle sandıktan güçlenerek çıkmayı umuyor.

Güncel bazı anket sonuçları[6], LDP ve Başbakan Takaichi’nin hakikaten de sandıktan yüzde 35-42 düzeyinde bir oyla ve güçlenerek çıkabileceğini gösteriyor. Asahi tarafından yapılan bir anket de[7], LDP’nin bu seçimde Nippon Ishin ile birlikte 300 sandalyeyi rahatlıkla bulabileceğini ortaya koyuyor. Nikkei kaynaklı bir haberde ise[8], LDP’nin daha da başarılı olacağı ve parlamentoda yüzde 60 gibi yüksek bir orana ulaşabileceği iddia ediliyor. Bu anlamda, Başbakan Takaichi ve LDP’nin seçim sonucunda iktidara daha güçlü bir şekilde gelebileceklerini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Ama yıllardır yapısal sorunlar temelinde ekonomik büyüme sorunları olan ve yaşlanan nüfus ve ekonomik verimlilik sıkıntıları da olan Japonya’nın, son 25 yıldır bilimsel-teknolojik-ekonomik olarak çok hızlı yükselen Çin karşısındaki bu çabaları ne derece yeterli olacaktır bilemiyoruz. Zira ABD, Trump döneminde artık müttefiklerine veren değil, müttefiklerden alan bir devlet haline gelmiştir ki, bu da zaten son yıllarda birçok konuda Çin’in gerisinde kalan Japonya’nın daha da zayıflamasına neden olacaktır. Lakin siyasi istikrar, Çin’e karşı daha milliyetçi ve muhafazakâr bir iktidarın pekişmesi ve Tayvan konusunda daha şahin bir duruş sergilenmesi adına, kuşkusuz Takaichi ve LDP’nin sandıktan güçlenerek çıkması bir pansuman etkisi yapabilir. Yine de, bizce, güçlenen Çin’in uluslararası hukuka da uygun şekilde Tayvan’la birleşmesi er veya geç engellenemeyecek ve Japonya’nın bu düzene alışmakta yavaş kalması en çok kendisine zarar verecektir. Dileğimiz, Japonya'nın küreselleşmeci ve demokratik duruşuyla Çin'e alternatif bir model oluşturması ve bu rekabetten diğer ülke halklarının kazanmasıdır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.cnbc.com/2026/02/06/japan-election-takaichi-ldp-landslide-polls-ldp-trump-innovation-party-nikkei.html.

[2] https://politikaakademisi.org/2025/11/17/japonya-cin-gerilimi-yeniden-artiyor/.

[3] https://politikaakademisi.org/2025/10/28/baskan-trumpin-asya-turu-ve-abdnin-siyasi-gelecegi/.

[4] https://politikaakademisi.org/2024/10/27/2024-japonya-genel-secimleri-ldp-guc-kaybetti/.

[5] https://www.haberler.com/ekonomi/japonya-erken-genel-secime-gidiyor-19543621-haberi/.

[6] https://en.wikipedia.org/wiki/Opinion_polling_for_the_2026_Japanese_general_election.

[7] https://www.asahi.com/ajw/articles/16325557.

[8] https://asia.nikkei.com/politics/japan-election/japan-s-ruling-parties-could-win-over-60-of-lower-house-nikkei-poll-shows.

Nouvel ouvrage scientifique du Professeur Dr Ozan Örmeci: La dynamique de la politique étrangère turque

 

Le nouvel ouvrage scientifique du professeur Ozan Örmeci, coordinateur général de l'Académie de politique internationale (UPA), intitulé « The Dynamics of Turkish Foreign Policy: Key Concepts and Strategic Approaches » (La dynamique de la politique étrangère turque : concepts clés et approches stratégiques), a été publié par la célèbre maison d'édition européenne Peter Lang. L'ouvrage de M. Örmeci, conçu comme un manuel d'enseignement sur la politique étrangère turque, compte 338 pages. La première partie de cet ouvrage en deux parties résume les travaux importants antérieurs sur la politique étrangère turque et fournit une revue de la littérature. La deuxième partie se concentre sur l'analyse de nombreux éléments de la politique étrangère turque et de points conformes aux opinions des experts turcs. Cette section couvre l'adhésion temporaire de la Turquie au Conseil de sécurité des Nations unies (2009-2010), le slogan et la politique « Le monde est plus grand que cinq », la politique de la Turquie en Méditerranée orientale, les relations entre la Turquie et les BRICS+, les relations turco-grecques, le processus d'adhésion de la Turquie à l'Union européenne (UE), les débats sur la normalisation dans la politique étrangère turque, les relations turco-américaines, le projet « Route du développement » et les relations entre la Turquie et l'Irak, les relations entre la Turquie et la Chine, le portefeuille du commerce extérieur de la Turquie, les relations entre la Turquie et Israël, ainsi que les relations entre la Turquie et l'Espagne et l'initiative « Alliance des civilisations ». Vous pouvez accéder à certaines sections du livre ainsi qu’aux liens de vente via les liens ci-dessous.


Table des matières

Page de l'auteur

Préface

Conclusion


Pour acheter le livre ;

Amazon.com

Peter Lang

New Scientific Work by Prof. Dr. Ozan Örmeci: The Dynamics of Turkish Foreign Policy

 

The new scientific book by Prof. Dr. Ozan Örmeci, General Coordinator of the International Politics Academy (UPA), titled The Dynamics of Turkish Foreign Policy: Key Concepts and Strategic Approaches, has been published by the renowned European-based publishing house Peter Lang. Örmeci's work, prepared as a textbook for teaching Turkish Foreign Policy courses, is a comprehensive 338-page study. The first section of the two-part book summarizes important previous works on Turkish Foreign Policy and provides a literature review. The second part focuses on analysing various elements of Turkish foreign policy and points aligned with the views of Türkiye experts. This section covers Türkiye's temporary membership in the UN Security Council (2009-2010), the “The World is Bigger than Five” slogan and policy, Türkiye's Eastern Mediterranean policy, Türkiye-BRICS+ relations, Turkish-Greek relations, Türkiye's European Union (EU) membership process, normalization debates in Turkish Foreign Policy, Turkish-American relations, the Development Road Project and Türkiye-Iraq relations, Türkiye-China relations, Türkiye's foreign trade portfolio, Türkiye-Israel relations, and Türkiye-Spain relations and the Alliance of Civilizations initiative. You can access some sections of the book and sales links via the links below.


Table of Contents

Author Page

Foreword

Conclusion


To buy the book;

Amazon.com

Peter Lang

Prof. Dr. Ozan Örmeci'den Yeni Bilimsel Eser: The Dynamics of Turkish Foreign Policy


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin yeni bilimsel kitabı olan The Dynamics of Turkish Foreign Policy: Key Concepts and Strategic Approaches, Avrupa merkezli ünlü yayınevi Peter Lang tarafından yayımlandı. Örmeci'nin Türk Dış Politikası alanında okutulacak bir ders kitabı olarak hazırladığı eser, 338 sayfalık kapsamlı bir çalışma. 2 bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Türk Dış Politikası'na dair önceden yazılmış önemli çalışmalar özetlenerek literatür taraması yapılıyor. İkinci bölümde ise, Türk Dış Politikası'nın birçok farklı unsurunun analizi ve Türkiye uzmanlarının görüşleri doğrultusunda farklı noktalara odaklanılıyor. Bu bölümde, Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği (2009-2010), "Dünya Beşten Büyüktür" söylemi ve politikası, Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikası, Türkiye-BRICS+ ilişkileri, Türk-Yunan ilişkileri, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci, Türk Dış Politikası'nda normalleşme tartışmaları, Türk-Amerikan ilişkileri, Kalkınma Yolu Projesi ve Türkiye-Irak ilişkileri, Türkiye-Çin ilişkileri, Türkiye'nin dış ticaret portföyü, Türkiye-İsrail ilişkileri ve Türkiye-İspanya ilişkileri ve Medeniyetler İttifakı girişimi gibi konular değerlendiriliyor. Kitabın bazı bölümleri ve satış linklerine aşağıdaki linklerden erişebilirsiniz. 


İçindekiler

Yazar sayfası

Önsöz

Sonuç


Kitabı satın almak için;

Amazon.com

Peter Lang

5 Şubat 2026 Perşembe

Trump-Şi Telefon Görüşmesi ve ABD-Çin İlişkilerinde Güncel Gelişmeler


Geçtiğimiz gün yayınlanan 21. Yüzyılda ABD-Çin Rekabeti adlı kitabımda[1] da anlatmaya çalıştığım üzere, çok kutupluluk yönelimli olarak şekillenen güncel dünya düzeninde, siyasi ve ekonomik olarak diğer devletlerin önünde daha güçlü konumda olan iki yegâne devlet Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin Halk Cumhuriyeti’dir (Çin). Bu iki devlete askeri olarak Rusya Federasyonu (Rusya) ve ekonomik olarak Avrupa Birliği (AB) gibi alternatif güç odaklarının meydan okumaları mümkünse de, yakın gelecekte bir küresel güce dönüşmesi muhtemel Hindistan dışında, 21. yüzyılın ilk yarısının iki süper güç adayının Washington ve Pekin olduğu ve uluslararası siyaset ve küresel trendlerin daha ziyade bu iki devletin ilişkileri çerçevesinde şekilleneceği ortadadır. Bu bağlamda, ABD-Çin ilişkilerinde yaşanan her gelişme, küresel ekonomi ve siyaset adına önemlidir. İşte bu yazıda, önceki gün ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’le yaptığı telefon görüşmesinden basına sızan bilgiler özetlenerek yorumlanacaktır.

Sarmal Kitabevi tarafından basılan “21. Yüzyılda ABD-Çin Rekabeti” adlı yeni eserim

Epstein skandalı” nedeniyle ülkesinde zor günler yaşayan ABD Başkanı Donald Trump, önceki gün (4 Şubat 2026), Çin lideri Şi Cinping’le önemli bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. İlk Başkanlığı döneminde Çin karşıtı sert söylemleri (örneğin, koronavirüs/COVID-19 pandemisi bağlamında geliştirdiği “Çin virüsü” söylemi) ile Çin’i yavaşlatmak adına yaptığı düşünülen ve küresel ticareti bozan yüksek gümrük tarifeleri uygulamalarıyla tepki çeken Trump, ikinci Başkanlık döneminde de müttefik-hasım ayırmadan yüksek tarifeler ve şantajcı uygulamalarıyla dünyada tepki odağı haline gelmeyi başardı. Buna karşın, büyük güç siyaseti ve güçlü liderlerle kişisel bağlantılara dayalı etkileşimci diplomasiyi (transaksiyonalizm) iyi bilen Trump, Rus lider Vladimir Putin, Türk lider Recep Tayyip Erdoğan, Macaristan Başbakanı Victor Orban ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni gibi etkili bazı liderlerle iyi ilişkiler kurmayı başardı. Trump, Çin’le ilişkiler konusunda da genelde hasmane ve popülist politik mesajlar verse de, Çin lideri Şi Cinping’le karşılıklı saygıya dayalı diyaloğuna da büyük özen gösterdi. Kasım ayındaki son telefon görüşmesinden sonra bir ilk olan dünkü konuşma da, bunun yeni bir ispatı oldu.[2]

BBC’ye göre, görüşmede Şi Cinping, ülkesi açısından ABD ile ilişkilerde en önemli meselenin Tayvan Sorunu olduğunu belirtirken, Washington’ın bu ülkeye yönelik silah satış ve sevkiyatlarında dikkatli olması gerektiğini vurguladı.[3] Cinping, Washington’la ilişkilere büyük önem verdiklerini de belirtirken, Trump da “uzun ve “kapsamlı” olarak değerlendirdiği görüşmenin “mükemmel” geçtiğini açıkladı.[4] Trump, Nisan ayı için planlanan Çin ziyaretini iple çektiğini de Çinli muhatabına ilettiğini söyledi.[5] Çin resmi haber ajansı Xinhua tarafından da haberleştirilen görüşmeye dair, Trump, ayrıca, Çin lideri ile çok yakın ve dostane kişisel ilişkilerinin olduğunu vurguladı.[6]

Görüşmede; karşılıklı ticaret, gümrük tarifeleri, Rusya-Ukrayna Savaşı, İran’a ilişkin gelişmeler ve Nisan ayında Çin’e yapmayı planladığı ziyaret de dahil birçok farklı başlığın ele alındığını aktaran Başkan Trump, tüm konularda yapıcı bir görüş alışverişi gerçekleştiğini kaydetti. Trump, ek olarak, Çin’in bu yıl ABD’den 20 milyon ton soya fasulyesi alacağını, gelecek yıl ise bu miktarın 25 milyon tona çıkarılacağını ifade etti.[7] ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin olumlu şekilde sürdürülmesinin önemine işaret eden Trump, “Başkanlığımın kalan 3 yılında Devlet Başkanı Şi ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili çok olumlu neticeler elde edeceğimize inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.[8]

Bu görüşme öncesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşen ve bu görüşmede Trump’ın yeni iktidar döneminde geliştirdiği yeni egemenlik talepleri ve dış müdahale tehditleriyle jeopolitik dengeleri sarstığı bir dönemde Rusya’ya sorumlu büyük güçler olarak birlikte hareket etme çağrısında bulunan[9] Şi ise, görüşme sonrasında kendisi adına Çin hükümeti tarafından yapılan resmi açıklamayla, iki liderin önümüzdeki yıl ülkelerinin ev sahipliği yapacağı ve bir araya gelmeleri için fırsatlar sunabilecek önemli zirveleri ele aldıklarını belirtirken, bu açıklamada Trump’ın Nisan ayında yapması beklenen ziyarete değinilmemesi dikkat çekti.[10]

Görüşmeye dair bir değerlendirme yapmak gerekirse; Şi Cinping’in görüşmedeki açık Tayvan vurgusunun önemli olduğu ve Çin’in bu konuda ani bir hamle planlamadıysa bile, bu ülkenin uluslararası hukuk (bağlayıcı nitelikteki BM Güvenlik Konseyi kararları) ve ABD’nin de onay verdiği “tek Çin politikası” (One China Policy) doğrultusunda gelecekte Çin’e katılması yolunda ABD’nin provokasyonlardan uzak durması gerektiğine dair nazik bir uyarıda bulunduğu düşünülebilir. Tayvan’a silah satışlarına devam eden ve geçtiğimiz yıl rekor düzeye ulaşan[11] ABD ise, bu konuda Çin’in bir oldu-bitti yapmasına engel olmak ve Tayvan’ı kendisini koruyabilecek düzeye getirmek amacındadır.

Bu bağlamda, bizce en doğru formül, Tayvan’ın Çin’e zaman içerisinde ekonomik entegrasyon ve Hong Kong modeli (tek devlet, iki sistem) doğrultusunda aşamalı olarak katılmasıdır. Bu süreç Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümü olan 2049’a kadar gerçekleştirilecek ve kansız/çatışmasız olacaktır. ABD, uluslararası hukuk doğrultusunda, buna engel olmamalı ve Tayvan’ı güçlendirmenin ötesinde kışkırtma politikalarına yönelmemelidir. Bu konuda çekinceleri olan bir diğer etkili devlet Japonya’ya da uluslararası hukuk kuralları hatırlatılmalı ve uluslararası sistemin çökmemesi adına sorumlu davranılmasının gerekliliği vurgulanmalıdır. Büyük güç rekabetinin dönüşüyle birlikte ABD, “Monroe Doktrini’ne Trump Eki” yaklaşımıyla nasıl Batı yarımkürede hâkimiyetini ilan ediyorsa, Çin de tarihsel olarak da kendisinin bir parçası olan Tayvan üzerinde egemenlik sahibi olmayı fazlasıyla hak etmektedir. Ancak bunun zorlamaya dayanmaması ve Pekin’in zaman içerisinde ekonomik ve kültürel unsurlara dayalı yumuşak gücüyle Tayvan halkı ve siyasal elitinin desteğiyle bunu sağlaması şarttır. ABD ise, sorumlu bir büyük güç olarak, bu süreçte provokatör değil, sorumlu davranmalı ve Tayvan’ı askeri olarak güçlendirmenin ötesine geçmemelidir. Çin yönetimi de, Rusya’nın Ukrayna’da yaşadığı zorluklardan dersler çıkararak, bu konuyu asla askeri şekilde halletmeye yönelmemeli ve dünyadaki barışçıl yükselen güç imajını korumalıdır.

Sonsöz, uluslararası sistem ve Birleşmiş Milletler (BM) düzenini korumak ve geliştirmek tüm devletlerin ortak sorumluluğudur. Bu sorumluluk tek bir devletin üzerine yıkılamayacağı gibi, güç dengelerine uygun olmayan statik düzenin devamı da akılcı değildir. Bu nedenle, BM reformu tartışmaları konusunda siyasetçi, diplomat ve uzmanların daha yoğun çalışmalar yapmaları bizce şarttır.

Kapak fotoğrafı: BBC

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] Bakınız; https://ozanormeci.com.tr/21-yuzyilda-abd-cin-rekabeti-2.html.

[2] https://www.bloomberght.com/trump-si-ile-telefonda-gorustu-3768257.

[3] https://www.bbc.com/news/articles/c62wpjd3j1zo.

[4] A.g.e.

[5] A.g.e.

[6] https://www.bloomberght.com/trump-si-telefon-gorusmesi-sonrasi-aciklamalar-3768282?page=2.

[7] A.g.e.

[8] A.g.e.

[9] https://www.haberturk.com/cin-devlet-baskani-xi-den-rusya-ya-sorumlu-buyuk-ulkeler-olarak-birlikte-hareket-etme-cagrisi-3859143.

[10] https://tr.euronews.com/2026/02/05/trump-xi-ile-telefonda-gorustu-abd-cini-irandan-kopmaya-zorluyor.

[11] https://www.defenceturk.net/abdden-tayvana-11-milyar-dolarlik-rekor-silah-paketi.

4 Şubat 2026 Çarşamba

Stephen M. Walt’dan Trump Dönemi ABD’si Analizi: Yırtıcı Hegemon

 

Giriş

1955 doğumlu ünlü Amerikalı Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt[1], halen Harvard Kennedy Okulu’nda ders vermeye devam eden çok etkili bir akademisyendir. Uluslararası ilişkilerde Realizm okulunun sıkı bir takipçisi olan Walt, İttifakların Kökenleri, Devrim ve Savaş ve İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası gibi popüler bazı kitapların da yazarı veya ortak yazarıdır. Walt, geçtiğimiz ünlü Amerika’da kurumsal devletin en güçlü seslerinden biri kabul edilen Foreign Affairs dergisinde “The Predatory Hegemon: How Trump Wields American Power” (Yırtıcı Hegemon: Trump Amerikan Gücünü Nasıl Kullanıyor?) başlıklı bir makale kaleme almıştır.[2] Bu yazıda, bu makale özetlenecektir.

Makalenin Özeti

Stephen Walt’a göre, 45. ve 47. ABD Başkanı olan Donald Trump, 2017 yılında ilk kez ABD Başkanı olduğundan beri, siyasal yorumcu ve gözlemciler onun Amerikan dış politikasına yönelik farklı yaklaşımını tanımlamak için uygun bir sıfat aramaktadırlar. Tanınmış Siyaset Bilimci Barry Posen, 2018 yılında Trump'ın büyük stratejisinin “liberal karşıtı hegemonya” (illiberal hegemony) olduğunu öne sürmüş ve analist Oren Cass da bunun belirleyici özünün “karşılıklılık” (reciprocity) talebi olduğunu savundu. Trump ve onunla özdeşleşen yeni siyasa, genelde akademik camiada ve uluslararası basında realist, milliyetçi, eski tipte merkantilist, emperyalist ve izolasyonist gibi terimlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Ünlü akademisyene göre, bu terimlerin hepsi de aslında Trump’ın yaklaşımının bazı yönlerini yansıtmaktadır; ancak Trump’ın ikinci başkanlık döneminin büyük stratejisi, Walt’a göre, belki de en doğru şekilde “yırtıcı hegemon” (predatory hegemon) terimiyle açıklanabilir. Bu stratejinin temel amacı, Washington’ın ayrıcalıklı konumunu kullanarak hem müttefiklerinden, hem de düşmanlarından çeşitli tavizler, haraçlar ve saygı gösterileri kazanarak, tamamen sıfır toplamlı bir dünya olarak gördüğü ortamda kısa vadeli kazançlar elde etmektir.

Amerikalı tanınmış akademisyene göre, ABD’nin hâlâ önemli varlıkları ve coğrafi avantajları göz önüne alındığında, yırtıcı hegemonya yaklaşımı en azından bir süre işe yarayabilir. Ancak uzun vadede bu politika da başarısızlığa mahkumdur. Birbiriyle rekabet eden birkaç büyük gücün bulunduğu bir dünyada, özellikle de Çin’in ekonomik ve askerî açıdan neredeyse ABD ile eşit güçte olduğu yeni bir düzlemde, çok kutupluluk diğer devletlere Washington’a olan bağımlılıklarını azaltma yolları sağladığından, bu statüko, hegemonya kurmaya uygun değildir. Önümüzdeki yıllarda Amerikan stratejisi “yırtıcı hegemonya” yaklaşımı çerçevesinde gelişmeye devam ederse, ABD’yi ve müttefiklerini zayıflatacak, küresel düzeyde artan hoşnutsuzluk yaratacak, Washington’ın başlıca rakipleri için cazip fırsatlar sağlayacak ve dahası Amerikalıları daha güvensiz, daha az müreffeh ve daha az etkili hale getirecektir. Bu nedenle, Walt, Realizm eksenli yaklaşımına karşın, bu politikaya açıktan karşı çıkmaktadır.

Walt’a göre, son 80 yılda, uluslararası sistemin genel yapısı iki kutupluluktan önce tek kutupluluğa ve sonrasında da günümüzün dengesiz çok kutupluluğuna doğru kaymış ve ABD’nin büyük stratejisi de bu değişikliklere paralel olarak değişmiştir. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında, ABD, Avrupa ve Asya’daki yakın müttefiklerine karşı genelde bir iyiliksever hegemon (benevolent hegemon) olarak hareket etmiştir; çünkü Amerikalı liderler, müttefiklerinin refahının Sovyetler Birliği’ni kontrol altında tutmak için gerekli olduğunu anlıyor ve bunu destekliyordu. Bu dönemde görev yapan Amerikalı liderler, ABD’nin ekonomik ve askeri üstünlüğünü serbestçe kullandılar ve bazen önemli ortaklarına karşı da sert tavır sergilemekte çekinmediler. Örneğin, “Ike” lakabıyla bilinen ünlü ABD Başkanlarından Dwight D. Eisenhower, 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırması esnasında, Başkan Richard Nixon da 1971’de ABD’yi altın standardı sisteminden çıkardığında böyle köşeli bir tavır sergilemişlerdir. Ayrıca, Washington, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra müttefiklerinin ekonomik olarak toparlanmasına da yardımcı olmuş; karşılıklı refahı teşvik etmek amacıyla makul kurallar oluşturmuş ve çoğunlukla da bu kurallara uymuştur. Washington, yine aynı dönemde, para krizlerini ve diğer ekonomik aksaklıkları yönetmek için diğer ülkelerle iş birliği yapmış ve zayıf devletlere masada yer ve kolektif kararlarda söz hakkı vererek genelde demokratik davranmıştır. ABD Başkanları ve üst düzey yetkilileri bu yıllarda uluslararası siyasete liderlik ettiler; ancak aynı zamanda diğerlerini dinlediler ve nadiren ortaklarını zayıflatmaya veya sömürmeye çalıştılar.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle oluşan tek kutuplu dönem veya tek kutupluluk anında ise, ABD, kibrine yenik düşerek oldukça dikkatsiz ve inatçı bir hegemon haline gelmeye başlamıştır. Artık karşısında güçlü rakipleri kalmayan ve diğer devletlerin Amerikan liderliğini kabul etmeye ve liberal değerlerini benimsemeye istekli olduğuna ikna olan bazı Amerikalı yetkililer, diğer devletlerin endişelerine pek aldırış etmemiş ve Afganistan, Irak ve diğer bazı ülkelerde maliyetli savaşlara girişmiştir. Washington, bunlar yetmezmiş gibi, Çin ve Rusya’yı giderek bir araya getiren çatışmacı ve hatalı politikalar benimsemiş ve Çin’in yükselişini hızlandıran, küresel finansal istikrarsızlığı arttıran ve sonunda Donald Trump’ı Beyaz Saray’a taşıyan geniş bir iç tepkiyi tetikleyen şekilde küresel pazarları açmaya zorlamıştır. Kuşkusuz, Washington, bu dönemde birkaç düşman rejimi izole etmeye, cezalandırmaya ve zayıflatmaya çalışmış ve bazen de diğer devletlerin güvenlik endişelerine dikkat etmemiştir. Bu yıllarda hem Demokrat, hem de Cumhuriyetçi siyaset yapıcılar, Amerikan gücünü küresel liberal bir düzen oluşturmak için kullanmanın ABD ve dünya için iyi olacağına ve muhalefetin bir avuç küçük “haydut devlet”le sınırlı kalacağına samimiyetle inanıyordu. Amerikalı karar alıcılar, gücü diğer hükümetleri zorlamak, kendi saflarına çekmek ve hatta devirmek için kullanmaktan çekinmiyorlardı; ancak bu hedefleri ABD’nin ortaklarına değil, düşmanlarına yönelikti.

Ancak Trump yönetiminde ABD giderek yırtıcı bir hegemon haline geldi. Bu strateji, Stephen M. Walt’un düşüncesinde, çok kutupluluğun geri dönüşüne karşı tutarlı ve iyi düşünülmüş bir yanıt değildir; hatta birkaç büyük gücün bulunduğu bir dünya sisteminde tam anlamıyla yanlış bir davranış biçimidir. Bu tarz bir siyasa, Trump’ın tüm dış ilişkilere yönelik işlemsel (transaksiyonel-transactional) yaklaşımının ve ABD’nin dünyadaki neredeyse her ülke üzerinde muazzam ve kalıcı bir etkiye sahip olduğu inancının doğrudan bir yansımasıdır. Trump, Nisan 2025’te “ABD büyük ve güzel bir mağaza gibidir ve herkes bu mağazadan bir parça ister” dahi demiştir. Ayrıca Beyaz Saray Basın Sekreteri Karoline Leavitt’in bir açıklamasında söylediği gibi, “Amerikan tüketicisi her ülkenin bizden istediği şeydir” veya başka bir deyişle “diğer devletlerin Amerikalıların parasına ihtiyaçları vardır”.

Trump’ın ilk döneminde, ABD Savunma Bakanı James Mattis, Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Beyaz Saray Genel Sekreteri John Kelly ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster gibi daha deneyimli ve bilgili danışmanlar, Trump’ın saldırgan dürtülerini kontrol altında tutmayı başarmışlardır. Ancak Trump’ın ikinci döneminde, bu saldırgan dürtüler, diğer ülkelerin zayıflıklarını sömürme arzusu, liyakatleri yerine kişisel sadakatleri nedeniyle seçilen yalaka bir kadro ve Trump’ın dünya meselelerine ilişkin kendi anlayışına duyduğu yanlış şekilde artan özgüveni sayesinde tam anlamıyla serbest bırakılmıştır.

Yırtıcı bir hegemon, diğerleriyle olan ilişkilerini tamamen sıfır toplamlı bir oyun (zero sum game) şekilde yapılandırmaya çalışan, böylece faydaların her zaman kendi lehine dağıtılmasını sağlayan hâkim (dominant) bir süper güçtür. Yırtıcı bir hegemonun öncelikli amacı, tüm tarafların daha iyi durumda olmasını sağlayan istikrarlı ve karşılıklı yarar sağlayan ilişkiler kurmak değil, tam tersine her ilişkiden diğerlerinden daha fazla kazanç elde etmeye çalışmaktır. Bu yaklaşımda, hegemonun daha iyi, ortaklarının ise daha kötü durumda olduğu bir düzen, her iki tarafın da kazançlı çıktığı, ancak ortakların daha fazla kazanç elde ettiği bir düzenlemeye tercih edilir. Yani kısacası, yırtıcı bir hegemon, her zaman aslan payını ister.

Elbette tüm büyük güçler tarih boyunca yağmacı davranışlarda bulunmuşlar ve her zaman göreceli avantaj elde etmek için rekabet etmişlerdir. Rakipleriyle ilişkilerinde, tüm devletler, herhangi bir anlaşmadan en iyi sonucu almaya çalışırlar. Ancak yağmacı hegemonyayı tipik büyük güç davranışından ayıran şey, bir devletin hem müttefiklerinden, hem de düşmanlarından tavizler ve asimetrik faydalar elde etme konusundaki isteğidir. İyi niyetli bir hegemon, müttefiklerine ancak gerektiğinde haksız yükler; çünkü ortaklarının refahının kendi güvenliği ve zenginliğini arttırdığına inanmaktadır. Böyle bir hegemon, karşılıklı yarar (karşılıklı fayda) sağlayan kazan-kazan temelli iş birliğini kolaylaştıran, diğerleri tarafından meşru kabul edilen ve devletlerin bu kuralların çok sık veya uyarı yapılmadan değişmeyeceğini güvenle varsayabilecekleri kadar kalıcı olan kuralların ve kurumların değerini kabul eder. İyiliksever bir hegemon, ek olarak, ortak düşmanları kontrol altında tutmak gibi benzer çıkarları olan devletlerle pozitif toplamlı ortaklıkları memnuniyetle karşılar ve hatta tüm katılımcıların daha iyi durumda olacağına inanıyorsa, diğerlerinin orantısız kazançlar elde etmesine bile izin verebilir. Başka bir deyişle, iyi niyetli bir hegemon, yalnızca kendi güç konumunu ilerletmekle kalmaz, aynı zamanda ekonomist Arnold Wolfers'ın “ortam hedefleri” (milieu goals) olarak adlandırdığı şeyi de sağlamaya çalışır: çıplak güç kullanımını daha az gerekli hale getirecek şekilde uluslararası ortamı şekillendirmek ve düzen oluşturmak.

Buna zıt şekilde, yırtıcı bir hegemon, rakiplerinden yararlanmak kadar ortaklarını da sömürme eğilimindedir. Böyle bir devlet, ambargo, mali yaptırımlar, komşularını fakirleştiren ticaret politikaları, para birimi manipülasyonu ve diğer ekonomik baskı araçlarını kullanarak, diğerlerini hegemonun ekonomisine avantaj sağlayan ticaret koşullarını kabul etmeye veya ekonomik olmayan konularda davranışlarını değiştirmeye zorlayabilir. Dahası, askeri koruma sağlamayı ekonomik talepleriyle ilişkilendirerek, ittifak ortaklarının daha geniş dış politika girişimlerini desteklemesini bekler ve onları huzursuz eder. Daha zayıf devletler ise, a-) hegemonun büyük pazarına erişim konusunda ona büyük ölçüde bağımlılarsa, b-) diğer devletlerden daha büyük tehditlerle karşı karşıya kalıyorlarsa ve c-) şartlar içerse bile hegemonun korumasına bağımlı durumdalarsa, bu zorlayıcı baskıları tolere edeceklerdir.

Yırtıcı bir hegemonun zorlayıcı gücü, diğer devletleri sürekli bir boyun eğme durumunda tutmaya bağlı olduğundan, liderleri, kendi etki alanındaki devletlerin, genellikle sembolik olan tekrarlanan boyun eğme eylemleriyle alt konumlarını kabul etmelerini bekleyecektir. Bu devletlerden resmi bir haraç ödemeleri veya hegemonun erdemlerini açıkça kabul edip övmeleri istenebilir. Bu tür ritüel saygı gösterileri, hegemonun direnilemeyecek kadar güçlü olduğunu ve vassallarından daha bilge olduğu için onlara emir verme hakkına sahip olduğunu göstererek muhalefeti caydırır.

Walt’a göre, yırtıcı hegemon yeni bir olgu da değildir. Bu, Atina’nın imparatorluğundaki daha zayıf şehir devletleriyle ilişkilerinin temelini oluşturuyordu ve dönemin önde gelen Atina lideri Perikles’in “tiranlık” olarak tanımladığı türde bir egemenlikti. Doğu Asya’daki modern öncesi Çin merkezli sistem, haraç ödemesi ve ritüelleştirilmiş itaat dahil olmak üzere benzer bağımlılık ilişkilerine dayanıyordu. Ancak Çin uzmanı akademisyenler bunun sürekli bir sömürü olup olmadığı konusunda halen fikir ayrılığı içerisindedirler. Sömürge topraklarından zenginlik elde etme arzusu, Belçika, İngiltere, Fransa, Portekiz ve İspanya sömürge imparatorluklarının temel unsuruydu ve benzer motifler Nazi Almanyası’nın Orta ve Doğu Avrupa’daki ticaret ortaklarıyla tek taraflı ekonomik ilişkilerini ve Sovyetler Birliği’nin Varşova Paktı müttefikleriyle ilişkilerini de etkilemiştir. Bu örnekler önemli farklılıklar gösterse de, aslında hepsinde de egemen güç, her zaman başarılı olmasa da ve bazı müşterilerin elde edilmesi ve savunulması, sağladıkları zenginlik veya haraçtan daha maliyetli olsa da, kendine asimetrik faydalar sağlamak için zayıf ortaklarını sömürmeye çalışmıştır.

Kısacası, Walt’a göre, yırtıcı hegemon, tüm ikili ilişkileri doğası gereği sıfır toplamlı olarak görür ve her birinden mümkün olan en büyük faydayı elde etmeye çalışır. “Benim olan benimdir, senin olan ise pazarlık edilebilir” yırtıcı bir hegemonun temel düsturudur. Mevcut anlaşmaların hiçbirinin bir değeri veya meşruiyeti yoktur ve hegemon bundan yeterli asimetrik fayda sağlamazsa, ortakları kenara atılır veya göz ardı edilir. Elbette yırtıcı hegemonya çabaları bazen başarısız da olabilir. Yani en güçlü devletlerin bile diğerlerinden elde edebileceklerinin sınırları vardır. Ancak yırtıcı bir hegemon için en önemli hedef, bu sınırları mümkün olduğunca zorlamaktır.

Başkan Trump’ın dış politikasının yağmacı niteliği, ticaret açığı konusundaki takıntısında ve Washington’ın lehine ekonomik kazançları yeniden dağıtmak için gümrük vergilerini kullanma girişimlerinde en belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Trump, ticaret açığının bir “soygun” ve bir tür yağma olduğunu defalarca dile getirmiştir; ona göre, fazla veren ülkeler “kazanmakta” çünkü ABD onlara Washington’a ödediklerinden daha fazla ödeme yapmaktadır. Bu yaklaşıma göre, Trump, ya bu ülkelere gümrük vergileri uygulayarak yabancı malları daha pahalı hale getirerek Amerikalı üreticileri korumayı amaçlamış, ya da bu tür gümrük vergileriyle yabancı hükümetleri ve şirketleri, gümrük vergilerini hafifletme karşılığında ABD’ye yatırım yapmaya zorlamıştır.

Başkan Trump, Stephen M. Walt’un analizine göre, gümrük tarifelerini, politikalarına karşı diğer ülkeleri zorlamak için de kullanmaktadır. Örneğin, geçtiğimiz Temmuz ayında, Trump, Brezilya hükümetini, Trump’ın müttefiki olan eski Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro’yu affetmeye zorlamak için başarısız bir girişimde bulunarak Brezilya’ya yüzde 40 gümrük vergisi uygulamıştır. Ancak Kasım ayında, Amerikalı tüketiciler için gıda fiyatlarının yükselmesine neden olan bu gümrük vergilerinin bir kısmını kaldırmak zorunda kalmıştır. Trump, Kanada ve Meksika’ya uyguladığı gümrük vergilerini ise, bu ülkelerin fentanil kaçakçılığını durdurmak için yeterince çaba göstermediklerini iddia ederek savunmuştur. Ek olarak, geçtiğimiz Ekim ayında, Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, Trump yönetiminin yasadışı uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı iddia edilen Karayipler’deki iki düzineden fazla tekneye ABD Donanması’nın yaptığı tartışmalı saldırıları eleştirince, Trump, Kolombiya’yı daha yüksek gümrük vergileri uygulamakla tehdit etmiştir.

Trump, geleneksel Amerikan müttefiklerini de, bilindik Amerikan düşmanlarını da aynı şekilde zorlamakta ve tehditlerinin bir var bir yok niteliği, bu şekilde mümkün olduğunca fazla taviz koparmak istediğini ortaya koymaktadır. Trump, öngörülemezliğin güçlü bir pazarlık aracı olduğuna inanmaktadır ve sürekli değişen tehdit ve talepleriyle, diğerlerini kendisine uyum sağlamak için yeni yollar aramaya zorlamayı amaçlamaktadır. Karşı taraf hızlıca pes ederse, gümrük vergisi uygulama tehdidi Washington’a çok az maliyet getirmektedir; ancak hedef kararlı durur veya piyasalar tedirgin olursa, Trump, bu eylemini ertelemek zorunda da kalabilir. Bu yaklaşım, aynı zamanda dikkatleri Trump’ın üzerinde tutmakta, yönetimin sonraki herhangi bir anlaşmayı kesin şartları ne olursa olsun bir zafer olarak sunmasına yardımcı olmakta ve Trump ve yakın çevresine fayda sağlayan bariz yolsuzluk fırsatları yaratmaktadır.

ABD'nin etkisini en üst düzeye çıkarmak için, Trump, müttefiklerin ABD’nin askeri desteğine bağımlılığını, büyük ölçüde ittifak taahhütlerini yerine getirip getirmeyeceği konusunda şüpheler uyandırarak, ekonomik talepleriyle defalarca ilişkilendirmiştir. Müttefiklerin “Amerikan koruması” için ödeme yapması gerektiğini ısrarla savunmuş ve ABD’nin NATO’dan ayrılabileceğini, Tayvan’ı savunmaya yardım etmeyi reddedebileceğini veya Ukrayna’yı tamamen terk edebileceğini ima etmiştir. Ancak Trump’ın amacı, müttefiklerin kendilerini savunmak için daha fazla çaba göstermelerini sağlayarak, ABD’nin ortaklıklarını daha etkili hale getirmek değildir. Aslında, gümrük vergisi seviyelerinin önemli ölçüde arttırılması, ortakların ekonomilerine zarar verecek ve daha yüksek savunma harcaması hedeflerine ulaşmalarını zorlaştıracaktır. Bunun yerine, Trump, ABD’nin geri çekilme tehdidini kullanarak, müttefiklerin çeşitli ekonomik tavizler elde etmeye çalışmaktadır. Bu strateji, en azından kâğıt üzerinde, kısa vadede bazı kazançlar sağlamaktadır. Misalen, geçtiğimiz Temmuz ayında, AB liderleri Trump’ı Ukrayna'yı desteklemeye devam etmeye ikna etmek umuduyla tek taraflı bir ticaret anlaşmasını kabul etmişlerdir. Keza Japonya ve Güney Kore de sırasıyla Temmuz ve Kasım aylarında imzalanan anlaşmalarla ABD ekonomisine yatırım yapma sözü vererek gümrük vergisi seviyelerinin düşürülmesini sağlamışlardır. Avustralya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Pakistan ve Ukrayna gibi ülkeler de, ABD’ye kendi topraklarında bulunan kritik minerallere erişim veya kısmi mülkiyet hakkı sunarak Washington’ın desteğini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır.

Walt’a göre, yırtıcı bir hegemon, Thucydides'in ünlü sözüyle, “güçlülerin yapabildiklerini yaptıkları ve zayıfların katlanmak zorunda olduklarına katlandıkları” bir dünyayı tercih eder. Bu nedenle, böyle bir ülke, başkalarından yararlanma yeteneğini sınırlayabilecek normlara, kurallara veya kurumlara karşı temkinli olacaktır. Beklendiği gibi, Trump, Birleşmiş Milletler’i pek kullanmamakta, Paris İklim Anlaşması ve İran nükleer anlaşması (JCPOA) gibi öncüllerinin müzakere ettiği anlaşmaları da seve seve yırtıp atmıştır. Hatta Trump, kendisinin müzakere ettiği bazı anlaşmalardan bile caymıştır. Avrupa Birliği (AB) veya kurallara dayalı Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kurumlarla uğraşmak yerine, Trump, ikili ticaret görüşmeleri yapmayı tercih etmektedir; çünkü ülkelerle birebir görüşmek, bu ülkeler üzerinde ABD’nin etkisini ve baskısını arttırmaktadır. Trump, ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin üst düzey yetkililerine de yaptırım uygulamış ve Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından geliştirilen emisyon fiyatlandırma planına şiddetli bir saldırı başlatmıştır. IMO’nun önerisi, nakliye şirketlerini daha temiz yakıtlar kullanmaya teşvik ederek iklim değişikliğini yavaşlatmayı amaçlıyordu, ancak Trump bunu “dolandırıcılık” olarak nitelendirdi ve kasıtlı olarak sabote etti. Trump yönetimi, bu önlemi destekleyenlere karşı gümrük vergileri, yaptırımlar ve diğer önlemler uygulayacağı tehdidinde bulunduktan sonra, önlemin resmi olarak onaylanması için oylama da bir yıl ertelendi. Bir IMO delegesi, Ekim ayında, ABD delegasyonunun “gangsterler gibi davrandığını” dahi söyledi.

Washington’ın yağmacı hegemonyası hakkında yapılan hiçbir tartışma, Trump’ın diğer devletlere ait topraklara olan ilgisini ve uluslararası hukuku ihlal ederek diğer ülkelerin iç politikasına müdahale etme isteğini tam olarak açıklayamaz. Nitekim Trump’ın Grönland’ı ilhak etme konusundaki arzusu ve bu eyleme karşı çıkan Avrupa devletlerine gümrük vergileri uygulama tehditleri, bu dürtünün en görünür örneğidir. Danimarka askeri istihbaratının geçtiğimiz Aralık ayında yayınladığı yıllık tehdit değerlendirmesinde uyarıldığı gibi, “ABD, yüksek gümrük vergileri tehdidi de dahil olmak üzere ekonomik gücünü kullanarak iradesini dayatmakta ve artık müttefiklerine karşı bile askeri güç kullanmayı göz ardı etmemektedir.” Trump’ın Kanada’yı 51. Amerikan eyaleti yapmak veya Panama Kanalı bölgesini yeniden işgal etmek gibi düşünceleri de, benzer derecede jeopolitik açıdan açgözlü ve fırsatçı olduğunu gösteriyor. Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırma kararı ise, diğer büyük güçlerin izleyeceği tehlikeli bir örnek teşkil eden, mevcut normları hiçe sayan ve başkalarının zayıflıklarını sömürmeye istekli bir yırtıcı hayvanın tutumunu ortaya koyan tehlikeli bir eylemdir. Trump eksenli yırtıcı dürtü, kültür meselelerine bile uzanmaktadır. Yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın “medeniyetinin yok olması” tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve ABD’nin kıtaya yönelik politikasının “Avrupa ülkeleri içinde Avrupa’nın mevcut gidişatına direnişin geliştirilmesini” gerektiğini ilan ediyor. Başka bir deyişle, Avrupa ülkeleri, Trump yönetiminin kan ve toprak milliyetçiliğine olan bağlılığını ve beyaz olmayan ve Hıristiyan olmayan kültürlere veya dinlere karşı düşmanlığını benimsemeye zorlanacaklar. Anlaşılıyor ki, yırtıcı bir hegemon için hiçbir konu yasak değildir ve hiçbir kırmızı çizgi yoktur!

Trump, ayrıca, kendisi ve ailesi için avantajlar elde etmek amacıyla ABD’nin ayrıcalıklı uluslararası konumunu da kullanmaktadır. Örneğin, Katar ona bir uçak hediye etmiştir. Bu uçağın yenilenmesi ABD vergi mükelleflerine birkaç yüz milyon dolara mâl olacak ve ancak Trump görevinden ayrıldıktan sonra Başkanlık Kütüphanesi’ne konulabilecektir. Ek olarak, Trump ekibi, yönetimle iyi geçinmek isteyen hükümetlerle milyonlarca dolarlık otel geliştirme anlaşmaları imzalamış ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğer ülkelerdeki nüfuzlu kişiler, Trump’ın World Liberty Financial kripto para birimi operasyonu tarafından çıkarılan milyarlarca dolarlık token satın almışlardır. Bu, ilginçtir ki, BAE’nin normalde sıkı ABD ihracat kontrollerine tabi olan yüksek kaliteli çiplere özel erişim hakkı elde ettiği dönemle yaklaşık aynı zamana denk gelmektedir. Amerikan tarihinde hiçbir Başkan, başkanlık görevini bu kadar büyük ölçüde paraya çevirmeyi başaramamış ve potansiyel çıkar çatışmalarını bu kadar açık bir şekilde göz ardı etmemiştir.

Bir mafya patronu veya İmparator gibi, Trump, kendisinin lütfunu arayan yabancı liderlerin aşağılayıcı şekilde saygı gösterilerini ve grotesk nitelikte övgü sergilemelerini de beklemektedir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a NATO üyelerinin savunma harcamalarını arttırmalarını sağladığı için “tüm övgüyü hak ettiğini” söyleyen utanç verici davranışını başka nasıl açıklayabiliriz? Oysa bu artışlar, Trump yeniden seçilmeden önce de devam ediyordu ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali bu değişimi tetiklemede en azından aynı derecede önemliydi. Rutte, ayrıca Mart 2025’te Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile “çıkmaza girmiş durumu çözdüğünü” ilan etti, Haziran ayında ABD’nin İran’a düzenlediği hava saldırılarını “kimsenin cesaret edemediği” bir şey olarak övdü ve Trump’ın Ortadoğu’daki barış çabalarını bilge ve iyiliksever bir “baba”nın eylemlerine benzetti.

Rutte, bu çabalarında yalnız değil! İsrail, Gine-Bissau, Moritanya ve Senegal de dahil olmak üzere diğer dünya liderleri de Trump’a Nobel Barış Ödülü verilmesini açıktan desteklediler. Senegal Cumhurbaşkanı ise Trump’ın golf oyununa gereksiz övgüler yağdırdı. Geri kalmamak için Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung, Trump’ın Seul’e yaptığı son ziyaret sırasında ona devasa bir altın taç hediye etti ve resmi akşam yemeğini “Barışçıların Tatlısı” adlı bir yemekle sonlandırdı. Hatta futbolun küresel yönetim organının başkanı Gianni Infantino da bu akıma katılarak, anlamsız bir “FIFA Barış Ödülü” oluşturdu ve Aralık 2025’te düzenlenen gösterişli bir törenle Trump’ı bu ödülün ilk sahibi ilan etti.

Sadakat gösterisi talep etmek, yalnızca Trump’ın görünüşte sınırsız ilgi ve övgü ihtiyacının bir ürünü değildir; aynı zamanda itaati pekiştirmek ve en ufak direniş eylemlerini bile caydırmak için de kullanılır. Trump’a karşı çıkan liderler, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelensky’nin birden fazla kez yaşadığı gibi, azar işitir ve daha sert muamele tehditleri alırlar. Öte yandan, Trump’a utanmadan yağ çeken liderler, en azından şimdilik, daha nazik bir muamele görürler. Örneğin, Ekim 2025’te ABD Hazine Bakanlığı, Arjantin’in önemli bir ticaret ortağı olmamasına ve Trump’ın ticaret savaşını başlatmadan önce milyarlarca dolar değerinde olan ABD’nin Çin’e soya fasulyesi ihracatını yerinden etmesine rağmen, Arjantin pezosunu desteklemek için 20 milyar dolarlık bir döviz takas hattı uzattı. Ancak Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, Trump’ı rol modeli olarak açıkça öven, benzer görüşlere sahip bir lider olduğu için, talep listesi yerine yardım aldı. Eski Honduras Cumhurbaşkanı Juan Orlando Hernández dahil olmak üzere, hüküm giymiş uyuşturucu kaçakçıları bile, Trump’ın gündemine uygun göründükleri takdirde başkanlık affı kazanabilirler!

Trump’ı pohpohlayarak onun gözüne girmeye çalışmak, Walt’a göre aslında silahlanma yarışına benziyor; çünkü yabancı liderler en kısa sürede en çok övgü toplayan olmak için rekabet ediyorlar. Trump da, senaryodan sapan liderlere hemen karşılık veriyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump’ın Hindistan ve Pakistan arasındaki sınır çatışmalarını durdurduğu iddiasını reddettikten birkaç hafta sonra, Hindistan’a yüzde 25'lik bir gümrük vergisi uygulandığında (daha sonra Hindistan’ı Rus petrolü satın aldığı için cezalandırmak amacıyla yüzde 50’ye yükseltildi) bunu öğrendi. Ontario eyalet hükümeti, Trump’ın gümrük vergisi politikasını eleştiren bir televizyon reklamı yayınladıktan sonra, Trump Kanada’ya uygulanan gümrük vergisi oranını yüzde 10 daha arttırdı. Kanada Başbakanı Mark Carney, kısa süre sonra özür diledi ve reklam hemen yayından kaldırıldı. Bu tür aşağılanmalardan kaçınmak için, birçok lider, en azından şimdilik, önleyici olarak diz çökmeyi tercih ettiler.

Trump ve destekçileri, bu saygı gösterilerini, sert tavırların ABD’ye somut faydalar sağladığının kanıtı olarak görüyorlar. Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin Ağustos ayında söylediği gibi, “Sonuçlar ortada: Başkan’ın ticaret anlaşmaları çiftçilerimiz ve işçilerimiz için eşit şartlar yaratıyor, trilyonlarca dolarlık yatırım ülkemize akıyor ve on yıllardır süren savaşlar sona eriyor. Yabancı liderler, Başkan Trump ile olumlu ilişkiler kurmak ve Trump’ın patlayan ekonomisine katılmak için can atıyorlar.” Yönetim, diğer ülkeleri sonsuza kadar sömürebileceğine ve bunun ABD’yi daha da güçlendireceğine ve etkisini daha da arttıracağına inanıyor gibi görünüyor. Walt’a göre ise yanılıyorlar: zira yırtıcı hegemonya, kendi yıkımının tohumlarını içerisinde barındırıyor.

İlk sorun, yönetimin övdüğü faydaların abartılmış olmasıdır. Trump’ın sona erdirdiğini iddia ettiği savaşların çoğu aslında halen devam ediyor. Ayrıca, ABD’ye yapılan yeni yabancı yatırımlar trilyonlarca doların çok altında kalmış ve tam olarak gerçekleşmesi de olası görünmüyor. Yapay zekâ çılgınlığının beslediği veri merkezleri dışında, ABD ekonomisi, kısmen Trump’ın ekonomi politikalarının yarattığı rüzgârlar nedeniyle, patlama yaşamıyor. Trump, ailesi ve siyasi müttefikleri, onun yırtıcı politikalarından faydalanıyor olabilir; ancak ülkenin çoğu bundan faydalanmıyor.

Diğer bir sorun ise, Çin ekonomisinin artık birçok açıdan ABD ekonomisine rakip olmasıdır. Çin’in GSYİH’si (GDP) nominal olarak daha düşük olmakla birlikte, satın alma gücü (PPP) paritesi açısından daha yüksektir; Çin’in büyüme oranı da daha yüksektir ve şu anda ABD ile neredeyse aynı miktarda ithalat yapmaktadır. Küresel mal ihracatındaki payı 1950’de yüzde 1’in altındayken bugün yaklaşık yüzde 15’e yükselmiştir. Oysa ABD’nin payı 1950’de yüzde 16 iken bugün sadece yüzde 8’e düşmüştür. Çin, ABD dahil birçok ülkenin bağımlı olduğu rafine nadir toprak elementleri pazarını da elinde tutmaktadır; birçok bilimsel alanda hızla lider bir oyuncu haline gelmektedir ve Amerikalı çiftçiler dahil birçok aktör, Çin pazarlarına erişim istemektedir. Trump’ın Çin ile ticaret savaşını askıya alma ve ABD yetkililerini hedef alan siber casusluk kampanyası nedeniyle Çin Devlet Güvenlik Bakanlığı’na yaptırım uygulama planlarını rafa kaldırma kararlarının da ispatladığı gibi, Trump, diğer büyük güçlere zayıf devletlere yaptığı gibi zorbalık yapamaz.

Dahası, diğer ülkeler hâlâ ABD ekonomisine ve zengin tüketicilerine erişim sağlamak isteseler de, artık tek seçenek bu değildir. Trump, Hindistan mallarına uygulanan gümrük vergisini yüzde 50 gibi çok yüksek bir orana çıkardıktan kısa bir süre sonra, Ağustos 2025’te, Başbakan Modi, Çin lideri Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir zirve toplantısına katılmak üzere Pekin’e uçtu. Aralık ayında ise, Putin, Modi’yi Yeni Delhi’de ziyaret etti. Hindistan Başbakanı, ülkesinin Rusya ile olan dostluğunu “Kuzey Yıldızı gibi” şeklinde nitelendirdi ve iki lider, 2030 yılına kadar ikili ticarette 100 milyar dolarlık bir hedef belirlediler. Hindistan, aslında Moskova ile resmi olarak ittifak kurmuyordu; ancak Beyaz Saray’a Yeni Delhi’nin seçenekleri olduğunu hatırlatıyordu.

Tedarik zincirlerini ve ticaret anlaşmalarını yeniden düzenlemek maliyetli ve zaman alıcı olduğundan ve iş birliği ve bağımlılık alışkanlıkları bir gecede ortadan kalkmadığından, bazı ülkeler kısa vadede Trump’ı yatıştırmayı tercih ettiler. Örneğin, Japonya ve Güney Kore, ABD ekonomisine milyarlarca dolarlık yatırım yapmayı kabul ederek Trump’ı gümrük vergilerini düşürmeye ikna ettiler; ancak taahhüt edilen ödemeler yıllara yayılacak ve belki de hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirilemeyecek. Bu arada, Çin, Japonya ve Güney Kore yetkilileri Mart 2025’te 5 yıl sonra ilk ticaret müzakerelerini gerçekleştirdiler ve South China Morning Post’a göre, üç ülke “ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşı ortamında bölgenin finansal güvenlik ağını güçlendirmek ve ekonomik iş birliğini derinleştirmek” amacıyla üçlü bir para takası yapmayı düşünüyor. Ek olarak, geçtiğimiz yılda, Vietnam, ABD ile yakınlaşma yönündeki önceki çabalarını tersine çevirerek Rusya ile askeri bağlarını genişletti. The New York Times’ta alıntılanan bir analiste göre, “Trump’ın politikalarının öngörülemezliği, Vietnam’ı ABD ile ilişkiler konusunda çok şüpheci hale getirdi. Sorun sadece ticaret değil, onun zihnini ve eylemlerini okumaktaki zorluk.” Yani Trump’ın övündüğü öngörülemezliğinin açık bir dezavantajı var: diğerlerini daha güvenilir ortaklar aramaya teşvik etmek.

Başka ülkeler de ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltmak için çalışıyorlar. Başbakan Carney, ABD ile giderek yakınlaşan iş birliği döneminin sona erdiğini defalarca uyardı, 10 yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ihracatını ikiye katlama hedefi koydu, ülkesinin Endonezya ile ilk ikili ticaret anlaşmasını imzaladı, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ile serbest ticaret anlaşması müzakereleri yürütüyor ve Ocak ayında Pekin’e ilişkileri düzeltmek için bir ziyaret gerçekleştirdi. Avrupa Birliği, Endonezya, Meksika ve Güney Amerika ticaret bloğu Mercosur ile yeni ticaret anlaşmaları imzaladı ve Ocak ayı sonunda Hindistan ile yeni bir ticaret anlaşmasını sonuçlandırmaya yaklaştı. Washington, diğer ülkelerin bağımlılığından yararlanmaya devam ederse, bu tür çabalar daha da hızlanacaktır.

ABD müttefikleri, Amerikan korumasına büyük ölçüde bağımlı oldukları için geçmişte belirli bir düzeyde zorbalığa göz yummuşlardı. Ancak bu hoşgörü bizce sınırlıdır. Trump’ın ilk döneminde uygulanan zorbalığın düzeyi sınırlıydı ve ABD müttefiklerinin onun görev süresinin tekrarlanmayacak istisnai bir olay olacağını ummak için nedenleri vardı. Bu umut, özellikle Avrupa’da artık paramparça olmuştur. Örneğin, yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi birçok Avrupa hükümetine ve kurumuna açıkça düşmanca yaklaşmaktadır. Trump’ın Grönland’ı ele geçirme tehditlerinin yenilenmesiyle birlikte, bu durum NATO’nun uzun vadeli sürdürülebilirliği hakkında ek şüpheler uyandırdı ve Avrupa liderlerinin Trump’ı memnun ederek onu kazanma çabalarının başarısız olduğunu gösterdi.

Dahası, Amerikan askeri korumasını geri çekme tehditleri, hiçbir zaman uygulanmazsa etkisini zamanla yitirecektir. Trump, çekilme tehdidinde bulunmaya devam eder ancak bunu asla gerçekleştirmezse, blöfü ortaya çıkacak ve zorlama gücü kaybolacaktır. Ancak ABD askeri taahhütlerini geri çekerse, eski müttefikleri üzerinde sahip olduğu etki gücü de ortadan kalkacaktır. Her iki durumda da, Amerikan korumasını kullanarak sonsuz bir dizi taviz koparmak sürdürülebilir bir strateji değildir.

Zorbalık politikası da öyle… Kimse aşağılayıcı sadakat gösterilerine zorlanmaktan hoşlanmaz. Trump’ın dünya görüşünü paylaşan liderler, onu kamuoyu önünde övme fırsatından zevk alabilirler, ancak birçokları bu deneyimi sinir bozucu bulacaklardır. Trump’ın yüzüğünü öpmek zorunda kalan yabancı liderlerin, süslü sözler sarf ederken ne düşündüklerini asla bilemeyeceğiz; ancak bazıları şüphesiz bu deneyimden rahatsız oldular ve gelecekte biraz intikam alma fırsatı bulmayı umarak oradan ayrıldılar. Yabancı liderler, ülkelerindeki halkın tepkisini de hesaba katmak zorundalar ve ulusal gurur çoğu zaman güçlü bir etken olabilir. Carney’nin Nisan 2025’teki seçim zaferinin Trump karşıtı “direnme” kampanyasına ve seçmenlerin, Muhafazakâr Parti rakibinin Trump’ın hafif versiyonu olduğu algısına büyük ölçüde bağlı olduğunu hatırlamakta fayda var. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva gibi diğer bazı Devlet Başkanları da Trump’ın tehditlerine karşı çıktıklarında popülerliklerinin arttığını gördüler. Aşağılanma arttıkça, diğer dünya liderleri de karşı koymanın seçmenleri arasında popülerliklerini artırabileceğini fark edebilirler.

Walt’a göre, yırtıcı hegemonya yaklaşımı da verimsizdir. Yırtıcı hegemon, çok taraflı kurallara ve normlara bağlı kalmaktan kaçınır ve bunun yerine diğer devletlerle ikili bazda ilişki kurmaya çalışır. Ancak yaklaşık 200 ülkenin bulunduğu bir dünyada, ikili müzakerelere güvenmek zaman alıcıdır ve aceleye getirilmiş ve kötü tasarlanmış anlaşmaların ortaya çıkmasına neden olabilir. Dahası, düzinelerce ülkeye tek taraflı anlaşmalar dayatmak, bu ülkeleri sorumluluklarından kaçmaya teşvik eder; çünkü hegemonun anlaşmalara uyumu izlemesinin ve ulaştığı tüm anlaşmaları uygulamasının zor olacağını bilirler. Trump yönetimi, Çin’in 2020 yılında, Trump’ın ilk döneminde ABD ile imzaladığı Birinci Aşama ticaret anlaşmasında satın almayı kabul ettiği tüm ABD ihracatını asla satın almadığını geç de olsa fark etmiş görünüyor ve Ekim ayında bu konuyla ilgili bir soruşturma başlattı. Washington’ın tüm ikili ticaret anlaşmalarında uyumu izleme görevini çoğaltın ve diğer devletlerin şimdi tavizler vaat edip daha sonra bunlardan caymasının nedenini kolayca anlayabilirsiniz.

Son olarak, kurumlardan vazgeçmek, ortak değerleri önemsememek ve zayıf devletleri zorbalıkla sindirmek, ABD’nin rakiplerinin kendi çıkarlarına uygun şekilde küresel kuralları yeniden yazmalarını kolaylaştıracaktır. Örneğin, Şi Cinping yönetiminde, Çin, tüm insanlığın yararına küresel kurumları güçlendirmeye çalışan sorumlu ve özverili bir küresel güç olarak kendini göstermeye çalışmıştır. Birkaç yıl önce Çinli yetkililerin diğer hükümetleri gereksiz yere rutin olarak aşağılayıp zorbalık yaptığı çatışmacı “kurt savaşçı” (wolf warrior) diplomasi artık ortadan kalktı. Nadir istisnalar dışında, Çinli diplomatlar artık uluslararası forumlarda giderek daha enerjik, aktif ve etkili bir varlık gösteriyorlar.

Çin’in kamuoyuna yaptığı açıklamalar açıkça kendi çıkarlarına yöneliktir; ancak bazı ülkeler bu tutumu, giderek daha saldırgan hale gelen ABD’ye karşı daha iyi bir alternatif olarak görmektedir. Pew Araştırma Merkezi’nin geçen Temmuz ayında yayınladığı 24 büyük ülkeyi kapsayan bir ankette, 8 ülkede çoğunluk ABD’yi Çin’den daha olumlu değerlendirirken, 7 ülkede ankete katılanlar Çin’i daha olumlu değerlendirmiştir. Kalan 9 ülkede ise iki güç benzer şekilde değerlendirilmiştir. Ancak eğilim giderek Pekin’in lehine şekil almaktadır. Raporda belirtildiği gibi, “ABD'ye yönelik görüşler daha olumsuz hale gelirken, Çin'e yönelik görüşler daha olumlu hale gelmiştir.” Bunun nedenini anlamak zor değil!

Sonuç olarak, yırtıcı bir hegemon olarak hareket etmek, ABD’nin uzun süredir dayandığı ve Trump’ın günümüzde yararlanmaya çalıştığı kaldıraç gücünü yaratan güç ve etki ağlarını zayıflatacaktır. Bazı devletler Washington’a olan bağımlılıklarını azaltmak için çalışacak, diğerleri rakipleriyle yeni anlaşmalar yapacak ve birçoğu ABD’nin bencil davranışlarından intikam alma fırsatı bulacakları anı iple çekecektir. Belki bugün değil, belki yarın değil, ama bir tepki şaşırtıcı bir hızla gelebilir. Ernest Hemingway’in iflasın başlangıcıyla ilgili ünlü sözünü alıntılayacak olursak, yırtıcı bir hegemonyaya dayalı tutarlı bir politika, ABD’nin küresel etkisinin “yavaş yavaş ve sonra aniden” azalmasına neden olabilir.

Tüm bu nedenlerle, Stephen Walt’a göre Trump’ın “yırtıcı hegemon” yaklaşımı, kaybetmeye mahkûm bir stratejidir. Sert güç, dünya siyasetinde hâlâ en önemli araçtır; ancak bu gücün hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığı, bir devletin çıkarlarını ilerletmede etkili olup olmadığını belirleyen faktörlerdir. Elverişli bir coğrafya, büyük ve gelişmiş bir ekonomi, eşsiz bir askeri güç ve dünya rezerv para birimi ile kritik finansal düğümler üzerinde kontrol sahibi olan ABD, son 75 yıl içinde olağanüstü bir bağlantı ve bağımlılık ağı kurmayı başarmış ve diğer birçok devlet üzerinde önemli bir etki gücü elde etmiştir. Bu etkiyi çok açık şekilde kullanmak onu zayıflatacağından, Amerikan dış politikası, Amerikan liderlerin ellerindeki gücü ölçülü bir şekilde kullandıkları zaman en başarılı olmuştur. Onlar, benzer düşünen ülkelerle karşılıklı yarar sağlayan anlaşmalar yapmak için çalışmışlar ve diğer ülkelerin ABD’nin hırsından korkmazlarsa ABD ile iş birliği yapma olasılıklarının daha yüksek olacağını anlamışlardır. Washington’ın demir yumruklu olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Ancak bu yumruğu kadife eldivenle örtbas ederek, zayıf devletlere saygılı davranarak ve diğerlerinden mümkün olan her türlü avantajı elde etmeye çalışmayarak, ABD, dünyanın en önemli devletlerini, dış politikasına uyum sağlamanın ana rakipleriyle ortaklık kurmaktan daha tercih edilebilir olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.

Sonsöz, yırtıcı hegemonya, kısa vadeli kazançlar peşinde bu avantajları heba eder ve uzun vadeli olumsuz sonuçları görmezden gelir. Elbette, ABD, büyük bir karşı koalisyonla karşı karşıya kalmayacak veya bağımsızlığını kaybetmeyecektir; bu elim kaderi yaşamak için çok güçlü ve avantajlı bir konumdadır. Ancak giderek, çoğu Amerikalının hayatı boyunca gördüğünden daha fakir, daha güvensiz ve daha az etkili hale gelecektir. Gelecekteki Amerikalı liderler daha zayıf bir konumdan hareket edecek ve Washington’ın çıkarcı ama adil bir ortak olarak itibarını geri kazanmak için zorlu bir mücadele vereceklerdir. Yırtıcı hegemonya, kaybeden bir stratejidir ve Trump yönetimi bunu ne kadar çabuk terk ederse o kadar iyi olacaktır.

Makalenin Değerlendirilmesi

Ünlü bir Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Stephen M. Walt’un “yırtıcı hegemon” (predatory hegemon) kavramı üzerine inşa ettiği bu zihin açıcı çalışması, Trump dönemi Amerikan dış politikasını, yani Trumpizm veya Trump Doktrini olarak adlandırılan olguyu açıklamakta bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve teorik çabalardan bir tanesi olarak övgü ve ilgiyi hak etmektedir. Hakikaten de, Trump yaklaşımı, Klasik Realizm veya Neo-Realizm ilkelerinden de farklı, daha garip, kuramsallaştırılması zor ve tutarsız politikaları içermektedir. Bunun nedeni, kuşkusuz, Trump’ın dürtüsel kişiliği ve ABD’de Başkanlığın 2 dönem ve 8 yılla sınırlı olması nedeniyle başa geçen Başkan ve iktidarların kalıcı işler yapmasına sistemin (establishment) izin vermemesidir. Nitekim Trump’a çok yüklenmesine karşın, Walt unutmamalıdır ki, önceki ABD Başkanlarından da çok sayıda kalıcı işler yapabilenler çok nadir olmuştur. Ancak ABD dış politikası ve değerleri konusunda partiler üstü sağlanan uzlaşı ve ilkesel birliktelik temelinde, bazı politikalar tutarlı olarak on yıllarca sürdürülmüş (komünizmle mücadele, SSCB ile rekabet, radikal İslamcı terörle mücadele vs.) ve neticede ABD hanesine başarı olarak yazılmıştır. Ancak günümüzde ABD iç siyasetinde yaşanan büyük kutuplaşma ortamında -ki buna Demokratların aşırı sola kayması da bir ölçüde kaynaklık etmektedir- bunun sürdürülmesi oldukça zor hale gelmiş ve küresel yapısal koşullar da Amerikan hegemonyasına uygun bir zemin sunmamaktadır. Bu bağlamda, çok kutupluluğa gidilen bir düzlemde, Trump fenomeni, bizce doğal ve aslında bir bakıma tutarlıdır.

Şöyle ki, ABD hegemonyası ve kurallara dayalı liberal düzeni yıllardır eleştirenler, bu konuda Rusya’nın Ukrayna politikası gibi konularda gerekli özen ve tutarlılık arayışında hiçbir zaman olmamışlardır. Örneğin, Çin, açıktan olmasa da Rusya’yı bu savaşta desteklemiş ve yüz binlerce Ukraynalının gereksiz şekilde ölümüne bir anlamda yardımcı olmuştur. “Küresel Güney” ülkeleri ve solcu iktidarlar da egemen bir ülkenin topraklarının alenen işgali karşısında Rusya’ya bağımlılıkları nedeniyle sert tepki gösterememişlerdir. Türkiye gibi sadık bir NATO müttefiki bile, Rus tehdidi ve enerji (doğalgaz) bağımlılığı temelinde bu savaşta tarafsızlığa yakın bir politikayı tercih etmek zorunda kalmıştır. Benzer şekilde, ABD’nin finansmanı için büyük çaba gösterdiği Birleşmiş Milletler (BM) gibi etkili uluslararası kuruluşların da BM Şartı’nın alenen inkar edilmesini içeren bu gibi eylemlerdeki etkisi ve uygulama alanı tam anlamıyla geliştirilememiştir. Amerikan siyasal eliti de, bu durumu fark ederek ve küreselleşmenin giderek Çin’in güçlü olacağı yeni bir düzene evirildiğini öngörerek, daha milliyetçi ve tek taraflı yeni bir anlayışa geçmeyi kabullenmişlerdir. Bu, şimdilik Trump rüzgârı olarak bir istisna düzeyinde kalacak gibi gözükse de, uluslararası sistem restore edilemezse -ki bunu yapabilecek çapta başka bir güç henüz bulunmuyor ve ancak diğer güçlerin çoğu bir araya geldiğinde düzen yeniden tesis edilebilir-, ABD’de izolasyonist eğilimler giderek daha kalıcı bir nitelik kazanabilir. Demokratların genel çizgisi buna net karşı olsa da, unutulmamalıdır ki, Amerika'da halkın diğer yarısı Cumhuriyetçilerden oluşuyor ve Cumhuriyetçi Parti (GOP) içerisinde Trumpizm halen çok baskın durumda.

Öyleyse ne yapılabilir? Elbette ihtiyacımız olan devletlerin mevcut güç dengelerini hesaba katan İlkeli Realizm (Principled Realism) anlayışını veya Gerçekçi İdealizm (Realist Idealism) anlayışını oluşturmaktır. Bu, temel insani ve evrensel değerler ve uluslararası kuruluşların meşruiyetinin varlığını koruduğu, ancak değişen güç dengelerine göre gerekli revizyon ve değişim-dönüşümlerin yapılabileceği daha rekabetçi ve hakkaniyetli bir sistemdir. Bugün Hindistan’ın veya hiçbir Müslüman devletin BM Güvenlik Konseyi’nde yer alamaması nasıl ciddi bir sorun ise, Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın her istediğini yapmaya mecbur bırakılması da aynı derecede mantıksızdır. Burada önemli olan, tarafların sağduyusuna, güç dengelerine ve uluslararası hukuka uygun bir uzlaşıya varılabilmesidir. Trump’ın Ukrayna’da yapmaya çalıştığı, bu anlamda aslında uluslararası sistemi bir tür koruma çabasıdır. Örneğin, Rusya’nın ABD ve Avrupa’da alıkonulan varlıkları karşısında Kırım ve Donbas’taki toprak kazanımları yasal bir temele oturtulabilirse, uluslararası sistemde büyük bir kriz yaşanmadan sistem yeniden restore edilebilir. Benzer şekilde, Kıbrıs’ta müzakereler sonucunda uzlaşma olamayacağına kesin kanaat getirilirse, Türkiye ile Yunanistan’ın önderliğinde, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler, iki devletli model üzerinde çalışabilirler. Bu bağlamda, Kuzey Kıbrıs'taki casino ekonomisi de Rumların mallarının finansmanı bağlamında işlevsel hale gelebilir. Bu tarz çabalar, aslında uluslararası sistemi yıkmak değil, korumak isteyen bir yaklaşımı içermektedir. Trump yönetimi, bazı hatalarına karşın bu konuyu anlayabilecek ve sorumlu hareket edebilecek düzeydedir.

Ek olarak, Trump’ın müzakere tekniğini açıklayan “deli adam teorisi” (mad man theory) de düşünüldüğünde, aslında Başkan Trump’ın Avrupalı müttefikleri kendi savunmalarını kendileri sağlayabilen şekilde sorumlu bir politikaya yönlendirdiği fark edilecektir. Bu anlamda, Grönland tehdidi de aslında işlevsel ve karşı tarafı belli bazı stratejik kararlar almaya iten niteliktedir. Avrupa, NATO’ya daha büyük katkı sağlamalı, askeri harcamalarını yükseltmeli, Türkiye gibi önemli NATO üyelerinin uyarılarını dikkate almalı ve ABD ile eşitler arası bir ilişki kurmaya çalışmalıdır. Bunun yolu da, kuşkusuz, güçlü bir ordu sahibi olmalarıyla mümkün olacaktır. Trump’ın yaptıklarını bu şekilde okursak, belki de yapmak istedikleri daha anlamlı hale gelecektir. Keza Trump’ın Kanada’yı 51. eyalet yapma önerisini de bir tehdit değil, bir iş teklifi olarak değerlendirmek doğru olur. Ancak elbette Trump yönetimi Grönland veya Kanada hakkında fiilen harekete geçerse, bu, Walt’un karamsar analizini haklı hale getirecektir. Venezuela’daki Maduro Operasyonu ise, uluslararası hukuka uygun değilse de, süper gücün kaslarını gösterdiği, güç kaybı eleştirilerine cevap verdiği ve uyuşturucu ve anti-Amerikanizmle mücadele konusundaki kararlılığını ortaya koyduğu bir eylem olarak yorumlanmalıdır.

Bu nedenle, Stephen M. Walt’un makalesi ciddi tespitler içerse de, fazla partizan ve karamsar bir mantıkta yazılmıştır. Sadece şu husus bile meselenin Trump’la alakalı olmadığını bize anlatacaktır: İsrail’in Gazze soykırımından sorumlu tutulan Trump olmasına karşın, aslında soykırımın belki de yüzde 90’ı önceki Başkan Joe Biden döneminde yaşanmış ve Trump göreve geldikten sonra taraflar arasında bir tür ateşkes anlaşması yapılabilmiştir. Ama uluslararası kamuoyundaki genel kanı, İsrail’in Gazze'deki savaşını Trump’ın başlattığı şeklindedir! Bu, büyük bir şaşırtma ve aldatmacadır. Benzer şekilde, Ukrayna’nın tüm halkının ve geleceğinin yok olacağı şekilde Rusya gibi dev bir askeri güç karşısında ısrarla desteklenmesi, bizce sorumlu bir tavır değildir! Biden yönetimi, Ukrayna’yı NATO’ya üye yapma fırsatları varken bunu yapmamış ve Kiev’i Moskova’ya adeta yem etmeyi başarmıştır. Bugün Trump yönetimi ise bu durumu düzeltmeye ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlamasını engellemeye çalışmaktadır. Rusya, bu savaşta haklı değilse de, daha güçlü olan taraftır ve savaşın devamı Rusya’nın lehinedir. Rusya gibi eski bir süper güce sıradan bir devlet gibi yaklaşılması ve uyarılarının dikkate alınmaması bu savaşa neden olmuştur ve savaşı hukuka uygun şekilde sonlandırmak için bu saatten sonra makul bir yöntem belirlenmelidir. Trump yönetimi, bunu ilkeleri uğruna tüm Ukrayna halkını yok etmeyi göze almış "deli"lerden daha iyi idrak etmektedir.

Başkan Trump’ın kişisel zaafları ve hukuken kılıfına uydurmaya çalıştığı yolsuzluk eğilimleri ise bizce ancak vahşi Amerikan kapitalizminin ve fazlasıyla özgürlükçü ve maddiyatçı Amerikan yaşam tarzının veya Amerikan rüyasının zaaflarının bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir. Trump, kaba, dürtüsel, fazlasıyla direk ve bir anlamda dürüsttür. Ama yaptıklarının önceki Başkanlardan o kadar da farklı olmadığını düşünmek bizce yerinde olur. İyimser olmak gerekirse, Trump yönetimi, kuralların hiçe sayıldığı bir dünyanın neye benzeyeceğini göstermek için bilinçli şekilde aykırı ve abartılı davranan aklı başında bir idaredir. Bu durumu düzeltmek için, herkesin kurallara ve düzene uyacağı ve düzenin dönüştürülmesinin mümkün hale gelebileceği bir düzlem gereklidir. Walt ve benzeri değerli akademisyenler ve uzmanlar, bizce bu konuya odaklanmalı ve Trump’ı uzaylıların değil, Amerikan halkının seçtiğini unutmamalıdırlar! Trump’a yönelik hakaretler ve eleştiriler, bu nedenle bir anlamda Amerikan halkına karşı yapılmış olarak da düşünülmelidir.

Sonsöz, Walt’un bu analizi kuşkusuz iyi düşünülmüş, yerinde, biraz karamsar ve abartılı ama her şekilde önemlidir. Trump yönetimi, artık tepkisellik ve dürtüsellikten kurtulmalı ve dünya barışı ve küresel istikrar adına sorumlu davranmaya başlamalıdır. Yönetimdeki Marco Rubio ve benzeri birçok isim, aslında bunu anlayabilecek olgunlukta insanlardır. Bu nedenle, Trump’ın doğru sinyalleri vermesiyle, ABD, yeniden küresel lider rotasına oturacak ve sorumlu bir iyiliksever hegemon olarak küresel istikrara katkılarına devam edecektir. Zira aksi bir senaryo, dünya adına daha da tehlikeli ve düzen kurması en azından şimdilik pek de mümkün olmayan Çin gibi alternatif küresel liderler için bile çok risklidir. Dileğimiz, bunu herkesin anlayabilmesidir… Zira büyük güç rekabeti, çok özel ve devletlerin iç görülerini bilen ve anlayan kişilerin yazabildiği sıradışı bir alandır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Stephen_Walt.

[2] Bakınız; https://www.foreignaffairs.com/united-states/predatory-hegemon-walt. Çalışmanın tam künyesi için; Stephen M. Walt (2026), “The Predatory Hegemon: How Trump Wields American Power”, Foreign Affairs, Mart/Nisan 2026.