Giriş
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2019 yılı sonlarında ünlü The Economist dergisine verdiği bir mülakatta, NATO üyeleri arasındaki istişare ve iş birliği eksikliğine dikkat çekerek, “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleşmesi” olgusundan söz etmişti. O dönemlerde başta Türkiye’deki basın-yayın kuruluşları ve siyasi otoriteler olmak üzere Batılı birçok kişi ve kuruluş bu görüşe tepki göstermiş ve Macron’u karamsarlıkla suçlamıştı.
Ancak son aylarda 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump’ın benimsediği siyaset tarzı ve üslup ve özellikle de ABD yönetiminin Grönland’ı satın almak veya zorla almak konusunda NATO müttefiki Danimarka Krallığı’nı açıktan tehdit etmeye başlaması, Macron’un bu iddialarını yeniden gündeme getirdi. Öyle ki, geçmişte NATO kapsamında da görev yapmış olan emekli Fransız General Michel Yakovleff, ABD’nin Grönland’ı alması durumunda Avrupalı devletlerin de ülkelerindeki Amerikan üslerini kapatmak zorunda kalacaklarını açıklamıştır. Buna ek olarak, Avusturyalı diplomat Günter Fehlinger de benzer görüşler ifade etmiş ve böyle bir ihtimalde Avrupa’daki tüm Amerikan üslerinin kapanacağını vurgulamıştır.
Bu yazıda, önce NATO’nun kısa tarihçesini özetleyecek, sonra NATO’nun genişleme sürecini anlatacak ve son olarak da NATO’nun dağılması halinde yaşanabilecek olası gelişmeleri ve bunların müspet ve menfi sonuçlarını nesnel bir şekilde değerlendirmeye gayret edeceğim.
NATO’nun Kısa Tarihçesi
İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik kuvvetler arasında gelişen iş birliği temelinde, ABD öncülüğünde 4 Nisan 1949 tarihinde tam 12 ülkenin katılımıyla kurulan NATO -ki aslında Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg tarafından 17 Mart 1948’de imzalanan ve Soğuk Savaş’ın başındaki Sovyet tehdidine karşı ortak bir savunma antlaşması olan Brüksel Antlaşması da NATO’nun kuruluşunun öncüsü olarak değerlendirilmektedir- kuruluşu itibarıyla Kuzey Amerika ve Avrupa bölgelerinin güvenliğini sağlamayı kendisine misyon edinmiştir. Öyle ki, NATO’nun kurucu antlaşmasının “kollektif güvenlik” temalı 5. maddesine göre, “Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.”
Yine kurucu antlaşmanın 6. maddesinde de, NATO’nun görev alanı belirlenmiş ve Kuzey Amerika ve Avrupa’nın yanı sıra, Cezayir, Türkiye ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalar olarak sınırlanmıştır. Madde, tam olarak şu şekildedir: “Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar: Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine, Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldın; Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Taraflann herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.”
Bu anlamda, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa ile, bu coğrafyalarda yer alan ülkelerin deniz aşırı topraklarını kapsayan ve Soğuk Savaş dönemine özgü bir savunma örgütüdür. Örgütün en temel ve önemli kuruluş amacı ise, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı SSCB’den ve komünizmden korumaktadır. Bu anlamda, NATO, kuruluş itibarıyla anti-komünist ve anti-Rus bir yapıdadır. Nitekim NATO’ya karşılık olarak Sovyetler Birliği de 1955 yılında Varşova Paktı’nı kurmuştur. Ancak Varşova Paktı 1991’de kapatılsa da, NATO, kendisine yeni misyonlar edinerek var olmaya ve genişlemeye devam etmiştir.
Soğuk Savaş sonrasında, NATO, gelişen uluslararası hukuk, liberal uluslararası düzen ve insancıl hukuk temelinde bölge dışı müdahale kavramını yeniden yorumlayarak, "R2P" (responsibility to protect-koruma sorumluluğu) anlayışı temelinde insani krizlerin yaşandığı bölgelere askeri müdahaleleri gündemine taşımış ve bu doğrultuda başarılı bazı operasyonlar gerçekleştirmiştir. Barış Gücü uygulamalarının yanı sıra, denizden abluka[1] ve uçuğa yasak bölge ilan edilmesi[2] gibi uygulamaları gündeme getiren NATO, 1995 yılında “Kararlı Güç Harekâtı” (Operation Deliberate Force) ile Bosna Hersek’teki Sırp saldırganlığını durdurmak adına hava kuvvetleriyle bir saldırı düzenlemiş, keza 1999’da da Yugoslavya’da devam eden iç savaşta Kosova’da yine Sırp milliyetçilerinin gerçekleştirmesi muhtemel katliamları önlemek adına “Müttefik Güç Harekâtı” (Operation Allied Force) adı verilen hava müdahalesi ile başarılı bir operasyon gerçekleştirmiştir. 2011 yılında ise, NATO güçleri, Libya’da da benzer bir müdahale (Birleşik Koruyucu Operasyonu-Operation Unified Protector) gerçekleştirmişlerdir. İlerleyen yıllarda da Barış Gücü[3], terörle mücadele[4], teknik ve danışmanlık desteği[5], doğal felaketler sonrası yardım faaliyetleri[6], sınır güvenliği[7], korsanlık faaliyetleriyle mücadele[8] ve caydırıcılık[9] gibi kapsamlarda başarılı müdahaleler yapan NATO, son yıllarda ise Asya-Pasifik bölgesine doğru bazı açılımlar yapmaktadır. Nitekim bu konuyu DW için değerlendiren Alman uzman Eric Ballbach, NATO’nun Çin korkusu nedeniyle Japonya ve Güney Kore ile yakın ilişkiler geliştirmeye başladığını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin de bu süreci hızlandırdığını belirtirken, bu iki Asya ülkesinin Batılı değerlere uygun hareket ettiklerini (Rusya’nın Ukrayna işgaline karşı olmak) söylemektedir.
NATO’nun Genişleme Süreci
1949 yılında 12 ülke tarafından (ABD, Kanada, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere/Birleşik Krallık, Fransa, Portekiz, İzlanda, İtalya) kurulan NATO’nun üye sayısı, 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın katılımlarıyla (birinci genişleme süreci) 14’ü bulmuş ve örgüt genişlemeye devam etmiştir. Öyle ki, Almanya’nın (Batı Almanya/Federal Almanya) 1955’te (ikinci genişleme), İspanya’nın 1982’de (üçüncü genişleme), Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın 1999’da ittifaka katılmasıyla (dördüncü genişleme), örgütün üye sayısı 21. yüzyıl başlarken 19 olmuştur. 2002’de düzenlenen NATO’nun Prag Zirvesi’nde ise, Soğuk Savaş sonrası ikinci büyük genişleme kararı alınmış ve Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, NATO ile katılım müzakerelerine başlamaya davet edilmiştir. Bu ülkelerle yapılan müzakereler neticesinde, bu 7 eski Doğu Bloku ülkesi, 2004 yılında beşinci genişleme süreci sonucunda örgüte resmen üye olmuşlardır. Böylece 26 üyeye ulaşan NATO, bu sürecin ardından da genişlemeyi sürdürmüş; 2009 yılındaki altıncı genişleme sürecinde Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’deki yedinci genişleme sonucunda Karadağ ve 2020’deki sekizinci genişleme süreci sonucunda Kuzey Makedonya örgüte üye olmuşlardır. Bu sayede, NATO’nun üye sayısı 30’u bulmuştur. 2023-2024 yıllarında ise, dokuzuncu genişleme sürecinde İsveç ve Finlandiya’nın katılmasıyla, NATO, tam 32 üyesi olan dev bir askeri alyans haline gelmiştir.
NATO haritası
NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında genişlemesi özellikle Rusya’dan büyük eleştiri almakta ve Moskova, bunun kendisine verilen sözlere uygun olmadığını iddia etmektedir. Bilhassa Ukrayna’nın örgüte üyeliği gündeme gelince, Rusya, buna çok sert bir tepki göstermiş ve önce 2014 yılında Kırım’ı Ukrayna’dan kopararak kendi topraklarına katmış, 2022 yılı başlarında da Ukrayna’yı işgale kalkışarak, Donbass bölgesindeki bazı toprakları (Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya) referandumla bu ülkenin elinden alarak kendisine bağlamıştır. Rusya-Ukrayna Savaşı halen devam etmekte olup, NATO’nun bu savaşa ne derece müdahil olması gerektiği Batı dünyasında çeşitli tartışmalara neden olmaktadır.
Bu noktada NATO genişlemesine dair şu tespit yapılabilir: hakikâten de, Batılı ülkeler, SSCB’nin yıkılması döneminde Rus yetkililere NATO’nun genişlemeyeceğine dair verdikleri sözleri tutmamışlardır. Boston Üniversitesi’nden Amerikalı Siyaset Bilimci Joshua Shifrinson tarafından açığa çıkarılan bu sözleri hatırlatmak gerekirse:
- Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Roland Dumas, NATO birliklerinin eski Sovyetler Birliği topraklarına yaklaşmayacağına dair söz verildiğini söylemiştir.
- Dönemin ABD Moskova Büyükelçisi Jack Matlock, Sovyetler Birliği’ne NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair “kategorik güvenceler” verildiğini belirtmiştir.
- ABD, İngiltere ve Almanya, Kremlin’e, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin NATO üyeliğinin söz konusu olmadığını bildirmişlerdir.
- Mart 1991’de, dönemin İngiltere Başbakanı John Major, NATO’nun doğuya genişlemeyeceği sözünü vermiştir.
- Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher, Rus liderlere “Bizim için NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği kesin” demiştir. Genscher, 31 Ocak 1990’da yaptığı konuşmada, NATO’ya bir bildiri yayınlamasını da önermiş ve şöyle konuşmuştur: “Varşova Paktı’na ne olursa olsun, NATO’nun doğuya ve Sovyetler Birliği sınırlarına yaklaşacak bir genişlemesi olmayacak.”
- Dönemin NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner, Batı ittifakının genişlemesine açık bir şekilde karşı olduğunu ifade etmiştir.
- Eski Sovyetler Birliği Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov da, Mayıs 2008’de, “Amerikalılar Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun Almanya sınırlarını aşmayacağına söz verdi” açıklaması yapmıştır.
Bu durum sabit olmakla birlikte, bunların yalnızca birer söz olduğu ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine dair kısıtlayıcı herhangi bir uluslararası ya da ikili anlaşmanın olmadığını da belirtmek gerekmektedir. Üstelik NATO’ya üye olmak isteyen devletlerin başlarına silah dayanmış da olmayıp, bu devletler, Rusya’nın tutumlarından endişe ederek genelde Batı’nın askeri birliğine üyeliği gündemlerine almaktadırlar. Bir diğer husus da, Budapeşte Muhtırası (Mutabakatı) ile Moskova'nın Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü -Kiev'in elindeki nükleer başlıkları alarak- garanti etmiş durumdadır. Ancak elbette, Batılı önemli devlet adamlarının sözleri tarihe geçtiği için, bu konuda Rusya’nın eleştirilerini de dikkate almak gerekmektedir.
NATO’nun Dağılması Senaryosu: Artılar ve Eksiler
Başkan Trump’ın Grönland girişimiyle gündeme gelen NATO’nun dağılması senaryosu, kuşkusuz büyük riskler içeren tehlikeli bir süreçtir. Ancak bu sürecin bazı olumlu yanları da olabilir. Bu bölümde, bu ihtimalleri değerlendirmeye çalışacağım.
Eksiler:
A-) NATO, günümüzde 32 üyesine ve küresel istikrara katkı sağlamaya çalışan bir askeri birliktir. NATO’nun dağılması, kuşkusuz, başta askerî açıdan daha zayıf ülkeler olmak üzere tüm üye devletlerin savunmalarını olumsuz yönde etkileyecektir. ABD, Birleşik Krallık ve Fransa gibi nükleer güçlerin savunma şemsiyesinden çıkacak üye devletler, böyle bir durumda öncelikle nükleer silahlara erişimden yoksun kalacaklardır. Dahası, eski Sovyet coğrafyasında yer alan Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Rusya’ya yakın durumdaki İskandinav (kuzey) ülkeleri, şüphesiz böyle bir ortamda Rusya’nın olası saldırıları karşısında riskli konuma düşeceklerdir. Bu nedenle, NATO, birçok üye devlet için halen hayati önemdedir. Ek olarak, holistik bir bakış açısıyla, NATO, 32 üye devletin orduları ve personeli arasında ortak bir savunma kültürü oluşturduğu için, bu devletleri daha güçlü ve uyumlu hale getirmektedir.
B-) NATO üyesi devletler, birliğin dağılması durumunda askeri harcamalarını rekor düzeyde arttırmak zorunda kalacakları için, bu, ekonomik olarak bu ülkeleri ciddi zorluklara, hatta büyük ihtimalle yeni ekonomik krizlere sürükleyecektir. Halen ABD’nin destekleriyle ekonomileri iyi giden Avrupalı devletler, ABD’nin NATO katkıları olmadan içerideki refah seviyelerini ve demokrasilerini korumakta çok zorlanacakları bu döneme henüz hazır değillerdir. Bu nedenle, NATO’nun dağılmaması en çok da Avrupalıların savunması gereken bir husustur.
C-) NATO gibi istikrarlı ve kalıcı bir yapının dağılması, çeşitli sınır sorunları ve siyasal anlaşmazlıkları olan üye devletleri birbirleriyle ciddi çekişme, örtülü çatışma ve hatta savaş durumuna sürükleyebilir. Söz gelimi, iki köklü NATO müttefiki olan Türkiye ve Yunanistan, NATO olmadan savaşma ihtimalleri çok olası hale gelen iki sorunlu komşudurlar. Keza başka devletlerin de NATO olmadan Avrupa’da kalıcı barış ve istikrarı koruma yönündeki idealleri zayıflayabilir. Bu da, kuşkusuz, çok istikrarsız ve iki savaş arası dönemi andıran bir Avrupa’ya dönülmesine neden olabilir.
Ç-) Demokratik Batılı ülkelerin üye olduğu NATO’nun yıkılması halinde, Çin Halk Cumhuriyeti gibi yükselen bir otoriter devletin dünya siyasetine ve ekonomisine yön vermesi ve Pekin’in küresel liderliğini ilan etmesi çok daha kolay ve olası hale gelecektir. Avrupa desteksiz ABD büyük prestij ve güç kaybedecek ve askeri caydırıcılığı da Avrupa’daki üsler ve takviye kuvvetler olmadan ciddi anlamda azalacaktır. Avrupalı devletler ise, Rusya ile yalnız başlarına kalacak ve çok riskli bir konuma düşeceklerdir. Bu nedenle, NATO’nun dağılması, aslında herkesi olumsuz etkileyecektir.
Artılar:
A-) Başkan Trump ve ABD’nin bir süredir NATO üyelerini askeri harcamalarını arttırmaları konusunda uyardığı bilinmektedir. İlk Başkanlığı döneminde bunu yüzde 2 olarak belirleyen Trump, ikinci Başkanlığı döneminde ise oldukça iddialı yüzde 5 hedefini ortaya koymuştur. Bu şekilde NATO’nun dağılmasının gündeme geldiği bir ortam, üye devletleri askeri harcamalarını arttırmak ve kendi güvenliklerini sağlamak yolunda cesaretlendirerek iyi bir amaca hizmet edebilir. Ancak NATO gerçekten çökerse, kuşkusuz, bu, kollektif güvenlik anlayışının sonu olacağı için, birçok küçük ve orta büyüklükte devleti çok zor duruma sokacaktır.,
B-) Avrupa Ordusu’nun ve “stratejik özerklik (stratejik otonomi)” kavramının özellikle Fransa (Macron) tarafından sıklıkla gündeme getirildiği bir ortamda NATO’nun dağılması, Avrupa Ordusu’nun kurulma çalışmalarını hızlandırabilir ve bu yönde çok kısa sürede mesafeler alınabilir. Bu, kesinlikle bir hayal olmayıp, NATO’nun dağılması halinde zaruri bir seçenek haline gelecektir. Bu nedenle, Avrupa Ordusu’nun kurulması bağlamında, NATO’nun zayıflaması ve dağılması olumlu bir işlev görebilir.
C-) Yıllardır sorunlu ilerleyen Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri, NATO’nun dağıldığı bir ortamda tam entegrasyonla sonuçlanacak hızlı bir ilerlemeye sahne olabilir. ABD’siz ve NATO'suz askerî açıdan çok zayıf kalacak olan AB, yıllardır demokrasi, hukuk devleti, Kıbrıs Sorunu ve insan hakları konularında sert eleştirdiği Ankara’yı böyle bir ortamda anında tam üye yaparak Türkiye’nin askeri gücünü Avrupa Ordusu’na eklemlemek ve savunmasını güçlendirmek isteyebilir. Bu, Ankara için de yüzlerce yıllık Türk modernleşmesinin başarıyla sonuçlanması anlamına geleceği için, ilginç bir şekilde riskli ama cazip bir senaryoya dönüşebilir.
Sonuç
Sonuç olarak, bence henüz halen zayıf bir ihtimal olsa da, ABD Başkanı Donald Trump’ın gündeme getirdiği Grönland ilhakı eğer gerçekleşirse, NATO’nun dağılmasına neden olacak çok tehlikeli bir süreci tetikleyebilir. Bu nedenle, NATO’nun ABD-Danimarka ve genel olarak ABD-AB arasında krize neden olan bu konuda derhal harekete geçmesi ve bir çözüm formülü üretmesi şarttır. Bu konuda sorumluluk kuşkusuz NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve üye devletlerin temsilcilerindedir. İdeal senaryo, elbette, ABD’nin sorumlu ve makul davranması ve Danimarka hükümeti ile anlaşarak Grönland’da ekonomik ve askeri kazanımlar elde edeceği bir yöntem geliştirmesidir. Bence, Washington’daki makul kişiler, buna açıklardır. Trump’ın sert tarzı ise, kuşkusuz, onun pazarlıkçı ve sert kişiliğinin bir yansımasıdır. Umuyoruz bu kriz kısa sürede çözümlenecek ve NATO yoluna devam edecektir. Türkiye de, NATO üyeliğinin yanı sıra, yakın gelecekteki olası AB üyeliği ile çağdaş, gelişmiş ve demokratik bir devlet haline gelecek ve dünya siyaseti ve ekonomisindeki gücünü geliştirerek koruyacaktır.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
DİPNOTLAR
[1] Bir listesi için;
- 1992: Yugoslavya,
- 1992-1993: Adriyatik Denizi,
- 1993-1996: Yugoslavya.
[2] Bir listesi için;
- 1992-1993: Bosna Hersek,
- 1993-1995: Bosna Hersek,
- 2011: Libya.
[3] Bir listesi için;
- 1995-1996: Bosna Hersek (IFOR),
- 1996-1998: Bosna Hersek (SFOR),
- 1008-2004: Bosna Hersek (SFOR),
- 1999-: Kosova (KFOR).
[4] Bir listesi için;
- 2001-2002: ABD (Kartal’a Destek-Eagle Assist Operasyonu),
- 2001-2016: Akdeniz (Aktif Çaba-Active Endeavor Harekâtı).
[5] Bir listesi için;
- 2015-2021: Afganistan (RMS),
- 2018-: Irak (NATO Irak Misyonu).
[6] Bir listesi için;
- 2005-2006: Pakistan (Deprem sonrası yardım faaliyetleri).
[7] Bir listesi için;
- 2003: Türkiye (Caydırıcılık Göster-Display Deterrence Harekâtı).
[8] Bir listesi için;
- 2009-2016: Somali-Yemen (Okyanus Kalkanı-Ocean Shield Harekâtı).
[9] Bir listesi için;
- 2025-: (Doğu Nöbetçisi-Eastern Sentry Harekâtı).


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder