29 Eylül 2010 Çarşamba

İmparatorluk



Michael Hardt ve Antonio Negri tarafından 1990’ların sonlarında yazılan ve kimi Marksist çevreler ve düşünürlerce 21. yüzyılın Komünist Manifesto’su olarak kabul edilen “İmparatorluk (Empire)” isimli eser, Abdullah Yılmaz’ın çevirisiyle 2001 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan piyasaya sürülmüştür. Kitap hem zengin teorik içeriği, hem de kapağında yer alan dev bir tanka taş fırlatan küçük çocuk fotoğrafıyla kuşkusuz tüm Marksistleri heyecanlandırmış ve sol duyusu gelişmiş entelektüel çevrelerde önemli izler bırakmıştır. Ancak küreselleşmenin etkilerini çarpıcı bir şekilde göstermesi bakımından son derece önemli olan bu kitap, sosyalist mücadeleyi ulus devleti aşan küresel bir düzlemde yürütmek gerektiğinin altını kalınca çizerek ve Marksistlerin silahlarını kendi devletlerine doğrultmaları gerektiğini tavsiye ederek kanımca solun çok yanlış bir yöne evrilmesine yol açmıştır. Michel Foucault ve post-yapısalcı akımdan da fazlasıyla etkilendikleri açık olan Hardt ve Negri’nin bu önemli eseri kuşkusuz birçok noktada eleştiriye fazlasıyla açıktır. Ancak eleştirilere geçmeden kısaca bu yazarların ne dediklerini anlayalım.
Kitabın önsözünde demokrasi ve özgürlüğü yaymak amacıyla son derece iddialı ve eleştiriye fazlasıyla açık bir işe giriştiklerini itiraf eden Hardt ve Negri, -tüm iyi niyetlerine karşın- kanımca Wallerstein’ın “Dünya Sistemi Teorisi” ve Lenin’in Emperyalizm teorisini hesaba katmadan yaptıkları bu işte, maalesef ellerini yüzlerine bulaştırmışlardır. Kitabın perspektifini oluşturan iki temel kavram “çokluk (multitude)” ve “İmparatorluk”tur. İmparatorluk terimi, kitapta klasik anlamından ziyade, günümüzün küreselleşen serbest piyasa ekonomisi tabanlı dünyasında ulus devletleri aşan ve birbiriyle bağlantılı birçok daha küçük parçadan oluşan devasa bir baskı mekanizmasını anlatmak için kullanılıyor. Hardt ve Negri’ye göre aynı üç farklı pozitif yönetim biçiminin (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) iç içe geçtiği Roma İmparatorluğu gibi, günümüzün hâkim ve tek İmparatorluk’u da “Dünya Bankası gibi ulus-aşırı birimlerden, ulus devletlere ve oradan yerel ve bölgesel sivil toplum kuruluşlarına kadar görece otonom farklı tipte yapılar ve örgütler” sayesinde varolan bütünlüklü bir küresel kuruluş özelliği taşımaktadır (İmparatorluk, sayfa 14). Ancak klasik İmparatorlukların aksine günümüzde İmparatorluk’un bir Roma’sı yani merkezi yoktur. Bunun yerine değişik zamanlarda ve değişik çapta etkileri bulunan farklı büyüklüklerde birçok Roma yeni dünya düzenini belirleyen merkezlerdir. Yani Washington’ın, Brüksel’in, Pekin’in, Moskova’nın, Birleşmiş Milletler’in, Bilderberg’in olduğu kadar, Afganistan’da Tora-Bora Dağları’nda saklanan sakallı radikal dinci bir liderin (Usama Bin Ladin) ya da New York’ta bayan hayranlarından kalan zamanında pahalı şaraplar içerek yeni kitabını yazmaya koyulan anarşist ruhlu bir yazarın da (Chuck Palahniuk), dünya siyasetinde farklı ölçeklerde ağırlıkları bulunmaktadır. Yani İmparatorluk her şeyi içerisinde barındıran ve birbirini destekleyen daha küçük çarklar sayesinde işlev gören inanılmaz büyüklükte bir makinedir. Bu noktada yazarların Foucault’nun dışarısına çıkılamayan ancak yalnızca sınırları belirlenebilen “discourse (söylem)” fikrinden esinlendikleri ortadadır. Bu inanılmaz büyüklükteki düşmanın zayıf noktası ise yarattığı düzen içerisindeki “çokluk”tur. Hardt ve Negri’nin kendilerinin de itiraf ettiği gibi çokluk kavramı kitapta çokça işlenmesine rağmen, yazarlar bu kavramı açıklarken soyut ve “poetik-şiirsel” düzeyi aşmakta oldukça zorlanmaktadırlar. Yazarların ifadesiyle çokluk kavramı birlik oluşturan “halk” kavramıyla ya da edilgenlik özelliği bulunan “güruh, kalabalık ve kitle” kavramlarıyla karıştırılmamalıdır (İmparatorluk, sayfa 15). Kendilerini “otonomist Marksist” olarak nitelendiren Michael Hardt ve Antonio Negri, “halk”ın aksine yekpare bir bütünlük oluşturmayan ve “güruh, kalabalık ve kitle” gibi edilgen olmayan, etkin ve çok boyutlu “çokluk”un otonomi ve demokrasiyi gerçekleştirebilme yeteneğine sahip olduğunu düşünmektedirler. Ancak biçim, içerik, nihai hedef, izlenen strateji gibi konularda birbirinden çok farklı olan ve zaman zaman birbirleriyle karşı karşıya kalan bu “çokluk” öğelerinin, İmparatorluk’u yıkmak için nasıl birlikte hareket edebilecekleri bir muammadır ve yazarların temel hedefi de bu ideolojik tavrı belirleyebilmektir. Açık örnek vermek gerekirse, küresel kapitalizme ve ulus devlet yapılanmasına karşı olan Marksist, anarşist ve radikal İslamcı gruplar Hardt ve Negri’ye göre bu noktada işbirliği yapabilmek için ortak bir strateji geliştirmek zorundadırlar.
İmparatorluk’un ayakta kalmasını sağlayan güçler fabrikalar, bombalar, yarattığı dayanılmaz korku ve sanrılar ve tabii ki tüm bunları birbirine bağlayan ve politik süreçleri etkileyen küresel kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisi ağıdır. Hardt ve Negri bu küresel hâkimiyet düzeninin sembolünün de New York’taki Twin Towers (İkiz Kuleler) olduğunu ifade etmişlerdir. 11 Eylül saldırısı sonrası bu yazarları kâhin mi ilan etmeliyiz bilemiyorum ancak sömürü düzenini küresel ölçekte yaygınlaştıran ve kontrol altında tutan mekanizma İkiz Kuleler’le sınırlı değildir. Düzenin devamını sağlayan hayal, korku ve sanrıları sağlayacak olan ünlü muhalif düşünür Noam Chomsky’nin de sık sık belirttiği gibi medya kuruluşları ve büyük bütçeli Hollywood filmleridir. Tabii bir de işler çığırından çıkmaya başladığında yani kültürel, ideolojik ve ekonomik hegemonya yetersiz kaldığında devreye giren askeri birlikler, tanklar-toplar-uçaklar-bombalar vardır. Post-modern dönemin bir hediyesi olan “enformatikleşme” ve “maddi olmayan emek” (İmparatorluk, sayfa 297-303), İmparatorluk’un sömürü düzeninin devamını çeşitlendirerek gizlemeye çalışırken, bu düzeni yıkmak için gerekli olan da bir “karşı-İmparatorluk” yani tek ve büyük bir sendikadır. Yazarlara göre İmparatorluk’la baş edebilmenin tek yolu, “çokluk”un yardımıyla “onun dünya piyasasına meydan okuma ve direnme amacına yönelik olan aynı şekilde küresel düzeyde bir alternatif” yaratmaktan geçmektedir (İmparatorluk, sayfa 219-220). Bu noktada yazarlar Deleuze ve Guattari’ye katılarak sermayenin küreselleşmesine engel olmak yerine, süreci hızlandırmak gerektiğini ifade etmektedirler. Hardt ve Negri; bunun için Saint Augustine’in Roma İmparatorluğu’nu yıkma amaçlı, bütün insan topluluklarını ve bütün dilleri tek bir yolculukta birleştiren Katolik cemaatine benzer bir şekilde, 20. yüzyılın ilk yarısında sınırlı derecede de olsa etkili olmuş Dünya Endüstri İşçileri (IWW) benzeri büyük bir sendikanın kurulmasını savunmaktadırlar (İmparatorluk, sayfa 221). Yazarlara göre “bu karşı güçler, bir yanda insani koşullarının yerel ve tikel sınırlandırmalarından kaçarken, öte yandan da yeni bir organizma ve yeni bir hayat kurmak için sürekli mücadele etmelidirler” (İmparatorluk, sayfa 228). Walter Benjamin’in deyimiyle bu yeni ve olumlu bir barbarlık türüdür. Devrimci barbar unsurlar ortak stratejik hedefleri doğrultusunda enternasyonal projelerini gerçekleştirmek için öncelikle ulus devlet mekanizmalarını yok etmeye yönelmelidirler.
İmparatorluk ciddi bir teorik birikim gerektiren ve bu kısa yazıyla açıklanamayacak derinlikte olan bir kitap. Ancak Negri ve Hardt’ı yanlış bir yola saptıran ve neo-liberalizm bataklığına sürükleyen temel argümanları üzerine rahatlıkla konuşabiliriz. Yazarların temel argümanlarından biri ulus devlet çağının kapanmakta olduğu ve uluslararası (international), uluslarüstü (supranational), yerel kurumların günümüz dünyasında daha ön planda yer aldığı şeklinde. Ancak bu argümanı destekleyecek ciddi kanıtlar bulmak kanımca oldukça zor. Evet Avrupa Birliği, Şangay İşbirliği Örgütü, Birleşmiş Milletler, İMF, NATO gibi uluslararası ve uluslarüstü kurumlar günümüz dünyasında politikayı şekillendirmekte ancak bu durum, hiçbir zaman ulus devletler ve etkilerinin yok edildiği anlamına gelmiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin Birleşmiş Milletler’in itirazına ve çekincelerine rağmen Irak’ı ulusal çıkarları ve politik hedefleri doğrultusunda işgal edebilmesi sanıyorum İmparatorluk tezini temelden çürütebilecek çok basit ancak yerinde bir örnek. Örneklere devam etmek gerekirse Avrupa Birliği içerisinde değişik devletlerin (en bariz olarak Fransa ve Almanya) birbirleriyle olan çekişmeleri ve yeni üyelerin topluluğa dâhil edilmesi konusundaki isteksiz tavırları; ulusal çıkarların günümüz dünya politikasını belirleyen birincil faktör olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Zaten Benedict Anderson’ın “Hayali Cemaatler (Imagined Communities)” isimli eserinde belirttiği gibi ulus ve ulus devlet kavramları kurmaca dahi olsa, bireyler ve toplumlar üzerindeki etkileri bakımından asla hayali değil (imagined not imaginary). Dahası Lenin’in emperyalizm teorisini ve Wallerstein’ı hiç hesaba katmayan Negri ve Hardt, dünya tarihini ve günümüz sistemini okumakta oldukça yetersiz kalıyorlar. Immanuel Wallerstein’ın temel tezine dönecek olursak; dünya sisteminin merkezinde (core) yer alan ülkeler ve onların işçi sınıfları, çevre (periphery) ve yarı çevresel (semi-periphery) ülkeler ve onların işçi sınıflarına göre çok daha rahat bir yaşam sürmekte ve çok daha farklı ideopolitik tavırlar belirlemektedir. Zaten kapitalizmin gelişmiş endüstriyel ve post-endüstriyel toplumlarda ayakta kalabilmesinin temel sebebi de, işçi sınıflarına sus payı olarak verebildikleri emperyalizm kaynaklı sosyal devlet ve Keynesçi ekonomik anlayış değil midir? Avrupa Birliği ve IMF’nin Türkiye’deki asgari ücreti yüksek bulmaları ve sağlık-eğitim gibi alanlarda özelleştirmeyi savunmaları kanımca bir tesadüf olamaz. Zaten Marks ve Engels’in bizzat kendileri sınır tanımayan birleşik bir proletarya toplumunun ön şartının ulus devlet temelinde gücü kökleşen bir burjuva toplumunun olduğunu söylememişler miydi?
Bilimsel Sosyalizmi yıkmaya yönelik İmparatorluk tezinin bir diğer önemli noktası da post-yapısalcılık ve özellikle Michel Foucault’nun neo-liberal okumaları etkisiyle determinizm anlayışından uzaklaşarak, post-modern muğlaklık sendromuna tutulmuş olmasıdır. Kısa özette belirtildiği üzere İmparatorluk; başı ve sonu, ezeni ve ezileni, altı ve üstü, sağı ve solu net olarak belli olmayan büyük çapta bir mekanizma olarak bizlere yansıtılmaktadır. Oysa günümüzde emeğin sömürülmesi ve bazı ulusların ezilmesine yönelik kararları alan güçler ve merkezler aslında açıkça bilinmektedir. Nasıl ki Irak işgali kararı Pentagon’da, Lübnan’a saldırılması kararı Kudüs’te, ülkemizdeki asgari ücret miktarı İMF-hükümet görüşmelerinde ve devlet ofislerinde alınıyorsa, günümüz siyasetine yön veren birçok karar belli birlikler, devletler, kurumlar, sınıflar ve kişiler tarafından verilmektedir. İmparatorluk tezinin Foucault’nun “söylem” kavramı çerçevesinde şekillenen bu hedef saptıran tavrı, muhakkak ki ezilen ülke, ulus ve sınıfların mücadele kapısını kapatmaya yaramaktadır. Marksist Enternasyonalizm ve dünya devrimi, İmparatorluk’ta istenilen bir hedeftir. Ancak enternasyonalizmin bir hayal olarak kalmayıp, gerçeğe dönüşmesi için de, ulus devlet düzeyinde yapılacak olan burjuva demokratik ve sosyalist devrimler beklenmelidir. Küreselleşme ve Enternasyonalizm düşleri bağımlısı Marksistler bu kavramların neden burjuvazi ve dünya sisteminde egemen olan devletler tarafından gelişmekte olan ülkelere dayatıldığını daha iyi gözlemlemek zorundadırlar. Bu nedenle İmparatorluk tezine de fazlasıyla sirayet eden ve dünya sosyalist hareketlerini bekleyen en büyük tehlike olan neo-liberal yorumlarda ortaya çıkan karamsar “düşmanın belirsizliği” anlayışı ve hedef yoksunluğunun sol harekete bir kazancı olmadığı gibi büyük kayıplara da yol açacağını düşünmekteyim. Kadına ikinci sınıf cinsiyeti uygun gören feodal yapıdaki bağnaz düşünce ve inanç akımlarıyla sol hareketin ortak bir strateji geliştirebilmesi de, kanımca hatalı ve gerçekleşmesi imkansız bir düşüncedir. Ulus devleti yıkmak adına yapılacak olan bu çıkar ortaklığı temelde varolan çatışmaları yalnızca bir süreliğine erteleyecek ve olası bir devrim sonrası siyasal anlaşmazlıklar yine militan bir düzeyde baş gösterecektir (İran Devrimi bu konuda en somut örnektir).
İmparatorluk tezi dünya sol hareketine ciddi anlamda sekte vuran ve etkileri günümüz reel politikasında açıkça görülebilen bir anlayışın ürünü. Sosyalist olduğunu iddia eden bazı partilerin ulus devleti yıkmak adına Siyasal İslam’a destek vermeleri ve sınıfsal mücadeleyi bırakarak emperyalizme bulaştıkları açıkça ispatlanmış olmasına rağmen etnik kimlik politikalarına arka çıkmaları Türk solunun içinde bulunduğu sıkıntılı durumu ispatlar niteliktedir…
KAYNAKLAR
- Hardt M. & Negri A., “İmparatorluk”, 2001, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
- Hardt M. & Negri A., “Empire” (İngilizce tam metin), http://www.infoshop.org/texts/empire.pdf

Ozan Örmeci

Bu makale Ozan Örmeci'nin Ozan Yayıncılık tarafından 2009 Ekim ayında piyasaya sürülen "Solda Teoriler ve Tarihsel Tartışmalar" adlı kitabından alınmıştır. Kitabı satın almak için İdefix, Kitap Yurdu ve benzeri kitap satış sitelerine bakabilirsiniz.

Hiç yorum yok: